Sudan barışı neden tökezledi?

 Merkez ve çevre arasındaki olumsuz tarihsel birikimi beslemek, istikrar umudunu boşa çıkarıyor

Sudan Hızlı Destek Kuvvetleri  (AFP)
Sudan Hızlı Destek Kuvvetleri (AFP)
TT

Sudan barışı neden tökezledi?

Sudan Hızlı Destek Kuvvetleri  (AFP)
Sudan Hızlı Destek Kuvvetleri (AFP)

Emani et Tavil
Son dönemlerde Sudan’daki barışı sağlama meselesinde üç önemli gelişme öne çıktı. Bunlardan belki de en önemlisi, Darfur’un farklı bölgelerinde sivillere yönelik yapılan faili belirsiz saldırılar sebebiyle artan gerilim ve bununla eş zamanlı olarak Halk Hareketi Kuzey Bölgesi Abdulaziz el Halo kanadının, Sudan Meslek Odaları Birliği’nin bileşenleri ile yaptığı siyasi anlaşmadır. Diğer bir gelişme ise 2020’nın ilk yarısında beş defa ertelenen merkez ve çevre arasındaki ‘’Sudan Barışı’’ anlaşmasının imzalanmasının tekrar ertelenmesiydi. Bu gelişmeler, Sudan’ın sürdürülebilir bir barış sağlama yeteneği hakkında soru işaretlerine sebep oluyor.
Sudan’da barışı sağlama sorunu oldukça merkezi ve tarihsel geçmişi olan bir meseledir. Çünkü Sudan’da barışın sağlanamaması, son yirmi yılda bölünme senaryolarının ve devletin istikrarsızlaşmasının temel sebebidir. Bu yüzden devrim hükumeti bu meseleye oldukça önem atfetmektedir. Özellikle Başbakan Abdullah Hamduk, 2019’un Eylül ayında hükumet kurulur kurulmaz bu meseleyi siyasi gündeminin ilk maddesi haline getirdi.
Bu bağlamda Sudan hükumeti silahlı örgütlerin ana iskeletini etkisiz hale getirirken, bazı silahlı örgütlerle iletişim kurmayı da başardı. Bu konuyla ilgili, her ne kadar barış ile ilgili çabaların kapsamlı bir anlaşmaya dönüşeceğine dair bir umut olsa da Sudan hükumetinin barışı sağlama çabalarının kısmi bir çaba olduğunu söyleyebiliriz.
Şu anda Sudan hükumeti ile barış anlaşmasına varmak için görüşmeler gerçekleştiren silahlı örgütler, bazı Darfurlu hareketlerin oluşturduğu Devrim Cephesi İttifakı çatısı altında toplanmaktadır. Bu hareketlere karşılık Abdulvahid Nur ve Abdulaziz el Hulu liderliğindeki Güney Kordofan ve Darfur’da faaliyet gösteren ana örgütler de vardır. Özellikle on farklı örgütü çatısı altında toplayan ve barış görüşmelerine katılan Malik Agar liderliğindeki kuzeydeki Halk Hareketi, Cebril İbrahim liderliğindeki Adalet ve Eşitlik Hareketi ve Mona Arko Minavi liderliğindeki Sudan Kurtuluş Ordusu Hareketi ile varılan anlaşma oldukça önemlidir.
Bu anlaşmada yer alan silahlı hareketlere, Egemenlik Konseyinde 3, hükumette 5 bakan ve Geçiş Dönemi Yasama Konseyinde ise 75 sandalye verildiğinden, hali hazırda devam eden barış görüşmelerine katılmayanlar için bu durum olumlu işaretler vermektedir. Ayrıca Darfur barış görüşmelerine katılan hareketler bölge yönetiminde yüzde 40 oranında bir pay elde etmiştir. Bununla beraber söz konusu hareketler devrim hükumetinde de temsiliyet kazanırken bölgedeki diğer çıkar sahiplerine ise yüzde 20 oranında pay verildi. Öte yandan silahlı hareketler de barış sürecinin taraflarına Beyaz Nil, El Cezire, Sinar, Nil Nehri ve Kuzeyde yüzde 10’luk bir yönetim payı verdi.
Bu bağlamda anlaşma, 1973 Anayasası ve 1974 Medeni Ceza Kanundaki anayasaya referans vererek yasa çıkarma hakkına istinaden Mavi Nil bölgesine ve  Güney ve Batı Kordofan eyaletlerine  özerklik vermektedir.
Ayrıca taraflar, Hükumetin Darfur Barış Anlaşmasının uygulanması için 10 yıl içinde 7 buçuk milyar dolar ödemesi hususunda anlaştı. Hükumetin mali açığı kapatma çabalarını baltalamaması koşuluyla yerlerinden edilmiş kişilerin ve mültecilerin dönüşünü sağlaması ve temel altyapı için fon ayırması da anlaşmaya varılan bir diğer konular arasındadır. Bununla beraber taraflar, ülkedeki savaş ve çatışma bölgelerinin kalkınma dengesizliğinin giderilmesi için finansör ülkeler konferansı yapılması hususunda da anlaştı.

Sendelemenin nedenleri
Afrika’daki barış süreçlerinin genelinde karşılaşılan en yaygın sorun güvenlik meselesidir. Bölgedeki güvenlik güçlerinin birleştirilmesi ve bu güçlerin konumlanacağı ve hakim olacağı bölgeler meselesi her zaman tartışma konusu olup anlaşmazlıklara sebep olmuştur.
Genelde bir bölgenin milis gücünü savaştığı silahlı kuvvetlerle birleştirmek çok zor olmuştur.  Sudan’ın geçmişinde milis grupların orduyla birleştirilmesine ilişkin çeşitli girişimler olmuştur ancak bu girişimler söz konusu milis grupların sayısız direnişiyle karşı karşıya kalmıştır. Bu da ordunun hafızasında önemli bir yer edinmiştir. Dolayısıyla söz konusu Sudan olduğunda meselenin zorluğu katlanmaktadır.
Yukarıda bahsi geçen milis direnişlerinin belki de en ünlüsü 1983 yılında John Garange’ın öncülük ettiği direniştir. Garange, 1972 senesindeki Adis Ababa barış anlaşmasıyla birlikte orduya katılmıştı. Böylece direnişçi Ananiya Güçleri de 20 yıl boyunca Hartum’a bağlı kuvvetler içinde yer almıştır.
Orduya katılan milislerin hakimiyet alanları söz konusu olduğunda milisler her zaman kendi eski hakimiyet alanlarını tercih etmiştir. Bu durum ulusal ordunun güçleri konumlandırma stratejisiyle tezat tekil ediyor. Milis grupların bu tavrının ana sebeplerinden biri kendi bölgelerinin halkına karşı duydukları aidiyet ve yakın kabile ilişkileridir. Buda başlı başına ulusal bir projeksiyona sahip olan orduyla ters düşmeye ve hatta direnişe sebep olmuştur.
Halihazırdaki gelişmeler ışığında güvenlik başlığı Sudan’daki kısmi barış anlaşmasının ertelenmesinin ana sebebini oluşturuyor. Zira güvenlik ve konumlanma meselelerindeki coğrafi sorunları tartışan taraflar arasında müzmin bir anlaşmazlık çıkmazı söz konusudur.
Siyasi açıdan bakıldığında ise karşımıza barış görüşmelerini baltalayan iki konu çıkıyor;
Birincisi bu anlaşmayla Darfurluların meclisin yüzde 40’ına sahip olmalarıdır ki bu da doğal olarak yadsınamaz ağırlığı olan fakat dışarıda bırakılan ve temsil hakkı verilmeyen diğer tarafların itirazıyla karşılaşıyor. Bu bir de halkın geri kalanı arasındaki rahatsızlık da eklenince barış anlaşması imkansızlaşıyor.
Bu kapsamda Abdulaziz el-Hulu’nun merkezde siyasi denkleme müdahil olması ve Sudan Meslek Odaları Birliği üzerinden süreç üzerinde baskı kurması, 80 yıllar boyunca ülkenin parçalanmasına karşı çıkan gruplar ile John Garage arasındaki ittifaka benzer bir adım olmuştur. Bu ittifak başta tarafların devlette mutlak laiklik vurgusu yapan maddeler ilan etmesiyle birlikte yeni zorluklar ortaya çıkarmaktadır. Bu durum da muhalefeti Ümmet Partisine muhtaç edebilir.

Sudan barışının sürekliliğini sağlamanın fırsatları
Yakın geçmişe baktığımızda Sudan barış anlaşmalarında başarı ve istikrar görememekteyiz. Belkide bu anlaşmaların en etkini ve uzun ömürlüsü 11 yıl süren Addis Ababa barış anlaşmasıdır. Onun dışındaki bir çok çaba ulusal değil etnik ve kabilesel projeksona sahip olduğu için başarısızlığa mahkumdu. Aslında bu etnik mezhepsel ayrımcı diretmenin arkasında bu anlaşmaların engellenmesine bölgesel bağlamda çaba harcayan Etiyopya var. Uluslararası çevrelerden destek alan bu mezhepsel parçalayıcı tezler, Sudan’ı geri kalan Güney Doğu Afrika ülkeleri gibi Arap kimliğinden uzaklaştıran ve zayıflatan bir yere sürüklüyor.
Elbette bu çabalar, Barış Anlaşmasına sadakat göstermek suretiyle Sudan Hükumetinin etkin tavrı ve tarafların hoşgörü ve uzlaşmacı desteği olmadan başarıya ulaşması mümkün değildir. Çatışma içindeki tarafların arasında işbirliği programlarının oluşturulmasının yanı sıra çatışmanın nedenlerini zayıflatacak şekilde dengeli bir kalkınma planının yürürlüğe konulması gereklidir. Ancak durum bunun aksini göstermektedir; Sudan’daki merkezi siyasi denklemin tarafları, siyasi çekişmeler içerisinde neredeyse düşmanın yardımına başvurmanın eşiğine gelmişti.
Sudan tarihi üzerine konuşurken en külfetli mesele Darfur meselesi olabilir. 2003 yılında bölgedeki iç savaş içinden çıkılmaz hale gelirken, Hasan Turabi ve Ömer el-Beşir arasında süren siyasi çekişmeyle farklı bir boyuta ulaşmıştı. El-Beşir, rejiminin o dönem Darfur'da işlediği savaş suçlarının büyüklüğü yüzünden Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) tarafından yargılanmaya başlamıştı.
Öyle görülüyor ki Sudan'daki barış görüşmelerinin zorluklarla karşılaşmasının tarihsel sebepleri, hala Niriti ve Darfur'un başka kentlerinde yaşanan protestolar ve güvenlik güçlerinin bu protestolara yaklaşımı üzerinde etkisini sürdürüyor. Bütün bu refleksler, merkez ve çevre arasındaki toplumsal hafızayı kaşıyor. Bununla beraber Sudan'daki barış sürecinin önünde pek çok zorluklar bulunuyor. Sudan'daki devrim hükümetinin güçlü irade göstermemesi halinde bu engellerin aşılması ise çok fazla olası gözükmüyor.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Saddam Hüseyin sonrası Irak: Diktatörlükten Frankenstein devletine

Bağdat'taki Irak Parlamentosu, 30 Temmuz 2022 (Reuters)
Bağdat'taki Irak Parlamentosu, 30 Temmuz 2022 (Reuters)
TT

Saddam Hüseyin sonrası Irak: Diktatörlükten Frankenstein devletine

Bağdat'taki Irak Parlamentosu, 30 Temmuz 2022 (Reuters)
Bağdat'taki Irak Parlamentosu, 30 Temmuz 2022 (Reuters)

İyad el-Anber

Irak'ta bizzat yaşadığım, Saddam Hüseyin rejimini devirmek için başlatılan ayaklanmanın ilk günlerini şöyle geriye dönüp düşündüğümde, duygularımız Baas Partisi yönetimi olmadan Irak'ın nasıl bir yer olabileceğine dair rasyonel düşünceleri gölgede bırakıyor. Bu tarihi anı yaşayacağımıza dair sadece umut ve hayaller vardı.

İronik olansa, diktatörlükten kurtulma arzusu, daha iyi bir gelecek umuduyla yüklüydü. Totaliter bir rejim altında yaşarken nasıl olmasın ki? Tarihçi Hannah Arendt'in tarif ettiği gibi, bu bizi gününü gün eden, kamu işlerine veya geleceğe olan ilgisini tamamen yitirmiş, reform umudunu kaybetmiş, başıboş atomlara dönüştürdü.

Ancak diktatörlük rejiminin yıkılmasından ve ‘demokratik’ bir sistemin benimsenmesinden yirmi yılı aşkın bir süre geçtikten sonra, Irak'ın geleceği hakkında aynı endişelere geri döneceğimizi beklemiyorduk. Diktatörlük rejiminin yaptığı hataları aşamayan ve silah gücü, siyasi para ve dış destekle iktidarını ve etkisini pekiştiren yönetici sınıfın yol açtığı hasarı onarmak için herhangi bir umut var mı? Tek lider ve komutanın diktatörlüğünden ‘seçim meşruiyeti’ kisvesi altında liderlerin yönetimine geçtik.

Irak'ın siyasi sisteminde 20 yıllık değişimin ardından geçen iki yılı hatırladıkça, diktatörlük döneminde idam, yerinden edilme ve Irak'ın güneyinden yoksulluk çeken bir aileden bir kadının, “Saddam rejimi hakkında ne düşünüyorsunuz?” sorusuna verdiği “Saddam çocuklarımızı öldürdü, bizi mahvetti, aç bıraktı ve yerinden etti” yanıtı ve ardından “Bugün iktidarda olanlar hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorulduğunda, “Allah onların yüzlerini çirkinleştirsin, çünkü Saddam'ın yüzünü ak ettiler” cevabı yıllar süren değişimin özeti niteliğindeydi.

Diktatörlük rejimini devirme konusundaki tutumum değişmemiş olsa da, 9 Nisan 2003 tarihine geri dönebilecek olsaydık ve bugünkü durumumuzu önceden bilseydik, hiç tereddüt etmeden “Ne olursa olsun, totaliter bir diktatörlük rejiminin insafına kalmayalım” derdim. Ancak, yolsuzlukları ve başarısızlıkları ile biriken hataları nedeniyle siyasi sınıfın yarattığı hayal kırıklığı ve hüsranımı ifade edecek kelimeler bulamıyorum. Bu hatalar, bize bütün bir ülkeyi kaybetmişiz gibi hissettiriyor. Mafya ve milislerin yönettiği bir ülke değil, gerçek anlamda bir ülkede yaşamak her Iraklının hayali haline geldi.

Yasal ve siyasi meşruiyeti seçimlerden gelen ‘parlamenter’ adlı bir siyasi sistemimiz var, ancak siyasi kararların bir grup oligarşi tarafından tekelleştirildiği ‘yönetim sistemi’ adlı paralel bir sistem de mevcut.

İnsanların özgürlüklerini elinden alan, insan onurunu hiçe sayan ve insanları lider ve komutanı övmekten başka bir işlevi olmayan bireylere dönüştürmek isteyen totaliter rejimlerde geçen günleri özleyen rasyonel bir tutum hayal etmek imkansız. Zira totaliter rejimlerde şakşakçılardan olmak istemeyenler idam, hapishanelerde işkence ve ülkeden sürgünle karşı karşıya kalırlar. Diktatörlükler devleti ve kurumlarını ortadan kaldırıp tek bir liderin iradesiyle değiştirmeye çalışırken, 2003 yılından sonra iktidara gelen siyasi sınıf, devleti ortadan kaldırıp siyasi karar alma sürecini domine eden siyasi liderlerin otoritesiyle değiştirmeye çalıştı. Ancak totaliter ve diktatörce davranışların ve düşünce biçimlerinin toplumun kültürüne ve davranışlarına yerleşmesi trajik bir ironiydi.

2003 yılından sonra egemen sınıf tarafından yaratılan ‘devlet’ varlığı, diktatörlüğün hatalarını düzeltmek, toplum üzerindeki etkilerini ele almak ve devlet ile toplum arasındaki ilişkiyi düzeltmek yerine, Mary Shelley'nin Frankenstein romanındaki Victor'un yaratığına benzer korkunç bir canavar ortaya çıkardı. Evet, siyasi sınıf bir canavar yarattı ve ona, kendi çıkarlarını yönetmek, rantçı ekonomiyi paylaşmak ve devletin kaynaklarını yağmalamak olan bir ‘hükümet sistemi’ adını verdi.

Paralel unvanlar

2003 yılından sonra iktidara gelen siyasi sınıf, yirmi yılı aşkın bir deneyimle, ‘devlet’ kavramıyla ilgili her şeyi yok etme konusunda son derece yetenekli olduğunu dünyaya kanıtladı. Devletle ilgili, siyasi kurumlar, anayasa, ordu ve polis gücü, ekonomik kurumlar gibi her şeye sahibiz. Ancak gerçekte bunlar, günlük yaşamın rutin işlerini yönetmekle görevli, devlet işlerini yönetmede gerçek bir etkinliği veya rolü olmayan, sadece isimden ibaret kurumlardır.

sdfergt
Irak'ın başkenti Bağdat’ta Yeşil Bölge'nin havadan görünümü, 11 Ağustos 2021 (Reuters)

Prof. Dr. Amir Hasan Feyyad bu durumu şöyle özetliyor:

"Geçiş fırsatı kaçırıldı ve her türlü çeşitliliği baskılayan ve bastıran bir devletten, çeşitli güçlerin baskısı ve baskısı altında olan bir devlete geçtik! Daha doğrusu, tek bir totaliter yönetimden, demokratlar olmadan demokrasi inşa etme sloganına sadık, anayasayı hazırlayanların yönettiği, ancak anayasayı hazırlayanların yönetmediği çoğulcu bir totaliter yönetime geçtik.”

Bir anayasamız var, ancak hükümetin oluşumunun özelliklerinden biri, iktidar sistemi tarafından belirlenen siyasi normlara dayanmasıdır. Anlaşmazlık yaşanan konular tartışılır ve uzlaşılarla çözüm aranır. Yasal ve siyasi meşruiyeti seçimlerden gelen ‘parlamenter’ adlı bir siyasi sistemimiz var, ancak siyasi karar alma sürecinin bir grup oligarşi tarafından tekelleştirildiği ‘yönetim sistemi’ adlı paralel bir sistem de mevcut.

Siyasi sınıfın bugün övündüğü demokratik sistem, seçimlere indirgenmiş kırılgan bir demokrasi modelidir.

Evet, bir parlamentomuz var, ancak siyasi aktörler koalisyonlar altında bir araya geliyor ve yasaların ve mevzuatın kabul edilmesine ilişkin kararları onlar veriyor. Parlamentonun denetim işlevi, oturumlar geçtikçe giderek zayıflıyor. Irak'ı yönetenler, siyasi sistemlerinin adı olarak demokrasiyi seçmiş gibi görünseler de kurumsal ve anayasal yönetimi ortadan kaldırmış durumdalar. Çünkü nihayetinde kaosun egemen sistem haline gelmesini istiyorlar. Irak'ta, siyasi sistem kavramını tanımlayan tüm siyasi etiketlere ve kurumlara sahip olmamıza rağmen, bunlar iktidarda olmadıkları için, şu anda kaosun egemenliği altında yaşıyoruz gibi görünüyor.

Evet, bir anayasamız var, ancak bu anayasa siyasi tartışmalarda politikacıların sadece konuştukları bir konu haline geldi. Anayasa, siyasi gruplar arasındaki protestolarda kullanılır ve hükümleri uygulanmaz, çünkü son sözü siyasi anlaşmalar ve uzlaşmalar söyler. Devletimiz, siyasi literatürde okuduğumuz gibi, organize şiddetin kullanımını tekelinde tutmuyor, çünkü varlığını haklı çıkaran paralel bir silahlı yapılanma mevcut. Bazen ‘direniş’ bayrağı altında, bazen ‘yönetim deneyimini’ savunmak için, bazen de mezhepçi veya milliyetçi bileşenin siyasi kazanımlarını korumak için var olması gerektiği savunulur. Bu paralel silahlı yapının meşrulaştırılması, devletin korunması için gerekli olduğu şeklinde hissettirilmeden pazarlanır.

d
Irak'ın başkenti Bağdat’ta, İmar ve Kalkınma Koalisyonu destekçileri tarafından yapılan kutlamalar sırasında, bir ekranda mevcut Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani'nin seçim afişi gösterilirken, 12 Kasım 2025 (Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Irak'ta, siyasi sınıfın davranışını çelişkili olarak tanımlamak artık şaşırtıcı değil ve belki de demokrasi konusundaki tutumları en çelişkili ve aynı zamanda en tuhaf olanıdır. Iraklı politikacılar, demokratik sistemin temelleriyle ilgili ne varsa, belki de en önemlisi hesap verebilirliği yok etmek için gece gündüz çalışıyorlar, ancak aynı zamanda demokrasinin araçlarını, özellikle de seçimleri, iktidarda kalmak ve yönetimi sürdürmek için bir araç olarak görüyorlar.

Rejimler ve hükümetler değişiyor, ancak krizlerle boğuşan devletin gerçekliği değişime dirençli ve inatçı olmaya devam ediyor. Hükümetler ve siyasi elitler, bir ulus kuran, iç çeşitliliğini rasyonel bir şekilde kontrol altına alıp barındırabilen ve kurumsal kurallara dayalı modern bir devlet kuran ulusal bir Irak projesi üretmekte başarısız oldular.

Siyasi sınıfın bugün övündüğü demokratik sistem, seçimlere indirgenmiş kırılgan bir demokrasi modelidir. Bu yüzden devletin inşası veya kurumsal yönetişimin kurulması için güvenilir bir model olmaktan ziyade devletin kontrolünü ele geçirmek isteyen maceracılara ve demagoglara kapıyı aralıyor. Bu tür  bir demokrasi, kimlik krizini çözmeyecek, aksine onu daha da derinleştirecek ve kalıcı hale getirecektir.

Bu ikilem, devleti iki farklı bakış açısıyla değerlendiren siyasi kültürümüzde de bulunuyor. Bunlardan birincisi, devleti toplumu temsil eden, çelişkilerinin üstesinden gelen, kurumsal kurallar ve yasaların etkinliği yoluyla iradesini uygulayan, hak ve özgürlüklerin garantörü olarak gören elitist bir bakış açısıdır. Devleti arayan vatandaşın zihninde yer alan kavram, devletin güvenlik bozulmasını önleme ve güç ve zorlama yoluyla otoritesini dayatma yeteneği aracılığıyla varlığını hissetmek istemesidir. Belki de vatandaşlar, hükümetlerin güvenliği sağlamada başarısız olduklarını, silahlı mafya örgütlerinin artık güvenlik ve emniyetlerini kontrol ettiğini ve devletin işlevini gasp ettiğini gördükten sonra, devleti tekelcilik ve şiddet uygulama işlevine indirgeme hakkına sahiptir.

2003 yılından sonra iktidara gelen siyasi sınıf, sadece başarısız bir devlet üretti ve en büyük trajedi, bu başarısız devleti bile belirli bir başarısızlık ve kırılganlık düzeyinde tutamamış olmaları.

Sonuç olarak, devletin elitist kavramını ya da onu tek bir işleve sınırlayan kavramı da gerçekleştiremedik, çünkü iktidar her zaman devleti domine eden, onun yeteneklerini kontrol eden ve kaynaklarını elinde tutanların elinde oldu. Devlet, uygulaması ertelenmiş bir proje olarak kalacak ve devletin sembolizmi ve unvanından geriye kalanlar, ondan geriye kalanları korumak için mücadele ediyor. Devleti hegemonya altına alma projeleri, Irak'taki siyasi güçlerin düşünce ve davranışlarını şekillendirmeye devam ediyor. Bu durum, devlet kurma projesini büyük ölçüde engelledi. Çünkü ulusal konsensüsü oluşturan ve devlet olmama durumunu sona erdiren ana sütunlar üzerinde henüz bir anlaşmaya varılamadı.

Devlet kavramı ile iktidar partileri arasındaki entelektüel ve kültürel kopukluğun hem siyasi söylem hem de siyasi pozisyonlar açısından açık ve net olduğu ve bazılarının çeşitli bahanelerle kontrolsüz silahların meşruiyetini haklı gösterdiği göz önüne alındığında, devleti ve onun ayrıntılarını ortadan kaldırmaya çalışmak belki de anlaşılabilir bir durum. İktidarda olan ve siyasi kararları kontrol eden bileşenin haklarını garanti altına almayı talep edenler, devletin, sosyal çelişkileri aşan, grupları eriten ve çeşitlendiren, toplumu koruma ve onun özlemlerini gerçekleştirme işlevini yerine getiren, ulusun varlığını ifade eden en üst kurum olarak anlamının kesinlikle farkında değil.

Kırılma noktaları

Irak'taki rejimler isimlerini, ideolojilerini ve sloganlarını değiştirdilerse de halkla aralarında güven köprüleri kurmayı başaramadılar. Çünkü yabancılaşma durumunu sürdürdüler, toplumdan uzak durdular ve toplumun siyasi yaşamdaki rolünü marjinalleştirdiler. Bu yüzden hükümetler kendi vatandaşlarına karşı katliamlar ve zulümler yapmaktan hiç çekinmedi.

cfvg
Kürdistan Demokratik Partisi lideri ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi eski Başkanı Mesud Barzani, Irak'ın Erbil kentinde Irak parlamentosu seçimleri öncesinde düzenlenen mitingde konuşurken, 7 Kasım 2025

Çatışma hatları, günlük ihtiyaçların karşılanması gibi toplumun temel talepleri ile iktidardakilerin etki alanlarını genişletme, hakimiyetlerini ve iktidarlarını sürdürme arzusu arasındaki uyuşmazlık olarak özetlenebilir. Dolayısıyla, politikacıların halklarına sundukları başarı olarak gördükleri, aslında halkın talep ettikleri değil, iktidar çevresinin istediğini verme ve iktidar yetkililerinin yakın arkadaşlarını memnun etme çabasıydı. Siyasi sınıfın gerçek başarısı, kamusal alanın her ayrıntısında kaos yaratıyor.

Siyasi sınıf sadece kaos yaratmakla yetinmeyip aynı zamanda başarısızlıklarını ve aptallıklarını haklı çıkarmak için komplo teorilerini bahane ederek bunları demagojik retorik ve ideolojik açıklamalarla halka aktardı ve Iraklılara mevcut durumu kabul etmeleri, aksi takdirde kaosla karşı karşıya kalacakları mesajı verdi. Iraklıların yaşadıklarından daha sert ve yıkıcı bir kaos bilmiyorum. 2003'ten sonra iktidara gelen siyasi sınıf, başarısız bir devletten başka bir şey üretmedi ve en büyük trajedi, bu başarısız devleti bile belirli bir başarısızlık ve kırılganlık düzeyinde tutamamış olmalarıdır. Aksine, devlet öncesi güçlerin ve grupların devletin işlevlerini ele geçirip onu ‘paralel bir devlete’ dönüştürmelerine kapı açmışlardır. Bu yüzden siyasi sistemin ana görevi, bir yandan devletten geriye kalanları yok etmek, diğer yandan da onun yıkıntıları için yas tutmak haline geldi.

Yıllar süren rejim değişikliği sürecinde siyasi sınıfın yol açtığı tüm kaoslara rağmen, iktidar partileri ve liderleri hala bu deneyimi gözden geçirip değerlendirmek konusunda bir adım atmadılar.

Saddam Hüseyin rejimi, sadece askeri güç nedeniyle değil, aynı zamanda çoğu Iraklının onun diktatörlük yönetimi altında günlük aşağılanma içinde yaşaması nedeniyle de Amerikan güçlerinin elinde düştü. Bu yüzden devletin veya vatanın düşüşü gibi bir tehdit hissetmediler, çünkü devlet veya vatan hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Okulda öğrendikleri ve fırsatçılar tarafından sürekli tekrarlanansa sadece Saddam'ın devlet olduğu ve devletin Saddam olduğuydu. Bugün devleti küçümsemeye çalışanlar, yönetici ile yönetilenler arasında güven olmadan yönetimin, iktidarın ve nüfuzun sadece yıkıma yol açabileceğini ve iktidardakilerin kaderinin zorbalar ve diktatörlerden farklı olmayacağını anlamıyorlar. ABD ordusu, Iraklılar Saddam Hüseyin'i terk ettiğinde onun rejimini devirebildi. Halk, diktatörlerin elinde her gün aşağılanmayı da yolsuzluk ve kaosun yol açtığı aşağılanmayı da kabul etmez. Vatan ve vatanı savunmak gibi kavramlar, bunları dile getirenler iktidarda kalmak için yurttaşlarını köleleştirmek ve onların kanını satmak istiyorsa, boş sloganlara dönüşür.

Saddam rejiminin düşüşünden yirmi yıldan fazla bir süre sonra, Siyasi sınıfın devlet inşası sürecini engellediğini öne sürdüğü tüm gerekçeler geçersiz hale geldi.  Artık herkes Basra'nın yıkılmasından sonra Irak'ın devleti olmayan bir isim olarak kaldığını biliyor. Bunun nedeni, devleti yeniden inşa etme projesinin, iktidarın ganimetlerini paylaşmak için yapılan müzakerelerde gündeme gelmemiş olmasıdır. Terör örgütlerine karşı kazanılan zaferler bile devletin prestijini geri kazanmak için kullanılmadı, aksine devlet dışı güçlerin lehine el konuldu ve bu güçlere devleti ele geçirme meşruiyeti verildi.

En zorlu sınav, diktatörlük altında yaşarken umudu kaybetmekti, ancak görünüşe göre, başarısızlıklar, yozlaşmışlar ve bir türlü anlaşamayan liderler tarafından kaybedilen ülkeyi yeniden inşa etme umudunu kaybetme korkusu döngüsüne geri dönüyoruz. Iraklıların çoğunluğu, dünya nüfusunun geri kalanı gibi terör, yetimler, yaslı aileler ve dullar olmadan barış içinde yaşamayı ve şehitlerin ve anlamsız savaşlarda ölenlerin cenazelerini geride bırakmayı arzuluyordu. Bu arzularımıza kavuşmak imkansız değildi. Ancak kendilerini devletin üstünde görenler, bu basit hayalleri ve istekleri yok ettiler.

Yıllar süren rejim değişikliği sürecinde siyasi sınıfın yol açtığı tüm kaosa rağmen, iktidar partileri ve liderleri hala bu deneyimi gözden geçirmeyi ve değerlendirmeyi düşünmüyorlar. Siyasi söylem, on yedi yıllık iktidarın ardından ülkenin durumunu değerlendirmek için samimi çabalar yerine, erteleme ve geciktirmeyle öne çıkıyor. Halen siyasi sınıfın liderleri ve figürleri tarafından dikkate alınmayan konular hakkında özeleştiri ve tarihi inceleme yapılmıyor, zorlu ve ağır sorular sorulmuyor. Çünkü çoğunluğu inkar halinde yaşamayı ve hatta toplumun çeşitli kesimlerinin haklarını koruma sloganı altında daha fazla yıkım aramayı tercih etmiş durumda. Halkın siyasi sınıfa güveni olmadığı bir ortamda Irak'ın ikilemine gerçek çözümler bulunmasını bekleyemeyiz.


Mısır, Sina'daki devasa projelerle yerinden edilmeye karşı duruşunu pekiştiriyor

Mısır hükümeti tarafından Sina'da yürütülen kalkınma projelerinde faaliyet gösteren kamyonlar (Mısır Ulaştırma Bakanlığı)
Mısır hükümeti tarafından Sina'da yürütülen kalkınma projelerinde faaliyet gösteren kamyonlar (Mısır Ulaştırma Bakanlığı)
TT

Mısır, Sina'daki devasa projelerle yerinden edilmeye karşı duruşunu pekiştiriyor

Mısır hükümeti tarafından Sina'da yürütülen kalkınma projelerinde faaliyet gösteren kamyonlar (Mısır Ulaştırma Bakanlığı)
Mısır hükümeti tarafından Sina'da yürütülen kalkınma projelerinde faaliyet gösteren kamyonlar (Mısır Ulaştırma Bakanlığı)

Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlara göre, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi’nin, İsrail sınırına yakın Kuzey Sina’da lojistik ve kalkınma projeleri için arazi tahsis etme kararı, Mısırlı yetkililerin ‘sahada hayata geçirilen projeler yoluyla zorunlu göç planlarını reddettiklerini’ vurgulayan adımlarını yeniden gündeme taşıdı.

Mısır Resmî Gazetesi’nde salı günü yayımlanan bir cumhurbaşkanlığı kararnamesinde, Kuzey Sina’daki bazı arazilerin Limanlar Genel İdaresi’ne tahsis edildiği ve bu alanların lojistik bölgeler kurulması için kullanılacağı duyuruldu. Söz konusu araziler arasında, Gazze Şeridi ve İsrail sınırına yakın parseller de yer aldı.

Sina Yarımadası'nın kalkınması için strateji

Mısır hükümeti daha önce, son yıllarda yol, liman, demir yolu, sanayi ve lojistik bölgeleri gibi büyük altyapı projelerine sahne olan Sina Yarımadası’nın bir ticaret ve lojistik merkeze dönüştürülmesini hedefleyen Mısır Ulusal Sina Yarımadası’nı Geliştirme Stratejisi’ni açıklamıştı. Söz konusu strateji, Akdeniz ile Kızıldeniz arasında bağlantı kurulmasını ve bölgesel ve uluslararası pazarlarla entegrasyonun güçlendirilmesini amaçlıyor.

Proje, el-Ariş Limanı’nın geliştirilmesi, Biru’l Abd – el-Ariş – Refah – Taba demir yolu hattı ve Taba ile Nuveyba gibi Kızıldeniz limanlarıyla bağlantı projelerini kapsayan daha geniş bir lojistik koridorla ilişkilendiriliyor. Bu çerçevede, Sina’yı boydan boya geçen ve Akdeniz’i Kızıldeniz’e bağlayan bir ticaret koridoru oluşturulması hedefleniyor.

Mısır Başbakanlığı’na bağlı bir araştırma biriminin başkanı ve siyaset bilimi profesörü olan Dr. Rafet Mahmud, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Mısır’ın Sina’daki lojistik bölgelerle bölgede gündeme getirilen zorunlu göç ve iskân projelerini boşa çıkarmayı hedeflediğini söyledi. Mahmud, bunun Sina Yarımadası’nın kalkındırılması ve imar edilmesi yoluyla, aynı zamanda uluslararası çıkarlarla bağlantı kurulmasını sağlayarak Mısır’a bu alanda katma değer kazandıracağını ifade etti.

Mahmud’a göre bu koridorlar, sanayi, tarım ve madencilik gibi farklı üretim alanlarını deniz limanlarına bağlamayı amaçlıyor. Bu adımlar, ticari ve denizcilik koridorları üzerindeki bölgesel ve uluslararası rekabet çerçevesinde atılırken, bölgede Süveyş Kanalı’na alternatif olarak öne sürülen projeler karşısında kanalın rekabetçi rolünün güçlendirilmesini de hedefliyor.

Mahmud, Sina’nın stratejik konumu nedeniyle bu rekabetin ve Mısır’ın söz konusu yaklaşımlarının merkezinde yer aldığını belirtti. Sina’nın hem Süveyş Kanalı’na hâkim konumda bulunması hem de İsrail’in Akabe Körfezi’nden başlayarak İsrail topraklarının içinden geçip Akdeniz’e ulaşacak, Süveyş Kanalı’na alternatif olarak tasarlanan Ben Gurion Kanalı projesine yakınlığı nedeniyle bu önemi taşıdığını kaydetti.

rt56y
Mısırlı yetkililer, Sina Yarımadası'nı ülkenin çeşitli bölgelerine bağlayan entegre demiryolu hattının yakında tamamlanacağını duyurdu. (Mısır Ulaştırma Bakanlığı)

Akademisyen ve ekonomi uzmanı Dr. Ala Ali ise Mısır devletinin Kuzey Sina’da gelişmiş lojistik bölgeler kurulması amacıyla geniş alanlar tahsis etme kararının, ülkenin coğrafi ve ekonomik varlıklarının yönetim felsefesinde stratejik bir dönüşümü temsil ettiğini söyledi. Ali’ye göre bu adım, Sina’yı özel güvenlik hassasiyetleri bulunan bir coğrafi alan olmaktan çıkararak, ulusal büyüme sisteminde etkin bir ekonomik dayanak haline getiriyor.

Ali, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, bu yaklaşımın Sina’nın küresel ticaret koridorlarını birbirine bağlayan bir odak noktası olarak sahip olduğu benzersiz konumun değerlendirilmesine yönelik derin bir farkındalığı yansıttığını belirtti. Söz konusu yönelimin, özellikle küresel tedarik zincirlerindeki dönüşümler ve ana deniz taşımacılığı hatlarına yakın, güvenli ve istikrarlı lojistik merkezlere yönelik uluslararası talebin artması ışığında, ileri lojistik hizmetlere dayalı bir ekonominin temellerini attığını ifade etti.

Yatırım haritasının yeniden yapılandırılması

Makroekonomik bakış açısından bu projeler, Mısır’daki yatırım haritasının yeniden yapılandırılmasına katkı sağlıyor. Ali’ye göre, Nil Deltası dışındaki bölgelerde yeni kalkınma merkezleri oluşturulması bu sürecin temel unsurlarından biri. Ali, dış ticaret alanında ise Kuzey Sina’nın entegre bir lojistik koridora bağlanmasının, Mısır’a yeniden ihracat ve mal dolaşımı konusunda bölgesel bir merkez olma rolünü güçlendirmek adına tarihsel bir fırsat sunduğunu ifade etti.

Ali, “Devlet, yalnızca transit geçiş gelirlerine güvenmek yerine, depolama, yeniden paketleme ve kısmi üretim yoluyla katma değerli gelirleri en üst düzeye çıkarmaya yöneliyor” dedi. Bu yaklaşımın ödemeler dengesine olumlu yansıdığını, döviz üzerindeki baskıyı azalttığını ve ekonominin istikrarlı ve sürdürülebilir döviz kaynakları üretme kapasitesini güçlendirdiğini vurgulayan Ali, bunun aynı zamanda zorunlu göç planlarına yönelik her türlü düşünceyi geçersiz kıldığını, yabancı yatırımı çekeceğini, binlerce yeni istihdam alanı açacağını ve yeni yerleşim alanlarının oluşmasına zemin hazırlayacağını kaydetti.

efrgtyh
Mısır, devasa projelerle yerinden edilmeye karşı duruşunu pekiştiriyor. (AFP)

Mısır makamları, Gazze sınırındaki Refah kentini birkaç yıl önce tahliye etmişti. Bu adım, yeni bir şehir inşa edilmesini öngören bir planın hayata geçirilmesi, bölgenin yeniden imar edilmesi ve İsrail’in Gazze’ye silah sevkiyatı yapıldığı iddiasıyla gerekçe gösterdiği tünellerin ortadan kaldırılması amacıyla atılmıştı.

Yerinden edilmeyi reddetme

Son yıllarda, Sina’nın Gazze halkının kabulü için Mısır’ın elde edeceği mali karşılıklar karşılığında tahsis edilebileceği yönündeki iddialar birden fazla kez gündeme gelmişti. Kahire yönetimi bu iddiaları defalarca yalanlamış, zorunlu göçe kesin olarak karşı olduğunu ve topraklarının tek bir karışından dahi vazgeçmeyeceğini vurgulamıştı. Aynı zamanda Sina’da kapsamlı bir kalkınma planının uygulanmasına geçilmişti.

Mısır Ekonomi ve Mevzuat Derneği üyesi Ahmed Ebu Ali ise bu adımın Mısır’da bölgesel kalkınmanın yönetim anlayışında son derece önemli bir stratejik dönüşümü temsil ettiğini belirtti. Ebu Ali’ye göre devlet, sınırların yalnızca güvenliğini sağlama anlayışından, sınırların ekonomik değerini azami düzeye çıkarma yaklaşımına geçiyor. Entegre lojistik bölgelerin kurulmasının, Sina’nın küresel ticaret haritası içinde akıllı bir ekonomik yeniden konumlandırma anlamına geldiğini ifade eden Ebu Ali, bunun yatırımları çekebilecek, taşımacılık maliyetlerini düşürebilecek ve özellikle küresel tedarik zincirlerinde yaşanan aksaklıklar ışığında Mısır ihracatının rekabet gücünü artırabilecek merkezi bir lojistik düğüm oluşturacağını söyledi.

Ebu Ali, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, bu kararın daha derin ekonomik öneminin, Akdeniz ile Kızıldeniz’i birbirine bağlayan ve Sina’yı boydan boya geçen bir lojistik koridorun parçası olmasından kaynaklandığını belirtti. Bu durumun Mısır’a bölgesel ve uluslararası ticaret hareketlerinde nadir bir karşılaştırmalı üstünlük sağladığını ve ülkenin bölgesel bir ticaret ve lojistik hizmetler merkezi olarak rolünü güçlendirdiğini dile getirdi.

Bu yaklaşımın binlerce yeni istihdam alanı yaratılmasının, yerel toplulukların geliştirilmesinin ve taşımacılık, depolama ve ihracata yönelik üretimle bağlantılı sanayilerin yerelleştirilmesinin önünü açtığını kaydeden Ebu Ali, aynı zamanda atıl durumdaki varlıklardan elde edilen getirinin artırılacağını ifade etti. Ebu Ali’ye göre bu adımlar, sürdürülebilir ekonomik kalkınmanın istikrarın pekiştirilmesi ve ekonomi, coğrafya ve egemenliği tek bir denklemde buluşturan kapsamlı bir bakış açısıyla ulusal güvenliğin sağlanmasında temel araçlardan biri haline geldiğine dair net bir mesaj veriyor.

Ebu Ali, bu sürecin en az ekonomik boyutu kadar önemli bir siyasi yönü de bulunduğunu belirterek, söz konusu kararlı kalkınma yaklaşımının zorunlu göç senaryolarını dayatmaya yönelik her türlü girişimin Mısır tarafından kesin bir dille reddedildiğini ortaya koyduğunu söyledi. Devletin siyasi tutumunu sahadaki somut kalkınma adımlarına dönüştürdüğünü vurguladı.

Bu çerçevede Kuzey Sina’nın merkezinde büyük ölçekli yatırımların yapılmasının, lojistik bölgeler ve stratejik ticaret koridorları kurulmasının, devletin toprağı kendi halkıyla birlikte imar etme ve Mısır egemenliğini ekonomik ve fiziki olarak pekiştirme konusundaki kararlılığını yansıttığını belirten Ebu Ali, bunun bölgenin demografik yapısını değiştirmeyi hedefleyen her türlü yaklaşımı fiilen geçersiz kıldığını ifade etti.

Ebu Ali’ye göre bu anlamda Sina’daki kalkınma, yalnızca bir ekonomik tercih değil, aynı zamanda Sina’nın geçici çözümler ya da bölgesel krizler için bir boşluk alanı değil, kalkınma ve yatırım toprağı olduğu yönünde açık bir siyasi mesaj niteliği taşıyor.


Hizbullah’a "son şans" tavsiyesi

Lübnanlılar, ateşkes anlaşmasının uygulanmasının ardından 27 Kasım 2024'te Beyrut'un güney banliyölerine geri döndüler (Arşiv- EPA)
Lübnanlılar, ateşkes anlaşmasının uygulanmasının ardından 27 Kasım 2024'te Beyrut'un güney banliyölerine geri döndüler (Arşiv- EPA)
TT

Hizbullah’a "son şans" tavsiyesi

Lübnanlılar, ateşkes anlaşmasının uygulanmasının ardından 27 Kasım 2024'te Beyrut'un güney banliyölerine geri döndüler (Arşiv- EPA)
Lübnanlılar, ateşkes anlaşmasının uygulanmasının ardından 27 Kasım 2024'te Beyrut'un güney banliyölerine geri döndüler (Arşiv- EPA)

Lübnan bakanlık kaynakları Şarku’l Avsat'a, Hizbullah'a Mısır, Katar ve Türkiye'den "son şans tavsiyesi" niteliğinde mesajlar gönderildiğini, bunun amacının Lübnan'ı İsrail saldırısından kurtarmak ve böylece Lübnan halkının ezici çoğunluğu ile uluslararası toplum arasındaki uçurumu daha da derinleştirmemek olduğunu açıkladı.

Kaynaklara göre, bu mesajlar bölgesel ve uluslararası baskının artması ve partinin devlet çerçevesi dışında silah bulundurmaya devam etmesinin Lübnan'ı siyasi ve ekonomik izolasyona, ayrıca askeri çatışma olasılığına maruz bırakabileceği uyarılarının ardından geldi.