Beklenen sürprizler ve zor kararlar

İçinde bulunduğumuz Ağustos ayı iki büyük gelişmeye; Beyrut limanındaki patlamaya ve BAE ile İsrail arasında ABD himayesinde bir anlaşma imzalanmasına tanık oldu

Beyrut limanındaki patlamanın etkileri (AFP)
Beyrut limanındaki patlamanın etkileri (AFP)
TT

Beklenen sürprizler ve zor kararlar

Beyrut limanındaki patlamanın etkileri (AFP)
Beyrut limanındaki patlamanın etkileri (AFP)

Nebil Fehmi (Mısır’ın eski Dışişleri Bakanı)
2020 yılı yazı, Arap dünyasında ‘beklenen sürprizler’ mevsimi oldu. Sadece Ağustos ayında, Beyrut limanındaki büyük patlamayla şok olduk. Bölgedeki ve Lübnan içindeki koşullar, adeta patlayıcıların yanına konulan barut fıçılarıydı. Bu da kaçınılmaz olarak bir patlamayla sona erecekti ve bu beklenen bir sürprizdi. Bu konuda daha sonra detaylı ve konuya tam açıklık gerektiren bir makale kaleme alacağım.
Yine Ağustos ayının ortalarında Lübnan’ın başkenti Beyrut’taki patlamanın öncesinde Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) İsrail ile ABD’nin himayesinde aralarındaki ilişkileri normalleştirmek için anlaşmaya vardığı açıklandı. Buna İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun işgal altındaki Filistin topraklarını İsrail egemenliğine katma kararını askıya alması eşlik etti. Körfez bölgesinde, Arap-İsrail ilişkilerinde yeni bir resmi ve kamusal gelişmeyi yansıtan anlaşmanın duyurusu, aynı ay içinde ikinci beklenen sürpriz oldu. Bu, garip veya olağan dışı bir gelişme değildi, üstelik beklenen bir gelişmeydi.
 Daha önce de İsrail ile Umman ve Bahreyn gibi çok sayıda Arap ve Körfez ülkesi arasında birtakım temaslar vardı. BAE de İsrail havaalanları aracılığıyla Filistinlilere yardımlar gönderiyordu. BAE’li yetkililer daha önce, Arap ülkelerinin İsrail'e yönelik boykotunun metodolojisini yeni bir etkileşim metodolojisi ile değiştirmenin yanı sıra genel olarak Arap ülkelerinin çıkarları için Arap-İsrail çatışmasının ve İsrail’in Arap topraklarına yönelik işgallerinin sona ermesinin başta, başkenti Doğu Kudüs olan 1967 sınırlarında bağımsız bir Filistin Devleti kurulması ve Filistinli mülteciler sorununun çözümü olmak üzere Arapların haklarının korunmasının zamanının geldiğini belirtmişlerdi.
Öncelikle ‘Yüzyılın Anlaşması’ olarak adlandırılan Trump planının destekçisi olmadığımı ve İsrail'in tutumunda veya uygulamalarında herhangi bir değişikliğe tanık olacağımız konusunda iyimser düşünmediğimi bir kez daha yinelemeliyim. Zira, özellikle yıllardır İsrail ile yapılan müzakere deneyimlerinde gördüğümüz üzere İsrail, baskı altındaki jeopolitik koşullar dışında barış sürecini ilerletmediğini kanıtladı. Bununla birlikte İsrail, Ekim 1973 savaşının ardından, güç dengesi kendi çıkarına olduğunda, daima Arapları bölmeye ve onlarla tek olarak temas kurmaya çalıştı. Karşıdan gelen olumlu bir adıma aynı şekilde karşılık vermedi. Arapların işgal altındaki Arap topraklarından çekilmesi karşılığında İsrail ile kapsamlı bir barış yapmaya ve normalleşmeye hazır olduğunu yansıtan 2002 yılındaki Arap Birliği (AL) zirvesinden çıkan barış girişimini görmezden gelmesi bunun en büyük kanıtıdır.
Bununla birlikte özellikle Netanyahu’nun ilhakı, ABD'nin bu konudaki çekincesinin uluslararası hukuka aykırı olmasından ziyade zamanlamasına ilişkin olduğuna eminim olmak için ertelendiği ve ilhak planının halen yürürlükte olduğunu vurguladığı açıklamasının ardından İsrail'in BAE'ye verdiği sözlere bağlılığı konusunda da iyimser değilim. Dolayısıyla İsrail'in işgal altındaki Arap topraklarından çekilmesinden, bağımsız bir Filistin Devleti’nin kurulması ya da en azından bu konuda bir anlaşmaya varılmasından sonra Arap normalleşmesi adımlarının atılmasını tercih ederdim. Halen de bunu tercih ediyorum.
Filistinli kardeşlerimin bir süredir kapılarında olan yeni gelişmelerden ne kadar rahatsız olduklarını net bir şekilde anlayabiliyorum. Ancak, kınamak ve üzülmek, çatışmayı bir Arap kavgasına dönüştürmek, ne Arapların haklarına fayda veya bir katkı sağlar, ne de İsrailli işgalcileri utandırır. Bu durum sadece, İsrail’in ihlalleri yerine Araplar arasındaki anlaşmazlıkları ortaya çıkarır. BAE’nin yeni adımı, sonuç olarak, ilgili riskler çerçevesinde birçok bölgesel ve uluslararası hususla uyumunun değerlendirilmesinin ardından alınan resmi egemen bir karardır. Tercih ettiğimiz bir seçenek olmasa da, bu karara saygı duymalıyız.
Arap devletleri ve tarafları arasında faydasız suçlamalarda bulunma ve hatta karşılıklı tebrikleşmelerde abartılı davranmanın ne yeri ne de zamanı olmadığını düşünüyorum. Filistin tarafı ve Arap dünyasının 2002 Arap Barış Girişimi'nin temel kavramsal yapısını koruyarak önümüzdeki aylar için bir eylem planı geliştirmesinin daha iyi olacağına inanıyorum. Çünkü Arap-İsrail ilişkilerinin normalleşmesi ancak kapsamlı bir çözümün sonucu olacaktır.
Bu da ancak aşağıdaki yollar izlendiğinde sağlanabilir:
1 - Araplar, Arap topraklarının işgalinin sona ermesi karşılığında İsrail ile normal ilişkilerin kurulacağı ilkesini desteklemeliler.
2 - Bu bağlamda, Filistin tarafı, ABD ve İsrail seçimlerinden sonra mevcut koşulların değişmesi halinde İsrail ile müzakereleri çekici hale getirmek amacıyla, Filistin-İsrail çatışmasıyla ilgili olarak Arap Barış Girişimi’ndeki maddeleri daha ayrıntılı olarak ele almalıdır.
3 - Filistin tarafı, Arap ülkeleri tarafından belirli ve kademeli adımlarla birlikte yürütülen ve kapsamlı bir barış anlaşması yapılmasının yanı sıra Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki ilişkilerin normalleşmesi karşılığında, İsrail’in Arap topraklarındaki işgaline son verilmesiyle sonuçlanacak olan Arap Barış Girişimi hedefleri tamamlandığında İsrail'den Filistinlilerin haklarının korunması için alınması gereken bir takım sözler ve atılması gereken bir dizi adım belirledi.
Bu öneri karmaşık, hassas ve engebeli görünebilir ve gerçekten de öyledir. Birçok risk barındırdığını kabul ediyorum. Bazıları bunun normalleşmenin kapısını açacağını, bazıları ise istismar edileceğini öne sürecektir. Ancak bu düşüncelerimi, Trump yönetiminin barış sürecinin temellerini yıkmaya çalıştığı hissiyle birlikte sunuyorum. Ayrıca gayri resmi kademeli normalleşme çoktan başladı ve Filistinlilerin talepleri yerine getirilmeden devam edecek. Bu nedenle öneri, tüm riskleriyle birlikte yalnızca İsrail ve İran'ın yararlandığı karşılıklı Arap suçlamalarıyla zaman kaybetmekten çok daha iyi ve yararlı bir yol olabilir.
Bu önerinin yanı sıra diğer öneriler ve atılması gereken adımların netleştirilmesindeki başlıca sorumluluk, en azından Filistinlilerin talepleri açısından özellikle Filistin tarafına ve Filistin Otoritesi’ne düşmelidir. Ancak konu bunlarla sınırlı değildir. İsrail'den 1967 sınırlarına bağlı kalmak veya şu anda Filistin Otoritesi’ne ait olan Batı Şeria’nın sınırlarını genişletmek ve İsrail yerleşim bölgelerini daraltmak gibi bir takım adımlar atması istenebilir. Ayrıca Doğu Kudüs ile ilgili olarak, kardeş ülke Ürdün'ün taşıyacağı sorumluluklar ve mültecilerle ilgili olarak ileri sürülebilecek aşamalı adımlar atması da talep edilebilir. Kudüs’ün tamamındaki dini mekanların uluslararası güvence altına alınmasını sağlayacak mekanizmalar ve belirli şehir hatları tanımlanabilir. Aynı şekilde kurulması planlanan Filistin Devleti sınırlarında İsrail askeri güçleri yerine uluslararası güçler konuşlandırılması gibi yeni formüller üretilebilir. Tüm bunlar Filistin Otoritesi’nin düşünmesi gereken uygun fikir ve önerilerdir.
Son duyuruya Ortadoğu için yeni bir strateji haberi eşlik etti. Bu konunun son derece hassas olduğuna ve üzerinde derin bir şekilde düşünülmesini, Arap ülkeleri veya en azından bölgenin geleceğini ve kimliğini etkileyen bu stratejik konuyu tartışmak isteyen ana ülkeler arasında istişarelerde ve temaslarda bulunulmasını gerektiren birçok husus içerdiğine inanıyorum. Gelecek için bir Arap vizyonunun olmayışının tehlikelerine dair defalarca kez uyarıda bulundum. Daha önce de Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra tanık olduğumuz gibi gelecekte de bize bir gündem dayatılmaması için gelecekteki Arap gündeminin unsurlarını netleştirmek amacıyla bir Arap diyalogu başlatılması çağrısında bulunmuştum.
Burada AL’nin, daha sonra hükümetlere sunulması koşuluyla, genel olarak Arap dünyası ve özellikle Ortadoğu ile ilişkilerin gelecekteki vizyonunu hazırlamak üzere, çeşitli Arap ülkelerindeki araştırma merkezlerinden bağımsız uzmanların yer aldığı bir çalışma grubu oluşturmasını öneriyorum. Bu adım, eskisinden daha iyi olacağını, Arap halklarının meşru özlemlerini gerçekleştireceğini, Arap kimliğinin, bölgenin güvenliğinin ve istikrarının yanı sıra Arap ülkelerinin çıkarlarının korunacağını umduğumuz bir geleceği planlamak için ortak bir temel ve zemin olarak kabul görecektir.



Suriye: Bir telekomünikasyon şirketi, bilgi sızdıran 40 çalışanını işten çıkardı

Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
TT

Suriye: Bir telekomünikasyon şirketi, bilgi sızdıran 40 çalışanını işten çıkardı

Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)
Şam’dan genel görünüm (Arşiv – Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Suriye’nin El Sevre gazetesinden aktardığına göre, adının açıklanmasını istemeyen bir kaynak, telekomünikasyon şirketi MTN’nin yaklaşık 40 çalışanını işten çıkardı. Haberde, çalışanların, abonelere ait bilgiler, kayıtlı görüşmeler ve Suriye devlet yetkililerine ait telefon numaralarını dış kuruluşlara sızdırdıklarının tespit edildiği belirtildi.

Kaynak ayrıca, işten çıkarılan çalışanların “Suriye’de güvenliği istikrarsızlaştırmak için faaliyet gösteren unsurlarla bağlantılı olduklarının tespit edildiğini” ifade etti.


Cidde’den New York’a… Sudan’daki ateşkesler neden başarısız oluyor?

Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
TT

Cidde’den New York’a… Sudan’daki ateşkesler neden başarısız oluyor?

Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)
Sudan konusunda gerçekleştirdikleri ilk toplantılarının ardından Beşli ve Dörtlü Mekanizma üyeleri (Afrika Birliği)

Sudanlı doktor S., savaşın ilk günlerinde meslektaşlarıyla birlikte mahsur kaldığı bir sağlık merkezinden çıkabilmek için ateşkes yapılmasını beklemek zorunda kaldı. Nil Caddesi’nden başlayarak Fetihab ve Halfaya köprülerinden geçen uzun bir yol kat eden S., sonunda Kober’deki ailesine ulaştı. Odasının duvarlarını kurşunların delik deşik ettiğini, kardeşlerinin ise birlikte ayrılmak üzere kendisini beklediğini anlatıyor. Aile yerinden edildi ve bugün hâlâ yerinden edilmiş durumda.

Mayıs 2023’te çatışmaların kısa süreliğine durması S.’nin hayatta kalmasını sağladı, ancak ailenin evinde kalmasına yetecek kadar uzun sürmedi. Bu kısa ateşkesten bu yana çeşitli girişimler ve anlaşmalar peş peşe geldi. Ancak en zor soru değişmedi: Arabulucular, savaşın iki tarafını uygulanacak ve sürdürülebilecek bir ateşkes konusunda nasıl bir araya getirebilir?

Afrika Birliği (AfB) ve ABD’nin eş başkanlığında, 23 Eylül’de New York’ta düzenlenen Dörtlü ve Beşli Mekanizma’nın ilk toplantısı, bu soruyu yeniden gündeme taşıdı. Toplantıya katılanlar insani ateşkes ve çatışmaların durdurulması çağrısında bulunurken, sivillerin korunması için çabaların koordine edilmesi ve herhangi bir anlaşmanın izlenmesi ile uygulanmasının doğrulanmasına yönelik hazırlık yapılması konusunda mutabık kaldı. Ancak toplantı bildirisi, ordu veya Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ile herhangi bir anlaşmaya varıldığını açıklamadı ve iki tarafı bir araya getirecek müzakereler için bir tarih belirlemedi.

Savaş, milyonlarca Sudanlının yerinden edilmesine neden oldu. (AP)
Savaş, milyonlarca Sudanlının yerinden edilmesine neden oldu. (AP)

Düğüm, ateşkesin şartlarında başlıyor. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre ordu tarafından yönetilen hükümet, 90 günlük ateşkese ilişkin ABD önerisinin maddelerinin çoğunu kabul etti ancak HDK’nin geri çekilmesinin belirli bölgelerle sınırlandırılmasını reddetti ve güçlerin kontrolünü ele geçirdiği tüm kentlerden çekilmesini talep etti. Sudan Dışişleri Bakanlığı da bu hafta, HDK’nin zor kullanarak oluşturduğu fiili duruma meşruiyet kazandıracağını düşündüğü herhangi bir müzakere sürecini reddettiğini açıkladı. Buna karşılık HDK ateşkes önerisini memnuniyetle karşıladığını duyurdu ancak bu açıklama çatışmaların durmasını sağlamadı. Taraflar bir anlaşma imzaladığında bile bunun uygulanması güvence altına alınamadı. Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde ordu ile HDK, 11 Mayıs 2023’te Sivillerin Korunmasına İlişkin Taahhüt Bildirisi’ni, aynı ayın 20’sinde ise kısa süreli ateşkes ve insani düzenlemelere ilişkin bir anlaşmayı imzaladı.

Ancak çatışmaların durması kalıcı olmadı. Ordu, HDK’yi anlaşmayı ihlal etmekle suçlayarak haziran ayında müzakerelere katılımını askıya aldı.

Hartum’da savaşın yol açtığı yıkımın izleri (AFP)
Hartum’da savaşın yol açtığı yıkımın izleri (AFP)

Diğer girişimler de farklı engellerle karşılaştı. Afrika Boynuzu’nda barış çabalarını yürüten Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD), Aralık 2023’te Orgeneral Abdulfettah el-Burhan ile Korgeneral Muhammed Hamdan Daklu’nun (Hamideti) kendi himayesinde doğrudan görüşme yapmayı kabul ettiğini açıkladı. IGAD, ocak ayında görüşmenin gerçekleştirilmesi yönündeki çağrısını yineledi ancak toplantı yapılamadı.

Manama’da 20 Ocak 2024’te, yayımlanan metne göre ordu adına Şemseddin el-Kebaşi, HDK adına ise Abdurrahim Daklu tarafından ‘Sudan Krizi İçin Kapsamlı Çözümün İlke ve Esasları Belgesi’ parafe edildi. Ancak ön anlaşmanın ardından nihai bir anlaşma veya sürdürülebilir bir müzakere süreci gelmedi. Daklu, Kebaşi’yi belgeye bağlı kalmamakla suçlarken Kebaşi, sürecin neden durduğuna ilişkin herhangi bir açıklama yapmadı.

Ağustos 2024’te ise savaşın taraflarından birinin katılmaması, İsviçre’de ateşkese yönelik doğrudan görüşmelerin yapılmasını engelledi. Bunun üzerine odak noktası, insani yardımların ulaştırılmasının kolaylaştırılması ve sivillerin korunmasına kaydı.

Chatham House araştırmacısı Rosalind Marsden, enstitü tarafından 18 Eylül 2024’te yayımlanan analizinde, İsviçre’de Ağustos 2024’te yürütülen ateşkes görüşmelerinin başarısız olmasının temel nedeninin ordu ile HDK’nin askeri zafer elde etme arayışlarını sürdürmesi olduğunu belirtti. Marsden’e göre tarafların o dönemde askeri kazanımlar elde etme beklentisini koruması, Darfur’a insani yardım ulaştırılmasında sınırlı ilerleme sağlanmasına rağmen müzakerelerin tıkanmasının başlıca nedenlerinden biriydi.

Dörtlü Mekanizma ise Eylül 2025’te üç aylık bir insani ateşkesle başlayan bir yol haritası sundu. Bu süre içinde yardımların Sudan’ın çeşitli bölgelerine ulaştırılması, ardından kalıcı ateşkes ve siyasi geçiş sürecine geçilmesi öngörüldü.

Ancak Dörtlü Mekanizma’nın yol haritası arabulucuların önerisi olarak kaldı ve savaşan taraflar arasında bir anlaşmaya dönüşmedi. ABD’nin son ateşkes önerisindeki geri çekilme konusundaki anlaşmazlık da iki tarafın yeni bir ateşkesin test edilebileceği şartlar üzerinde henüz uzlaşamadığını gösteriyor.

ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos (DPA)
ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos (DPA)

Araştırmacı Ahmed Süleyman, arabuluculuk girişimlerinin çokluğu ve bunlar arasındaki koordinasyonun zayıf olmasının, ateşkes çabalarının sivil güçlerin öncülük edeceği Sudanlı bir siyasi süreçle ilişkilendirilmesini gerektirdiğini belirtiyor.

Chatham House araştırmacısı Hubert Kinkoh ise enstitü tarafından 13 Şubat 2026’da yayımlanan analizinde, Sudan konusunda çok sayıda arabuluculuk kanalının bulunmasının yanı sıra bunlar arasında açık bir liderlik ve etkin koordinasyonun olmamasının, ordu ile HDK’nin ciddi tavizler vermekten kaçınmasına imkân sağladığını ifade ediyor.

Bu noktadan hareketle New York toplantısı, arabulucuların çabalarındaki dağınıklığın giderilmesine katkı sağlayabilir. Ancak toplantının gerçek değeri, savaşan tarafları açık bir anlaşma üzerinde uzlaştırabilmesi, anlaşmaya uyulup uyulmadığını izleyecek bir mekanizma oluşturabilmesi ve ihlallerle nasıl başa çıkılacağını belirleyebilmesi halinde ortaya çıkacak.

S., kısa süreli bir ateşkes sayesinde ailesine ulaşabildi ancak aile daha sonra evini terk etmek zorunda kaldı. Bugün yerinden edilenlerin ve mültecilerin beklediği ateşkes ise onlar için yardımların ulaştırılmasına imkân sağlayacak ve çatışmaların kalıcı olarak sona ermesinin başlangıcı olacak bir fırsat anlamına geliyor. Böylece evlerine ve yaşadıkları bölgelere dönüşün mümkün ve güvenli hale gelmesini umuyorlar.


Zeydi: Irak, savaş ve barış kararını tek elde toplamayı hedefliyor

Irak Başbakanı Ali Zeydi, 25 Eylül 2026’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 81. oturumunda konuşma yaparken (AP)
Irak Başbakanı Ali Zeydi, 25 Eylül 2026’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 81. oturumunda konuşma yaparken (AP)
TT

Zeydi: Irak, savaş ve barış kararını tek elde toplamayı hedefliyor

Irak Başbakanı Ali Zeydi, 25 Eylül 2026’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 81. oturumunda konuşma yaparken (AP)
Irak Başbakanı Ali Zeydi, 25 Eylül 2026’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 81. oturumunda konuşma yaparken (AP)

Irak Başbakanı Ali Zeydi, yaptığı açıklamada, hükümetinin önceliklerinden birinin savaş ve barış konusunda karar yetkisinin devlete ait olması olduğunu belirterek, silahların anayasal kurumların elinde bulunması gerektiğini vurguladı.

Zeydi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda dün yaptığı konuşmada, “Silahların kontrol altına alınması ve savaş ile barış kararının devlete ait olması alanındaki uygulama adımları doğru yönde ilerliyor. Bu, kurumlar devletinin inşasının, egemenliğin korunmasının ve istikrarın tesis edilmesinin temelidir” ifadelerini kullandı.

Başbakan, Irak’taki uluslararası koalisyon misyonunun sona ermesinin stratejik ortaklarla ilişkileri yeni bir aşamaya taşıdığını belirterek, askeri iş birliğinden ekonomik ve kalkınma odaklı iş birliğine geçileceğini ifade etti. Zeydi, Irak’ı korumak amacıyla güvenlik ve askeri kapasitenin geliştirilmeye devam edeceğini söyledi.

Irak Başbakanı ayrıca sınırların kontrol altına alınması, açıkların giderilmesi ve aşırılığın gelişebileceği ortamların oluşmasını önlemek için sürekli teyakkuz halinde olunması çağrısında bulundu. Zeydi, Irak’ın diyalog ve diplomasiyi, krizlerin yatıştırılmasını, egemenliğe saygı gösterilmesini, içişlerine müdahale edilmemesini ve iyi komşuluk ilişkilerini destekleyen tutumunu yineledi. Çatışmaların müzakere yoluyla sona erdirilmesi ve savaşların yeniden patlak vermesinin önlenmesi çağrısı yaptı.

Irak Başbakanı Ali Zeydi, hükümetinin savaş ve barış kararının tek elde toplanmasını hedeflediğini söyledi (AP)
Irak Başbakanı Ali Zeydi, hükümetinin savaş ve barış kararının tek elde toplanmasını hedeflediğini söyledi (AP)

Zeydi, dünyaya Irak’a daha fazla açılma çağrısında bulunarak ülkesinin güvenlik ve istikrara katkı sunabilecek kapasitede olduğunu belirtti. Ayrıca “Kalkınma Yolu” projesinin önemine dikkat çekerek bunu, “Büyük Fav Limanı’nı Türkiye’ye, oradan da Avrupa’ya bağlayan, ticaret, yatırım ve enerji için stratejik bir koridor” olarak nitelendirdi.

Zeydi, “Irak hiçbir zaman kenarda kalmadı; tarihin kalbi ve bugünün nabzıdır. Geleceğe doğru ortaklık kurmayı hak ediyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise daha önce Bağdat’a doğrudan bir uyarıda bulunarak, “Irak’ın Lübnanlaşmasını önlemek için milislerin silahsızlandırılması” gerektiğini vurgulamıştı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre bu açıklama, Irak hükümeti üzerindeki silahların devletin kontrolünde toplanması yönündeki baskının arttığı bir dönemde yapıldı.

Rubio, ABD’nin Ali Falih Zeydi hükümetinin devlet otoritesini güçlendirme çabalarına desteğini teyit ederken, silahlı grupların dağıtılması gerektiğini belirtti.

Rubio, güç merkezlerinin çoğalmasının Irak devletinin parçalanmasına ve kurumlarının zayıflamasına yol açabileceği uyarısında bulundu.

Zeydi daha önce, silahlı grupların saldırıları durduracağı 90 günlük bir sürecin başlatılmasını ve silahların devlete devredilmesi sürecinin 30 Haziran 2027’ye kadar tamamlanmasını öngören bir plan sunmuştu.