Cumhurbaşkanı Erdoğan: Türkiye bu suni rüzgarlarla eğilip bükülebilecek bir ülke değildir

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (İHA)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (İHA)
TT

Cumhurbaşkanı Erdoğan: Türkiye bu suni rüzgarlarla eğilip bükülebilecek bir ülke değildir

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (İHA)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (İHA)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Türkiye ne zaman küresel gündemlere ilişkin bir irade ortaya koysa, ne zaman bölgesel hakları ile ilgili adımlar atsa ekonomi üzerinden bir hesaplaşmanın devreye sokulduğunu görüyoruz. Türkiye ekonomide, bu suni rüzgarlarla eğilip bükülebilecek bir ülke değildir” dedi.
Cumhurbaşkanlığı Kabinesi Toplantısı sonrasında kameraların karşısına çıkan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Beyrut'ta yaşanan patlama ve Akdeniz ile Ege'de yaşanan olaylara değinirken, konuşmasının büyük bölümünü ekonomik gelişmelere ayırdı.
Beyrut'ta yaşanan patlama sonrası yaşanan gelişmelere değinen Erdoğan, Ege ve Akdeniz'de Türkiye'nin haklarını ve hukukunu yok saymaya yönelik girişimlere verilen cevapları anlattı. Erdoğan, “Bölgedeki sismik araştırma faaliyetlerimizi Almanya Şansölyesi Merkel'in ricası üzerine iyi niyet nişanesi olarak bir süreliğine ertelemiştik. Ancak Yunan tarafı hüsnüniyet ile hareket etmediğini bir kez daha göstermiş ve Mısır ile hiçbir hukuki temeli olmayan bir anlaşmaya yönelmiştir. Buradan bir kez daha altını çizerek ifade etmek istiyorum. Türkiye'nin hiç kimsenin hakkında, hukukunda, toprağında, denizinde, meşru çıkarlarında gözü yoktur. Bizim tek talebimiz bize de aynı anlayışla yaklaşılmasıdır. Türkiye gibi 780 bin kilometrekarelik dev bir toprak parçasını görmezden gelip birkaç kilometre karelik adalar üzerinden bizi sahillerimize hapsetme girişimine rıza gösteremeyeceğiz. Dünyada hiçbir ülke böyle saçma ve temelsiz talebe boyun eğmez. Biz diyoruz ki, gelin Akdeniz'deki tüm ülkeler bir araya gelelim, herkes için kabul edilebilir, herkesin hakkını koruyan bir formül bulalım. Ülkemizin bu çağrısına kulaklarını kapatanlar güçlerinin yetmeyeceği, boylarını aşan bir takım girişimlerle kendi geleceklerini kendi elleri ile karartıyorlar. Salgın ve onunla bağlantılı siyasi, ekonomik, sosyal sorunların bir kabus gibi üzerine çöktüğü güçlere güvenenler hüsrana uğramaya mahkumdurlar. Türkiye'nin bu konudaki kararlılığını hala kavramamış olanları bir an önce gerçekleri görmeye ve çözümü masada aramaya davet ediyoruz. Anlaşmazlıkların diyalog yoluyla ve hakkaniyet temelinde çözümü için biz her zaman varız. Bu konuda sağduyu hakim olana kadar Türkiye olarak sahada ve diplomasi alanında kendi planlarımızı uygulamaya devam edeceğiz. Nitekim Oruç Reis Sismik Araştırma Gemimiz dün saat 20.00'de Antalya açıklarından demir alarak görev bölgesine doğru hareket etti. 10 saat süren seyirden sonra bu sabah saat 08.00 itibariyle çalışmalarına başladı. Ekonomide olduğu gibi enerjide de ülkemizin bağımsızlığı için mücadele etmeyi sürdüreceğiz” diye konuştu.
“Türkiye ekonomide, bu suni rüzgarlarla eğilip bükülebilecek bir ülke değildir”
Türkiye'nin 2002 yılında 236 milyar dolar olan milli gelirini 2019 yılında 754 milyar dolara yükselttiklerinin altını çizen Cumhurbaşkanı Erdoğan, ekonomik verileri açıkladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Kişi başı milli geliri 3 bin 500 dolardan 2013 yılında 12 bin 500 dolara kadar çıkartmıştık, ancak Gezi olayları ile başlayan ve bugüne kadar kesintisiz devam eden saldırılar sebebiyle bu rakam 2019 yılında 9 bin 127 dolar olarak gerçekleşti. Türkiye ekonomisi satın alma kalitesi gücü paritesine göre dünyada 2002 yılında 17. sıradayken 13. sıraya yükseldi. Böylece ülkemizi kişi başına gelirde dünya sıralamasında üst orta gelir grubuna yükselttik. Ülkemiz insani gelişmişlik endeksinde de dünyadaki konumunu iyileştirmeye devam etti. 2019 yılı insani gelişme raporunda Türkiye bir önceki yıla göre 6 basamak ilerleyerek 58. sıraya yükseldi. Böylece ilk defa çok yüksek insani gelişme kategorisinde yer almış olduk. Rekabetçiliği artırmaya, iş ve yatırım ortamını iyileştirmeye yönelik çok önemli adımlar attık. Bu sayede Dünya Bankası tarafından hazırlanan iş yapma kolaylığı endeksinde geçtiğimiz yıl 10 basamak birden tırmanarak 33. sıraya yerleştik” şeklinde konuştu.
Türkiye'nin 18 yılda nereden nereye geldiğini anlatmak için mukayeseli rakamları paylaşan Erdoğan, “Ülkemizde yıllık otomobil satışı 2002 yılında 91 bin adet iken bu rakam 2016'de 756 bine kadar çıktı, geçtiğimiz yıl da 387 bin olarak gerçekleşti. Buzdolabı satışı 18 yıl önce 1 milyon 88 bin adetten 2,5 milyona çıktı. Çamaşır makinesi satışı 824 bin adetten 2 milyonun üzerinde bir sayıya ulaştı. Bulaşık makinesi satışı 282 bin adetten 1 milyon 332 bin adede, fırın satışı 339 binden 817 bine yükseldi. Bütün bunları ülkemizdeki refah düzeyini ifade etmesi bakımından söylüyorum. Bunlar aynı zamanda vatandaşımın alım gücünün bu tür ürünlerde nereden nereye yükseldiğini göstermesi bakımından önem arz ediyor. Ülkemizde yeni açılan şirket sayısı 30 bin 842 iken geçtiğimiz yıl bu rakam 85 bin 263'ü buldu. İstihdamda 19,6 milyondan 28 milyon 80 bine çıktı. Borsa endeksi 110'dan binin üzerine ulaştı. Göreve geldiğimizde öyleydi, ama şimdi burada. Turizmde 13,2 milyon turistten geçtiğimiz yıl 52 milyon turist rakamını gördük. Şimdi korona virüs sebebiyle bir sıkıntının içindeyiz ama toparlanmaya başladık. Şimdi Almanya, Rusya, bugün itibariyle kapılarını açmış durumdalar. Geçen yılın rakamlarını yakalayamayacağız ama yine yükselmeye başladığımızı hep birlikte göreceğiz. Salgın sebebiyle turizmde yaşanan sıkıntıları çözmek için tüm imkanlarımızla gayret gösteriyoruz. Merkez Bankası döviz rezervimiz 28 milyar dolardan 90 milyar doların üzerine çıktı. Bir ara bu rakam 135 milyar dolara kadar yükselmişti. Bunun yanında IMF meselesi, IMF'ye olan borcumuz biz göreve geldiğimizde 23,5 milyar dolardı, biz bunu 2013 Mayıs'ında sıfırladık. Türkiye'nin IMF'ye borcu yok. Birileri de avucunu ovuşturuyor. Ana muhalefet partisi. IMF'ye gidecekmişiz, IMF'den bir şeyler isteyecekmişiz. Boşuna avucunuzu ovuşturmayın, biz o kapıları kapattık. IMF bizden 5 milyar dolar borç istedi, o zaman ekonomiye bakan zat, geldi bana ‘Sayın Başbakanım verelim mi bu borcu' dedi. Verin dedim. Bugün borç alan yarın talimat alır dedim. Şimdi parti kurmuş bize ekonomi dersi veriyor. Önce bunları herkesin görmesi yazım. Faiz ödemelerinin milli gelirimize oranını yüzde 14,4'den yüzde 2,3 seviyesine indirdik. En düşük memur maaşını 392 liradan 4 bin 188 liraya, asgari ücreti 184 liradan 2 bin 325 liraya, en düşük bağ-kur tarım emeklisi maaşını 66 liradan aldık bin 756 liraya, en düşük emekli sandığı emeklisi maaşını 377 liradan 2 bin 981 liraya kadar çıkarttık. Bütün bunları biz yaptık. ben felsefe yapmıyorum, rakamlarla konuşuyorum. Engelli aylığını 25 liradan 851 liraya, muhtar aylığını 97 liradan 2 bin 261 liraya yükselttik. Lisans öğrencilerine verdiğimiz kredi burs ödemelerini biz geldiğimizde 45 liracık alıyorlardı, 550 liraya çıkarttık, yüksek lisans da bin 100 lira, doktorada bin 650 lira seviyesine çıkarttık. Hatırlayın harç, öğrencilerden alınıyordu, bundan dolayı o zaman öğrencilerin sesi çok çıkıyordu, gösteriler vesaire, bu harcı kim kaldırdı, biz kaldırdık. Tam aksine biz öğrencilerimize bursları ile kredileri ile destek oluyoruz. Tarım sektörüne yaptığımız destekleme ödemelerini yıllık 1,8 milyar liradan 22 milyar liraya çıkarttık. Her alanda bu rakamları çeşitlendirmek mümkün” ifadelerini kullandı.

"Türkiye'nin bölgesel ve küresel bir güç olarak yükselen yıldızından rahatsız olanlar her seferinde daha riyakar şekilde üzerimize gelmeye başladı"
Türkiye'nin bugün geleceğine güvenle bakmasının, bölgesel ve küresel politikalarda aktif pozisyon almasının gerisinde bu güçlü alt yapının olduğunu belirten Erdoğan, “Ülkemizin 2013 yılından beri ardı ardına yaşadığı her saldırı ile birlikte hem korunma reflekslerimizi hem hedeflerimize ulaşma yöntemlerimizi geliştirdik. Allah'ın inayeti ve milletimizin desteği ile girdiğimiz her mücadeleden başarı ile çıktık. Türkiye'nin bölgesel ve küresel bir güç olarak yükselen yıldızından rahatsız olanlar her seferinde daha sinsi daha riyakar şekilde üzerimize gelmeye başladı. Başka hiçbir ülkeye uygulanmayan kriterler bize dayatıldı, başka hiçbir ülkeden talep edilmeyen şartlar bizden istendi. Başka hiç bir ülkeye yöneltilmeyen tehditler bize savruldu. Terör örgütlerinden darbecilere, finans lobilerinden tarihi hesaplaşmalara kadar her türlü araçla üzerimize yüklendiler. Hepsinin de üstesinden birer birer geldik. Bu çerçevede 2019 yılı ülkemiz için yeniden dengelenme sürecinin yaşandığı bir yıl oldu. Cari dengede ve enflasyonda önemli kazanımlar elde ettik. 2018 yılı ekim ayında yüzde 25,2 seviyesinde seyreden enflasyonu geçtiğimiz yıl yüzde 11,8 seviyesine indirdik. Ülkemiz son yıllarda uyguladığı politikalarla pazar ve ürün çeşitliliğini artırdı. 2019 yılında ticaret savaşları, bölgesel istikrarsızlıklar ve Brexit ile birlikte tırmanın küresel belirsizliklere rağmen ihracatta 180 milyar doların üzerine çıkarak yeni bir rekora imza attı. Güçlü ihracat performansımız ve turizm sektörünün desteği ile cari işlemler dengesi 2001 yılından beri ilk defa fazla verdi. Maruz kaldığımız çok yönlü saldırılara rağmen ekonomimiz attığımız kararlı adımlarla 2019 yılının son çeyreğinde yeniden güçlü büyüme politikasına döndü. Bu bizim için güçlü bir patikaydı ama şimdi biz bu patikayı caddeye dönüştüreceğiz. Onun adımlarını atıyoruz. 2019 yılının son çeyreğinde ekonomimiz yüzde 6 oranında kayda değer bir büyüme kaydetti. Kur saldırılarının etkisi ile yüzde 24'e çıkan Merkez Bankası politika faizi, yüzde 8,25 seviyesine indi. Yüzde 35'lere çıkan piyasa faizleri yüzde 8 bandına kadar geriledi. Daha da düşecek. Bütün arzumuz bu ülkede yatırımcı çok daha rahat bir şekilde yatırımlarını yapabilsin. Devletimizin borçlanma faizlerinde de önemli düşüşler sağladık. Yüzde 25'lere çıkan iç borçlanma faizini yüzde 9,72'ye ve yüzde 7,50'yi aşan dış borçlanma faizini yüzde 4,45'e kadar gerilettik. Ekonomik yükseliş 2020 yılının ilk aylarında da devam etti. Yılın ilk çeyreğinde birçok gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomilerin aksine ülkemiz yüzde 4,5 gibi yüksek bir büyüme performansı sergiledi. G-20 ülkeleri arasında en yüksek, OIC'de ülkeleri arasında ikinci en yüksek büyüme performansı kaydeden ülke olduk. 2018 yılı Ağustos ayında yaşadığımız saldırılar sonrasında küresel finans sisteminin bize dayatmaya çalıştığı yüksek faiz yaklaşımını asla kabul etmedik. Bir taraftan kur üzerinden yapılan saldırılarla, bir taraftan kurun enflasyona olan etkisi ile ve diğer taraftan Türkiye üzerinden yüksek faizle haksız kazanç elde etmek isteyenlerle adeta boğuştuk, mücadele ettik. Bu mücadele olmasaydı iş insanımız ayakta kalabilir miydi? Eğer kur atakları ile tüm araçlarımızla mücadele etmeseydik enflasyonu yüzde 25'lerden bugünkü seviyesine bu kadar hızlı getirebilir miydik? Türkiye ne zaman küresel gündemlere ilişkin bir irade ortaya koysa, ne zaman bölgesel hakları ile ilgili adımlar atsa ekonomi üzerinden bir hesaplaşmanın devreye sokulduğunu görüyoruz. Türkiye ekonomide, bu suni rüzgarlarla eğilip bükülebilecek bir ülke değildir” dedi.

“Ekonomimizin dayanıklılığını artırmaya yönelik adımlar sayesinde ekonomimizi hızla toparladık”
“Birileri sadece gazel okur ama biz iş üretiriz, farkımız bu” açıklamasında bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan, bütün başarıların, 2002 yılından bu yana Türkiye ekonomisinin geçirdiği yapısal dönüşüm süreci ve sağlık alt yapısına yatırımlar sayesinde olduğunu söyledi. Erdoğan, “DSÖ verilerine göre dünya genelinde tespit edilen korona virüs vaka sayısının 20 milyona yaklaştı. Konya Şehir Hastanesi açıldı. Resmi açılışını da bizzat giderek Konya'da yapacağız. Resmi açılışını yapmadık ama şuanda hasta kabulü başladı. Diğer illerimize de şehir hastanelerini yaparak çok daha güçlü alt yapıya insanımızı hazırlayacağız. Ülkemiz milyon kişi başına düşen vaka sayısında 73., milyon kişi başına düşen ölüm oranında 57. sıradadır. Bu dönüm sona erdiğinde Türkiye dünyada salgını en az hasarla atlatan ülkelerden biri olacaktır. Salgın sadece insan hayatını tehdit etmiyor, aynı zamanda ciddi ekonomik sorunlar doğuruyor. Küresel ekonomi son bir asırdaki en büyük krizi ile karşı karşıyadır. Salgın nedeniyle küresel tedarik zincirleri ve uluslararası ticaret aksamış, birçok tesiste üretim durmuş ya da yavaşlamıştır. 2020 yılı ilk yarısında dünya genelinde büyük üretim kayıpları, işsizlik oranlarında yükseliş ve tüketim alışkanlıklarında değişiklikler ortaya çıkmıştır. Salgının sarsıcı etkisinin daha iyi anlaşılmasıyla uluslararası kuruluşlar küresel büyüme tahminlerinde revizyona gitmişlerdir. IMF 2020 yılı için daralma beklentisini yüzde 3'den yüzde 4,9'a yükseltmiştir. OIC'de ise bu yıl için daralma beklentisini yüzde 2,4'den yüzde 7,6'ya güncellemiştir. Ekonomik veriler ve beklentiler ABD, Almanya, Japonya ve İngiltere gibi büyük ekonomilerin bile salgının etkisi ile birlikte sarsıldıklarını ve çok ciddi ekonomik kayıplar verdiklerini gösteriyor. 2020 yılının ikinci çeyreğinde ABD ekonomisi yıllıklandırılmış oranlarda yüzde 32,9, Euro bölgesi ekonomisi ise yıllık yüzde 15 düzeyinde daralmalar göstermiştir. Aynı dönemde Almanya ekonomisi yüzde 11,7, İtalya ekonomisi yüzde 17,3, Fransa ekonomisi yüzde 19, İspanya ekonomisi yüzde 22,1 oranında daralmıştır. ABD'de işsizlik oranı yüzde 15 seviyesine kadar ulaşmış, tarım dışı istihdamda 20 milyonun üzerinde aylık düşüşü görülmüştür. Bu gelişmeler karşısında ülkeler hem para hem de maliye politikaları ile ekonomideki olumsuz seyre müdahale ederek ekonomik gerilemeyi azaltmaya çalışmışlardır. Tüm destekleyici politikalara rağmen ekonomik toparlanmanın zaman alması beklenmektedir. Türkiye ekonomisi de salgından kısa vadede elbette olumsuz yönde etkilenmiştir. Ancak aldığımız tedbirler, şoklara karşı mücadeledeki tecrübemiz, güçlü sağlık alt yapımız ve ekonomimizin dayanıklılığını artırmaya yönelik adımlar sayesinde ekonomimizi hızla toparladık” diye konuştu.

"Salgın sonrasında oluşan yeni dünya düzeninde Türkiye yeni bir başarı hikayesi yazacaktır"
Mayıs ayı ile birlikte ekonomik göstergelerde ve beklentilerde bekledikleri iyileşmenin başladığını, Haziran ve Temmuz aylarında bunun güçlendiğini belirten Erdoğan, “Salgının etkilerinin belirginleştiği Nisan ayından sonra Haziran ve Temmuz aylarına ait önce göstergeler ekonomide toparlanma sinyalleri veriyor. Tüketici güven endeksi Nisan ayındaki 54,9 seviyesinden Temmuz ayında 60,9 seviyesine yükselmiştir. Reel kesim güven endeksi nisan ayındaki 62,3 seviyesinde temmuz ayında 99,4 seviyesine yükselmiştir. Ekonomi güven endeksi Nisan ayındaki 51,3 seviyesinden Temmuz ayında 82,2 seviyesine yükselmiştir. Satıl alma yöneticileri endeksi Nisan ayındaki 33,4 seviyesinden temmuz ayında 56,9 seviyesine yükselerek 2011 yılının Şubat ayından bu yana en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Mevsim etkilerinden arındırılmış imalat sanayi kapasite kullanım oranı Nisan ayındaki 61,9 seviyesinden Temmuz ayında 70,7 seviyesine yükselmiştir. Mayıs ayı ile birlikte yeniden yükselişe geçen mevsim etkilerinden arındırılmış sektörel güven endeksleri de Temmuz ayında yükselmeye devam etmiştir. Otomobil üretimi Haziran ayında Mayıs ayına göre yüzde 71,7 oranında, otomobil satışları ise yüzde 127,6 oranında artış kaydetmiştir. Temmuz ayında otomobil satışlarındaki artış eğilimi devam etmiş, bir önceki aya göre artış yüzde 21,7 olmuştur. İhracat Nisan ayından sonra sürekli artış kaydetmiş ve Temmuz ayında 15 milyar dolar ile bu yılın en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Bu dönümde ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 66,2'den yüzde 84,5 seviyesine yükselmiştir. İhracattaki iyileşme sürecinin önümüzdeki dönemde devam etmesini ve normalleşme sürecine özellikle ülkemize önemli sayıda turistin ziyaret etmesi ile birlikte ben inanıyorum ki bize olan bu noktadaki güven daha da artacaktır. Son dönemde sağladığımız finansmana erişim kolaylıkları ve uygun kredi imkanları sayesinde otomotiv konut satışlarında rekor düzeyde artışlar sağlandı. Kredi büyümesinde görülen hızlanmaya karşılık bankacılık sektörümüz güçlü sermaye yapısı, aktif kalitesi ve karlılık oranları ile oldukça sağlıklı bir görünüme sahiptir. Sektörün sermaye yeterlilik rasyosu yüzde 19,5 ile yüzde 8 olan yasal asgari oranının oldukça üzerindedir. Yabancı para açık kaynaklı kur riski bulunmayan söktürün tahsili gecikmiş alacakları da sürdürülebilir seviyelerdedir. Türkiye ekonomisi artık tüketim yerine üretimi önceleyen, ithalata bağımlı değil ihracat odaklı yapısıyla küresel değer zincirine daha entegre olan ve daha fazla katma değer üreten bir model ile yoluna devam edecektir. Salgın sonrasında oluşan yeni dünya düzeninde Türkiye coğrafi konumu, lojistik ağ bağlantıları, üretim kapasitesi, insan kaynağı ile bilgi ve becerisini kullanarak yeni bir başarı hikayesi yazacaktır. Son 2 yıldaki oldukça zorlu şartlara rağmen güçlü ve sağlıklı bir ekonominin inşası için pek çok yeni politikayı hayata geçirdik. Küresel ekonominin önemli ölçüde daralacağı beklentilerinin olduğu bir ortamda attığımız adımlar ve hayata geçirdiğimiz uygulamalar ile ülkemizin önüne gelen yeni fırsatları özellikle değerlendirmesini sağlamakta kararlıyız” şeklinde konuştu.
 



Trump, İsrail'deki ‘Bağımsızlık Günü’ kutlamalarına katılmayacak ve kendisine verilen özel ödülü almayacak

Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofis'in önünde basın mensuplarıyla konuşurken (AFP)
Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofis'in önünde basın mensuplarıyla konuşurken (AFP)
TT

Trump, İsrail'deki ‘Bağımsızlık Günü’ kutlamalarına katılmayacak ve kendisine verilen özel ödülü almayacak

Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofis'in önünde basın mensuplarıyla konuşurken (AFP)
Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofis'in önünde basın mensuplarıyla konuşurken (AFP)

İsrail basını dün, ABD Başkanı Donald Trump'ın İsrail'in 78. Bağımsızlık Günü (Yom Ha'atzmaut) kutlamalarına katılmayacağını, hatta videolu mesajla bile yer almayacağını ve İran ile ateşkesin zamanlaması nedeniyle kendisine layık görülen ‘İsrail Ödülü’nü (Israel Prize) almak için ödül törenine de katılmayacağını bildirdi.

Ayrıca torunlarıyla birlikte Trump’a saygı gösterisi olarak şarkı söylemesi planlanan ünlü İsrailli sanatçı Noa Kirel'in konseri de ertelendi.

İsrail gazetesi Yediot Aharonot, Trump'ın Bağımsızlık Günü kutlamalarında İsrail'e gelmeyeceğini ve ödülün daha sonra, buraya geldiğinde kendisine verilmesinin kararlaştırıldığını bildirdi.

Yediot Aharonot'a göre Beyaz Saray'dan resmi bir açıklama gelmemiş olsa da Trump'ın İsrail'e gelmeyeceği biliniyor. Ancak Tel Aviv'de, İran ile ateşkesin 21 Nisan'da sona ereceği ve törenin 22 Nisan'da düzenleneceği göz önüne alındığında, Trump'ın gelme ihtimalinin sıfıra yakın olduğu biliniyor.

İsrailli yetkililer, Trump'ın kendisine verilen ‘İsrail Ödülü’ törenine katılmasını umuyorlardı. Çünkü Trump, bu ödülü alan ilk İsrailli olmayan lider olacaktı.

Yediot Aharonot gazetesi, Trump'ın ödüle layık görüldüğünü bir video kaydı ile duyurulacağını, ancak ödülün takdiminin, Trump'ın daha sonra İsrail'e geldiğinde onuruna düzenlenecek özel bir törene erteleneceğini bildirdi.

İsrail, 22 Nisan’da, Filistin halkı için ‘Nekbe’ (büyük felaket) olarak adlandırılan ‘Bağımsızlık Günü’nü kutlayacak ve bu sırada İsrail'in en prestijli ödülü olan ‘İsrail Ödülü’ töreni düzenlenecek. Filistinliler, her yıl 15 Mayıs'ta ‘Nekbe (Büyük Felaket) Günü’nü anıyor.

sdfv
ABD Başkanı Donald Trump, İsrail parlamentosu Knesset'te İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile konuşurken (Arşiv - AFP)

İsrail Ödülü Komitesi, geçtiğimiz aralık ayında, Trump’ın ‘antisemitizmle mücadeledeki çabaları, kaçırılanların İsrail'e geri dönüşünün sağlanmasına katkısı, Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıma ve ABD’nin Tel Aviv Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararı, İsrail'in kendini savunma hakkına verdiği sarsılmaz destek ve İran'ın nükleer tehdidi gibi karmaşık güvenlik sorunlarıyla yüzleşme çabaları’ nedeniyle Trump'a ‘Yahudi halkına yaptığı eşsiz katkı’ kategorisinde en üst düzey resmi ödülü verme kararı aldı.

İsrail Eğitim Bakanı Yoav Kisch, Trump'ı arayarak ‘İsrail tarafından verilen en yüksek sivil ve kültürel nişan’ olan ödülün kendisine verilmesi kararı iletti. Kisch’e teşekkür eden Trump, ödülü almak için gelmeyi ciddi olarak düşüneceğini söyledi.

Başbakan Netanyahu ise o dönemde yaptığı bir açıklamada, “Gelenekleri bozup, İsrail'in güvenliğini ve Yahudi halkının konumunu ve kimliğini güçlendirmeye katkılarından dolayı Trump'a İsrail Ödülü'nü vermeye karar verdik. Bu ödülü daha önce hiçbir İsrailli olmayan kişiye vermemiştik. Bu ödül, İsraillilerin ona duyduğu takdiri yansıtıyor ve bir teşekkür ve minnettarlık ifadesidir” yorumunda bulundu.

Trump'ın ödülü almak üzere İsrail’e gelmemesi üzerine, savaşın yeniden başlaması ihtimaline karşı ödül töreninin önceden kaydedilmesi kararı alındı. Aksi takdirde, törenin seyirci katılımıyla gerçekleştirilmesi ve canlı yayınlanması mümkün olmayabilirdi. İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog ve Knesset Başkanı Amir Ohana'nın banttan yayınlanacak törene katılması bekleniyor. Törende sadece Kish bir konuşma yapacak. Başbakan Netanyahu’nun geçtiğimiz yıl olduğu gibi törene katılmaması bekleniyor.

Yediot Aharonot gazetesi, İsrail'de kaydedilen bilgilere göre Trump'ın gelmeme kararının bazı nedenleri olduğunu belirtti. Bunlardan biri ABD'de İsrail'e yaptığı ziyaretle ilgili eleştirilere maruz kalma endişesi. Diğeri ise iki haftalık ateşkesin son günü olması nedeniyle, bu durum onun için bir güvenlik riski oluşturabileceği endişesi.

Trump'ın aksine, ‘bağımsızlık’ kutlamaları için İsrail'e gelecek olan Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei, Ulaştırma Bakanı Miri Regev tarafından da meşaleyi yakmak üzere seçildi. İran ile ateşkes ilan edilmeden önce gelmesi kararlaştırılan Milei'nin, 18 Nisan Cumartesi günü İsrail'e inmesi bekleniyor.

fbvf
Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei, Kudüs'e yaptığı ziyaret sırasında, 6 Şubat 2024 (AP)

Öte yandan Yediot Aharonot gazetesine göre Milei, ‘İsrail’in 78. Bağımsızlık Günü kutlamalarının en önemli etkinliği’ olan Arjantin'in Kudüs'teki büyükelçiliğinin açılışını yapmak üzere İsrail'e geliyor.

Milei geçtiğimiz yıl, bu yıl ülkesinin İsrail Büyükelçiliğini Kudüs'e taşıyacağını açıklamıştı, ancak İsrail televizyonu Kanal 12, bu yılın başlarında tırmanan diplomatik kriz nedeniyle Arjantin'in bu kararı dondurduğunu bildirdi.

Kanal 12, ismini vermediği İsrailli siyasi kaynaklara dayandırdığı haberinde, dondurma kararının, İsrailli bir şirketin (İngiliz yönetimi altında bulunan ve Arjantin'in hak iddia ettiği) Falkland Adaları yakınlarındaki tartışmalı bir deniz bölgesinde yürüttüğü petrol arama faaliyetleri nedeniyle İsrail ile Arjantin arasındaki ilişkilerde yaşanan gerginliğin sonucu olduğunu aktardı. Buenos Aires, bunu egemenliğine bir saldırı olarak görüyor.


‘Başarısız devşirme girişimi’, yeni Mossad Direktörü’nün yüzüne patladı

TT

‘Başarısız devşirme girişimi’, yeni Mossad Direktörü’nün yüzüne patladı

‘Başarısız devşirme girişimi’, yeni Mossad Direktörü’nün yüzüne patladı

İsrailli bir gencin dört yıl önce ortaya çıkan başarısız devşirme girişimi, girişimin sorumlusu olan ve kısa süre önce Mossad Direktörlüğü’ne atanan Roman Goffman’ın karşısına yeniden çıktı. Olay, Goffman’ın İsrail’in en önemli güvenlik kurumlarından birinin başına getirilmesinin resmen onaylanmasından yalnızca iki gün sonra gündeme geldi.

Söz konusu girişimin merkezindeki isim olan genç Ori Elmakayes, bir İsrail kuruluşuyla birlikte dün İsrail Yüksek Mahkemesi’ne başvurarak Goffman’ın atamasının iptal edilmesini talep etti. Başvuruda, ‘yeni direktörün performansında kusurlar bulunduğu’ iddiasına yer verildi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisinden pazar akşamı yapılan açıklamada, Goffman’ın üst düzey atamalardan sorumlu ve Grunis Komitesi olarak bilinen kurulun onayının ardından haziran ayı başında Mossad’ın başına geçeceği duyuruldu. Goffman halihazırda başbakanın askeri sekreteri olarak görev yapıyor.

2022 yılında, henüz 17 yaşındayken Goffman’ın onayıyla görevlendirilen ve ardından gözaltına alınarak tutuklanan Elmakayes, Hükümette Dürüstlük Hareketi ile birlikte Yüksek Mahkeme’ye sunduğu dilekçede Goffman’ı sorumsuzluk ve güvenilmezlikle suçladı.

Goffman’ın, İsrail’in kuzey bölgesinde 210. Tümen komutanı olduğu dönemde, sosyal medya ve Arapça konusundaki yetkinliği nedeniyle söz konusu İsrailli genci Arap dünyasında ‘güvenlik’ faaliyetleri yürütmek üzere görevlendirdiği belirtildi.

dfvbfgr
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, önümüzdeki haziran ayında Mossad Direktörlüğü’nü devralacak olan Roman Goffman ile tokalaşıyor. (İsrail hükümeti medya ofisi)

Goffman’ın, ‘yeteneklerinden yararlanmak’ amacıyla Elmakayes’i devşirmeye karar verdiği, kendisine gizli bilgi ve belgeler sızdırdığı ve bunları internet ortamında yaymasını istediği belirtildi. Bu içeriklerin, siyasi figürler ve Arap hükümetlerine karşı kışkırtma yapmak, fitne çıkarmak ve itibarsızlaştırma amacı taşıdığı ifade edildi.

Skandalın ortaya çıkışı

İstihbarat birimlerinin 2024 yılının başında bu skandalı ortaya çıkarmasının ardından genç, ‘gizli güvenlik belgelerini çalma’ suçlamasıyla tutuklandı. Elmakayes’in İsrail yargısına sunduğu dava dilekçesine göre, sorgusu İsrail istihbaratı tarafından ‘işkence altında’ gerçekleştirildi.

Elmakayes, söz konusu materyalleri orduda görevli üst düzey bir subaydan aldığını söylediğinde kendisine inanılmadı. Hatta Goffman’ın adını vermesine rağmen bu kişiyle herhangi bir bağlantı olduğu reddedildi. Genç 44 gün boyunca tutuklu kaldı ve hakkında casusluk suçlamasıyla iddianame hazırlandı. Daha sonra bir buçuk yıl süreyle ev hapsine alındı. Ancak savunma avukatlarının çabaları sonucu masumiyeti kanıtlandı ve hakkındaki iddianame düşürüldü.

fbfb
Roman Goffman, 22 Ekim’de Kudüs’e yaptığı ziyaret sırasında ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance’u dinliyor. (AFP)

Elmakayes ile Hükümette Dürüstlük Hareketi tarafından sunulan başvuruda, özellikle bu olaya odaklanıldı. Avukatlar, merkezinde Goffman’ın yer aldığı davanın ayrıntılarını ortaya koyarak onun dürüstlüğüne gölge düşüren unsurlara dikkat çekti. Şarku’l Avsat’ın Yedioth Ahronoth’tan aktardığına göre, Goffman hakkında ‘güvenilmezlik, sorumluluktan kaçma, İsrail ordusuna bağlı soruşturmada gerçeği söylememe, gencin tutukluluğu ve yargılanması sürecinde sessiz kalma, sorumluluk üstlenmeme, herhangi bir suç işlememiş bir küçüğe kötü muamele ve güvenilirlik eksikliği’ gibi suçlamalar yer aldı. Başvuruda ayrıca, Goffman’ın atamasının dondurulması için ihtiyati tedbir kararı alınması talep edildi.

Oylamada yaşanan sorunlar

Goffman’ın atanmasına onay verilmesi, Netanyahu’nun geçtiğimiz aralık ayında kendisini Mossad Direktörlüğü’ne aday göstermesinden yaklaşık dört ay sonra ve üst düzey atamalardan sorumlu Grunis Komitesi’nin oylamasıyla gerçekleşti.

Avukatlar, Elmakayes dosyasına ek olarak, atama kararının ciddi maddi çelişkiler, gerekli bilgilerin eksikliği ve hukuka aykırı bir yöntemle alındığını savundu.

Başvuruda ayrıca, üst düzey atamalar için danışma komitesinin başkanı ve emekli Yüksek Mahkeme Başkanı Asher Grunis’in görüşlerine de yer verildi. Grunis’in, ‘dürüstlüğündeki kusurlar nedeniyle Goffman’ın Mossad Direktörlüğü’ne atanmasının uygun olmadığı’ yönünde değerlendirme yaptığı vurgulandı.

fevfde
Kudüs’teki İsrail Yüksek Mahkemesi’nin duruşmalarından biri (Reuters)

Başvuruda, atamayı onaylayan komite üyelerinin sunduğu veriler ile azınlık görüşünü dile getiren Asher Grunis’in değerlendirmesi arasında temel çelişkiler bulunduğu öne sürüldü. Dilekçede ayrıca, güvenlik sınıflandırması gerekçesiyle iki komite üyesinin gizli belgelere erişiminin engellendiği, buna karşın bu belgelerin komite başkanı Grunis ve diğer üye Daniel Hershkovitz’e sunulduğu belirtildi.

Bu çerçevede başvuru sahipleri, komite üyelerinin yarısının gizli materyalleri inceleyemediğini, bu nedenle söz konusu üyelerin görüşlerine herhangi bir ağırlık verilmemesi gerektiğini savundu.

Komitenin atamayı 3’e karşı 1 oyla kabul ettiği, ancak Grunis’in karşı oy gerekçesinde Goffman’ın Elmakayes dosyasındaki rolünü ‘son derece ciddi bir ahlaki kusur’ olarak nitelendirdiği ve Mossad Direktörlüğü’ne atanmasının ‘uygunsuz’ olduğunu ifade ettiği aktarıldı.

Hükümette Dürüstlük Hareketi ise yaptığı açıklamada, ‘komite çoğunluğunun kararındaki ciddi kusurlar ve adayın dürüstlüğüne ilişkin komite başkanının değerlendirmelerine rağmen atamanın onaylanmasının makul olmaması’ gerekçesiyle mahkemeden atamanın iptali ve üst düzey atamalar danışma komitesinin kararının geçersiz sayılmasını talep etti.

Goffman’ın ordu kökenli olarak Mossad’a gelmesinin kurum içinde geniş çaplı mesleki itirazlara yol açtığı, bunun nedeninin istihbarat alanındaki deneyim eksikliği olduğu ifade edildi. Mevcut Mossad Direktörü David Barnea’nın, Elmakayes vakasını Mossad gibi hassas bir yapı için tehlikeli bir gösterge olarak değerlendirdiği aktarıldı. Elmakayes’ın ise teşkilat mensuplarına hitaben, “17 yaşındaki bir genci yüzüstü bırakan, sizi de yüzüstü bırakır” ifadesini kullandığı belirtildi.


İran'ın ABD ile normalleşmeye bakışı ve mümkün olanın sınırları

Tahran'da, ABD ve İsrail karşıtı bir duvar resminin önünden geçen bir kadın, 8 Nisan 2026 (AFP)
Tahran'da, ABD ve İsrail karşıtı bir duvar resminin önünden geçen bir kadın, 8 Nisan 2026 (AFP)
TT

İran'ın ABD ile normalleşmeye bakışı ve mümkün olanın sınırları

Tahran'da, ABD ve İsrail karşıtı bir duvar resminin önünden geçen bir kadın, 8 Nisan 2026 (AFP)
Tahran'da, ABD ve İsrail karşıtı bir duvar resminin önünden geçen bir kadın, 8 Nisan 2026 (AFP)

Alex Vatanka

Muhammed Cevad Zarif’in Foreign Affairs dergisinde yayınlanan son makalesi, sadece içeriği bakımından değil, zamanı ve seçtiği platform sebebiyle de tartışma yarattı. Zarif, İran'ı savaş zamanında sergilediği direnişi, savaşı uzatmak için değil, ABD ile kalıcı bir uzlaşmaya dönüştürmek için bir yatırım olarak değerlendirmeye çağırdı. Zarif’e göre bu uzlaşının temeli de nükleer dosyaya kısıtlamalar getirilmesi karşılığında yaptırımların kaldırılması, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması, saldırmazlık anlaşmasının imzalanması ve hatta gelecekte ABD şirketleriyle ekonomik etkileşime kapıların açılması yatıyor.

Ancak Tahran'daki katı muhalifler, bu öneriyi en başından itibaren sorguladılar ve bunu ‘stratejik bir esneklik göstergesi değil, hâlâ savaş halinde oldukları bir düşmanla pazarlığa girişmek için bir fırsatçılık’ olarak değerlendirdiler. Bazı çevrelerde tepki oldukça şiddetli oldu. Zarif'i zayıf olmakla suçladılar. Trump’a itibarını koruyacak bir çıkış yolu sağladığını iddia ettiler ve bazı durumlarda açıkça ölüm tehditlerine kadar varıldı. Hatta en önde gelen eleştirmenlerinden biri, açıklamalarından geri adım atması için birkaç günü kaldığını, aksi takdirde evinin önünde öfkeli bir kalabalığın karşısına çıkacağını söyledi.

İlk bakışta bu fırtına, İran rejimi hakkındaki geleneksel imajı doğruluyor gibi görünebilir. Zira İran rejimi, bir yandan halen devlet yönetimi dilinde düşünen pragmatik diplomatlar, diğer yandan ise ‘direniş’ dilinden başka bir şey bilmeyen ideolojik katı muhafazakarlar arasında bölünmüş bir rejim. Ancak İslamabad'a ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance ile görüşmek üzere gönderilen İran heyetinin yapısı, durumun çok daha karmaşık olduğunu gösteriyor.

Heyeti, marjinal konumdaki ılımlı diplomatlardan biri yerine, Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve Dışişleri Bakanı Abbas İrağci başkanlık etti; raporlara göre, ekonomi, güvenlik ve siyaset alanlarında uzmanlaşmış yaklaşık yetmiş kişiden oluşuyordu. Bu, baskı altında kararlarını doğaçlama alan dağınık bir devletin görüntüsü değil, daha çok rejimin kurumları tarafından onaylanan ve İslam Cumhuriyeti'nin çeşitli kollarının, Tahran'ın kabul edebileceği şartlarda bir anlaşmaya varmanın mümkün olup olmadığını test etmek için katıldığı bir çabaya benziyor.

Bu fark önemli. Kısa vadede asıl soru, İran rejimi içindeki bazı kesimlerin savaşı sona erdirmek isteyip istemediği değil. Mevcut tüm veriler, çoğunun bunu istediğini gösteriyor. Aslında asıl soru, çatışmaya hızlı bir son verme isteğinin, Zarif’in tasarladığı türden Washington ile kalıcı bir barışı kabul etmeye kadar uzanıp uzanmadığında yatıyor. Bu noktada, cevap daha belirsiz hale geliyor.

Asıl soru, çatışmaya hızlı bir son verme isteğinin, Zarif’in tasarladığı türden Washington ile kalıcı bir barışı kabul etmeye kadar uzanıp uzanmadığında yatıyor. Bu noktada, cevap daha belirsiz hale geliyor.

Bir bakıma, Zarif’in makalesi, son derece gergin bir jeopolitik ortamda uzlaşmanın anlamını yeniden tanımlamaya çalıştığı için önem kazandı. Makale, İran’ı eleştiren bir bakış açısıyla ya da Batı’nın yanında yer almayı savunan bir bakış açısıyla yazılmamıştı. Makaleyi kurumun içinden, İran’ın güçlü bir konumdan müzakere etmesine imkan verecek kadar direniş gösterdiğini düşünen bir bakış açısıyla yazdı.

 Onun görüşüne göre, barış anlaşması bir teslimiyet değil, savaş sırasında elde edilen kazanımların meyvesi olacak. Bu yüzden makale tüm bu tartışmaları uyandırdı. Zarif, İran’ın zayıf konumundan hareketle taviz verilmesini savunmuş olsaydı, onu görmezden gelmek ya da naiflikle suçlamak kolay olurdu.

Onu eleştirenlerin gözünde tehlikeli kılan şey ise, üstünlük konumunda olduğunu iddia ettiği bir noktadan hareketle diplomasiye çağrıda bulunmasıydı. Burada, savaş döneminin sertlik yanlılarının temel duygusal ve siyasi dayanaklarından biri olan, direnişin stratejinin kendisi olarak kalması gerektiği, yani her zaman bir amaç olarak kalması ve başka bir stratejiye yol açan bir araca dönüşmemesi gerektiği fikrine değinildi.

fdv
İran'ın eski Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, Rusya'nın Moskova kentinde, 30 Aralık 2019 (Reuters)

Ancak bu saldırı dalgası, ideolojik öfkeden daha derin bir şeyi de ortaya çıkardı. Tahran’daki diplomasinin sadece içerikle değil, aynı zamanda iktidarla da ilgili olduğunu gösterdi. Sinyalleri gönderme hakkı kimde? Hangi yetkiyle? Kimin adına? Zarif'in kaleme aldığı makale, elit kesim içindeki düşünce akımlarından birini yansıtıyor olabilir, ancak makaleyi dış politika elitlerine yönelik Amerikan dergisi Foreign Affairs'ta yayınladığında, İran’ın mesajlarını iletmek için tercih ettiği resmi kanalların dışına da çıkmış oldu.

Böylece makale, onaylanmış resmi bir tutum gibi değil rejimin bundan sonra ne yapması gerektiğine dair tartışmaya bir müdahale gibi göründü. Savaş zamanında şüphelerin hâkim olduğu bir rejimde, bu tek başına şiddetli bir tepkiyi tetiklemek için yeterliydi.

Bu saldırı dalgası, ideolojik öfkeden çok daha derin bir gerçeği ortaya çıkardı. Tahran’daki diplomasinin sadece içeriğe değil, aynı zamanda iktidara da bağlı olduğunu gösterdi. Sinyalleri gönderme hakkı kimde? Hangi yetkiyle? Kimin adına?

İslamabad’da yaşananlar, rejimin müzakereden kaçınmadığını, aksine tam tersinin doğru olduğunu ortaya koyuyor. Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre Tahran sembolik bir heyet göndermedi. Muhammed Bakır Kalibaf'ı gönderdi ve bu adamın geçmişi hiç de önemsiz değil. Zarif’in muadili değil, DMO’nun eski bir komutanı ve güvenlik devletine ya da bazen ‘derin devlet’ olarak tanımlanan yapıya ait bir şahsiyet.

İşte bu noktada İran dışındaki pek çok gözlemci, Tahran’ı yanlış anlıyor. Çoğu zaman, kamuoyundaki gürültü ile fiili karar alma mekanizmasını birbirine karıştırıyorlar. İran, doğası gereği gürültücü ya da belki de bunu kasten yapıyor. Çünkü ülke, birbiriyle rekabet eden kurumları, çatışan kişilikleri, ideolojik projelerin sahiplerini ve genellikle birbirinden oldukça farklı dillerde konuşan medya sistemlerini barındırıyor. Ancak rejim, savaş ve barış meselelerinde, üst düzey liderlik hangi yolu izleyeceğine karar verdiğinde, tarihi olarak tartışma alanını daraltma yeteneği sergiliyor. Açık tartışma, ne kadar sert veya kaba olursa olsun, mutlaka stratejik bir kaos olduğu anlamına gelmez. Çoğu zaman ‘tepkileri test etmek, izin verilen sınırları çizmek, muhalifleri sindirmek ve nihai karar verilene kadar bir miktar belirsizlik yaratmak’ gibi belirli bir işlevi yerine getirir.

İran, doğası gereği gürültücü ya da belki de bunu kasten yapıyor. Ancak rejim, savaş ve barış meselelerinde, üst düzey liderlik hangi yolu izleyeceğine karar verdiğinde, tarihi olarak tartışma alanını daraltma yeteneği sergiliyor.

Dolayısıyla Zarif’in Foreign Affairs dergisindeki makalesinde ortaya koyduğu mesaj ile İslamabad’daki başarısız olan müzakereler arasındaki çelişkiyi abartmamak gerekir. Zira Zarif’in makalesi, barış isteyen bir kesim ile sonsuz bir savaş isteyen başka bir kesimin varlığını kanıtlamadı. Makale, yalnızca yöntem ve zamanlama konusunda, ayrıca inisiyatif alma konusunda siyasi hakka kimin sahip olduğu konusunda bir anlaşmazlık olduğunu ortaya koydu. Zarif'i eleştirenler, her ne kadar, her türlü diplomasi biçimini sonsuza dek reddediyor gibi görünseler de aslında öyle değiller. Çoğu, İran’ın eski bir dışişleri bakanının bir Amerikan dergisinde yazarak sanki barış için kabul edilebilir şartları belirleyen kişiymiş gibi görünmesini reddediyordu. Öte yandan Pakistan'a giden heyet, rejimin kendi kanatları altına alıp kontrolü altına aldığı bir diplomasi anlayışını somutlaştırıyordu.

Bununla birlikte, tehlikeli bir savaşı sona erdirecek müzakereleri kabul etmek ile Zarif’in hayal ettiği türden kalıcı bir barışı benimsemek arasında büyük bir uçurum var. İslamabad'a giden heyet, bu sınırın nerede çizilebileceğine dair ipuçları veriyor. Reuters'ın haberine göre İran heyeti, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması, yaptırımların hafifletilmesi, savaş dönemine ilişkin tazminatların ödenmesi ve İran'ın nükleer haklarının tanınması gibi taleplerle gitti. Buna karşın müzakerelere ilişkin daha geniş kapsamlı haberler, uranyum zenginleştirme, füzeler, bölgesel ittifaklar ve Hürmüz Boğazı'nın geleceği konularında hâlâ büyük bir uçurumun var olduğuna işaret ediyor. Bundan İran yönetiminin ABD ile ilişkileri derinlemesine normalleştirmeye hazır olduğu değil, İran’ın bekasını buna bağlı olduğunu düşündüğü caydırıcılık yapısından vazgeçmeden savaşı sona erdirmeye istekli olduğu sonucu çıkarılabilir.

dfvfd
Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif ve İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, Pakistan'ın başkenti İslamabad’da bir araya geldi, 11 Nisan 2026 (Reuters)

Kısa vadeli anlaşma, Tahran'da direnişin meyvelerinden biri olarak sunulabilir. Oysa sürdürülebilir barış çok daha karmaşık bir konudur. Bu, taktiksel esnekliğin yanı sıra, ABD'nin kendisine dair farklı bir bakış açısı gerektirir.

Bu hedef, Zarif’in öngörüsünden çok daha dar bir kapsama sahip. Zarif, kapsamlı bir stratejinin yeniden ayarlanmasına benzer bir şeyden bahsediyordu. Bu elbette dostluk değildi. Her iki tarafın da diğerinin varlığını kabul ettiği ve gelecekte yeni bir çatışmanın patlak verme olasılığını azaltan mekanizmalar kurduğu istikrarlı bir düzeni ima ediyordu.

İşte tam da bu noktada, rejimin en katı çevreleri direniş göstermeye başlıyor. Kısa vadeli bir anlaşma, Tahran’da direnişin meyvelerinden biri olarak pazarlanabilir. Oysa sürdürülebilir barış çok daha karmaşık bir meseledir. Taktiksel esnekliğin yanı sıra, ABD’nin kendisine dair farklı bir algı gerektirir.

Washington'ın anlaşmalara bağlı kalabileceğine, gerilimin azaltılmasının mevcut krizi aşabileceğine ve İslam Cumhuriyeti'nin meşruiyetinin, baş düşmanı ile aralarındaki bir arada yaşama kurallarını düzenlemek için müzakere edilmiş ve ilan edilmiş bir mutabakatın zarar görmeyeceğine dair bir inanç gerektirir. Bunların hepsi, İslamabad'da bir diplomatik kanalın yeniden açılmasından çok daha ağır yüklerdir.

İhtiyatlılığa iten bir başka yapısal neden daha var. O da savaş. Savaş, rejimin barışa en az güvenen kesiminin konumunu güçlendirdi. Güvenlik kurumları ve onlarla ittifak halindeki siyasi güçler, savaşın maliyeti katlanılamaz hale geldiğinde ya da güç kartlarını somut kazanımlara dönüştürmek zorunlu hale geldiğinde müzakereyi kabul edebilirler. Ancak kalıcı barış başka bir mesele. Bu durum, İran rejimi içindeki güç dengelerinin yeniden dağılımına yol açarak diplomatların, ekonomistlerin ve teknik uzmanların önemini artırabilir ve gücünü sürekli çatışmadan alan kurumların tekelini zayıflatabilir. Ayrıca, içerde yeni toplumsal beklentilerin önünü açarken o eski ‘İran, içerde gevşemeye başlamadan dış ilişkilerini normalleştirebilir mi?’ sorusunu yeniden gündeme getirir. Ritmi ayarlanmış bir gerginlik üzerine kurulu bir rejim için bu, teknik bir mesele değil, varlığının özünü ilgilendiren bir konudur.

Dolayısıyla, Zarif’in makalesinden Tahran’ın umutsuz bir şekilde bölünmüş olduğu sonucuna varılamaz. Muhtemelen rejim, tüm bu gürültünün ima ettiğinden daha sağlam olsa da sınırlı bir hedef etrafında birleşmiş durumda. Pakistan'a giden heyet, İran'ın siyasi, diplomatik ve güvenlik kurumlarının, görüşmelerin maliyetli bir savaşı sona erdirmeye yardımcı olabileceğini düşündükleri zaman tek bir tutum etrafında birleşebildiklerini gösterdi. Ancak bu heyet, Zarif'in ortaya attığı ABD ile kalıcı barış gibi daha geniş kapsamlı bir fikri benimsemeye hazır olduklarını göstermedi. İşte burada, şu anda ortaya çıkan ayrım çizgisi belirginleşiyor. Tahran bir anlaşmayı hayal edebiliyor olabilir, ancak kalıcı bir barışı hayalini kurmak hala çok zor.