Lübnan'da neler yaşanıyor?

Ekonomik çöküş, güvenlik sorunları ve mezhepçilik ülkedeki krizin başlıca nedenleri

Fotoğraf ( Reuters)
Fotoğraf ( Reuters)
TT

Lübnan'da neler yaşanıyor?

Fotoğraf ( Reuters)
Fotoğraf ( Reuters)

Muhammed Bedreddin Zayid
Son yıllarda Lübnan'da olup bitenlerle ve son yaşanan felaketle ilgili yazı ve makaleleri okuyanların, meseleyi anlamakta güçlük çekmesi doğaldır, zira birçok çelişkili teoriyle karşılaşıyor olmalılar. Gerek ülke içinden gerekse dışarıdan yapılan yorumlar karşısında hayrete kapılmamak mümkün değil, sanki ülkenin bu hale gelmesinin sorumluluğunu paylaşmıyorlarmış gibi, herkes suçu bir başkasına atarak kaygısız cümleler kurabiliyor.

Limanda gerçekleşen korkunç patlamanın niteliği ve tam olarak nasıl meydana geldiği üzerine keskin yargılarda bulunmanın oldukça zor olduğunun farkındayım. Kasıtlı bir eylem miydi? yoksa kaza ile mi gerçekleşti? bunu kestirmek son derece güç. Öte yandan, sanırım doğru olan yaklaşım, ülkenin içinde bulunduğu krizin boyutlarını ve muhtemel sebeplerini duygusallıktan uzak bir şekilde tahlil etmekten geçiyor. Nitekim bugünlerde hem Lübnan kamuoyunda hem de uluslararası mecralarda Lübnan'ın gidişatına dair derin bir kaygı söz konusu, nitekim Lübnan, hem bölgede hem de uluslararası çevrelerde fazlasıyla önemsenen bir ülke.
Öncelikle Beyrut limanındaki patlamayı ele alalım, bu olayın kasıtlı bir eylem sonucu gerçekleşmediğini farz edecek olsak dahi, (ki şu ana kadar herhangi bir şey kanıtlanabilmiş değil) olayın Lübnan devleti  tarafından aydınlatılacağına dair ufukta bir ışık yok. Her ne kadar sosyal medyada iddialar, komplo teorileri ve suçlamalar alıp başını gitmiş olsa da, tüm bu şüphelerin bağımsız bir uluslarararası soruşturma olmadan herhangi bir anlamı bulunmuyor. Üzülerek ifade etmeliyim ki;  Lübnan'daki siyasi ve idari karar alma modeli, 'kaza' koşullarını çevreleyen bu gizemi dağıtma noktasında pek de etkili olmayacaktır. Nitekim politikacılar ve karar vericiler iç çatışmalara o kadar odaklanmış durumdadır ki; üst düzey yetkililerin kişisel çıkarlarını bir kenara bırakıp bu olaya odaklanmasını beklemek hayalperestlik olarak yorumlanabilir. Özellikle son yıllarda, acil çözüm bekleyen o kadar mesele makul olmayan bir zaman dilimine yayılmış ve çözümsüz kalmıştır ki, bu olayın istisna olacağını düşünmek saflık olur. Üstelik istikrarsız hükümetler ve mezhep kotalı sistem nedeniyle, halihazırda sorumlu addedilen bürokratlar da işlerini istelerse de doğru bir şekilde yapabilecek durumda değildirler. 

Bu arka plana, çok daha büyük bir sorunu ekleyebiliriz. Hizbullah uzun yıllardır ülkenin giriş ve çıkış noktalarında kontrol sağlama eğilimi gösteriyor. Dolayısıyla zahirde havaalanı, liman gibi bölgelerin kontrolü devlet kurumlarında olsa da, bu kurumların güvenilirliğinden söz edemeyiz. Bu kurumlarda yönetici olanlarda liyakat değil de sadakatin öncelendiği bilinmektedir. Yani eğer patlamada kasıt olmasa ve ihmalden kaynaklanmış olsa dahi, bu olay yine de ülkedeki siyasi sistemin başarısızlığını gösterir. En iyi ihtimalle burada söz konusu olan, korkunç bürokratik yozlaşma ve ülkeyi tep tip bir eğilimle yönetme girişiminin sakıncasıdır. 

İkinci boyut ise, ülkedeki siyasi sisteminin kronik krizidir ve bu krizin Lübnan iç savaşıyla başladığını düşünmek yanlıştır.  Lübnan devletinin ilk kuruluş yıllarında döndüğümüzde, mezhepsel kota üzerinden kurgulanmış sorunlu bir yapılanmanın varlığına şahit oluruz, yani temel yanlış oluşturulmuştur. Fransa Cumhurbaşkanı Macron bugünlerde, Fransa'nın sorumluluğundan ve rolünden bahsetmektedir, ancak öncesinde yüzleşmesi gereken Fransa'nın tarihi rolüdür. İnsanların etnik kökenlerinden, din ve mezheplerinden bağımsız bir demokratik katılımcı sistem inşa etmek yerine, bu mezhepçi sistemin oluşmasında Fransa'nın katkıları elbette yadsınamaz. Şimdi burada ülkedeki siyasi yapı üzerindeki dış rollerin ve etkilerinin ayrıntısına girme istencinde değiliz. Şu bir gerçek ki; mezhep kotalı siyasi sistem ve ulusal bağlılığın zayıflığı, başta Lübnan halkının sorumluluğudur. Bu zihniyet, Lübnan'ı tarih boyunca başka ülkelerin ve dış güçlerin müdahalesine maruz bırakmıştır. Arap-İsrail çatışmaları ve ülkedeki Filistinli nüfusu da, 'Lübnan İç Savaşını' tetikleyen etkenlerdendir. Nihayetinde Lübnanlılar iç savaş sürecinde çok acı bir bedel ödemiş ve Taif Anlaşmasının altına imza atmıştır, Taif Anlaşmasının olumlu tarafları olduğu gibi olumsuz yönleri de azımsanamayacak kadar çoktur. Sonuçta bu anlaşma, Lübnan'daki krizleri sona erdirebilmiş değildir. Hatta denilebilir ki Taif Anlaşması 'mezhep kotalı' sistemi daha da karmaşık hale getirmiştir. Bu süreçte Suriye devletinin uygulamaları ve İran'ı sahaya davet etmesi de meseleyi iyice içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir.   
Hizbullah'ın ülke genelinde, siyasi, askeri ve güvenlik etkisinin artmasıyla birlikte, işler daha önce görülmemiş bir şekilde karmaşık hale gelmiştir. Bu çarpıklık, ülkedeki en büyük Maruni Hristiyan cepheyle, (Özgür Yurtsever Hareketi (ÖYH) kurduğu ittifak sonucunda daha da artmıştır. ÖYH iktidara ulaşabilmek için Hizbullah'ın dayattığı şartları kabullenmiş, Hizbullah'ın devlet içinde etkisini arttırmasına, havaalanı ve liman gibi giriş çıkışları ele geçirmesine sessiz kalmıştır. Ülkedeki mezhep kotalı sistemin sakıncaları da eklenince, kriz gün geçtikçe büyümüştür. Ayrıca mezhep siyasi parti liderleri ve kanaat önderlerinin, gün geçtikçe daha az 'bilgece' yaklaşım sergilediğini de ifade etmekte fayda var. Siyasi krizin boyutlarına, mevcut ekonomik durumu ele aldıktan sonra döneceğiz.
Son aylarda ve hatta son yıllarda Lübnan'da artış gösteren protesto gösterilerine ve sokak hareketlerine şahit oluyoruz. Bu eylemler büyük ölçüde, yozlaşmış erkin sebep olduğu ekonomik krize bir itiraz olarak değerlendiriliyor. Doğrusu şu ki; ülkedeki ekonomik krizin, siyasi erkin yozlaşması ve yolsuzlukları da aşan kronik nedenleri var. Öncelikle Lübnan ekonomisi uzun zamandır ne sanayi ne de tarımsal üretimde dışarısıyla rekabet edebilecek düzeyde değildir, bu müzmin bir sorundur. Devlet dışarıdan gelen ürünlere yüksek vergiler uygulayarak rekabet gücünü korumaya çalışmış olsa da başarısız olmuştur. Süreç içinde geleneksel el sanatları üretimi de son bulmuş, iç göç artmış, Beyrut'ta yığılma olmuş, ülke içindeki iş kollarında değişim gerçekleşmiş, ekonomi büyük ölçüde, bankacılık, turizm ve hizmet sektörüne itimat eder olmuştur. Güvenlik sorunları ve Hizbullah'ın artan etkisi ise, son yıllarda özellike Körfez ülkelerinden gelen turistlerin bu ülkeyi tercih etmemesine neden olmuştur. Bankacılık sektörünün de krize girmesi ülke ekonomisine büyük bir darbe vurulmuştur. Tüm bunların üzerine 'mezhepçilik kisvesi' altında gerçekleşen yolsuzluklar da eklenince, refaha alışmış olan toplum,  gelecek kaygısına ve kasvetli bir havaya sürüklenmiştir. Bu refah daha önceleri Lübnan diasporasının döviz aktarımı, ülkeye gelen büyük yatırımlar, bankacılık ve turizm sektörleri sayesinde oluşmuştu, refahı yitiren toplum ise; 'yolsuzluk, mezhepçilik, işsizlik' sloganları ile sokağa çıkmak zorunda kaldı. Gerçekçi olursak, ülkedeki ekonomik krizin tek sorumlusu yolsuzluk yapan bürokratlar ya da yozlaşmış siyasi yapı değildir. Tüm Lübnan halkı da sorumludur, sanayi ve tarım üretimini iyileştirmek ve sürdürmek yerine, her kesim, kendi mezhebini destekleyen dış güçlerin mali ve manevi himayesine girmeyi tercih etmiştir.
Lübnan'daki ekonomik ve siyasi krizin örtüşen boyutları, ülkedeki kaotik çarpıklığın nedenlerinin yalnızca mezhepçilikle teşhis edilmesinin doğru olmadığını gösteriyor. Tabi ki mezhepçilik ülkenin durumunu daha da karmaşıklaştırmış, yapısal sorunlarla yüzleşmeyi de son derece güçleştirmiştir. Yolsuzluk, kadroların değişmesiyle azalmamaktadır, toplumdaki hemen her kesim ve her mezhep kendi içinden yolsuzluğa bulaşacak bireyleri kesintisiz bir şekilde çıkarmaya devam etmektedir.
Bu çarpık resime, ne yazık ki hemen herkes bir şekilde dahil olmaktadır, yolsuzlukla mücadele edenlerin dahi ciddi bir kısmı, yolsuzluğu hedef alınan kişi kendi mezhebinden olması durumunda yelkenleri suya indirebiliyor. Tıpkı bölgesel ya da uluslararası güçlerin, kendilerine yakın buldukları kesimleri gerçeklikten ve adaletten bağımsız olarak desteklemeleri gibi. Tabi burada Lübnan halkına mezhebinden ya da etnik kökeninden bağımsız olarak eşit davranma eğilimi gösteren bazı dış güçlerin var olduğunu da hatırlatalım.
Özetlemek gerekirse; mezhepçi kurgulanmış sistem, ülkedeki siyasi ve ekonomik ufku karartmış durumdadır ve sistem tıkanmıştır. Halihazırda ülkedeki erk büyük ölçüde Hizbullah ve ittifak kurduğu Şii ve Maruni elitlerin elindedir. Bu tıkanmışlığın tek olmasa da başlıca sorumlusu da bu kesimlerdir.
Binlerce Lübnanlının sokaklara çıkıp, mezhepçiliğe itiraz etmesi, başarısızlığın temelinde mezhepçi yaklaşımın olduğunu hissetmeleriyle ve görmeleriyle ilgili olmalı. Bu 'halk hareketi' az daha başarısızlığa uğrayacaktı, çünkü her mezhep özellikle kendisinin hedef alındığından çekindiği için, protesto gösterilerine karşıt bir tutum sergilemişti. Bazı iyimserlerin aksine, bu durumdan yakın vadede herhangi bir çıkış yolu göremediğimi belirtmek isterim. Siyasi ve ekonomik krizden çıkış için tek ihtimalin, halk hareketi sözcülerinin, değişimin zorunlu olduğunun bilincinde olan aklı başında mezhep liderleri ile ittifak geliştirmesi olduğunu düşünüyorum.
Şüphesiz Lübnanlıların sağlıklı bir ortak yaşamı sürdürebilmeleri için birçok koşula ihtiyaç var. Bunlardan ilki ve en önemlisi, Şiiler de dahil olmak üzere tüm mezheplerin ülkeyi bu silahlı örgütün elinden kurtarmasıdır. Şüphe yok ki mezkur örgüt, kazanımlarını korumak için silahlı çatışmayı ve Lübnan'ın parçalanmasını dahi göze alabilir.
Lübnan, çoğulculuğu ve farklılıkların bir arada yaşamasını sembolize eden bir ülkeydi. Bunun önemini ve anlamını kavrayan Lübnanın çocukları, bu güzel ülkeyi kurtarmak için, şiddete başvurmaksızın, aşamalı olarak ve medeni bir şekilde bu mücadeleyi vermek zorundadır. 
*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevirilmiştir.



BM Kürtlerin çekilmesinin ardından Suriye'deki DEAŞ kamplarının kontrolünü devralıyor

Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Haseke kentinden çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolünü ele geçirdiği el-Hol Kampı’ndan (Reuters)
Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Haseke kentinden çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolünü ele geçirdiği el-Hol Kampı’ndan (Reuters)
TT

BM Kürtlerin çekilmesinin ardından Suriye'deki DEAŞ kamplarının kontrolünü devralıyor

Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Haseke kentinden çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolünü ele geçirdiği el-Hol Kampı’ndan (Reuters)
Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Haseke kentinden çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolünü ele geçirdiği el-Hol Kampı’ndan (Reuters)

Birleşmiş Milletler (BM) dün yaptığı açıklamada, Suriye’de on binlerce kadın ve çocuğun barındığı, DEAŞ ile bağlantılı geniş çaplı kampların yönetimini devralacağını duyurdu. Açıklama, bu kampları yıllardır koruyan Kürt güçlerinin hızlı şekilde dağılmasının ardından geldi.

Iraklı yetkililer ise Kürt güçlerinin çekilmesinden sonra Suriye’deki cezaevlerinden nakledilen tutukluları kabul etmeye başladı. Yetkililer, bu kişilerin yargılamalarının Irak ceza yargı sistemi kapsamında yapılacağını belirtirken, ülkeleri vatandaşlarını geri almaya destek vermeye çağırdı. Kuzeydoğu Suriye’de, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) koruması altında bulunan yaklaşık 12 cezaevi ve gözaltı kampında, on binden fazla örgüt mensubu ile onlarla bağlantılı on binlerce kadın ve çocuk yıllardır tutuluyor.

SDG, bu hafta içinde Suriye hükümet güçleriyle yaşanan çatışmaların ardından hızla geri çekildi. Bu durum, cezaevlerindeki güvenlik ile kamplardaki insani koşullara ilişkin endişeleri artırdı.

BM, SDG’nin salı günü el-Hol Kampı’ndan çekildiğini açıkladı. Roj Kampı ile birlikte yaklaşık 28 bin sivilin barındığı kamplarda, kadın ve çocukların çoğunlukta olduğu siviller bulunuyor. Bu kişiler, örgütün eski kontrol bölgelerinden kaçarak kamplara sığınmıştı. Kamplarda Suriyeli ve Iraklıların yanı sıra, 8 bin 500’ü farklı ülke vatandaşlarından oluşan kişiler de yer alıyor.

Yetkililer, Suriye hükümet güçlerinin kamp çevresinde güvenlik çemberi oluşturduğunu, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ile Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) ekiplerinin ise çarşamba günü kampa ulaştığını bildirdi.

BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi Operasyonlar ve Savunma Birimi Direktörü Edem Wosornu, BM Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada, kampın yönetimini devralan UNHCR’nin, acil insani yardımların hızlı ve güvenli şekilde yeniden ulaştırılması için Suriye hükümetiyle etkin bir koordinasyon yürüttüğünü söyledi.

BM Sözcüsü Stephane Dujarric, gazetecilere yaptığı açıklamada, durumun hâlâ gergin ve değişken olması nedeniyle BM yetkililerinin henüz kampa giremediğini belirtti. Dujarric, yağmalama ve kundaklama olaylarına dair haberler alındığını ifade ederken, Suriye hükümetinin UNHCR ve yardım kuruluşlarına güvenlik ve destek sağlamaya hazır olduğunu aktardığını kaydetti.ABD ordusu salı günü yaptığı açıklamada, örgüt mensubu 150 tutuklunun Suriye’den Irak’a nakledildiğini, operasyonun ilerleyen aşamalarında toplam 7 bin tutuklunun Suriye’den çıkarılmasının gündemde olduğunu duyurdu.

Bir ABD’li yetkili salı günü Reuters’a yaptığı açıklamada, örgütün alt kademelerinde yer alan yaklaşık 200 militanın Suriye’deki Şeddadi Hapishanesi’nden kaçtığını, ancak Suriye hükümet güçlerinin bunlardan bir kısmını yeniden yakaladığını söyledi.

Irak’ın BM Daimî Temsilci Yardımcısı Muhammed Sahib Mecid dün BM Güvenlik Konseyi’nde yaptığı açıklamada, Irak’ın bölgesel ve uluslararası güvenliği korumak amacıyla tutukluları kabul ettiğini, ancak diğer ülkelerin de yardım sağlaması gerektiğini belirtti.

Mecid, “Bu meselenin yalnızca Irak’ın omuzlarına yüklenen uzun vadeli bir stratejik yüke dönüşmesine izin verilmemeli. Bazı ülkelerin, vatandaşları olan teröristleri kendi ulusal güvenlikleri için tehdit olarak görmelerine rağmen onları geri almayı reddetmeleri kabul edilemez” ifadelerini kullandı.

Iraklı yetkililer, Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani’nin salı günü Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera ile yaptığı telefon görüşmesinde örgüt mahkûmlarının Irak’a nakledilmesi konusuna değindiğini belirtti. Yetkililer, bu nakillerin Irak hükümetinin Suriye makamlarına yaptığı resmî talep sonrasında gerçekleştirildiğini ifade etti.

scd
Haseke'deki el-Hol Kampı’nın girişlerinden birinde bulunan Suriye güvenlik güçleri (AFP)

Terör örgütü DEAŞ, Irak ve Suriye’de ortaya çıkmış, gücünün zirvesinde olduğu 2014-2017 yılları arasında iki ülkede geniş toprakları kontrol altına alarak milyonlarca insanı yönetmişti. Örgütün ilan ettiği hilafet, ABD öncülüğündeki koalisyonun yürüttüğü askerî operasyon sonucunda çökmüştü.

Iraklı bir askerî sözcü, Irak’ın örgüte mensup 150 tutukludan oluşan ilk grubu kabul ettiğini, bunlar arasında Iraklıların yanı sıra yabancı uyrukluların da bulunduğunu açıkladı. Sözcü, sonraki nakillerin sayısının güvenlik durumu ve sahadaki değerlendirmelere bağlı olacağını belirterek, tutukluları örgütün üst düzey yöneticileri olarak nitelendirdi.

Irak Yüksek Yargı Konseyi ise yaptığı açıklamada, Irak Anayasası ve yürürlükteki ceza yasalarına dayanarak, teslim alınacak ve ilgili ıslah kurumlarına yerleştirilecek sanıklar hakkında usulüne uygun yargı süreçlerinin başlatılacağını duyurdu.

Açıklamada, “Tüm sanıklar, uyrukları ya da terör örgütü içindeki konumları ne olursa olsun, münhasıran Irak yargısının yetkisine tabidir. Haklarında, mağdurların haklarını koruyacak ve Irak’ta hukukun üstünlüğü ilkesini pekiştirecek şekilde, istisnasız olarak yasal işlemler uygulanacaktır” ifadelerine yer verildi.

Iraklı yetkililer, yasal prosedürler kapsamında örgüt mensubu tutukluların ayrıştırılacağını, aralarında yabancıların da bulunduğu üst düzey isimlerin, daha önce ABD askerleri tarafından kullanılan ve Bağdat Havalimanı yakınında bulunan yüksek güvenlikli bir gözaltı merkezine konulacağını bildirdi.

Bu nakiller, Avrupa’da, tutuklu örgüt mensuplarının bazı yakınlarında endişeye yol açtı. Yakını örgüte katılan ve Suriye’de yakalanan Avrupalı bir kadın, Irak’a mahkûm nakledildiğine dair haberlerin ailesini kaygılandırdığını söyledi.

Kimliğinin açıklanmaması koşuluyla konuşan kadın, ailesinin başlangıçta Suriye’deki güvenlik gelişmelerinin, yakınının akıbetine ilişkin bilgi sağlayacağını umduğunu ifade etti.

Kadın, “Mahkûmların Irak’a götürüldüğünü gördüğümüzde korktuk” dedi ve Irak’ta idam cezasının uygulandığına dikkat çekti.

İki Iraklı hukuk kaynağı, Suriye’den Irak’a nakledilen örgüt mensubu tutukluların farklı uyruklardan oluştuğunu belirtti. Kaynaklara göre, Iraklılar çoğunluğu oluştururken, diğer Arap ülkelerinden militanların yanı sıra Batılı ülke vatandaşları da bulunuyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, tutuklular arasında Birleşik Krallık, Almanya, Fransa, Belçika, İsveç ve diğer Avrupa Birliği (AB) ülkelerinden vatandaşların yer aldığını, bu kişilerin Irak yargı makamlarınca yargılanacağını aktardı.


Suriye'deki olaylara Kürt bakış açısı... SDG'den sonraki günün özellikleri

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera pazar akşamı SDG ile ateşkes anlaşmasının imzalanması sırasında (EPA)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera pazar akşamı SDG ile ateşkes anlaşmasının imzalanması sırasında (EPA)
TT

Suriye'deki olaylara Kürt bakış açısı... SDG'den sonraki günün özellikleri

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera pazar akşamı SDG ile ateşkes anlaşmasının imzalanması sırasında (EPA)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera pazar akşamı SDG ile ateşkes anlaşmasının imzalanması sırasında (EPA)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile ilgili son gelişmeler, Kürt çevrelerde tartışmaları genişletti. Tartışmalar, yaşananların bölgesel ve uluslararası güç dengelerinin dayattığı bir siyasi geri çekilme mi olduğu, yoksa yeni bir uzlaşmanın şekillenmesi beklenirken yapılan zorunlu bir yeniden konumlanma mı olduğu ekseninde yoğunlaşıyor. Her iki değerlendirme de Suriye’de Kürtlerin geleceğine ilişkin daha derin sorularla kesişiyor.

Suriye hükümeti, Kürtlerin öncülüğündeki SDG’nin kontrolünde bulunan kuzey ve doğu Suriye’de geniş alanlarda yeniden kontrol sağladı. Bu gelişme, Beşşar Esed’in devrilmesinden yaklaşık 14 ay sonra Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera’nın iktidarını güçlendirdi.

Sahadaki bu hızlı değişim, Suriye’nin neredeyse tamamını yeniden Şam’daki merkezi yönetimin otoritesi altına sokarken, ABD politikasındaki dönüşümü de gözler önüne serdi.

Siyasi kayıp

SDG liderliğine yakın kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, güçlerin ‘geniş çaplı saha çatışmalarına girmediğini ve yaklaşık 40 bin savaşçıdan oluşan askerî yapısını koruduğunu’ ileri sürdü. Kaynaklar, yaşananların ‘askerî bir çöküşten ziyade siyasi bir kayıp’ olduğunu vurguladı.

Kaynaklara göre temel ayrışma, SDG’nin kendi içinden çok ABD’nin yaklaşımında ortaya çıktı. Bu farklılığın, kuzeydoğu Suriye’deki DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK) Komutanlığı’nın bakışı ile ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın fiilen benimsediği çizgi arasında yaşandığı ifade edildi.

ABD’nin önceliklerini yeniden düzenlediğine dikkat çeken değerlendirmelere göre, Washington, yeni Suriye yönetimini desteklemeyi ve terörle mücadelede DMUK’A entegre etmeyi tercih etti. Bu yaklaşımın, İsrail ile ilişkileri iyileştirme ve Türkiye ile doğrudan bir gerilimi önleme hedefleriyle birlikte ele alındığı belirtildi.

Barrack, ülkesinin terörle mücadelede SDG gibi devlet dışı bir yapı yerine Suriye devleti ile iş birliğini tercih ettiğini açıklamıştı.

Kaynaklar, el-Cezire bölgelerinde yaşanan gerginlikler ve bazı Arap aşiretlerinin başkaldırılarına rağmen Kürtlerin, geniş çaplı bir çatışmaya sürüklenmemek amacıyla bazı kabilelerle karşılıklı saygıya dayalı ilişkilerini koruduğunu aktardı.

SDG şemsiyesi

Kürt araştırmacı Cabbar Kadir, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, SDG’nin bünyesinde farklı etnik ve dini geçmişlere sahip askerî oluşumları barındırdığını ifade etti.

Kadir, PKK lider kadrolarının süregelen müdahalelerinin etkisini de dışlamadı. Hapisteki örgüt liderinin gönderdiği mesajların, SDG içinde karar alma süreçleri üzerinde ‘somut bir etki’ yarattığını belirtti.

Bu tablo içinde, Kadir’e göre SDG bünyesinde pragmatik kanatlar ortaya çıktı. Bu kanatlar, savaş öncesinde ve sonrasında Suriye yönetimiyle doğrudan çatışmadan kaçınmayı ve taraflar arasında hassas bir dengeyi korumayı tercih etti. Ancak SDG’nin ABD öncülüğündeki DMUK’a dahil olması ve Washington’un SDG’yi DEAŞ’la mücadelede temel ortak olarak görmesi, Batı desteğine bel bağlayan başka bir kanadın güçlenmesine yol açtı. Bu durum, özellikle Arap nüfusun çoğunlukta olduğu geniş bölgelerde SDG güçlerinin konuşlanmasıyla birlikte, Kürt hareketini daha karmaşık bir sürece sürükledi.

Yeni Suriye yönetiminin ortaya çıkmasıyla birlikte, SDG içinde bir başka görüş ayrılığı daha belirginleşti. Bir kesim, kazanımların korunması için Şam’la erken angajmanı savunurken, diğer kesim Türkiye ile yakın ilişkiler kuran, Kürt haklarına karşı bir çizgi izleyen merkezi bir devlet yapısının yeniden üretilmesinden endişe ederek beklemeyi tercih etti.

Bu bölünmeler, karar alma birliğini zayıflattı ve SDG’nin net müzakere şartları dayatma kapasitesini sınırladı. Kadir, Kürt liderliğinin ‘siyasi dönüşümleri ve bölgesel-uluslararası güç dengelerindeki değişimi doğru okuyamadığı’ sonucuna vardı.

Öte yandan, SDG içinde Sipan Hemo ve Bahoz Erdal gibi isimlerin temsil ettiği daha sert bir çizginin, masadaki ve sahadaki karar birliğini önemli ölçüde zedelediği, bu çizginin Halep’teki son gerilimlerin tırmanmasında rol oynadığı yönündeki iddialar yaygın biçimde dile getiriliyor.

Bölünme var ama bu doğal

Kürt yazar ve araştırmacı Hoşeng Veziri, SDG bünyesinde görüş çeşitliliğinin doğal olduğunu ve bunun gerçek bir bölünme anlamına gelmediğini belirtti. Veziri’ye göre krizin özü, bölgesel politikalarla, özellikle de Türkiye’nin Suriye’deki Kürt meselesine yaklaşımıyla bağlantılı. Veziri, Ankara’nın Kürt meselesinin varlığını kabul etmemesinin, tarihsel olarak Kürtlere karşı birikmiş gerilim ortamından da yararlanarak SDG ile Şam arasındaki ilişkileri karmaşıklaştırdığını ve çatışmaları hızlandırdığını savundu.

Şarku’l Avsat’a konuşan Veziri, yaşananların ‘teslimiyet’ olarak nitelendirilmesini reddederek, SDG’nin çökmediğini, aksine Kürt çoğunluklu bölgelerini savunmaya çalıştığını ifade etti. Kürtlerin geleceğini Suriye’deki yeni yönetimin vizyonuyla ilişkilendiren Veziri, önceki rejimlerin hatalarının tekrarlanmaması gerektiği uyarısında bulundu ve Suriye’nin geleceğinde ‘herkes için bir cumhuriyet’ inşa edilip edilemeyeceği sorusunun belirleyici olacağını vurguladı.

Erbil'in durumu yatıştırmadaki rolü

Buna paralel olarak Irak’taki Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) rolü de öne çıkıyor. KDP lideri Mesud Barzani’nin basın danışmanı Kifah Mahmud, KDP’nin Türkiye ile PKK arasındaki barış çabalarını desteklediğini ve diyalog heyetlerini ağırladığını belirtti. Mahmud, bunun yanında SDG ile yeni Suriye yönetimi arasındaki müzakerelere ilk günlerinden itibaren destek verdiklerini aktardı.

Mahmud, partinin son ateşkesin sağlanmasında ve diyalog sürecinin yeniden başlamasında önemli bir rol oynadığını, bunun da Mesud Barzani’nin memnuniyetle karşıladığı bir açıklamaya yol açtığını söyledi.

Mahmud ayrıca, ateşkesi pekiştirme ve anlaşmanın uygulanmasını sağlama çalışmalarının sürdüğünü vurguladı. Mahmud’a göre bu süreç, ‘toplumsal barış ve güvenliği korumayı ve Kürtlerin Suriye halkının temel bileşenlerinden biri olarak hak ettiklerini elde etmelerini’ hedefliyor. Mahmud, Barzani’nin Şera ile devam eden temaslarının, KDP’nin konumu ve barışın temellerini atmadaki rolünü ortaya koyduğunu ifade etti.

Senaryolar

Gelecek senaryoları açısından Cabbar Kadir, en gerçekçi senaryonun Şam ile bir uzlaşma olduğunu öngörüyor. Bu uzlaşmanın, askerî ve idari yetkilerin kısıtlanması ve SDG’nin Suriye ordusuna entegre edilmesi gibi zorlayıcı tavizler gerektirebileceğini, bunun da örgütsel açıdan ciddi zorluklar doğuracağını belirtiyor.

Kadir’e göre, Türkiye’nin olası genişlemesi en tehlikeli senaryoyu oluşturuyor; bu durum, stratejik bölgelerde kapsamlı değişimlere yol açabilir ve DEAŞ’ın yeniden ortaya çıkma riskini beraberinde getirebilir. Öte yandan Kadir, ABD’nin Suriye’deki varlığının tarafların uzun süreli kanlı bir çatışmaya sürüklenmesini veya Kürt kimliğinin tamamen silinmesini önleyeceğini öngörüyor.

Sonuç olarak çoğu Kürt gözlemci, kuzeydoğu Suriye’nin geleceğinin, maliyeti ne olursa olsun Şam ile yapılacak bir uzlaşmaya bağlı olduğunu, bunun mevcut güç dengeleri altında en az kayıpla sürdürülebilecek seçenek olduğunu ifade ediyor.


Suriye İçişleri Bakanlığı, Rakka'daki el-Aktan Hapishanesi’ni teslim aldı

Suriye Demokratik Güçleri'ne (SDG) bağlı unsurlar, 23 Ocak 2026'da Suriye'nin kuzeydoğusundaki Rakka şehrinde bulunan el-Aktan Hapishanesi’nden çekilerek Kobani'ye (Ayn el-Arab) doğru ilerledi. (AFP)
Suriye Demokratik Güçleri'ne (SDG) bağlı unsurlar, 23 Ocak 2026'da Suriye'nin kuzeydoğusundaki Rakka şehrinde bulunan el-Aktan Hapishanesi’nden çekilerek Kobani'ye (Ayn el-Arab) doğru ilerledi. (AFP)
TT

Suriye İçişleri Bakanlığı, Rakka'daki el-Aktan Hapishanesi’ni teslim aldı

Suriye Demokratik Güçleri'ne (SDG) bağlı unsurlar, 23 Ocak 2026'da Suriye'nin kuzeydoğusundaki Rakka şehrinde bulunan el-Aktan Hapishanesi’nden çekilerek Kobani'ye (Ayn el-Arab) doğru ilerledi. (AFP)
Suriye Demokratik Güçleri'ne (SDG) bağlı unsurlar, 23 Ocak 2026'da Suriye'nin kuzeydoğusundaki Rakka şehrinde bulunan el-Aktan Hapishanesi’nden çekilerek Kobani'ye (Ayn el-Arab) doğru ilerledi. (AFP)

Suriye İçişleri Bakanlığı bugün yaptığı açıklamada, kuzeydoğu Suriye’de yer alan Rakka kentindeki el-Aktan Hapishanesi’nin, Kürtlerin öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrolünden çıkarılarak hükümet güçlerinin denetimine alındığını duyurdu.

Şarku’l Avsat’ın Suriye resmi haber ajansı SANA’dan aktardığına göre Bakanlık, Cezaevleri ve Islah Kurumları İdaresi’nin kısa süre önce Rakka’daki el-Aktan Hapishanesi’ni SDG’den devraldığını bildirdi. Açıklamada, cezaevinin güvenliğinin sağlanması ve içerdeki güvenlik durumunun kontrol altına alınması amacıyla Terörle Mücadele İdaresi ile ilgili diğer birimlerden uzman ekiplerin görevlendirildiği belirtildi.

Cezaevinde, DEAŞ ile bağlantılı tutukluların bulunduğu ifade edilirken, tesisin çevresinde Suriye hükümet güçleri ile SDG arasında çatışmalar yaşandığı bildirildi.

Cezaevinde halen kaç örgüt mensubunun bulunduğu ise henüz netlik kazanmadı. ABD ordusu, Suriye’deki cezaevlerinden DEAŞ’la bağlantılı 7 bin tutuklunun komşu Irak’a nakline başladı. Amerikalı yetkililer, tutukluların, aralarında Avrupa ülkelerinin de bulunduğu çok sayıda farklı ülkenin vatandaşı olduğunu açıkladı. Pazar günü varılan kapsamlı entegrasyon anlaşması uyarınca, örgüt mensuplarının tutulduğu cezaevlerinin sorumluluğunun Suriye hükümetine devredilmesi öngörülüyor.

dvdfv
El-Hol Kampı’nın genel görünümü, 2 Nisan 2019 (Reuters)

SDG, pazartesi günü yaptığı açıklamada, cezaevi yakınlarında hükümet güçleriyle çatışmalara girdiklerini ve cezaevinin hükümetin kontrolüne geçmesinin ‘istikrarı tehdit eden, kaos ve terörün geri dönüşüne zemin hazırlayabilecek ciddi güvenlik sonuçları’ doğurabileceğini savunmuştu. ABD’nin DEAŞ mensubu tutukluları nakletme süreci, SDG’nin kuzeydoğu Suriye’de hızlı biçimde çözülmesinin ardından geldi. Güvenlik endişeleri, salı günü Şeddadi Cezaevi’nden yaklaşık 200 örgüt mensubunun kaçmasının ardından daha da arttı. Suriye hükümet güçleri, kaçanların bir bölümünü daha sonra yeniden yakaladı.

El-Hol Kampı’ndaki istikrarsız güvenlik durumu

Bu arada, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) Suriye Sözcüsü Celine Schmitt bugün yaptığı açıklamada, DEAŞ mensuplarının ailelerini barındıran el-Hol Kampı’ndaki istikrarsız güvenlik durumu nedeniyle UNHCR yetkililerinin kampa giriş yapamadığını bildirdi.

Suriye güvenlik güçleri, hafta sonunda taraflar arasında varılan düzenlemeler çerçevesinde Kürt güçlerin çekilmesinin ardından çarşamba günü kuzeydoğu Suriye’deki el-Hol Kampı’na girmişti.

Ülke genelinde kontrolü tesis etmeye çalışan Şam yönetiminin askeri baskısı altında kalan SDG, son günlerde geniş topraklardan çekilerek, kuzeydoğudaki son kalesi konumundaki Haseke vilayetinde Kürt nüfusun çoğunlukta olduğu kent ve kasabalara geri çekildi.

Schmitt, AFP’ye yaptığı açıklamada, “UNHCR son üç gün içinde el-Hol Kampı’na ulaşmayı başardı, ancak güvenlik durumunun değişkenliği nedeniyle henüz kampa giremedi” dedi.

El-Hol Kampı’nda yaklaşık 24 bin kişi yaşıyor. Bunların 15 binini Suriyeliler oluştururken, 42 farklı ülkenin vatandaşı olan yaklaşık 6 bin 300 kadın ve çocuğun büyük bölümünün ülkeleri tarafından geri alınması reddediliyor.

Schmitt, UNHCR ile Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) kampa ‘su yüklü tankerler ulaştırmayı başardığını’ ifade etti.

Schmitt, “UNHCR bugün ekmek dağıtımını yeniden başlatma umuduyla el-Hol Kampı’na dönüyor. Dağıtım son üç gündür durmuştu” dedi.

Schmitt, Suriye hükümetinin, ‘insani faaliyetlerin yeniden başlatılabilmesi için güvenliği sağlama ve UNHCR ile ortaklarına destek verme’ konusunda hazır olduğunu bildirdiğini de aktardı.

Schmitt ayrıca, UNHCR’nin kamptaki idari sorumluluğu, Suriye güçleri ile SDG arasında son çatışmaların başlamasından önce, 1 Ocak itibarıyla devraldığını kaydetti.

ABD destekli SDG, 2019 yılında DEAŞ’ın Suriye’deki son kalelerinin ele geçirilmesiyle sonuçlanan askeri operasyonlarda öncü rol oynamıştı.