Libya krizi ve meşruiyet çatışması çerçevesinde Mısır-Türkiye tırmanışı

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Libya’nın doğusunda kabile liderleriyle bir araya geldi (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Libya’nın doğusunda kabile liderleriyle bir araya geldi (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

Libya krizi ve meşruiyet çatışması çerçevesinde Mısır-Türkiye tırmanışı

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Libya’nın doğusunda kabile liderleriyle bir araya geldi (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Libya’nın doğusunda kabile liderleriyle bir araya geldi (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Ziyad Akl
Geçen hafta Libya meselesine dair yaşananları, Mısır ve Türkiye arasında yapılan, askeri öneme sahip siyasi açıklamalarla özetlemek mümkün. Açıklamalarla birlikte diğer taraf karşısında bir tarafı destekleyici tavırlar görüldü. Mevcut sahnede, 2014 yılındaki bölünmenin başlangıcından bu yana var olan çatışmaya doğrudan müdahale eden altı ana taraf var ve nihayetinde Türk müdahalesinin ardından siyasi ve askeri gelişmeler yaşandı.
Libya’nın doğusuna bakarsak, Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi liderliğindeki Mısır’a, Akile Salih başkanlığında Libya halkı tarafından seçilen Temsilciler Meclisi’ne ve Mareşal Halife Hafter önderliğindeki Libya Ulusal Ordusu’na (LUO) tanık oluyoruz. Libya’nın iç kesimleri ise, çözüm için siyasi çabalar ya da Mısır silahlı kuvvetlerinin askeri müdahale olasılığı başta olmak üzere Mısır’ın açık desteğine tanık oldu.
Öte yandan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın önderliğindeki Türkiye’nin açık siyasi ve askeri müdahalesi, ayrıca Birleşmiş Milletler (BM) tarafından sağlanan Suheyrat anlaşmasının meşruiyetine bağlı kalan Fayiz es-Serrac liderliğindeki Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ve son olarak da Batı’da İslami akımın kararlarına egemen olan, Halid el-Mişri başkanlığında Trablus’taki Devlet Konseyi’nin müdahaleleri mevcut. Söz konusu 6 taraf, Temmuz 2020’nin ikinci haftasında meşruiyete karşı bir anlaşmazlık durumuna tanık oldu. Bu durumun ise iç, bölgesel ve uluslararası düzeylerde Libya çatışması bağlamında birçok anlamı bulunuyor.

Fayiz es-Serrac ve Mareşal Halife Hafter (AFP)
Mısır’ın tavrı

Libya’nın doğusundaki Libya kabile liderleriyle gerçekleştirilen görüşme sırasında Mısır Cumhurbaşkanının konuşmasında, geçen haftaki tartışmaların başlangıç noktalarına bakmak mümkün. Libya’nın batısında ve Trablus’un sahil kesimlerindeki Türk hareketliliğine karşı bir tepki olarak, tırmanışı artıran bir açıklama yapıldı. Örneğin “Mısır, bölgede son derece güçlü bir orduya sahip. Sirte ve Cufra hattı, Mısır ulusal güvenliğinin kırmızı çizgisidir” ifadelerini kullanan Mısır Cumhurbaşkanı, Mısır’ın askeri müdahale konusunda uluslararası meşruiyete sahip olduğunu, Mısır askeri müdahalesinin Libya halkının talebi üzerine ve Libya’dan çıkışında da Libya halkının emriyle olacağını belirtti. Bu ifadeler, Türkiye’ye ‘Mısır’ın bölgede askeri bir güç olarak var olduğuna dair’ güçlü bir mesaj veriyordu. Aynı şekilde Sirte ve Cufra çizgisinin aşılması halinde, Libya müdahalesinin kaçınılmaz olduğu belirtiliyordu.
Libya kabilelerinin temsilcilerinin Mısır Cumhurbaşkanının açıklamasına yönelik tepkisi ise, söylenenleri destekleyici şekildeydi. Çok sayıda kabile büyüğü, Mısır ordusuna müdahale izni veriyordu. Ancak bu sahnenin siyasi olarak analiz edilmesi gereken birtakım boyutları var. İlk olarak Mısır, kabile liderleri karşısında başarı ya da hezimet konusunda bahse giriyor mu? İkinci olarak kabileler ve Libya halkını temsil etme yetenekleri ne düzeyde güçlü? Üçüncü olarak Libya’daki siyasi ve askeri elitlerin tutumlarını etkiliyor mu? Ama özellikle bu sorulara cevap bulma faaliyetlerini engelleyen birçok politik faktör de mevcut.
Mısır’ın askeri müdahalesini destekleyen Libya kabileleri üzerindeki bahis, Mısır’ın Türk müdahalesine yanıt vermek için siyasi olarak kullandığı toplumsal araçlardan biri. Libya toplumunun öncelikle kabilelerden oluştuğu yadsınamaz. Ancak 2011 yılından bu yana kabilelerin ve liderlerinin doğu, batı veya güneydeki siyasi etkilerinde önemli bir azalma yaşandı.
Muammer Kaddafi rejiminin Libya’da kabileci nüfuza katkıda bulunduğunu belirtmek gerekiyor. Çad savaşından sonra silahlı kuvvetlere alternatif olarak Kaddafi Tugaylarını kurmanın ana hedefi olan, muhtemel bir askeri çatışmadan kaçınılıyor. Ancak Muammer Kaddafi’nin merkezciliği çöktüğünde, kabilelerin devletteki rolü ve siyasi kararları da azaldı. Mısır, bugün uluslararası toplumu ‘gerçekleşmesi halinde’ askeri müdahalesine ikna etmek için bir meşruiyet şemsiyesine ihtiyaç duyuyor. Müdahale gerçekleşirse de Mısır’ın talebiyle değil, Libya halkının isteği üzerine olacak. Ama Mısır, Libya vatandaşları arasında silahların yayılmasından ve milislerin yayılmacı faaliyetinden sonra şu anda Libya’nın iç sahasında aktif olmayan bir grubu seçti. Nitekim kabileler, artık eski ağırlıklarına sahip değil. Bu nedenle özellikle de doğudakiler olmak üzere Libya’daki kabile liderlerinin meşruiyeti üzerine bahse girmek, Mısır’a uluslararası toplumun karşısında bir meşruiyet örtüsü vermiyor. Fakat Mısır uzun zamandır kabile rolüne bahis oynarken, Kahire de farklı kabileler arasında birden fazla toplantıya ev sahipliği yaptı. Sorun devam ederken, özellikle 2014 yılında bölünmenin başlamasından bu yana Libya’daki toplumsal kabile rolü de azaldı. Dolayısıyla Mısır, çıkarlarına hizmet edemeyecek bir araca başvurmuş olabilir.

UMH destekçisi unsurlar (AFP)
Türkiye’ye dolaylı mesaj

Mısır’ın Libya konusundaki tavrını değiştirmediğine dikkat etmek önemli. Zira Libya, Mısır ulusal güvenliği ile doğrudan ilgili bir mesele olmaya devam ediyor. Sonuç olarak Mısır, bölgedeki askeri yeteneklerini açığa sermeye yöneldi. Bununla birlikte Mısır’ın Libya’daki askeri müdahalesine yönelik kabile temsilcilerinin ve Temsilciler Meclisi’nin taleplerine ve LUO Sözcüsü Ahmed el-Mismari’nin UMH’yi destekleyen Türk müdahalesine karşı Mısır askeri müdahalesi talebine rağmen, Akdeniz sahilindeki siyasi açıklamalar ve askeri eylem arasındaki bağlantı, Mısır’ın hala Türkiye’ye dolaylı mesaj gönderme aşamasında olduğuna işaret ediyor.

Türkiye’nin tavrı
Elbette Türkiye, Libya’daki doğu kabilelerle gerçekleştirdiği görüşme sırasında Mısır Cumhurbaşkanının yapmış olduğu açıklamalara yanıt verdi. Tepki, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Libya’nın batısındaki bazı politikacılar aracılığıyla ortaya koyuldu. İlk olarak Mısır’ın meşruiyete bağlı olmadığı ve Hafter’in halefi olan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) tarafından desteklendiği belirtildi. Öte yandan Türkiye hükümetinin UMH ile Türkiye’nin Libya’daki varlığına ilişkin yeni bir anlaşma imzalamaya çalışacağı aktarılırken, bu anlaşmanın da BM himayesinde olacağı ifade edildi. Bu durum ise Türkiye’nin pozisyonuna dair bir takım soru işaretlerini gündeme getiriyor.
Türkiye, hala Libya’ya askeri tedarikini sürdürüyor. Bu durum, bazı soru işaretlerine neden olurken, BM’nin, Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) silahlanma yasağına saygı göstermeyen bir ülkeyle imzalanan anlaşmayı kabul edip etmediği sorusu ortaya çıkıyor. Erdoğan tarafından açıklanan bu Türk girişiminin içeriğine dair herhangi bir işaret mevcut değil. Ama Libya’ya müdahalesi sonrasında Türkiye, Libya hususunda ilgili uluslararası ve bölgesel güçlerden (Fransa, Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan) gelen birtakım zorluklarla karşı karşıya. Bu çerçevede NATO arenasında da bazı anlaşmazlıklar görülmeye başlandı.
Görünüşe göre Türkiye’nin hedefi, UMH’ye uluslararası açıdan meşruiyet kazandıran ve BM tarafından kabul edilmiş Suheyrat Anlaşması’nın meşruiyetini kullanarak, uluslararası topluma başvurmaktır. Ancak gerçekte, Aralık 2015’te Fas’ın Suheyrat kentinde imzalanan ve Libya Temsilciler Meclisi tarafından UMH’yi kabul etme gereğini açıkça ifade eden anlaşma açık şekilde uygulanmadı. Bu durum ise bizi doğu ile batı arasındaki Libya krizi bağlamında meşruiyet mücadelesi sorununa getiriyor.

Suheyrat Anlaşması imzalandıktan sonra (AFP)
Meşruiyet çatışması

Çatışma zamanları, ‘çatışma, 2015 yılında Suheyrat anlaşmasının imzalanmasından bu yana Libya’daki koşullar gibi siyasi ve askeri bölünmelere tanık oluyorsa’, kırılgan ve güvenilir olmayan bir meşruiyete de tanıklık ediyor demektir. Libya’da olası bir siyasi anlaşmayı engelleyen gerçek kriz, çatışma taraflarının her birinin sahip olduğu kırılgan meşruiyetten kaynaklanıyor. Libya’nın doğusu, BM ve uluslararası toplum tarafından Suheyrat anlaşması aracılığıyla bir yasama organı olarak tanınan Temsilciler Meclisi seçimlerinin meşruiyetine bağlı. Mareşal Halife Hafter, Suheyrat anlaşmasının öldüğünü ilan ettiğinde, Temsilciler Meclisi de seçimlerin meşruiyetini onayladı. Bu meşruiyet, aslen düzensiz askeri gruplardan oluşan ‘el-Kerame Operasyonunun’, Mısır, BAE ve Fransa’nın tanıdığı bir meşruiyet olarak Libya Ulusal Ordusu’na dönüşmesine katkı sağladı.
Libya’nın batısındaki durum da pek farklı değil. Zira orada da kırılgan bir meşruiyet mevcut ve bu meşruiyet, doğudaki durumdan daha da kırılgan bir pozisyonda. Bu pozisyon ise, Trablus’taki Yüksek Mahkeme’nin parlamento seçimlerinin geçersiz olduğunu ilan etmesi sonrasında Temsilciler Meclisi ve Ulusal Konferans gibi çeşitli yasama organlarını oluşturan parlamento seçimlerine dair 2014 yılında meydana gelen anlaşmazlıktan bağımsız bir konumda.
Suheyrat Anlaşması uyarınca bir yanda Fayiz es-Serrac başkanlığındaki UMH kurulurken, diğer yanda da Ulusal Kongre, Devlet Konseyi’ne dönüştürüldü. Suheyrat Anlaşması’ndan doğan bu meşruiyet, Türkiye’nin uluslararası açıdan tanınan UMH ile anlaşmalar yaparak, Libya’ya müdahalesine dönüştü.
İster doğuda isterse de batıda olsun bir tarafın daha meşru olduğuna yönelik güven, aynı zamanda son derece dikenli. Durum, sadece Libya bağlamında değil, aynı zamanda iç çatışmaların karşılaştırmalı tarihinde de var olan bir durum. Sonuç olarak bir tarafa karşı diğer tarafın meşruiyetinin tanınması hususunda Libya işleri ile ilgili ülkeler tarafından kullanılan diyalektik bir süreç var olmaya devam edecek. Bu durum, siyasi müzakere sürecini canlandırmadan ve Libya’daki siyasi ve askeri kurumların meşruiyeti için yeni temeller üzerine uzlaşı sağlanmadan çözüme ulaşılmanın mümkün olmadığı bir noktadır. Durum, askeri çözümün şu anda Libya için yeni bir şey sunmayacağı anlamına geliyor.

Askeri siyasi uzlaşı
Libya çatışmasının mevcut aşaması, çatışma tarafları arasındaki askeri-siyasi koordinasyonla şekillenen ve daha önce çatışma bağlamında var olmayan bir duruma tanıklık ediyor. Siyasi taraflar, ister doğudaki Temsilciler Meclisi ve Ulusal Kongre, isterse de batıdaki Devlet Konseyi olsun, siyasi taraflar ve onlara bağlı askeri kolları arasında koordinasyondan memnun değil. Siyasi heyetler, Palermo veya Berlin konferansı gibi siyasi bir çözüme ulaşmak için uluslararası konferanslara yöneldiler ve siyasi olarak müzakere ettiler. Aynı zamanda her iki tarafın askeri kolları ise askeri tırmanışı artırmayı sürdürdü. Bu yöntem, bir dizi bölgesel güç ve tabi ki Libya için bir tehdit oluşturan Türk müdahalesinden sonra bozuldu.
Siyasi ve askeri güçler, nihayetinde doğuda veya batıda olsun bir yol haritası üzerinde uzlaşı sağladı. Durum, bir yandan Libya’daki çatışma tarafları ve çatışma sırasında farklı tarafları destekleyen ülkeler arasında askeri tehditlerin artmasıyla ortaya çıkan bir gerçeklik oldu. Bu askeri siyasi uzlaşı, bir sonraki aşamada Mısır ve Türkiye arasında tırmanış yaşanması durumunda faydalar ortaya koyabilir. Ancak bu durum ise tüm tarafların bir diğerini dışlamadan ya da reddetmeden siyasi müzakere masasına oturmasını gerekli kılıyor.

Libya ordu güçlerinin unsurları (AFP)
Beklenen uluslararası seferberlik

Libya çatışmasında bir tarafın diğerinden üstün olduğuna dair herhangi bir işaretin yokluğu ortasında, uluslararası açıdan atılan adımlar ise henüz net değil. Mısır, hala Kahire Bildirgesi hükümleri hususunda kararlı bir tavır sergilerken, bildirgenin gelecek aşamada Libya çatışmasına dair bir kriter olması için çabalıyor. Öte yandan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ülkesinin UMH ile BM himayesinde yeni bir siyasi anlaşma yapmaya hazırlandığını belirtti. Bu noktada ise cevaplanmamış bir soru var; BM, ‘BMGK’nın Libya’ya silah ambargosunu ihlal etmesi sonrasında’ Türkiye ile işbirliği yapacak mı? İlan edilen bu anlaşmanın maddeleri hala belirsiz. Açıklama, Türkiye’nin takip ettiği siyasi stratejiden ziyade Mısır’a tepki olarak, gözdağı vermeyi amaçlıyor. Türkiye ve UMH arasında yeni bir anlaşma imzalanırsa bu anlaşma, özellikle de güney Akdeniz veya Libya karasularının kıyılarında siyasi ve askeri avantajlarla Türkiye’nin Libya’ya girmesini destekleyen bir anlaşma olacak. Bu durum ise, ister kuzeyde isterse de güneyde olsun, Akdeniz havzası ülkeleri tarafından kabul edilmeyecek.

Askeri seçenek
Mısır ve Türkiye arasında Libya meselesi hususunda dolaylı siyasi açıklamalar aracılığıyla karşılıklı tehditler söz konusu. Ancak durum, askeri müdahale seçeneğinin her iki ülke için de ilk seçenek olduğu anlamına gelmiyor. İki ülke de Akdeniz bölgesindeki en güçlü ordulara sahip ve bu nedenle doğrudan bir çatışma masada mevcut değil. Ancak bir tarafın diğeri karşısında çıkarını korumak için askeri hareketlerle desteklenen bir politika gündemde. Bu yüzden de Libya sahnesi son derece karmaşık olmaya devam edecek ve yakın ya da uzak geleceğini tahmin etmek mümkün olmayacak.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Kesin bir sonuca varmayan savaşlar (1)

Taraflardan hiçbiri hedeflerinin tamamını gerçekleştiremediğinde diplomatik bir çözüm nasıl olabilir? (AFP)
Taraflardan hiçbiri hedeflerinin tamamını gerçekleştiremediğinde diplomatik bir çözüm nasıl olabilir? (AFP)
TT

Kesin bir sonuca varmayan savaşlar (1)

Taraflardan hiçbiri hedeflerinin tamamını gerçekleştiremediğinde diplomatik bir çözüm nasıl olabilir? (AFP)
Taraflardan hiçbiri hedeflerinin tamamını gerçekleştiremediğinde diplomatik bir çözüm nasıl olabilir? (AFP)

Nebil Fehmi (Eski Mısır Dışişleri Bakanı)

Ukrayna ve İran’daki savaşlar yüzeysel olarak birbirinden farklı görünse de 2026 yılına gelindiğinde aralarında daha derin ve kaygı verici bir ortak payda belirdi. Her iki durumda da başlıca taraflarca açıklanan hedefler, fiili askeri güçle elde edilen sonuçlardan keskin biçimde ayrışmaya başladı.

Moskova savaşa Avrupa'nın güvenlik ortamını yeniden şekillendirme ve Ukrayna'yı siyasi açıdan itaat altına alma hedefiyle girdi. ABD ve müttefikleri ise İran'la yüzleşmede nükleer caydırıcılık ve İran'ın askeri nüfuzunu kırpma gibi daha somut hedefler belirledi. Ne var ki her iki durumda da sonuç, daha az belirleyici ve daha karmaşık bir tablo olarak kısmi kazanımlar, devasa maliyetler ve giderek artan stratejik belirsizliği ortaya koydu.

Bu uçurum -hedefler ile sonuçlar arasındaki derin mesafe- ikincil bir ayrıntı değil, modern savaşların doğasını anlamanın anahtarıdır. Zira savaşlar genellikle bir tarafın tüm hedeflerine ulaştığında değil, sürdürme maliyeti uzlaşma maliyetinin üzerine çıktığında sona erer. Bu yüzden bugün uluslararası tablo ‘tam zaferlere’ değil, tüm tarafların iç kamuoyuna mümkün olanın en iyisi olarak sunmaya çalıştığı geçici düzenlemelere, istikrarsız ateşkeslere ve aşamalı uzlaşılara doğru ilerliyor.

Ukrayna'da Rusya'nın özgün hesapları aşırı varsayımlara dayanıyordu; Kremlin, Ukrayna devletinin hızla çökeceğine ya da en azından siyasi açıdan itaat altına alınarak Batı'ya entegrasyonunun engellenebileceğine güvendi. Ancak bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Rusya'nın geniş topraklar üzerinde denetim kurduğu ve Ukrayna altyapısına ağır tahribat verdiği doğru olsa da ne Ukrayna devletini kırmayı ne de Kiev'in Batı'yla bağını koparmayı başarabildi. Yıldırım savaşı öngörüsünün yerine Moskova kendisini yüksek askeri, ekonomik ve demografik maliyetler barındıran uzun soluklu bir yıpratma savaşının içinde buldu.

Daha da önemlisi, sahada elde edilen kazanımlar siyasi bir karara dönüşemedi; toprak işgali savaş hedeflerine ulaşmak anlamına gelmiyor.

Rusya'nın hedefi Ukrayna üzerinde kalıcı siyasi bir bağımlılık tesis etmek ya da onun bağımsız jeopolitik yönelimini silmekse sonuç neredeyse tam tersine çıktı. Savaş, Ukrayna ulusal kimliğini pekiştirdi ve Rusya'ya karşı daha sert ve militarist bir tutumu yerleştirdi; bu da gelecekte Ukrayna'yı yeniden itaat altına alma girişimlerini daha zor, daha kolay değil, kılıyor.

Öte yandan Ukrayna da açıkladığı hedeflerin tamamına ulaşamadı. Bağımsız bir devlet olarak, işlevsel kurumlarıyla ve savaşmaya muktedir bir ordusuyla ayakta kalmayı başardı. Bu, büyük bir askeri güce karşı başlı başına stratejik bir kazanım olsa da topraklarının tamamını geri alamadı ve kendi koşullarıyla bir uzlaşı dayatamadı. Bunun yanında Moskova'nın ve başlangıçta pek çok gözlemcinin beklediği hızlı yenilgiyi savuşturmuş olmak, çatışmanın güç dengesinde köklü bir dönüşümü temsil ediyor.

Burada, ‘tüm taraflar hedeflerinin tamamına ulaşmaktan aciz kaldığında diplomatik çıkış nasıl şekillenebilir?’ sorusu ortaya çıkıyor.

En gerçekçi senaryo, kapsamlı bir barış antlaşması değil, ateşkes, doğrulama mekanizmaları, insani düzenlemeler, esir takası ve belki de denetim altındaki tampon bölgelerden oluşan aşamalı bir süreçle hayata geçirilecek geçici bir çatışma durdurması gibi görünüyor. İşgal altındaki toprakların statüsü ve nihai güvenlik düzenlemeleri başta olmak üzere en hassas meseleler ise muhtemelen hemen çözüme kavuşturulmak yerine ertelenecek.

Bu yaklaşım siyasi ve ahlaki açıdan tatmin edici görünmeyebilir, ancak pek çok modern savaşın gerçekliğini yansıtıyor. Zira en karmaşık meselelerin ertelenmesi, çoğu zaman savaşı durdurmak için zorunlu bir koşula dönüşür. Tarih, büyük çatışmaların çoğunlukla herhangi bir nihai uzlaşıya varmadan önce açık savaştan ‘çatışma yönetimine’ geçtiğini ortaya koyuyor.

Bu bağlamda ‘güvenlik karşılığı itidal’ denklemine dayanan bir çerçeve ortaya çıkabilir. Ukrayna, bazı toprakların geri alınmasını daha net güvenlik güvenceleri, sürdürülebilir askeri destek, yeniden yapılanma yardımları ve Batıyla daha sağlam bir ilişki karşılığında ertelemeyi kabul edebilir. Rusya ise özgün hedefleri başarısız olmuş olsa bile güvenlik çıkarlarının büsbütün göz ardı edilmediğini söyleyebileceği, asgari düzeyde yüz kurtarmaya imkân tanıyan bir formüle ihtiyaç duyacaktır.

Burada diplomasi mutlak ahlaki bir netlik aramıyor, daha ziyade her iki tarafın iç söylemlerini çöküşe uğratmadan savaşı durdurmalarına imkân tanıyacak bir formül arıyor. İç siyaset artık savaş denkleminin ayrılmaz bir parçası haline gelmesi, temel bir nokta. Rus liderler ulusal onuru koruyan bir anlatıya ihtiyaç duyarken Ukraynalı liderler yapılan fedakarlıkların boşa gitmediğini kanıtlamak zorunda. Batı ise geri adım atmış ya da güç yoluyla dayatılan fiili durumu kabulleniyor görüntüsünden kaçınmak istiyor.

Bu yüzden olası herhangi bir uzlaşı özünde kırılgan olacaktır. Ateşkes, insanların hayatlarını kurtarabilir ve hasarı azaltabilir, ama krizin nedenlerini çözmez. Hatta zaman zaman bölünme hatlarını pekiştirerek çatışmayı yeniden alevlenmeye hazır donmuş bir anlaşmazlığa dönüştürebilir. Buradaki en büyük tehlike ‘çatışma yönetimi’ ile ‘çatışma çözümünü’ birbirine karıştırmak, birincisi mümkün olabilir, ikincisi ise henüz uzak bir ihtimal.

Bununla birlikte, alternatif çok daha kötü olabilir. Yıpratma savaşının sürmesi Ukrayna, Rusya ve Avrupa için ekonomik tükenme, siyasi erozyon ve hesapsız bir askeri hata ya da tırmanma ihtimalinin genişlemesi gibi giderek artan riskler barındırıyor. Bunun yanı sıra net bir siyasi ufuk olmaksızın savaşın devam etmesi, özellikle Avrupa ülkeleri ve ABD'deki ekonomik ve siyasi baskıların artmasıyla birlikte Batı'nın destek önceliklerinde kademeli bir değişime yol açabilir.

Ukrayna savaşının ortaya koyduğu daha kapsamlı ders ise ne kadar büyük olursa olsun askeri güç, tek başına istikrarlı siyasi sonuçlar doğurmaya kafi olmadığıdır. Moskova, askeri üstünlüğün Ukrayna'nın iradesini hızla kıracağını varsaydı, oysa savaş Ukrayna’da milli kimliği derinleştirerek Batı'yla bağını güçlendirdi. Kriz aynı zamanda Batı'nın askeri desteği belirleyici bir siyasi uzlaşıya dönüştürme kapasitesinin sınırlarını da gözler önüne serdi.

Sonuç olarak dünya, tam zafer fikrinin gerilediği ve yerini uzun soluklu, karmaşık geçici düzenlemelere bıraktığı bir gerçekliğe doğru ilerliyor gibi görünüyor. Modern zaman savaşları çoğunlukla kimsenin beğenmediği kısmi uzlaşılarla sona eriyor. Çünkü alternatifler daha tehlikeli. Ne ateşkes barış ne de savaşın dondurulması adalet, ancak şiddeti azaltmak ve daha geniş çaplı bir çöküşü önlemek için tek pratik seçenek olabilir.

Tam da bu bağlamda İran meselesi, aynı uluslararası açmazın bir uzantısına dönüşüyor. Bu yazı dizisinin ikinci makalesinde ‘Askeri güç net bir siyasi son üretemediğinde ne olur?’ sorusunun cevabını ele alacağız.


Beşşar ve Mahir Esed’in malları devlet yönetimine devredildi

Geçtiğimiz ekim ayında Lübnan’dan ülkelerine dönen Suriyeli mülteciler (AFP)
Geçtiğimiz ekim ayında Lübnan’dan ülkelerine dönen Suriyeli mülteciler (AFP)
TT

Beşşar ve Mahir Esed’in malları devlet yönetimine devredildi

Geçtiğimiz ekim ayında Lübnan’dan ülkelerine dönen Suriyeli mülteciler (AFP)
Geçtiğimiz ekim ayında Lübnan’dan ülkelerine dönen Suriyeli mülteciler (AFP)

Suriye’deki bir ceza mahkemesi, devrik Devlet Başkanı Beşşar Esed rejiminin üst düzey isimlerine yönelik kamuya açık yargılamanın ikinci duruşmasını bugün başlattı.

Şam’daki 4’üncü Ceza Mahkemesi, eski rejimin önde gelen isimlerinin medeni haklarının kaldırılmasına ve mallarının devlet yönetimine devredilmesine karar verdi.

Kararın kapsadığı isimler arasında Beşşar Esed, Mahir Esed, Fahd el-Fureyc, Muhammed Ayyuş, Luey el-Ali, Kusay Meyhub, Vefik Nasır ve Talal el-Usaymi yer aldı. Mahkemenin, geçtiğimiz nisan ayında görülen ilk duruşmanın devamı niteliğindeki oturumda söz konusu isimler hakkında gıyabi hüküm verdiği bildirildi. Sanıkların, yöneltilen suçlamalar kapsamında mahkemeye katılmaları ve yargı önüne çıkmaları için daha önce resmi olarak çağrıldıkları belirtildi.

Bu arada, sanık Atıf Necib’in yargılandığı davanın ikinci duruşması da bugün Şam’daki Adalet Sarayı’nda bulunan 4’üncü Ceza Mahkemesi’nde başladı. Şarku’l Avsat’ın Suriye resmi haber ajansı SANA’dan aktardığına göre duruşma, esas olarak sanığın sorgulanması ile savcılık mütalaasının ve yöneltilen suçlamaların ele alınmasına odaklandı.

FRTB
Suriye’nin güneyindeki Dera vilayetinin eski Siyasi Güvenlik Şefi Atıf Necib, 26 Nisan 2026 tarihinde Şam’daki Adalet Sarayı’nda görülen davasının ilk duruşmasına katıldı. (AFP)

Duruşmaya mağdur yakınlarının yanı sıra Ulusal Geçiş Dönemi Adaleti Komisyonu üyeleri ile uluslararası hukuk ve insan hakları kuruluşlarının temsilcileri de katıldı.

Necib, Suriye halkına karşı suç işlemekle ilgili suçlamalar kapsamında mahkeme önüne çıkarılırken, eski rejim unsurları arasında yargılanan ilk isim olduğu belirtildi.

DFYJ
Suriye’nin güneyindeki Dera vilayetinin eski Siyasi Güvenlik Şefi Atıf Necib, Şam’daki 4’üncü Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmasına katıldı, 10 Mayıs 2026. (EPA)

Öte yandan Esed rejiminin üst düzey isimlerine yönelik ilk kamuya açık dava, 26 Nisan’da Şam’daki Adalet Sarayı’nda görülmeye başlanmıştı. Duruşmaya Cumhuriyet Başsavcısı Yargıç Hasan et-Turbe de katılmıştı.


Suriye’de Beşşar Esed rejiminin üst düzey isimlerinin açık yargılamasında ikinci duruşması başladı

Suriyeliler, 26 Nisan 2026’da Şam’da Atıf Necib’in ilk duruşması sırasında “Adalet Sarayı” salonunda görülüyor. (AP)
Suriyeliler, 26 Nisan 2026’da Şam’da Atıf Necib’in ilk duruşması sırasında “Adalet Sarayı” salonunda görülüyor. (AP)
TT

Suriye’de Beşşar Esed rejiminin üst düzey isimlerinin açık yargılamasında ikinci duruşması başladı

Suriyeliler, 26 Nisan 2026’da Şam’da Atıf Necib’in ilk duruşması sırasında “Adalet Sarayı” salonunda görülüyor. (AP)
Suriyeliler, 26 Nisan 2026’da Şam’da Atıf Necib’in ilk duruşması sırasında “Adalet Sarayı” salonunda görülüyor. (AP)

Suriye Ceza Mahkemesi, bugün (Pazar) Beşşar Esed rejiminin üst düzey isimlerine yönelik kamuya açık yargılamanın ikinci duruşmasını başlattı.

Şarku’l Avsat’ın Suriye Arap Haber Ajansı SANA’dan aktardığı habere göre sanık Atıf Necib’in yargılandığı davanın ikinci duruşması pazar günü Şam’daki Adalet Sarayı’nda bulunan “Dördüncü Ceza Mahkemesi”nde başladı.

Duruşma ağırlıklı olarak sanık Atıf Necib’in sorgulanmasına, savcılığın mütalaasının sunulmasına ve kendisine yöneltilen suçlamalara odaklanıyor.

fdfgbfgb
Suriye’nin güneyindeki Dera vilayetinin eski Siyasi Güvenlik Başkanı Atıf Necib, 26 Nisan 2026’da Şam’daki Adalet Sarayı’nda görülen ilk duruşmasına katılıyor. (AFP)

Duruşmaya mağdur yakınlarının yanı sıra “Ulusal Geçiş Dönemi Adaleti Heyeti” üyeleri ile uluslararası hukuk ve insan hakları kuruluşlarının temsilcileri de katılıyor.

Sanık Atıf Necib, Suriye halkına karşı suç işlemekle ilgili suçlamalar kapsamında mahkeme önüne çıkarılırken, eski rejim unsurları arasında yargılanan ilk isim oldu.

dtrghbgtr
Eski Suriye rejimi yetkililerinden Tuğgeneral Atıf Necib, pazar günü Şam’daki ceza mahkemesinde görülen duruşmasına katılıyor. (EPA)

Beşşar Esed rejiminin üst düzey isimlerine yönelik ilk açık yargılama ise geçen 26 Nisan’da, Cumhuriyet Başsavcısı Yargıç Danışman Hassan el-Turba’nın katılımıyla Şam’daki Adalet Sarayı’nda başlamıştı.