Libya krizi ve meşruiyet çatışması çerçevesinde Mısır-Türkiye tırmanışı

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Libya’nın doğusunda kabile liderleriyle bir araya geldi (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Libya’nın doğusunda kabile liderleriyle bir araya geldi (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

Libya krizi ve meşruiyet çatışması çerçevesinde Mısır-Türkiye tırmanışı

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Libya’nın doğusunda kabile liderleriyle bir araya geldi (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Libya’nın doğusunda kabile liderleriyle bir araya geldi (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Ziyad Akl
Geçen hafta Libya meselesine dair yaşananları, Mısır ve Türkiye arasında yapılan, askeri öneme sahip siyasi açıklamalarla özetlemek mümkün. Açıklamalarla birlikte diğer taraf karşısında bir tarafı destekleyici tavırlar görüldü. Mevcut sahnede, 2014 yılındaki bölünmenin başlangıcından bu yana var olan çatışmaya doğrudan müdahale eden altı ana taraf var ve nihayetinde Türk müdahalesinin ardından siyasi ve askeri gelişmeler yaşandı.
Libya’nın doğusuna bakarsak, Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi liderliğindeki Mısır’a, Akile Salih başkanlığında Libya halkı tarafından seçilen Temsilciler Meclisi’ne ve Mareşal Halife Hafter önderliğindeki Libya Ulusal Ordusu’na (LUO) tanık oluyoruz. Libya’nın iç kesimleri ise, çözüm için siyasi çabalar ya da Mısır silahlı kuvvetlerinin askeri müdahale olasılığı başta olmak üzere Mısır’ın açık desteğine tanık oldu.
Öte yandan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın önderliğindeki Türkiye’nin açık siyasi ve askeri müdahalesi, ayrıca Birleşmiş Milletler (BM) tarafından sağlanan Suheyrat anlaşmasının meşruiyetine bağlı kalan Fayiz es-Serrac liderliğindeki Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ve son olarak da Batı’da İslami akımın kararlarına egemen olan, Halid el-Mişri başkanlığında Trablus’taki Devlet Konseyi’nin müdahaleleri mevcut. Söz konusu 6 taraf, Temmuz 2020’nin ikinci haftasında meşruiyete karşı bir anlaşmazlık durumuna tanık oldu. Bu durumun ise iç, bölgesel ve uluslararası düzeylerde Libya çatışması bağlamında birçok anlamı bulunuyor.

Fayiz es-Serrac ve Mareşal Halife Hafter (AFP)
Mısır’ın tavrı

Libya’nın doğusundaki Libya kabile liderleriyle gerçekleştirilen görüşme sırasında Mısır Cumhurbaşkanının konuşmasında, geçen haftaki tartışmaların başlangıç noktalarına bakmak mümkün. Libya’nın batısında ve Trablus’un sahil kesimlerindeki Türk hareketliliğine karşı bir tepki olarak, tırmanışı artıran bir açıklama yapıldı. Örneğin “Mısır, bölgede son derece güçlü bir orduya sahip. Sirte ve Cufra hattı, Mısır ulusal güvenliğinin kırmızı çizgisidir” ifadelerini kullanan Mısır Cumhurbaşkanı, Mısır’ın askeri müdahale konusunda uluslararası meşruiyete sahip olduğunu, Mısır askeri müdahalesinin Libya halkının talebi üzerine ve Libya’dan çıkışında da Libya halkının emriyle olacağını belirtti. Bu ifadeler, Türkiye’ye ‘Mısır’ın bölgede askeri bir güç olarak var olduğuna dair’ güçlü bir mesaj veriyordu. Aynı şekilde Sirte ve Cufra çizgisinin aşılması halinde, Libya müdahalesinin kaçınılmaz olduğu belirtiliyordu.
Libya kabilelerinin temsilcilerinin Mısır Cumhurbaşkanının açıklamasına yönelik tepkisi ise, söylenenleri destekleyici şekildeydi. Çok sayıda kabile büyüğü, Mısır ordusuna müdahale izni veriyordu. Ancak bu sahnenin siyasi olarak analiz edilmesi gereken birtakım boyutları var. İlk olarak Mısır, kabile liderleri karşısında başarı ya da hezimet konusunda bahse giriyor mu? İkinci olarak kabileler ve Libya halkını temsil etme yetenekleri ne düzeyde güçlü? Üçüncü olarak Libya’daki siyasi ve askeri elitlerin tutumlarını etkiliyor mu? Ama özellikle bu sorulara cevap bulma faaliyetlerini engelleyen birçok politik faktör de mevcut.
Mısır’ın askeri müdahalesini destekleyen Libya kabileleri üzerindeki bahis, Mısır’ın Türk müdahalesine yanıt vermek için siyasi olarak kullandığı toplumsal araçlardan biri. Libya toplumunun öncelikle kabilelerden oluştuğu yadsınamaz. Ancak 2011 yılından bu yana kabilelerin ve liderlerinin doğu, batı veya güneydeki siyasi etkilerinde önemli bir azalma yaşandı.
Muammer Kaddafi rejiminin Libya’da kabileci nüfuza katkıda bulunduğunu belirtmek gerekiyor. Çad savaşından sonra silahlı kuvvetlere alternatif olarak Kaddafi Tugaylarını kurmanın ana hedefi olan, muhtemel bir askeri çatışmadan kaçınılıyor. Ancak Muammer Kaddafi’nin merkezciliği çöktüğünde, kabilelerin devletteki rolü ve siyasi kararları da azaldı. Mısır, bugün uluslararası toplumu ‘gerçekleşmesi halinde’ askeri müdahalesine ikna etmek için bir meşruiyet şemsiyesine ihtiyaç duyuyor. Müdahale gerçekleşirse de Mısır’ın talebiyle değil, Libya halkının isteği üzerine olacak. Ama Mısır, Libya vatandaşları arasında silahların yayılmasından ve milislerin yayılmacı faaliyetinden sonra şu anda Libya’nın iç sahasında aktif olmayan bir grubu seçti. Nitekim kabileler, artık eski ağırlıklarına sahip değil. Bu nedenle özellikle de doğudakiler olmak üzere Libya’daki kabile liderlerinin meşruiyeti üzerine bahse girmek, Mısır’a uluslararası toplumun karşısında bir meşruiyet örtüsü vermiyor. Fakat Mısır uzun zamandır kabile rolüne bahis oynarken, Kahire de farklı kabileler arasında birden fazla toplantıya ev sahipliği yaptı. Sorun devam ederken, özellikle 2014 yılında bölünmenin başlamasından bu yana Libya’daki toplumsal kabile rolü de azaldı. Dolayısıyla Mısır, çıkarlarına hizmet edemeyecek bir araca başvurmuş olabilir.

UMH destekçisi unsurlar (AFP)
Türkiye’ye dolaylı mesaj

Mısır’ın Libya konusundaki tavrını değiştirmediğine dikkat etmek önemli. Zira Libya, Mısır ulusal güvenliği ile doğrudan ilgili bir mesele olmaya devam ediyor. Sonuç olarak Mısır, bölgedeki askeri yeteneklerini açığa sermeye yöneldi. Bununla birlikte Mısır’ın Libya’daki askeri müdahalesine yönelik kabile temsilcilerinin ve Temsilciler Meclisi’nin taleplerine ve LUO Sözcüsü Ahmed el-Mismari’nin UMH’yi destekleyen Türk müdahalesine karşı Mısır askeri müdahalesi talebine rağmen, Akdeniz sahilindeki siyasi açıklamalar ve askeri eylem arasındaki bağlantı, Mısır’ın hala Türkiye’ye dolaylı mesaj gönderme aşamasında olduğuna işaret ediyor.

Türkiye’nin tavrı
Elbette Türkiye, Libya’daki doğu kabilelerle gerçekleştirdiği görüşme sırasında Mısır Cumhurbaşkanının yapmış olduğu açıklamalara yanıt verdi. Tepki, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Libya’nın batısındaki bazı politikacılar aracılığıyla ortaya koyuldu. İlk olarak Mısır’ın meşruiyete bağlı olmadığı ve Hafter’in halefi olan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) tarafından desteklendiği belirtildi. Öte yandan Türkiye hükümetinin UMH ile Türkiye’nin Libya’daki varlığına ilişkin yeni bir anlaşma imzalamaya çalışacağı aktarılırken, bu anlaşmanın da BM himayesinde olacağı ifade edildi. Bu durum ise Türkiye’nin pozisyonuna dair bir takım soru işaretlerini gündeme getiriyor.
Türkiye, hala Libya’ya askeri tedarikini sürdürüyor. Bu durum, bazı soru işaretlerine neden olurken, BM’nin, Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) silahlanma yasağına saygı göstermeyen bir ülkeyle imzalanan anlaşmayı kabul edip etmediği sorusu ortaya çıkıyor. Erdoğan tarafından açıklanan bu Türk girişiminin içeriğine dair herhangi bir işaret mevcut değil. Ama Libya’ya müdahalesi sonrasında Türkiye, Libya hususunda ilgili uluslararası ve bölgesel güçlerden (Fransa, Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan) gelen birtakım zorluklarla karşı karşıya. Bu çerçevede NATO arenasında da bazı anlaşmazlıklar görülmeye başlandı.
Görünüşe göre Türkiye’nin hedefi, UMH’ye uluslararası açıdan meşruiyet kazandıran ve BM tarafından kabul edilmiş Suheyrat Anlaşması’nın meşruiyetini kullanarak, uluslararası topluma başvurmaktır. Ancak gerçekte, Aralık 2015’te Fas’ın Suheyrat kentinde imzalanan ve Libya Temsilciler Meclisi tarafından UMH’yi kabul etme gereğini açıkça ifade eden anlaşma açık şekilde uygulanmadı. Bu durum ise bizi doğu ile batı arasındaki Libya krizi bağlamında meşruiyet mücadelesi sorununa getiriyor.

Suheyrat Anlaşması imzalandıktan sonra (AFP)
Meşruiyet çatışması

Çatışma zamanları, ‘çatışma, 2015 yılında Suheyrat anlaşmasının imzalanmasından bu yana Libya’daki koşullar gibi siyasi ve askeri bölünmelere tanık oluyorsa’, kırılgan ve güvenilir olmayan bir meşruiyete de tanıklık ediyor demektir. Libya’da olası bir siyasi anlaşmayı engelleyen gerçek kriz, çatışma taraflarının her birinin sahip olduğu kırılgan meşruiyetten kaynaklanıyor. Libya’nın doğusu, BM ve uluslararası toplum tarafından Suheyrat anlaşması aracılığıyla bir yasama organı olarak tanınan Temsilciler Meclisi seçimlerinin meşruiyetine bağlı. Mareşal Halife Hafter, Suheyrat anlaşmasının öldüğünü ilan ettiğinde, Temsilciler Meclisi de seçimlerin meşruiyetini onayladı. Bu meşruiyet, aslen düzensiz askeri gruplardan oluşan ‘el-Kerame Operasyonunun’, Mısır, BAE ve Fransa’nın tanıdığı bir meşruiyet olarak Libya Ulusal Ordusu’na dönüşmesine katkı sağladı.
Libya’nın batısındaki durum da pek farklı değil. Zira orada da kırılgan bir meşruiyet mevcut ve bu meşruiyet, doğudaki durumdan daha da kırılgan bir pozisyonda. Bu pozisyon ise, Trablus’taki Yüksek Mahkeme’nin parlamento seçimlerinin geçersiz olduğunu ilan etmesi sonrasında Temsilciler Meclisi ve Ulusal Konferans gibi çeşitli yasama organlarını oluşturan parlamento seçimlerine dair 2014 yılında meydana gelen anlaşmazlıktan bağımsız bir konumda.
Suheyrat Anlaşması uyarınca bir yanda Fayiz es-Serrac başkanlığındaki UMH kurulurken, diğer yanda da Ulusal Kongre, Devlet Konseyi’ne dönüştürüldü. Suheyrat Anlaşması’ndan doğan bu meşruiyet, Türkiye’nin uluslararası açıdan tanınan UMH ile anlaşmalar yaparak, Libya’ya müdahalesine dönüştü.
İster doğuda isterse de batıda olsun bir tarafın daha meşru olduğuna yönelik güven, aynı zamanda son derece dikenli. Durum, sadece Libya bağlamında değil, aynı zamanda iç çatışmaların karşılaştırmalı tarihinde de var olan bir durum. Sonuç olarak bir tarafa karşı diğer tarafın meşruiyetinin tanınması hususunda Libya işleri ile ilgili ülkeler tarafından kullanılan diyalektik bir süreç var olmaya devam edecek. Bu durum, siyasi müzakere sürecini canlandırmadan ve Libya’daki siyasi ve askeri kurumların meşruiyeti için yeni temeller üzerine uzlaşı sağlanmadan çözüme ulaşılmanın mümkün olmadığı bir noktadır. Durum, askeri çözümün şu anda Libya için yeni bir şey sunmayacağı anlamına geliyor.

Askeri siyasi uzlaşı
Libya çatışmasının mevcut aşaması, çatışma tarafları arasındaki askeri-siyasi koordinasyonla şekillenen ve daha önce çatışma bağlamında var olmayan bir duruma tanıklık ediyor. Siyasi taraflar, ister doğudaki Temsilciler Meclisi ve Ulusal Kongre, isterse de batıdaki Devlet Konseyi olsun, siyasi taraflar ve onlara bağlı askeri kolları arasında koordinasyondan memnun değil. Siyasi heyetler, Palermo veya Berlin konferansı gibi siyasi bir çözüme ulaşmak için uluslararası konferanslara yöneldiler ve siyasi olarak müzakere ettiler. Aynı zamanda her iki tarafın askeri kolları ise askeri tırmanışı artırmayı sürdürdü. Bu yöntem, bir dizi bölgesel güç ve tabi ki Libya için bir tehdit oluşturan Türk müdahalesinden sonra bozuldu.
Siyasi ve askeri güçler, nihayetinde doğuda veya batıda olsun bir yol haritası üzerinde uzlaşı sağladı. Durum, bir yandan Libya’daki çatışma tarafları ve çatışma sırasında farklı tarafları destekleyen ülkeler arasında askeri tehditlerin artmasıyla ortaya çıkan bir gerçeklik oldu. Bu askeri siyasi uzlaşı, bir sonraki aşamada Mısır ve Türkiye arasında tırmanış yaşanması durumunda faydalar ortaya koyabilir. Ancak bu durum ise tüm tarafların bir diğerini dışlamadan ya da reddetmeden siyasi müzakere masasına oturmasını gerekli kılıyor.

Libya ordu güçlerinin unsurları (AFP)
Beklenen uluslararası seferberlik

Libya çatışmasında bir tarafın diğerinden üstün olduğuna dair herhangi bir işaretin yokluğu ortasında, uluslararası açıdan atılan adımlar ise henüz net değil. Mısır, hala Kahire Bildirgesi hükümleri hususunda kararlı bir tavır sergilerken, bildirgenin gelecek aşamada Libya çatışmasına dair bir kriter olması için çabalıyor. Öte yandan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ülkesinin UMH ile BM himayesinde yeni bir siyasi anlaşma yapmaya hazırlandığını belirtti. Bu noktada ise cevaplanmamış bir soru var; BM, ‘BMGK’nın Libya’ya silah ambargosunu ihlal etmesi sonrasında’ Türkiye ile işbirliği yapacak mı? İlan edilen bu anlaşmanın maddeleri hala belirsiz. Açıklama, Türkiye’nin takip ettiği siyasi stratejiden ziyade Mısır’a tepki olarak, gözdağı vermeyi amaçlıyor. Türkiye ve UMH arasında yeni bir anlaşma imzalanırsa bu anlaşma, özellikle de güney Akdeniz veya Libya karasularının kıyılarında siyasi ve askeri avantajlarla Türkiye’nin Libya’ya girmesini destekleyen bir anlaşma olacak. Bu durum ise, ister kuzeyde isterse de güneyde olsun, Akdeniz havzası ülkeleri tarafından kabul edilmeyecek.

Askeri seçenek
Mısır ve Türkiye arasında Libya meselesi hususunda dolaylı siyasi açıklamalar aracılığıyla karşılıklı tehditler söz konusu. Ancak durum, askeri müdahale seçeneğinin her iki ülke için de ilk seçenek olduğu anlamına gelmiyor. İki ülke de Akdeniz bölgesindeki en güçlü ordulara sahip ve bu nedenle doğrudan bir çatışma masada mevcut değil. Ancak bir tarafın diğeri karşısında çıkarını korumak için askeri hareketlerle desteklenen bir politika gündemde. Bu yüzden de Libya sahnesi son derece karmaşık olmaya devam edecek ve yakın ya da uzak geleceğini tahmin etmek mümkün olmayacak.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



İsrail'in güney Lübnan'a düzenlediği hava saldırılarında 3 kişi öldü

İsrail'in Lübnan'ın güneyinde düzenlediği saldırının yol açtığı yıkımın ortasında bir kadın kişisel eşyalarını taşıyor (AFP).
İsrail'in Lübnan'ın güneyinde düzenlediği saldırının yol açtığı yıkımın ortasında bir kadın kişisel eşyalarını taşıyor (AFP).
TT

İsrail'in güney Lübnan'a düzenlediği hava saldırılarında 3 kişi öldü

İsrail'in Lübnan'ın güneyinde düzenlediği saldırının yol açtığı yıkımın ortasında bir kadın kişisel eşyalarını taşıyor (AFP).
İsrail'in Lübnan'ın güneyinde düzenlediği saldırının yol açtığı yıkımın ortasında bir kadın kişisel eşyalarını taşıyor (AFP).

Lübnan Sağlık Bakanlığı, İsrail’in dün ülkenin güneyine düzenlediği hava saldırısında 3 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı. Saldırı, İsrail ile Hizbullah arasında on gündür yürürlükte olan ateşkese rağmen gerçekleşti.

Şarku'l Avsat'ın AFP'den aktardığına göre bakanlık açıklamasında, “İsrail düşmanının Nebatiye ilçesine bağlı Şukin yolu üzerindeki saldırısının”, güney sınırından yaklaşık 30 kilometre uzaklıkta bulunduğunu ve “üç kişinin hayatını kaybetmesine yol açtığını” belirtti. Ayrıca, Yatır beldesine düzenlenen bir diğer saldırıda biri çocuk olmak üzere iki kişinin yaralandığı bildirildi.

Söz konusu saldırılar, Lübnan ve İsrail’in ABD nezdindeki büyükelçileri arasında Washington’da yapılacak ikinci toplantıdan saatler önce gerçekleşti. Görüşmede Lübnan’ın ateşkesin uzatılmasını talep etmesi bekleniyor.

Bu arada İsrail ordusu, yaptığı açıklamada, “askerlere yaklaşan iki silahlı kişinin” güney Lübnan’da öldürüldüğünü duyurdu.


Deyrizor, Rakka, Haseke hattı kritik eşikte... Strateji değiştiren DEAŞ Şam'ı yıpratarak yeniden güç kazanabilir mi?

Örgüte bağlı Amaq haber ajansı tarafından 2019 yılında el-Bağuz’da çekilmiş bir DEAŞ militanının fotoğrafı (AP)
Örgüte bağlı Amaq haber ajansı tarafından 2019 yılında el-Bağuz’da çekilmiş bir DEAŞ militanının fotoğrafı (AP)
TT

Deyrizor, Rakka, Haseke hattı kritik eşikte... Strateji değiştiren DEAŞ Şam'ı yıpratarak yeniden güç kazanabilir mi?

Örgüte bağlı Amaq haber ajansı tarafından 2019 yılında el-Bağuz’da çekilmiş bir DEAŞ militanının fotoğrafı (AP)
Örgüte bağlı Amaq haber ajansı tarafından 2019 yılında el-Bağuz’da çekilmiş bir DEAŞ militanının fotoğrafı (AP)

Suriye, yılın başından bu yana hem kuzeydoğuda hem kıyı ve güney bölgelerinde yaşanan iç karışıklıklardan göreceli bir sükûnet dönemine ve yeni bir siyasi yapı oluşturma girişimlerine geçti. Bu yeni süreçte özellikle güvenlik dosyası ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile yapılan anlaşmalar öne çıkıyor. Ancak bu dönüşüm, ülkeyi aynı zamanda DEAŞ ile çoklu coğrafyalarda ve farklı toplumsal alanlarda sessiz bir rekabet sürecine sokmuş durumda. Örgüt, kontrolün tam sağlanamadığı alanlardan yararlanarak yeniden etki alanı oluşturma çabasında ve bu durum yeni bir istikrarsızlık faktörü olarak öne çıkıyor. DEAŞ’ın, özellikle saldırgan propaganda dili ve belirli noktalara odaklanan güvenlik eylemleriyle varlık göstermeye çalıştığı; bu faaliyetlerin şubat ortasından itibaren arttığı, mart ayının ilk haftasında kısa süreli bir düşüş yaşadığı ve ardından yeniden yükselişe geçtiği belirtiliyor.

Uzmanlara göre 2026 yılı için en kritik test alanı, Deyrizor, Rakka ve Haseke’yi kapsayan Cezire bölgesi olacak. Bu bölge, örgütün kapasitesini ölçmek açısından stratejik bir sahne olarak görülüyor. Şam yönetiminin Fırat’ın doğusunda kontrol sağlamaya yönelik adımları, ocak ayı sonunda ABD güçlerinin tamamen çekilmesi süreciyle ve SDG’nin farklı bölgelere çekilmesiyle birlikte yeni bir güvenlik boşluğu yarattı. Bu boşluğun, örgüt tarafından kendi lehine kullanılmaya çalışıldığı ifade ediliyor.

sdfghyj
 Eskiden DEAŞ örgütünün kontrolü altında olan Rakka şehir merkezindeki yıkık bölgeden geçen bir kadın (Arşiv – AFP)

ABD’nin Suriye’nin doğusunda bazı üslerden çekilmesi, özellikle Harab el-Cir Üssü ve Rumeylan Üssü bölgelerinde geçici bir ‘operasyonel karmaşa’ yarattı.

DEAŞ tarafından yayımlanan haftalık en-Nebe dergisinde yer alan raporlara göre, Suriye genelinde hükümet güvenlik noktaları ve kontrol noktalarına yönelik saldırılarda artış yaşandı. Saldırıların hem el yapımı patlayıcılar hem de doğrudan silahlı baskınlar şeklinde gerçekleştiği aktarıldı. Söz konusu raporlarda, örgütün Mart 2026 boyunca Suriye’nin farklı bölgelerinde yaklaşık 22 saldırı gerçekleştirdiği, bu saldırıların hem askeri hedefleri hem de sivilleri kapsadığı ifade ediliyor.

Niteliksel hedeflere ulaşma yeteneği

Deyrizor’da Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlı unsurlara ve kentin güney girişinde yer alan konuşlanma ve tahkimat noktalarına yönelik saldırı, örgütün hükümet kontrolündeki alanların derinliklerindeki askeri hedeflere ulaşabilme kapasitesini ortaya koyan bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Bu durum, örgütün tamamen gerilla savaşına dayalı bir yapıya evrildiğine işaret ediyor. Küçük ve hareketli hücreler halinde faaliyet gösteren grupların, geniş çöl alanlarına yayılan bölgelerde hareket ettiği; coğrafyanın sağladığı avantajla nispeten güvenli sığınaklar bulabildiği belirtiliyor. Söz konusu alanların, yoğun ABD hava saldırılarına rağmen örgüt unsurları ve lider kadroları için hâlâ belirli ölçüde barınma imkânı sunduğu ifade ediliyor.

dbfd
Şam-Amman yolunu kullanarak Suriye’den çekilen ABD askeri araç konvoyu, 16 Nisan 2026 (AFP)

DEAŞ’ın propaganda kolu el-Furkan Medyası tarafından yayımlanan ve Ebu Huzeyfe el-Ensari’ye atfedilen video mesaj, 5 Şubat 2026 tarihinde örgütün kendisini Suriye’deki yeni siyasi düzene karşı ‘tek meşru direniş gücü’ olarak yeniden tanımlama çabasını ortaya koydu. Söz konusu açıklamalar ve örgütün yayın organı en-Nebe dergisinin 12 Şubat 2026 tarihli 531. sayısında yer alan içerikler, örgütün ‘bekleme ve gözlem’ stratejisinden çıkarak ideolojik söylem üzerinden ‘kapsamlı bir fikrî saldırı’ aşamasına geçtiğini gösteriyor.

DEAŞ Sözcüsü, ‘yeni bir operasyon aşamasının başladığını’ duyurarak, hedefin doğrudan Şam’daki yeni yönetim yapısı olduğunu açıkladı. Bu yaklaşım, örgütün çöl bölgelerindeki savunma odaklı eylemlerden şehir merkezleri ve devlet kurumlarını hedef alan yıpratma stratejisine yöneldiğine işaret ediyor. En-Nebe dergisi son sayılarında Şam yönetimini sert şekilde eleştirdi. Yayınlarda ayrıca, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera hedef alınırken, kendisi örgüt tarafından halen ‘Ebu Muhammed el-Culani’ ismi ile anılmaya devam ediliyor.

Askeri yeterliliğin sorgulanması

DEAŞ, Şera’nın cihatçı bir grup liderliğinden Şam’da devlet adamlığına geçişini ‘küresel cihat projesine karşı büyük ihanet’ olarak nitelendiriyor. Örgüt, bu söylem üzerinden özellikle ‘selefi-cihatçı’ çizgide kaldığını savunan unsurları etkilemeye çalışıyor. Hedef kitlenin, hem Heyetu Tahriru’ş-Şam (HTŞ) içindeki bazı unsurlar hem de yeni Suriye ordusuna entegrasyon ve uyum politikalarından rahatsızlık duyan diğer silahlı gruplar olduğu belirtiliyor. Ayrıca örgüt, eski rejim döneminde sivillere yönelik ihlallerden sorumlu olduğu iddia edilen bazı askerî ve güvenlik yetkililerinin sisteme dahil edilmesini ve çatışma sonrası ‘uzlaşma politikalarını’ da eleştiriyor. Bunun yanında, Suriye’nin ABD öncülüğündeki terörle mücadele koalisyonuna katılımına ilişkin dini ve siyasi gerekçeleri de propaganda malzemesi haline getiriyor. Bu söylem hattı, örgütün sahadaki askeri faaliyetlerinin yanı sıra ideolojik düzeyde de yeni yönetim ve dönüşüm sürecini hedef alarak etki alanı oluşturmaya çalıştığını gösteriyor.

sdfrg
Şam-Amman yolunu kullanarak Suriye’den çekilen ABD askeri araç konvoyu, 16 Nisan 2026 (AFP)

DEAŞ, son dönemde yoğunlaştırdığı operasyonlarla birlikte yalnızca sahadaki askeri kapasiteyi değil, aynı zamanda yeni Suriye hükümetinin güvenlik sağlama yeteneğini de sorgulatmayı hedefliyor. Analizlere göre örgüt, şubat ortasından itibaren artan ve mart başında kısmen yavaşlayan saldırı dalgasını, hükümetin istikrar kurma kapasitesine dair şüphe oluşturmak için kullanıyor. Bu çerçevede örgütün söyleminde, mevcut yönetimin Şam’daki varlığının ABD çıkarlarıyla bağlantılı olduğu ve bunun örgüte karşı yürütülen savaşın devamı için gerekli görüldüğü iddiası öne çıkıyor. Aynı zamanda bu propaganda hattı, yeni yönetimi ‘meşruiyet sorunu’ üzerinden tartışmaya açmayı amaçlıyor. Şera üzerinden yürütülen bu anlatıda, onun hükümet içindeki konumunun uluslararası baskı ve özellikle ABD merkezli politikalarla bağlantılı olduğu öne sürülüyor. Örgüt, kendisini ise ‘İslami değerlere bağlı kalacak alternatif bir güç’ olarak sunarak, hem sahadaki unsurları hem de ideolojik olarak etkilenen grupları hedef alıyor. Bu söylemde ayrıca, siyasi kazanımlar karşılığında uluslararası meşruiyet arayışı ve terör örgütleri listesinden çıkarılma ihtimali gibi iddialar üzerinden yeni yönetimin ‘taviz verdiği’ algısı oluşturulmaya çalışılıyor.

Çelişkiler üzerine

DEAŞ, Şam yönetiminin daha önce uzun süre özerk yönetim ya da farklı güçlerin etkisi altında kalan bölgelere geri dönüşüyle ortaya çıkabilecek toplumsal çelişkiler üzerine hesap yapıyor. Bu bölgeler arasında kuzeydoğu Suriye’de SDG yönetimi altındaki alanlar ile kuzeyde uzun yıllar Türkiye destekli silahlı grupların kontrolünde kalan bölgeler bulunuyor. Örgütün, aşiretlerin merkezi yönetim politikalarına yönelik endişelerini kullanarak kendisini ‘koruyucu’ ya da ‘gizli müttefik’ gibi göstermeye çalıştığı belirtiliyor. Bu söylemde, olası güvenlik ihlallerine karşı alternatif bir güç olduğu algısı oluşturulmaya çalışılıyor. Ayrıca devletin eski rejim unsurlarını ve güney ile kıyı bölgelerindeki silahlı grupları takip etmeye odaklanmasının, doğu Suriye’de örgüte daha geniş bir hareket alanı bıraktığı ifade ediliyor. Coğrafi kontrolü büyük ölçüde daralmış olmasına rağmen DEAŞ’ın, esnek hücre yapılanması ve sınırlı da olsa süren insan kaynağı sayesinde varlığını sürdürebildiği; ayrıca finansal kapasitesinin de faaliyetlerini belirli ölçüde devam ettirmesine imkân verdiği değerlendiriliyor.

vdfv
Suriye’nin kuzeydoğusunda, DEAŞ üyelerinin ailelerinin kaldığı el-Hol Kampı’nın girişinde bulunan Suriye güvenlik güçleri mensupları, 21 Ocak 2026 (EPA)

DEAŞ’ın en önemli güç unsurlarından biri, merkezi komuta yapısının zayıflamasıyla birlikte ortaya çıkan aşırı adem-i merkeziyetçi örgütlenme modeli olarak öne çıkıyor. ‘Yetkilendirilmiş eyaletler’ üzerinden yürüyen bu yapı, üst düzey liderliğin etkisinin azalması ve sözde halifeliğin dördüncü lideri Ebu el-Hüseyin el-Hüseyni el-Kureyşi’nin öldürülmesinin ardından daha da belirgin hale geldiği ifade ediliyor. Bu yapı sayesinde yerel hücreler, merkezi talimat beklemeden hem militan devşirme hem de saldırı planlama kapasitesine sahip oluyor. Bu durum, istihbarat takibini zorlaştıran bir esneklik sağlıyor. Örgütün ayrıca ‘küçük sığınaklar’ ve destek noktalarını yeniden oluşturduğu, özellikle Humus Çölü gibi engebeli bölgelerde faaliyetlerini sürdürdüğü belirtiliyor. Bu alanlarda kurulan yapılar, yıl içinde ABD hava saldırılarının hedefi oldu.

ABD güçlerinin 3-12 Şubat tarihleri arasında gerçekleştirdiği 10 hava saldırısında, Suriye genelinde 30’dan fazla hedefin vurulduğu, özellikle Humus kırsalındaki Sahra es-Sahne ve doğu Humus’taki gaz sahaları çevresinin yoğun şekilde hedef alındığı bildirildi. ABD güçlerinin çekilmesiyle birlikte bu bölgelerde oluşan güvenlik boşluğu, örgütün yeniden hareket kabiliyeti kazanıp kazanamayacağına dair soru işaretlerini de beraberinde getiriyor.

Mülteci kamplarından militan toplama

DEAŞ, özellikle kamplarda büyüyen ya da ekonomik olarak ağır koşullarda yaşayan gençleri ve ergenleri hedef alarak kadro devşirme faaliyetlerini yoğunlaştırıyor. Bu süreçte şifreli platformlar ve modern dijital uygulamalar kullanılarak güvenlik takibinden uzak şekilde gençlere ulaşılmaya çalışıldığı belirtiliyor. Örgüt ayrıca, yeni siyasi dengeler içinde Şam yönetimi karşısında Sünni toplulukların dışlandığı algısını güçlendirmek için mezhepsel ve politik söylemlerden yararlanıyor.

dvdevfd
2019 yılında DEAŞ mensuplarının aileleri el-Bağuz’dan SDG kontrolündeki gözaltı merkezlerine nakledildi. (AFP)

Buna karşılık örgüt, sahada ciddi yapısal zorluklarla karşı karşıya. Suriye hükümeti ile DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK) arasında artan askerî koordinasyon, örgütün geçmişte kullandığı ‘uluslararası güçler arasındaki çelişkilerden yararlanma’ stratejisini büyük ölçüde zayıflatmış durumda. Ayrıca çöl coğrafyasının sağladığı avantajların da insansız hava araçları (İHA) ve gelişmiş termal takip sistemleri nedeniyle eskisi kadar etkili olmadığı ifade ediliyor. Bu teknolojiler, hem Suriye hükümet güçleri hem de DMUK tarafından etkin şekilde kullanılıyor.

Öte yandan DEAŞ, hükümetin ekonomik istikrarı sağlayamaması ve eski silahlı grupların kontrol ettiği bölgelerde tam meşruiyet kazanamaması ihtimaline de oynuyor. Özellikle Deyrizor bölgesinde aşiret yapısının hedef alınması, eski rejimle bağlantılı yerel isimlerin gözaltına alınması ve petrol kaynakları üzerindeki anlaşmazlıklar, örgütün istismar etmeye çalıştığı gerilim alanları arasında yer alıyor.

Sahadaki güç dengesi değişti

Suriye İçişleri Bakanlığı’nın şubat ayı sonlarında ordu birlikleriyle koordinasyon içinde başlattığı ‘güvenlik temizliği’ operasyonunun ardından, sahadaki inisiyatif dengelerinde belirgin bir değişim yaşandığı bildiriliyor. Operasyon kapsamında, Hama’nın doğu kırsalı ve orta çöl bölgesi başta olmak üzere geniş çaplı tarama faaliyetleri yürütüldü. Ayrıca Halep çevresi ve Suriye kıyı şeridinde de baskınlar gerçekleştirildi. Mart ayının ilk haftasında güvenlik güçleri, Halep içinde askeri hedeflere yönelik büyük bir saldırı planını engellediğini ve kıyı bölgeleri ile Humus kırsalında üç uyuyan hücreyi çökerttiğini açıkladı. Bu operasyonların, DEAŞ’ın yerel destek ağını zayıflattığı ve saha ile üst kademe arasındaki iletişimi aksattığı belirtiliyor.

sdvfb
Suriye güvenlik güçleri, Halep’in doğusundaki es-Sefira köyünde bir DEAŞ hücresine baskın düzenledi. (Suriye İçişleri Bakanlığı)

Mart ortasına gelindiğinde ise sahada ‘operasyonel gerileme’ olarak tanımlanan bir tablo ortaya çıktı. Saldırıların, 2024 sonlarından bu yana görülmemiş seviyelere düştüğü ifade ediliyor. Bu süreçte küçük grupların, artan güvenlik baskısından uzaklaşmak amacıyla Rakka ve Deyrizor kırsalındaki daha izole bölgelere çekildiği değerlendiriliyor. Buna karşılık yerel raporlar, finansman ve temel gıda ile sağlık malzemelerindeki ciddi sıkıntılar nedeniyle örgüt mensuplarının bazı bölgelerde Suriye makamlarıyla ‘uzlaşma’ ya da teslim olma girişimlerine yöneldiğini ortaya koyuyor.

‘Besleyici ortam’ arayışı

DEAŞ üzerine araştırmalarıyla bilinen Zeynelabidin el-Ukaydi, Fırat’ın doğusundaki gelişmelere ilişkin değerlendirmesinde örgütün önceki dönemde SDG’ye yönelik Arap aşiretlerinin hoşnutsuzluğunu kullandığını, ancak son anlaşma sonrasında bölgede kalan alanların büyük ölçüde Kürt nüfuslu hale gelmesinin örgüt için uygun bir zemin oluşturmadığını ifade etti. Bu durumun, örgütün faaliyetlerini başka bölgelere kaydırmasını açıkladığı belirtiliyor.

El-Ukaydi ayrıca, tüm risklere rağmen örgüte katılımda gözle görülür bir artış olduğunu ve bunun güvenlik açısından ciddi bir tehdit oluşturduğunu vurguladı. Buna karşın, Suriye hükümetinin geçmişte örgüt hücrelerini takip etme konusunda önemli bir deneyime sahip olduğu da hatırlatılıyor.

El-Ukaydi, örgüt mensuplarının ailelerin bulunduğu el-Hol Kampı dosyasının kapatılması ve hükümetin Fırat’ın doğusunda daha güçlü kontrol sağlamasının, örgütün propaganda ve radikalleştirme faaliyetlerini kısıtlayabileceğini belirtti.

Bununla birlikte, Cezire bölgesinin güvenlik açısından hâlâ zor bir alan olduğu, yaşam koşullarının kötüleşmesi, hizmet eksiklikleri ve uyuşturucu ticaretinin yaygınlaşmasının örgüt tarafından istismar edilen başlıca zeminler arasında yer aldığı ifade ediliyor.

DEAŞ’a yakın kaynakların, el-Hol Kampı dosyasının kapatılmasının örgütün hükümete yönelik saldırılarını durdurması şartına bağlandığını aktardığı belirtiliyor. Bu iddialar, sahadaki gerilimin yalnızca askeri değil, aynı zamanda pazarlık ve karşılıklı baskı unsurları içerdiğini gösteriyor.

Suriye ordusundan Albay Muhammed el-Amir ise yaptığı açıklamada, Suriye’nin doğusunda örgütle bağlantılı olduğu değerlendirilen bazı ‘aşiret bağlantılı aracı yapılar’ bulunduğunu ifade etti. Bu yapıların, güvenlik güçleri ile bazı örgüt mensupları arasında temas kurulmasında ve teslim süreçlerinin yönetilmesinde rol oynadığı belirtildi.

Yetkili, bazı kişilerin gözaltına alındığını, bazılarının ise gözetim altında tutulduğunu aktararak, devletin DEAŞ varlığını sona erdirmek için güvenlik ve istihbarat operasyonları, hücre yapılanmalarının tespiti ve dağıtılması gibi tüm araçları kullandığını vurguladı.

Yönetimin maliyetlerini artırma potansiyeli

DEAŞ açısından, yetkililerin ne kadar yoğun çaba sarf ettiği fark etmeksizin Şam yönetimini asgari düzeyde de olsa rahatsız etme kapasitesinin tamamen ortadan kalkmadığı değerlendiriliyor. Örgütün mevcut aşamada hedefinin geçmişte olduğu gibi geniş toprak kontrolü kurmak olmadığı, bunun yerine yönetim maliyetini hem siyasi hem de güvenlik açısından artırmak olduğu ifade ediliyor. Bu yaklaşım, doğrudan toprak tutmaktan ziyade sürekli bir yıpratma stratejisine işaret ediyor. Gözlemlere göre DEAŞ, köy ya da kentleri kontrol altına alabilecek veya geniş çaplı çatışmalara girebilecek bir kapasiteden uzak durumda. Buna rağmen küçük ölçekli saldırılar ve istikrarsızlık yaratan eylemlerle varlığını sürdürmeye çalıştığı belirtiliyor.

sdvd
Deyrizor’un doğusundaki Elbukemal’de güvenlik güçleri tarafından bir DEAŞ mensubu yakalandı. (Arşiv – Suriye İçişleri Bakanlığı)

Dikkat çeken bir diğer unsur ise mart ayının son haftasında gerçekleştirilen sınırlı saldırıların, saldırıdan çok savunma odaklı bir nitelik taşıması oldu. Bu eylemlerin, büyük çaplı hedefler yerine çöl bölgelerinin çevresindeki küçük devriyelere ya da terk edilmiş noktalara yöneldiği belirtiliyor. Bu tablo, DEAŞ içinde planlama ve koordinasyon kapasitesinde bir zayıflamaya işaret ederken, örgütün daha bütünlüklü operasyonlar yürütmekten uzaklaştığını gösteriyor. Uzmanlara göre bu değişim, örgütün sahada somut kazanımlar elde etmekten ziyade, varlığını sembolik düzeyde sürdürmeye odaklandığını ortaya koyuyor.

Saklanma ve yeniden inşa

5 Nisan itibarıyla elde edilen verilere göre DEAŞ, ‘durgunluk’ olarak tanımlanan bir evreye girmiş durumda. Bu evre; çatışma hatlarından kısmi çekilme, liderlik yapısının yeniden düzenlenmesi ve geleceğe yönelik seçeneklerin değerlendirilmesiyle karakterize ediliyor. Uzmanlar, bu sürecin örgütün geçmişte Irak’ta 2007 sonrası dönemde uyguladığı ‘saklanma ve yeniden yapılanma’ stratejisine benzer olabileceğini belirtiyor. Buna göre örgüt, büyük kayıpların ardından bir süre geri çekilip, güvenlik sistemlerindeki boşlukları yeniden değerlendirme eğilimi gösteriyor.

Analizlere göre, yaşam koşullarındaki kötüleşme, temel ihtiyaç maddelerindeki fiyat artışı ve hizmetlerdeki gerileme, örgütün yeniden eleman kazanması için zemin oluşturabilir. Buna karşın, Suriye hükümetinin birleşik bir ulusal ordu oluşturması, silahlı grupları entegre etmesi ve silah kullanımını devlet kontrolüne alması halinde bu alanın daralabileceği ifade ediliyor. Özellikle Fırat’ın doğusu ve Cezire bölgesinde ekonomik ve güvenlik istikrarının sağlanması, örgütün hareket alanını ciddi şekilde sınırlayabilecek bir faktör olarak görülüyor. Genel değerlendirmelere göre DEAŞ 2026 yılında ‘kontrol gücü’ algısını büyük ölçüde kaybetmiş olsa da, mücadele iradesini tamamen yitirmiş değil. Örgütün Şera ve Şam yönetimine yönelik saldırılarının ise yeni devlet yapısının varlığına yönelik tehdit algısının bir yansıması olduğu değerlendiriliyor.

Çift test

Sonuç olarak, DEAŞ’ın faaliyetlerindeki görece düşüşün tek bir nedene bağlanamayacağı; güvenlik, saha ve ekonomik faktörlerin birikimli etkisiyle şekillenen yeni bir çatışma evresine işaret ettiği değerlendiriliyor. Suriye güvenlik güçlerinin yoğun operasyonlarının örgütün iç yapısında ciddi bir bozulmaya yol açtığı, bazı bölgelerden kısmi çekilmeyi zorunlu hale getirdiği belirtiliyor. Ancak bu geri çekilme yalnızca saldırı kapasitesindeki zayıflamayla değil, aynı zamanda örgütün yeniden yapılanma sürecine girmesi ve doğrudan çatışma temelli yöntemlerden kısmen uzaklaşmasıyla da açıklanıyor.

Buna karşılık sahadaki bazı göstergeler, örgütün uyum sağlama kabiliyetini tamamen kaybetmediğine işaret ediyor. Özellikle Deyrizor ve Rakka arasındaki çöl hattı ile sınır bölgelerinde küçük hücrelerin hâlâ aktif olduğu ifade ediliyor. Bu durum, mevcut aşamanın geçici bir yeniden konumlanma süreci olabileceği, örgütün ise doğrudan takipten kaçınarak iç ağlarını yeniden kurma ve stratejik seçeneklerini gözden geçirme aşamasında olduğu yönünde yorumlanıyor.

dvfv
Suriye güvenlik güçleri mensupları (AFP – Arşiv)

Geçmiş deneyimler, DEAŞ’ın daralma dönemlerini yeniden konumlanma için kullandığını ve güvenlik ya da siyasi düzeydeki olası boşluklardan faydalanarak faaliyet alanını yeniden genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bölgesel koşulların da zaman zaman örgütün lojistik hatlarını yeniden kurmasına veya alt yapılanmalarla temasını artırmasına imkân tanıyabileceği değerlendiriliyor.

Bu çerçevede önümüzdeki dönem, Suriye güvenlik güçlerinin şubat ayından bu yana elde ettiği kazanımları koruyup koruyamayacağının test edileceği bir süreç olarak görülüyor. Aynı zamanda örgütün de maruz kaldığı çok yönlü baskılara karşı ne ölçüde dayanabileceği bu dönemde ortaya çıkacak. Analistlere göre örgüt ya mevcut durgunluk halini sürdürerek zamanla etkisi sınırlı, marjinal bir yapıya dönüşecek ya da tamamen açık çatışmaya girmeden, küçük ve seçici saldırılarla varlığını yeniden görünür kılmaya çalışacak.

Her iki senaryoda da mevcut veriler, önümüzdeki aylarda Suriye’nin kuzey ve orta bölgelerinde güvenlik tablosunu belirleyecek kritik bir döneme girildiğine işaret ediyor. Bu süreç, devlet ile DEAŞ arasındaki mücadelenin gelecekteki seyrini de şekillendirecek.


Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci,  Şarku’l Avsat’a konuştu: İsrail ile müzakere kararı devlete aittir

Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci  (Arşiv)
Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci (Arşiv)
TT

Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci,  Şarku’l Avsat’a konuştu: İsrail ile müzakere kararı devlete aittir

Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci  (Arşiv)
Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci (Arşiv)

Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci, Lübnan’ın “kendi kaderini belirleme hakkını başkalarının hesaplarından bağımsız olarak kademeli biçimde yeniden kazanmaya başladığını” belirtti. Recci, Lübnan devletinin “müzakere konusunda tek yetkili merci” olduğunu ifade ederek, ülkesinin “hiç kimseye bağlı olmadığını ve herhangi bir eksenin elinde bir koz olmadığını” söyledi.

Recci, devletin yeniden inşa için mali ve siyasi destek sağlama çabalarının, içeride Hizbullah tarafından engellendiğini savunarak, bu yapının “güneydeki köylerin ve sakinlerinin kaderiyle ulusal çıkarla ilgisi olmayan hedefler uğruna kumar oynadığını” dile getirdi.

“Egemenliğin yeniden tesis edilmesi öncelik”

Recci, bugün ulusal önceliğin tam egemenliğin yeniden tesis edilmesi olduğunu belirterek, savaşın sona erdirilmesi ve toprakların geri alınması amacıyla Lübnan devletinin İsrail ile müzakere etmesinde “utanılacak bir durum olmadığını” söyledi.

Aynı zamanda bazı Arap ülkelerinde ortaya çıkarılan ve Hizbullah ile bağlantılı olduğu belirtilen sabotaj hücrelerini kınayan Recci, Arap ülkelerinin güvenliğini hedef alan eylemleri de reddetti.

Müzakerelerin devlet tekelinde olması

Lübnan’ın Washington Büyükelçisi Nada Hamade Muavvad ile İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter arasında, ABD Dışişleri Bakanlığı’nda ikinci doğrudan görüşme gerçekleştirildi. Görüşmede ateşkesin uzatılması ve müzakere takvimi ele alındı. Bu süreç, 1993’ten bu yana ilk doğrudan temas olma özelliği taşıyor.

Recci, İran’ın Lübnan’ı “devletin ve halkın tercihi olmayan bir savaşa sürüklediğini” savunarak, Cumhurbaşkanı Joseph Avn’ın doğrudan müzakere yolunu seçmesinin önemli bir adım olduğunu ifade etti. Bu adımın yalnızca diplomatik değil, aynı zamanda ulusal karar alma mekanizmasının yeniden tesisi açısından kritik olduğunu söyledi.

sdvdfevf
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, geçtiğimiz Şubat ayında Dışişleri Bakanı Yusuf Recci ile yaptığı görüşmeden bir kare

Recci ayrıca Lübnan’ın artık İran’dan bağımsız bir siyasi çizgi izlediğini ve ulusal çıkarlarının İran ile ilgili müzakerelere bağlı olmadığını belirtti.

Lübnan artık çatışma sahası olmayacak

Recci, Lübnan’ın artık bölgesel hesaplaşmaların sahası olmasını kabul etmeyeceklerini belirterek, geçmişte bu durumun ülkeye “yıkım, izolasyon ve ekonomik çöküş” getirdiğini söyledi.

Müzakerelerin hedefleri

Recci, müzakerelerin temel hedefinin sınır, güvenlik ve insani meselelerin çözümü olduğunu ifade ederek, müzakerenin “teslimiyet değil, ulusal çıkarları savunmanın bir aracı” olduğunu vurguladı.

Güç dengesinin yalnızca askeri unsurlarla ölçülemeyeceğini belirten Recci, devletin meşruiyeti, ulusal birlik, uluslararası destek ve diplomasi kapasitesinin de belirleyici olduğunu söyledi.

“Silah yalnızca devlette olmalı”

Recci, Lübnan’ın devlet dışı silahlı yapılara karşı gerekli adımları geciktirdiğini belirterek, özellikle Hizbullah’ın silahlarının devlet kontrolüne alınması gerektiğini ifade etti.

“İki silah, iki egemenlik ya da iki savaş-karar merkeziyle bir devlet var olamaz” diyen Recci, devlet dışı silahların ülkeyi korumadığını, aksine kayıpları artırdığını savundu.

Savaşın bilançosu ağırlaştı

Recci, 7 Ekim 2023 sonrası İsrail’in Lübnan topraklarındaki varlığını genişlettiğini ve birçok köyün yıkıldığını belirterek, bu durumun “kontrolsüz silah politikasının başarısızlığını ortaya koyduğunu” söyledi.

Arap ülkelerine yönelik saldırılara tepki

Recci, Hizbullah ile bağlantılı sabotaj ağlarının ortaya çıkarılmasını sert şekilde kınayarak, Lübnan’ın ilgili ülkelerle güvenlik ve yargı alanında iş birliğine hazır olduğunu belirtti.

Hizbullah güney halkının kaderiyle oynuyor

İsrail’in güneydeki sınır köylerinde patlamalara devam ettiğini belirten Recci, hükümetin diplomatik yollarla İsrail’in tamamen çekilmesini ve yerinden edilenlerin geri dönüşünü sağlamaya çalıştığını söyledi.

Ancak bu çabalara rağmen Hizbullah’ın politikalarının süreci zorlaştırdığını savunan Recci, güneydeki yıkımın “ulusal bir muhasebe gerektirdiğini” ifade etti.

Recci, Lübnan’ın artık “başkalarının savaşlarını, projelerini ve yıkım getiren sahte zafer söylemlerini taşıyamayacağını” belirterek, geleceğin “devlet, egemenlik ve adil barış” temelinde kurulması gerektiğini sözlerine ekledi.