Cumhurbaşkanı Erdoğan: Türkiye bu suni rüzgarlarla eğilip bükülebilecek bir ülke değildir

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (İHA)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (İHA)
TT

Cumhurbaşkanı Erdoğan: Türkiye bu suni rüzgarlarla eğilip bükülebilecek bir ülke değildir

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (İHA)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan (İHA)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Türkiye ne zaman küresel gündemlere ilişkin bir irade ortaya koysa, ne zaman bölgesel hakları ile ilgili adımlar atsa ekonomi üzerinden bir hesaplaşmanın devreye sokulduğunu görüyoruz. Türkiye ekonomide, bu suni rüzgarlarla eğilip bükülebilecek bir ülke değildir” dedi.
Cumhurbaşkanlığı Kabinesi Toplantısı sonrasında kameraların karşısına çıkan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Beyrut'ta yaşanan patlama ve Akdeniz ile Ege'de yaşanan olaylara değinirken, konuşmasının büyük bölümünü ekonomik gelişmelere ayırdı.
Beyrut'ta yaşanan patlama sonrası yaşanan gelişmelere değinen Erdoğan, Ege ve Akdeniz'de Türkiye'nin haklarını ve hukukunu yok saymaya yönelik girişimlere verilen cevapları anlattı. Erdoğan, “Bölgedeki sismik araştırma faaliyetlerimizi Almanya Şansölyesi Merkel'in ricası üzerine iyi niyet nişanesi olarak bir süreliğine ertelemiştik. Ancak Yunan tarafı hüsnüniyet ile hareket etmediğini bir kez daha göstermiş ve Mısır ile hiçbir hukuki temeli olmayan bir anlaşmaya yönelmiştir. Buradan bir kez daha altını çizerek ifade etmek istiyorum. Türkiye'nin hiç kimsenin hakkında, hukukunda, toprağında, denizinde, meşru çıkarlarında gözü yoktur. Bizim tek talebimiz bize de aynı anlayışla yaklaşılmasıdır. Türkiye gibi 780 bin kilometrekarelik dev bir toprak parçasını görmezden gelip birkaç kilometre karelik adalar üzerinden bizi sahillerimize hapsetme girişimine rıza gösteremeyeceğiz. Dünyada hiçbir ülke böyle saçma ve temelsiz talebe boyun eğmez. Biz diyoruz ki, gelin Akdeniz'deki tüm ülkeler bir araya gelelim, herkes için kabul edilebilir, herkesin hakkını koruyan bir formül bulalım. Ülkemizin bu çağrısına kulaklarını kapatanlar güçlerinin yetmeyeceği, boylarını aşan bir takım girişimlerle kendi geleceklerini kendi elleri ile karartıyorlar. Salgın ve onunla bağlantılı siyasi, ekonomik, sosyal sorunların bir kabus gibi üzerine çöktüğü güçlere güvenenler hüsrana uğramaya mahkumdurlar. Türkiye'nin bu konudaki kararlılığını hala kavramamış olanları bir an önce gerçekleri görmeye ve çözümü masada aramaya davet ediyoruz. Anlaşmazlıkların diyalog yoluyla ve hakkaniyet temelinde çözümü için biz her zaman varız. Bu konuda sağduyu hakim olana kadar Türkiye olarak sahada ve diplomasi alanında kendi planlarımızı uygulamaya devam edeceğiz. Nitekim Oruç Reis Sismik Araştırma Gemimiz dün saat 20.00'de Antalya açıklarından demir alarak görev bölgesine doğru hareket etti. 10 saat süren seyirden sonra bu sabah saat 08.00 itibariyle çalışmalarına başladı. Ekonomide olduğu gibi enerjide de ülkemizin bağımsızlığı için mücadele etmeyi sürdüreceğiz” diye konuştu.
“Türkiye ekonomide, bu suni rüzgarlarla eğilip bükülebilecek bir ülke değildir”
Türkiye'nin 2002 yılında 236 milyar dolar olan milli gelirini 2019 yılında 754 milyar dolara yükselttiklerinin altını çizen Cumhurbaşkanı Erdoğan, ekonomik verileri açıkladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Kişi başı milli geliri 3 bin 500 dolardan 2013 yılında 12 bin 500 dolara kadar çıkartmıştık, ancak Gezi olayları ile başlayan ve bugüne kadar kesintisiz devam eden saldırılar sebebiyle bu rakam 2019 yılında 9 bin 127 dolar olarak gerçekleşti. Türkiye ekonomisi satın alma kalitesi gücü paritesine göre dünyada 2002 yılında 17. sıradayken 13. sıraya yükseldi. Böylece ülkemizi kişi başına gelirde dünya sıralamasında üst orta gelir grubuna yükselttik. Ülkemiz insani gelişmişlik endeksinde de dünyadaki konumunu iyileştirmeye devam etti. 2019 yılı insani gelişme raporunda Türkiye bir önceki yıla göre 6 basamak ilerleyerek 58. sıraya yükseldi. Böylece ilk defa çok yüksek insani gelişme kategorisinde yer almış olduk. Rekabetçiliği artırmaya, iş ve yatırım ortamını iyileştirmeye yönelik çok önemli adımlar attık. Bu sayede Dünya Bankası tarafından hazırlanan iş yapma kolaylığı endeksinde geçtiğimiz yıl 10 basamak birden tırmanarak 33. sıraya yerleştik” şeklinde konuştu.
Türkiye'nin 18 yılda nereden nereye geldiğini anlatmak için mukayeseli rakamları paylaşan Erdoğan, “Ülkemizde yıllık otomobil satışı 2002 yılında 91 bin adet iken bu rakam 2016'de 756 bine kadar çıktı, geçtiğimiz yıl da 387 bin olarak gerçekleşti. Buzdolabı satışı 18 yıl önce 1 milyon 88 bin adetten 2,5 milyona çıktı. Çamaşır makinesi satışı 824 bin adetten 2 milyonun üzerinde bir sayıya ulaştı. Bulaşık makinesi satışı 282 bin adetten 1 milyon 332 bin adede, fırın satışı 339 binden 817 bine yükseldi. Bütün bunları ülkemizdeki refah düzeyini ifade etmesi bakımından söylüyorum. Bunlar aynı zamanda vatandaşımın alım gücünün bu tür ürünlerde nereden nereye yükseldiğini göstermesi bakımından önem arz ediyor. Ülkemizde yeni açılan şirket sayısı 30 bin 842 iken geçtiğimiz yıl bu rakam 85 bin 263'ü buldu. İstihdamda 19,6 milyondan 28 milyon 80 bine çıktı. Borsa endeksi 110'dan binin üzerine ulaştı. Göreve geldiğimizde öyleydi, ama şimdi burada. Turizmde 13,2 milyon turistten geçtiğimiz yıl 52 milyon turist rakamını gördük. Şimdi korona virüs sebebiyle bir sıkıntının içindeyiz ama toparlanmaya başladık. Şimdi Almanya, Rusya, bugün itibariyle kapılarını açmış durumdalar. Geçen yılın rakamlarını yakalayamayacağız ama yine yükselmeye başladığımızı hep birlikte göreceğiz. Salgın sebebiyle turizmde yaşanan sıkıntıları çözmek için tüm imkanlarımızla gayret gösteriyoruz. Merkez Bankası döviz rezervimiz 28 milyar dolardan 90 milyar doların üzerine çıktı. Bir ara bu rakam 135 milyar dolara kadar yükselmişti. Bunun yanında IMF meselesi, IMF'ye olan borcumuz biz göreve geldiğimizde 23,5 milyar dolardı, biz bunu 2013 Mayıs'ında sıfırladık. Türkiye'nin IMF'ye borcu yok. Birileri de avucunu ovuşturuyor. Ana muhalefet partisi. IMF'ye gidecekmişiz, IMF'den bir şeyler isteyecekmişiz. Boşuna avucunuzu ovuşturmayın, biz o kapıları kapattık. IMF bizden 5 milyar dolar borç istedi, o zaman ekonomiye bakan zat, geldi bana ‘Sayın Başbakanım verelim mi bu borcu' dedi. Verin dedim. Bugün borç alan yarın talimat alır dedim. Şimdi parti kurmuş bize ekonomi dersi veriyor. Önce bunları herkesin görmesi yazım. Faiz ödemelerinin milli gelirimize oranını yüzde 14,4'den yüzde 2,3 seviyesine indirdik. En düşük memur maaşını 392 liradan 4 bin 188 liraya, asgari ücreti 184 liradan 2 bin 325 liraya, en düşük bağ-kur tarım emeklisi maaşını 66 liradan aldık bin 756 liraya, en düşük emekli sandığı emeklisi maaşını 377 liradan 2 bin 981 liraya kadar çıkarttık. Bütün bunları biz yaptık. ben felsefe yapmıyorum, rakamlarla konuşuyorum. Engelli aylığını 25 liradan 851 liraya, muhtar aylığını 97 liradan 2 bin 261 liraya yükselttik. Lisans öğrencilerine verdiğimiz kredi burs ödemelerini biz geldiğimizde 45 liracık alıyorlardı, 550 liraya çıkarttık, yüksek lisans da bin 100 lira, doktorada bin 650 lira seviyesine çıkarttık. Hatırlayın harç, öğrencilerden alınıyordu, bundan dolayı o zaman öğrencilerin sesi çok çıkıyordu, gösteriler vesaire, bu harcı kim kaldırdı, biz kaldırdık. Tam aksine biz öğrencilerimize bursları ile kredileri ile destek oluyoruz. Tarım sektörüne yaptığımız destekleme ödemelerini yıllık 1,8 milyar liradan 22 milyar liraya çıkarttık. Her alanda bu rakamları çeşitlendirmek mümkün” ifadelerini kullandı.

"Türkiye'nin bölgesel ve küresel bir güç olarak yükselen yıldızından rahatsız olanlar her seferinde daha riyakar şekilde üzerimize gelmeye başladı"
Türkiye'nin bugün geleceğine güvenle bakmasının, bölgesel ve küresel politikalarda aktif pozisyon almasının gerisinde bu güçlü alt yapının olduğunu belirten Erdoğan, “Ülkemizin 2013 yılından beri ardı ardına yaşadığı her saldırı ile birlikte hem korunma reflekslerimizi hem hedeflerimize ulaşma yöntemlerimizi geliştirdik. Allah'ın inayeti ve milletimizin desteği ile girdiğimiz her mücadeleden başarı ile çıktık. Türkiye'nin bölgesel ve küresel bir güç olarak yükselen yıldızından rahatsız olanlar her seferinde daha sinsi daha riyakar şekilde üzerimize gelmeye başladı. Başka hiçbir ülkeye uygulanmayan kriterler bize dayatıldı, başka hiçbir ülkeden talep edilmeyen şartlar bizden istendi. Başka hiç bir ülkeye yöneltilmeyen tehditler bize savruldu. Terör örgütlerinden darbecilere, finans lobilerinden tarihi hesaplaşmalara kadar her türlü araçla üzerimize yüklendiler. Hepsinin de üstesinden birer birer geldik. Bu çerçevede 2019 yılı ülkemiz için yeniden dengelenme sürecinin yaşandığı bir yıl oldu. Cari dengede ve enflasyonda önemli kazanımlar elde ettik. 2018 yılı ekim ayında yüzde 25,2 seviyesinde seyreden enflasyonu geçtiğimiz yıl yüzde 11,8 seviyesine indirdik. Ülkemiz son yıllarda uyguladığı politikalarla pazar ve ürün çeşitliliğini artırdı. 2019 yılında ticaret savaşları, bölgesel istikrarsızlıklar ve Brexit ile birlikte tırmanın küresel belirsizliklere rağmen ihracatta 180 milyar doların üzerine çıkarak yeni bir rekora imza attı. Güçlü ihracat performansımız ve turizm sektörünün desteği ile cari işlemler dengesi 2001 yılından beri ilk defa fazla verdi. Maruz kaldığımız çok yönlü saldırılara rağmen ekonomimiz attığımız kararlı adımlarla 2019 yılının son çeyreğinde yeniden güçlü büyüme politikasına döndü. Bu bizim için güçlü bir patikaydı ama şimdi biz bu patikayı caddeye dönüştüreceğiz. Onun adımlarını atıyoruz. 2019 yılının son çeyreğinde ekonomimiz yüzde 6 oranında kayda değer bir büyüme kaydetti. Kur saldırılarının etkisi ile yüzde 24'e çıkan Merkez Bankası politika faizi, yüzde 8,25 seviyesine indi. Yüzde 35'lere çıkan piyasa faizleri yüzde 8 bandına kadar geriledi. Daha da düşecek. Bütün arzumuz bu ülkede yatırımcı çok daha rahat bir şekilde yatırımlarını yapabilsin. Devletimizin borçlanma faizlerinde de önemli düşüşler sağladık. Yüzde 25'lere çıkan iç borçlanma faizini yüzde 9,72'ye ve yüzde 7,50'yi aşan dış borçlanma faizini yüzde 4,45'e kadar gerilettik. Ekonomik yükseliş 2020 yılının ilk aylarında da devam etti. Yılın ilk çeyreğinde birçok gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomilerin aksine ülkemiz yüzde 4,5 gibi yüksek bir büyüme performansı sergiledi. G-20 ülkeleri arasında en yüksek, OIC'de ülkeleri arasında ikinci en yüksek büyüme performansı kaydeden ülke olduk. 2018 yılı Ağustos ayında yaşadığımız saldırılar sonrasında küresel finans sisteminin bize dayatmaya çalıştığı yüksek faiz yaklaşımını asla kabul etmedik. Bir taraftan kur üzerinden yapılan saldırılarla, bir taraftan kurun enflasyona olan etkisi ile ve diğer taraftan Türkiye üzerinden yüksek faizle haksız kazanç elde etmek isteyenlerle adeta boğuştuk, mücadele ettik. Bu mücadele olmasaydı iş insanımız ayakta kalabilir miydi? Eğer kur atakları ile tüm araçlarımızla mücadele etmeseydik enflasyonu yüzde 25'lerden bugünkü seviyesine bu kadar hızlı getirebilir miydik? Türkiye ne zaman küresel gündemlere ilişkin bir irade ortaya koysa, ne zaman bölgesel hakları ile ilgili adımlar atsa ekonomi üzerinden bir hesaplaşmanın devreye sokulduğunu görüyoruz. Türkiye ekonomide, bu suni rüzgarlarla eğilip bükülebilecek bir ülke değildir” dedi.

“Ekonomimizin dayanıklılığını artırmaya yönelik adımlar sayesinde ekonomimizi hızla toparladık”
“Birileri sadece gazel okur ama biz iş üretiriz, farkımız bu” açıklamasında bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan, bütün başarıların, 2002 yılından bu yana Türkiye ekonomisinin geçirdiği yapısal dönüşüm süreci ve sağlık alt yapısına yatırımlar sayesinde olduğunu söyledi. Erdoğan, “DSÖ verilerine göre dünya genelinde tespit edilen korona virüs vaka sayısının 20 milyona yaklaştı. Konya Şehir Hastanesi açıldı. Resmi açılışını da bizzat giderek Konya'da yapacağız. Resmi açılışını yapmadık ama şuanda hasta kabulü başladı. Diğer illerimize de şehir hastanelerini yaparak çok daha güçlü alt yapıya insanımızı hazırlayacağız. Ülkemiz milyon kişi başına düşen vaka sayısında 73., milyon kişi başına düşen ölüm oranında 57. sıradadır. Bu dönüm sona erdiğinde Türkiye dünyada salgını en az hasarla atlatan ülkelerden biri olacaktır. Salgın sadece insan hayatını tehdit etmiyor, aynı zamanda ciddi ekonomik sorunlar doğuruyor. Küresel ekonomi son bir asırdaki en büyük krizi ile karşı karşıyadır. Salgın nedeniyle küresel tedarik zincirleri ve uluslararası ticaret aksamış, birçok tesiste üretim durmuş ya da yavaşlamıştır. 2020 yılı ilk yarısında dünya genelinde büyük üretim kayıpları, işsizlik oranlarında yükseliş ve tüketim alışkanlıklarında değişiklikler ortaya çıkmıştır. Salgının sarsıcı etkisinin daha iyi anlaşılmasıyla uluslararası kuruluşlar küresel büyüme tahminlerinde revizyona gitmişlerdir. IMF 2020 yılı için daralma beklentisini yüzde 3'den yüzde 4,9'a yükseltmiştir. OIC'de ise bu yıl için daralma beklentisini yüzde 2,4'den yüzde 7,6'ya güncellemiştir. Ekonomik veriler ve beklentiler ABD, Almanya, Japonya ve İngiltere gibi büyük ekonomilerin bile salgının etkisi ile birlikte sarsıldıklarını ve çok ciddi ekonomik kayıplar verdiklerini gösteriyor. 2020 yılının ikinci çeyreğinde ABD ekonomisi yıllıklandırılmış oranlarda yüzde 32,9, Euro bölgesi ekonomisi ise yıllık yüzde 15 düzeyinde daralmalar göstermiştir. Aynı dönemde Almanya ekonomisi yüzde 11,7, İtalya ekonomisi yüzde 17,3, Fransa ekonomisi yüzde 19, İspanya ekonomisi yüzde 22,1 oranında daralmıştır. ABD'de işsizlik oranı yüzde 15 seviyesine kadar ulaşmış, tarım dışı istihdamda 20 milyonun üzerinde aylık düşüşü görülmüştür. Bu gelişmeler karşısında ülkeler hem para hem de maliye politikaları ile ekonomideki olumsuz seyre müdahale ederek ekonomik gerilemeyi azaltmaya çalışmışlardır. Tüm destekleyici politikalara rağmen ekonomik toparlanmanın zaman alması beklenmektedir. Türkiye ekonomisi de salgından kısa vadede elbette olumsuz yönde etkilenmiştir. Ancak aldığımız tedbirler, şoklara karşı mücadeledeki tecrübemiz, güçlü sağlık alt yapımız ve ekonomimizin dayanıklılığını artırmaya yönelik adımlar sayesinde ekonomimizi hızla toparladık” diye konuştu.

"Salgın sonrasında oluşan yeni dünya düzeninde Türkiye yeni bir başarı hikayesi yazacaktır"
Mayıs ayı ile birlikte ekonomik göstergelerde ve beklentilerde bekledikleri iyileşmenin başladığını, Haziran ve Temmuz aylarında bunun güçlendiğini belirten Erdoğan, “Salgının etkilerinin belirginleştiği Nisan ayından sonra Haziran ve Temmuz aylarına ait önce göstergeler ekonomide toparlanma sinyalleri veriyor. Tüketici güven endeksi Nisan ayındaki 54,9 seviyesinden Temmuz ayında 60,9 seviyesine yükselmiştir. Reel kesim güven endeksi nisan ayındaki 62,3 seviyesinde temmuz ayında 99,4 seviyesine yükselmiştir. Ekonomi güven endeksi Nisan ayındaki 51,3 seviyesinden Temmuz ayında 82,2 seviyesine yükselmiştir. Satıl alma yöneticileri endeksi Nisan ayındaki 33,4 seviyesinden temmuz ayında 56,9 seviyesine yükselerek 2011 yılının Şubat ayından bu yana en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Mevsim etkilerinden arındırılmış imalat sanayi kapasite kullanım oranı Nisan ayındaki 61,9 seviyesinden Temmuz ayında 70,7 seviyesine yükselmiştir. Mayıs ayı ile birlikte yeniden yükselişe geçen mevsim etkilerinden arındırılmış sektörel güven endeksleri de Temmuz ayında yükselmeye devam etmiştir. Otomobil üretimi Haziran ayında Mayıs ayına göre yüzde 71,7 oranında, otomobil satışları ise yüzde 127,6 oranında artış kaydetmiştir. Temmuz ayında otomobil satışlarındaki artış eğilimi devam etmiş, bir önceki aya göre artış yüzde 21,7 olmuştur. İhracat Nisan ayından sonra sürekli artış kaydetmiş ve Temmuz ayında 15 milyar dolar ile bu yılın en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Bu dönümde ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 66,2'den yüzde 84,5 seviyesine yükselmiştir. İhracattaki iyileşme sürecinin önümüzdeki dönemde devam etmesini ve normalleşme sürecine özellikle ülkemize önemli sayıda turistin ziyaret etmesi ile birlikte ben inanıyorum ki bize olan bu noktadaki güven daha da artacaktır. Son dönemde sağladığımız finansmana erişim kolaylıkları ve uygun kredi imkanları sayesinde otomotiv konut satışlarında rekor düzeyde artışlar sağlandı. Kredi büyümesinde görülen hızlanmaya karşılık bankacılık sektörümüz güçlü sermaye yapısı, aktif kalitesi ve karlılık oranları ile oldukça sağlıklı bir görünüme sahiptir. Sektörün sermaye yeterlilik rasyosu yüzde 19,5 ile yüzde 8 olan yasal asgari oranının oldukça üzerindedir. Yabancı para açık kaynaklı kur riski bulunmayan söktürün tahsili gecikmiş alacakları da sürdürülebilir seviyelerdedir. Türkiye ekonomisi artık tüketim yerine üretimi önceleyen, ithalata bağımlı değil ihracat odaklı yapısıyla küresel değer zincirine daha entegre olan ve daha fazla katma değer üreten bir model ile yoluna devam edecektir. Salgın sonrasında oluşan yeni dünya düzeninde Türkiye coğrafi konumu, lojistik ağ bağlantıları, üretim kapasitesi, insan kaynağı ile bilgi ve becerisini kullanarak yeni bir başarı hikayesi yazacaktır. Son 2 yıldaki oldukça zorlu şartlara rağmen güçlü ve sağlıklı bir ekonominin inşası için pek çok yeni politikayı hayata geçirdik. Küresel ekonominin önemli ölçüde daralacağı beklentilerinin olduğu bir ortamda attığımız adımlar ve hayata geçirdiğimiz uygulamalar ile ülkemizin önüne gelen yeni fırsatları özellikle değerlendirmesini sağlamakta kararlıyız” şeklinde konuştu.
 



ABD: İran'ın nükleer silah geliştirmek için 'örtü olarak kullandığı dış nüfuz yok edilecek

ABD: İran'ın nükleer silah geliştirmek için 'örtü olarak kullandığı dış nüfuz yok edilecek
TT

ABD: İran'ın nükleer silah geliştirmek için 'örtü olarak kullandığı dış nüfuz yok edilecek

ABD: İran'ın nükleer silah geliştirmek için 'örtü olarak kullandığı dış nüfuz yok edilecek

ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü hava harekâtının kapsamı bugün (Pazartesi) genişledi. İsrail’in, Hizbullah’ın saldırılarına yanıt olarak Lübnan’a operasyon düzenlemesinin ardından çatışmalar yeni bir boyut kazandı. Tahran ise Körfez ülkelerine ve Kıbrıs’taki bir İngiliz hava üssüne füze ve insansız hava araçları fırlattı. Savaşın yakın zamanda sona ereceğine dair bir işaret bulunmuyor.

Askerî harekâtın başlamasından bu yana düzenlenen ilk resmî basın toplantısında konuşan Savunma (Savaş) Bakanı Pete Hegseth, operasyonların süresine dair net bir takvim paylaşmadı. Hegseth, çatışmaların ne zaman sona ereceğine ilişkin kararın Başkan Donald Trump’a ait olduğunu belirtti.

Hegseth, ordunun temel hedefinin İran’ın sınırları dışındaki nüfuzunu yayma kapasitesini ortadan kaldırmak olduğunu belirterek, Tahran’ın bu nüfuzu nükleer silah geliştirme faaliyetlerine “örtü” olarak kullandığını ifade etti.

Öte yandan Kuveyt, İran saldırılarına karşı koymaya çalışırken üç adet “F-15E” tipi Amerikan savaş uçağını düşürdü. Altı kişilik mürettebatın tamamı paraşütle atlayarak kurtarıldı. Sosyal medyada paylaşılan bir görüntüde, motoru alev alan uçaklardan birinin düştüğü anlar yer aldı.


Savaşı durdurmak için derhal uluslararası müdahale çağrısı

Tahran'a yapılan füze saldırılarının ardından yükselen duman, 1 Mart 2026 (AFP)
Tahran'a yapılan füze saldırılarının ardından yükselen duman, 1 Mart 2026 (AFP)
TT

Savaşı durdurmak için derhal uluslararası müdahale çağrısı

Tahran'a yapılan füze saldırılarının ardından yükselen duman, 1 Mart 2026 (AFP)
Tahran'a yapılan füze saldırılarının ardından yükselen duman, 1 Mart 2026 (AFP)

Nebil Fehmi

İsrail ve ABD, uluslararası hukuku açıkça ihlal ederek son saatlerde İran'a karşı askeri operasyonlar başlattı. Bu durum, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres tarafından da doğrulandı. İsrail'in açıklamalarına göre operasyonlar, Umman Sultanlığı'nın samimi arabuluculuğunda, iki ülke arasında devam eden müzakereler sırasında haftalar önce geliştirilen ortak bir plana göre gerçekleştirildi. İran'ın ilk tepkisi, bazı Arap ülkelerindeki hedefleri içeriyordu.

Trump, operasyonları duyurduğu konuşmasında sık sık İran rejimine ve onun tehlikelerine atıfta bulundu. Bu kez İran'daki hedefler arasında İranlı siyasi ve askeri liderlerin karargahları da yer aldı. Bu durum, İsrail ve ABD’nin asıl amacının İran'ın nükleer silah geliştirmesini engellemek değil, İran rejimini değiştirmek olduğunu gösteriyor. Bu da seçenekleri varoluşsal hale getiriyor. Bu durum diplomatik çözümleri zorlaştırıyor ve eylem ve tepki döngüsünü tırmandırarak Körfez bölgesi ve Ortadoğu için tehlikeli sonuçlar doğuruyor.

Füzeli saldırılar, her iki tarafın müzakerecileri ve arabulucu Umman’ın müzakerelerin yapıcı ve ciddi olduğunu belirten açıklamalarının hemen ardından gerçekleşti. Viyana'da taraflar arasında teknik istişareler konusunda bir anlaşma sağlandı. Teknik toplantılar her zaman açıklanması kararlaştırılan bilgilerin doğruluğunun teyit edilmesine veya gelecekte ihlallerin yaşanmamasını sağlamak için denetim kontrollerinin oluşturulmasına odaklandığından, müzakerelerin hedefleri konusunda bir anlaşmaya varılmasının yakın olduğu ima edildi.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre ABD'nin İran'ın nükleer silah edinmemesi gerektiği yönündeki açıklamaları ile İran Dışişleri Bakanı Arakçi’nin ülkesinin bu tür silahları edinmeyeceğini taahhüt ettiği yönündeki açıklamaları arasında uyum olduğu halde askeri operasyonlar başladı. Umman Dışişleri Bakanlığı, İran'ın nükleer silah üretiminde kullanılabilecek radyoaktif madde stoklarını muhafaza etmemeyi kabul ettiğini açıkladı ve taraflar arasında bir anlaşmaya varılmasının yakın olduğunu vurguladı.

Şu an ki kriz teknik askeri ve düzenleyici meselelerin ötesine geçiyor. Ayrıca bu, stratejik rekabet ve taraflar arasında güvenin tamamen yitirilmesi krizi. Müzakereler sırasında askeri operasyonların yeniden başlaması bu durumu daha da kötüleştiriyor ve tarafların farklılıklarını aşmak için tavizler veya yenilikçi çözümler sunma konusunda isteksiz davranmalarına neden oluyor.

Bu yüzden özellikle de İran'ın artık nükleer teknolojiler konusunda zamanla silinemeyecek önemli bir ulusal bilgi birikimi ve deneyime sahip olması nedeniyle Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (UAEA) teknik güvenlik önlemleri veya Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (Euratom) tarafından uygulanan benzer önlemler ile durum istikrara kavuşmadı.

İran’ın da şüpheleri var, çünkü son aylarda müzakereler sırasında iki kez askeri operasyonlarla karşı karşıya kaldı. Obama döneminde imzalanan nükleer anlaşmadan çekilen Trump'tı. Dolayısıyla yeni bir anlaşmanın ‘geri döndürülemez’ olmasını sağlamak için ABD'den geniş kapsamlı garantiler talep ediyor. ABD ve uluslararası toplum tarafından kendisine uygulanan tüm yaptırımların derhal kaldırılmasını istiyor, ancak bunun gerçekleştirilmesi zor olacak. İranlı eski müzakereciler birkaç hafta önce bana, İsrail'in ABD'ye yönelik taleplerinin ve baskısının devam etmesi ve İran'ın gerçek hedefinin rejim değişikliği olduğu gerekçesiyle İran'ın boş talepler ve tavizler döngüsüne girmesinden korktukları için taviz vermekte isteksiz olduklarını söylediler.

Bölgedeki durumun ciddiyeti göz önüne alındığında, askeri operasyonları derhal durdurmak ve meşru hedefleri olan diplomatik bir yol izlemek büyük önem taşıyor. Müzakerelerin asıl sponsoru olan Umman'ın yanı sıra Mısır, Suudi Arabistan, Fransa, İspanya, Brezilya, Meksika, Endonezya, Hindistan, Güney Afrika, Senegal ve diğerleri dahil olmak üzere dünyanın farklı bölgelerinden ve kıtalardan ülkelerin onayladığı bir bildiri taslağı hazırlanmasını ve yayınlanmasını öneriyorum. Bildiri, aşağıdakiler dahil olmak üzere bir dizi hızlı ve somut ilk önlem alınmasını talep etmeli:

1) ABD ve İran, askeri operasyonları derhal dondurduklarını ilan etmeli.

2) İran, nükleer programının şeffaflığını artırmak ve uluslararası topluma programın barışçıl niteliği ve gelecekteki beklentileri konusunda güvence vermek için bazı tek taraflı önlemler almalı. Bu önlemler arasında, radyoaktif madde ve askeri teknoloji stoklarının büyüklüğünü açıklamak ve mutabık kalınan bir programa göre stoklarını azaltmayı ilke olarak ve yakın gelecekte bir ön adım olarak, İran'ın belirlediği tesislerde sınırlı sayıda UAEA müfettişinin ziyaretlerini gönüllü olarak kabul etmeli.

3) İran'ın stokları öngörülebilir gelecekte askeri amaçlarla kullanılabilecek seviyelere ulaşmadığı sürece, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (NPT) ve hükümlerine uygun olarak İran'ın uranyum zenginleştirme hakkını tartışıyor.

4) BM Güvenlik Konseyi (BMGK), bazı ülkelerin ‘veto’ hakkı nedeniyle etkili adımlar atmak konusunda bir karar alamasa da durumu değerlendirmek ve bir açıklama kaydetmek üzere toplantıya çağrılmalı.

5) ABD ve İran'ın müzakereleri derhal yeniden başlatma konusunda anlaşmaya varılmalı.

Bu öneri tek başına bir çözüm değil, daha çok uluslararası toplumun ateşkes ve diplomasiye daha fazla alan yaratmak için baskı yaptığı, diplomatik çözümler arayışında ABD ile İran arasında kademeli olarak güven inşa etmeyi amaçlayan bir ön adımdı.

Tüm bu gerilimler ve belirsizlikler, ABD ve İran arasında istikrarlı ve düzenli müzakerelerin yürütülmesini zorlaştırırken bu müzakereler başarı ile başarısızlık arasında gidip gelebilir. Bu yüzden önerilen inisiyatif grubu ve bildiriyi benimseyenler, müzakereler her iki taraf için de devam etmesini değerli kılacak teşvikler yaratacak bir aşamaya gelene kadar, koordineli çabalarını sürdürmeli ve hem ABD hem de İran ile küçük gruplar halinde temaslarını sürdürmeli.

İran, uluslararası hukuka aykırı olarak egemenliklerini ihlal etmesine rağmen, İran'a yönelik herhangi bir saldırıya katılmayacaklarını ve hava sahalarının bu tür operasyonlar için kullanılmasına izin vermeyeceklerini beyan eden Arap Körfez ülkeleri ve komşu ülkelerle olan siyasi, ekonomik ve güvenlik ilişkilerini yeniden tesis etmeye ve geliştirmeye daha fazla önem ve öncelik vermeli.

Bölge ülkeleri arasında şüphe ve gerginliğin artmasıyla birlikte, Ortadoğu'daki bölgesel tarafların kendi askeri ve güvenlik kapasitelerini geliştirmeye çalışacaklarını ve önümüzdeki yıllarda giderek büyüyen ve sofistike bir silahlanma yarışının ortaya çıkacağını tahmin ediyorum. Arap ülkeleri, Ortadoğu bölgesel güvenliğinde inisiyatifi yeniden ele geçirmek için şimdiden hazırlık yapmalı. Bu girişimlerin ön saflarında, Mısır'ın 1974 ve 1990 yıllarında Ortadoğu'dan nükleer silahların ve diğer kitle imha silahlarının ortadan kaldırılmasına ilişkin önerdiği, tüm Arap ülkelerini, İran'ı ve İsrail'i kapsayan girişim yer alıyor. Uluslararası denetime tabi olmayan gelişmiş bir nükleer programa sahip olmasına rağmen, bölgede NPT’ye taraf olmayan tek ülke iran.


ABD ve İran: Savaşa giden yol, müzakereye giden yoldan daha kısa

Tahran'da meydana gelen patlamaların ardından yükselen duman, 1 Mart 2026 (AFP)
Tahran'da meydana gelen patlamaların ardından yükselen duman, 1 Mart 2026 (AFP)
TT

ABD ve İran: Savaşa giden yol, müzakereye giden yoldan daha kısa

Tahran'da meydana gelen patlamaların ardından yükselen duman, 1 Mart 2026 (AFP)
Tahran'da meydana gelen patlamaların ardından yükselen duman, 1 Mart 2026 (AFP)

Omar Harkous

ABD ve İsrail'in İran'a düzenlediği saldırılar ve Tahran'ın hızlı tepkisi birdenbire ortaya çıkmadı. Son birkaç ayda, bölgedeki yaklaşık 47 yıldır süren en uzun soluklu sorunlardan biri olan İran-uluslararası gerilimin sona ermesi için umut veren çeşitli diplomatik adımlar atılmıştı. Cumartesi öğleden sonra başlayan bu çatışmanın öncesinde, sonuncusu geçtiğimiz perşembe günü gerçekleşen müzakere turları yapıldı. İranlılar, daha önce müzakere etmeyi reddettikleri nükleer dosya ve diğer ekonomik konularla ilgili adımlar attılar. Ancak Amerikalılar, Tahran'ın nükleer meseleyi de içeren bir dizi talebin tamamını yerine getirmesinde ısrar ettiler.

ABD ve İsrail, İran'dan nükleer sorunun çözülmesinin yanı sıra balistik füze programını sonlandırmayı ve Lübnan'daki Hizbullah, Yemen'deki Husiler ve Irak'taki milis gruplar gibi müttefiklere verdiği desteği kesmesini talep ediyor.

Müzakereler 6 Şubat'ta Umman'da ciddi bir şekilde başladı ve Cenevre'ye geçilmeden önce Amerikan ve İran heyetlerinden olumlu açıklamalar geldi. Bu müzakere turlarının öncesinde, 2025 yılının başlarında Washington ile Tahran arasındaki ilişkilerde bir değişiklik yaşandı ve ilişkiler geleneksel kriz yönetiminden çatışma aşamasına geçti. Bu dönem, Trump yönetiminin ‘azami baskı’ politikasının ikinci versiyonunu yeniden canlandırma ve geliştirme kararıyla damgalandı. Bu politika, önceki yaklaşımın sadece bir devamı değil, Tahran'ın askeri nükleer kapasite edinmenin eşiğinde olduğuna işaret eden istihbarat ve siyasi değerlendirmelerin bir yansımasıydı. Bu durum, ABD'nin ekonomik yaptırımların ötesine geçerek doğrudan askeri tehditleri de içeren bir eylemde bulunmasını gerektirdi ve ABD yönetimi, açık askeri tehditlerle benzeri görülmemiş bir mali baskıyı birleştiren ‘güç yoluyla barış’ stratejisini benimsedi.

Bu yaklaşım, Tahran'ın diplomatik manevra alanını daraltarak, ya petrol tankerlerinden oluşan ‘gölge filosunu’ hedef alan yaptırımların ağırlığı altında ekonomik çöküş ya da Washington'un dikte ettiği şartlarla müzakere masasına geri dönmek şeklinde iki seçenek bıraktı.

Maskat Müzakereleri (Nisan–Haziran 2025)

2025 yılının haziran ayında büyük çaplı askeri çatışma patlak vermeden önce, olası bir çözümün olanaklarını araştırmak için diplomatik girişimlerde bulunuldu.

İlk tur üst düzey toplantılar, 12 Nisan 2025 tarihinde Umman'ın Maskat kentinde, ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin önderliğinde gerçekleştirildi. Bu toplantılar dolaylı olarak gerçekleştirildi. Mesajlar Ummanlı arabulucular aracılığıyla iletildi. Tarafların pozisyonları arasında büyük fark olmasına rağmen, o dönemde ‘yapıcı’ olarak nitelendirildi.

2025 haziranındaki çatışma, taraflar arasındaki gerilimde tehlikeli bir dönüm noktası oldu. Çünkü çatışma gölge savaşlar ve vekalet savaşlarından doğrudan çatışmaya dönüştürdü.

Bu turda İran, ekonomik yaptırımların tamamen kaldırılması karşılığında uranyum zenginleştirmeyi yüzde 60'ta dondurmayı içeren bir teklif sundu. İran'ın teklifi, Hizbullah ve Husiler gibi bölgedeki müttefiklerinin faaliyetlerini dondurma taahhüdü de dahil olmak üzere, bölgesel gerilimi azaltmaya yönelik adımları da içeriyordu. Ancak bu teklif Washington tarafından kesin bir şekilde reddedildi ve Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Trump yönetimi, uranyum zenginleştirmenin dondurulmasının yanı sıra nükleer altyapının tamamen sökülmesi ve müttefik milislerin faaliyetlerinin sona erdirilmesi de dahil olmak üzere ‘eski Başkan Barrack Obama'nın teklifinden daha iyi bir anlaşmada’ ısrar etti.

Bu diplomatik başarısızlık, bölgedeki ABD askeri hareketliliğinin artması, ek uçak gemilerinin konuşlandırılması ve Körfez'deki hava üslerinin güçlendirilmesi ile daha da kötüleşti. Bu askeri tırmanış, ‘zorlayıcı diplomasi’ uygulamak amacıyla gerçekleştirildi. İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Genel Komutanı General Hüseyin Selami gibi İranlı askeri liderleri, saldırıya uğramaları halinde DMO'nun işgalcilere ‘cehennemin kapılarını’ açacağı konusunda uyarıda bulunmaya sevk etti.

Haziran 2025: “12 Günlük Savaş”

Geçtiğimiz yılın haziran ayında patlak veren çatışma, gölge savaşlar ve vekalet savaşlarından doğrudan çatışmaya dönüşmesiyle, çatışmada tehlikeli bir dönüm noktası oldu. Kıvılcım, 13 Haziran 2025 tarihinde İsrail'in, İran'ın nükleer silah sahibi olmaya yaklaştığı kritik bir zenginleştirme seviyesine ulaştığı bilgisine dayanarak İran'ın nükleer tesislerini ve füze üslerini hedef alan büyük çaplı bir saldırı başlatmasıyla ateşlendi.

ABD, 21-22 Haziran 2025 tarihlerinde ‘Gece Yarısı Çekici Operasyonu’ ile İran’la doğrudan çatışmaya girdi. Trump, Fordow, Natanz ve İsfahan'daki tesisleri vuran hassas saldırılar düzenlendiğini duyurdu. İranlı yetkililer, ‘geri dönüşü olmayan’ bir hasar olmadığını söylese de teknik raporlar Fordow Nükleer Tesisleri’nin en az iki yıl boyunca hizmet dışı kalacağını, ayrıca çok sayıda gelişmiş santrifüjün imha edildiğini ve İsfahan'daki uranyum dönüşüm tesisinin hasar gördüğünü doğruladı.

dfvrtg
UAIA Genel Direktörü Rafael Grossi, İsviçre'nin Cenevre kentinde İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile tokalaşırken, 16 Şubat 2026 (Reuters)

İran'ın Haziran 2025 saldırılarına verdiği yanıt, itibarını korumak ve aynı zamanda topyekûn bir savaşı önlemek amacıyla hesaplanmıştı. İran, 23 Haziran 2025 tarihinde ‘Beşarat Fetih Operasyonu’nu gerçekleştirerek, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı'nın (CENTCOM) saha karargahı olan Katar'daki el-Udeyd Hava Üssü'nü hedef alan yaklaşık 14 kısa ve orta menzilli balistik füze fırlattı.

Veriler, Tahran'ın saldırıdan saatler önce Katar ve ABD yetkililerine önceden uyarıda bulunduğunu ve personeli tahliye etmek ve hava savunma sistemlerini devreye sokmak için yeterli zaman tanıdığını doğruluyor. Trump, İran'ın tepkisini ‘çok zayıf’ olarak nitelendirirken, 24 Haziran 2025 tarihinde ateşkes ilan edilmesinin önünü açtı.

Cenevre müzakereleri ve Şubat 2026

Takvimler 2026 yılının şubat ayını gösterdiğinde, taraflar Umman'da son bir kez daha müzakere masasına oturdular. Ardından, İran'ın nükleer altyapısının büyük bir kısmının tahrip edilmesi ve Tahran'da ekonomik krizin derinleşmesi gibi yeni bir gerçeklikle Cenevre'ye geçtiler. Bu müzakere turlarından önce, şimdiye kadarki en şiddetli halk protestoları yaşandı.

Yaptırımların kaldırılmasını ve İran'ın küresel finans sistemine entegrasyonunu engelleyen temel sorunlar arasında İran bankacılık sistemindeki şeffaflık eksikliği ve ekonominin büyük sektörlerinin DMO'ya bağlı kurumlar tarafından kontrol edilmesi yer alıyor.

Bu turda İran, Trump'ın ‘anlaşma yapma’ zihniyetine hitap edecek bir teklif sunmaya çalıştı. İran'ın önerisi, uranyum zenginleştirme seviyelerini tıbbi araştırmalar için belirlenen yüzde 1,5'e düşürme ve diğer tüm nükleer faaliyetleri üç ila beş yıl süreyle askıya alma isteğini ve Amerikan şirketlerini petrol, doğalgaz ve madencilik sektörlerine (lityum dahil) yatırım yapmaya davet edilmesini içeriyordu. Ayrıca, nükleer programın barışçıl niteliğini kanıtlamak için Amerikan şirketleriyle iş birliği içinde yeni nükleer reaktörler inşa etmeyi önerdi. Karşılığında İran, bankacılık sektörü ve petrol satışlarına uygulanan yaptırımların kaldırılmasını talep etti.

Washington ise, 2025 saldırıları sonucu İran'ın zayıflığından yararlanarak çıtayı yükseltti. Fordow, Natanz ve İsfahan tesislerinin bir daha asla faaliyete geçmemesi için tamamen fiziksel olarak imha edilmesini talep etti. İran'ın tüm zenginleştirilmiş uranyum stoklarının İran dışına, özellikle ABD’ye transfer edilmesi ve İran'ın mevcut yönetimin ayrılmasından sonra bile faaliyetlerine devam etmesini engelleyen, zaman sınırı olmayan kalıcı bir anlaşma yapılması konusunda ısrarcı oldu. Buna ek olarak, İran heyetine balistik füzeler ve müttefik milisler konusunda talepler de iletildi.

fb
Doha'nın sanayi bölgesinde İran'ın düzenlediği iddia edilen saldırı sonucunda yükselen duman bulutu, 1 Mart 2026 (AFP)

Yaptırımların kaldırılmasını ve İran'ın küresel finans sistemine entegrasyonunu engelleyen en önemli faktörler arasında İran'ın Kara Paranın Aklanmasının Önlenmesine Yönelik Mali Eylem Görev Gücü (FATF) standartlarına uymaması, İran bankacılık sistemindeki şeffaflık eksikliği ve ekonominin büyük sektörlerinin DMO’ya bağlı kurumlar tarafından kontrol edilmesi yer alıyor. ABD şirketleri, özellikle İran'ın ‘terör destekçisi ülke’ olarak sınıflandırmaya devam etmesi ve ABD vatandaşlarını hedef alan komplolara karışması nedeniyle yasal risklerle karşı karşıya. Ayrıca, İran enerji sektörünün eski altyapısı, uluslararası şirketlerin güçlü yasal ve adli garantiler olmadan sağlamaya isteksiz olabilecekleri büyük yatırımlar ve ileri teknoloji gerektiriyor.

28 Şubat 2026 tarihindeki tırmanış

Umman Dışişleri Bakanı Bedir el-Busaidi geçtiğimiz perşembe günü, Cenevre'deki toplantılardan çıkarak Washington ve Tahran'ın adil ve kalıcı bir anlaşmaya varmak için yeni ve yenilikçi fikirlere ve çözümlere açık olduğunu açıkladı. Bu açıklamalar, müzakerelerin iyi gittiğini ve bir sonraki turun krizi sona erdirecek bir anlaşmanın imzalanması yolunda önemli bir adım olacağını gösterdi.

Öte yandan ABD’nin tutumu belirsizdi, ancak Beyaz Saray temsilcileri, İranlılarla sabah yapılan görüşmelerin ardından hayal kırıklığına uğradıklarını basına sızdırdı. Saatler süren müzakereler, herhangi bir ilerleme kaydedilmeden sona erdi.

Cenevre’deki müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanması ve doğrudan çatışmaya geri dönülmesi, her iki tarafın da uzlaşma çözümlerini tükettiğini gösteriyor.

Cenevre’deki müzakerelerin tıkanması ve Tahran'ın nükleer stoklarını transfer etmeyi, balistik füzelerini sökmeyi ve müttefik milislerini dağıtmayı reddetmesi üzerine, ABD ve İsrail ortak bir saldırı başlattı. Washington bu saldırıyı ‘Destansı Öfke Operasyonu’ olarak nitelendirirken, İsrail ‘Kükreyen Aslan Operasyonu’ adını verdi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, operasyonun amacının ‘İsrail’in bekasına yönelik tehdidi ortadan kaldırmak ve İran halkının kendi kaderini belirlemesi için koşullar yaratmak olduğunu’ belirtti.

Saldırılar, cumartesi günü kendisiyle yaptığı toplantı sırasında bir dizi İranlı liderle birlikte öldürüldüğü duyurulan Dini Lider Ali Hamaney'in karargahı da dahil olmak üzere komuta merkezlerini hedef aldı. Netanyahu'nun açıklamaları, müzakerelere geri dönülmesi için hiçbir alan olmadığını gösterdi. İran'ın yanıtı, ABD’nin bölgedeki üslerine ev sahipliği yapan tüm ülkeleri de hedef aldı. Bu hamle, ‘göze göz’ ilkesinin uygulanması gibi görünüyor ve eski şartlarda müzakere olasılığını tamamen ortadan kaldırıyor.

Müzakerelerin sonu mu, yoksa yeni bir başlangıç mı?

Cenevre müzakerelerinin başarısızlığı ve doğrudan çatışmaya geri dönülmesi, iki tarafın tüm uzlaşma yollarını tükettiğini gösteriyor. Ancak bazıları bu saldırıların savaş alanında müzakere yapmak amacıyla yapıldığına inanıyor. ‘Stratejik sabra’ ulaşanlar, müzakerelerde hedeflerine ulaşanlardır, ancak Tahran'ın birkaç Arap şehrine düzenlediği füzeli saldırılar, sanki kendisini güvenli bir yere taşıyabilecek tüm gemileri yakarak son silahlarına başvurduğunu gösteriyor.

İran, iç ekonomik çöküş ve dış askeri baskı arasında sıkışmış durumda. Bu arada ABD, ‘İran rejimini’ bir kez ve sonsuza kadar ortadan kaldırmaya kararlı görünüyor. Bu da Washington'ın askeri güç ve diplomasi yoluyla Ortadoğu'daki güç dengesini yeniden çizme arzusunu yansıtıyor. Ancak, İran'ın bölgedeki ülkelere karşı yaygın tepkisi, ‘kesin bir zaferin’ bedelinin küresel enerji istikrarı ve tüm bölgenin güvenliği için çok yüksek olabileceğini kanıtlıyor.

Lityum, petrol ve gaz, çaresiz İran diplomasisinin elindeki araçlar olmaya devam ediyor. Fakat uçakların gürültüsü ve savaş çığlıkları arasında, özellikle Hamaney suikastından sonra, anlaşma mı yoksa çöküş mü olacağına savaş alanının dili karar verecek gibi görünüyor.