Cumhurbaşkanı Erdoğan: Türkiye bu suni rüzgarlarla eğilip bükülebilecek bir ülke değildir

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (İHA)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (İHA)
TT

Cumhurbaşkanı Erdoğan: Türkiye bu suni rüzgarlarla eğilip bükülebilecek bir ülke değildir

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (İHA)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (İHA)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Türkiye ne zaman küresel gündemlere ilişkin bir irade ortaya koysa, ne zaman bölgesel hakları ile ilgili adımlar atsa ekonomi üzerinden bir hesaplaşmanın devreye sokulduğunu görüyoruz. Türkiye ekonomide, bu suni rüzgarlarla eğilip bükülebilecek bir ülke değildir” dedi.
Cumhurbaşkanlığı Kabinesi Toplantısı sonrasında kameraların karşısına çıkan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Beyrut'ta yaşanan patlama ve Akdeniz ile Ege'de yaşanan olaylara değinirken, konuşmasının büyük bölümünü ekonomik gelişmelere ayırdı.
Beyrut'ta yaşanan patlama sonrası yaşanan gelişmelere değinen Erdoğan, Ege ve Akdeniz'de Türkiye'nin haklarını ve hukukunu yok saymaya yönelik girişimlere verilen cevapları anlattı. Erdoğan, “Bölgedeki sismik araştırma faaliyetlerimizi Almanya Şansölyesi Merkel'in ricası üzerine iyi niyet nişanesi olarak bir süreliğine ertelemiştik. Ancak Yunan tarafı hüsnüniyet ile hareket etmediğini bir kez daha göstermiş ve Mısır ile hiçbir hukuki temeli olmayan bir anlaşmaya yönelmiştir. Buradan bir kez daha altını çizerek ifade etmek istiyorum. Türkiye'nin hiç kimsenin hakkında, hukukunda, toprağında, denizinde, meşru çıkarlarında gözü yoktur. Bizim tek talebimiz bize de aynı anlayışla yaklaşılmasıdır. Türkiye gibi 780 bin kilometrekarelik dev bir toprak parçasını görmezden gelip birkaç kilometre karelik adalar üzerinden bizi sahillerimize hapsetme girişimine rıza gösteremeyeceğiz. Dünyada hiçbir ülke böyle saçma ve temelsiz talebe boyun eğmez. Biz diyoruz ki, gelin Akdeniz'deki tüm ülkeler bir araya gelelim, herkes için kabul edilebilir, herkesin hakkını koruyan bir formül bulalım. Ülkemizin bu çağrısına kulaklarını kapatanlar güçlerinin yetmeyeceği, boylarını aşan bir takım girişimlerle kendi geleceklerini kendi elleri ile karartıyorlar. Salgın ve onunla bağlantılı siyasi, ekonomik, sosyal sorunların bir kabus gibi üzerine çöktüğü güçlere güvenenler hüsrana uğramaya mahkumdurlar. Türkiye'nin bu konudaki kararlılığını hala kavramamış olanları bir an önce gerçekleri görmeye ve çözümü masada aramaya davet ediyoruz. Anlaşmazlıkların diyalog yoluyla ve hakkaniyet temelinde çözümü için biz her zaman varız. Bu konuda sağduyu hakim olana kadar Türkiye olarak sahada ve diplomasi alanında kendi planlarımızı uygulamaya devam edeceğiz. Nitekim Oruç Reis Sismik Araştırma Gemimiz dün saat 20.00'de Antalya açıklarından demir alarak görev bölgesine doğru hareket etti. 10 saat süren seyirden sonra bu sabah saat 08.00 itibariyle çalışmalarına başladı. Ekonomide olduğu gibi enerjide de ülkemizin bağımsızlığı için mücadele etmeyi sürdüreceğiz” diye konuştu.
“Türkiye ekonomide, bu suni rüzgarlarla eğilip bükülebilecek bir ülke değildir”
Türkiye'nin 2002 yılında 236 milyar dolar olan milli gelirini 2019 yılında 754 milyar dolara yükselttiklerinin altını çizen Cumhurbaşkanı Erdoğan, ekonomik verileri açıkladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Kişi başı milli geliri 3 bin 500 dolardan 2013 yılında 12 bin 500 dolara kadar çıkartmıştık, ancak Gezi olayları ile başlayan ve bugüne kadar kesintisiz devam eden saldırılar sebebiyle bu rakam 2019 yılında 9 bin 127 dolar olarak gerçekleşti. Türkiye ekonomisi satın alma kalitesi gücü paritesine göre dünyada 2002 yılında 17. sıradayken 13. sıraya yükseldi. Böylece ülkemizi kişi başına gelirde dünya sıralamasında üst orta gelir grubuna yükselttik. Ülkemiz insani gelişmişlik endeksinde de dünyadaki konumunu iyileştirmeye devam etti. 2019 yılı insani gelişme raporunda Türkiye bir önceki yıla göre 6 basamak ilerleyerek 58. sıraya yükseldi. Böylece ilk defa çok yüksek insani gelişme kategorisinde yer almış olduk. Rekabetçiliği artırmaya, iş ve yatırım ortamını iyileştirmeye yönelik çok önemli adımlar attık. Bu sayede Dünya Bankası tarafından hazırlanan iş yapma kolaylığı endeksinde geçtiğimiz yıl 10 basamak birden tırmanarak 33. sıraya yerleştik” şeklinde konuştu.
Türkiye'nin 18 yılda nereden nereye geldiğini anlatmak için mukayeseli rakamları paylaşan Erdoğan, “Ülkemizde yıllık otomobil satışı 2002 yılında 91 bin adet iken bu rakam 2016'de 756 bine kadar çıktı, geçtiğimiz yıl da 387 bin olarak gerçekleşti. Buzdolabı satışı 18 yıl önce 1 milyon 88 bin adetten 2,5 milyona çıktı. Çamaşır makinesi satışı 824 bin adetten 2 milyonun üzerinde bir sayıya ulaştı. Bulaşık makinesi satışı 282 bin adetten 1 milyon 332 bin adede, fırın satışı 339 binden 817 bine yükseldi. Bütün bunları ülkemizdeki refah düzeyini ifade etmesi bakımından söylüyorum. Bunlar aynı zamanda vatandaşımın alım gücünün bu tür ürünlerde nereden nereye yükseldiğini göstermesi bakımından önem arz ediyor. Ülkemizde yeni açılan şirket sayısı 30 bin 842 iken geçtiğimiz yıl bu rakam 85 bin 263'ü buldu. İstihdamda 19,6 milyondan 28 milyon 80 bine çıktı. Borsa endeksi 110'dan binin üzerine ulaştı. Göreve geldiğimizde öyleydi, ama şimdi burada. Turizmde 13,2 milyon turistten geçtiğimiz yıl 52 milyon turist rakamını gördük. Şimdi korona virüs sebebiyle bir sıkıntının içindeyiz ama toparlanmaya başladık. Şimdi Almanya, Rusya, bugün itibariyle kapılarını açmış durumdalar. Geçen yılın rakamlarını yakalayamayacağız ama yine yükselmeye başladığımızı hep birlikte göreceğiz. Salgın sebebiyle turizmde yaşanan sıkıntıları çözmek için tüm imkanlarımızla gayret gösteriyoruz. Merkez Bankası döviz rezervimiz 28 milyar dolardan 90 milyar doların üzerine çıktı. Bir ara bu rakam 135 milyar dolara kadar yükselmişti. Bunun yanında IMF meselesi, IMF'ye olan borcumuz biz göreve geldiğimizde 23,5 milyar dolardı, biz bunu 2013 Mayıs'ında sıfırladık. Türkiye'nin IMF'ye borcu yok. Birileri de avucunu ovuşturuyor. Ana muhalefet partisi. IMF'ye gidecekmişiz, IMF'den bir şeyler isteyecekmişiz. Boşuna avucunuzu ovuşturmayın, biz o kapıları kapattık. IMF bizden 5 milyar dolar borç istedi, o zaman ekonomiye bakan zat, geldi bana ‘Sayın Başbakanım verelim mi bu borcu' dedi. Verin dedim. Bugün borç alan yarın talimat alır dedim. Şimdi parti kurmuş bize ekonomi dersi veriyor. Önce bunları herkesin görmesi yazım. Faiz ödemelerinin milli gelirimize oranını yüzde 14,4'den yüzde 2,3 seviyesine indirdik. En düşük memur maaşını 392 liradan 4 bin 188 liraya, asgari ücreti 184 liradan 2 bin 325 liraya, en düşük bağ-kur tarım emeklisi maaşını 66 liradan aldık bin 756 liraya, en düşük emekli sandığı emeklisi maaşını 377 liradan 2 bin 981 liraya kadar çıkarttık. Bütün bunları biz yaptık. ben felsefe yapmıyorum, rakamlarla konuşuyorum. Engelli aylığını 25 liradan 851 liraya, muhtar aylığını 97 liradan 2 bin 261 liraya yükselttik. Lisans öğrencilerine verdiğimiz kredi burs ödemelerini biz geldiğimizde 45 liracık alıyorlardı, 550 liraya çıkarttık, yüksek lisans da bin 100 lira, doktorada bin 650 lira seviyesine çıkarttık. Hatırlayın harç, öğrencilerden alınıyordu, bundan dolayı o zaman öğrencilerin sesi çok çıkıyordu, gösteriler vesaire, bu harcı kim kaldırdı, biz kaldırdık. Tam aksine biz öğrencilerimize bursları ile kredileri ile destek oluyoruz. Tarım sektörüne yaptığımız destekleme ödemelerini yıllık 1,8 milyar liradan 22 milyar liraya çıkarttık. Her alanda bu rakamları çeşitlendirmek mümkün” ifadelerini kullandı.

"Türkiye'nin bölgesel ve küresel bir güç olarak yükselen yıldızından rahatsız olanlar her seferinde daha riyakar şekilde üzerimize gelmeye başladı"
Türkiye'nin bugün geleceğine güvenle bakmasının, bölgesel ve küresel politikalarda aktif pozisyon almasının gerisinde bu güçlü alt yapının olduğunu belirten Erdoğan, “Ülkemizin 2013 yılından beri ardı ardına yaşadığı her saldırı ile birlikte hem korunma reflekslerimizi hem hedeflerimize ulaşma yöntemlerimizi geliştirdik. Allah'ın inayeti ve milletimizin desteği ile girdiğimiz her mücadeleden başarı ile çıktık. Türkiye'nin bölgesel ve küresel bir güç olarak yükselen yıldızından rahatsız olanlar her seferinde daha sinsi daha riyakar şekilde üzerimize gelmeye başladı. Başka hiçbir ülkeye uygulanmayan kriterler bize dayatıldı, başka hiçbir ülkeden talep edilmeyen şartlar bizden istendi. Başka hiç bir ülkeye yöneltilmeyen tehditler bize savruldu. Terör örgütlerinden darbecilere, finans lobilerinden tarihi hesaplaşmalara kadar her türlü araçla üzerimize yüklendiler. Hepsinin de üstesinden birer birer geldik. Bu çerçevede 2019 yılı ülkemiz için yeniden dengelenme sürecinin yaşandığı bir yıl oldu. Cari dengede ve enflasyonda önemli kazanımlar elde ettik. 2018 yılı ekim ayında yüzde 25,2 seviyesinde seyreden enflasyonu geçtiğimiz yıl yüzde 11,8 seviyesine indirdik. Ülkemiz son yıllarda uyguladığı politikalarla pazar ve ürün çeşitliliğini artırdı. 2019 yılında ticaret savaşları, bölgesel istikrarsızlıklar ve Brexit ile birlikte tırmanın küresel belirsizliklere rağmen ihracatta 180 milyar doların üzerine çıkarak yeni bir rekora imza attı. Güçlü ihracat performansımız ve turizm sektörünün desteği ile cari işlemler dengesi 2001 yılından beri ilk defa fazla verdi. Maruz kaldığımız çok yönlü saldırılara rağmen ekonomimiz attığımız kararlı adımlarla 2019 yılının son çeyreğinde yeniden güçlü büyüme politikasına döndü. Bu bizim için güçlü bir patikaydı ama şimdi biz bu patikayı caddeye dönüştüreceğiz. Onun adımlarını atıyoruz. 2019 yılının son çeyreğinde ekonomimiz yüzde 6 oranında kayda değer bir büyüme kaydetti. Kur saldırılarının etkisi ile yüzde 24'e çıkan Merkez Bankası politika faizi, yüzde 8,25 seviyesine indi. Yüzde 35'lere çıkan piyasa faizleri yüzde 8 bandına kadar geriledi. Daha da düşecek. Bütün arzumuz bu ülkede yatırımcı çok daha rahat bir şekilde yatırımlarını yapabilsin. Devletimizin borçlanma faizlerinde de önemli düşüşler sağladık. Yüzde 25'lere çıkan iç borçlanma faizini yüzde 9,72'ye ve yüzde 7,50'yi aşan dış borçlanma faizini yüzde 4,45'e kadar gerilettik. Ekonomik yükseliş 2020 yılının ilk aylarında da devam etti. Yılın ilk çeyreğinde birçok gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomilerin aksine ülkemiz yüzde 4,5 gibi yüksek bir büyüme performansı sergiledi. G-20 ülkeleri arasında en yüksek, OIC'de ülkeleri arasında ikinci en yüksek büyüme performansı kaydeden ülke olduk. 2018 yılı Ağustos ayında yaşadığımız saldırılar sonrasında küresel finans sisteminin bize dayatmaya çalıştığı yüksek faiz yaklaşımını asla kabul etmedik. Bir taraftan kur üzerinden yapılan saldırılarla, bir taraftan kurun enflasyona olan etkisi ile ve diğer taraftan Türkiye üzerinden yüksek faizle haksız kazanç elde etmek isteyenlerle adeta boğuştuk, mücadele ettik. Bu mücadele olmasaydı iş insanımız ayakta kalabilir miydi? Eğer kur atakları ile tüm araçlarımızla mücadele etmeseydik enflasyonu yüzde 25'lerden bugünkü seviyesine bu kadar hızlı getirebilir miydik? Türkiye ne zaman küresel gündemlere ilişkin bir irade ortaya koysa, ne zaman bölgesel hakları ile ilgili adımlar atsa ekonomi üzerinden bir hesaplaşmanın devreye sokulduğunu görüyoruz. Türkiye ekonomide, bu suni rüzgarlarla eğilip bükülebilecek bir ülke değildir” dedi.

“Ekonomimizin dayanıklılığını artırmaya yönelik adımlar sayesinde ekonomimizi hızla toparladık”
“Birileri sadece gazel okur ama biz iş üretiriz, farkımız bu” açıklamasında bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan, bütün başarıların, 2002 yılından bu yana Türkiye ekonomisinin geçirdiği yapısal dönüşüm süreci ve sağlık alt yapısına yatırımlar sayesinde olduğunu söyledi. Erdoğan, “DSÖ verilerine göre dünya genelinde tespit edilen korona virüs vaka sayısının 20 milyona yaklaştı. Konya Şehir Hastanesi açıldı. Resmi açılışını da bizzat giderek Konya'da yapacağız. Resmi açılışını yapmadık ama şuanda hasta kabulü başladı. Diğer illerimize de şehir hastanelerini yaparak çok daha güçlü alt yapıya insanımızı hazırlayacağız. Ülkemiz milyon kişi başına düşen vaka sayısında 73., milyon kişi başına düşen ölüm oranında 57. sıradadır. Bu dönüm sona erdiğinde Türkiye dünyada salgını en az hasarla atlatan ülkelerden biri olacaktır. Salgın sadece insan hayatını tehdit etmiyor, aynı zamanda ciddi ekonomik sorunlar doğuruyor. Küresel ekonomi son bir asırdaki en büyük krizi ile karşı karşıyadır. Salgın nedeniyle küresel tedarik zincirleri ve uluslararası ticaret aksamış, birçok tesiste üretim durmuş ya da yavaşlamıştır. 2020 yılı ilk yarısında dünya genelinde büyük üretim kayıpları, işsizlik oranlarında yükseliş ve tüketim alışkanlıklarında değişiklikler ortaya çıkmıştır. Salgının sarsıcı etkisinin daha iyi anlaşılmasıyla uluslararası kuruluşlar küresel büyüme tahminlerinde revizyona gitmişlerdir. IMF 2020 yılı için daralma beklentisini yüzde 3'den yüzde 4,9'a yükseltmiştir. OIC'de ise bu yıl için daralma beklentisini yüzde 2,4'den yüzde 7,6'ya güncellemiştir. Ekonomik veriler ve beklentiler ABD, Almanya, Japonya ve İngiltere gibi büyük ekonomilerin bile salgının etkisi ile birlikte sarsıldıklarını ve çok ciddi ekonomik kayıplar verdiklerini gösteriyor. 2020 yılının ikinci çeyreğinde ABD ekonomisi yıllıklandırılmış oranlarda yüzde 32,9, Euro bölgesi ekonomisi ise yıllık yüzde 15 düzeyinde daralmalar göstermiştir. Aynı dönemde Almanya ekonomisi yüzde 11,7, İtalya ekonomisi yüzde 17,3, Fransa ekonomisi yüzde 19, İspanya ekonomisi yüzde 22,1 oranında daralmıştır. ABD'de işsizlik oranı yüzde 15 seviyesine kadar ulaşmış, tarım dışı istihdamda 20 milyonun üzerinde aylık düşüşü görülmüştür. Bu gelişmeler karşısında ülkeler hem para hem de maliye politikaları ile ekonomideki olumsuz seyre müdahale ederek ekonomik gerilemeyi azaltmaya çalışmışlardır. Tüm destekleyici politikalara rağmen ekonomik toparlanmanın zaman alması beklenmektedir. Türkiye ekonomisi de salgından kısa vadede elbette olumsuz yönde etkilenmiştir. Ancak aldığımız tedbirler, şoklara karşı mücadeledeki tecrübemiz, güçlü sağlık alt yapımız ve ekonomimizin dayanıklılığını artırmaya yönelik adımlar sayesinde ekonomimizi hızla toparladık” diye konuştu.

"Salgın sonrasında oluşan yeni dünya düzeninde Türkiye yeni bir başarı hikayesi yazacaktır"
Mayıs ayı ile birlikte ekonomik göstergelerde ve beklentilerde bekledikleri iyileşmenin başladığını, Haziran ve Temmuz aylarında bunun güçlendiğini belirten Erdoğan, “Salgının etkilerinin belirginleştiği Nisan ayından sonra Haziran ve Temmuz aylarına ait önce göstergeler ekonomide toparlanma sinyalleri veriyor. Tüketici güven endeksi Nisan ayındaki 54,9 seviyesinden Temmuz ayında 60,9 seviyesine yükselmiştir. Reel kesim güven endeksi nisan ayındaki 62,3 seviyesinde temmuz ayında 99,4 seviyesine yükselmiştir. Ekonomi güven endeksi Nisan ayındaki 51,3 seviyesinden Temmuz ayında 82,2 seviyesine yükselmiştir. Satıl alma yöneticileri endeksi Nisan ayındaki 33,4 seviyesinden temmuz ayında 56,9 seviyesine yükselerek 2011 yılının Şubat ayından bu yana en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Mevsim etkilerinden arındırılmış imalat sanayi kapasite kullanım oranı Nisan ayındaki 61,9 seviyesinden Temmuz ayında 70,7 seviyesine yükselmiştir. Mayıs ayı ile birlikte yeniden yükselişe geçen mevsim etkilerinden arındırılmış sektörel güven endeksleri de Temmuz ayında yükselmeye devam etmiştir. Otomobil üretimi Haziran ayında Mayıs ayına göre yüzde 71,7 oranında, otomobil satışları ise yüzde 127,6 oranında artış kaydetmiştir. Temmuz ayında otomobil satışlarındaki artış eğilimi devam etmiş, bir önceki aya göre artış yüzde 21,7 olmuştur. İhracat Nisan ayından sonra sürekli artış kaydetmiş ve Temmuz ayında 15 milyar dolar ile bu yılın en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Bu dönümde ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 66,2'den yüzde 84,5 seviyesine yükselmiştir. İhracattaki iyileşme sürecinin önümüzdeki dönemde devam etmesini ve normalleşme sürecine özellikle ülkemize önemli sayıda turistin ziyaret etmesi ile birlikte ben inanıyorum ki bize olan bu noktadaki güven daha da artacaktır. Son dönemde sağladığımız finansmana erişim kolaylıkları ve uygun kredi imkanları sayesinde otomotiv konut satışlarında rekor düzeyde artışlar sağlandı. Kredi büyümesinde görülen hızlanmaya karşılık bankacılık sektörümüz güçlü sermaye yapısı, aktif kalitesi ve karlılık oranları ile oldukça sağlıklı bir görünüme sahiptir. Sektörün sermaye yeterlilik rasyosu yüzde 19,5 ile yüzde 8 olan yasal asgari oranının oldukça üzerindedir. Yabancı para açık kaynaklı kur riski bulunmayan söktürün tahsili gecikmiş alacakları da sürdürülebilir seviyelerdedir. Türkiye ekonomisi artık tüketim yerine üretimi önceleyen, ithalata bağımlı değil ihracat odaklı yapısıyla küresel değer zincirine daha entegre olan ve daha fazla katma değer üreten bir model ile yoluna devam edecektir. Salgın sonrasında oluşan yeni dünya düzeninde Türkiye coğrafi konumu, lojistik ağ bağlantıları, üretim kapasitesi, insan kaynağı ile bilgi ve becerisini kullanarak yeni bir başarı hikayesi yazacaktır. Son 2 yıldaki oldukça zorlu şartlara rağmen güçlü ve sağlıklı bir ekonominin inşası için pek çok yeni politikayı hayata geçirdik. Küresel ekonominin önemli ölçüde daralacağı beklentilerinin olduğu bir ortamda attığımız adımlar ve hayata geçirdiğimiz uygulamalar ile ülkemizin önüne gelen yeni fırsatları özellikle değerlendirmesini sağlamakta kararlıyız” şeklinde konuştu.
 



İki zehirli iğnenin ardından infaz başarısız oldu: Tennessee'de 200 yıl sonra ilk kadın idam edilemedi

Krista Pike (Reuters)
Krista Pike (Reuters)
TT

İki zehirli iğnenin ardından infaz başarısız oldu: Tennessee'de 200 yıl sonra ilk kadın idam edilemedi

Krista Pike (Reuters)
Krista Pike (Reuters)

ABD'nin en tartışmalı davalarından birinde infaz süreci beklenmedik şekilde sonuçlandı. 50 yaşındaki Amerikalı mahkûm Krista Gail Pike, Tennessee eyaletinde hakkında verilen idam cezasının infaz edilememesi üzerine bugün (perşembe) hastaneye kaldırıldı.

Nashville'deki yüksek güvenlikli Riverbend Hapishanesi'nin infaz odasındaki cam bölmede gerilim dolu anlar yaşandı. Olay sırasında bulunan görgü tanıkları, Pike'ın ölümcül ilaçlardan iki tam doz verilmesine rağmen nefes almaya, horlamaya ve belirgin şekilde titremeye devam ettiğini aktardı. Bunun üzerine sağlık ekibi ve infaz görevlileri işlemi aniden durdurdu ve Pike yoğun güvenlik önlemleri altında yoğun bakıma sevk edildi.

Cam odada kâbus: Tanıklar şoke oldu

Nadir görülen olay, ABD'deki idam protokollerini yeniden gündeme taşıdı. Pike'ın savunma ekibi acil açıklamasında yaşananları “vahşi bir işkence ve eyaletin cezalandırma sisteminin ağır bir başarısızlığı” olarak nitelendirdi.

İnfaz odasından gelen ilk raporlara göre sağlık ekibi mahkûmun damarlarına ulaşmakta ciddi güçlük yaşadı. Avukatları daha önceki anayasal itirazlarında Pike'ın kan dolaşımıyla ilgili rahatsızlıkları ve damarlarındaki darlık nedeniyle bu konuda uyarıda bulunmuştu.

fgthy
Acil durum ve ambulans araçları, 30 Eylül 2026 Çarşamba günü Tennessee eyaletinin Nashville kentindeki yüksek güvenlikli Riverbend Hapishanesi'ne Krista Pike'ın infazının durdurulmasının ardından ulaştı (Associated Press)

Tanıklar, ilk dozun ardından Pike'ın hayati belirtilerinin sona ermediğini, ikinci dozun ardından ise şiddetli fiziksel kasılmalar ve duyulabilir, hızlı nefes alma belirtileri gösterdiğini söyledi. Bu durum, infaz odasındaki sürecin hem hukuki hem de insani açıdan sürdürülemez hale gelmesine yol açtı.

“Zalimce ceza” tartışmasında yeni anayasal mücadele

İnfaz girişiminin başarısız olması, federal mahkemeler ve ABD Yüksek Mahkemesi önünde yeni bir hukuk mücadelesinin kapısını aralıyor. Pike'ın avukatlarının, yeniden infaz girişiminin ABD Anayasası'nın “zalimce ve olağandışı cezaları” yasaklayan Sekizinci Ek Maddesi'nin açık bir ihlali olacağını savunması bekleniyor.

Hukuk uzmanları, Pike'ın ölümcül ilaçlar verilmesine rağmen hayatta kalmasının, savunma ekibine cezanın müebbet hapse çevrilmesini talep etmek için hukuki dayanak sağlayabileceğini belirtiyor. Savunma, daha önceki ABD yargı kararlarına dayanarak ikinci bir infaz girişiminin insanın fiziksel ve psikolojik dayanma sınırlarını aşan bir işkence teşkil edeceğini ileri sürebilir.

Toplumda yankı: Mahkûmun akıbeti tartışılıyor

Nashville'den gelen haberler ABD kamuoyunda farklı tepkilere yol açtı. Uluslararası insan hakları kuruluşları ve idam cezası karşıtı aktivistler, Tennessee'de 200 yılı aşkın süredir bu cezayla karşı karşıya kalan ilk kadın olan Pike'ın yaşadıklarının ölümcül iğne yönteminin insanlık dışı ve keyfi olduğunun kesin kanıtı olduğunu savundu.

scdvgr
1995'te öldürülen Colleen Slemmer'in fotoğrafları, 30 Eylül 2026 Çarşamba günü Tennessee eyaletinin Nashville kentindeki yüksek güvenlikli Riverbend Hapishanesi'nin önünde, Krista Pike'ın planlanan infazı öncesinde sergilendi (Associated Press)

Buna karşılık, kurban Colleen Slemmer'ın ailesi gelişme karşısında büyük bir şok ve hayal kırıklığı yaşadı. Aile, 1995'ten bu yana devam eden davanın sona ermesini beklerken kendisini yeni bir “ertelenmiş adalet” süreciyle karşı karşıya buldu. Pike'ın eyalet hastanesindeki sağlık ve hukuk durumunun nasıl sonuçlanacağı ise belirsizliğini koruyor.

30 yıl önce işlenen korkunç cinayetin gölgesi

1995 yılına uzanan dava, olayın ayrıntılarının vahşeti ve hem failin hem de kurbanın genç yaşı nedeniyle uzun süre ABD kamuoyunun gündeminde kaldı.

O dönemde 18 yaşında olan ve Knoxville kentindeki bir mesleki eğitim merkezinde öğrenim gören Krista Pike, yoğun kıskançlık ve kişisel anlaşmazlıklar nedeniyle erkek arkadaşının yardımıyla 19 yaşındaki sınıf arkadaşı Colleen Slemmer'ı Tennessee Üniversitesi kampüsünün tenha bir bölgesine götürdü.

Burada Slemmer'a yaklaşık yarım saat boyunca işkence edildi ve vücuduna tuhaf semboller kazındı. Pike daha sonra kurbanını başına aldığı darbelerle öldürdü. Pike'ın ayrıca kurbanın kafatasından bir parçayı “hatıra” olarak sakladığı belirtildi.

Pike hakkında 1996'da idam cezası verildi. Böylece o dönemde ABD'de idam sırası bekleyen en genç kadın ve Tennessee'nin idam koğuşundaki tek kadın mahkûm oldu.

Pike'ın suçunu erken dönemde kabul etmesine rağmen savunma ekibi, onlarca yıl süren kapsamlı bir hukuk mücadelesi yürüttü. Avukatlar, 1996'da verilen kararda Pike'ın trajik geçmişinin yeterince değerlendirilmediğini savundu.

sdfrgt
Knoxville kentinde Mart 1996'da hakkında idam cezası verildikten sonra ağlayan Krista Pike'ı gösteren televizyon görüntüsü (Associated Press)

Pike'ın çocukluğunda fiziksel ve cinsel saldırılara defalarca maruz kaldığını, ayrıca suçun işlendiği dönemde tedavi edilmemiş ağır psikolojik ve ruhsal sorunlar yaşadığını belirten avukatlar, 18 yaşındaki bir kişinin beyninin gelişimini henüz tamamlamadığını ileri sürdü.

Savunma ekibi, bugün 50 yaşında ve pişmanlık duyan Pike'ın, 30 yıl önce cinayeti işleyen ağır travmalar yaşamış genç kadından tamamen farklı olduğunu savundu.


Fransa üç zorlukla karşı karşıya: durgun bir ekonomi, borçlar ve öfkeli halk

Ek kaynak talebiyle düzenlenen bir yürüyüş sırasında, Ulus Meydanı’ndaki (Place de la Nation) Cumhuriyetin Zaferi Heykeli’ne tırmanırken meşaleler ve Genel İşçi Sendikası bayraklarını sallayan itfaiyeciler (AFP)
Ek kaynak talebiyle düzenlenen bir yürüyüş sırasında, Ulus Meydanı’ndaki (Place de la Nation) Cumhuriyetin Zaferi Heykeli’ne tırmanırken meşaleler ve Genel İşçi Sendikası bayraklarını sallayan itfaiyeciler (AFP)
TT

Fransa üç zorlukla karşı karşıya: durgun bir ekonomi, borçlar ve öfkeli halk

Ek kaynak talebiyle düzenlenen bir yürüyüş sırasında, Ulus Meydanı’ndaki (Place de la Nation) Cumhuriyetin Zaferi Heykeli’ne tırmanırken meşaleler ve Genel İşçi Sendikası bayraklarını sallayan itfaiyeciler (AFP)
Ek kaynak talebiyle düzenlenen bir yürüyüş sırasında, Ulus Meydanı’ndaki (Place de la Nation) Cumhuriyetin Zaferi Heykeli’ne tırmanırken meşaleler ve Genel İşçi Sendikası bayraklarını sallayan itfaiyeciler (AFP)

Büyümesi neredeyse duran bir ekonomi, borçların tükettiği kamu maliyesi ve protesto dilini yeniden benimseyen sokaklarla karşı karşıya olan Fransa, son derece karmaşık bir denklem içinde. Hükümet, ücretler, satın alma gücü ve kamu hizmetlerine ilişkin talepleri yatıştırmak zorunda bulunurken aynı zamanda harcamaları milyarlarca euro azaltması öngörülen kemer sıkma bütçesine hazırlanıyor. Ülkenin cumhurbaşkanlığı seçiminin yaklaşması da her türlü ekonomik kararı daha hassas hale getiriyor.

Fransa ekonomisinin bu yılki performansı incelendiğinde olumlu göstergelere rastlamak kolay değil. Resmi veriler, ülkenin karşı karşıya olduğu baskıların boyutunu ortaya koyuyor. Sahada ise 29 Eylül’de yeni bir gösteri ve grev dalgası başladı. Yaz aylarında çıkan yangınlarla mücadelede kritik rol oynayan itfaiyecilerin yürüyüş ve toplantılarıyla başlayan eylemlere, sendikaların çağrıları üzerine kamu çalışanları, ardından da eğitim koşullarının iyileştirilmesini talep eden devlet liselerindeki öğrenciler katıldı. Talepler listesinin bununla sınırlı kalması beklenmiyor.

Sendikalar, 17 Ekim’de hayat pahalılığı ve satın alma gücündeki gerilemeye karşı düzenlenecek protestolarla eylemlerini tırmandırmayı planlıyor. Eylemlerde ayrıca, genel ücret artışı, okullar ve hastanelere ayrılan bütçelerin artırılması, daha fazla personel istihdam edilmesi ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi talep edilecek. Buna paralel olarak Sarı Yelekliler hareketinden aktivistler de enerji ürünlerindeki fiyat artışlarını protesto etmek, fiyatların dondurulmasını ve sektörde faaliyet gösteren şirketlere daha yüksek vergiler uygulanmasını talep etmek amacıyla yeniden sokaklara ve kavşaklara çıkmaya hazırlanıyor.

cdfrgty
Fransa Başbakanı Sebastien Lecornu, 2027 yılı bütçesinin kabul edilmesinde büyük zorluklarla karşılaşacak. (Reuters)

Bu hareketlilik, Fransa’nın 2018 ve 2019 yıllarında Sarı Yelekliler adı altında yaşadığı protesto dalgasını hatırlatıyor. Söz konusu gösteriler bazı aşamalarda güvenlik güçleriyle çatışmaların yanı sıra şiddet olayları, yangınlar ve mülklerin tahrip edilmesine dönüşmüştü. O döneme ait görüntüler Fransız kamuoyunun hafızasındaki yerini korurken, mevcut ekonomik ve mali baskıların gölgesinde protestoların yeniden başlaması ülkede sürece ilişkin hassasiyeti artırıyor.

Güçsüz bir hükümet

Toplumsal taleplerin genişlemesi karşısında Sebastien Lecornu hükümeti, bu taleplere yanıt verebilmek için dar bir hareket alanına sahip. Hükümet ayrıca protesto dalgasının, 2027 ilkbaharında yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesindeki siyasi hareketlilikle kesişmesinden endişe ediyor.

Bu gelişmeler, enflasyonun yeniden ivme kazandığı bir döneme denk geliyor. Ulusal İstatistik ve Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü (INSEE), Fransa’da enflasyon oranının ağustostaki yüzde 2,6’dan eylülde yüzde 3,4’e yükseldiğini açıkladı. Fiyatlardaki artış, özellikle düşük gelirli kesimler başta olmak üzere haneler üzerindeki baskıyı artırırken satın alma gücünün de erimesine yol açıyor.

Akaryakıt fiyatlarındaki artış karşısında hükümet, benzin ve motorin fiyatlarındaki yükselişten etkilenenlere mali yardım sağlama yoluna giderken doğal gaz ve elektrik fiyatlarından kaynaklanan baskılar da devam etti.

Buna karşılık hükümet, 2027 bütçe tasarısını perşembe günü sunmaya hazırlanıyor. Bütçenin kemer sıkma ve harcamaların azaltılması yönünde şekillenmesi beklenirken, bu durum yeni mali tedbirlerin protestocuların dile getirdiği taleplerin büyük bölümünü karşılamasını zorlaştırıyor.

Hükümet, harcamaları azaltarak ve gereksiz olduğunu değerlendirdiği kalemleri gözden geçirerek 54 milyar euro tasarruf sağlamayı hedefliyor. Önerilen tedbirler arasında emekli maaşlarına ilişkin düzenlemeler de bulunuyor.

cdvfgbhycdvgth
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, dün gerçekleşen ikili görüşme sırasında (EPA)

Finansman ihtiyacı, Fransa kamu maliyesinin karşı karşıya olduğu baskının boyutunu ortaya koyuyor. Hükümet kaynaklarına göre Paris, 2027’de yaklaşık 340 milyar euro borçlanmaya hazırlanırken ülkenin borcu 3,6 trilyon avroya yaklaşıyor. Bu rakam, mart sonundaki seviyenin yaklaşık 60 milyar euro üzerinde bulunuyor.

Bu tablo, hükümeti zor bir denklemle karşı karşıya bırakıyor: Kamu maliyesinin mevcut durumu harcamaların azaltılmasını gerektirirken toplumsal baskıların kontrol altına alınması gerekiyor. Seçimlerin yaklaşması ise ücretler, kamu hizmetleri ve sosyal harcamalara ilişkin kararların siyasi hassasiyetini daha da artırıyor.

Borç maliyeti baskıyı artırıyor

Büyümenin zayıf seyretmesi ve kamu maliyesinin kötüleşmesi, Fransa’nın piyasalardan borçlanma maliyetini artırıyor. Bazı tahvil getirileri yaklaşık yüzde 4,8’e ulaşırken, Fransız ekonomisinin 2026’da yalnızca yaklaşık yüzde 0,05 büyümesi bekleniyor. Bu oran, Avrupa Birliği’ndeki (AB) en düşük büyüme oranlarından biri olacak.

Buna karşılık ülkenin borçluluğu gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYİH) yaklaşık yüzde 119’una ulaşmış durumda. Bu oran, AB kurallarında belirlenen yüzde 60’lık tavanın oldukça üzerinde bulunuyor. Borç servisinin maliyeti de artarken, faiz ödemelerinin bu yılın sonunda yaklaşık 79 milyar euroya ulaşması bekleniyor.

Mevcut durum ile 2019-2021 yılları arasında Fransız borç piyasalarında yaşanan tablo arasındaki değişim dikkat çekiyor. O dönemde bazı Fransız devlet tahvillerinin getirileri negatif seviyelere gerilemişti. Bu ortam, Paris’in son derece düşük maliyetlerle borçlanmasına imkan sağlarken, yatırımcılar bazı durumlarda Fransız tahvillerini ellerinde tutmak karşılığında negatif getiriyi kabul ediyordu.

Bugün ise Fransa’nın borçlanma maliyeti, geçmişte borç piyasalarında daha fazla baskıyla karşı karşıya kalan Yunanistan, İspanya ve İtalya gibi bazı Avrupa ekonomilerinde kaydedilen seviyelerin üzerine çıkmış durumda. Fransız ve Alman tahvillerinin getirileri arasındaki fark da 1,2 puanın üzerine çıkarak yatırımcıların Fransa’yı finanse etmek için talep ettiği risk priminin yükseldiğine işaret ediyor.

Borçların artmaya ve büyümenin zayıf kalmaya devam etmesiyle Fransız kamu maliyesinin faiz oranlarına duyarlılığı da artıyor. Borçlanma maliyeti yükseldikçe bütçeden borç servisine ayrılan pay büyüyor ve bu durum kamu hizmetleri, sosyal politikalar ve yatırımlara yönelik harcamalar için mevcut alanı daraltıyor.

2027 yılı bütçesinin kabul edilmesindeki zorluklar

Fransa bütçesinin karşı karşıya olduğu baskılar, 2026’da enerji krizinin maliyeti yaklaşık 9 milyar euro artırmasından bağımsız değerlendirilemiyor. Yakın gelecekte bu baskıların hafifleyeceğine ilişkin de herhangi bir işaret bulunmuyor. Lecornu’nun, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yaklaşması ve buna bağlı siyasi hesapların artması nedeniyle 2027 bütçe tasarısını parlamentodan, özellikle de Ulusal Meclis’ten geçirme konusunda zorlu bir süreçle karşılaşması bekleniyor.

hyt6jk8
Paris’te genel greve katılan göstericiler (EPA)

Seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte siyasi gruplar, kemer sıkma politikası içeren herhangi bir bütçenin kendi seçmen tabanları üzerindeki etkilerini dikkate alma konusunda artan bir baskıyla karşı karşıya kalabilir. Bu durum, zorlu müzakerelerin ve parlamentoda birbiriyle çelişen taleplerin önünü açabilir. Geçen yıl yaşananlar da bu açıdan önem taşıyor. İki hükümet, 2026 bütçesini geçirmek için gerekli çoğunluğu sağlayamamalarının ardından düşmüş, bu durum Lecornu’yu bütçenin kabulü için gereken desteği sağlamak amacıyla Sosyalist Parti milletvekillerine taviz vermeye yöneltmişti.

Büyük bir ekonomi ve siyasi ağırlık

Mali baskılara rağmen Fransa ekonomisi, Avrupa ve küresel ölçekte önemli bir ağırlığını koruyor. Dünya Bankası’nın 2025 verilerine göre Fransa, GSYİH büyüklüğü bakımından AB ekonomileri arasında Almanya’nın ardından ikinci sırada yer alıyor. Fransa’nın GSYİH’si yaklaşık 3,366 trilyon dolar olurken, Almanya’nın GSYİH’si 5,051 trilyon dolar olarak kaydedildi. Daha geniş Avrupa ölçeğinde ise Fransa, yaklaşık 4,003 trilyon dolarlık GSYİH’ye sahip İngiltere’nin ardından Almanya ve İngiltere’nin gerisinde üçüncü sırada bulunuyor.

Aynı verilere göre Fransa, dünya genelinde GSYİH büyüklüğü açısından ABD, Çin, Almanya, Japonya, Hindistan ve İngiltere’nin ardından yedinci sırada yer alıyor. Ekonomik ağırlığının yanı sıra Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olması ve nükleer kapasitesi, Fransa’ya yalnızca ekonomik büyüklüğünün yansıttığının ötesinde siyasi nüfuz sağlıyor.

Ancak mevcut mali ve ekonomik baskılar, Fransa’nın AB içindeki bu ağırlığını korumasını zorlaştırabilir. Fransa ve Almanya, onlarca yıldır Avrupa bütünleşme sürecinin ilerletilmesinde başlıca eksenlerden birini oluşturuyor. Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ikinci döneminin 2027 ilkbaharında sona yaklaşmasıyla birlikte, yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimi Fransız ekonomi ve maliye politikaları açısından daha da önem kazanıyor. Bu dönemde başta Ulusal Birlik (RN) olmak üzere milliyetçi sağın yükselişi, maliye ve ekonomi politikaları da dahil olmak üzere çeşitli alanlarda değişim ihtimalini gündeme getiriyor.


Havacılıkta 7700, 7600 ve 7500 acil durum kodları ne anlama geliyor?

Fotoğraf: Wikipedia
Fotoğraf: Wikipedia
TT

Havacılıkta 7700, 7600 ve 7500 acil durum kodları ne anlama geliyor?

Fotoğraf: Wikipedia
Fotoğraf: Wikipedia

Havacılık dünyasında uçuşlar büyük ölçüde önceden belirlenmiş senaryolar doğrultusunda yürütülüyor. Ancak kokpitlerin görünürdeki sakinliğinin ardında, gökyüzündeki dengeleri saniyeler içinde değiştirebilecek şifreli bir dijital iletişim dili bulunuyor.

Flydubai'nin son uçuşunda yaşanan ve 7700 ile ardından 7500 acil durum kodlarının kullanıldığı olay, hava trafik kontrol merkezlerinin karmaşık krizleri yönettiği katı ve büyük ölçüde görünmeyen protokollere dikkatleri çekti.

Teknik arıza alarmının yanıp sönmesinden, gerilim filmlerini andıran dramatik bir şekilde yasa dışı müdahale koduna geçişe kadar, yerdeki gölge askerler gökyüzü ile yeryüzü arasında kalan bir uçağın güvenli piste ulaşmasını sağlamak için krizi nasıl yönetiyor?

Kontrol merkezlerinde sessiz şifre ve tehlikenin coğrafyası

Hava trafik kontrol merkezleri uçuşları, uçaktaki alıcı-verici cihazın gönderdiği kesintisiz radyo sinyalleri üzerinden takip ediyor. Kokpit ekibi ciddi bir sorunla karşılaştığında kelimeler yük haline gelirken cihazdaki birkaç düğmeye basmak yardım çağrısının en hızlı yolu haline geliyor.

Bu yardım çağrıları, yerdeki radar ekranlarında kontrolörün dikkatini hemen çeken, belirgin renklerle yanıp sönen ışıklı kodlar şeklinde görülüyor. Bunlar, Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü (ICAO) tarafından belirlenen ve uluslararası düzeyde acil durum kodları olarak bilinen sinyaller.

fvghy
Kokpitlerin mühendislik yapısını gösteren görsel (Wikipedia)

7700 kodu, teknik ve operasyonel savunmanın ilk hattını oluşturuyor. Bu kod, ciddi yakıt eksikliği, motor arızası veya kritik tıbbi durumlar gibi çeşitli nedenlerden kaynaklanabilecek genel bir acil durumu bildiriyor ve güvenli bir iniş için derhal harekete geçilmesini gerektiriyor.

Ancak kodun, yasa dışı müdahale ve uçak kaçırma anlamına gelen 7500'e dönüşmesiyle tehlikenin niteliği ve boyutu değişiyor. Bu korkutucu sinyal, yerdeki operasyon merkezlerine kokpitin dışarıdan bir kişinin kontrolüne geçmiş olabileceğini veya uçağın ve yolcularının silahlı tehdit ya da zor kullanma yoluyla ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu bildiriyor.

Radyo sessizliğinin bilmecesi: 7600 kodunun anlamı

Bu iki tehlike arasında, havacılıkta iyi bilinen üçüncü kod 7600 öne çıkıyor. Bu kod, uçağın radyo iletişim sistemlerinde tamamen arıza meydana geldiğini bildirmek için kullanılıyor.

Bu kod, kendine özgü bir sorun oluşturuyor. Uçak havada adeta sağır ve dilsiz hale geliyor; yerden gelen talimatları alamıyor ve kendi durumuyla ilgili bilgi gönderemiyor. Ancak radar ekranlarında görünür olmaya devam ediyor.

Hava trafik kontrol birimleri 7600 koduyla karşılaştığında belirli bir varsayımla hareket ediyor. Kontrol merkezi, pilotun uçuş planına mümkün olduğunca bağlı kalacağını varsayıyor ve kontrolörler uçağın öngörülen güzergâhına göre önündeki hava sahasını boşaltmaya başlıyor.

frgthy
Uçağın kokpit yapısını gösteren görsel (Wikipedia)

Asıl tehlike ise bu kodlar arasındaki bağlantıda ortaya çıkıyor. 7600 kodu masum bir elektrik arızasından kaynaklanabileceği gibi bazı senaryolarda iletişim cihazlarını kapatarak uçağı izole etmek isteyen hava korsanlarının bilinçli bir hamlesi de olabilir. Bu durumda kontrol merkezleri, belirsizliği ortadan kaldırmak ve durumun 7500 koduna dönüşüp dönüşmediğini belirlemek için en üst düzeyde alarma geçiyor.

Hava sahasında hassas operasyon ve güvenli koridorların oluşturulması

Teknik acil durum kodu 7700 tespit edildiği anda hava trafik kontrol merkezleri, uçağın çevresindeki hava sahasında adeta hassas bir operasyon yürütmeye başlıyor.

Kontrolörler normal ticari hava trafiğinin yönetimini ikinci plana bırakarak tüm dikkatlerini acil durumdaki uçağın güvenli güzergâhını oluşturmaya yoğunlaştırıyor.

Yakındaki uçaklara irtifalarını değiştirmeleri ve söz konusu uçağın uçuş hattından uzaklaşmaları yönünde kesin talimatlar veriliyor. Böylece uçağın çevresindeki hava sahası olası bir çarpışmayı önleyecek şekilde boşaltılıyor.

Yerdeki yetkililer, acil durumdaki uçağa diğer tüm uçuşların önünde mutlak öncelik tanıyor. Uçağın standart hava seyrüsefer hızlarına ve irtifalarına uyma zorunluluğu da kaldırılıyor.

Birkaç dakika içinde kontrol kuleleri hedef havalimanındaki yer birimleriyle koordinasyon kuruyor. İtfaiye ve kurtarma araçları pist boyunca konuşlandırılarak mekanik veya teknik açıdan acil müdahale gerektirebilecek bir iniş için hazır bekletiliyor.

Örtülü iletişim protokolü ve güvenlik müdahalesinin yönetimi

Alarmın 7500, yani uçak kaçırma koduna dönüşmesi halinde operasyon merkezlerindeki tablo tamamen değişiyor.

Kriz artık sıradan bir havacılık olayı olmaktan çıkıp devletlerin egemenlik yetkileri kapsamında ele alınan bir ulusal güvenlik meselesine dönüşüyor.

Uluslararası kurallar uyarınca hava trafik kontrolörlerinin, açık radyo frekanslarında uçağın kaçırıldığını veya bir güvenlik tehdidi bulunduğunu doğrudan ifade etmesi yasak. Bunun amacı, kabinde bulunan saldırganların hava trafik iletişimini dinlemesi halinde paniğe kapılmalarını veya müdahalede bulunmalarını önlemek.

Bu durumda kontrolörler, rutin ve örtülü mesajlara başvuruyor ve pilottan kullandığı acil durum kodunu yeniden kontrol etmesini istiyor.

Pilotun 7500 kodunu yeniden doğrulaması veya sinyal devam ederken yanıt verememesi halinde en üst düzey güvenlik planları devreye sokuluyor. Krizin yönetimi sivil havacılık makamlarından hava savunma ve silahlı kuvvetler komutanlıklarına aktarılıyor.

Askeri kuşatma ve en ağır seçenekler

7500 güvenlik kodunun doğrulanmasının ardından savaş uçakları, hızlı müdahale kapsamında sivil uçağı havada çevrelemek üzere harekete geçirilebiliyor.

Askeri pilotlar, kokpiti görsel olarak takip etmelerine ve içerideki durum hakkında bilgi edinmelerine imkân verecek güvenli mesafeyi koruyor. Ayrıca 7600 kodunun kullanılması nedeniyle veya iletişim kesildiği için radyo sessizliği yaşanıyorsa uçağı kimin kullandığını belirlemeye çalışıyorlar.

Bu askeri refakat, son derece hassas bir güvenlik ve egemenlik tedbiri olarak değerlendiriliyor. Amaç, uçağın kritik tesislere veya nüfus yoğunluğunun yüksek olduğu büyük kentlere yaklaşmasını engellemek.

Devletler en ağır senaryoları da hesaba katıyor. Uçağın stratejik bir tesisi yok etmeye yönlendirilmiş bir uçan bombaya dönüştüğüne ilişkin kesin kanıtların bulunması halinde, askeri olarak düşürme kararı ülkenin ulusal güvenliğini korumak amacıyla üst düzey makamların başvurabileceği son ve son derece ağır seçenek olarak kalıyor.

İzole park alanı ve yerde yetkinin devri

7500 koduyla güvenlik tehdidi altındaki uçak, havalimanının normal park alanlarına yönlendirilmiyor. Hava trafik kontrol birimleri uçağı, havalimanının uzak bir bölümünde bulunan ve izole park alanı olarak bilinen özel bir bölgeye götürüyor.

vfghy
Uçağın kokpitlerinin mühendislik yapısını gösteren görsel (Wikipedia)

Bu alan, yolcu terminallerinden, kritik tesislerden ve büyük yakıt depolarından uzakta, pistlerin en uç noktalarında bulunuyor. Amaç, olası bir patlama veya sabotaj durumunda meydana gelebilecek kayıpları en aza indirmek.

Uçağın izole piste inmesi ve tamamen durmasıyla birlikte hava trafik kontrolörlerinin hukuki ve operasyonel yetkisi sona eriyor.

Kontrol kulesi teknik süreci kapatırken yerdeki yönetim kolluk kuvvetlerine, terörle mücadele birimlerine ve güvenlik müzakere ekiplerine geçiyor. Bu ekipler, yolcuların hayatını kurtarmak ve kabinin kontrolünü sağlamak amacıyla belirlenen taktik planlar doğrultusunda hava korsanlarıyla doğrudan mücadeleye başlıyor.

Kodların ardışıklığı: Gerçek tehlike mi, insan hatası mı?

Tek bir uçuş sırasında acil durum kodlarının art arda kullanılması ve birbirine dönüşmesi, havacılık uzmanları ve soruşturmacılar açısından alarm ve kapsamlı bir analiz sürecini beraberinde getiriyor.

Havacılık uygulamalarında bu tür bir kod dizisinin iki temel açıklaması bulunuyor.

İlk ihtimal, olayın gerçekten tırmanması. Buna göre süreç 7700 koduyla bildirilen mekanik bir arıza veya 7600 koduyla bildirilen iletişim kesintisiyle başlayabiliyor. Ardından bir tarafın ortaya çıkan karmaşadan veya uçağın acil iniş sürecinden yararlanarak kokpitin kontrolünü ele geçirmesi ve mürettebatı 7500 kodunu kullanmaya zorlaması mümkün.

İkinci ihtimal ise yüksek stres altında meydana gelen teknik bir insan hatası. Kumanda panelindeki rakamların birbirine yakın olması, pilotun yoğun korku ve stres altında genel acil durum veya iletişim arızası kodu yerine yanlışlıkla uçak kaçırma kodunu girmesine yol açabiliyor.

Ancak hata ihtimaline rağmen hava trafik kontrol protokolleri ve dünya genelindeki havacılık makamlarının uygulamaları, bu tür bir kod dizisini gerçek bir güvenlik tehdidi olarak ele almayı gerektiriyor. Askeri ve güvenlik alarmı, uçak güvenli şekilde yere indikten, tamamen arandıktan ve yolcular ile mürettebatın güvenliği doğrulandıktan sonra kaldırılıyor.