Lübnan'da neler yaşanıyor?

Ekonomik çöküş, güvenlik sorunları ve mezhepçilik ülkedeki krizin başlıca nedenleri

Fotoğraf ( Reuters)
Fotoğraf ( Reuters)
TT

Lübnan'da neler yaşanıyor?

Fotoğraf ( Reuters)
Fotoğraf ( Reuters)

Muhammed Bedreddin Zayid
Son yıllarda Lübnan'da olup bitenlerle ve son yaşanan felaketle ilgili yazı ve makaleleri okuyanların, meseleyi anlamakta güçlük çekmesi doğaldır, zira birçok çelişkili teoriyle karşılaşıyor olmalılar. Gerek ülke içinden gerekse dışarıdan yapılan yorumlar karşısında hayrete kapılmamak mümkün değil, sanki ülkenin bu hale gelmesinin sorumluluğunu paylaşmıyorlarmış gibi, herkes suçu bir başkasına atarak kaygısız cümleler kurabiliyor.

Limanda gerçekleşen korkunç patlamanın niteliği ve tam olarak nasıl meydana geldiği üzerine keskin yargılarda bulunmanın oldukça zor olduğunun farkındayım. Kasıtlı bir eylem miydi? yoksa kaza ile mi gerçekleşti? bunu kestirmek son derece güç. Öte yandan, sanırım doğru olan yaklaşım, ülkenin içinde bulunduğu krizin boyutlarını ve muhtemel sebeplerini duygusallıktan uzak bir şekilde tahlil etmekten geçiyor. Nitekim bugünlerde hem Lübnan kamuoyunda hem de uluslararası mecralarda Lübnan'ın gidişatına dair derin bir kaygı söz konusu, nitekim Lübnan, hem bölgede hem de uluslararası çevrelerde fazlasıyla önemsenen bir ülke.
Öncelikle Beyrut limanındaki patlamayı ele alalım, bu olayın kasıtlı bir eylem sonucu gerçekleşmediğini farz edecek olsak dahi, (ki şu ana kadar herhangi bir şey kanıtlanabilmiş değil) olayın Lübnan devleti  tarafından aydınlatılacağına dair ufukta bir ışık yok. Her ne kadar sosyal medyada iddialar, komplo teorileri ve suçlamalar alıp başını gitmiş olsa da, tüm bu şüphelerin bağımsız bir uluslarararası soruşturma olmadan herhangi bir anlamı bulunmuyor. Üzülerek ifade etmeliyim ki;  Lübnan'daki siyasi ve idari karar alma modeli, 'kaza' koşullarını çevreleyen bu gizemi dağıtma noktasında pek de etkili olmayacaktır. Nitekim politikacılar ve karar vericiler iç çatışmalara o kadar odaklanmış durumdadır ki; üst düzey yetkililerin kişisel çıkarlarını bir kenara bırakıp bu olaya odaklanmasını beklemek hayalperestlik olarak yorumlanabilir. Özellikle son yıllarda, acil çözüm bekleyen o kadar mesele makul olmayan bir zaman dilimine yayılmış ve çözümsüz kalmıştır ki, bu olayın istisna olacağını düşünmek saflık olur. Üstelik istikrarsız hükümetler ve mezhep kotalı sistem nedeniyle, halihazırda sorumlu addedilen bürokratlar da işlerini istelerse de doğru bir şekilde yapabilecek durumda değildirler. 

Bu arka plana, çok daha büyük bir sorunu ekleyebiliriz. Hizbullah uzun yıllardır ülkenin giriş ve çıkış noktalarında kontrol sağlama eğilimi gösteriyor. Dolayısıyla zahirde havaalanı, liman gibi bölgelerin kontrolü devlet kurumlarında olsa da, bu kurumların güvenilirliğinden söz edemeyiz. Bu kurumlarda yönetici olanlarda liyakat değil de sadakatin öncelendiği bilinmektedir. Yani eğer patlamada kasıt olmasa ve ihmalden kaynaklanmış olsa dahi, bu olay yine de ülkedeki siyasi sistemin başarısızlığını gösterir. En iyi ihtimalle burada söz konusu olan, korkunç bürokratik yozlaşma ve ülkeyi tep tip bir eğilimle yönetme girişiminin sakıncasıdır. 

İkinci boyut ise, ülkedeki siyasi sisteminin kronik krizidir ve bu krizin Lübnan iç savaşıyla başladığını düşünmek yanlıştır.  Lübnan devletinin ilk kuruluş yıllarında döndüğümüzde, mezhepsel kota üzerinden kurgulanmış sorunlu bir yapılanmanın varlığına şahit oluruz, yani temel yanlış oluşturulmuştur. Fransa Cumhurbaşkanı Macron bugünlerde, Fransa'nın sorumluluğundan ve rolünden bahsetmektedir, ancak öncesinde yüzleşmesi gereken Fransa'nın tarihi rolüdür. İnsanların etnik kökenlerinden, din ve mezheplerinden bağımsız bir demokratik katılımcı sistem inşa etmek yerine, bu mezhepçi sistemin oluşmasında Fransa'nın katkıları elbette yadsınamaz. Şimdi burada ülkedeki siyasi yapı üzerindeki dış rollerin ve etkilerinin ayrıntısına girme istencinde değiliz. Şu bir gerçek ki; mezhep kotalı siyasi sistem ve ulusal bağlılığın zayıflığı, başta Lübnan halkının sorumluluğudur. Bu zihniyet, Lübnan'ı tarih boyunca başka ülkelerin ve dış güçlerin müdahalesine maruz bırakmıştır. Arap-İsrail çatışmaları ve ülkedeki Filistinli nüfusu da, 'Lübnan İç Savaşını' tetikleyen etkenlerdendir. Nihayetinde Lübnanlılar iç savaş sürecinde çok acı bir bedel ödemiş ve Taif Anlaşmasının altına imza atmıştır, Taif Anlaşmasının olumlu tarafları olduğu gibi olumsuz yönleri de azımsanamayacak kadar çoktur. Sonuçta bu anlaşma, Lübnan'daki krizleri sona erdirebilmiş değildir. Hatta denilebilir ki Taif Anlaşması 'mezhep kotalı' sistemi daha da karmaşık hale getirmiştir. Bu süreçte Suriye devletinin uygulamaları ve İran'ı sahaya davet etmesi de meseleyi iyice içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir.   
Hizbullah'ın ülke genelinde, siyasi, askeri ve güvenlik etkisinin artmasıyla birlikte, işler daha önce görülmemiş bir şekilde karmaşık hale gelmiştir. Bu çarpıklık, ülkedeki en büyük Maruni Hristiyan cepheyle, (Özgür Yurtsever Hareketi (ÖYH) kurduğu ittifak sonucunda daha da artmıştır. ÖYH iktidara ulaşabilmek için Hizbullah'ın dayattığı şartları kabullenmiş, Hizbullah'ın devlet içinde etkisini arttırmasına, havaalanı ve liman gibi giriş çıkışları ele geçirmesine sessiz kalmıştır. Ülkedeki mezhep kotalı sistemin sakıncaları da eklenince, kriz gün geçtikçe büyümüştür. Ayrıca mezhep siyasi parti liderleri ve kanaat önderlerinin, gün geçtikçe daha az 'bilgece' yaklaşım sergilediğini de ifade etmekte fayda var. Siyasi krizin boyutlarına, mevcut ekonomik durumu ele aldıktan sonra döneceğiz.
Son aylarda ve hatta son yıllarda Lübnan'da artış gösteren protesto gösterilerine ve sokak hareketlerine şahit oluyoruz. Bu eylemler büyük ölçüde, yozlaşmış erkin sebep olduğu ekonomik krize bir itiraz olarak değerlendiriliyor. Doğrusu şu ki; ülkedeki ekonomik krizin, siyasi erkin yozlaşması ve yolsuzlukları da aşan kronik nedenleri var. Öncelikle Lübnan ekonomisi uzun zamandır ne sanayi ne de tarımsal üretimde dışarısıyla rekabet edebilecek düzeyde değildir, bu müzmin bir sorundur. Devlet dışarıdan gelen ürünlere yüksek vergiler uygulayarak rekabet gücünü korumaya çalışmış olsa da başarısız olmuştur. Süreç içinde geleneksel el sanatları üretimi de son bulmuş, iç göç artmış, Beyrut'ta yığılma olmuş, ülke içindeki iş kollarında değişim gerçekleşmiş, ekonomi büyük ölçüde, bankacılık, turizm ve hizmet sektörüne itimat eder olmuştur. Güvenlik sorunları ve Hizbullah'ın artan etkisi ise, son yıllarda özellike Körfez ülkelerinden gelen turistlerin bu ülkeyi tercih etmemesine neden olmuştur. Bankacılık sektörünün de krize girmesi ülke ekonomisine büyük bir darbe vurulmuştur. Tüm bunların üzerine 'mezhepçilik kisvesi' altında gerçekleşen yolsuzluklar da eklenince, refaha alışmış olan toplum,  gelecek kaygısına ve kasvetli bir havaya sürüklenmiştir. Bu refah daha önceleri Lübnan diasporasının döviz aktarımı, ülkeye gelen büyük yatırımlar, bankacılık ve turizm sektörleri sayesinde oluşmuştu, refahı yitiren toplum ise; 'yolsuzluk, mezhepçilik, işsizlik' sloganları ile sokağa çıkmak zorunda kaldı. Gerçekçi olursak, ülkedeki ekonomik krizin tek sorumlusu yolsuzluk yapan bürokratlar ya da yozlaşmış siyasi yapı değildir. Tüm Lübnan halkı da sorumludur, sanayi ve tarım üretimini iyileştirmek ve sürdürmek yerine, her kesim, kendi mezhebini destekleyen dış güçlerin mali ve manevi himayesine girmeyi tercih etmiştir.
Lübnan'daki ekonomik ve siyasi krizin örtüşen boyutları, ülkedeki kaotik çarpıklığın nedenlerinin yalnızca mezhepçilikle teşhis edilmesinin doğru olmadığını gösteriyor. Tabi ki mezhepçilik ülkenin durumunu daha da karmaşıklaştırmış, yapısal sorunlarla yüzleşmeyi de son derece güçleştirmiştir. Yolsuzluk, kadroların değişmesiyle azalmamaktadır, toplumdaki hemen her kesim ve her mezhep kendi içinden yolsuzluğa bulaşacak bireyleri kesintisiz bir şekilde çıkarmaya devam etmektedir.
Bu çarpık resime, ne yazık ki hemen herkes bir şekilde dahil olmaktadır, yolsuzlukla mücadele edenlerin dahi ciddi bir kısmı, yolsuzluğu hedef alınan kişi kendi mezhebinden olması durumunda yelkenleri suya indirebiliyor. Tıpkı bölgesel ya da uluslararası güçlerin, kendilerine yakın buldukları kesimleri gerçeklikten ve adaletten bağımsız olarak desteklemeleri gibi. Tabi burada Lübnan halkına mezhebinden ya da etnik kökeninden bağımsız olarak eşit davranma eğilimi gösteren bazı dış güçlerin var olduğunu da hatırlatalım.
Özetlemek gerekirse; mezhepçi kurgulanmış sistem, ülkedeki siyasi ve ekonomik ufku karartmış durumdadır ve sistem tıkanmıştır. Halihazırda ülkedeki erk büyük ölçüde Hizbullah ve ittifak kurduğu Şii ve Maruni elitlerin elindedir. Bu tıkanmışlığın tek olmasa da başlıca sorumlusu da bu kesimlerdir.
Binlerce Lübnanlının sokaklara çıkıp, mezhepçiliğe itiraz etmesi, başarısızlığın temelinde mezhepçi yaklaşımın olduğunu hissetmeleriyle ve görmeleriyle ilgili olmalı. Bu 'halk hareketi' az daha başarısızlığa uğrayacaktı, çünkü her mezhep özellikle kendisinin hedef alındığından çekindiği için, protesto gösterilerine karşıt bir tutum sergilemişti. Bazı iyimserlerin aksine, bu durumdan yakın vadede herhangi bir çıkış yolu göremediğimi belirtmek isterim. Siyasi ve ekonomik krizden çıkış için tek ihtimalin, halk hareketi sözcülerinin, değişimin zorunlu olduğunun bilincinde olan aklı başında mezhep liderleri ile ittifak geliştirmesi olduğunu düşünüyorum.
Şüphesiz Lübnanlıların sağlıklı bir ortak yaşamı sürdürebilmeleri için birçok koşula ihtiyaç var. Bunlardan ilki ve en önemlisi, Şiiler de dahil olmak üzere tüm mezheplerin ülkeyi bu silahlı örgütün elinden kurtarmasıdır. Şüphe yok ki mezkur örgüt, kazanımlarını korumak için silahlı çatışmayı ve Lübnan'ın parçalanmasını dahi göze alabilir.
Lübnan, çoğulculuğu ve farklılıkların bir arada yaşamasını sembolize eden bir ülkeydi. Bunun önemini ve anlamını kavrayan Lübnanın çocukları, bu güzel ülkeyi kurtarmak için, şiddete başvurmaksızın, aşamalı olarak ve medeni bir şekilde bu mücadeleyi vermek zorundadır. 
*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevirilmiştir.



Suriye ordusu stratejik öneme sahip Tabka ilçesi ve Fırat Barajı'nın kontrolünü ele geçirdiğini duyurdu

Suriye'nin kuzeyindeki Rakka ilinin Tabka ilçesinin girişindeki Kürt güçleri (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Rakka ilinin Tabka ilçesinin girişindeki Kürt güçleri (AFP)
TT

Suriye ordusu stratejik öneme sahip Tabka ilçesi ve Fırat Barajı'nın kontrolünü ele geçirdiğini duyurdu

Suriye'nin kuzeyindeki Rakka ilinin Tabka ilçesinin girişindeki Kürt güçleri (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Rakka ilinin Tabka ilçesinin girişindeki Kürt güçleri (AFP)

Suriye ordusu bu sabah, on yılı aşkın bir süredir bölgede özerk yönetim uygulayan Kürt güçlerine karşı ilerleyişinde yeni bir adım atarak, ülkenin kuzeyindeki stratejik öneme sahip Tabka ilçesi ve yakınlarındaki Fırat Barajı'nın kontrolünü ele geçirdiğini duyurdu.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, iktidara gelmesinden bir yılı aşkın bir süre sonra geçtiğimiz cuma günü, Suriye’nin 1946 yılında bağımsızlığını kazanmasından bu yana ilk kez Kürtçeyi ‘ulusal dil’ ve Nevruz'u ‘ulusal bayram’ ilan eden bir kararname yayınlayarak ve Suriye'de yaşayan tüm Kürtlere vatandaşlık hakkı vererek, ülkedeki kontrolünü yeni bölgelere doğru genişletti.

cdf
Tabka ilçesinin girişinde bir kamyonetteki SDG güçleri (AFP)

Suriye ordusu tarafından daha önce yapılan bir açıklamada, ülkenin en büyük barajı ve Suriye'nin en büyük hidroelektrik santrallerinden birine komşu stratejik şehre girdikten saatler sonra Tabka Askeri Havaalanı’nın kontrolünü ele geçirdiğini doğruladı. Tabka, Halep ile Suriye’nin doğusunu birbirine bağlayan eksende bir ulaşım merkezi olup, stratejik bir askeri üsse dönüştürülmüş havaalanına komşu.

Suriye ordusu dün sabah, Kürt güçlerinin bölgeden çekilmeyi kabul ettiklerini açıklamasının ardından Halep'in doğu kırsalındaki geniş alanları kontrol altına aldığını duyururken özerk yönetimin sokağa çıkma yasağı uyguladığı Rakka ilini bombalamakla tehdit etti.

Suriye resmi haber ajansı SANA, Enformasyon Bakanı Hamza Mustafa'nın “Suriye ordusu, Suriye'nin en büyük barajı olan Fırat Barajı da dahil olmak üzere Rakka kırsalındaki stratejik Tabka ilçesini kontrol altına aldı” dediğini aktardı.

SANA, Suriye ordusunun Rakka kırsalındaki stratejik öneme sahip Tabka ilçesine giriş anını gösterdiği belirtilen bir video yayınladı.

Kürtlerin liderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG), Rakka'dan yaklaşık 40 kilometre uzaklıktaki bu bölgeye ‘gerekli önlemleri aldığını ve güvenlik ve istikrarı yeniden sağladığını’ duyurdu.

ABD, yıllardır SDG’yi destekliyordu. Ancak şimdi 8 Aralık 2024'te Esed ailesi rejiminin düşmesinden sonra Şam'da kurulan yeni yönetimi de destekliyor.

Anlaşmanın ihlali

ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Amiral Brad Cooper dün, Suriye hükümet güçlerine ülkenin kuzeyindeki Halep ili ve Tabka ilçesi arasındaki bölgede ‘tüm saldırı eylemlerini’ durdurmaları çağrısında bulunarak, Suriye hükümet güçleri ile Kürt güçleri arasında ‘gerginliğin tırmanmasını önleme’ çabalarından duyduğu memnuniyeti dile getirdi.

SDG komutanı Mazlum Abdi cuma akşamı yaptığı açıklamada, geçtiğimiz yıl 10 Mart'ta taraflar arasında imzalanan anlaşmaya dayanarak, ‘dost ülkeler ve arabulucuların çağrılarına bir yanıt ve Suriyeli yetkililerle entegrasyon sürecini tamamlamada iyi niyet göstergesi olarak’ SDG’nin cumartesi sabahı Halep'in doğusundaki bölgelerden çekileceğini duyurdu.

Suriye ordusundan yapılan ve devlet televizyonunda yayınlanan açıklamada ise “Halep'in doğu kırsalındaki 34 köy ve kasabanın kontrolünü ele geçirdiğimizi duyuruyoruz” ifadeleri kullanıldı. Bu bölgeler arasında Deyr Hafir ve Meskene’nin yanı sıra bir askeri havaalanı da bulunuyor.

Ancak Suriye ordusu, SDG'yi ‘anlaşmayı ihlal etmekle ve orduya karşı ateş açarak iki askeri öldürmek ve diğerlerini yaralamakla’ suçladı.

Suriye ordusu ayrıca, ‘200'den fazla SDG üyesinin silahlarıyla birlikte çıkışını sağladığını’ da ekledi.

dvfdev
Suriye'nin kuzeyindeki Tabka’nın kontrolünü geri almak için düzenlenen operasyon sırasında Suriye ordusu güçleri (AFP)

Öte yandan SDG, Şam’ı ‘uluslararası gözetim altında’ imzalanan ‘anlaşmanın şartlarını ihlal etmekle’ ve ‘SDG güçlerinin geri çekilmesi tamamlanmadan Deyr Hafir ve Meskene ilçelerine girilmesiyle son derece tehlikeli bir duruma yol açmakla’ suçladı. SDG, bir başka açıklamasında ise, ‘ihlallerden kaynaklanan çatışmalardan’ bahsetti.

Açıklamada, Suriye ordusunun ateşiyle sayıları belirtilmeyen sayıda savaşçının öldürüldüğü belirtildi.

Bu konuşlandırma, Suriye ordusunun SDG üyelerini geçtiğimiz hafta Suriye'nin ikinci büyük şehri Halep'teki Eşrefiyye ve Şeyh Maksud mahallelerinden çıkarmayı başarmasının ve Fırat Nehri'nin 30 kilometre doğusuna uzanan bölgeyi tahliye etmelerini talep etmesinin ardından gerçekleşti.

Kürt güçleri dün, bölgede ilerleyen ve eyaletteki askeri hedefleri bombalamayı planladığını açıklayan Suriye ordusu ile çatışmaların sürdüğü Suriye'nin kuzeyindeki Rakka'da sokağa çıkma yasağı ilan etti.

Diğer taraftan Suriye Savunma Bakanlığı, il içindeki konumları gösteren bir harita yayınladı ve sivillere bu konumlardan uzak durmaları çağrısında bulunarak, Rakka kenti yakınlarındaki bir hedef de dahil olmak üzere bu konumları ‘nokta atışı’ vurmakla tehdit etti.

Ancak Suriye ordusu kısa süre sonra, PKK militanlarını ‘Tabka Askeri Havaalanı içinde kuşatarak’ stratejik öneme sahip Tabka ilçesine ‘birkaç eksenden paralel olarak’ girmeye başladığını duyurdu.

Bu arada Suriyeli yetkililer, Safyan petrol sahasını ve Rakka ilindeki Tabka ilçesi yakınlarındaki es-Sevre petrol sahasını kontrol altına aldıklarını duyururken, devlete ait Suriye Petrol Şirketi iki sahayı ‘tekrar hizmete sokmak’ üzere devraldığını açıkladı.

10 Mart anlaşması ve karşılıklı suçlamalar

Şam ve Kürt yönetimi aylarca 2025 yılı sonuna kadar tamamlanması öngörülen ve Kürt özyönetim kurumlarının Suriye devletine entegrasyonunu öngören 10 Mart anlaşmasının uygulanmaması konusunda birbirlerini suçladılar.

SDG komutanı Abdi cumartesi günü, Erbil'de ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Neçirvan Barzani ile bir araya geldi.

Diğer yandan Elysee Sarayı'ndan yapılan açıklamaya göre Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Barzani cumartesi günü Suriye'de ‘acilen gerilimin azaltılması’ ve ‘kalıcı ateşkes anlaşması’ çağrısında bulundu.

Beşşar Esed rejiminin düşmesinin ardından Kürtler, Şam’daki yeni yetkililere karşı esnek bir tutum sergilediler ve bölgelerinde Suriye bayrağını göndere çektiler. Ancak, ademi merkeziyetçi bir yönetim sistemi ve haklarının anayasada güvence altına alınması konusundaki ısrarları Şam'da olumlu karşılık bulmadı.

Cumhurbaşkanı Şara cuma günü, ülkesinin 1946 yılında bağımsızlığını kazanmasından bu yana ilk kez Suriyeli Kürtlere ulusal haklar tanıyan bir kararname yayınladı.

Kararnamede, “Suriye'deki Kürt vatandaşlar Suriye halkının ayrılmaz bir parçasıdır, Kürtçe ulusal dildir ve Suriye topraklarında ikamet eden tüm Kürt kökenli vatandaşlara Suriye vatandaşlığı verilir ve Nevruz (21 Mart) ulusal bayram olarak kabul edilir” ifadeleri yer aldı.

Suriye’de 1962 yılında yapılan tartışmalı bir nüfus sayımı sonrasında Kürtlerin yaklaşık yüzde 20'si vatandaşlıklarından mahrum bırakılmıştı.

Kürt özerk yönetimi tarafından dün yapılan açıklamada, Şara’nın imzaladığı kararname ‘ilk adım’ olarak nitelendirilse de bu adımın ‘Suriye halkının beklentilerini karşılamadığını’ belirtildi.

Suriye'nin kuzey ve doğusunda kontrol sahibi olan özerk yönetim, ‘hakların geçici kararnamelerle değil, tüm halkların ve bileşenlerin iradesini ifade eden anayasalarla korunduğunu’ belirtti.

Açıklamada, hak ve özgürlükler sorununa ‘radikal çözümün’ ‘merkezi olmayan demokratik bir anayasada’ yattığı savunuldu ve bu konuda ‘kapsamlı bir ulusal diyalog başlatılması’ çağrısı yapıldı.


Washington, Suriye güçlerini Halep ve Tabka arasında "herhangi bir saldırı eylemini" durdurmaya çağırdı

Suriye ordusu dün Halep'in doğusundaki kırsal kesimde bulunan Meskene'ye girdi (AFP)
Suriye ordusu dün Halep'in doğusundaki kırsal kesimde bulunan Meskene'ye girdi (AFP)
TT

Washington, Suriye güçlerini Halep ve Tabka arasında "herhangi bir saldırı eylemini" durdurmaya çağırdı

Suriye ordusu dün Halep'in doğusundaki kırsal kesimde bulunan Meskene'ye girdi (AFP)
Suriye ordusu dün Halep'in doğusundaki kırsal kesimde bulunan Meskene'ye girdi (AFP)

ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) komutanı Amiral Brad Cooper, Suriye hükümet güçlerini ülkenin kuzeyindeki Halep ve Tabka şehirleri arasındaki bölgede "herhangi bir saldırı eylemini" durdurmaya çağırdı ve Kürt güçleriyle aralarındaki "gerginliğin artmasını önleme" çabalarını memnuniyetle karşıladı.

Cooper, "Suriye hükümet güçlerini Halep ve Tabka arasında bulunan bölgelerdeki her türlü saldırı operasyonunu durdurmaya çağırıyoruz" diyerek, "Suriye'deki tüm tarafların gerginliğin artmasını önlemek ve diyalog yoluyla bir çözüm aramak için sürdürdüğü çabaları memnuniyetle karşılıyoruz" ifadelerini kullandı.


Uluslararası toplum Lübnan'da sadece ateşkes değil, silahsızlanma da istiyor

Beyrut'taki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı yolunda Lübnan ordusunu destekleyen afişler (Arşiv – AP)
Beyrut'taki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı yolunda Lübnan ordusunu destekleyen afişler (Arşiv – AP)
TT

Uluslararası toplum Lübnan'da sadece ateşkes değil, silahsızlanma da istiyor

Beyrut'taki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı yolunda Lübnan ordusunu destekleyen afişler (Arşiv – AP)
Beyrut'taki Refik Hariri Uluslararası Havalimanı yolunda Lübnan ordusunu destekleyen afişler (Arşiv – AP)

Son günlerde, Lübnan resmî makamlarının 2006’da kabul edilen ve 2024’te güncellenen 1701 sayılı Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi kararının uygulanmasına bağlılık vurgusu ile, yalnızca ateşkesin kalıcı hale getirilmesini değil, silahların bırakılmasını ve gücün devlet elinde toplanmasını açıkça dile getirmeye başlayan uluslararası aktörlerin yaklaşımı arasındaki çelişki giderek belirginleşiyor. Bu yeni yaklaşım, Lübnan devletini son derece hassas bir siyasi ve güvenlik sınavıyla karşı karşıya bırakıyor.

İsrail’in artan askeri faaliyetleri ve Litani Nehri’nin güneyi ile kuzeyine yönelik hava saldırılarının sürmesi eşliğinde, Lübnan devleti 1701 sayılı kararın tüm hükümlerine bağlılığını ortaya koymaya çalışıyor. Resmî açıklamalarda, Lübnan ordusunun Mavi Hat boyunca görevlerini yerine getirdiği ve Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü (UNIFIL) ile iş birliği içinde sükûneti sağlamaya çalıştığı vurgulanıyor.

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn da Lübnan’ın ‘ateşkese bağlı olduğunu ve uluslararası yükümlülüklerine saygı gösterdiğini’ yineleyerek, 2006’dan bu yana geçerli olan çerçevenin korunması yönündeki iradeye işaret etti.

Ancak Lübnan’ın bu yaklaşımı Batılı başkentleri artık ikna etmiyor. Son dönemde ABD ve Avrupa’dan gelen açıklamalar, ‘uluslararası toplumun istikrarı yönetme aşamasından, değişimi dayatma aşamasına geçtiğini’ açık biçimde ortaya koyuyor. Özellikle Lübnan ordusunun güneyde sahadaki planını uygulamaya başlamasının ardından, silahların devlet otoritesi altında toplanması gerekliliği yönündeki söylem daha da güç kazanmış durumda.

Uluslararası silahsızlanma takvimi

Eski milletvekili Faris Said, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, uluslararası toplumun Lübnan’daki tüm yasadışı silahların tasfiyesi, özellikle de Hizbullah’ın silahları için bir takvim belirlediğinin artık netleştiğini, bunun yalnızca Litani Nehri güneyindeki silahları kapsayan 1701 sayılı karar ile sınırlı olmadığını söyledi.

Said, “Lübnan yetkilileri bu takvimden haberdar, ancak kamuoyuna açıklanmadı. Yetkililerin bu konuda ciddi adımlar atması gerekiyor, çünkü gecikme ülkeyi büyük siyasi ve güvenlik risklerine maruz bırakır” ifadelerini kullandı.

Said’e göre mevcut aşama, uluslararası yaklaşımda bir değişimi gösteriyor: “Artık odak sadece güneydeki durumu düzenleyen 1701 sayılı kararın uygulanmasında değil. Zira şimdi tüm milislerin silahsızlandırılması yönünde açık talepler öne çıkıyor” (yani 1559 sayılı karar). Said bu değişimi, ‘Lübnan siyasetinde silahın egemenliğine son verme iradesi’ olarak nitelendirdi.

Said ayrıca, “Lübnan’da Hizbullah tarafından yapılan sözlü tırmanış, gerçek durumla uyumlu değil. Hizbullah medyada tonunu yükseltiyor, ancak geniş çaplı bir askeri çatışmaya girişecek kapasitesi yok” değerlendirmesinde bulundu. Said, Hizbullah içinde iki eğilim olduğunu belirterek, birinin İran-ABD müzakerelerini beklediğini, diğerinin ise Hizbullah’ı çıkmazdan kurtaracak bir Arap çözümü arayışında olduğunu bildirdi.

 Hizbullah tarafından Lübnan'ın güneyindeki Kaleviyeh köyüne yerleştirilen bir füze maketi… Duvarda “Silahlarımızı bırakmayacağız” yazıyor. (EPA)Hizbullah tarafından Lübnan'ın güneyindeki Kaleviyeh köyüne yerleştirilen bir füze maketi… Duvarda “Silahlarımızı bırakmayacağız” yazıyor. (EPA)

1701 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararının uygulanmasının geçmiş yıllarda Hizbullah’ın silahları ve siyasi sisteme derinlemesine nüfuzu nedeniyle aksadığını belirten Said, Hizbullah’ın seçim yasası ve mezhep ötesi ittifakları aracılığıyla kendisine bir siyasi güvenlik ağı oluşturduğunu söyledi.

Said sözlerini şöyle noktaladı: “Artık Lübnan devletinin zaman kaybetme lüksü yok. Devlet, BM gözetiminde tek bir masada oturup bekleyen meseleleri çözmeli ve müzakerelere parti mantığıyla değil, devlet mantığıyla başlamalı. Zamanla yarış içindeyiz; eğer bu yılı da aşarsak ve silah konusunda siyasi çözümler bulamazsak, tüm Lübnan’ın yeniden şiddet sarmalına gireceği düşüncesi gerçek olabilir.”

1701 sayılı karar artık uygulanabilir değil

Lübnan devleti, uluslararası meşruiyet politikasını savunmak zorunda kalırken, ülkedeki en etkili güçlerden Hizbullah, kararı kabul eden devletlerin yorumladığı şekliyle 1701 sayılı kararın sınırlarını tanımıyor.

Hukuk profesörü Dr. Ali Murad, “Lübnan, savaşın ve ateşkes anlaşmasının ortaya çıkardığı güç dengeleri ışığında son derece zor bir gerçeklikle karşı karşıya” dedi. Murad, İsrail’in, Lübnan hükümetinin son olarak silahları devletin elinde toplama çabalarına rağmen, ‘adım adım’ dengesini aştığını belirtti.

Murad, güç dengelerinin bugün her zamankinden daha fazla İsrail lehine döndüğünü, özellikle Suriye rejiminin çöküşü ve Hizbullah’ın yanıt verememesi sonrası, herkesin durumu objektif şekilde değerlendirmesi gerektiğini vurguladı. Murad, “2006’da kabul edilen 1701 sayılı karar, o dönemdeki koşullar değiştiği için artık uygulanabilir değil” ifadesini kullandı.

Mevcut durumun çok daha zor olduğunu belirten Murad, Hizbullah’ın o dönemde silahlarını karar gereği teslim etmemesinin, sonraki uygulamaları daha karmaşık hale getirdiğini söyledi. Murad, savaş sonrası kabul edilen yorum çerçevesinde ateşkesin artık uygulanabilir olmadığını, durumun daha karmaşık ve zor hale geldiğini vurguladı.

Murad, Lübnan devletinin dolaylı müzakere fikrini kabul etmesinin, ulusal çıkarı koruma sorumluluğunu beraberinde getirdiğini belirterek, bunun; saldırıların durdurulması, İsrail’in çekilmesi, tutukluların geri dönmesi ve yeniden imar sürecinin başlatılması gibi açık hedefleri kapsaması gerektiğini ifade etti. Murad, “Bu hedeflerin hiçbiri Hizbullah’ın silahlarıyla artık gerçekleştirilemez” dedi.

Murad sözlerini şu ifadelerle bitirdi: “2006 versiyonu artık geçerli değil, mevcut ateşkes versiyonu ise gerçeklik tarafından aşılmış durumda. Lübnan devleti ve Hizbullah, durumu olduğu gibi değerlendirmeli, inkâr veya kaçma yoluna başvurmamalı.”