Libya krizi ve meşruiyet çatışması çerçevesinde Mısır-Türkiye tırmanışı

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Libya’nın doğusunda kabile liderleriyle bir araya geldi (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Libya’nın doğusunda kabile liderleriyle bir araya geldi (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

Libya krizi ve meşruiyet çatışması çerçevesinde Mısır-Türkiye tırmanışı

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Libya’nın doğusunda kabile liderleriyle bir araya geldi (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Libya’nın doğusunda kabile liderleriyle bir araya geldi (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Ziyad Akl
Geçen hafta Libya meselesine dair yaşananları, Mısır ve Türkiye arasında yapılan, askeri öneme sahip siyasi açıklamalarla özetlemek mümkün. Açıklamalarla birlikte diğer taraf karşısında bir tarafı destekleyici tavırlar görüldü. Mevcut sahnede, 2014 yılındaki bölünmenin başlangıcından bu yana var olan çatışmaya doğrudan müdahale eden altı ana taraf var ve nihayetinde Türk müdahalesinin ardından siyasi ve askeri gelişmeler yaşandı.
Libya’nın doğusuna bakarsak, Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi liderliğindeki Mısır’a, Akile Salih başkanlığında Libya halkı tarafından seçilen Temsilciler Meclisi’ne ve Mareşal Halife Hafter önderliğindeki Libya Ulusal Ordusu’na (LUO) tanık oluyoruz. Libya’nın iç kesimleri ise, çözüm için siyasi çabalar ya da Mısır silahlı kuvvetlerinin askeri müdahale olasılığı başta olmak üzere Mısır’ın açık desteğine tanık oldu.
Öte yandan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın önderliğindeki Türkiye’nin açık siyasi ve askeri müdahalesi, ayrıca Birleşmiş Milletler (BM) tarafından sağlanan Suheyrat anlaşmasının meşruiyetine bağlı kalan Fayiz es-Serrac liderliğindeki Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ve son olarak da Batı’da İslami akımın kararlarına egemen olan, Halid el-Mişri başkanlığında Trablus’taki Devlet Konseyi’nin müdahaleleri mevcut. Söz konusu 6 taraf, Temmuz 2020’nin ikinci haftasında meşruiyete karşı bir anlaşmazlık durumuna tanık oldu. Bu durumun ise iç, bölgesel ve uluslararası düzeylerde Libya çatışması bağlamında birçok anlamı bulunuyor.

Fayiz es-Serrac ve Mareşal Halife Hafter (AFP)
Mısır’ın tavrı

Libya’nın doğusundaki Libya kabile liderleriyle gerçekleştirilen görüşme sırasında Mısır Cumhurbaşkanının konuşmasında, geçen haftaki tartışmaların başlangıç noktalarına bakmak mümkün. Libya’nın batısında ve Trablus’un sahil kesimlerindeki Türk hareketliliğine karşı bir tepki olarak, tırmanışı artıran bir açıklama yapıldı. Örneğin “Mısır, bölgede son derece güçlü bir orduya sahip. Sirte ve Cufra hattı, Mısır ulusal güvenliğinin kırmızı çizgisidir” ifadelerini kullanan Mısır Cumhurbaşkanı, Mısır’ın askeri müdahale konusunda uluslararası meşruiyete sahip olduğunu, Mısır askeri müdahalesinin Libya halkının talebi üzerine ve Libya’dan çıkışında da Libya halkının emriyle olacağını belirtti. Bu ifadeler, Türkiye’ye ‘Mısır’ın bölgede askeri bir güç olarak var olduğuna dair’ güçlü bir mesaj veriyordu. Aynı şekilde Sirte ve Cufra çizgisinin aşılması halinde, Libya müdahalesinin kaçınılmaz olduğu belirtiliyordu.
Libya kabilelerinin temsilcilerinin Mısır Cumhurbaşkanının açıklamasına yönelik tepkisi ise, söylenenleri destekleyici şekildeydi. Çok sayıda kabile büyüğü, Mısır ordusuna müdahale izni veriyordu. Ancak bu sahnenin siyasi olarak analiz edilmesi gereken birtakım boyutları var. İlk olarak Mısır, kabile liderleri karşısında başarı ya da hezimet konusunda bahse giriyor mu? İkinci olarak kabileler ve Libya halkını temsil etme yetenekleri ne düzeyde güçlü? Üçüncü olarak Libya’daki siyasi ve askeri elitlerin tutumlarını etkiliyor mu? Ama özellikle bu sorulara cevap bulma faaliyetlerini engelleyen birçok politik faktör de mevcut.
Mısır’ın askeri müdahalesini destekleyen Libya kabileleri üzerindeki bahis, Mısır’ın Türk müdahalesine yanıt vermek için siyasi olarak kullandığı toplumsal araçlardan biri. Libya toplumunun öncelikle kabilelerden oluştuğu yadsınamaz. Ancak 2011 yılından bu yana kabilelerin ve liderlerinin doğu, batı veya güneydeki siyasi etkilerinde önemli bir azalma yaşandı.
Muammer Kaddafi rejiminin Libya’da kabileci nüfuza katkıda bulunduğunu belirtmek gerekiyor. Çad savaşından sonra silahlı kuvvetlere alternatif olarak Kaddafi Tugaylarını kurmanın ana hedefi olan, muhtemel bir askeri çatışmadan kaçınılıyor. Ancak Muammer Kaddafi’nin merkezciliği çöktüğünde, kabilelerin devletteki rolü ve siyasi kararları da azaldı. Mısır, bugün uluslararası toplumu ‘gerçekleşmesi halinde’ askeri müdahalesine ikna etmek için bir meşruiyet şemsiyesine ihtiyaç duyuyor. Müdahale gerçekleşirse de Mısır’ın talebiyle değil, Libya halkının isteği üzerine olacak. Ama Mısır, Libya vatandaşları arasında silahların yayılmasından ve milislerin yayılmacı faaliyetinden sonra şu anda Libya’nın iç sahasında aktif olmayan bir grubu seçti. Nitekim kabileler, artık eski ağırlıklarına sahip değil. Bu nedenle özellikle de doğudakiler olmak üzere Libya’daki kabile liderlerinin meşruiyeti üzerine bahse girmek, Mısır’a uluslararası toplumun karşısında bir meşruiyet örtüsü vermiyor. Fakat Mısır uzun zamandır kabile rolüne bahis oynarken, Kahire de farklı kabileler arasında birden fazla toplantıya ev sahipliği yaptı. Sorun devam ederken, özellikle 2014 yılında bölünmenin başlamasından bu yana Libya’daki toplumsal kabile rolü de azaldı. Dolayısıyla Mısır, çıkarlarına hizmet edemeyecek bir araca başvurmuş olabilir.

UMH destekçisi unsurlar (AFP)
Türkiye’ye dolaylı mesaj

Mısır’ın Libya konusundaki tavrını değiştirmediğine dikkat etmek önemli. Zira Libya, Mısır ulusal güvenliği ile doğrudan ilgili bir mesele olmaya devam ediyor. Sonuç olarak Mısır, bölgedeki askeri yeteneklerini açığa sermeye yöneldi. Bununla birlikte Mısır’ın Libya’daki askeri müdahalesine yönelik kabile temsilcilerinin ve Temsilciler Meclisi’nin taleplerine ve LUO Sözcüsü Ahmed el-Mismari’nin UMH’yi destekleyen Türk müdahalesine karşı Mısır askeri müdahalesi talebine rağmen, Akdeniz sahilindeki siyasi açıklamalar ve askeri eylem arasındaki bağlantı, Mısır’ın hala Türkiye’ye dolaylı mesaj gönderme aşamasında olduğuna işaret ediyor.

Türkiye’nin tavrı
Elbette Türkiye, Libya’daki doğu kabilelerle gerçekleştirdiği görüşme sırasında Mısır Cumhurbaşkanının yapmış olduğu açıklamalara yanıt verdi. Tepki, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Libya’nın batısındaki bazı politikacılar aracılığıyla ortaya koyuldu. İlk olarak Mısır’ın meşruiyete bağlı olmadığı ve Hafter’in halefi olan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) tarafından desteklendiği belirtildi. Öte yandan Türkiye hükümetinin UMH ile Türkiye’nin Libya’daki varlığına ilişkin yeni bir anlaşma imzalamaya çalışacağı aktarılırken, bu anlaşmanın da BM himayesinde olacağı ifade edildi. Bu durum ise Türkiye’nin pozisyonuna dair bir takım soru işaretlerini gündeme getiriyor.
Türkiye, hala Libya’ya askeri tedarikini sürdürüyor. Bu durum, bazı soru işaretlerine neden olurken, BM’nin, Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) silahlanma yasağına saygı göstermeyen bir ülkeyle imzalanan anlaşmayı kabul edip etmediği sorusu ortaya çıkıyor. Erdoğan tarafından açıklanan bu Türk girişiminin içeriğine dair herhangi bir işaret mevcut değil. Ama Libya’ya müdahalesi sonrasında Türkiye, Libya hususunda ilgili uluslararası ve bölgesel güçlerden (Fransa, Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan) gelen birtakım zorluklarla karşı karşıya. Bu çerçevede NATO arenasında da bazı anlaşmazlıklar görülmeye başlandı.
Görünüşe göre Türkiye’nin hedefi, UMH’ye uluslararası açıdan meşruiyet kazandıran ve BM tarafından kabul edilmiş Suheyrat Anlaşması’nın meşruiyetini kullanarak, uluslararası topluma başvurmaktır. Ancak gerçekte, Aralık 2015’te Fas’ın Suheyrat kentinde imzalanan ve Libya Temsilciler Meclisi tarafından UMH’yi kabul etme gereğini açıkça ifade eden anlaşma açık şekilde uygulanmadı. Bu durum ise bizi doğu ile batı arasındaki Libya krizi bağlamında meşruiyet mücadelesi sorununa getiriyor.

Suheyrat Anlaşması imzalandıktan sonra (AFP)
Meşruiyet çatışması

Çatışma zamanları, ‘çatışma, 2015 yılında Suheyrat anlaşmasının imzalanmasından bu yana Libya’daki koşullar gibi siyasi ve askeri bölünmelere tanık oluyorsa’, kırılgan ve güvenilir olmayan bir meşruiyete de tanıklık ediyor demektir. Libya’da olası bir siyasi anlaşmayı engelleyen gerçek kriz, çatışma taraflarının her birinin sahip olduğu kırılgan meşruiyetten kaynaklanıyor. Libya’nın doğusu, BM ve uluslararası toplum tarafından Suheyrat anlaşması aracılığıyla bir yasama organı olarak tanınan Temsilciler Meclisi seçimlerinin meşruiyetine bağlı. Mareşal Halife Hafter, Suheyrat anlaşmasının öldüğünü ilan ettiğinde, Temsilciler Meclisi de seçimlerin meşruiyetini onayladı. Bu meşruiyet, aslen düzensiz askeri gruplardan oluşan ‘el-Kerame Operasyonunun’, Mısır, BAE ve Fransa’nın tanıdığı bir meşruiyet olarak Libya Ulusal Ordusu’na dönüşmesine katkı sağladı.
Libya’nın batısındaki durum da pek farklı değil. Zira orada da kırılgan bir meşruiyet mevcut ve bu meşruiyet, doğudaki durumdan daha da kırılgan bir pozisyonda. Bu pozisyon ise, Trablus’taki Yüksek Mahkeme’nin parlamento seçimlerinin geçersiz olduğunu ilan etmesi sonrasında Temsilciler Meclisi ve Ulusal Konferans gibi çeşitli yasama organlarını oluşturan parlamento seçimlerine dair 2014 yılında meydana gelen anlaşmazlıktan bağımsız bir konumda.
Suheyrat Anlaşması uyarınca bir yanda Fayiz es-Serrac başkanlığındaki UMH kurulurken, diğer yanda da Ulusal Kongre, Devlet Konseyi’ne dönüştürüldü. Suheyrat Anlaşması’ndan doğan bu meşruiyet, Türkiye’nin uluslararası açıdan tanınan UMH ile anlaşmalar yaparak, Libya’ya müdahalesine dönüştü.
İster doğuda isterse de batıda olsun bir tarafın daha meşru olduğuna yönelik güven, aynı zamanda son derece dikenli. Durum, sadece Libya bağlamında değil, aynı zamanda iç çatışmaların karşılaştırmalı tarihinde de var olan bir durum. Sonuç olarak bir tarafa karşı diğer tarafın meşruiyetinin tanınması hususunda Libya işleri ile ilgili ülkeler tarafından kullanılan diyalektik bir süreç var olmaya devam edecek. Bu durum, siyasi müzakere sürecini canlandırmadan ve Libya’daki siyasi ve askeri kurumların meşruiyeti için yeni temeller üzerine uzlaşı sağlanmadan çözüme ulaşılmanın mümkün olmadığı bir noktadır. Durum, askeri çözümün şu anda Libya için yeni bir şey sunmayacağı anlamına geliyor.

Askeri siyasi uzlaşı
Libya çatışmasının mevcut aşaması, çatışma tarafları arasındaki askeri-siyasi koordinasyonla şekillenen ve daha önce çatışma bağlamında var olmayan bir duruma tanıklık ediyor. Siyasi taraflar, ister doğudaki Temsilciler Meclisi ve Ulusal Kongre, isterse de batıdaki Devlet Konseyi olsun, siyasi taraflar ve onlara bağlı askeri kolları arasında koordinasyondan memnun değil. Siyasi heyetler, Palermo veya Berlin konferansı gibi siyasi bir çözüme ulaşmak için uluslararası konferanslara yöneldiler ve siyasi olarak müzakere ettiler. Aynı zamanda her iki tarafın askeri kolları ise askeri tırmanışı artırmayı sürdürdü. Bu yöntem, bir dizi bölgesel güç ve tabi ki Libya için bir tehdit oluşturan Türk müdahalesinden sonra bozuldu.
Siyasi ve askeri güçler, nihayetinde doğuda veya batıda olsun bir yol haritası üzerinde uzlaşı sağladı. Durum, bir yandan Libya’daki çatışma tarafları ve çatışma sırasında farklı tarafları destekleyen ülkeler arasında askeri tehditlerin artmasıyla ortaya çıkan bir gerçeklik oldu. Bu askeri siyasi uzlaşı, bir sonraki aşamada Mısır ve Türkiye arasında tırmanış yaşanması durumunda faydalar ortaya koyabilir. Ancak bu durum ise tüm tarafların bir diğerini dışlamadan ya da reddetmeden siyasi müzakere masasına oturmasını gerekli kılıyor.

Libya ordu güçlerinin unsurları (AFP)
Beklenen uluslararası seferberlik

Libya çatışmasında bir tarafın diğerinden üstün olduğuna dair herhangi bir işaretin yokluğu ortasında, uluslararası açıdan atılan adımlar ise henüz net değil. Mısır, hala Kahire Bildirgesi hükümleri hususunda kararlı bir tavır sergilerken, bildirgenin gelecek aşamada Libya çatışmasına dair bir kriter olması için çabalıyor. Öte yandan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ülkesinin UMH ile BM himayesinde yeni bir siyasi anlaşma yapmaya hazırlandığını belirtti. Bu noktada ise cevaplanmamış bir soru var; BM, ‘BMGK’nın Libya’ya silah ambargosunu ihlal etmesi sonrasında’ Türkiye ile işbirliği yapacak mı? İlan edilen bu anlaşmanın maddeleri hala belirsiz. Açıklama, Türkiye’nin takip ettiği siyasi stratejiden ziyade Mısır’a tepki olarak, gözdağı vermeyi amaçlıyor. Türkiye ve UMH arasında yeni bir anlaşma imzalanırsa bu anlaşma, özellikle de güney Akdeniz veya Libya karasularının kıyılarında siyasi ve askeri avantajlarla Türkiye’nin Libya’ya girmesini destekleyen bir anlaşma olacak. Bu durum ise, ister kuzeyde isterse de güneyde olsun, Akdeniz havzası ülkeleri tarafından kabul edilmeyecek.

Askeri seçenek
Mısır ve Türkiye arasında Libya meselesi hususunda dolaylı siyasi açıklamalar aracılığıyla karşılıklı tehditler söz konusu. Ancak durum, askeri müdahale seçeneğinin her iki ülke için de ilk seçenek olduğu anlamına gelmiyor. İki ülke de Akdeniz bölgesindeki en güçlü ordulara sahip ve bu nedenle doğrudan bir çatışma masada mevcut değil. Ancak bir tarafın diğeri karşısında çıkarını korumak için askeri hareketlerle desteklenen bir politika gündemde. Bu yüzden de Libya sahnesi son derece karmaşık olmaya devam edecek ve yakın ya da uzak geleceğini tahmin etmek mümkün olmayacak.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



40 gün aradan sonra yeniden ibadete açılan Mescid-i Aksa’da binlerce kişi namaz kıldı

Kudüs’teki Kubbetu’s Sahra’nın önünde fotoğraf çekilen Filistinli kadınlar, 9 Nisan 2026 (AP)
Kudüs’teki Kubbetu’s Sahra’nın önünde fotoğraf çekilen Filistinli kadınlar, 9 Nisan 2026 (AP)
TT

40 gün aradan sonra yeniden ibadete açılan Mescid-i Aksa’da binlerce kişi namaz kıldı

Kudüs’teki Kubbetu’s Sahra’nın önünde fotoğraf çekilen Filistinli kadınlar, 9 Nisan 2026 (AP)
Kudüs’teki Kubbetu’s Sahra’nın önünde fotoğraf çekilen Filistinli kadınlar, 9 Nisan 2026 (AP)

Binlerce Filistinli, İran’a yönelik savaş nedeniyle 40 gündür kapalı olan Mescid-i Aksa’da bugün sabah namazını kıldı.

İsrail makamları, ABD ile birlikte İran’a yönelik başlatılan savaşın ardından 28 Şubat’tan itibaren dini mekânları kapatmıştı. Bu süreç, Ramazan ayına denk geldiği için Müslümanlar Mescid-i Aksa’da teravih namazı ve Ramazan Bayramı namazını kılamamıştı.

ds
Kudüs’teki Mescid-i Aksa külliyesi içinde bulunan Kubbetu’s Sahra önünde sabah namazını kılan Müslümanlar (AFP)

İsrail polisi dün akşam yaptığı açıklamada, Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler için kutsal kabul edilen mekânların, İran ile savaşta ateşkesin dün sabah yürürlüğe girmesinin ardından ‘ziyaretçilere ve ibadete’ yeniden açılacağını duyurdu.

Kudüs Valiliği ise bugün yaklaşık 3 bin kişinin sabah namazına katıldığını bildirdi.

rhb
Sabah namazını kıldıktan sonra Kudüs’teki Mescid-i Aksa külliyesi içinde bulunan Kubbetu’s Sahra önünde fotoğraf çekilen Filistinliler (AFP)

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre, İsrail polisi Mescid-i Aksa girişlerinde yoğun şekilde konuşlandı. Polis ekipleri, Eski Şehir’deki Hıtta Kapısı’ndan avluya giren Müslümanların kimliklerini rastgele kontrol etti.

Avluda bulunanların duygusal anlar yaşadığı gözlendi; bazı kişiler gözyaşlarını tutamadı. Kıble Mescidi’nin girişinde bulunan bir kişi ise cemaate kâğıt mendil dağıttı.

sdvds
İran, İsrail ve ABD arasında ateşkes anlaşması imzalanmasının ardından Kudüs’ün Eski Şehir bölgesindeki Mescid-i Aksa külliyesi içinde bulunan Kıble Mescidi’nde temizlik yapan bir işçi (AP)

Kuzey Kudüs’teki Kafr Akab bölgesinden eşi ve kızıyla birlikte gelen Suzan Allam, uzun aranın ardından Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmenin ‘bayram sevinci’ yaşattığını söyledi.

Allam, AFP’ye yaptığı açıklamada, “Kalplerimiz hüzünlüydü... Sabah saat dörtte uyandık, bugün bizim bayramımız, çok şükür” ifadelerini kullandı.

dcsd v
ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşın başlamasından bu yana Mescid-i Aksa 40 gündür kapalıydı. (AFP)

Kendisini ‘Mescid-i Aksa’nın komşusu’ olarak tanımlayan genç Hamza el-Afgani ise mescidin ‘ilk evi’ olduğunu ve çocukluğunu burada geçirdiğini belirterek, yaşadığı sevincin ‘tarif edilemez’ olduğunu dile getirdi.

Eski Şehir’de yaşayan ve isminin açıklanmasını istemeyen bir başka kadın ise Mescid-i Aksa’nın kapatılmasının Müslümanlar için çok zor olduğunu, kendilerini ‘adeta bir hapishanede gibi hissettiklerini’ söyledi. Kızıyla birlikte olan kadın, Mescid-i Aksa’nın yeniden kapatılmamasını temenni ederek buranın ‘Kudüs’ün ruhunu’ temsil ettiğini ifade etti.


Savaş sonrası Körfez-Arap ülkeleri ekonomik ilişkileri ve kartların yeniden dağıtılması

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ve Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı binasında yapılacak toplantı öncesinde, 29 Mart 2026 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ve Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı binasında yapılacak toplantı öncesinde, 29 Mart 2026 (AFP)
TT

Savaş sonrası Körfez-Arap ülkeleri ekonomik ilişkileri ve kartların yeniden dağıtılması

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ve Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı binasında yapılacak toplantı öncesinde, 29 Mart 2026 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ve Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı binasında yapılacak toplantı öncesinde, 29 Mart 2026 (AFP)

Amir Ziyab et-Temimi

Geçtiğimiz 1950'li yılların başlarından itibaren, petrol gelirlerinin artmasıyla birlikte Körfez ülkeleri, çeşitli alanlarda Arap ülkelerine yardım ve uygun koşullu krediler sunmayı başardılar. Bu yardımlar arasında, Arap Devletleri Birliği kararları uyarınca savaş çabalarına verilen destek ile bu ülkelerdeki kalkınma projelerini ve altyapı geliştirme çalışmalarını finanse etmek için verilen uygun koşullu krediler yer alıyor. 1970’li yıllarının ortalarında petrol fiyatlarının yükselmesiyle birlikte Körfez ülkeleri büyük mali fazlalar elde etmiş ve ekonomik destek daha da güçlendi. Bu ülkeler, başta gayrimenkul ve turizm sektörleri olmak üzere bir dizi Arap ülkesinde doğrudan yatırım şirketleri kurmaya yöneldi. Ayrıca petrol, enerji, deniz taşımacılığı ve tarım sektörlerinde uzmanlaşmış özel şirketler de kuruldu. Ancak desteğin en belirgin şekli, Arap ülkelerinin döviz rezervlerini güçlendirmek ve ithalat finansmanı ya da borç servisi gibi dış yükümlülüklerini yerine getirmelerine yardımcı olmak amacıyla merkez bankalarındaki mevduatlara odaklandı. Mevcut gelişmeler ışığında, savaşın sona ermesinden sonra Körfez ülkeleri diğer Arap ülkeleriyle ekonomik ilişkilerini nasıl şekillendirebilir?

Mısır Merkez Bankası'na göre Mısırlılar Temmuz 2025 ile Ocak 2026 arasındaki dönemde yaklaşık 25,6 milyar dolarlık havale yaptılar. Bu rakam, bir önceki yılın aynı döneminde 20 milyar dolardı. Bu havaleler, savaşın patlak vermesinden önce, bu yılın başlarında Mısır'ın döviz rezervlerinin 50 milyar doların üzerine çıkmasına katkıda bulundu. Bu havalelerin uzun zamandır Mısır ekonomisini desteklemek için hayati öneme sahip olduğu şüphe götürmez. Çünkü bunlar devletin dış yükümlülüklerini karşılamasına yardımcı oluyor ve birçok ailenin geçim ihtiyaçlarını karşılamasını sağlıyor.

 Sayılarının 500 binin üzerinde olduğu tahmin edilen Lübnanlılar da Körfez ülkelerinde çalışıyor. Bunların arasında, yüzlerce kuruluşa sahip binlerce yatırımcı ve iş adamı bulunuyor. Yatırımlarının hacmi on milyarlarca dolar olarak tahmin ediliyor. Lübnanlılar Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar ve Kuveyt'te yoğunlaşıyor. Suudi Arabistan'da 200 ila 300 bin, BAE’de yaklaşık 150 bin, Katar ve Kuveyt'te ise on binlerce Lübnanlı bulunuyor.

Körfez ülkelerinde çalışan Lübnanlıların yıllık para transferi yaklaşık 6 ila 7 milyar dolar olarak tahmin ediliyor. Yurtdışındaki Lübnanlıların para transferlerinin, özellikle ekonomik performansın gerilemesi ve imalat, turizm ve tarım gibi ana sektörlerin durması karşısında, Lübnan ekonomisinin en önemli gelir kaynaklarından biri olduğu bir sır değil.

Körfez ülkelerindeki Lübnanlılar, mesleki becerileri ve yüksek eğitim seviyeleri temelinde hayati öneme sahip sektörlerde çalışıyor. Lübnanlılar, Lübnan'daki siyasi ve güvenlik durumunun yansımaları da dahil olmak üzere, Körfez'de çalışan çok sayıda kişinin istikrarını etkileyen büyük zorluklarla karşı karşıya.

ABD/İsrail-İran Savaşı, Körfez ülkelerine ağır mali yükler getirdi. Petrol, elektrik ve su tesislerinin yanı sıra altyapıya da yayılan yıkım, onarım ve yeniden yapılandırma çalışmalarının yürütülmesi için büyük bütçe tahsisatlarına yol açıyor.

Buna karşın, yarım asrı aşkın bir süredir Lübnan’da yaşayan Körfez ülkeleri vatandaşları da var. Bunlar, bu ülkede konut ve gayrimenkuller edinmiş, birçok projeye yatırım yapmış ve Lübnan bankalarına para yatırmış kişiler.

Savaş sonrası mali ve savunma yükümlülükleri

Şüphesiz ki savaş, Körfez ülkelerine ağır mali yükümlülükler getirdi. Petrol, elektrik ve su tesislerinin yanı sıra altyapıya da uzanan yıkım, onarım ve yeniden yapılandırma çalışmalarının yürütülmesi için büyük bütçelerin ayrılmasını gerektirecek.

Örneğin, Katar'daki doğal gaz tesisleri, üretimi ve ihracatı durduran büyük hasarlara uğradı ve tahminlere göre bu tesislerin yeniden faaliyete geçmesi ve gelir elde etmesi üç ila beş yıl sürebilir. Kuveyt'teki petrol rafinerileri de İran saldırıları nedeniyle hasar gördü; buna havaalanı ve limanda meydana gelen hasarlar da eklenince hava ve deniz ulaşımı aksadı. Sivil kurumların uğradığı hasarlardan bahsetmeye bile gerek yok.

frvfr
İran'ın BAE’nin Fuceyra kentindeki bir tesisi hedef almasının ardından, bir işçi bisiklet sürerken arkasında yükselen dumanlar, 14 Mart 2026 (AP)

Aynı durum Suudi Arabistan ve BAE için de geçerli. Bu ülkelerin petrol ve sivil tesisleri ile altyapıları hasar görürken, Bahreyn ise insan ve ekonomik kayıpların boyutunu artıran şiddetli saldırılarla karşı karşıya kaldı. Böylece, İran ile sıkı bağları olan Umman dahil Körfez ülkeleri, hasarları telafi etmek ve zarar gören çeşitli tesislerde çalışmaları yeniden başlatmak için en az 200 milyar dolar olarak tahmin edilen devasa mali kaynaklar ayırmak zorunda.

Körfez ülkeleri, başta Mısır Merkez Bankası olmak üzere merkez bankalarına para yatırarak Arap ülkelerine mali yardım sağlamaya devam ediyordu.

Hürmüz Boğazı'nın kapatılması ve bunun sonucunda tedarik zincirlerinde yaşanan aksaklıklar nedeniyle, bu ülkelerin petrol ve gaz gelirlerinde düşüş ve mal ithalatı maliyetlerinde artış yaşayacağına şüphe yok.

Bunun yanında, askeri kapasitelerin geliştirilmesi, savunma sistemlerinin güçlendirilmesi ve silahların askeri teknoloji gelişmelerine uygun olarak modernize edilmesi için savunma harcamalarının artırılması da gerekecek.

Körfez-Arap ekonomik ilişkileri gerileme mi yaşıyor?

Savaşın etkilerinin, Körfez ülkelerinin, savaş nedeniyle ekonomileri zarar gören ve zaten karmaşık ekonomik koşullar, dış borçların hizmet maliyetindeki artış ve ulusal para birimlerinin değer kaybı ile boğuşan bir dizi Arap ülkesine destek sağlama kapasitesini etkilemesi bekleniyor.

wefre
Kahire'de düzenlenen Arap Birliği Dışişleri Bakanları Toplantısı, 10 Eylül 2024 (AFP)

Körfez ülkelerinden gelen petrol arzındaki kesinti birçok Arap ülkesini etkiledi. Mısır da bu durumdan nasibini aldı ve elektrik tüketimini kısıtlamak ve yakıt fiyatlarını artırmak zorunda kaldı. Ayrıca, savaşın etkisiyle ziyaretçi sayısının azalması nedeniyle Mısır turizm sektörü de ek baskılarla karşı karşıya. Bu veriler çerçevesinde Körfez ülkeleri, karşılaştıkları yeni mali baskılar ve bazı Körfez ülkeleri, özellikle Suudi Arabistan, BAE ve Kuveyt'in İran'ın saldırılarına karşı bazı Arap ülkelerinin tutumlarından duyduğu hoşnutsuzluk nedeniyle, kısa vadede Mısır, Lübnan, Suriye ve Yemen'e mali destek sağlayamayacak gibi görünüyor.

Körfez ülkeleri, merkez bankalarına para yatırarak Arap ülkelerine mali yardım sağlamaya devam ediyordu. Bunların en önemlisi, Körfez ülkelerinden gelen mevduatlara sahip olan Mısır Merkez Bankası'ydı. Bu mevduatlar, Kuveyt'ten 4 milyar dolar, Suudi Arabistan'dan 5,3 milyar dolar, Katar'dan 4 milyar dolar ve BAE’den 12 milyar dolar olarak dağılıyordu.

Körfez ülkelerinin yatırımları sadece devlet mevduatlarıyla sınırlı kalmayıp, doğrudan yatırımları, finansal piyasalara yapılan yatırımları ve hazine tahvillerinin satın alınmasını da kapsıyor.

BAE, bu mevduatın 11 milyar dolarlık bir kısmını, Mısır'ın kuzeyinde toplam değeri 35 milyar dolar olarak tahmin edilen uzun vadeli bir gayrimenkul projesi olan Ras el-Hikme Projesi’ne doğrudan yatırım olarak aktardı. Körfez ülkeleri bu parayı geri almak konusunda birçok zorlukla karşı karşıya bulunurken, projenin kendisi de beklenen getiriyi sağlayamayabilir.

dfrbg
Beyrut’taki Lübnan Merkez Bankası binası, 4 Nisan 2025 (Reuters)

Ayrıca, Lübnan Merkez Bankası'nda Körfez ülkelerine ait mevduatlar bulunuyor. Suriye gibi diğer Arap ülkelerindeki bankalar ve finans kurumlarındaki fonlar da özellikle Körfez ülkelerinden gelen devlet fonlarını barındırıyor. Körfez ülkelerinin yatırımları sadece devlet mevduatlarıyla sınırlı kalmayıp, doğrudan yatırımları, finansal piyasalara yapılan yatırımları ve hazine tahvillerinin satın alınmasını da kapsıyor.  Aynı zamanda bu paranın tamamının veya bir kısmının geri alınmasının mümkün olup olmadığı ve bu yatırımların kayda değer bir getiri sağlayıp sağlamadığı sorusu halen cevap bekliyor.

Mali ve ekonomik zorluklar ve yeniden yapılanma

Körfez ülkeleri, Arap ülkeleriyle ekonomik iş birliği stratejilerini yeniden gözden geçirmek, yatırımları rasyonelleştirmek, yeni alternatifler değerlendirmek ve yatırılan fonların tamamını veya bir kısmını geri kazanmak için uygun yollar bulmak zorunda kalabilir.

Arap ülkelerinin ekonomileri, istenen ekonomik sonuçları elde etme kapasitelerini sınırlayan yapısal dengesizliklerle boğuşmaya devam ediyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Körfez ülkeleri, önümüzdeki yıllarda enerji ekonomileriyle ilgili zorluklarla karşılaşacaklarına şüphe yok. Özellikle de mevcut savaşın yakıt tedariki ve deniz taşımacılığının aksamasına ilişkin endişeleri göz önüne alındığında, bu durum tüketici ülkeleri alternatif enerji kaynakları geliştirmeye ve fosil yakıtlara olan bağımlılıklarını azaltmaya itebilir.

Tüm bu zorluklar, Körfez ülkelerini farklı ekonomik seçeneklere yönlendirmeli ve Arap ülkelerine yönelik cömert destek ve finansman politikalarının gözden geçirilmesine, hatta belki de ekonomik yapılarının yeniden değerlendirilmesine yol açmalı. Bu da Körfez ülkelerinin gelecekte yabancı işgücüne, özellikle de vasıfsız işgücüne olan ihtiyaçları konusunda soru işaretlerinin ortaya çıkmasına sebep oluyor.


Suriye hükümeti cumartesi günü SDG mensuplarından oluşan üçüncü grubu serbest bırakacak

Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanı Hind Kabavat, Suriye’nin doğu ve kuzeyindeki saha gezisi kapsamında Haseke vilayetini ziyaret etti. (Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanlığı)
Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanı Hind Kabavat, Suriye’nin doğu ve kuzeyindeki saha gezisi kapsamında Haseke vilayetini ziyaret etti. (Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanlığı)
TT

Suriye hükümeti cumartesi günü SDG mensuplarından oluşan üçüncü grubu serbest bırakacak

Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanı Hind Kabavat, Suriye’nin doğu ve kuzeyindeki saha gezisi kapsamında Haseke vilayetini ziyaret etti. (Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanlığı)
Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanı Hind Kabavat, Suriye’nin doğu ve kuzeyindeki saha gezisi kapsamında Haseke vilayetini ziyaret etti. (Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanlığı)

Haseke Valiliği Enformasyon Müdürlüğü, Haseke vilayetinde yeni bir tutuklu grubunun serbest bırakılması için hazırlıkların sürdüğünü ve bu adımın, tutuklular dosyasını çözmeye yönelik çabalar kapsamında önümüzdeki cumartesi günü hayata geçirilmesinin planlandığını açıkladı.

Kürt medya kaynakları, söz konusu grubun üçüncü aşamayı oluşturduğunu ve yaklaşık 300 tutukluyu kapsadığını bildirdi. Serbest bırakma sürecinin, Suriye hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında 29 Ocak’ta imzalanan anlaşmanın uygulanması çerçevesinde gerçekleştiği, tarafların anlaşma maddelerini hayata geçirmeyi sürdürdüğü ifade edildi.

rb
Haseke Valisi Nureddin Ahmed, 11 Mart’ta cezaevlerindeki mahkûm ve tutukluların aileleriyle bir araya geldi. (Haseke Valiliği Enformasyon Müdürlüğü)

Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi (KDSÖY) Dış İlişkiler Komitesi Eşbaşkanı İlham Ahmed, Haseke’de Sosyal İşler ve Çalışma Bakanı Hind Kabavat’ın da katıldığı bir toplantıda, tutuklular dosyasının hâlâ zorluklarla karşı karşıya olduğunu belirtti. Şarku’l Avsat’ın Hawar Haber Ajansı’ndan (ANHA) aktardığına göre Ahmed, yaklaşık 300 tutuklunun serbest bırakılacağına dair sözler verildiğini ancak bu sözlerin henüz yerine getirilmediğini ifade ederek, dosyanın takibinin kolektif bir ahlaki sorumluluk olduğunu ve konunun önümüzdeki toplantılarda yeniden gündeme getirileceğini söyledi.

Bu gelişmeler, Haseke kırsalındaki Til Birak beldesinden bazı ailelerin, Irak makamları nezdinde girişimde bulunulması için Suriye hükümetine acil çağrı yaptığı bir dönemde yaşandı. Aileler, Musul’daki çocuk cezaevinde terör suçlamasıyla tutulan oğullarının serbest bırakılmasını talep etti. Aileler, oğullarının iş bulmak amacıyla Irak’a gittiğini ve burada gözaltına alındığını belirtti. Öte yandan Haseke Valiliği Enformasyon Müdürlüğü daha önce, Til Birak beldesinde düzenlenen bir gösteride protestocuların, SDG cezaevlerinden Irak’taki cezaevlerine nakledilen yakınlarının geri getirilmesi için Suriye hükümetine çağrıda bulunduğunu bildirmişti.

rffrgbrf
Suriye hükümetinin, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) Haseke’den çekilmesinin ardından kontrolü ele geçirdiği el-Hol Kampı’ndaki bir grup tutuklu (Reuters)

ABD güçleri, Suriye ordusunun ocak ve şubat aylarında ülkenin doğu bölgelerinde ilerleme kaydetmesiyle birlikte, Haseke’de SDG’nin kontrolündeki cezaevlerinden Irak’taki cezaevlerine 5 bin 700’den fazla DEAŞ mensubunu sevk etti.

Öte yandan, entegrasyon anlaşmasının uygulanmasının takibi kapsamında, Suriye Enerji Bakanlığı dün Haseke kırsalındaki Resulayn kentinde bulunan Allouk Su İstasyonu’nu resmen devraldı. Haseke Valiliği Enformasyon Müdürlüğü, bakanlık ekiplerinin anlaşmanın uygulanmasını izlemekle görevli başkanlık ekibinin gözetiminde tesise giriş yaptığını, değerlendirme çalışmalarının başlatıldığını ve kısa süre içinde rehabilitasyon ile işletme planlarının hazırlanacağını bildirdi.

Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanı Hind Kabavat da dün Haseke’yi ziyaret ederek bir dizi temasta bulundu. Kabavat, programına Haseke Valisi Nureddin Ahmed ile yaptığı görüşmeyle başladı. Toplantıya, Haseke Valiliği Siyasi İşler Dairesi Müdürü Abbas Hüseyin, Afrin seçim bölgesini temsilen Halk Meclisi üyesi Zenkin Abdo ve bakanlık heyeti de katıldı. Görüşmede vilayetin hizmet alanındaki durumu ele alındı.

Toplantılarda ayrıca mevcut kurumların etkinleştirilmesi ve Sosyal İşler ve Çalışma Bakanlığı bünyesine entegre edilmesine yönelik adımlar değerlendirildi. Bu kapsamda hizmet seviyesinin artırılması ve ihtiyaçların karşılanmasının yanı sıra, ilgili kurumlar ile kuruluşlar arasındaki iş birliğinin güçlendirilmesine yönelik mekanizmalar da ele alındı. Açıklamaya göre, bu adımların bölgede istikrar ve sürdürülebilir kalkınma çabalarına katkı sağlaması hedefleniyor.

Kabavat ile Kürt siyasetçi İlham Ahmed arasında, kadın örgütleri, insan hakları savunucuları ve sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla gerçekleştirilen toplantıda, entegrasyon süreci ve kadınların rolü ele alındı. Toplantıda söz alan Ahmed, ‘özgünlükleri koruyan entegrasyon ile erimeye yol açan entegrasyon arasında ayrım yapılması’ gerektiğini vurguladı. Kadınlara karar alma mekanizmalarında temel bir rol verilmesinin hayati önem taşıdığını belirten Ahmed, bunun göz ardı edilemeyecek bir adım olduğunu ifade etti. Ahmed, benimsenen mekanizmaya göre her kurumdan biri erkek, ikisi kadın olmak üzere üç adayın gösterildiğini ve bu adaylar arasından liyakat ve eğitim durumuna göre seçim yapıldığını belirterek, bu çerçevede sürdürülen entegrasyon sürecinin kadınların ve hak savunucularının adalet sürecindeki varlığını güçlendirdiğini ve kurumsal hayattaki rollerini pekiştirdiğini söyledi.

Kabavat, Haseke Kültür Merkezi’nde sivil toplum kuruluşlarının temsilcileriyle yaptığı bir diğer toplantıda ise iş birliğinin geliştirilmesi ve bu kuruluşların sosyal hizmetlerin sunumuna katkısının artırılması konularını görüştü. Toplantıda, ihtiyaç sahibi kesimlere sağlanan desteğin iyileştirilmesine yönelik öneriler ele alındı.

dfvfv
Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanı Hind Kabavat, salı günü Deyrizor vilayetine yaptığı ziyaret sırasında, yıkılan mahallelerin durumu hakkında bilgilendirildi ve ailelerin koşullarını inceledi. (Suriye Sosyal İşler ve Çalışma Bakanlığı)

Kabavat salı günü Deyrizor vilayetinde saha incelemelerinde bulunarak yıkıma uğramış mahalleleri ziyaret etti. Ziyaret kapsamında yerinden edilmiş ve zarar görmüş ailelerin durumunu yerinde inceleyen Kabavat, vatandaşların yaşam ve hizmet ihtiyaçlarını dinledi.

Kabavat ayrıca, görme engellilere hizmet veren Nur Merkezi’ni ziyaret ederek, merkezde sunulan hizmetlerin niteliğini inceledi ve yararlanıcıların ihtiyaçlarına ilişkin bilgi aldı. Bu ziyaretin, bakanlığın sosyal koruma ağını güçlendirme ve desteğe ihtiyaç duyan kesimlere yönelik hizmetleri geliştirme planı kapsamında gerçekleştirildiği belirtildi.