Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır
TT

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Salgının başlarında, ülkelerin kendi hallerine terk edildiği bir manzara ortaya çıktı. Böylece, yıllardan beri bu kürsüden ısrarla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk. İnsanlığın kaderi sınırlı sayıdaki ülkenin keyfine bırakılamaz” dedi.
75. BM Genel Kurul genel görüşmeleri kapsamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, BM ülkelerine seslendi. Mutat olarak ilk sıradaki Brezilya ve ev sahibi ülke ABD’nin ardından Genel Kurul Başkanlığını yürüten ülkenin heyet başkanı olarak üçüncü sırada konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Genel Kurul Başkanlığını devralan Büyükelçi Volkan Bozkır’ı tebrik etti. Erdoğan, “Büyükelçi Bozkır’ın ülkelerin ezici çoğunluğunun desteğiyle bu göreve seçilmesi, tecrübeli bir diplomat ve siyasetçi olarak şahsi meziyetlerinin yanı sıra, Türkiye’ye duyulan güvenin de işaretidir. Birleşmiş Milletler sistemindeki en üst düzeyli görevi üstlenen ilk Türk vatandaşı olarak Büyükelçi Bozkır’ın, uluslararası toplumun sesi ve vicdanı olacağına inanıyorum. Kendisinin görevini adil ve şeffaf bir şekilde yürüteceğinden şüphe duymuyorum. Birleşmiş Milletlerin kuruluşunun 75’inci yıldönümü gibi anlamlı bir tarihte üstlendiği görevinde, Sayın Bozkır’a başarılar diliyorum” diye konuştu.

“Israrla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk”
Genel Kurul’un “Kovid-19’la mücadele ve çok taraflılık” temasıyla düzenlenmesini isabetli bulduğunun altını çizen Erdoğan, “Türkiye olarak bu konudaki taahhütlerimize bağlıyız ve Kovid-19’la mücadeleye destek vermekte kararlıyız. Salgın, dünyayı çeşitli sınamalarla baş etmekte zorlandığı bir dönemde yakaladı. Zaten tartışılan küreselleşme, kurallara dayalı uluslararası sistem ve çok taraflılık, salgının etkisiyle şimdi daha da çok sorgulanıyor. Karşımızdaki fotoğrafa bakarak, bardağın dolu ve boş taraflarını doğru ve samimi bir şekilde değerlendirmemiz gerekiyor. Bardağın boş kısmında, Birleşmiş Milletler başta olmak üzere çok taraflı örgütlerin reform ihtiyacı bulunuyor. Mevcut küresel mekanizmaların bu krizde ne kadar etkisiz kaldığını gördük. Öyle ki, Birleşmiş Milletlerin en temel karar alma organı olan Güvenlik Konseyi’nin salgını gündemine alması haftalar, hatta aylar sürdü.
Salgının başlarında, ülkelerin kendi hallerine terk edildiği bir manzara ortaya çıktı. Böylece, yıllardan beri bu kürsüden ısrarla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk. İnsanlığın kaderi sınırlı sayıdaki ülkenin keyfine bırakılamaz. Uluslararası örgütlerdeki itibar kaybının önüne geçmek için öncelikle zihniyetimizi, kurumlarımızı ve kurallarımızı gözden geçirmeliyiz. Etkin çok taraflılık, etkin çok taraflı kurumların varlığını gerektirir. Güvenlik Konseyi’nin yeniden yapılandırılmasından başlayarak, kapsamlı ve anlamlı reformları süratle uygulamaya sokmalıyız. Konseyi daha etkin, demokratik, şeffaf, hesap verebilir bir yapıya ve işleyişe kavuşturmalıyız. Aynı şekilde, uluslararası toplumun ortak vicdanını yansıtan Genel Kurul’u da güçlendirmeliyiz. Bardağın dolu tarafında ise, Birleşmiş Milletlerin insanlığın barış, adalet ve refah arayışında bir dönüm noktası olma potansiyelini sürdürmesi bulunuyor. Henüz salgın krizinin üstesinden gelemediğimizi de göz önünde bulundurarak, çok taraflı işbirliği için elimizdeki kurumları ve mekanizmaları en etkin şekilde kullanmaya çalışmalıyız” diye konuştu.

“Kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır”
Sorunların küresel olduğu durumlarda, yerel çözümlerin ancak günü kurtarabileceğini söyleyen Erdoğan, “Uzun vadeli çözümler için uluslararası dayanışma şarttır. Türkiye olarak, salgın krizinin ilk günlerinden itibaren, tüm uluslararası platformlarda işbirliği çağrısında bulunduk. G-20’de, Türk Konseyi’nde, MİKTA’da, İslam İşbirliği Teşkilatı’nda ve diğer platformlarda salgınla mücadele amaçlı çalışmaların en önünde yer aldık. ‘Dost kara günde belli olur’ anlayışıyla, tıbbi malzeme yardımı talep eden 146 ülkeye ve 7 uluslararası kuruluşa elimizi uzattık. Yürüttüğümüz tahliye operasyonlarıyla, 141 ülkedeki 100 binden fazla vatandaşımızın evlerine dönüşünü sağladık. Aynı seferlerle 67 ülkeden 5 bin 500’den fazla yabancıyı da vatanlarına kavuşturduk. Tüm bunları ‘Korona virüs diplomasisi’ niyetiyle yapmadık. Yardım ve tahliye çalışmalarımız için kimseden herhangi bir karşılık beklemedik, beklemiyoruz. Mağdurların ve mazlumların yanında olmak, milletimizin mayasında ve girişimci ve insani dış politikamızın özünde vardır. Buradan bir kez daha, tıbbi malzeme ve ilaç tedariki ile aşı geliştirme çalışmalarının rekabet konusu yapılmaması çağrısında bulunuyorum. Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır. Salgınla birlikte, devlet kapasitesi, etkin yönetişim ve dayanıklılık gibi unsurların ne kadar hayati role sahip olduğunu hep birlikte bir kez daha tecrübe ettik. Türkiye’nin başarı hikâyesinin arkasında, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle birlikte tesis ettiğimiz etkin yönetişim mekanizmaları, sağlık alanındaki altyapı yatırımlarımızın geliştirdiği yüksek kapasite ve yetişmiş insan kaynağı vardır” şeklinde konuştu.

“Suriye’ye güvenli ve gönüllü geri dönüşlerin temin edilmesi şarttır”
Salgının dünya genelindeki çatışma dinamiklerini olumsuz etkilediğini ve kırılganlıkları artırdığını söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin, bizim de desteklediğimiz, küresel insani ateşkes çağrısının somut sonuçlar doğurmamış olmasından üzüntü duyuyoruz. Türkiye olarak, ülkemize ve insanlığa yönelen tehditleri, gerektiğinde her türlü inisiyatifi alarak, bertaraf etmenin yollarını arıyoruz. Suriye’de onuncu yılına giren ihtilaf, bölgemizin güvenlik ve istikrarı için tehdit oluşturmaya devam ediyor. Bölgede DEAŞ’a karşı ilk ve en ciddi darbeyi vuran ülke olarak, PKK-YPG terör örgütüyle de mücadeleyi sürdürüyoruz. Uluslararası toplum olarak, tüm terör örgütlerine karşı aynı ilkeli tutumu takınmadan ve kararlı duruşu göstermeden, Suriye meselesine kalıcı çözüm bulamayız. Bu yaklaşım, Suriye’ye güvenli ve gönüllü geri dönüşlerin temin edilmesi için de şarttır.
Suriye’de terör örgütlerinden kurtardığımız bölgelere 411 binin üzerinde Suriyeli kardeşimizin dönmesi bunun en açık göstergesidir. Aynı şekilde, güvenli hale getirdiğimiz bölgeler sayesinde, İdlib başta olmak üzere, ülkenin çeşitli yerlerinden milyonlarca Suriyelinin de vatanlarından ayrılmalarının önüne geçtik. Türkiye yıllardır, 4 milyona yakın Suriyeli sığınmacıyı, tüm ihtiyaçlarını karşılayarak kendi topraklarında barındırıyor. Bir o kadar Suriyelinin ihtiyaçlarını da, sınırımıza yakın yerler başta olmak üzere, kontrol altında tuttuğumuz bölgelerde, yerinde karşılıyoruz. Son olarak bu kardeşlerimiz için İdlib’te ve diğer yerlerde onbinlerce briket konut inşa ediyoruz. Bütün bu faaliyetleri, uluslararası toplumdan ve uluslararası kuruluşlardan kayda değer bir destek almadan, kendi imkanlarımızla ve halkımızın desteğiyle yürütüyoruz. Suriye’deki ihtilafın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı Kararı’ndaki yol haritası temelinde çözülmesi, hepimizin önceliği olmalıdır. Bunun için Birleşmiş Milletlerin himayesinde başlatılan, Suriyeliler tarafından da sahiplenilen ve yönlendirilen siyasi sürecin başarıyla sonuçlandırılması gerekiyor. Suriye’nin, toprak bütünlüğü ve siyasi birliği korunmuş olarak kalıcı bir barışa ulaşabilmesi, ancak bu şekilde mümkündür. Bu hedef gerçekleşene kadar, Suriye’nin siyasi birliği ve toprak bütünlüğü ile milli güvenliğimize kasteden terör örgütlerini engellemekte kararlıyız. Bugün dünyada en çok sığınmacıya ev sahipliği yapan Türkiye gibi ülkeler, yaptıkları fedakârlıkla tüm insanlığın onurunu kurtarıyor. Buna karşılık, aralarında bazı Avrupa ülkelerinin de yer aldığı kimi devletler, maalesef, sığınmacıların ve göçmenlerin haklarını ihlal ediyor. Cenevre Sözleşmesi’ni ve uluslararası insan hakları sistemini aşındıran bu ihlaller karşısında Birleşmiş Milletlerin güçlü bir tavır almasının vakti gelmiştir. Libya’da, darbecilerin geçen yıl meşru Milli Mutabakat Hükümeti’ni devirmek için başlattığı saldırılar, bu ülkeye sadece acı ve yıkım getirmiştir. Uluslararası toplum, yapılan katliamların, insan hakları ihlallerinin ve özellikle Tarhuna şehrinde bulunan toplu mezarların hesabını ne darbecilerden, ne de destekçilerinden sorabilmiştir.
Libya’nın meşru hükümetinin yardım çağrısına somut cevap veren ve destek sağlayan tek ülke Türkiye olmuştur. Libya’da kalıcı siyasi çözümün, Libyalılar tarafından yürütülecek kapsayıcı ve kapsamlı diyalog yoluyla tesis edilebileceğine inanıyoruz. Yemen’de beş yılı aşkın süredir akan kanın durdurulması ve insani krizin önüne geçilmesi de, uluslararası toplumun sorumluluğundadır. Bölgede nüfuz kazanma niyetiyle, Yemen’in egemenliğine, siyasi birliğine ve toprak bütünlüğüne göz dikenleri ve Yemenlilerin ıstırabının sürmesine göz yumanları tarih affetmeyecektir. Irak’ın dış güçlerin çatışma sahasına dönüşmemesi, bölgemiz için istikrar ve refah üreten bir konuma gelmesi samimi arzumuzdur. Komşumuz Irak’a her alanda destek olurken, özellikle terörle mücadelede daha yakın işbirliği yapmak istiyoruz. Tıpkı DEAŞ gibi, Irak’ta yuvalanan PKK terör örgütünün kökünü kazıma konusunda, uluslararası toplumdan ve bu ülkeden samimi işbirliği bekliyoruz. Bölgenin terör örgütlerinden temizlenmesi, insanlığın en kadim coğrafyasına evsahipliği yapan Irak’ın geleceğinin aydınlanmasına katkı sağlayacaktır. İran’ın nükleer programıyla ilgili hususların uluslararası hukuk dikkate alınarak, diplomasi ve diyalog yoluyla çözülmesinden yanayız. Tüm tarafların, bölgesel ve küresel güvenliğe ciddi katkılar sağlayan Kapsamlı Ortak Eylem Planındaki yükümlülüklerine riayet etmeleri çağrımızı tekrarlıyorum. İnsanlığın kanayan yarası olan Filistin’deki işgal ve zulüm düzeni, vicdanları acıtmaya devam ediyor. Üç büyük dinin kutsallarına ev sahipliği yapan Kudüs’ün mahremiyetine uzanan kirli el, cüretini giderek artırıyor. Filistin halkı, İsrail’in tüm baskı, şiddet ve yıldırma politikalarına yarım asırdan uzun bir süredir göğüs geriyor. ‘Asrın Anlaşması’ adı altında Filistin tarafına dayatılmaya çalışılan teslimiyet belgesi reddedilince, İsrail bu kez işbirlikçilerinin yardımıyla ‘kaleyi içeriden fethetme’ girişimlerine hız vermiştir. Türkiye olarak, Filistin halkının rıza göstermediği hiçbir plana destek vermeyeceğiz. Kimi bölge ülkelerinin bu oyuna ortak olması, İsrail’in temel uluslararası parametreleri aşındırma çabalarına hizmet etmenin ötesinde anlam taşımıyor.
Birleşmiş Milletler kararları ve uluslararası hukukun hilafına Kudüs’te büyükelçilik açma niyetini beyan eden ülkeler, bu tavırlarıyla sadece ihtilafın daha da çetrefil hale gelmesine hizmet ediyor. Filistin meselesi ancak, 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız, egemen ve coğrafi devamlılık içinde bir Filistin Devleti’nin kurulmasıyla çözülebilir. Bunun dışındaki çözüm arayışları beyhudedir, tek taraflıdır, adaletsizdir. Temmuz ayında Azerbaycan topraklarına saldıran Ermenistan, Güney Kafkasya’da kalıcı barış ve istikrarın önündeki en büyük engel olduğunu bir kez daha ispatlamıştır. Yukarı Karabağ sorunu başta olmak üzere bölgedeki ihtilafların Azerbaycan ve Gürcistan’ın toprak bütünlüğü ve egemenliği ile Birleşmiş Milletler ve AGİT kararları doğrultusunda bir an evvel çözülmesinden yanayız. Güney Asya’nın istikrar ve barışı için de kilit önem taşıyan Keşmir sorunu halen çözüm bekliyor. Cammu-Keşmir’in özel statüsünün ilgasının ardından atılan adımlar sorunu daha da karmaşıklaştırdı. Bu meselenin, diyalog yoluyla, Birleşmiş Milletler kararları çerçevesinde ve özellikle Keşmir halkının beklentileri doğrultusunda çözülmesinden yanayız” ifadelerini kullandı.

“Bölgesel bir konferans düzenlenmesini teklif ediyoruz”
Doğu Akdeniz’de bir süredir yaşanan gerilimin gerisinde, “kazanan hepsini alır” anlayışıyla hareket eden ülkeler bulunduğunun altını çizen Erdoğan, “Ülkemizi dışlama amaçlı nafile adımların başarı şansı kesinlikle yoktur. Bizim ne Doğu Akdeniz’de, ne de başka bir bölgede, kimsenin hakkında, hukukunda, meşru çıkarlarında gözümüz bulunmuyor. Ancak, ülkemizin ve Kıbrıs Türklerinin haklarının çiğnenmesine, çıkarlarının yok sayılmasına da göz yumamayız. Bölgede bugün yaşanan sıkıntıların sebebi, Yunanistan ile Kıbrıs Rum kesiminin 2003’ten beri maksimalist taleplerle attıkları tek yanlı adımlardır. Türkiye, Doğu Akdeniz’deki her türlü olumsuz gelişmenin yükünü tek başına omuzlamak durumunda bırakılan bir ülkedir. Buna karşılık, bölgedeki doğal kaynaklar sözkonusu olduğunda ülkemizin yok sayılması ne akıl ve vicdanla, ne de uluslararası hukukla izah edilebilir.
Anlaşmazlıkların samimi bir diyalogla, uluslararası hukuk temelinde, hakkaniyete uygun biçimde çözümü öncelikli tercihimizdir. Ancak, aksi yöndeki hiçbir dayatmaya, tacize, saldırıya asla müsamaha göstermeyeceğimizi de açıkça ifade etmek istiyorum. Doğu Akdeniz’deki kıyıdaş ülkeler arasında diyalog ve işbirliğini tesis etmeye yönelik çağrımızı burada tekrarlamak istiyorum. Bu amaçla, tüm bölge ülkelerinin hak ve çıkarlarının göz önünde bulundurulduğu, içinde Kıbrıs Türklerinin de yer aldığı bölgesel bir konferans düzenlenmesini teklif ediyoruz. Bölgedeki krizin sebeplerinden biri de, 1968 yılından bu yana aralıklarla devam eden müzakerelerde Kıbrıs meselesine adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüm bulunamamasıdır. Çözümün önündeki yegâne engel, Rum tarafının uzlaşmaz, hak tanımaz, şımarık yaklaşımıdır. Uluslararası anlaşmaları hiçe sayan Rum tarafı, Kıbrıs Türklerini kendi yurtlarında azınlık yapmayı, hatta tümüyle adadan tasfiye etmeyi amaçlıyor. Garantör ülke sıfatıyla, Kıbrıs Türk halkını haklı davasında hiçbir zaman yalnız bırakmadık, bundan sonra da bırakmayacağız. Kıbrıs meselesinde çözüm, ancak Kıbrıs Türk halkının Ada’nın ortak sahibi olduğu gerçeğinin kabul edilmesiyle mümkündür. Kıbrıs Türk halkının güvenliğini ile Ada’daki tarihsel ve siyasi haklarını kalıcı biçimde teminat altına alacak her çözümü destekleyeceğiz” dedi.

“Uluslararası toplumun kitle imha silahlarının tamamını ortadan kaldırması gerekiyor”
Bu sene, Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombası atılmasının 75’inci yıldönümü olduğunu hatırlatan Erdoğan, “Silahsızlanma, küresel barış ve güvenliğin sağlanması bakımından hayati öneme sahip. Buna karşılık silahların kontrolü mimarisi, son yıllarda önemli hasarlar aldı. Uluslararası toplumun bu konuda eşitlik ve adalet temelinde ilerleyerek, kitle imha silahlarının tamamını ortadan kaldırması gerekiyor. Hep birlikte hareket etme mecburiyetimizin bulunduğu bir diğer önemli konu iklim değişikliğidir. İnsanoğlunun tabiatın dengelerine müdahale etmesinin nasıl ağır bedellere yol açabileceğini görüyoruz. Bu kötü gidişatı durdurmak ve tersine çevirmek mecburiyetindeyiz. Türkiye olarak, gelinen noktadaki tarihi mesuliyetimiz yok denecek kadar az olmasına rağmen, bu mücadeleye samimiyetle destek veriyor ve yükümlülüklerimizi yerine getiriyoruz. Yakın geçmişte, Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi Taraflar Konferansı’na evsahipliği yaptık. Afrika başta olmak üzere pek çok bölge ve ülkeyle verimli bir işbirliği yürüttük. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin 2022’de yapılacak 16’ncı Taraflar Konferansının da ev sahipliğini üstlendik. Şimdi de, insanlığı tehdit eden ancak nedense görünmez sayılan bir soruna dikkatinizi çekmek istiyorum. Irkçılık, yabancı karşıtlığı, İslam düşmanlığı ve nefret söylemi vahim boyutlara ulaştı. Salgın sürecinde, yabancı düşmanlığı ve ırkçılık iyice artarken, göçmenler ve sığınmacılar başta olmak üzere, savunmasız kişilere yönelik şiddet eylemleri hız kazandı. Önyargılardan ve cehaletten beslenen bu tehlikeli eğilimlere en çok da Müslümanlar maruz kalıyor. Bu tehlikeli gidişin en önemli sorumluları, oy uğruna popülist söylemlere yönelen siyasetçiler ile ifade özgürlüğünü suiistimal ederek nefret söylemini meşrulaştıran marjinal kesimlerdir. Tüm uluslararası kuruluşları acilen bu zihniyete karşı mücadelede daha somut adımlar atmaya davet ediyorum. Yeni Zelanda’da Müslümanlara yönelik terör saldırısının yıldönümü olan 15 Mart tarihinin, Birleşmiş Milletler tarafından “İslam Düşmanlığına Karşı Uluslararası Dayanışma Günü” olarak ilan edilmesi çağrımı tekrarlıyorum. Birleşmiş Milletlerden sonra en büyük ikinci uluslararası kuruluş olan İslam İşbirliği Teşkilatı, bu günü resmen kabul etmiştir” diye konuştu.

“Dijitalleşmenin dönüştürücü gücünden yararlanmalıyız”
Salgın ve onunla bağlantılı olarak tırmanan ekonomik krizin sürdürülebilir kalkınma ve 2030 hedefleri bakımından da olumsuz etkilere yol açtığının altını çizen Erdoğan, konuşmasını şu sözlerle tamamladı:
“Gelişmekte olan ülkeler ile düşük gelir düzeyine sahip ülkeler, bu krizden daha fazla etkileniyorlar. Esasen, salgın döneminde yaşananlar bize, sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin her türlü küresel krizle mücadelede önemli bir yol gösterici olabileceğini gösterdi. Krizden çıkışın ekonomik reçetelerini tasarlarken, dijitalleşmenin dönüştürücü gücünden de yararlanmalıyız. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Dijital İşbirliği Haritasını destekliyoruz. Küresel ve bölgesel meseleleri ele almak üzere tasarladığımız ilk ‘Antalya Diplomasi Forumu’nun temasını da, dijital çağda diplomasi olarak belirledik. Ayrıca, en az gelişmiş ülkeler için Birleşmiş Milletler Teknoloji Bankası’na da evsahipliği yapıyoruz. En doğudaki Avrupalı ve en batıdaki Asyalı olmak, her alanda Türkiye’nin özgül ağırlığını artırıyor. Tarihin sarkacının yeniden Asya’ya doğru kaydığı bu dönemde, ‘Yeniden Asya’ girişimimizle, ilişkilerimize yeni bir dinamizm kazandıracağız. Coğrafi yakınlığımızı perçinleyen beşeri ve tarihi bağlara sahip olduğumuz Afrika ile ilişkilerimizde de ciddi ivme yakaladık. Önümüzdeki yıl Türkiye’de düzenlemek istediğimiz Türkiye-Afrika Birliği Ortaklık Zirvesi’nin üçüncüsünde, Afrika’nın kapasitesini güçlendirmeyi amaçlayan projeleri hayata geçirmeyi planlıyoruz. Sözlerime son verirken, içinden geçtiğimiz bu hassas dönemde çok taraflılığa verdiğimiz güçlü desteğin süreceğini belirtmek istiyorum. Salgına karşı elbette mesafeyi korumalıyız, ancak, uluslararası toplumu tehdit eden tüm imtihanlara karşı ortaklaşa mücadele ve işbirliğinde safları sıkılaştırmak mecburiyetindeyiz. Tarih boyunca dünyanın en gözde şehirlerinden olan İstanbul’un, Birleşmiş Milletler merkezi haline gelmesi yönündeki gayretlerimizi sürdüreceğiz.”



Prens Harry’den Ukrayna’ya sürpriz ziyaret

Prens Harry Kiev tren istasyonundan bulunduğu ana ait bir kare (Reuters)
Prens Harry Kiev tren istasyonundan bulunduğu ana ait bir kare (Reuters)
TT

Prens Harry’den Ukrayna’ya sürpriz ziyaret

Prens Harry Kiev tren istasyonundan bulunduğu ana ait bir kare (Reuters)
Prens Harry Kiev tren istasyonundan bulunduğu ana ait bir kare (Reuters)

İngiliz Prens Harry, Ukrayna ile Rusya arasındaki savaşa dikkat çekmek amacıyla Kiev’i ziyaret etti. Alman Haber Ajansı’nın aktardığına göre Harry, “kendi ülkesindeki ve dünyanın dört bir yanındaki insanlara” savaşı hatırlatmak istediğini belirtti.

İngiliz Haber Ajansı ise ITV News’ün, Harry’nin Perşembe sabahı Polonya’dan trenle Kiev’e varışını görüntülediğini bildirdi. Görüntülerde Harry’nin tren istasyonunda perondaki insanları selamladığı görüldü.

drgrftbgr
Prens Harry, Kiev tren istasyonuna varışında bir kadına sarılıyor (Reuters)

Prens Harry, ziyareti sırasında yaptığı açıklamada, “Ukrayna’ya geri dönmek güzel” dedi.

Harry ayrıca, “kendi ülkesindeki ve dünya genelindeki insanlara Ukrayna’nın karşı karşıya olduğu durumu hatırlatmak” istediğini vurgulayarak, son derece zor koşullar altında her gün ve her saat olağanüstü çaba gösteren siviller ve ortaklara destek vermek istediğini ifade etti.

Ukrayna’yı “Avrupa’nın doğu kanadını cesaretle ve başarıyla savunan bir ülke” olarak nitelendiren Harry, “Bunun önemini göz ardı etmemek gerekiyor” dedi.


İran Armadası: Tahran donanmasını yitirse de hala boğazları kapatma gücüne sahip

ABD Savunma Bakanlığı'nın 4 Mart 2026'da yayımladığı videodan bir kare. Görüntüde ABD Donanması’na ait bir denizaltıya ait periskop dürbününden, Hint Okyanusu'nda bir İran savaş gemisinin ateş edilerek batırıldığı an görülüyor (AFP)
ABD Savunma Bakanlığı'nın 4 Mart 2026'da yayımladığı videodan bir kare. Görüntüde ABD Donanması’na ait bir denizaltıya ait periskop dürbününden, Hint Okyanusu'nda bir İran savaş gemisinin ateş edilerek batırıldığı an görülüyor (AFP)
TT

İran Armadası: Tahran donanmasını yitirse de hala boğazları kapatma gücüne sahip

ABD Savunma Bakanlığı'nın 4 Mart 2026'da yayımladığı videodan bir kare. Görüntüde ABD Donanması’na ait bir denizaltıya ait periskop dürbününden, Hint Okyanusu'nda bir İran savaş gemisinin ateş edilerek batırıldığı an görülüyor (AFP)
ABD Savunma Bakanlığı'nın 4 Mart 2026'da yayımladığı videodan bir kare. Görüntüde ABD Donanması’na ait bir denizaltıya ait periskop dürbününden, Hint Okyanusu'nda bir İran savaş gemisinin ateş edilerek batırıldığı an görülüyor (AFP)

Ömer Harkus

İran Donanması, ABD/İsrail ve İran arasındaki savaşta onlarca yıl sonra en ağır darbelerini aldı. Donanmaya ait yaklaşık 150 unsur hizmet dışı kalırken aralarında İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Deniz Kuvvetleri Komutanı Ali Rıza Tengsiri ile DMO Deniz Kuvvetleri İstihbarat Şefi Behnam Rızai’nin de bulunduğu yüzlerce denizci hayatını kaybetti. Tengsiri, Hürmüz Boğazı'nı kapatma doktrininin mimarı olarak kabul ediliyordu.

Öte yandan İran donanmasının büyük bölümünü kaybetmek İran'ın denizdeki kapasitesinin sona erdiği anlamına gelmiyor. Tahran'ın 1980'lerdeki Tanker Savaşı'ndan bu yana inşa ettiği doktrin, büyük gemilerden ziyade hızlı botlar, deniz mayınları ve hayati geçitleri sekteye uğratma kapasitesi gibi erişilebilir engelleme araçlarına dayanıyordu.

İran'ın geleneksel deniz gücü açısından yaşadığı kayıplar, boğazı kapatma ya da düşük maliyetle deniz trafiğini aksatma kapasitesini ortadan kaldırmıyor.

Mart ayındaki saldırıların ardından DMO, ‘sivrisinek filosu’ olarak adlandırılan taktiğe başvurdu. Bu taktik; ağır ateş gücü yerine sayıya, hıza ve dağılmaya dayanan onlarca küçük ve hızlı hafif füze ya da makineli tüfekle donanmış botun eş zamanlı olarak gemilere ve tankerlere saldırması temeline dayanıyor.

Bu taktiğin etkinliği, dar geçitlerde baskı aracı olarak işe yarasa da ABD’nin teknolojik ve hava üstünlüğü karşısında sınırlı kalıyor.

Bu savaşın en çarpıcı saldırıları arasında İran Donanması'nın 4 Mart'ta maruz kaldığı darbe öne çıkıyor. O gün Hint Okyanusu'nda su altında meydana gelen bir patlama, Tahran'ın en büyük deniz yayılma hırslarından biri olan ve İran askeri sanayisinin gururu ile ülkenin uzak denizlere ulaşma kapasitesinin simgesi sayılan IRIS Dena fırkateyninin sonunu getirdi. Bir Amerikan saldırı denizaltısından fırlatılan torpido darbesiyle vurulan fırkateyn, Sri Lanka açıklarında okyanus dibine battı.

ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth bu operasyonu ‘sessiz ölüm’ olarak nitelendirdi. ABD, bu operasyonla İkinci Dünya Savaşı'nın ardından ilk kez bir savaş gemisini torpidoyla batırdı. IRIS Dena'nın ve ardından gelen diğer İran fırkateynlerinin imha edilmesi, İspanyol Armadası’nın 1588 yılındaki çöküşü ve 1805'teki Trafalgar Muharebesi gibi tarihteki büyük donanmaların sonunu akla getirdi. Modern teknoloji bu kez de sayısal üstünlüğü geride bıraktı.

ABD Donanması, operasyonun ilk günlerinden itibaren bir denizaltı dahil İran'a ait tüm büyük deniz araçlarını imha etti. İran Donanması'nın komuta merkezi de hava ve füze saldırılarında yerle bir edildi.

IRIS Dena fırkateyni, o gün sabaha karşı, Sri Lanka'nın Galle kentinin yaklaşık 40 deniz mili güneyindeki bir konumdan acil yardım çağrısı gönderdi. Hindistan'daki çok uluslu deniz tatbikatı MILAN 2026’ya katıldıktan sonra İran'a dönüş yolunda olan gemi, uluslararası sularda seyrediyordu ve Körfez ile Umman (Arap) Denizi'ndeki çatışma ortamından uzakta güvende olduğunu sanıyordu.

Sri Lanka Donanması'nın görüntüleri ve raporları, geminin doğrudan isabet aldığını ve hızla battığını ortaya koydu. Bu durum mürettebatın büyük çoğunluğunun can sallarına ulaşmasını engelledi ve pek çoğu hayatını kaybetti. Sri Lanka, yardım sinyalini alır almaz bölgeye hava ve deniz kuvvetleri gönderdi; ancak gemi, ekipler ulaşmadan tamamen dalgaların altında kaybolmuştu.

Ancak IRIS Dena'nın batırılması tek başına bir olay değildi. Bu hamle, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı'nın (CENTCOM) İran'ın askeri kapasitesini tamamen etkisiz hale getirmeye yönelik başlattığı stratejinin bir parçasıydı. Söz konusu strateji, Tahran'ın yirmi yıl boyunca geliştirdiği savaş gemilerini ya da ‘İran Armadasını’ imha etmeye yoğun biçimde odaklanıyordu.

Deniz varlıklarının imhası

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ABD Donanması, operasyonun ilk günlerinden itibaren bir denizaltı dahil İran'a ait tüm büyük deniz araçlarını imha etti. İran Donanması komuta merkezi hava ve füze saldırılarında yerle bir edilirken ikinci bir denizaltı etkisiz hale getirildi ve ardından Devrim Muhafızları'nın gizli deniz üssü imha edilerek komutanları hayatını kaybetti.

CENTCOM, modern insansız hava aracı taşıyıcısı Şehid Bakıri gemisi, Cemaran fırkateyni ve gelişmiş muharebe gemisi Kasım Süleymani dahil olmak üzere çok sayıda savaş gemisinin ya batırıldığını ya da etkisiz hale getirildiğini açıkladı.

Genelkurmay Başkanı General Dan Caine'in açıklamalarına göre operasyon, bölgedeki İran'ın ana deniz varlığını etkisiz kılmayı başardı; İran gemileri Hürmüz Boğazı, Umman Körfezi ve Arap Denizi'nden çekildi.

İran’ın denizdeki tacının incisi olan IRIS Dena fırkateyni

IRIS Dena, İran’ın Bender Abbas tersanelerinde yerli olarak inşa edilen füze fırkateynlerinin Mevç sınıfının zirvesini temsil ediyordu. 2015 yılında denize indirilen ve 2021 yılında fiilen hizmete giren gemi, İran askeri sanayisi açısından devrim niteliğinde kabul edilen teknolojilerle donatılmıştı. Toplamda bir buçuk ton deplasmanıyla öne çıkan gemi, maksimum 30 knot hız sağlayan dört motora, 300 kilometre menzilli 360 derece kapsama alanına sahip üç boyutlu radar sistemlerine, gemisavar ve hava savunma füzelerine, dikey fırlatma sistemine ve Amerikan silah sistemlerine benzer ana toplara sahipti.

Bu donanım, geminin 2023'te tarihi bir dünya turu gerçekleştirmesine imkân tanımıştı. Ne var ki savunma sistemleri ve sonarı, onu okyanus derinliklerinden vuran Amerikan torpidosunu tespit edip etkisiz hale getirmeye yetmedi.

“Sessiz ölüm”

ABD Savaş Bakanı Hegseth’nin Irıs Dena'ya yönelik saldırıyı ‘sessiz ölüm’ olarak nitelendirmesi, Mark 48 torpidosunun gemileri imha etme biçimine atıftı. Bu silah yalnızca patlayıcı bir mermi değil; su altında taktik kararlar alabilen özerk bir sistem. Torpido, geminin gövdesine doğrudan çarpmak yerine "omurga altı patlaması" olarak bilinen yıkıcı bir fizik ilkesine dayanıyor. Bu doğrultuda geminin ortasının hesaplanmış bir derinliğinde patlayacak şekilde programlanıyor.

“ABD, İran'ın karşılık veremeyeceği mesafelerden İran filosunu parçalamak için hassas güdümlü füzeler, B-2 bombardıman uçakları ve uzun menzilli torpidolar kullandı.

Patlama önce devasa bir gaz balonu oluşturuyor, ardından gemi, balonun basıncıyla yukarı kalkarak aşırı yapısal zorlanmaya maruz kalıyor. Üçüncü aşamada ise balon hızla çöküyor; bu esnada geminin ortası su desteğinden yoksun kalırken baş ve kıç taraflar su tarafından desteklenmeye devam ediyor. Bu durum yerçekiminin etkisiyle geminin ‘omurgasının’ kırılmasına yol açıyor. İşte bu yüzden gemi ikiye bölünüp saniyeler içinde battı.

İspanya Donanması

‘Armada’ kavramı genellikle güç gösterisi ve hakimiyet kurmak amacıyla inşa edilen ancak çoğunlukla beklenmedik gelişmeler karşısında çöküşe geçen büyük filolar için kullanılıyor. İspanya Kralı 2. Felipe, 1588 yılında İngiltere'yi fethetmek için 130 gemiden oluşan ‘Büyük Armada’yı harekete geçirdi. Çünkü gemilerin büyüklüğünün ve sayısal üstünlüğün zaferi garantileyeceğine inanıyordu.

İspanya'nın yenilgisi, İran Donanması'nın maruz kaldığına benzer bir teknolojik uçurumun sonucuydu. İngiliz gemileri, ağır İspanyol kalyonlarına kıyasla çok daha hızlı ve manevra kabiliyeti yüksekti. Benzer biçimde IRIS Dena ve Cemaran gibi İran fırkateynleri, yeni olmalarına karşın yüzey radarlarınca görülemez kılan teknolojik gizlilik kapasitesine sahip Amerikan denizaltıları için kolay hedefler oldu.

vfdf
ABD'nin Nimitz sınıfı uçak gemisi USS Abraham Lincoln, Arap Denizi'nden geçerken, 31 Ocak 2026 (AFP)

İngilizlerin Kale açıklarında İspanyol filosunu dağıtmak için ‘ateş gemileri’ (donanmaları yakmak için kullanılan yangın gemileri) kullanması gibi, güdümlü torpidolar da İran mürettebatını uluslararası sularda bile güvensiz hissettiren bir ‘korku silahı’ işlevi gördü.

İngilizler, 1588 yılında daha uzun menzilli toplar sayesinde İspanyolların ateş menzili dışından onları bombalayarak üstünlük sağladı. Günümüzdeki operasyonda ise ABD, İran'ın karşılık veremeyeceği mesafelerden İran filosunu parçalamak için hassas güdümlü füzeler, B-2 bombardıman uçakları ve uzun menzilli torpidolar kullandı.

Trafalgar Muharebesi

İspanya'daki Cap Trafalgar açıklarında gerçekleşen Trafalgar Muharebesi anılmadan bu karşılaştırma tamamlanamaz. İsim Arapça ‘Taraf el-Gar’ ya da ‘Taraf el-Garb’ ifadesinden geliyor. Fransa İmparatoru Napolyon Bonapart'ın İngiliz Amiral Horatio Nelson karşısında denizde yenilgiye uğradığı noktayı coğrafi olarak simgeliyor. İngiliz Amiral, ‘Nelson'ın dokunuşu’ adıyla ün salan alışılmışın dışında bir taktik benimsedi. Geleneksel paralel saldırı düzeni yerine düşman gemi hattına dik açıyla saldırarak dönemin hakim askeri kurallarını alt üst etti. Bu taktik, İngiliz mürettebatın beceri üstünlüğünün ortaya çıkmasına zemin hazırlayacak ‘kaotik bir çatışma’ ortamı yaratmayı hedefliyordu.

İran Armandası’nın bir aydan kısa bir sürede çöküşü olarak nitelendirilen bu gelişme, Tahran'ın rekabetçi bir küresel deniz gücü olma hedefine ağır bir darbe indirdi.

CENTCOM da bu saldırıda, Nelson'ın dokunuşu taktiğini modern bir versiyonuyla uyguladı. İlk 24 saat içinde binden fazla hedefi vuran koordineli ve kapsamlı bir saldırı başlatan CENTCON, bu hamleyle İran komuta yapısını felç etti. Ancak İran, hayatını kaybeden komutanların yerini hızla doldurarak savaşı yönetme yeteneğini yeniden kazandı.

Nelson'ın Fransız komuta gemisi Bucentaure’u hedef alması gibi, ABD de muharebenin ilk anlarında İran’ın Dini Lider, Ali Hamaney'in külliyesini ve DMO komuta merkezini hedef aldı. Nelson, komutanlarına ‘bir komutan gemisini düşman gemisinin yanına koyarsa hata yapamaz’ düsturuyla serbest hareket yetkisi tanımıştı.

2026 yılında ise Amerikan denizaltılarına ve hava birliklerine, tespit edilen her İran hedefini vurmalarına olanak sağlayan cesur kurallar tanındı. Bu durum büyük İran deniz unsurlarının etkisiz hale getirilmesiyle sonuçlandı.

Bir dönemin sonu ve başka bir dönemin başlangıcı

İran Armandası’nın bir aydan kısa bir sürede çöküşü olarak nitelendirilen bu gelişme, Tahran'ın rekabetçi bir küresel deniz gücü olma hedefine ağır bir darbe indirdi. 1588 ve 1805 yıllarındaki deniz muharebeleri de niteliksel teknolojik üstünlük ve ‘derinlikleri’ kontrol etme kapasitesi olmaksızın yalnızca büyüklük ve sayıya dayanan filolar, büyük çatışmalarda başarısızlığa mahkum olduğunu kanıtlıyor.

fdfdvfd
DMO Deniz Kuvvetleri Komutanı Ali Rıza Tengsiri, İran'ın Arap Körfezi'ndeki bir Devrim Muhafızları üssünde birlikleri teftiş ederken, 2 Kasım 2025 (AP)

Görünen o ki denizlere hakim olmanın yolu İHA’lardan değil, halen su altından geçiyor. ‘Sessiz ölüm’ ise deniz savaşlarının en ölümcül silahı olmayı sürdürüyor. Körfez'de çöken İran'ın deniz varlığı değil, onun geleneksel biçimiydi.

İran'ın gerçek tehdidi ise gölgeye çekildi. Burada güç artık gemi sayısıyla değil, savaşın maliyetini yükseltmek için geçiş yollarını kesme ve sekteye uğratma kapasitesiyle ölçülüyor. Bu durum ABD Başkanı Donald Trump'ı İran'ı daha kapsamlı bir abluka ile kuşatmaya itti.


ABD hangi İran ile görüşüyor?

Hürmüz Boğazı'nın kapatılması ve müzakerelerin tıkanmasıyla aynı zamanda, Ruhullah Humeyni, Ali Hamaney ve Mücteba Hamaney'in posterlerinin görülmesiyle birlikte Tahran'daki kriz tırmanıyor, 19 Nisan 2026 (AFP)
Hürmüz Boğazı'nın kapatılması ve müzakerelerin tıkanmasıyla aynı zamanda, Ruhullah Humeyni, Ali Hamaney ve Mücteba Hamaney'in posterlerinin görülmesiyle birlikte Tahran'daki kriz tırmanıyor, 19 Nisan 2026 (AFP)
TT

ABD hangi İran ile görüşüyor?

Hürmüz Boğazı'nın kapatılması ve müzakerelerin tıkanmasıyla aynı zamanda, Ruhullah Humeyni, Ali Hamaney ve Mücteba Hamaney'in posterlerinin görülmesiyle birlikte Tahran'daki kriz tırmanıyor, 19 Nisan 2026 (AFP)
Hürmüz Boğazı'nın kapatılması ve müzakerelerin tıkanmasıyla aynı zamanda, Ruhullah Humeyni, Ali Hamaney ve Mücteba Hamaney'in posterlerinin görülmesiyle birlikte Tahran'daki kriz tırmanıyor, 19 Nisan 2026 (AFP)

Ortadoğu, son günlerde birbirini takip eden keskin değişim dalgalarına sahne oldu ve bu sahne artık çok tanıdık hale geldi. 17 Nisan'da Donald Trump, Hürmüz Boğazı'nın seyrüsefere açık olduğunu duyurdu ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi de bu duyuruyu teyit etti. Ne var ki İran Devrim Muhafızları ile bağlantılı medya kuruluşları, aynı gün Arakçi'yi boğazın açılması konusunda gereken şartları göz ardı ettiği için eleştirdi. Ertesi gün, bir askeri sözcü boğazın tekrar kapatıldığını ve geçmeye çalışan birkaç gemiye ateş açıldığını söyledi. Trump, boğazı tekrar kapatma hamlesini alaya alarak, bizzat ABD ambargosunun boğazın İran gemilerine kapalı kalması için yeterli olduğunu dünyaya hatırlattı. 20 Nisan'da ise Trump, ABD Donanmasının bir İran kargo gemisine ateş açtığını ve gemiyi ele geçirdiğini söyledi.

Sadece bir gün önce, ABD heyetinin İranlılarla daha fazla görüşme yapmak üzere Pakistan'ın başkenti İslamabad'a döneceğini duyurmuş ve müzakerelerin başarısız olması durumunda İran'daki sivil altyapıyı bombalama tehdidini yinelemişti.

Trump açısından, tutarsız davranışları artık şaşırtıcı değil. Ancak en dikkat çekici olan, İslam Cumhuriyeti içindeki şiddetli güç mücadelesini ortaya koyan İran'dan gelen çelişkili mesajlar. Ülke, 47 yıllık tarihinde ikinci kez, mevcut ve mutlak yetkiye sahip bir Dini Liderden yoksun durumda. Bir gözlemci bu sahneyi, 1979 İran Devrimi'nin çalkantılı ilk aylarını anımsatan karmaşık güç mücadelesine benzetiyor.

fvr
USS Gerald R. Ford uçak gemisi, İran'a karşı gerilimin devamı olarak Doğu Akdeniz'deki askeri operasyonlara katılıyor, 2 Mart 2026 (Reuters)

Resmi medya kuruluşları, İranlı yetkililerin şu anda barış görüşmelerine yeniden başlamaya meyilli görünmediklerini bildiriyor. Ancak bu ruh hali değişirse, İslamabad'a giden Amerikan heyeti çok önemli bir soruyla karşı karşıya kalacak: Tam olarak kiminle görüşecekler?

İran'dan gelen çelişkili mesajlar, İslam Cumhuriyeti içindeki şiddetli bir güç mücadelesini ortaya koyuyor

11-12 Nisan'da İslamabad'da yapılan ilk görüşme turu, İran'ın iç gerilimlerine dair aydınlatıcı bir bakış sundu. Amerika Birleşik Devletleri ile görüşmeye gönderilen İran heyetleri genellikle küçük, disiplinli ve titizlikle hazırlanmış olurdu. İslamabad'a giden heyet ise bunun tam tersiydi. Yaklaşık 80 İranlıdan oluşan heyetin yaklaşık 30'u karar verici olarak tanıtıldı. Bunlar arasında, Obama yönetimiyle imzalanan 2015 nükleer anlaşmasının detaylarını belirlemeye yardımcı olan deneyimli diplomat Mecid Taht Revançi ile ABD'yi “kuduz sarı köpek” olarak nitelendiren ve herhangi bir anlaşmayı teslimiyet olarak görüp alaya alan sertlik yanlısı Mahmud Nabavian da vardı.

Heyet üyeleri arasındaki tartışmalar o kadar kızıştı ki, Pakistanlı arabulucuların Amerikalılar ile olduğu kadar İranlılar arasında da arabuluculuğa zaman ayırdıkları bildirildi. Hatta gerilim yükselince, ev sahipleri ara verilmesini istedi.

Bu gerilimin bir nedeni de zirvede oluşan güç boşluğu. 37 yıldır Dini Lider olan Ali Hamaney'i öldüren ABD-İsrail hava saldırısından yedi hafta sonra, halefleri henüz cenaze töreni için bir tarih bile belirlemedi. Oğlu ve halefi olarak belirlenen Mücteba Hameney'in ya sağlığının görevini yerine getiremeyecek kadar kötü durumda olduğu ya da yetkisini kullanamayacak kadar zayıf olduğu düşünülüyor.

dsbgfrbg
İslamabad'da Şahbaz Şerif, Asım Münir ve İshak Dar, J.D. Vance liderliğindeki ABD heyetiyle savaşı sona erdirmek için yapılacak görüşmeler öncesinde Muhammed Bakır Kalibaf ve Abbas Arakçi ile bir araya geldi, 11 Nisan 2026 (AFP)

İsrail'in savaşları ve suikastları da ordunun üst düzey yetkililer arasındaki destek tabanının aşınmasına katkıda bulundu. Onların yerini alanlar, İran'ın ABD ve İsrail'in ortak saldırılarına karşı koymak için komuta ve kontrolü merkezsizleştirme yoluna başvurduğu savaş sırasında kazandıkları özerklik marjından vazgeçmeye daha az istekli görünüyorlar.

Merhum Dini Lider'in oğlu ve halefi olarak belirlenen Mücteba Hameney'in ya sağlığının görevini yerine getiremeyecek kadar kötü durumda olduğu ya da yetkisini kullanamayacak kadar zayıf olduğu düşünülüyor

8 Nisan'da ateşkes ilan edildiğinden beri, rejimin savaş zamanındaki birliği aşınmaya başladı. Resmi olarak güç cumhurbaşkanı, meclis başkanı ve güvenlik teşkilatlarının başkanlarını içeren Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'nin elinde. Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf baş müzakereci olarak atandı ve Abbas Arakçi de yardımcısı oldu. Ancak, müzakere konusunda istekli olmaları, özellikle İslam Cumhuriyeti'ni korumakla görevli 190 bin kişilik güç olan Devrim Muhafızları Ordusu'nun tepkisini çekti. Şarku’l Avsat’ın The Economist’ten aktardığı analize göre dış gözlemciler için bu bölünme, Hürmüz Boğazı'ndaki durumla ilgili son iki günde yapılan çelişkili açıklamalarda açıkça görülüyordu.

İran içinde, militarizmin giderek arttığının bir işareti olarak, Devrim Muhafızları ile bağlantılı ağlar tarafından geceleyin mobilize edilen rejim yanlısı kalabalıklar, Arakçi ve Kalibaf'ı bizzat anarak kınamaya başladı. Görünüşe göre, askeri üniforma giymiş kişiler tarafından okunan askeri bildiriler, dini vaazların yerini alıyor.

Hatta katı tesettür kuralları bile gevşemeye başlıyor. Yakın zamanda düzenlenen bir mitingde, başörtüsü takmayan bir kadın sloganları belirleyerek, kadınların erkekleri yönlendirip tek başına slogan atmasına karşı 40 yıldır süregelen yasağı yıktı. Militarizmin giderek arttığının bir diğer işareti olarak Devrim Muhafızları'na bağlı medya kuruluşları, 1 Mayıs'ta yapılması planlanan belediye seçimlerinin ertelenmesi fikrini gündeme getirdi.

bf
İki haftalık ateşkesin ilan edilmesinin ardından, gerilimin akıbeti beklentisiyle Tahran'da düzenlenen bir halk toplantısı, 8 Nisan 2026 (Reuters)

Bazıları bu gürültüyü temelde taktiksel, sert bir muhalefet sergileyerek taviz koparma aracı olarak görüyor. Zira İran içindeki bölünmeler, devrimin kendisi kadar eski. Başından beri, liderleri ABD ile mücadelenin mi, yoksa onunla ateşkesin mi daha iyi olduğu konusunda bölünmüştü. Ancak bugün savaş, pragmatik siyasi ve ulusal çıkar düşünceleriyle hareket eden milliyetçiler ile devrim ideolojisine bağlı İslamcılar arasında yeni bir ayrılığı derinleştiriyor gibi görünüyor.

Militarizmin giderek arttığının bir diğer işareti olarak, Devrim Muhafızları'na bağlı medya kuruluşları, 1 Mayıs'ta yapılması planlanan belediye seçimlerinin ertelenmesi fikrini gündeme getirdi

Maddi çıkarlar durumu daha da karmaşık hale getiriyor. Yıllar içinde, yaptırımları aşmak için aracı haline gelen bir general sınıfı ortaya çıktı. Bu generallerin, ekonomiye uygulanan ABD yaptırımlarını atlatmaktan önemli kârlar elde ettiklerine inanılıyor. Mücteba Hameney ve Kalibaf'a bağlı ağların dış gayrimenkul portföylerini kontrol ettiğine inanılıyor ki, bu durum medyanın da dikkatini çekti. Baba Hameney'in vefatıyla birlikte, daha önce marjinalleştirilmiş figürler, her biri farklı müttefiklerle, farklı ajandalarla ve talep edecekleri bir güç payıyla yeniden ön plana çıktılar.

Her grubun, müzakerelerin önündeki başlıca engeller konusunda kendi bakış açısı var; bunların başında da nükleer program, Basra Körfezi'nin kontrolü ve İran'ın bölgesel vekillerinin rolü geliyor. Milliyetçiler, yaptırımların hafifletilmesi karşılığında bu vekil ağlarından vazgeçmekte istekliyken, İslamcılar bunları “direnişin” omurgası olarak görüyor.

Milliyetçiler için nükleer eşiğe yaklaşmak saldırılara açık davetiye iken, Kuzey Kore modelinden ilham alan İslamcılar, caydırıcılık için nükleer silah elde etmeyi hedefliyor. Hürmüz Boğazı'nın kontrolüne gelince, pragmatistler tarafından Körfez Arap devletleriyle daha geniş bir güvenlik anlaşması için kaldıraç olarak görülürken, ideologlar bunu İran hegemonyası altında şantaj için kazançlı bir yol olarak görüyor.

ergrf
İran Devrim Muhafızları, Ermenistan ve Azerbaycan sınırlarına yakın olan kuzeybatı İran'ın Aras bölgesinde tatbikat yapıyor, 20 Ekim 2022 (AFP)

15 Nisan'da Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir, bu farklı taraflar arasında ortak bir zemin bulmak için Tahran'a geldi. Rejimin yaklaşık 270 milyar dolar olarak tahmin ettiği savaşın verdiği zararı onarma ihtiyacı, daha fazla odaklanma sağlayabilir. Ancak İran'ın müzakere masasına geri dönmesi, eğer gerçekleşirse, heyet içindeki derin bölünmelerin bir anlaşmaya varmayı son derece zorlaştırdığı ve Amerika Birleşik Devletleri ile herhangi bir uzlaşının hızla çökmesine yol açabileceği gerçeğini ortadan kaldırmayacaktır.