Beyaz Saray ve medya arasında bitmeyen savaşlar

George Washington döneminden Donald Trump’a

Beyaz Saray ve medya arasında bitmeyen savaşlar
TT

Beyaz Saray ve medya arasında bitmeyen savaşlar

Beyaz Saray ve medya arasında bitmeyen savaşlar

ABD Başkanı Donald Trump’ın, 2015 yılının ortalarında Cumhuriyetçi Parti adaylığını kazanmak için rakiplerin bulunduğu sahaya atladığı ilk günden bu yana genellikle ABD medyasının saldırılarının gözde hedefi olduğunu söylemeye gerek yok. Öyle ki bunun, ünlü “Apprentice” (Çırak) reality TV show yıldızının televizyon deneyimini ve medya dünyasıyla ilgili bilgisini kullanarak medyatik görünümü ve “güçlü üssünün” ilgisini çekip partisinin adaylığını kazanmak için verdiği mücadele ile ilgili olduğunu düşünenler var. Nitekim Trump, neredeyse her gün medya ile mücadelelerini gerek haber bültenlerinde gerekse ön sayfalarda başlıca gündem maddesine dönüştürmeyi başardı.
Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınına karşı getirilen kısıtlamalar nedeniyle bu yılki Cumhuriyetçi Parti Kurultayı çalışmalarını sanal ve gerçek dünyaları birleştirerek sunmak üzere Apprentice programının yapımcılarından yararlanan Trump, bunu yapan tek kişi değildi. Zira Demokratlar da tamamen ‘sanal’ ortamda gerçekleştirilen Demokrat Parti Kurultayı’nın eksiksiz bir şekilde başarılı geçmesi için ‘Hollywood’un tecrübelerinden faydalandı. Bununla birlikte geçtiğimiz pazartesi günü Kurultay’ın ilk gününde Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adaylığını kabul etmek üzere konuşma yapan Trump, medyaya saldırmaktan keyif aldı. Böylece Trump Beyaz Saray’da başkanlık makamına yükseldiği ilk günden beri benimsediği günlük brifinglerini kendisiyle birlikte daimi tartışmalara çevirme kuralından sapmamış oldu.
Peki Trump, medyaya karşı acımasız ya da ‘en acımasız’ olan tek ABD başkanı mı?
New York Times gazetesinde Harold Holzer tarafından yazılan The Presidents vs. the Press (Medyaya karşı Başkanlar) adlı kitabının bir tahlili yapıldı. Söz konusu tahlilde, Trump’ın bazı muhabirlere ve gazetecilere hakarete varana dek kaba davranması, Twitter hesabı üzerinden “yalan haberler” şeklinde kışkırtıcı paylaşımlar yapması, basını “halkın düşmanı olarak” itham etmesi ya da bazı medya kuruluşlarını intikam almakla tehdit etmesi karşısında bazı kişilerin ifade özgürlüğü konusunda hissettiği öfkenin dindirilmesi gerektiği çünkü Trump’ın ne bunu yapan tek kişi ne de ilk ABD Başkanı olduğu ifade ediliyor. Trump basına karşı çizgiyi aşan davranışlar sergilese de ABD Anayasası Birinci Ek Maddesi’nin tek düşmanı sayılmıyor. Hatta basına ve medyaya karşı sert davranan başkanların arasında ilk beşe bile girmeyebilir.
Tahlil, eski ABD Başkanı Barack Obama’nın medyaya kötü muamelelerde bulunduğunu, ancak bunu yalnızca farklı bir yoldan yaptığını söylüyor. Zira bazı üst düzey muhabirlerin ifadelerine göre, Obama sızıntıları önlemek için muhabirleri yoğun soruşturmalara tabi tutmuş ve başkanlık çalışmalarını kasıtlı olarak kamu denetiminden gizlemişti. Washington Post Eski Genel Yayın Yönetmeni Leonard Downie Jr., Obama yönetiminin “sızıntılara karşı verdiği savaşın ve bilgileri kontrol etmek için gösterdiği diğer çabaların” Washington’un Eski ABD Başkanı Richard Nixon’dan beri gördüğü en korkunç şey olduğunu yazdı.
Obama ile Trump’ın basın ile mücadelesindeki en büyük fark -bazılarının “Trump’ın kaba üslubu” olarak nitelendirdiği şeyleri bir tarafa bırakarak- Obama basına karşı düşmanlığını bir gülümseme ile saklarken Trump’ın öfkesini herkesin gözü önünde pervasızca dile getirmesiydi.
Trump ile Demokrat rakibi Joe Biden arasındaki medyanın ve siyasi düelloların başlamasıyla birlikte pek çok kesim, Biden’ın gerek sağlığı, gerekse zihinsel ya da şahsi skandallarıyla ilgili olsun saklamak istediği şeylerin bir kaydı olduğunu öne sürdü. Bu söylentiler birçok kadının -o zamanlar Delaware Senatörü olarak görev yapan- Biden tarafından “uygun olmayan davranışlara” maruz kaldığını öne sürmesiyle gündeme gelmişti. Seçimlere 70 günden daha az bir zaman kala ABD medyası, Trump ve Biden’ın kampanyalarının kamuoyu önünde birbirlerinin imajlarını paramparça etmek için yayacağı yeni bir ‘skandal’ dalgasını bekliyor.
Öyleyse bunun ABD başkanlık kurumu ile dünyanın en güçlü medya kurumu arasında daimi bir savaş olduğu açık. Ancak bu dönemde iki kurum arasındaki düşmanlığı daha da körükleyen şey; Başkan Trump’a muhalif olan medya kurumlarının Trump’ı geçtiğimiz mayıs ayında siyahi ABD vatandaşı George Floyd’un beyaz bir polis tarafından öldürülmesinin ardından şiddetlenen sosyal ve etnik gerginlikleri ‘beyaz partisinin’ kalesini korumak için kullanmaya çalışmakla suçlaması oldu. Bu olayla birlikte polisin Jacob Blake adında siyahi bir adamı arkadan vurmasının ardından Wisconsin eyaletinde patlak veren son gösteriler ve şiddet olayları ve bu gösteriler sırasında Illinois’li beyaz bir gencin birkaç kişiyi öldürmesi bu suçlamaların üzerine tuz biber oldu. Zira medya, seçim sebepleri yüzünden “ayrımcılık ile siyasi ve ırksal doldurma” olarak adlandırdığı politikalara karşı başlattığı saldırının derecesini arttırdı.
Trump, bu suçlamalara karşılık kendisine saldıran medya kuruluşlarının ona karşı tamamen önyargılı olduklarını, siyahilere karşı ayrımcılık konusunu şişirerek insanlar arasındaki bölünmeyi derinleştirmekten sorumlu olduklarını ve Demokratların kendilerini “ siyasi şemsiyeleri altında bir köle olarak” tutmak istediklerini söylüyor.
Tahlil, 45 ABD Başkanı’nın 18’ine odaklanan Holzer’in kitabının iki kurum arasında asla bir barış olmayacağına aksine sadece farklı düzeylerde düşmanlıklar olacağına işaret ettiğini belirtiyor. Cumhuriyet’in birinci yüzyılın büyük bir kısmında, partinin basın üzerinde hakimiyet kurmasının kural olduğu zamanlarda, bir grup gazete başkanı desteklerken başka bir grup ona karşı çıkıyordu. Tıpkı bugün Fox News’in Trump’ın, MSNBC’nin ise Obama’nın tarafını tutması gibi. Diğer taraftan İlk ABD Başkanı George Washington ise The National Gazette tarafından “kral olmayı istemekle” suçlanmıştı.
Trump hem gazetecileri yargılamak için yasalar çıkaran Başkan John Adams hem de İç Savaş sırasında düzinelerce editörü hapse atan, telgraf haberlerini silen ve bazı gazetelerin çıkarılmasını yasaklayan Abraham Lincoln gibi önceki başkanların yaptıklarından oldukça farklı bir yönde ilerliyor. Gazetecilerle iyi ilişkileri olan Başkan Theodore Roosevelt, Beyaz Saray muhabirlerine bina içinde özel bir oda veren ve onlarla haber üretiminde bir nevi ortaklık kuran ilk kişi olmuştu. Ancak Roosevelt basını hafif bir dokunuşla cezalandırarak kendisinden hoşnut olmayan muhabirler için sembolik bir sürgün yeri olan ‘Ananias Kulübü’nü (Ananias: Erken Hıristiyanlık döneminde yalan söylediği için ölüm cezasına çarptırılan biri) kurmuş ve Joseph Pulitzer’e ait olan New York World gazetesine hakaret davası açmıştı. Birinci Dünya Savaşı sırasında, Başkan Woodrow Wilson basına yeniden sansür uygularken, Başkan Richard Nixon o zamanlar  Ulusal Güvenlik Danışmanı olan Henry Kissinger’e “basın düşmandır” diyen ilk kişi olmuştu.
Bununla birlikte, teknolojinin gelişmesi ve bunun ABD başkanlarına sunduğu yeni araç ve yöntemlerle, başkanlar gerek basını kurnazca alt etmek olsun gerekse yaymak istedikleri gündem maddelerini iletmek için olsun bu araçları kamuoyuna hitap etmek için ciddi şekilde kullandı.
Bu şekilde Başkan Franklin Roosevelt imajını parlatmak için radyoyu, John Kennedy ise televizyonu kullandı. Ronald Reagan, seleflerinin başlattığı haberleri idare etme tekniklerini geliştirirken Donald Trump, basın kuruluşları tarafından denetlenmekten kaçınmak için Twitter’dan ‘kablolu’ haber ağlarına ve Facebook’a kadar her türlü teknolojik avantajdan faydalandı.



Yeni hukukun üstünlüğü raporu: Yalnızca bir AB üyesi ilerleme gösteriyor

Pazartesi yayımlanan raporda AB de eleştirildi (Reuters)
Pazartesi yayımlanan raporda AB de eleştirildi (Reuters)
TT

Yeni hukukun üstünlüğü raporu: Yalnızca bir AB üyesi ilerleme gösteriyor

Pazartesi yayımlanan raporda AB de eleştirildi (Reuters)
Pazartesi yayımlanan raporda AB de eleştirildi (Reuters)

Avrupa Sivil Özgürlükler Birliği yeni yayımladığı raporda Avrupa Birliği (AB) üyelerinden 5'i, hukukun üstünlüğünü "kasten ve sürekli" yok etmekle suçlandı. 6 ülkede de standartların gerilediği bildirildi. 

22 ülkedeki 40 sivil toplum örgütünden alınan verilere dayandırılan raporda Bulgaristan, Hırvatistan, İtalya, Macaristan ve Slovakya yönetimlerinin hukukun üstünlüğüne bilerek zarar verdiği iddia edildi. 

Özellikle Slovakya'ya dikkat çekilirken Moskova yanlısı hükümetin hukukun üstünlüğüne dair tüm başlıklarda ülkeyi gerilettiği ileri sürüldü. 

Robert Fico yönetiminin sivil toplumun denetim ve denge görevi, medya özgürlüğü, yolsuzlukla mücadele ve adalet üzerindeki olumsuz etkilerine dikkat çekildi. 

12 Nisan'da genel seçime gidecek Macaristan'da da 16 yıllık Viktor Orbán iktidarının gerilemede "başlı başına bir kategori" oluşturduğu ifade edildi. 

Budapeşte yönetiminin hiçbir olumlu değişim emaresi göstermediği ve yeni kanunların standartları daha da gerilettiği dile getirildi. 

Hukukun üstünlüğüne dair bazı alanlarda 6 ülkenin gerilemeye girdiği belirtilirken bunların Almanya, Belçika, Danimarka, İsveç, Fransa ve Malta olduğu açıklandı. 

844 sayfalık raporda Çekya, Estonya, İrlanda, İspanya, Hollanda, Litvanya, Polonya, Romanya, Slovenya, Yunanistan'ın hukuk devleti nitelikleri açısından ne uzadığı ne de kısaldığı öne sürüldü. 

Letonya'nınsa bu konuda olumlu yönde adım atan tek devlet olduğu bildirildi. 

Avrupa Sivil Özgürlükler Birliği, AB'nin hukukun üstünlüğünü korumak ve teşvik etmek için yeterli mekanizmalara sahip olmadığını vurguladı. 

Avrupa Komisyonu'nun 2025'te hazırladığı hukukun üstünlüğü raporundaki önerilerin yüzde 93'ünün bir önceki yıllarda da dile getirildiği aktarıldı. 

Independent Türkçe, Guardian, Balkan Insight


İsrail'in kayaklı askerleri Lübnan'a girdi

İsrail'in kayaklı askerleri Lübnan'a girdi
TT

İsrail'in kayaklı askerleri Lübnan'a girdi

İsrail'in kayaklı askerleri Lübnan'a girdi

Pazar sabahı erken saatlerde İsrail birlikleri, Suriye'de kısa süre önce ele geçirdikleri topraklardan güney Lübnan'a kayakla geçti.

Bu, İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) Dağcı Birliği tarafından gerçekleştirilen bu türdeki ilk sınır ötesi operasyon oldu.

İsrail, haftalardır Lübnan'ın güneyindeki Tahran destekli Hizbullah güçleriyle çatışırken, ülkenin doğusundaki ve başkent Beyrut'taki önemli altyapı tesisleriyle sivil yapılara da hava saldırıları düzenliyor.

IDF'in açıklamasına göre, 810. "Dağlar" Bölgesel Tugayı'nın yedek Dağcı Birliği, "karmaşık dağlık arazide faaliyet gösterdi ve Suriye'deki Hermon'dan güney Lübnan'daki Dov Dağı bölgesine karda tırmanarak geçti; bölgeyi taradı, istihbarat topladı ve bölgedeki düşman terör altyapısını tespit etti".

Bu birlikler, Litani Nehri'ne doğru kuzeye ilerleyen, Lübnan'ın güneyinde bir düzineden fazla köyde faaliyet gösteren daha geniş İsrail güçlerine katılıyor.

vfd
26 Mart'ta Lübnan'ın güneyindeki Kfar Roummane köyünü hedef alan İsrail hava saldırısının ardından olay yerine gelen ilk yardım ekipleri (AFP)

IDF'in bölgedeki operasyonel hedefleri daha da netleştikçe, uzun süreli işgal endişeleri artıyor. İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, bölgenin tüm sakinlerinden arındırılacağını ve "temas hattı köylerindeki" evlerin "Gazze'deki Beyt Hanun ve Refah modeline uygun olarak" yıkılacağını duyurdu.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu pazar günü yaptığı açıklamada, "Mevcut güvenlik tampon bölgesini daha da genişletme talimatını az önce verdim. [İsrail'in] kuzeyindeki durumu kökten değiştirmeye kararlıyız" dedi.

Lübnan, İran'ın dini lideri Ayetullah Ali Hameney'in öldürülmesinin ardından Hizbullah'ın İsrail'e füze fırlatmasıyla ABD - İsrail'in Ortadoğu'da süregelen savaşına 2 Mart'ta dahil olmuştu.

O tarihten bu yana Lübnan’da 1200’den fazla kişi öldürüldü ve bir milyon kişi yerinden edildi; bu da ülke nüfusunun beşte birine denk geliyor.

Hafta sonu öldürülenler arasında üç gazeteci ve 10 kurtarma görevlisi de bulunuyor; böylece İsrail ateşiyle öldürülen sağlık çalışanlarının toplam sayısı 52'ye ulaştı.

Hermon Dağı, Suriye - Lübnan sınırında yer alıyor ancak eski başkan Beşar Esad'ın devrilmesinin hemen ardından Aralık 2024'te IDF tarafından ele geçirilmişti.

Bu, İsrail'in Suriye'de daha önce elde ettiği toprak kazanımlarını genişletmişti. Bunlar arasında 1967'de Golan Tepeleri'nin ele geçirilmesi de yer alıyor; İsrail hükümetinin 1981'de resmileştirdiği bu ilhakı sadece Birleşik Devletler tanıyor.

İsrail, Suriye'nin güneyinde en az 9 askeri üs bulunduruyor; bunlardan ikisi Hermon Dağı'nın Suriye tarafında yer alıyor ve bu üslerden topçu birlikleri 35 kilometre uzaklıktaki Şam'ı vurabiliyor. Ayrıca 1974'te kurulan ve BM gözetiminde olan bir tampon bölgede de 7 üs daha bulunuyor.

İsrail ordusu, buradaki varlığının, "düşman güçlerin" kullanabileceği silahları ele geçirmek için gerekli olduğunu iddia ediyor.

Independent Türkçe


Savaşın gölgesinde 2028 seçimleri: Vance–Rubio rekabetinde Trump kimi destekleyecek?

Donald Trump ile birlikte, Başkan Yardımcısı J. D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 25 Haziran 2025’te Oval Office’te (AP)
Donald Trump ile birlikte, Başkan Yardımcısı J. D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 25 Haziran 2025’te Oval Office’te (AP)
TT

Savaşın gölgesinde 2028 seçimleri: Vance–Rubio rekabetinde Trump kimi destekleyecek?

Donald Trump ile birlikte, Başkan Yardımcısı J. D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 25 Haziran 2025’te Oval Office’te (AP)
Donald Trump ile birlikte, Başkan Yardımcısı J. D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 25 Haziran 2025’te Oval Office’te (AP)

İran savaşı, ABD Başkanı Donald Trump’ın mirasını tehdit ederken, halef adayları arasında öne çıkan iki isim olan Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio üzerindeki siyasi bahisler de artıyor.

Her iki isim de geniş çapta Trump sonrası başkanlık yarışında öne çıkan adaylar olarak görülüyor ve savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakerelerde ön plana çıkarılmış durumda. Cumhuriyetçi Parti ise şimdiden Trump sonrası dönemi planlamaya başladı. Vance, ABD’nin savaşa katılımına karşı  temkinli bir tutum sergilerken, Rubio Trump ile yakın bir pozisyonda, askeri harekâtın açık bir savunucusu olarak öne çıkıyor.

Trump, her iki ismin de İran’ı nükleer ve füze programlarını tasfiye etmeye ve Hürmüz Boğazı’ndan petrol geçişinin güvenliğini sağlamaya ikna etme çabalarına katıldığını ifade etti. Yaklaşan 2028 başkanlık seçimleri öncesinde Trump, özel görüşmelerde müttefiklerine ve danışmanlarına “J.D. mi, yoksa Marco mu?” sorusunu yöneltti.

2028 için hazırlık

Analistler ve Cumhuriyetçi yetkililere göre, beşinci haftasına giren Amerikan askeri operasyonlarının seyri, her iki adayın 2028 şanslarını belirleyebilir. Savaşın hızlı bir şekilde sona ermesi, “krizlerde sabit bir el” olarak görülen ve aynı zamanda Ulusal Güvenlik Danışmanı görevini yürüten Rubio’nun konumunu güçlendirebilir. Öte yandan çatışmanın uzaması, Vance’a Trump tabanında savaş karşıtı eğilimleri temsil etme alanı sağlayabilir.

vcdvdf
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 9 Ekim 2025’te Washington, D.C.’daki Oval Office’te Başkan Yardımcısı J. D. Vance’e bir şey fısıldıyor (AP)

Trump’ın kendi konumu da test altında. Reuters/Ipsos tarafından geçen hafta yapılan bir ankete göre yakıt fiyatlarının artışı ve İran savaşına geniş çaplı muhalefet nedeniyle Trump’ın onayı son günlerde %36’ya gerileyerek Beyaz Saray’a dönüşünden bu yana en düşük seviyeye ulaştı.

Bazı Cumhuriyetçiler, Trump’ın tercih ettiği üst düzey yardımcıları dikkatle izliyor. Bazıları, Trump’ın Rubio’ya eğilim gösterdiğine dair işaretler gözlemliyor, ancak Trump’ın fikrini hızla değiştirebileceği de kabul ediliyor. Beyaz Saray ise, Trump’ın tercih sinyalleri verdiği iddialarını reddediyor. Sözcü Stephen Chung, “Vance ve Rubio hakkındaki medya spekülasyonları bu yönetimi Amerikan halkı için savaşma görevinden alıkoyamaz” dedi.

Rakiplerden olası mirasçılara

41 yaşındaki Vance, eski bir Deniz Piyadesi mensubu olarak Irak’ta görev yaptı ve uzun süredir ABD’nin dış savaşlara müdahalesine karşı çıktı. İran konusundaki kamuoyuna yönelik açıklamaları sınırlı ve ölçülü oldu. Trump ise aralarındaki “felsefi farklılıklar”a dikkat çekti.

Vance, siyasi kariyerinin başında kendisini “Trump karşıtı” olarak tanımlamıştı. 2023’te Wall Street Journal’da yayımlanan bir makalesinde, Trump’ın ilk dönemindeki en iyi dış politikasının savaş başlatmamak olduğunu savunmuştu. Beyaz Saray ise Başkan ile Başkan Yardımcısı arasındaki olası çatışmayı minimize etmeye çalıştı. Vance, bu ayın başında Trump’ın yanında Oval Ofis’te durarak, İran’ın nükleer silaha sahip olmasını engelleme konusunda Başkan’ın politikasını desteklediğini belirtti.

ferfer
J. D. Vance’in İran’a yönelik askeri harekâtı eleştirme konusunda temkinli davrandığı görülüyor (Reuters)

Vance, Başkan’ın özel temsilcisi Steve Witkoff ve Trump’ın damadı Jared Kushner’in ilerleme kaydetmesi halinde müzakerelerde daha doğrudan bir rol üstlenebilir. Vance’in sözcüsü, “Başkan Trump liderliğinde Amerika’yı daha güvenli ve refah içinde kılmak için etkili bir ekibin parçası olmaktan gurur duyuyoruz” dedi.

Beyaz Saray’daki üst düzey bir yetkili, Trump’ın yardımcılardaki ideolojik farklılıklara, sadık kaldıkları sürece tolerans gösterdiğini belirterek, Vance’in şüpheci tavrının Trump’a tabanının görüşlerini aktarmasına yardımcı olduğunu söyledi.

Vance, Kasım’daki ara seçimler sonrasına kadar 2028 için aday olup olmayacağına karar vermeyi planlıyor. Conservative Political Action Conference (CPAC) katılımcıları arasında yapılan bir ankette, yaklaşık 1 bin 600 kişi arasından yüzde 53 oy alarak Cumhuriyetçi Parti’nin bir sonraki adayı olarak öne çıktı. Rubio ise yüzde 35 ile ikinci sırada yer aldı; geçen yıl sadece yüzde 3 oy almıştı.

54 yaşındaki Rubio, Vance aday olursa kendisinin başkanlığa aday olmayacağını belirtti ve kaynaklara göre Vance’in yanında bir başkan yardımcısı olarak yer almaktan memnuniyet duyacak. Ancak Vance’in herhangi bir zayıflığı, Rubio ve diğer Cumhuriyetçiler için cesaret verici olabilir. Stratejist Ron Bonjean, “Trump uzun hafızalıdır; Vance’in sadakat eksikliğini hatırlayabilir. MAGA tabanında Trump hâlâ popülerse, bu Vance için olumsuz olabilir” dedi.

dsgfr
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Perşembe günü White House’ta düzenlenen toplantıda Başkan Donald Trump ile birlikte (EPA)

Trump, Vance ve Rubio’nun birlikte aday olmasını önerdi; bunun olası rakipler için kazanmayı zorlaştıracağını düşündü. Rubio’nun 2016’daki başkanlık hedefleri Trump ile sert bir karşılaşma sonrası engellenmişti, ancak sonrasında ilişkileri düzeldi. Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Tommy Beigot, Rubio’nun Trump ekibiyle hem profesyonel hem de kişisel olarak mükemmel bir ilişkiye sahip olduğunu belirtti.

Rubio ve Beyaz Saray, bazı açıklamalarının muhafazakar Trump destekçilerini öfkelendirmesi sonrası durumu kontrol altına almak zorunda kaldı. Rubio, savaşta ABD’nin İsrail’in yönlendirmesiyle hareket ettiği izlenimi vermişti, ancak Trump sonrasında Rubio’nun askeri harekâta verdiği desteği övdü. Rubio’nun uzun süren bir savaşın siyasi geleceğini etkileyeceği konusunda endişelenip endişelenmediği sorulduğunda, “Buna tek bir saniye bile düşünmedim” yanıtını verdi.

Belirgin Farklılıklar

CPAC yöneticisi Matt Schlapp, İran’a karşı yürütülen kampanyanın ABD iç siyasetinde önemli sonuçlar doğuracağını belirterek, “Bu savaş hedeflerini başarıyla gerçekleştirirse, insanlar siyasi olarak ödüllendirilecektir. Aksi takdirde maliyeti yüksek olacaktır” dedi.

Anketler, İran politikasının ABD iç siyasetinde keskin bir kutuplaşma yarattığını ortaya koyuyor. Reuters/Ipsos verilerine göre Cumhuriyetçi tabanın yüzde 75’i askeri operasyonları desteklerken, Demokrat seçmenlerde destek oranı yalnızca yüzde 6’da kalıyor. Bağımsızlar ise yüzde 24 ile iki blok arasında sınırlı bir destek sergiliyor.

ugt
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 27 Mart’ta Paris yakınlarında düzenlenen toplantı mekânına varırken (Reuters)

Geçen Perşembe televizyonda yayımlanan bir hükümet toplantısında, Rubio ve Vance’ın yaklaşım farkları öne çıktı. Rubio, Trump’ın İran’a yönelik saldırısını güçlü biçimde savunarak, Başkan’ın böylesi bir tehdidi görmezden gelemeyeceğini söyledi. Vance ise daha temkinli bir tutum sergileyerek, İran’ın nükleer silaha sahip olmasını engelleme seçeneklerine odaklandı. Askeri personele seslenirken, “Sizlerin yanındayız ve her adımda desteğimiz devam ediyor” ifadelerini kullandı.