Libya’da fırtına öncesi sessizlik

Libya’da fırtına öncesi sessizlik
TT

Libya’da fırtına öncesi sessizlik

Libya’da fırtına öncesi sessizlik

Libya, bugünlerde fırtına öncesi sessizliği yaşıyor gibi görünüyor. Trablus’taki Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) tehditleri ve Türkiye’nin Libya’ya sağladığı askeri takviyeler bunu gösteriyor. Sakinliğin devam etmesi ve fırtınanın patlak vermesi, sahil kenti Sirte’nin ve güneydeki el-Cufra üssünün kaderini belirleyecek iki etken sayılıyor. UMH’nin bu iki mevzii üzerindeki kontrolünün, Türkiye’nin mücadeleye daha fazla katılımı olmadan gerçekleşemeyeceği açık. Bu durum ise Ankara’yı Kahire ile doğrudan karşı karşıya getiriyor ve bu da söz konusu iki tarafın geçmelerini engelleyen bir ‘kırmızı çizgi’ çiziyor.
Şu ana kadar UMH yandaşlarını açık bir hayal kırıklığına sürüklese de Türkiye, Sirte ve Cufra savaşının acil olmadığını savunuyor. Türkiye ayrıca, Libya konulu Berlin Konferansı, geçtiğimiz Ocak ayında sona erdikten sonra takip ettiği rotaya benzer bir rota izliyor gibi görünüyor. Konferansta Türkiye, diğer ortak ülkelerle birlikte, Birleşmiş Milletler (BM) kararlarına uygun olarak Libya’ya silah gönderimini durdurma taahhüdünde bulunmuştu. Ancak sahada ise Türkiye, Berlin Konferansı’nın mürekkebi kurumadan önce doğrudan, binlerce Suriyeli paralı askerin, büyük miktarlarda silahlı ve gelişmiş askeri teçhizatın transferini içerecek şekilde, UMH’yi desteklemek için bir hava ve deniz köprüsü kurdu. Mareşal Halife Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu (LUO) yandaşlarının, bu dönemde Türklerin yaptıklarına benzer davranışlar sergilediği net değil. Bilindiği üzere NATO’nun bir üyesi olan Ankara, Trablus şehrinin güney bölgelerinde ve Libya’nın batısının farklı alanlarındaki savaşın dengesini değiştirmeyi başardı. UMH güçleri, geçtiğimiz Mayıs ayında LUO’yu ülkenin batısındaki tüm alanlardan geri çekilmeye zorladı. LUO, Libya’nın batısında kendi yanında savaşan Wagner grubundan Rus paralı askerlerin arenadaki varlığını defalarca yalanladı. ABD, Wagner ile ilgili iddiaların varlığını savunurken ABD Afrika Komutanlığı (AFRICOM), 14 MiG-29 ve Suhoy Su-24 savaş uçağının Libya’ya gelişini gösteren uydu görüntüleri ve videolar yayınladı. AFRICOM, bu çerçevede bu uçakların, Wagner pilotları tarafından yönetildiğini ve Sirte- Cufra üslerinde savaş operasyonlarına katıldığını ifade etti. LUO ise, bu iddiaları yalanlarken, bu uçakların, bombardımanlara katılan hava kuvvetleri olduğunu savundu.
Gerçekte Sirte- Cufra savaşı devam ederken, Mısırlılar da geçtiğimiz Haziran ayında bu bölgelerin ‘kırmızı çizgileri’ olduğunu ifade etti. Daha önce Misrata şehrinin savaşçılarını içeren UMH güçleri, Libya’nın batısından hızla geri çekilmesi sonrasında LUO’nun zayıflamasından faydalanarak, Sirte’ye doğru ilerlemeye çalıştı. Ancak savaş uçakları, Misrata ve Sirte arasındaki çölde bulunan savaşçıları bombalamayı durdurmadı.
UMH ve LUO tecrübeleri, hedeflerine ulaşmak için çölde uzun mesafeler kat etmek zorunda kaldıkları Libya savaşının gerçekliğine ışık tutuyor.
Sirte savaşı, beraberinde de Cufra çatışması duraksarken çatışma tarafları, UMH’nin tehditleri uyarınca çatışmaları yeniden devam ettirmeye çalışıyor. Fayiz es-Serrac başkanlığındaki bu hükümet güçleri, Sirte yönünde olası bir savaş beklentisiyle ana toplanma noktası olarak, Misrata şehrine takviyelerde bulunmak için savaşın sakinliğinden faydalandı. Bu çerçevede UMH güçleri, ülkenin batısındaki tüm savaşçıları bir araya getirebilecekleri ve planlanan Sirte savaşına dahil edebilecekleri bir insan sıkıntısından mustarip gibi görünüyor. Libyalı savaşçıların yanı sıra UMH güçleri, Libya’da savaşmak üzere Türkiye tarafından sağlanan yaklaşık 10 bin Suriyeli paralı askerle ek bir insani bileşene sahip. Bu paralı askerlerin maaşları da UMH tarafından, Libya devlet hazinesinden ödeniyor. Kağıt üzerinde bu rakamlar, Mareşal Hafter yanlısı hesaplar tarafından yayınlanan video görüntülerine göre bu şehri savunmak için büyük kalabalıklar göndermiş olmasına rağmen sadece Sirte savaşı için 10 bin savaşçının seferber edilebileceğine inanılmayan LUO karşısında UMH açısından sayısal bir avantaj sağlıyor.
Sahadaki savaşçıların sayısı, savaş kararı almak için ana unsur sayılmazken Türkiye, Berlin Konferansı’ndan sonra Trablus savaşına hazırlandığı gibi Sirte savaşına da hazırlık yaptı. Bu çerçevede Ankara, Libya’nın batısındaki UMH kontrolü altında bulunan alanlarda konuşlandırılmak üzere ‘Hawk’ türü füze savunma sistemleri gönderdi. Böylece sadece bu bölgeler için hava korunması sağlanmakla kalmadı, aynı zamanda merkezi, Libya atmosferini kapsayacak şekilde genişletildi. Aynı şekilde Ankara, Tunus sınırına yakın olan batı bölgesinde Mareşal Hafter kuvvetleri için kilit noktalardan biri sayılan el-Vatiyye üssünde (Ukbe bin Nafi üssü olarak da biliniyor) füze sistemlerini devreye soktu. Bununla birlikte Türk füzelerinin el-Vatiyye’ye gelmesiyle ve faaliyete geçmeden önce kimliği bilinmeyen uçaklar, 5 Temmuz gecesi üsse hava saldırısı başlattı. Saldırıyla birlikte üsteki Türk teçhizatları da yok edildi. Türkiye, saldırıların el-Vatiyye’deki ekipmanlarını hedeflediğini kabul etti, ancak kayıpların hacmiyle ilgili ayrıntıyı gizli tuttu. Öte yandan UMH, el-Vatiyye’ye yönelik saldırının gelişmiş Mirage 2000-9 türü yabancı uçaklar tarafından gerçekleştirildiğini söyledi. AFRICOM liderliğinin ‘Wagner Grubu’nun Libya’ya konuşlandırdığını söylediği Rusya yapımı ‘Sukhoi 24’ uçağının gerçekleştireceği bir durum olarak, bu iddianın teyit edilmesi halinde de tüm Türk füze sisteminin yok edilme başarısının sırrı ortaya çıkacak. Bir bombardıman uçağı olan Sukhoi 24 hakkındaki söylentilerin doğruluğu bilinmiyor. Wagner’in Libya’da konuşlandırdığı diğer uçaklara gelince, AFRICOM’a göre bu uçakların bazılarının, bir MiG-29 olduğu biliniyor.
Türkiye, Ukrayna’dan satın aldığı S-125 sistemlerini çeşitli bölgelere konuşlandıracağını, en az birini Sirte Havalimanı’nda etkinleştirmeyi planladığını belirterek, Libya’daki hava sistemini yeniden inşa edeceğini söyledi. Türklerin bir füze savunma sistemi kurduğu Trablus’taki Mitiga Havalimanı’na ek olarak, ayrıca Türklerin, liman ve havaalanlarını Libya’ya silah ve teçhizat taşımak için kullandıkları Misrata şehrinin yanı sıra el-Vatiyye, elbette yeni füze sisteminin konuşlandırılması için olası bir yer olacak.
Türkiye’nin bu füze sistemlerini Libya’da kullanmasına izin verilip verilmeyeceği belli değil. Ancak el-Vatiyye’yi bombalamak üzere ‘Mirage 2000’ kullanılması, sadece Sirte ve Cufra çevresinde değil, aynı zamanda Türkiye’nin Libya topraklarında kalıcı üsler kurmasına izin vermenin önünde kırmızı bir çizgi olduğunu gösteriyor. Bu durum, Sirte ve Cufra etrafına kırmızı çizgiyi çeken ve Mirage 2000’in sahibi olan Mısır’ın, el-Vatiyye’yi bombaladığı anlamına gelmiyor. Aynı zamanda UMH medya organlarının, saldırıyı gerçekleştirenin Mısır dışında bir devlet olduğunu belirttiği biliniyor.
Ancak eğer Sirte ve Cufra cepheleri, UMH tehditleri uyarınca ‘fırtınadan önceki sessizliğe’ tanık oluyorsa, o halde Libya’daki çatışmanın diğer cephelerinde ne olacak?
UMH için mevcut seçenek, LUO’yu Libya’nın batısını boşaltmaya zorlaması sonrasında Sirte ve Cufra’ya yönelmek ya da Fizan bölgesinde Mareşal Hafter kuvvetlerinin kontrolündeki alanlara doğru ilerlemektir. UMH, Sirte’ye hava örtüsü olmadan ilerlemenin acısını tatması dolayısıyla güneye ilerlemeye çalışmadı. Çünkü aynı zamanda durum, çölde açık alanlarda uzun mesafeler kat etmek anlamına geliyor. UMH, yandaş kuvvetlerin Vadi el-Hayat yakınlarındaki el-Fil Petrol Sahası’nı kontrol ettiği Libya’nın güneyinde sınırlı dağıtım bölgelerine sahip. Ancak ana konuşlanması, batı dağlarında başlayan ve Libya’nın güneyindeki en büyük alan sayılan Sebha’nın kuzeyindeki Barah eş-Şati’nin eteklerine ulaşan uzun bir şerit boyunca uzanıyor. Geçtiğimiz saatlerde güneydeki UMH kuvvetlerinin ilk hareketleri, bölgede çizilebilecek ‘kırmızı çizgiler’ tecrübesiyle kaydedildi. Bu güçler, Barak eş-Şati ve havalimanına 40 km uzaklıkta olan ed-Dabvat projesi alanında ilerledi. Bu alanda da UMH güçleri saldırılara maruz kaldı. Bu durum, çatışan Libya kuvvetlerinin mevcut dağıtım haritasında herhangi bir değişikliği önleyen olası bir kırmızı çizgi olduğunu gösteriyor. Bu bağlamda UMH yandaşı medya organları, Fransa’nın da Libya’nın güneyinde kuvvet konuşlandırdığını savunduğu biliniyor. Ancak bu doğrulanamıyor.
Fransızlar, “El-Kaide ve DEAŞ gibi radikal grupların Libya çölünde yayılmasını önlemeye çalıştıklarını” iddia ediyor. Çünkü durum, Afrika Sahel bölgesinde bu iki örgüte karşı savaşan Fransa ordusunun çabalarını etkiliyor.



Lübnan İsrail'in model bölgeler konusundaki tutumunu bekliyor

Dün Güney Lübnan'ın Nebatiye şehrinde İsrail’in daha önce düzenlediği hava saldırılarında hasar gören binaların enkazının ortasından scooterıyla geçen bir adam (AP)
Dün Güney Lübnan'ın Nebatiye şehrinde İsrail’in daha önce düzenlediği hava saldırılarında hasar gören binaların enkazının ortasından scooterıyla geçen bir adam (AP)
TT

Lübnan İsrail'in model bölgeler konusundaki tutumunu bekliyor

Dün Güney Lübnan'ın Nebatiye şehrinde İsrail’in daha önce düzenlediği hava saldırılarında hasar gören binaların enkazının ortasından scooterıyla geçen bir adam (AP)
Dün Güney Lübnan'ın Nebatiye şehrinde İsrail’in daha önce düzenlediği hava saldırılarında hasar gören binaların enkazının ortasından scooterıyla geçen bir adam (AP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, Washington'da sürdürülen Lübnan-ABD-İsrail müzakerelerinin ülkesinin güneyinde istikrarı yeniden tesis etmek ve devlet otoritesini uluslararası alanda tanınan sınırlara kadar yaymak için gerekli güvenlik düzenlemelerini ele aldığını açıkladı. Avn, güvenlik düzenlemeleri çerçevesinde gündeme gelen ‘model bölgeler’ konusundaki araştırmaların İsrail tarafının onayı beklentisiyle sürdüğünü de belirtti.

Dünkü müzakere oturumunda Lübnanlı müzakereciler, ABD’nin baskısıyla, İsrailli meslektaşlarından Hizbullah'ın askeri varlığından arındırılmış ‘model bölgeler’ oluşturulmasının ilk uygulama adımı olarak Litani Nehri'nin kuzeyindeki işgal altındaki topraklardan ilk İsrail kuvvetleri çekilmesini gerçekleştirme onayını kopardı.

Bu tur, son derece gergin bir atmosferde yürütüldü. İsrail'de Trump yönetiminin İran rejimiyle vardığı mutabakat muhtırasına karşı öfke patlaması yaşanırken İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hükümeti Hizbullah ile süren savaşa son verme ve İsrail ordusunun Lübnan'ın işgal altındaki topraklarından çekilmesi için yoğun çabalar gösterme konusunda baskıyla karşılaştı.


Irak, İHA kullanımını “terörle mücadele yasası” kapsamına aldı

İHA saldırısı olduğundan şüphelenilen bir saldırının ardından Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) başkenti Erbil yakınlarındaki bir petrol deposundan yükselen dumanları izleyen Iraklılar, 1 Nisan 2026 (AFP)
İHA saldırısı olduğundan şüphelenilen bir saldırının ardından Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) başkenti Erbil yakınlarındaki bir petrol deposundan yükselen dumanları izleyen Iraklılar, 1 Nisan 2026 (AFP)
TT

Irak, İHA kullanımını “terörle mücadele yasası” kapsamına aldı

İHA saldırısı olduğundan şüphelenilen bir saldırının ardından Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) başkenti Erbil yakınlarındaki bir petrol deposundan yükselen dumanları izleyen Iraklılar, 1 Nisan 2026 (AFP)
İHA saldırısı olduğundan şüphelenilen bir saldırının ardından Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) başkenti Erbil yakınlarındaki bir petrol deposundan yükselen dumanları izleyen Iraklılar, 1 Nisan 2026 (AFP)

Irak Yüksek Yargı Konseyi, yetkili mahkemelere insansız hava aracı kullanıcıları hakkında ‘terörle mücadele yasası’ hükümlerini uygulamaları yönünde talimat verdiğini açıkladı.

Konsey tarafından dün yapılan açıklamada ‘yetkili mahkemelere, yasaya aykırı amaçlarla kullanılan insansız hava araçlarını üreten, kullanan veya bulunduran herkese 2005 tarihli ve 13 sayılı Terörle Mücadele Kanunu hükümlerini uygulamaları yönünde talimat verildiği’ belirtildi.

Söz konusu yasa, Irak'ta ‘ulusal birliği ve toplum güvenliğini tehdit eden terör suçlarında ve eylemlerinde failleri yargılamak’ için başvurulan temel mevzuat olup fiili uygulayıcılar, kışkırtıcılar, planlayıcılar ve finansörler hakkında idam cezasına kadar hükmedilmesine olanak tanıyor.

Bir güvenlik yetkilisi, Yüksek Yargı Konseyi'nin bu talimatının özellikle silahlı grupların faaliyetlerini kısıtlamayı hedeflediğini vurguladı.

Başta Hizbullah Tugayları ve Nüceba olmak üzere çeşitli gruplar silahların devlet tekeline alınması planını reddediyor. İran ise yakın zamanda kendi tutumunun "anlaşılmasını" talep ettiğini duyurdu.


İsrail'in Mescid-i Aksa’nın idaresi üzerindeki kontrolünü güçlendirme girişimleri endişeleri artırıyor

Doğu Kudüs'te Mescid-i Aksa kubbesi ile Kubbetu's-Sahra'nın bir bölümünden görünüm (AFP)
Doğu Kudüs'te Mescid-i Aksa kubbesi ile Kubbetu's-Sahra'nın bir bölümünden görünüm (AFP)
TT

İsrail'in Mescid-i Aksa’nın idaresi üzerindeki kontrolünü güçlendirme girişimleri endişeleri artırıyor

Doğu Kudüs'te Mescid-i Aksa kubbesi ile Kubbetu's-Sahra'nın bir bölümünden görünüm (AFP)
Doğu Kudüs'te Mescid-i Aksa kubbesi ile Kubbetu's-Sahra'nın bir bölümünden görünüm (AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Kudüs'teki Mescid-i Aksa ile ilgili herhangi bir karar alınmadığını ve oradaki ‘statükoyu’ değiştirme niyeti bulunmadığını defalarca kez öne sürmesine karşın Mescid-i Aksa çevresinde yaşanan her gelişme bunun tam tersini ortaya koyuyor.

İsrail, fiili durum itibarıyla Mescid-i Aksa’nın güvenliğini kontrol ediyor. Oysa onlarca yıldır uluslararası ve ikili anlaşmalar çerçevesinde gözetim hakkına sahip olan Ürdün Haşimi Krallığı'na bağlı İslam Vakıfları İdaresi Mescid-i Aksa’nın yönetiminden sorumlu.

Bununla birlikte İsrail, bu idareyi sessiz sedasız hedef alarak sahadaki fiili gerçeklikleri değiştirmeye çalışıyor.

Filistin yönetimine bağlı Kudüs Valiliği Vali Vekili Maruf er-Rifai, salı günü ‘İsrail'in İslam Vakıfları İdaresi’ni ve çalışanlarını sürekli olarak hedef aldığını, bu durumun idarenin mescitteki rolünü ve yönetim işlevini yerine getirme kapasitesini tehdit ettiğini’ söyledi.

sdc
İran, İsrail ve ABD arasında ateşkes anlaşması imzalanmasının ardından Kudüs’ün Eski Şehri’ndeki El-Aksa Camii avlusunda bir işçi, alanı temizliyor (AP)

Rifai açıklamasında işgal makamlarının Mescid-i Aksa içindeki görevli ve personel sayısını sistematik biçimde azaltma politikası izlediğini teyit etti. Buna göre her vardiyada 50 kişi olması gereken görevli sayısı 20'ye düşürüldü. Bu durum yıllardır Mescid-i Aksa’nın güvenlik sisteminin karşılaştığı en ağır krizlerden biri.

Rifai, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu tarihi, keskin ve emsalsiz gerileme, 37'den fazla görevli ve personelin mescitten uzaklaştırılması ve Batı Şeria'dan gelen 30 idari personelin erişim izninin iptal edilmesi dahil bir dizi keyfi uygulamanın ürünüdür. Bu durum, idari, teknik ve hizmet boyutlarıyla Vakıflar İdaresi’nin farklı birimlerinde açık bir felce uğrattı.”

Rifai, söz konusu uygulamaların İslam Vakıfları İdaresi’nin rolünü zayıflatmayı ve mescidin yönetim kapasitesini engellemeyi hedefleyen daha kapsamlı bir İsrail politikasından bağımsız değerlendirilemeyeceğini vurguladı.

Açıklamaya göre İsrail, Vakıflar Dairesi'nin bakım ve restorasyon çalışmaları yapmasını engellemeye devam ediyor. Mescid-i Aksa avlusunda zorunlu olan basit işleri bile sekteye uğratıyor. Öte yandan polis, İmam Gazali Kubbesi, Daru'l-Hadis eş-Şerif, Süleyman Kubbesi ve Musa Kubbesi gibi yapılar için güvenlik bahanesiyle Mescid-i Aksa'daki tesis ve tarihi alanlara el koyma politikasını artırarak sürdürüyor.

Rifai, “Tüm bunlar Mescid-i Aksa içinde yeni fiili gerçeklikler dayatmaya yönelik tehlikeli bir eğilimi yansıtıyor” diye vurguladı.

Tüm bunlar, işgal polisi ile aşırı sağcı ‘Tapınak’ grupları arasında emsalsiz bir koordinasyon düzeyini yansıtan başka adımlarla eş zamanlı gerçekleşti. İşgal polisi 3 Haziran'da ‘Tapınak Dağı Birimi’ olarak adlandırdığı yapıya yeni gönüllüler kazandırmayı hedefleyen bir kampanya başlattı. Söz konusu birim, yerleşimcilere eşlik ederek mescide baskınlarını güvence altına almak ve onları korumakla görevlendiriliyor.

Rifai, bu yönelimin işgalci İsrail’in Mescid-i Aksa içinde aşırılıkçı grupların nüfuzunu genişletmeye çalıştığını açıkça ortaya koyduğunu vurguladı. Bu girişim, İslam Vakıfları İdaresi’nin rolünü kısıtlama ve çalışmalarını engelleme girişimleriyle eş zamanlı yürütülüyor. Böylece Mescid-i Aksa ve ona bağlı alanların İsrail’in kontrolüne geçirilmesi projesine zemin hazırlanıyor.

Mescid-i Aksa üzerindeki egemenlik savaşı

Mescid-i Aksa üzerindeki egemenlik mücadelesinin geçmişi çok eskilere uzanıyor. Bu mücadele İsrail'in kurulması kararından önce başladı. Siyasi, güvenlik ve çok cepheli hassasiyetler olmasaydı İsrail bu meseleyi çok daha erken çözüme kavuşturmuş olabilirdi.

Ürdün Dışişleri Bakanlığı'na göre hikâye 1924 yılında Şerif Hüseyin bin Ali döneminde başladı. Mescid-i Aksa'nın tüm hakları o dönemde kendisine bırakıldı. Bu gelenek, 1954 yılında Mescid-i Aksa ve Kubbetu's-Sahra'nın imarı için bir komisyon kuran merhum Kral Hüseyin bin Talal döneminde de sürdü. Ürdün'e bağlı İslam Vakıfları İdaresi, bu kutsal mekanlar üzerinde gözetim yetkisini elinde bulunduran son dini idari otorite olması nedeniyle bu uygulama İsrail'in Kudüs'ü işgalinin ardından da devam etti. Ürdün'ün 1988'de Batı Şeria ile yasal ve idari bağını kopardığını ilan ettiğinde, kentin bir boşluğa düşmesine ya da işgalin buraya sızmasına zemin hazırlamamak amacıyla Kudüs şehri bu kararın kapsamı dışında tutuldu.

Ürdün, 1994'te İsrail ile imzaladığı ‘Vadi Arabe Barış Anlaşması’ uyarınca Kudüs'teki dini işlere ilişkin gözetim hakkını korudu.

2013 yılının mart ayına gelindiğinde Ürdün Kralı Abdullah ile Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, Filistin’deki Kudüs ve kutsal mekânlar üzerinde Ürdün Haşimi Krallığı'nın ‘vesayet ve savunma hakkını’ teyit eden bir anlaşma imzaladı.

xsdfv
Kudüs’teki Mescid-i Aksa avlusunda, Kubbetu’s-Sahra yakınlarında sabah namazını kılan cemaat (AFP)

Filistin Yönetimi Ürdün'ün kutsal mekânlar üzerindeki gözetim rolünü kabul ediyor, ancak bu durum İsraillilerin hiç hoşuna gitmiyor.

İsrail, yıllar içinde Mescid-i Aksa üzerindeki kontrolünü sıkılaştırdı, İslam Vakıfları İdaresi’nin rolüne karşı girişimlerde bulundu, her olayı mekân üzerindeki tam hâkimiyetini sergileme fırsatına dönüştürdü. Savaşlar ve dini bayramlar sırasında Müslümanların Mescid-i Aksa’ya erişimini engelledi. Erişimi kısıtladı ve belirli yaş ve kategorilerin yalnızca belli zamanlarda girebileceğini belirledi.

İsrail hükümetleri Mescid-i Aksa’ya baskınları destekledi. Bakanlar bu baskınlara öncülük etti. Hem İsrailli hem Filistinli taraflar, 1969 yılında Mescid-i Aksa içinde yer alan Kıble Mescidi’nin yakılması olayından başlayarak 2000 yılındaki Mescid-i Aksa İntifadası'na, ‘Aksa Hareketi’ ve ‘Kapılar Savaşı’ gibi küçük çaplı çatışma ve intifadalara, 2021'de Gazze'de Hamas ile yaşanan toğyekun savaşa ve son olarak Hamas'ın büyük ölçüde Mescid-i Aksa ile ilgili gerekçelerle başlattığı ‘Aksa Tufanı’ adını verdiği 7 Ekim’de başlayan savaşa kadar uzanan süreçte kutsal mekândan kaynaklanan pek çok çatışmayı birlikte deneyimledi.

cfvrbg
Aşırı sağcı İsrailli Bakan Itamar Ben-Gvir, geçtiğimiz perşembe günü Kudüs’ün Eski Şehir bölgesinde bulunan Mescid-i Aksa avlusunda İsrail bayrağıyla poz verirken (Reuters)

Filistinliler, Ürdünlüler ve tüm Müslümanlar Mescid-i Aksa'yı İslam dininin üçüncü en kutsal mekânı olarak benimseyip tüm Müslümanlara ait olduğunda ısrar ederken fanatik Yahudi gruplar bir gün orada ‘Tapınak’ inşa edeceklerini söylüyor.

İsrail’in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı İtamar Ben Gvir, son iki yılda Mescid-i Aksa’ya düzenlenen çok sayıdaki baskına öncülük etti. Orada Yahudi inancına göre ibadet etti ve ‘Tapınağın yıkılışı’ olarak adlandırdıkları yıldönümünde başkalarını da burada ibadet etmeye teşvik ederek Mescid-i Aksa’da ‘hâkimiyet ve egemenlik’ kuracağı vaadinde bulundu.

İsrail Başbakanı Netanyahu, Mescid-i Aksa’nın statükosunun değişmeyeceğini söylese de İsrail'de pek çok kesim Ben Gvir ve Yahudi yerleşimcilerin bu statükoyu fiilen ihlal edip değiştirdiğini öne sürdü.

Filistin meselesine ilişkin sürdürülen çok sayıda müzakere sürecinde Mescid-i Aksa üzerindeki İslami egemenliğe son verilmesini, İslam Vakıfları İdaresi’nin feshedilmesini ve Mescid-i Aksa’nın denetimini İslam Vakıfları İdaresi’nin yerine işgal devletinin de dahil olduğu uluslararası bir kurula devredilmesini öngören ve ABD tarafından hazırlandığı belirtilen bir plana dair haberler sızdı. Ancak ABD, böyle bir plandan haberdar olmadığını savunurken İsrail, herhangi bir yorum yapmadı.