Lübnan'da neler yaşanıyor?

Ekonomik çöküş, güvenlik sorunları ve mezhepçilik ülkedeki krizin başlıca nedenleri

Fotoğraf ( Reuters)
Fotoğraf ( Reuters)
TT

Lübnan'da neler yaşanıyor?

Fotoğraf ( Reuters)
Fotoğraf ( Reuters)

Muhammed Bedreddin Zayid
Son yıllarda Lübnan'da olup bitenlerle ve son yaşanan felaketle ilgili yazı ve makaleleri okuyanların, meseleyi anlamakta güçlük çekmesi doğaldır, zira birçok çelişkili teoriyle karşılaşıyor olmalılar. Gerek ülke içinden gerekse dışarıdan yapılan yorumlar karşısında hayrete kapılmamak mümkün değil, sanki ülkenin bu hale gelmesinin sorumluluğunu paylaşmıyorlarmış gibi, herkes suçu bir başkasına atarak kaygısız cümleler kurabiliyor.

Limanda gerçekleşen korkunç patlamanın niteliği ve tam olarak nasıl meydana geldiği üzerine keskin yargılarda bulunmanın oldukça zor olduğunun farkındayım. Kasıtlı bir eylem miydi? yoksa kaza ile mi gerçekleşti? bunu kestirmek son derece güç. Öte yandan, sanırım doğru olan yaklaşım, ülkenin içinde bulunduğu krizin boyutlarını ve muhtemel sebeplerini duygusallıktan uzak bir şekilde tahlil etmekten geçiyor. Nitekim bugünlerde hem Lübnan kamuoyunda hem de uluslararası mecralarda Lübnan'ın gidişatına dair derin bir kaygı söz konusu, nitekim Lübnan, hem bölgede hem de uluslararası çevrelerde fazlasıyla önemsenen bir ülke.
Öncelikle Beyrut limanındaki patlamayı ele alalım, bu olayın kasıtlı bir eylem sonucu gerçekleşmediğini farz edecek olsak dahi, (ki şu ana kadar herhangi bir şey kanıtlanabilmiş değil) olayın Lübnan devleti  tarafından aydınlatılacağına dair ufukta bir ışık yok. Her ne kadar sosyal medyada iddialar, komplo teorileri ve suçlamalar alıp başını gitmiş olsa da, tüm bu şüphelerin bağımsız bir uluslarararası soruşturma olmadan herhangi bir anlamı bulunmuyor. Üzülerek ifade etmeliyim ki;  Lübnan'daki siyasi ve idari karar alma modeli, 'kaza' koşullarını çevreleyen bu gizemi dağıtma noktasında pek de etkili olmayacaktır. Nitekim politikacılar ve karar vericiler iç çatışmalara o kadar odaklanmış durumdadır ki; üst düzey yetkililerin kişisel çıkarlarını bir kenara bırakıp bu olaya odaklanmasını beklemek hayalperestlik olarak yorumlanabilir. Özellikle son yıllarda, acil çözüm bekleyen o kadar mesele makul olmayan bir zaman dilimine yayılmış ve çözümsüz kalmıştır ki, bu olayın istisna olacağını düşünmek saflık olur. Üstelik istikrarsız hükümetler ve mezhep kotalı sistem nedeniyle, halihazırda sorumlu addedilen bürokratlar da işlerini istelerse de doğru bir şekilde yapabilecek durumda değildirler. 

Bu arka plana, çok daha büyük bir sorunu ekleyebiliriz. Hizbullah uzun yıllardır ülkenin giriş ve çıkış noktalarında kontrol sağlama eğilimi gösteriyor. Dolayısıyla zahirde havaalanı, liman gibi bölgelerin kontrolü devlet kurumlarında olsa da, bu kurumların güvenilirliğinden söz edemeyiz. Bu kurumlarda yönetici olanlarda liyakat değil de sadakatin öncelendiği bilinmektedir. Yani eğer patlamada kasıt olmasa ve ihmalden kaynaklanmış olsa dahi, bu olay yine de ülkedeki siyasi sistemin başarısızlığını gösterir. En iyi ihtimalle burada söz konusu olan, korkunç bürokratik yozlaşma ve ülkeyi tep tip bir eğilimle yönetme girişiminin sakıncasıdır. 

İkinci boyut ise, ülkedeki siyasi sisteminin kronik krizidir ve bu krizin Lübnan iç savaşıyla başladığını düşünmek yanlıştır.  Lübnan devletinin ilk kuruluş yıllarında döndüğümüzde, mezhepsel kota üzerinden kurgulanmış sorunlu bir yapılanmanın varlığına şahit oluruz, yani temel yanlış oluşturulmuştur. Fransa Cumhurbaşkanı Macron bugünlerde, Fransa'nın sorumluluğundan ve rolünden bahsetmektedir, ancak öncesinde yüzleşmesi gereken Fransa'nın tarihi rolüdür. İnsanların etnik kökenlerinden, din ve mezheplerinden bağımsız bir demokratik katılımcı sistem inşa etmek yerine, bu mezhepçi sistemin oluşmasında Fransa'nın katkıları elbette yadsınamaz. Şimdi burada ülkedeki siyasi yapı üzerindeki dış rollerin ve etkilerinin ayrıntısına girme istencinde değiliz. Şu bir gerçek ki; mezhep kotalı siyasi sistem ve ulusal bağlılığın zayıflığı, başta Lübnan halkının sorumluluğudur. Bu zihniyet, Lübnan'ı tarih boyunca başka ülkelerin ve dış güçlerin müdahalesine maruz bırakmıştır. Arap-İsrail çatışmaları ve ülkedeki Filistinli nüfusu da, 'Lübnan İç Savaşını' tetikleyen etkenlerdendir. Nihayetinde Lübnanlılar iç savaş sürecinde çok acı bir bedel ödemiş ve Taif Anlaşmasının altına imza atmıştır, Taif Anlaşmasının olumlu tarafları olduğu gibi olumsuz yönleri de azımsanamayacak kadar çoktur. Sonuçta bu anlaşma, Lübnan'daki krizleri sona erdirebilmiş değildir. Hatta denilebilir ki Taif Anlaşması 'mezhep kotalı' sistemi daha da karmaşık hale getirmiştir. Bu süreçte Suriye devletinin uygulamaları ve İran'ı sahaya davet etmesi de meseleyi iyice içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir.   
Hizbullah'ın ülke genelinde, siyasi, askeri ve güvenlik etkisinin artmasıyla birlikte, işler daha önce görülmemiş bir şekilde karmaşık hale gelmiştir. Bu çarpıklık, ülkedeki en büyük Maruni Hristiyan cepheyle, (Özgür Yurtsever Hareketi (ÖYH) kurduğu ittifak sonucunda daha da artmıştır. ÖYH iktidara ulaşabilmek için Hizbullah'ın dayattığı şartları kabullenmiş, Hizbullah'ın devlet içinde etkisini arttırmasına, havaalanı ve liman gibi giriş çıkışları ele geçirmesine sessiz kalmıştır. Ülkedeki mezhep kotalı sistemin sakıncaları da eklenince, kriz gün geçtikçe büyümüştür. Ayrıca mezhep siyasi parti liderleri ve kanaat önderlerinin, gün geçtikçe daha az 'bilgece' yaklaşım sergilediğini de ifade etmekte fayda var. Siyasi krizin boyutlarına, mevcut ekonomik durumu ele aldıktan sonra döneceğiz.
Son aylarda ve hatta son yıllarda Lübnan'da artış gösteren protesto gösterilerine ve sokak hareketlerine şahit oluyoruz. Bu eylemler büyük ölçüde, yozlaşmış erkin sebep olduğu ekonomik krize bir itiraz olarak değerlendiriliyor. Doğrusu şu ki; ülkedeki ekonomik krizin, siyasi erkin yozlaşması ve yolsuzlukları da aşan kronik nedenleri var. Öncelikle Lübnan ekonomisi uzun zamandır ne sanayi ne de tarımsal üretimde dışarısıyla rekabet edebilecek düzeyde değildir, bu müzmin bir sorundur. Devlet dışarıdan gelen ürünlere yüksek vergiler uygulayarak rekabet gücünü korumaya çalışmış olsa da başarısız olmuştur. Süreç içinde geleneksel el sanatları üretimi de son bulmuş, iç göç artmış, Beyrut'ta yığılma olmuş, ülke içindeki iş kollarında değişim gerçekleşmiş, ekonomi büyük ölçüde, bankacılık, turizm ve hizmet sektörüne itimat eder olmuştur. Güvenlik sorunları ve Hizbullah'ın artan etkisi ise, son yıllarda özellike Körfez ülkelerinden gelen turistlerin bu ülkeyi tercih etmemesine neden olmuştur. Bankacılık sektörünün de krize girmesi ülke ekonomisine büyük bir darbe vurulmuştur. Tüm bunların üzerine 'mezhepçilik kisvesi' altında gerçekleşen yolsuzluklar da eklenince, refaha alışmış olan toplum,  gelecek kaygısına ve kasvetli bir havaya sürüklenmiştir. Bu refah daha önceleri Lübnan diasporasının döviz aktarımı, ülkeye gelen büyük yatırımlar, bankacılık ve turizm sektörleri sayesinde oluşmuştu, refahı yitiren toplum ise; 'yolsuzluk, mezhepçilik, işsizlik' sloganları ile sokağa çıkmak zorunda kaldı. Gerçekçi olursak, ülkedeki ekonomik krizin tek sorumlusu yolsuzluk yapan bürokratlar ya da yozlaşmış siyasi yapı değildir. Tüm Lübnan halkı da sorumludur, sanayi ve tarım üretimini iyileştirmek ve sürdürmek yerine, her kesim, kendi mezhebini destekleyen dış güçlerin mali ve manevi himayesine girmeyi tercih etmiştir.
Lübnan'daki ekonomik ve siyasi krizin örtüşen boyutları, ülkedeki kaotik çarpıklığın nedenlerinin yalnızca mezhepçilikle teşhis edilmesinin doğru olmadığını gösteriyor. Tabi ki mezhepçilik ülkenin durumunu daha da karmaşıklaştırmış, yapısal sorunlarla yüzleşmeyi de son derece güçleştirmiştir. Yolsuzluk, kadroların değişmesiyle azalmamaktadır, toplumdaki hemen her kesim ve her mezhep kendi içinden yolsuzluğa bulaşacak bireyleri kesintisiz bir şekilde çıkarmaya devam etmektedir.
Bu çarpık resime, ne yazık ki hemen herkes bir şekilde dahil olmaktadır, yolsuzlukla mücadele edenlerin dahi ciddi bir kısmı, yolsuzluğu hedef alınan kişi kendi mezhebinden olması durumunda yelkenleri suya indirebiliyor. Tıpkı bölgesel ya da uluslararası güçlerin, kendilerine yakın buldukları kesimleri gerçeklikten ve adaletten bağımsız olarak desteklemeleri gibi. Tabi burada Lübnan halkına mezhebinden ya da etnik kökeninden bağımsız olarak eşit davranma eğilimi gösteren bazı dış güçlerin var olduğunu da hatırlatalım.
Özetlemek gerekirse; mezhepçi kurgulanmış sistem, ülkedeki siyasi ve ekonomik ufku karartmış durumdadır ve sistem tıkanmıştır. Halihazırda ülkedeki erk büyük ölçüde Hizbullah ve ittifak kurduğu Şii ve Maruni elitlerin elindedir. Bu tıkanmışlığın tek olmasa da başlıca sorumlusu da bu kesimlerdir.
Binlerce Lübnanlının sokaklara çıkıp, mezhepçiliğe itiraz etmesi, başarısızlığın temelinde mezhepçi yaklaşımın olduğunu hissetmeleriyle ve görmeleriyle ilgili olmalı. Bu 'halk hareketi' az daha başarısızlığa uğrayacaktı, çünkü her mezhep özellikle kendisinin hedef alındığından çekindiği için, protesto gösterilerine karşıt bir tutum sergilemişti. Bazı iyimserlerin aksine, bu durumdan yakın vadede herhangi bir çıkış yolu göremediğimi belirtmek isterim. Siyasi ve ekonomik krizden çıkış için tek ihtimalin, halk hareketi sözcülerinin, değişimin zorunlu olduğunun bilincinde olan aklı başında mezhep liderleri ile ittifak geliştirmesi olduğunu düşünüyorum.
Şüphesiz Lübnanlıların sağlıklı bir ortak yaşamı sürdürebilmeleri için birçok koşula ihtiyaç var. Bunlardan ilki ve en önemlisi, Şiiler de dahil olmak üzere tüm mezheplerin ülkeyi bu silahlı örgütün elinden kurtarmasıdır. Şüphe yok ki mezkur örgüt, kazanımlarını korumak için silahlı çatışmayı ve Lübnan'ın parçalanmasını dahi göze alabilir.
Lübnan, çoğulculuğu ve farklılıkların bir arada yaşamasını sembolize eden bir ülkeydi. Bunun önemini ve anlamını kavrayan Lübnanın çocukları, bu güzel ülkeyi kurtarmak için, şiddete başvurmaksızın, aşamalı olarak ve medeni bir şekilde bu mücadeleyi vermek zorundadır. 
*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevirilmiştir.



Gazze’de silahlı çeteler Hamas’ın güvenlik baskısı altında taktik değiştiriyor

Hamas’ın askeri kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları’na mensup savaşçılar, Han Yunus’ta – 20 Şubat 2025 (DPA)
Hamas’ın askeri kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları’na mensup savaşçılar, Han Yunus’ta – 20 Şubat 2025 (DPA)
TT

Gazze’de silahlı çeteler Hamas’ın güvenlik baskısı altında taktik değiştiriyor

Hamas’ın askeri kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları’na mensup savaşçılar, Han Yunus’ta – 20 Şubat 2025 (DPA)
Hamas’ın askeri kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları’na mensup savaşçılar, Han Yunus’ta – 20 Şubat 2025 (DPA)

Gazze Şeridi’nde ortaya çıkan silahlı çeteler, son dönemde örgütlenme ve operasyonel taktiklerini değiştirerek “Hamas” yönetimini güvenlik açısından zorlamaya başladı. İlk aşamada dağınık ve etkisiz yapılar olarak görülen bu gruplar, özellikle son bir ayda gerçekleştirdikleri suikastlarla dikkat çekti.

Başlangıçta dağınık hareket eden çeteler zamanla organize oldular

İlk aşamada “Hamas” yönetimini zorlayabilecek bir güç olarak görülen silahlı çeteler, ilerleyen süreçte beklentilerin gerisinde kaldı. Dağınık yapıları ve sürdürülebilir bir örgütlenme kuramamaları, bu grupların etkisini zayıflattı.

sdfrg
Gazze’de “Hamas” karşıtı silahlı bir gruba liderlik eden Filistinli Yaser Ebu Şebab (Yedioth Ahronoth tarafından yayımlanan fotoğraf)

En fazla ün kazanan yapı, daha önce Hamas yönetimi tarafından adli suçlar nedeniyle tutuklu bulunan Yaser Ebu Şebab’ın liderliğini yaptığı çeteydi. Ebu Şebab, Ekim 2023’te savaşın başlamasıyla serbest kaldıktan sonra, akrabaları ve yakın çevresiyle birlikte insani yardımların yağmalanmasında rol aldı ve Refah’ın doğusunda, İsrail kontrolündeki bölgelerde silahlı bir grup kurdu.

İsrail’in bir süre Ebu Şebab çetesini Hamas’a karşı alternatif bir güç olarak değerlendirdiği, Kerem Ebu Salim Sınır Kapısı’ndan gelen yardımların yağmalanması ve Hamas karşıtı ailelerle yaşanan silahlı gerilimlerde bu grubu dolaylı olarak kullandığı belirtiliyor.

dfrt
Husam el-Esdal (fotoğrafta ortada), Gazze Şeridi’nde çekildiği belirtilen, tarihsiz bir karede silahlı grubunun üyeleriyle birlikte; fotoğraf Facebook’ta yayımlandı (Esdal’ın Facebook sayfası)

Hamas ise her seferinde bu girişimlere sert şekilde karşılık verdi. Çatışmalarda her iki taraftan da kayıplar yaşanırken, özellikle çetelerle iş birliği yaptığı iddia edilen bazı aileler ağır bedeller ödedi. Ateşkes sonrasında Hamasın daha da güçlenerek bazı aşiret ve ailelere yönelik operasyonlar düzenlediği, bunun da İsrail’le iş birliği yapanlara yönelik caydırıcı bir mesaj olarak görüldüğü ifade ediliyor.

Yeni çeteler, yeni yöntemler

Bu süreçte Gazze’nin farklı bölgelerinde başka silahlı çeteler de ortaya çıktı. Güney Han Yunus’ta Husam el-Esdal, Gazze kentinin doğusunda Rami Halis, kuzeyde Eşref el-Mansi ve en son olarak Han Yunus’un kuzeydoğusunda Şevki Ebu Nasira’nın liderliğinde gruplar kuruldu. Bu yapılar kendilerini “terörle mücadele güçleri” veya “halk güçleri” gibi adlarla tanımladı.

sdfvgth
Hamas’a bağlı İzzeddin el-Kassam Tugayları mensupları, Gazze’nin güneyindeki Refah’ta (Arşiv – Reuters)

Yaser Ebu Şebab’ın Refah’ın doğusunda ailevi bir anlaşmazlığı çözmeye çalışırken öldürülmesinin ardından, grubun fiili liderliğini yardımcısı Gassan ed-Dehini üstlendi. Ancak Ebu Şebab çetesinin etkisi, liderinin öldürülmesiyle birlikte büyük ölçüde azaldı. Bazı üyeleri Hamas tarafından düzenlenen pusularda öldürüldü ya da yakalandı.

gthyyju
Husam el-Esdal (WAFA)

Son dönemde özellikle Rami Halis’in liderliğindeki çetenin taktik değişikliğine gittiği belirtiliyor. Bu grubun, Şucaiyye ve Tuffah mahallelerinde “sarı hat” olarak bilinen bölgeye yaklaşan sivillere ateş açtığı ve bir konut alanını İsrail talebiyle boşalttığı bildirildi. Bu gelişme, çetelerin daha tehlikeli bir aşamaya geçtiği şeklinde yorumlandı.

Suikastlar alarm zillerini çaldırdı

Son bir ay içinde iki Hamas güvenlik yetkilisinin evlerinin yakınında öldürülmesi, dengeleri değiştirdi. İlk suikast 14 Aralık 2025’te Orta Gazze’deki Megazi Mülteci Kampı’nda, İç Güvenlik Teşkilatı mensubu Ahmed Zemzem’e yönelik gerçekleştirildi. İkinci suikast ise 12 Ocak’ta Han Yunus’ta, Hamas hükümetine bağlı istihbarat müdürü Mahmud el-Esdal’ın öldürülmesiyle yaşandı.

dfgt
Gazze’de Hamas mensubu savaşçılar (Arşiv – Reuters)

Saha kaynaklarına göre bu iki saldırı, Şevki Ebu Nasira ve Husam el-Esdal’ın liderliğindeki gruplar tarafından, uzun süreli takiplerin ardından gerçekleştirildi. Operasyonlarda susturucu takılı tabancalar ve vücuda monte edilmiş küçük kameralar kullanıldığı, bunun da İsrail desteğine işaret ettiği ifade ediliyor.

Aynı kaynaklar, bu çetelerin ilk kez İsrail yapımı yeni silahlar, hatta tanksavar mühimmatları temin ettiğini belirtiyor. Daha önce bu düzeyde bir silah desteği, diğer çetelere verilmemişti.

İsrail’le bağlar ve güvenlik kaygısı

Saha bilgilerine göre Ebu Nasira ve Husam el-Esdal, geçmişte Filistin Yönetimi güvenlik aygıtlarında üst düzey görevlerde bulundu. El-Esdal’ın İsrail istihbarat servisleri tarafından eğitildiği ve 2018’de Malezya’da “İzzeddin el-Kassam Tugayları” mensubu mühendis Fadi el-Batş’ın suikastında rol aldığı iddia ediliyor.

dcfrgty
Gazze kentinde bir bölgeyi koruyan Hamas mensubu iki silahlı kişi (Arşiv – AFP)

Bu iki ismin sahip olduğu güvenlik ve istihbarat tecrübesinin, özellikle Hamasın yeni kadroları arasından eleman devşirmelerini kolaylaştırdığı belirtiliyor.

Hamas alarmda

Yaşanan gelişmeler, Hamasın güvenlik alarm seviyesini yükseltmesine yol açtı. Hareket, lider kadrosu ve güvenlik mensuplarına yönelik yeni talimatlar yayımlayarak, günlük hareket güzergâhlarının değiştirilmesini, kişisel güvenliğin artırılmasını ve cep telefonu kullanımının sınırlandırılmasını istedi.

cdfgt
Gazze kentindeki bir caddede Hamas’a bağlı polis unsurları, 1 Ekim 2025 (Reuters)

Hamas kaynakları, İsrail’in istihbarat faaliyetlerini yoğunlaştırdığı bir dönemde, bu silahlı çetelerin yeni suikastlar düzenleyebileceği endişesiyle önlemlerin sıkılaştırıldığını vurguluyor.


Aden, güvenlik, temizlik ve kapsamlı organizasyon kampanyalarıyla sivil yaşamın yeniden tesis edilmesini teşvik ediyor

Aden'deki diplomatik bölgenin ulusal güvenlik güçlerine devri (X)
Aden'deki diplomatik bölgenin ulusal güvenlik güçlerine devri (X)
TT

Aden, güvenlik, temizlik ve kapsamlı organizasyon kampanyalarıyla sivil yaşamın yeniden tesis edilmesini teşvik ediyor

Aden'deki diplomatik bölgenin ulusal güvenlik güçlerine devri (X)
Aden'deki diplomatik bölgenin ulusal güvenlik güçlerine devri (X)

Yemen’in geçici başkenti Aden, sivil kimliğini yeniden kazanmak, devletin ve kurumlarının varlığını güçlendirmek amacıyla kapsamlı bir dizi adımı hızla hayata geçiriyor. Güvenlik düzenlemeleri, geniş çaplı temizlik kampanyaları, trafik ve ulaşımın yeniden organize edilmesi ile ekonomik ve kültürel öncelikli dosyaların canlandırılmasını kapsayan bu adımlar, kentin genel görünümünü iyileştirmeyi hedefliyor.

Söz konusu çalışmalar, hizmet kalitesini artırmayı, istikrarı pekiştirmeyi ve Aden’i birlikte yaşam kenti olarak yeniden konumlandırmayı amaçlayan bütüncül bir vizyon çerçevesinde yürütülüyor.

Bu kapsamda Amalika Tugayları, Başkanlık Konseyi üyesi Abdurrahman el-Mahrami’nin talimatları doğrultusunda, askeri güçlerin Aden dışına yeniden konuşlandırılmasına yönelik planın ikinci aşamasını uyguladı. Buna göre, diplomatik bölgenin güvenliğinin sağlanmasına ilişkin görevler ulusal güvenlik güçlerine devredildi. Bu adım, askeri birliklerin şehir dışına çıkarılması ve kurumsal güvenlik yapısının güçlendirilmesi sürecinde önemli bir aşama olarak değerlendiriliyor.

Teslim edilen bölgeler arasında, çok sayıda büyükelçilik, konsolosluk ve uluslararası kuruluşun merkezlerine ev sahipliği yapan Büyükelçilikler Mahallesi ile el-Urud Meydanı da yer aldı. Bu durum, diplomatik öneme sahip hayati bölgelerde en üst düzey güvenliğin sağlanmasına verilen önemi ortaya koyuyor.

fdvedrv
Aden'deki kampların kaldırılması planının ikinci aşamasının uygulanmasına başlandı. (Hükümet medyası)

Bu adımlar, askeri birliklerin şehirlerin dışına konuşlandırılmasını öngören daha geniş kapsamlı bir planın parçası olarak gerçekleştiriliyor. Amaç, silahlı görüntüleri azaltmak, vatandaşların güvenini artırmak ve sivil yaşam için istikrarlı bir ortam hazırlamak.

Amalika Tugayları, bu ayın başında, Meşruiyeti Destekleme Koalisyonu ve yerel yönetim ile koordineli olarak, kamu düzeninin korunması ve kamu ile özel çıkarların güvence altına alınmasını desteklemek için müdahalede bulunmuştu. Bu süreçte Suudi Arabistan liderliğindeki Meşruiyeti Destekleme Koalisyonu, askeri kamp ve birliklerin şehir dışına çıkarılmasını, güvenlik düzenlemelerinin denetlenmesini ve askeri yapılanmanın yeniden yapılandırılmasını sürdürüyor.

Temizlik ve topluluk ortaklığı

Güvenlik çalışmalarının paralelinde, Aden yerel yönetimi, vilayetin tüm ilçelerinde ‘Güçlü ve Sivil Yeni Aden İçin Birlikte’ sloganıyla kapsamlı bir temizlik kampanyası başlattı. Aden Valiliği Birinci Vekili Muhammed Şazeli’nin başkanlık ettiği geniş katılımlı toplantıda, kampanyanın uygulanma mekanizmaları ele alındı. Toplantıya geniş bir toplum kesimi dahil edilirken, tüm ilçelerde ayda bir gün temizlik günü olarak belirlenmesi kararlaştırıldı.

frgthy
Aden, Yemen'de medeniyetin ve birlikte yaşamanın sembolünü temsil ediyor. (Yerel medya)

Şazeli, kampanyanın temizlik kültürünü ortak bir sorumluluk olarak yerleştirmeyi, toplum temelli çalışmaları güçlendirmeyi, kentin genel görünümünü iyileştirmeyi ve çevrenin korunmasını hedeflediğini vurguladı. Şazeli, gençler, öğrenciler ve kadınlar başta olmak üzere toplumun tüm kesimlerinin sürece dahil edilmesinin önemine dikkat çekti; okullarda farkındalık programlarının desteklenmesi, medyanın aktif rol oynaması ve yerel sivil toplum kuruluşları ve özel sektörün kampanyanın başarısına katkıda bulunması gerektiğini belirtti.

Buna karşılık, Temizlik ve Kent Geliştirme Fonu’nun İcra Direktörü Kaid Raşid, kampanyanın düzenli ve sürdürülebilir bir şekilde yürütülmesi için gerekli teknik ve lojistik imkanları sağlayacağını ve ilgili kurumlarla koordinasyonu üstleneceğini taahhüt etti.

Toplantıda ayrıca, kampanyayı hazırlamak ve denetlemek üzere küçük bir komite kurulması kararlaştırıldı. Kampanya, önce pilot uygulama olarak bir ilçede başlatılacak ve değerlendirme sonrasında diğer ilçelere genişletilecek.

Dosyaları düzenleme ve taşıma

Sivil yaşamın normalleşmesi ve Aden’in sivil kimliğinin yeniden kazanılması çerçevesinde, Aden Valisi ve Devlet Bakanı Abdurrahman Şeyh el-Yafei, kara ulaşımı ofisi ve trafik polisi yönetimi yetkililerinin katılımıyla bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantıda, ulaşım ve trafik sektörlerinin düzenlenmesi ele alındı. Vali, kurumsal performansın yükseltilmesinin, özellikle vatandaşların hizmet alma kalitesini artırmada önemli rol oynayacağını vurguladı ve mevcut yaşam zorlukları göz önünde bulundurularak hizmetlerin iyileştirilmesinin önemine dikkat çekti.

fvgfr
Aden'deki trafik ve yolcu taşımacılığı istasyonlarının yeniden düzenlenmesi toplantısından (Hükümet medyası)

Toplantıda, yolcu taşımacılığı istasyonlarının düzenlenmesi, bazı istasyonların şehrin dış mahallelerine taşınarak trafik yoğunluğunun azaltılması ele alındı. Ayrıca, yetkililer resmi taksi plakalarının belirlenmesi, etiketlenmesi ve tüm ulaşım araçlarının güzergâhlarının tespit edilmesi konularını görüştü. Araçların teknik muayene süreçleri ve farklı kategorilere göre ücretlendirme mekanizmaları da değerlendirildi; bu adımların trafik güvenliğini artıracağı ve sektörde düzeni sağlayacağı vurgulandı.

Toplantıda ayrıca, farklı ilçelerden öğrencilere ücretsiz taşımanın yeniden başlatılması planları da ele alındı. Bu uygulamanın, ailelerin ekonomik yükünü hafifletmek ve eğitim sürecini desteklemek amacıyla hayata geçirilmesi hedefleniyor.

Aden Valisi, Aden Rafinerileri Şirketi’nin mevcut durumunu ve yeniden işletilmesini engelleyen sorunları da inceledi. Vali, karşılaşılan zorlukların Başkanlık Konseyi ve hükümete iletilerek çözülmesini ve rafinerinin faaliyetlerinin hızla yeniden başlatılmasını talep etti.

Kültürel alanda ise Vali, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) projesi yöneticisi Nuno Oliveira ile Aden’in kültürel mirasının korunması ve tarihi mirasının yaşatılması için ortaklığın güçlendirilmesini görüştü. Toplantıda, UNESCO’nun gelecek planları, tarihi evlerin restorasyon projesinde kaydedilen ilerleme ve erken uyarı sisteminin yeniden aktive edilerek risk ve felaketlerin önlenmesine yönelik olasılıklar değerlendirildi.


İsrail, son rehinenin cesedinin bulunmasından bir gün sonra Gazze Şeridi'nde dört Filistinliyi öldürdü

Gazze şehrindeki bir kampta çadırların yanında duran yerinden edilmiş Filistinli çocuklar (Reuters)
Gazze şehrindeki bir kampta çadırların yanında duran yerinden edilmiş Filistinli çocuklar (Reuters)
TT

İsrail, son rehinenin cesedinin bulunmasından bir gün sonra Gazze Şeridi'nde dört Filistinliyi öldürdü

Gazze şehrindeki bir kampta çadırların yanında duran yerinden edilmiş Filistinli çocuklar (Reuters)
Gazze şehrindeki bir kampta çadırların yanında duran yerinden edilmiş Filistinli çocuklar (Reuters)

İsrail güçlerinin bugün Gazze Şeridi’nde açtığı ateş sonucu 4 Filistinli hayatını kaybetti, birkaç kişi de yaralandı. Bu olay, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Hamas’ın elinde bulunan son asker Ran Gvili’nin cesedinin bulunduğunu açıklamasının hemen ardından yaşandı.

Şarku’l Avsat’ın Filistin Enformasyon Merkezi’nden aktardığına göre bir sağlık kaynağı, “Gazze şehrinin doğusundaki et-Tuffah mahallesi yakınlarındaki el-Batş Mezarlığı civarında İsrail işgal güçlerinin ateşi sonucu 4 vatandaş şehit oldu, 3 kişi de yaralandı” dedi.

Dün de Gazze’de İsrail güçlerinin açtığı ateş sonucu 3 kişi hayatını kaybetmişti.

Filistin Enformasyon Merkezi tarafından yapılan açıklamada, “Söz konusu ihlaller, ateşkese uyumu sağlamak için etkili herhangi bir mekanizmanın bulunmadığı bir ortamda devam ediyor. İnsan hakları örgütleri, öldürmelerin, bombardımanların ve yıkımların sürmesinin anlaşmanın içeriğini boşalttığını ve sivil yaşamının korunması yerine cezadan kaçma politikasını pekiştirdiğini belirtiyor” denildi.

Filistin resmi haber ajansı WAFA ise işgal güçlerinin bugün erken saatlerde güneydeki Refah kentine hava saldırıları düzenlediğini ve aynı zamanda yoğun kara ateşi açtığını bildirdi.

WAFA ayrıca, işgal güçlerinin Gazze ve Han Yunus’un doğu bölgelerini topçu ateşiyle hedef aldığını, deniz kuvvetlerinin ise Han Yunus açıklarında balıkçı teknelerine saldırdığını ve topçu bombardımanı gerçekleştirdiğini aktardı.

WAFA, 11 Ekim’de yürürlüğe giren ateşkesten bu yana, İsrail ordusunun gerçekleştirdiği bin 300’ün üzerinde ihlal sonucu bin 850’den fazla Filistinlinin yaşamını yitirdiğini veya yaralandığını bildirdi.

Askeri kaynaklara göre İsrail, birkaç ay önce Ran Gvili’nin cesedinin İslami Cihad Hareketi tarafından kurulan bir toplu mezara yanlışlıkla gömüldüğüne dair istihbarat bilgisine sahipti. Ordu, mezarda arama yapılmasını talep etti ancak siyasi liderlik bunu engelledi. İsrail, Hamas’tan cesedi teslim etmesini istedi; Hamas, cesedi, müzakerelerde pazarlık kozu olarak kasıtlı şekilde tutmakla suçlandı.

ABD yönetimi ise İsrail’in cesedin serbest bırakılmasını Refah Sınır Kapısı’nın açılmasıyla ilişkilendirme yaklaşımını kabul etmedi. Geçtiğimiz cumartesi günü danışmanlar Steve Witkoff ve Jared Kushner’ı Tel Aviv’e gönderen Washington, bu yetkililerin Netanyahu ile görüşmesinin ardından, ceset bulunmadan önce Refah Sınır Kapısı’nın açılmasına onay verdi.