Libya krizi ve meşruiyet çatışması çerçevesinde Mısır-Türkiye tırmanışı

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Libya’nın doğusunda kabile liderleriyle bir araya geldi (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Libya’nın doğusunda kabile liderleriyle bir araya geldi (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

Libya krizi ve meşruiyet çatışması çerçevesinde Mısır-Türkiye tırmanışı

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Libya’nın doğusunda kabile liderleriyle bir araya geldi (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Libya’nın doğusunda kabile liderleriyle bir araya geldi (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Ziyad Akl
Geçen hafta Libya meselesine dair yaşananları, Mısır ve Türkiye arasında yapılan, askeri öneme sahip siyasi açıklamalarla özetlemek mümkün. Açıklamalarla birlikte diğer taraf karşısında bir tarafı destekleyici tavırlar görüldü. Mevcut sahnede, 2014 yılındaki bölünmenin başlangıcından bu yana var olan çatışmaya doğrudan müdahale eden altı ana taraf var ve nihayetinde Türk müdahalesinin ardından siyasi ve askeri gelişmeler yaşandı.
Libya’nın doğusuna bakarsak, Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi liderliğindeki Mısır’a, Akile Salih başkanlığında Libya halkı tarafından seçilen Temsilciler Meclisi’ne ve Mareşal Halife Hafter önderliğindeki Libya Ulusal Ordusu’na (LUO) tanık oluyoruz. Libya’nın iç kesimleri ise, çözüm için siyasi çabalar ya da Mısır silahlı kuvvetlerinin askeri müdahale olasılığı başta olmak üzere Mısır’ın açık desteğine tanık oldu.
Öte yandan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın önderliğindeki Türkiye’nin açık siyasi ve askeri müdahalesi, ayrıca Birleşmiş Milletler (BM) tarafından sağlanan Suheyrat anlaşmasının meşruiyetine bağlı kalan Fayiz es-Serrac liderliğindeki Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ve son olarak da Batı’da İslami akımın kararlarına egemen olan, Halid el-Mişri başkanlığında Trablus’taki Devlet Konseyi’nin müdahaleleri mevcut. Söz konusu 6 taraf, Temmuz 2020’nin ikinci haftasında meşruiyete karşı bir anlaşmazlık durumuna tanık oldu. Bu durumun ise iç, bölgesel ve uluslararası düzeylerde Libya çatışması bağlamında birçok anlamı bulunuyor.

Fayiz es-Serrac ve Mareşal Halife Hafter (AFP)
Mısır’ın tavrı

Libya’nın doğusundaki Libya kabile liderleriyle gerçekleştirilen görüşme sırasında Mısır Cumhurbaşkanının konuşmasında, geçen haftaki tartışmaların başlangıç noktalarına bakmak mümkün. Libya’nın batısında ve Trablus’un sahil kesimlerindeki Türk hareketliliğine karşı bir tepki olarak, tırmanışı artıran bir açıklama yapıldı. Örneğin “Mısır, bölgede son derece güçlü bir orduya sahip. Sirte ve Cufra hattı, Mısır ulusal güvenliğinin kırmızı çizgisidir” ifadelerini kullanan Mısır Cumhurbaşkanı, Mısır’ın askeri müdahale konusunda uluslararası meşruiyete sahip olduğunu, Mısır askeri müdahalesinin Libya halkının talebi üzerine ve Libya’dan çıkışında da Libya halkının emriyle olacağını belirtti. Bu ifadeler, Türkiye’ye ‘Mısır’ın bölgede askeri bir güç olarak var olduğuna dair’ güçlü bir mesaj veriyordu. Aynı şekilde Sirte ve Cufra çizgisinin aşılması halinde, Libya müdahalesinin kaçınılmaz olduğu belirtiliyordu.
Libya kabilelerinin temsilcilerinin Mısır Cumhurbaşkanının açıklamasına yönelik tepkisi ise, söylenenleri destekleyici şekildeydi. Çok sayıda kabile büyüğü, Mısır ordusuna müdahale izni veriyordu. Ancak bu sahnenin siyasi olarak analiz edilmesi gereken birtakım boyutları var. İlk olarak Mısır, kabile liderleri karşısında başarı ya da hezimet konusunda bahse giriyor mu? İkinci olarak kabileler ve Libya halkını temsil etme yetenekleri ne düzeyde güçlü? Üçüncü olarak Libya’daki siyasi ve askeri elitlerin tutumlarını etkiliyor mu? Ama özellikle bu sorulara cevap bulma faaliyetlerini engelleyen birçok politik faktör de mevcut.
Mısır’ın askeri müdahalesini destekleyen Libya kabileleri üzerindeki bahis, Mısır’ın Türk müdahalesine yanıt vermek için siyasi olarak kullandığı toplumsal araçlardan biri. Libya toplumunun öncelikle kabilelerden oluştuğu yadsınamaz. Ancak 2011 yılından bu yana kabilelerin ve liderlerinin doğu, batı veya güneydeki siyasi etkilerinde önemli bir azalma yaşandı.
Muammer Kaddafi rejiminin Libya’da kabileci nüfuza katkıda bulunduğunu belirtmek gerekiyor. Çad savaşından sonra silahlı kuvvetlere alternatif olarak Kaddafi Tugaylarını kurmanın ana hedefi olan, muhtemel bir askeri çatışmadan kaçınılıyor. Ancak Muammer Kaddafi’nin merkezciliği çöktüğünde, kabilelerin devletteki rolü ve siyasi kararları da azaldı. Mısır, bugün uluslararası toplumu ‘gerçekleşmesi halinde’ askeri müdahalesine ikna etmek için bir meşruiyet şemsiyesine ihtiyaç duyuyor. Müdahale gerçekleşirse de Mısır’ın talebiyle değil, Libya halkının isteği üzerine olacak. Ama Mısır, Libya vatandaşları arasında silahların yayılmasından ve milislerin yayılmacı faaliyetinden sonra şu anda Libya’nın iç sahasında aktif olmayan bir grubu seçti. Nitekim kabileler, artık eski ağırlıklarına sahip değil. Bu nedenle özellikle de doğudakiler olmak üzere Libya’daki kabile liderlerinin meşruiyeti üzerine bahse girmek, Mısır’a uluslararası toplumun karşısında bir meşruiyet örtüsü vermiyor. Fakat Mısır uzun zamandır kabile rolüne bahis oynarken, Kahire de farklı kabileler arasında birden fazla toplantıya ev sahipliği yaptı. Sorun devam ederken, özellikle 2014 yılında bölünmenin başlamasından bu yana Libya’daki toplumsal kabile rolü de azaldı. Dolayısıyla Mısır, çıkarlarına hizmet edemeyecek bir araca başvurmuş olabilir.

UMH destekçisi unsurlar (AFP)
Türkiye’ye dolaylı mesaj

Mısır’ın Libya konusundaki tavrını değiştirmediğine dikkat etmek önemli. Zira Libya, Mısır ulusal güvenliği ile doğrudan ilgili bir mesele olmaya devam ediyor. Sonuç olarak Mısır, bölgedeki askeri yeteneklerini açığa sermeye yöneldi. Bununla birlikte Mısır’ın Libya’daki askeri müdahalesine yönelik kabile temsilcilerinin ve Temsilciler Meclisi’nin taleplerine ve LUO Sözcüsü Ahmed el-Mismari’nin UMH’yi destekleyen Türk müdahalesine karşı Mısır askeri müdahalesi talebine rağmen, Akdeniz sahilindeki siyasi açıklamalar ve askeri eylem arasındaki bağlantı, Mısır’ın hala Türkiye’ye dolaylı mesaj gönderme aşamasında olduğuna işaret ediyor.

Türkiye’nin tavrı
Elbette Türkiye, Libya’daki doğu kabilelerle gerçekleştirdiği görüşme sırasında Mısır Cumhurbaşkanının yapmış olduğu açıklamalara yanıt verdi. Tepki, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Libya’nın batısındaki bazı politikacılar aracılığıyla ortaya koyuldu. İlk olarak Mısır’ın meşruiyete bağlı olmadığı ve Hafter’in halefi olan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) tarafından desteklendiği belirtildi. Öte yandan Türkiye hükümetinin UMH ile Türkiye’nin Libya’daki varlığına ilişkin yeni bir anlaşma imzalamaya çalışacağı aktarılırken, bu anlaşmanın da BM himayesinde olacağı ifade edildi. Bu durum ise Türkiye’nin pozisyonuna dair bir takım soru işaretlerini gündeme getiriyor.
Türkiye, hala Libya’ya askeri tedarikini sürdürüyor. Bu durum, bazı soru işaretlerine neden olurken, BM’nin, Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) silahlanma yasağına saygı göstermeyen bir ülkeyle imzalanan anlaşmayı kabul edip etmediği sorusu ortaya çıkıyor. Erdoğan tarafından açıklanan bu Türk girişiminin içeriğine dair herhangi bir işaret mevcut değil. Ama Libya’ya müdahalesi sonrasında Türkiye, Libya hususunda ilgili uluslararası ve bölgesel güçlerden (Fransa, Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan) gelen birtakım zorluklarla karşı karşıya. Bu çerçevede NATO arenasında da bazı anlaşmazlıklar görülmeye başlandı.
Görünüşe göre Türkiye’nin hedefi, UMH’ye uluslararası açıdan meşruiyet kazandıran ve BM tarafından kabul edilmiş Suheyrat Anlaşması’nın meşruiyetini kullanarak, uluslararası topluma başvurmaktır. Ancak gerçekte, Aralık 2015’te Fas’ın Suheyrat kentinde imzalanan ve Libya Temsilciler Meclisi tarafından UMH’yi kabul etme gereğini açıkça ifade eden anlaşma açık şekilde uygulanmadı. Bu durum ise bizi doğu ile batı arasındaki Libya krizi bağlamında meşruiyet mücadelesi sorununa getiriyor.

Suheyrat Anlaşması imzalandıktan sonra (AFP)
Meşruiyet çatışması

Çatışma zamanları, ‘çatışma, 2015 yılında Suheyrat anlaşmasının imzalanmasından bu yana Libya’daki koşullar gibi siyasi ve askeri bölünmelere tanık oluyorsa’, kırılgan ve güvenilir olmayan bir meşruiyete de tanıklık ediyor demektir. Libya’da olası bir siyasi anlaşmayı engelleyen gerçek kriz, çatışma taraflarının her birinin sahip olduğu kırılgan meşruiyetten kaynaklanıyor. Libya’nın doğusu, BM ve uluslararası toplum tarafından Suheyrat anlaşması aracılığıyla bir yasama organı olarak tanınan Temsilciler Meclisi seçimlerinin meşruiyetine bağlı. Mareşal Halife Hafter, Suheyrat anlaşmasının öldüğünü ilan ettiğinde, Temsilciler Meclisi de seçimlerin meşruiyetini onayladı. Bu meşruiyet, aslen düzensiz askeri gruplardan oluşan ‘el-Kerame Operasyonunun’, Mısır, BAE ve Fransa’nın tanıdığı bir meşruiyet olarak Libya Ulusal Ordusu’na dönüşmesine katkı sağladı.
Libya’nın batısındaki durum da pek farklı değil. Zira orada da kırılgan bir meşruiyet mevcut ve bu meşruiyet, doğudaki durumdan daha da kırılgan bir pozisyonda. Bu pozisyon ise, Trablus’taki Yüksek Mahkeme’nin parlamento seçimlerinin geçersiz olduğunu ilan etmesi sonrasında Temsilciler Meclisi ve Ulusal Konferans gibi çeşitli yasama organlarını oluşturan parlamento seçimlerine dair 2014 yılında meydana gelen anlaşmazlıktan bağımsız bir konumda.
Suheyrat Anlaşması uyarınca bir yanda Fayiz es-Serrac başkanlığındaki UMH kurulurken, diğer yanda da Ulusal Kongre, Devlet Konseyi’ne dönüştürüldü. Suheyrat Anlaşması’ndan doğan bu meşruiyet, Türkiye’nin uluslararası açıdan tanınan UMH ile anlaşmalar yaparak, Libya’ya müdahalesine dönüştü.
İster doğuda isterse de batıda olsun bir tarafın daha meşru olduğuna yönelik güven, aynı zamanda son derece dikenli. Durum, sadece Libya bağlamında değil, aynı zamanda iç çatışmaların karşılaştırmalı tarihinde de var olan bir durum. Sonuç olarak bir tarafa karşı diğer tarafın meşruiyetinin tanınması hususunda Libya işleri ile ilgili ülkeler tarafından kullanılan diyalektik bir süreç var olmaya devam edecek. Bu durum, siyasi müzakere sürecini canlandırmadan ve Libya’daki siyasi ve askeri kurumların meşruiyeti için yeni temeller üzerine uzlaşı sağlanmadan çözüme ulaşılmanın mümkün olmadığı bir noktadır. Durum, askeri çözümün şu anda Libya için yeni bir şey sunmayacağı anlamına geliyor.

Askeri siyasi uzlaşı
Libya çatışmasının mevcut aşaması, çatışma tarafları arasındaki askeri-siyasi koordinasyonla şekillenen ve daha önce çatışma bağlamında var olmayan bir duruma tanıklık ediyor. Siyasi taraflar, ister doğudaki Temsilciler Meclisi ve Ulusal Kongre, isterse de batıdaki Devlet Konseyi olsun, siyasi taraflar ve onlara bağlı askeri kolları arasında koordinasyondan memnun değil. Siyasi heyetler, Palermo veya Berlin konferansı gibi siyasi bir çözüme ulaşmak için uluslararası konferanslara yöneldiler ve siyasi olarak müzakere ettiler. Aynı zamanda her iki tarafın askeri kolları ise askeri tırmanışı artırmayı sürdürdü. Bu yöntem, bir dizi bölgesel güç ve tabi ki Libya için bir tehdit oluşturan Türk müdahalesinden sonra bozuldu.
Siyasi ve askeri güçler, nihayetinde doğuda veya batıda olsun bir yol haritası üzerinde uzlaşı sağladı. Durum, bir yandan Libya’daki çatışma tarafları ve çatışma sırasında farklı tarafları destekleyen ülkeler arasında askeri tehditlerin artmasıyla ortaya çıkan bir gerçeklik oldu. Bu askeri siyasi uzlaşı, bir sonraki aşamada Mısır ve Türkiye arasında tırmanış yaşanması durumunda faydalar ortaya koyabilir. Ancak bu durum ise tüm tarafların bir diğerini dışlamadan ya da reddetmeden siyasi müzakere masasına oturmasını gerekli kılıyor.

Libya ordu güçlerinin unsurları (AFP)
Beklenen uluslararası seferberlik

Libya çatışmasında bir tarafın diğerinden üstün olduğuna dair herhangi bir işaretin yokluğu ortasında, uluslararası açıdan atılan adımlar ise henüz net değil. Mısır, hala Kahire Bildirgesi hükümleri hususunda kararlı bir tavır sergilerken, bildirgenin gelecek aşamada Libya çatışmasına dair bir kriter olması için çabalıyor. Öte yandan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ülkesinin UMH ile BM himayesinde yeni bir siyasi anlaşma yapmaya hazırlandığını belirtti. Bu noktada ise cevaplanmamış bir soru var; BM, ‘BMGK’nın Libya’ya silah ambargosunu ihlal etmesi sonrasında’ Türkiye ile işbirliği yapacak mı? İlan edilen bu anlaşmanın maddeleri hala belirsiz. Açıklama, Türkiye’nin takip ettiği siyasi stratejiden ziyade Mısır’a tepki olarak, gözdağı vermeyi amaçlıyor. Türkiye ve UMH arasında yeni bir anlaşma imzalanırsa bu anlaşma, özellikle de güney Akdeniz veya Libya karasularının kıyılarında siyasi ve askeri avantajlarla Türkiye’nin Libya’ya girmesini destekleyen bir anlaşma olacak. Bu durum ise, ister kuzeyde isterse de güneyde olsun, Akdeniz havzası ülkeleri tarafından kabul edilmeyecek.

Askeri seçenek
Mısır ve Türkiye arasında Libya meselesi hususunda dolaylı siyasi açıklamalar aracılığıyla karşılıklı tehditler söz konusu. Ancak durum, askeri müdahale seçeneğinin her iki ülke için de ilk seçenek olduğu anlamına gelmiyor. İki ülke de Akdeniz bölgesindeki en güçlü ordulara sahip ve bu nedenle doğrudan bir çatışma masada mevcut değil. Ancak bir tarafın diğeri karşısında çıkarını korumak için askeri hareketlerle desteklenen bir politika gündemde. Bu yüzden de Libya sahnesi son derece karmaşık olmaya devam edecek ve yakın ya da uzak geleceğini tahmin etmek mümkün olmayacak.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



‘İsrail'in güvenliğini ve Lübnan’ın egemenliğini’ garanti eden ABD yol haritası

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio (Reuters)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio (Reuters)
TT

‘İsrail'in güvenliğini ve Lübnan’ın egemenliğini’ garanti eden ABD yol haritası

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio (Reuters)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio (Reuters)

Lübnan ile İsrail arasında ‘kalıcı barış ve güvenlik düzenlemelerine’ ulaşılması amacıyla yapılacak üçüncü tur görüşmelere günler kala, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Lübnan ile İsrail arasındaki temel sorunun Hizbullah olduğunu söyledi.

ABD Dışişleri Bakanlığı, 14-15 Mayıs tarihlerinde Washington’da yapılması planlanan görüşmeler öncesinde yayımladığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump liderliğinde gerçekleştirilen ikinci turun ardından heyetlerin ‘iki ülkenin temel kaygılarını esaslı biçimde ele alacak kapsamlı bir barış ve güvenlik anlaşmasına ulaşmayı hedefleyen ayrıntılı görüşmeler’ yapacağını bildirdi. Açıklamada, görüşmelerin ‘son yirmi yılda uygulanan ve terör örgütlerinin güç kazanmasına, zenginleşmesine, Lübnan devlet otoritesini zayıflatmasına ve İsrail’in kuzey sınırını tehlikeye atmasına izin veren başarısız yaklaşımın sona erdirilmesini’ amaçladığı ifade edildi.

ABD Dışişleri Bakanlığı ayrıca, müzakerelerin ‘kalıcı barış ve güvenlik düzenlemeleri için bir çerçeve oluşturulmasına, Lübnan’ın tüm topraklarında tam egemenliğinin yeniden tesis edilmesine, sınırların belirlenmesine ve Lübnan’da insani yardım ile yeniden imar için somut adımların ortaya konmasına katkı sağlayacağını’ belirtti. Tarafların görüşmelere ulusal çıkarlarını gözeterek katılmayı taahhüt ettiğinin aktarıldığı açıklamada, ABD’nin bu çıkarlar arasında uzlaşı sağlayarak ‘İsrail için kalıcı güvenlik, Lübnan için ise egemenlik ve yeniden imar’ hedeflerine ulaşmayı amaçladığı kaydedildi.

Açıklamada, ABD’nin iki hükümetin sürece bağlılığını memnuniyetle karşıladığı belirtilerek, kapsamlı barışın ‘Lübnan devletinin tam otoritesinin yeniden sağlanmasına ve ABD tarafından terör örgütü olarak tanımlanan Hizbullah’ın tamamen silahsızlandırılmasına’ bağlı olduğu vurgulandı. Washington yönetimi, söz konusu görüşmelerin ‘on yıllardır süren çatışmanın sona erdirilmesi ve iki ülke arasında kalıcı barışın tesis edilmesi yönünde önemli bir adım’ olduğunu belirterek, taraflara destek vermeyi sürdüreceğini ifade etti.

Söz konusu açıklama, Trump’ın Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu Beyaz Saray’da bir araya getirme girişimlerinin, Lübnan’ın itirazları nedeniyle sonuçsuz kalmasının ardından geldi.

Buna rağmen, müzakere heyetlerinin temsil düzeyinin yükseltilmesine karar verildi. Lübnan’ı üçüncü tur görüşmelerde eski büyükelçi Simon Karam temsil edecek. Heyette ayrıca, Lübnan’ın Washington Büyükelçisi Nada Hamade Muavvad, diplomatik misyon başkan yardımcısı Visam Boutros ve Lübnan Büyükelçiliği Askeri Ataşesi Oliver Hakmeh yer alacak. İsrail tarafında ise Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter ile yetkili isim Uri Resnick görüşmelere katılacak. İsrail heyetini perde arkasından yöneten Ron Dermer’in katılımı ise henüz kesinleşmedi.

Lübnan heyeti, ateşkesin sağlanması ve kalıcı hale getirilmesi, İsrail’in Lübnan’dan tamamen çekilmesi, sınır meselesinin çözülmesi, esirlerin serbest bırakılması, yerinden edilen sivillerin köylerine dönüşü ve savaşta yıkılan bölgelerin yeniden inşa edilmesi olmak üzere beş başlıkta ilerleme sağlamayı hedefliyor. Şarku'l Avsat'ın aldığı bilgiye göre bu adımların, Lübnan ile İsrail arasında kalıcı bir barış anlaşmasının zeminini oluşturması amaçlanıyor. İsrail heyeti ise ABD’nin terör örgütü olarak tanımladığı Hizbullah’ın tasfiye edilmesini, Lübnan sınırı boyunca tampon bölge oluşturulmasını ve iki ülke arasında barış ile normalleşme sürecinin başlatılmasını talep ediyor.

ABD’li yetkililer mevcut ateşkesin uzatılmasına yönelik umutlarını dile getirirken, Trump yönetiminin ilk tur ön görüşmelerin ardından ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından dağıtılan mutabakat metninin kapsamını genişletecek yeni bir belge hazırladığı belirtildi. Belgenin, Lübnan ve İsrail hükümetlerinin atması gereken adımları içeren bir ‘uygulama yol haritası’ oluşturulmasına temel hazırlaması hedefleniyor.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Roma’da İtalya Dışişleri Bakanı Antonio Tajani ile düzenlediği ortak basın toplantısında, “Lübnan hükümeti ile İsrail hükümeti arasında bir sorun yok. Sorun Hizbullah” ifadelerini kullanarak, “Lübnan ile İsrail arasında bir barış anlaşmasının oldukça mümkün olduğuna inanıyorum ve bunun gerçekleşmesi gerekiyor” değerlendirmesinde bulundu.


Suriye: Esed döneminden bir subay, kimyasal saldırıya karışma suçlamasıyla gözaltına alındı

Suriye İç Güvenlik Bakanlığı'na bağlı güçler
Suriye İç Güvenlik Bakanlığı'na bağlı güçler
TT

Suriye: Esed döneminden bir subay, kimyasal saldırıya karışma suçlamasıyla gözaltına alındı

Suriye İç Güvenlik Bakanlığı'na bağlı güçler
Suriye İç Güvenlik Bakanlığı'na bağlı güçler

Suriye İçişleri Bakanlığı, dün yaptığı açıklamada, devrik Devlet Başkanı Beşşar Esed döneminde görev yapan bir subayın gözaltına alındığını ve 2013 yılında Şam’ın Doğu Guta bölgesine düzenlenen kimyasal saldırıya karışmakla suçlandığını duyurdu.

Ağustos 2013’te, Esed yönetimi dönemindeki Suriye ordusu, muhalif grupların kontrolündeki bölgelere kimyasal silah kullanmakla suçlanmıştı. ABD istihbaratı ve insan hakları kuruluşlarına göre saldırılarda bin 400’den fazla kişi hayatını kaybetti.

Suriye iç savaşının en yoğun döneminde Esed hükümeti, benzer saldırılara karıştığı yönündeki suçlamaları reddetmiş, ancak ABD’nin askerî müdahale tehdidini önlemek amacıyla kimyasal silah stokunu teslim etmeyi kabul etmişti.

Esed, daha sonra yaklaşık on yıl iktidarda kaldı ancak sonunda, mevcut geçiş dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’nın liderlik ettiği Heyet Tahrir eş-Şam öncülüğündeki muhalif gruplar koalisyonu tarafından devrildi.

resim

Suriye İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, “eski rejim güçlerinde tuğgeneral rütbesiyle görev yapan ve daha önce Dera Hava İstihbarat Şubesi Başkanı olan Herdel Ahmed Diyub’un, sivillere yönelik sistematik ihlallere doğrudan karıştığı gerekçesiyle gözaltına alındığı” belirtildi.

Bakanlık, Diyub’u “Şam bölgesindeki görev süresi ve Harasta’daki varlığı sırasında baskı operasyonlarını yönetmek ve Doğu Guta’nın uluslararası yasaklı kimyasal silahlarla bombalanmasına yönelik lojistik koordinasyona katkı sağlamakla” suçladı.

Diyub’un gözaltına alınması, son aylarda Esed döneminde görev yapmış yetkililere yönelik gerçekleştirilen gözaltı dalgasının devamı olarak değerlendiriliyor.

Suriye İçişleri Bakanlığı ayrıca Diyub’u, “Dera vilayetinde sözde suikast komitesini yönetmek, saha infazları gerçekleştirmek üzere unsurlar devşirmek, İran istihbaratı ve Lübnan Hizbullahı ile koordinasyon ilişkileri kurmak ve yabancı unsurların Suriye topraklarındaki hareketlerini resmî güvenlik örtüsü altında kolaylaştırmakla” da suçladı.

Saldırılardan sağ kurtulanlar, o dönemde yaşadıkları dehşeti dünyaya duyurmak için hayatlarını riske atarak internette çok sayıda video paylaşmış ve aralarında AFP muhabirlerinin de bulunduğu gazetecilere tanıklık etmişti.

Paylaşılan görüntülerde, özellikle çocuklara ait çok sayıda cansız bedenin yerde yattığı görülürken, diğer görüntülerde baygın çocuklar, boğulma belirtileri yaşayan siviller ve onları kurtarmaya çalışan doktorlar yer alıyordu.

Söz konusu görüntüler dünya genelinde büyük tepkiye yol açmıştı.

Birleşmiş Milletler’in daha sonra yayımladığı raporda, sarin gazı kullanıldığına dair güçlü kanıtlar bulunduğu belirtilmişti.

Aynı yıl Suriye, Rusya ve ABD’nin baskısıyla Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü’ne katılmayı, zehirli silah stokunu açıklamayı ve teslim etmeyi kabul etmişti. Bu adım, ABD ve müttefiklerinin gündeme getirdiği askerî operasyon ihtimalini engellemişti.

Ancak Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü daha sonra Esed güçlerini yeni kimyasal saldırılar düzenlemekle suçlamayı sürdürdü.

Suriye’de çatışmalar, 2011 yılında başlayan protestoların eski rejim tarafından kanlı şekilde bastırılmasıyla başladı. İç savaşta yarım milyondan fazla kişi hayatını kaybederken milyonlarca kişi yerinden edildi.

Geçen ay İçişleri Bakanı Enes Hattab, 2013’teki Doğu Guta kimyasal saldırısının sorumlularından biri olarak görülen üst düzey bir subayın yakalandığını açıkladı.

Yeni Suriye yönetimi, Esed döneminde işlenen ihlaller konusunda adaletin sağlanması ve sorumluların hesap vermesi yönünde taahhütte bulunurken, aktivistler ve uluslararası toplum da savaşın parçaladığı ülkede geçiş dönemi adaletinin önemine dikkat çekiyor.

Geçen ay bir Suriye mahkemesi, Beşşar Esed ve eski yönetimde görev yapan bazı üst düzey yetkililer hakkında gıyabi yargılamanın ilk duruşmasını gerçekleştirdi. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre sanıklardan biri ise mahkemeye bizzat katıldı.

Esed, muhalif grupların Aralık 2024’te Şam’ın kontrolünü ele geçirmesi üzerine Rusya’ya kaçtı. Böylece ailesinin Suriye’deki 50 yılı aşkın iktidarı sona erdi. Beşşar Esed, bu sürenin 24 yılını babası Hafız Esed’in ardından devlet başkanı olarak geçirdi.


Washington, perşembe gününden önce ateşkesi sağlamlaştırmayı hedefliyor

Çarşamba günü İran'ın Hark Adası yakınlarında onlarca kilometrekarelik alanı kapladığı düşünülen petrol sızıntısını gösteren bir uydu görüntüsü yayınlandı (Reuters)
Çarşamba günü İran'ın Hark Adası yakınlarında onlarca kilometrekarelik alanı kapladığı düşünülen petrol sızıntısını gösteren bir uydu görüntüsü yayınlandı (Reuters)
TT

Washington, perşembe gününden önce ateşkesi sağlamlaştırmayı hedefliyor

Çarşamba günü İran'ın Hark Adası yakınlarında onlarca kilometrekarelik alanı kapladığı düşünülen petrol sızıntısını gösteren bir uydu görüntüsü yayınlandı (Reuters)
Çarşamba günü İran'ın Hark Adası yakınlarında onlarca kilometrekarelik alanı kapladığı düşünülen petrol sızıntısını gösteren bir uydu görüntüsü yayınlandı (Reuters)

Washington’un, Lübnan’da ateşkesi perşembe gününden önce kalıcı hâle getirmeye çalıştığı bildirildi. Söz konusu tarih, ABD’nin arabuluculuğunda iki ülke arasında doğrudan müzakerelerin başlamasının planlandığı gün olarak öne çıkıyor. Konuya ilişkin konuşan Lübnanlı resmî bir kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Lübnan’ın talebinin karşılanmasına yönelik girişimlerin “ciddi” olduğunu belirtti.

Kaynak, bu müzakerelerin “Lübnan heyetine Büyükelçi Simon Karam’ın başkanlık ettiği ve Nakura sınır bölgesinde gerçekleştirilen iki müzakere turunun devamı niteliğinde” olacağını belirtti. Ayrıca, “ABD temsil seviyesinin yükseltilmesinin sürece olumlu katkı sağlayacağını” ifade etti.

İlk görüşmede “genel değerlendirmelerin ele alınacağını ve belirlenmiş bir gündem bulunmadığını” belirten kaynak, Lübnan’ın daha önce doğrudan müzakerelere katılımı ateşkes şartına bağlayan tutumunda kısmen geri adım attığı izlenimi doğduğunu söyledi.

Bununla birlikte, “Washington’un ateşkesi kalıcı hâle getirme çabalarının başarısız olması durumunda Lübnan’ın toplantılara katılacağını, ancak ateşkes sağlanmadan başka herhangi bir ayrıntıyı görüşmeyi reddedeceğini” kaydetti.