Beklenen sürprizler ve zor kararlar

İçinde bulunduğumuz Ağustos ayı iki büyük gelişmeye; Beyrut limanındaki patlamaya ve BAE ile İsrail arasında ABD himayesinde bir anlaşma imzalanmasına tanık oldu

Beyrut limanındaki patlamanın etkileri (AFP)
Beyrut limanındaki patlamanın etkileri (AFP)
TT

Beklenen sürprizler ve zor kararlar

Beyrut limanındaki patlamanın etkileri (AFP)
Beyrut limanındaki patlamanın etkileri (AFP)

Nebil Fehmi (Mısır’ın eski Dışişleri Bakanı)
2020 yılı yazı, Arap dünyasında ‘beklenen sürprizler’ mevsimi oldu. Sadece Ağustos ayında, Beyrut limanındaki büyük patlamayla şok olduk. Bölgedeki ve Lübnan içindeki koşullar, adeta patlayıcıların yanına konulan barut fıçılarıydı. Bu da kaçınılmaz olarak bir patlamayla sona erecekti ve bu beklenen bir sürprizdi. Bu konuda daha sonra detaylı ve konuya tam açıklık gerektiren bir makale kaleme alacağım.
Yine Ağustos ayının ortalarında Lübnan’ın başkenti Beyrut’taki patlamanın öncesinde Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) İsrail ile ABD’nin himayesinde aralarındaki ilişkileri normalleştirmek için anlaşmaya vardığı açıklandı. Buna İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun işgal altındaki Filistin topraklarını İsrail egemenliğine katma kararını askıya alması eşlik etti. Körfez bölgesinde, Arap-İsrail ilişkilerinde yeni bir resmi ve kamusal gelişmeyi yansıtan anlaşmanın duyurusu, aynı ay içinde ikinci beklenen sürpriz oldu. Bu, garip veya olağan dışı bir gelişme değildi, üstelik beklenen bir gelişmeydi.
 Daha önce de İsrail ile Umman ve Bahreyn gibi çok sayıda Arap ve Körfez ülkesi arasında birtakım temaslar vardı. BAE de İsrail havaalanları aracılığıyla Filistinlilere yardımlar gönderiyordu. BAE’li yetkililer daha önce, Arap ülkelerinin İsrail'e yönelik boykotunun metodolojisini yeni bir etkileşim metodolojisi ile değiştirmenin yanı sıra genel olarak Arap ülkelerinin çıkarları için Arap-İsrail çatışmasının ve İsrail’in Arap topraklarına yönelik işgallerinin sona ermesinin başta, başkenti Doğu Kudüs olan 1967 sınırlarında bağımsız bir Filistin Devleti kurulması ve Filistinli mülteciler sorununun çözümü olmak üzere Arapların haklarının korunmasının zamanının geldiğini belirtmişlerdi.
Öncelikle ‘Yüzyılın Anlaşması’ olarak adlandırılan Trump planının destekçisi olmadığımı ve İsrail'in tutumunda veya uygulamalarında herhangi bir değişikliğe tanık olacağımız konusunda iyimser düşünmediğimi bir kez daha yinelemeliyim. Zira, özellikle yıllardır İsrail ile yapılan müzakere deneyimlerinde gördüğümüz üzere İsrail, baskı altındaki jeopolitik koşullar dışında barış sürecini ilerletmediğini kanıtladı. Bununla birlikte İsrail, Ekim 1973 savaşının ardından, güç dengesi kendi çıkarına olduğunda, daima Arapları bölmeye ve onlarla tek olarak temas kurmaya çalıştı. Karşıdan gelen olumlu bir adıma aynı şekilde karşılık vermedi. Arapların işgal altındaki Arap topraklarından çekilmesi karşılığında İsrail ile kapsamlı bir barış yapmaya ve normalleşmeye hazır olduğunu yansıtan 2002 yılındaki Arap Birliği (AL) zirvesinden çıkan barış girişimini görmezden gelmesi bunun en büyük kanıtıdır.
Bununla birlikte özellikle Netanyahu’nun ilhakı, ABD'nin bu konudaki çekincesinin uluslararası hukuka aykırı olmasından ziyade zamanlamasına ilişkin olduğuna eminim olmak için ertelendiği ve ilhak planının halen yürürlükte olduğunu vurguladığı açıklamasının ardından İsrail'in BAE'ye verdiği sözlere bağlılığı konusunda da iyimser değilim. Dolayısıyla İsrail'in işgal altındaki Arap topraklarından çekilmesinden, bağımsız bir Filistin Devleti’nin kurulması ya da en azından bu konuda bir anlaşmaya varılmasından sonra Arap normalleşmesi adımlarının atılmasını tercih ederdim. Halen de bunu tercih ediyorum.
Filistinli kardeşlerimin bir süredir kapılarında olan yeni gelişmelerden ne kadar rahatsız olduklarını net bir şekilde anlayabiliyorum. Ancak, kınamak ve üzülmek, çatışmayı bir Arap kavgasına dönüştürmek, ne Arapların haklarına fayda veya bir katkı sağlar, ne de İsrailli işgalcileri utandırır. Bu durum sadece, İsrail’in ihlalleri yerine Araplar arasındaki anlaşmazlıkları ortaya çıkarır. BAE’nin yeni adımı, sonuç olarak, ilgili riskler çerçevesinde birçok bölgesel ve uluslararası hususla uyumunun değerlendirilmesinin ardından alınan resmi egemen bir karardır. Tercih ettiğimiz bir seçenek olmasa da, bu karara saygı duymalıyız.
Arap devletleri ve tarafları arasında faydasız suçlamalarda bulunma ve hatta karşılıklı tebrikleşmelerde abartılı davranmanın ne yeri ne de zamanı olmadığını düşünüyorum. Filistin tarafı ve Arap dünyasının 2002 Arap Barış Girişimi'nin temel kavramsal yapısını koruyarak önümüzdeki aylar için bir eylem planı geliştirmesinin daha iyi olacağına inanıyorum. Çünkü Arap-İsrail ilişkilerinin normalleşmesi ancak kapsamlı bir çözümün sonucu olacaktır.
Bu da ancak aşağıdaki yollar izlendiğinde sağlanabilir:
1 - Araplar, Arap topraklarının işgalinin sona ermesi karşılığında İsrail ile normal ilişkilerin kurulacağı ilkesini desteklemeliler.
2 - Bu bağlamda, Filistin tarafı, ABD ve İsrail seçimlerinden sonra mevcut koşulların değişmesi halinde İsrail ile müzakereleri çekici hale getirmek amacıyla, Filistin-İsrail çatışmasıyla ilgili olarak Arap Barış Girişimi’ndeki maddeleri daha ayrıntılı olarak ele almalıdır.
3 - Filistin tarafı, Arap ülkeleri tarafından belirli ve kademeli adımlarla birlikte yürütülen ve kapsamlı bir barış anlaşması yapılmasının yanı sıra Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki ilişkilerin normalleşmesi karşılığında, İsrail’in Arap topraklarındaki işgaline son verilmesiyle sonuçlanacak olan Arap Barış Girişimi hedefleri tamamlandığında İsrail'den Filistinlilerin haklarının korunması için alınması gereken bir takım sözler ve atılması gereken bir dizi adım belirledi.
Bu öneri karmaşık, hassas ve engebeli görünebilir ve gerçekten de öyledir. Birçok risk barındırdığını kabul ediyorum. Bazıları bunun normalleşmenin kapısını açacağını, bazıları ise istismar edileceğini öne sürecektir. Ancak bu düşüncelerimi, Trump yönetiminin barış sürecinin temellerini yıkmaya çalıştığı hissiyle birlikte sunuyorum. Ayrıca gayri resmi kademeli normalleşme çoktan başladı ve Filistinlilerin talepleri yerine getirilmeden devam edecek. Bu nedenle öneri, tüm riskleriyle birlikte yalnızca İsrail ve İran'ın yararlandığı karşılıklı Arap suçlamalarıyla zaman kaybetmekten çok daha iyi ve yararlı bir yol olabilir.
Bu önerinin yanı sıra diğer öneriler ve atılması gereken adımların netleştirilmesindeki başlıca sorumluluk, en azından Filistinlilerin talepleri açısından özellikle Filistin tarafına ve Filistin Otoritesi’ne düşmelidir. Ancak konu bunlarla sınırlı değildir. İsrail'den 1967 sınırlarına bağlı kalmak veya şu anda Filistin Otoritesi’ne ait olan Batı Şeria’nın sınırlarını genişletmek ve İsrail yerleşim bölgelerini daraltmak gibi bir takım adımlar atması istenebilir. Ayrıca Doğu Kudüs ile ilgili olarak, kardeş ülke Ürdün'ün taşıyacağı sorumluluklar ve mültecilerle ilgili olarak ileri sürülebilecek aşamalı adımlar atması da talep edilebilir. Kudüs’ün tamamındaki dini mekanların uluslararası güvence altına alınmasını sağlayacak mekanizmalar ve belirli şehir hatları tanımlanabilir. Aynı şekilde kurulması planlanan Filistin Devleti sınırlarında İsrail askeri güçleri yerine uluslararası güçler konuşlandırılması gibi yeni formüller üretilebilir. Tüm bunlar Filistin Otoritesi’nin düşünmesi gereken uygun fikir ve önerilerdir.
Son duyuruya Ortadoğu için yeni bir strateji haberi eşlik etti. Bu konunun son derece hassas olduğuna ve üzerinde derin bir şekilde düşünülmesini, Arap ülkeleri veya en azından bölgenin geleceğini ve kimliğini etkileyen bu stratejik konuyu tartışmak isteyen ana ülkeler arasında istişarelerde ve temaslarda bulunulmasını gerektiren birçok husus içerdiğine inanıyorum. Gelecek için bir Arap vizyonunun olmayışının tehlikelerine dair defalarca kez uyarıda bulundum. Daha önce de Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra tanık olduğumuz gibi gelecekte de bize bir gündem dayatılmaması için gelecekteki Arap gündeminin unsurlarını netleştirmek amacıyla bir Arap diyalogu başlatılması çağrısında bulunmuştum.
Burada AL’nin, daha sonra hükümetlere sunulması koşuluyla, genel olarak Arap dünyası ve özellikle Ortadoğu ile ilişkilerin gelecekteki vizyonunu hazırlamak üzere, çeşitli Arap ülkelerindeki araştırma merkezlerinden bağımsız uzmanların yer aldığı bir çalışma grubu oluşturmasını öneriyorum. Bu adım, eskisinden daha iyi olacağını, Arap halklarının meşru özlemlerini gerçekleştireceğini, Arap kimliğinin, bölgenin güvenliğinin ve istikrarının yanı sıra Arap ülkelerinin çıkarlarının korunacağını umduğumuz bir geleceği planlamak için ortak bir temel ve zemin olarak kabul görecektir.



Lübnan Cumhurbaşkanı: Ülkemizin egemenliğini korumak için alınan kararları uygulamaya kararlıyız

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı: Ülkemizin egemenliğini korumak için alınan kararları uygulamaya kararlıyız

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (DPA)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn bugün yaptığı açıklamada, Lübnan’ın egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünü korumaya yönelik alınan kararları uygulama kararlılığını vurguladı.

Avn, Hollanda Başbakanı Rob Jetten ile gerçekleştirdiği görüşmede, ‘Lübnan-Hollanda ilişkilerini tüm alanlarda güçlendirme ve geliştirme arzusunu’ dile getirdi.

Jetten de Avn’ın tırmanışı durdurmak ve Lübnan devletinin tüm topraklar üzerindeki otoritesini tesis etmek için açıkladığı müzakere girişimini desteklediklerini belirterek, ‘Lübnan ordusunun ulusal sorumluluklarını yerine getirebilmesi için Hollanda’nın destek sağlamaya hazır olduğunu’ ifade etti.

Jetten ayrıca, Hollanda’nın zor koşullar altında bulunan Lübnan ve halkının yanında olduğunu vurguladı ve ‘memleketlerinden ayrılmak zorunda kalan Lübnanlılara yardım sağlamak için desteğe hazır olduklarını’ belirtti.

Lübnan Bakanlar Kurulu, 2 Mart’ta olağanüstü toplanarak, Hizbullah’ın tüm güvenlik ve askeri faaliyetlerini yasadışı ilan etmiş ve hareketin faaliyetlerini yalnızca siyasi alanla sınırlamıştı.


İsrail’in Güney Lübnan’a düzenlediği hava saldırılarında 4 kişi hayatını kaybetti

İsrail’in Güney Lübnan’a düzenlediği hava saldırılarında 4 kişi hayatını kaybetti
TT

İsrail’in Güney Lübnan’a düzenlediği hava saldırılarında 4 kişi hayatını kaybetti

İsrail’in Güney Lübnan’a düzenlediği hava saldırılarında 4 kişi hayatını kaybetti

Lübnan Sağlık Bakanlığı bugün yaptığı açıklamada, ülkenin güneyine düzenlenen bir İsrail hava saldırısında dört kişinin hayatını kaybettiğini, üç kişinin de yaralandığını bildirdi. Bakanlığa bağlı Acil Sağlık Operasyon Merkezi tarafından yayımlanan basın açıklamasında, ‘İsrail’in Sur kentine bağlı er-Remadiye beldesini hedef aldığı, saldırıda dört sivilin yaşamını yitirdiği ve üç kişinin yaralandığı’ ifade edildi.

Açıklamada, İsrail’in Güney Lübnan’daki çeşitli bölgelere yönelik hava saldırılarını sürdürdüğü, bunun sınır hattındaki günlük çatışmaların bir parçası olduğu aktarıldı. Saldırılar sonucunda ölü ve yaralıların olduğu belirtilirken, Güney Lübnan’dan İsrail’in kuzeyine doğru roket ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarının da devam ettiği, buna karşılık İsrail ordusunun karşılık verdiği kaydedildi. Sınır köylerinde çatışmaların sürdüğü ve operasyonların Litani Nehri’nin kuzeyine doğru genişleyebileceğine dair işaretler bulunduğu belirtildi.

Diğer yandan Hizbullah bugün yaptığı açıklamada, savaşçılarının İsrail’in kuzeyine İHA ve roket saldırıları düzenlediğini duyurdu. İsrail ordusuna bağlı İç Cephe Komutanlığı’na göre sınır hattı boyunca sirenler devreye girdi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Hizbullah, sınır bölgelerindeki İsrail güçlerini hedef alan roket saldırıları düzenlediğini ve İsrail’de bir köyü hedef alan İHA saldırısı gerçekleştirdiğini bildirdi.

İç Cephe Komutanlığı’na göre, söz konusu bölgelerde sirenler çalarken, herhangi bir can kaybı ya da hasara ilişkin resmi bir bildirim yapılmadı.

İsrail’in yoğun hava saldırıları, İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın dün yaptığı açıklamalarla eş zamanlı gerçekleşti. Katz, “Operasyonun tamamlanmasının ardından İsrail ordusu, tanksavar füzelere karşı savunma hattı olarak Lübnan içinde bir güvenlik bölgesi oluşturacak ve Litani Nehri’ne kadar olan tüm alan üzerinde güvenlik kontrolünü sağlayacak” ifadesini kullandı. Söz konusu hattın, sınırdan yaklaşık 30 kilometre derinliğe uzanacağı belirtildi. Lübnanlı yetkililere göre, saldırılar ve İsrail’in uyarıları nedeniyle bir milyondan fazla kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı.

Lübnan Savunma Bakanı Michel Menassa ise yazılı açıklamasında, İsrailli mevkidaşının sözlerini kınayarak, “Bu açıklamalar artık yalnızca tehdit değil, Lübnan topraklarında yeni bir işgal dayatma niyetini açıkça yansıtıyor” değerlendirmesinde bulundu. İsrail’in artan saldırıları karşısında Lübnan ordusu, Güney Lübnan’da ‘yeniden konuşlanma ve konuşlandırma’ operasyonu gerçekleştirdiğini duyurdu. Açıklamada, bu adımın özellikle sınır kasabaları çevresinde ‘düşman ilerlemesinin görüldüğü bölgelerde artan İsrail saldırganlığı’ nedeniyle atıldığı belirtildi.

Lübnan Sağlık Bakanlığı’nın dün paylaştığı verilere göre, 2 Mart’ta Hizbullah ile başlayan çatışmalardan bu yana İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarında hayatını kaybedenlerin sayısı bin 300’ü aştı.

Bakanlık açıklamasında, 1 Nisan itibarıyla toplam can kaybının bin 318’e yükseldiği, hayatını kaybedenler arasında 53 sağlık çalışanı ve 125 çocuğun bulunduğu bildirildi. Yaralı sayısının ise 3 bin 935’e ulaştığı kaydedildi.


İran-Hizbullah hattında değişmeyen denklem: Kasım’a gönderilen Hamaney mesajında tek cephe vurgusu

Güney Lübnan’da İsrail hava saldırısında öldürülen gazetecilerin cenaze törenine katılan bir kadın (AFP)
Güney Lübnan’da İsrail hava saldırısında öldürülen gazetecilerin cenaze törenine katılan bir kadın (AFP)
TT

İran-Hizbullah hattında değişmeyen denklem: Kasım’a gönderilen Hamaney mesajında tek cephe vurgusu

Güney Lübnan’da İsrail hava saldırısında öldürülen gazetecilerin cenaze törenine katılan bir kadın (AFP)
Güney Lübnan’da İsrail hava saldırısında öldürülen gazetecilerin cenaze törenine katılan bir kadın (AFP)

İran Dini Lideri Mücteba Hamaney’in, Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’a gönderdiği ve ‘babasının İslam Devrimi lideri olarak hayatını kaybetmesi dolayısıyla ilettiği taziye için teşekkür’ içeren mesaj, bölgesel gerilimin kritik bir aşamasında geldi. Bu durum, mesajın hem iç hem de dış kamuoyuna doğrudan siyasi mesajlar taşıdığı şeklinde yorumlandı. Mesajın, İran ile Hizbullah arasındaki ilişkinin sürekliliğini teyit ettiği ve örgütün Tahran’ın yürüttüğü strateji içindeki yerini pekiştirdiği değerlendirilirken, aynı zamanda açık çatışmanın sürdürülmesine yönelik bir teşvik içerdiği ifade edildi.

Hamaney’in mesajında Lübnan devletine yer verilmemesi dikkat çekerken, söz konusu mesajın, Lübnanlı yetkililerin İran ile ‘bağları koparma’ yönünde adımlar attığı bir döneme denk gelmesi öne çıktı. Bu kapsamda, Hizbullah’ın güney cephesinde İran’a destek amacıyla başlattığı çatışmaların ardından Lübnan’da İran büyükelçisinin sınır dışı edilmesi ve örgütün askeri kanadının yasaklanması gibi çeşitli adımların atıldığı belirtildi.

Kesin olanın teyidi

Bu çerçevede Lübnanlı bakanlık kaynakları, İran’ın yeni Dini Lideri’nin mesajına ilişkin değerlendirmelerini ‘kesin olanın teyidi’ şeklinde özetledi. Kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, “Mesaj herhangi bir yenilik içermiyor; aksine önceden bilinen ve var olan bir durumu pekiştirme bağlamında geliyor. İran ile Hizbullah arasındaki ilişkide hiçbir aşamada kopuş yaşanmadı; karşılıklı destek ve sürekli koordinasyon çerçevesinde sabit kaldı. Devam eden savaşta gerçekleşen ortak operasyonlar bunun en açık göstergesidir” ifadelerini kullandı.

dfbfd
İran’ın yeni Dini Lideri Mücteba Hamaney’in Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’a gönderdiği mesaj (Sosyal medya)

Kaynaklar, “Mesajın içeriği her iki tarafın da kamuoyuna açıkladığı söylemle tamamen örtüşüyor, bu da onu mevcut tutumların yeniden teyidi haline getiriyor. Dolayısıyla tartışma artık kullanılan ifadelerle ilgili değil; ilişkinin özü açık ve görünür hale gelmiş, geleneksel devlet anlayışını aşan bir yaklaşımı yansıtan kalıcı bir siyasi tablonun parçası olmuştur” dedi.

Savaş birliği ve ABD’nin düşman olarak kabul edilmesi

İran mesajının satır aralarına ilişkin değerlendirmesinde siyasi analist Ali el-Emin, metnin İran ile Hizbullah’ın yürüttüğü mücadelenin ‘tek bir savaş’ olduğunu açık şekilde yansıttığını belirtti. El-Emin, Mücteba Hamaney’in ifadelerinde yer alan ‘ABD ve İsrail’e karşı direniş ve sebat’ vurgusuna dikkat çekerek, bunun iki tarafın aynı cephede konumlandığını ortaya koyduğunu ifade etti. El-Emin, “Hizbullah ve İran’a ait, İsrail tarafından hedef alınan isimlere ilişkin sunulan anlatı, iki tarafın izlediği yol ve yöntemin ortak olduğunu teyit etmeye yönelik bir çabadır. Bu durum takipçiler açısından yeni olmasa da, aynı çizginin, yakın ilişkinin ve bu savaş bağlamında ortak kaderin altını çizme girişimidir” değerlendirmesinde bulundu.

fv
Sana’da bir Husi, babasının öldürülmesinin ardından İran’ın yeni Dini Lideri olan Mücteba Hamaney’in fotoğrafını kaldırıyor. (EPA)

Analist, mesajda dikkat çeken unsurlardan birinin de ABD’nin İsrail ile aynı düzeyde ‘düşman’ olarak konumlandırılması olduğunu belirterek, bunun metnin sonunda yer alan ‘Amerikan-Siyonist düşmanın yenilgisi’ vurgusunda açıkça görüldüğünü söyledi.

Öte yandan Hamaney, mesajında Kasım’a hitaben, ‘direniş tarihinin bu kritik anında hareketi yönettiğini’ ifade ederek, ‘düşmanın planlarını boşa çıkarma ve Lübnan halkına yeniden onur ve refah kazandırma konusunda onun tecrübesine, zekâsına ve cesaretine güvendiğini’ dile getirdi.

Mesajın sonunda ise İran’ın politikasının, ‘merhum Dini Lider ve şehit komutanın izlediği çizgi doğrultusunda sabit olduğu’ vurgulanarak, ‘İsrail ve ABD’ye karşı direnişe desteğin süreceği’ ifade edildi.

Lübnan devletinin yokluğu ve Hizbullah çevresinin çilesi

El-Emin, mesajda Lübnan devletinin yok sayılması noktasına da dikkat çekerek, “Metinde Lübnan devletiyle ilgili herhangi bir ifadeye yer verilmediği açıkça görülüyor” dedi. “Halktan söz ediliyor ancak egemenliği ve saygınlığı olan devletten bahsedilmiyor” ifadesini kullanan el-Emin, mesajda yalnızca ‘Lübnan halkına’ atıf yapıldığını, devlete ise hiçbir şekilde değinilmediğini belirtti. El-Emin, mesajın doğrudan Hizbullah’a yönelik olduğunu vurgulayarak, bunun Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’a hitaben kullanılan “Direniş tarihinin bu kritik anında hareketi bugün o yönetiyor” ifadesinde de açıkça görüldüğünü kaydetti.

dvdsv
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım (Reuters)

El-Emin, mesajın odağının tamamen ‘çatışma’, Hizbullah’ın rolü ve ‘direniş’ olarak tanımlanan çizgi üzerinde yoğunlaştığını belirterek, “Metinde Lübnan devletinin varlığına, resmi otoriteye ya da karar alma yetkisine sahip bir yapıya dair hiçbir unsurun dikkate alınmadığı açıkça görülüyor” dedi.

Bu çerçevede el-Emin, mesajın Lübnan’ın yaşadığı yıkım, yerinden edilme ve insani kayıplara da değinmediğini vurgulayarak, “Bir milyondan fazla yerinden edilmiş kişinin bulunduğu, büyük kısmının Şii topluluğa mensup olduğu ve önemli bir bölümünün Hizbullah destekçilerinden oluştuğu bir tabloda, bu acılara özellikle değinilmesi gerekirdi. Evlerini terk etmek zorunda kalan ve ülkenin farklı bölgelerine dağılan bu insanların yaşadıkları göz ardı ediliyor” ifadelerini kullandı.