Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır
TT

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Salgının başlarında, ülkelerin kendi hallerine terk edildiği bir manzara ortaya çıktı. Böylece, yıllardan beri bu kürsüden ısrarla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk. İnsanlığın kaderi sınırlı sayıdaki ülkenin keyfine bırakılamaz” dedi.
75. BM Genel Kurul genel görüşmeleri kapsamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, BM ülkelerine seslendi. Mutat olarak ilk sıradaki Brezilya ve ev sahibi ülke ABD’nin ardından Genel Kurul Başkanlığını yürüten ülkenin heyet başkanı olarak üçüncü sırada konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Genel Kurul Başkanlığını devralan Büyükelçi Volkan Bozkır’ı tebrik etti. Erdoğan, “Büyükelçi Bozkır’ın ülkelerin ezici çoğunluğunun desteğiyle bu göreve seçilmesi, tecrübeli bir diplomat ve siyasetçi olarak şahsi meziyetlerinin yanı sıra, Türkiye’ye duyulan güvenin de işaretidir. Birleşmiş Milletler sistemindeki en üst düzeyli görevi üstlenen ilk Türk vatandaşı olarak Büyükelçi Bozkır’ın, uluslararası toplumun sesi ve vicdanı olacağına inanıyorum. Kendisinin görevini adil ve şeffaf bir şekilde yürüteceğinden şüphe duymuyorum. Birleşmiş Milletlerin kuruluşunun 75’inci yıldönümü gibi anlamlı bir tarihte üstlendiği görevinde, Sayın Bozkır’a başarılar diliyorum” diye konuştu.

“Israrla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk”
Genel Kurul’un “Kovid-19’la mücadele ve çok taraflılık” temasıyla düzenlenmesini isabetli bulduğunun altını çizen Erdoğan, “Türkiye olarak bu konudaki taahhütlerimize bağlıyız ve Kovid-19’la mücadeleye destek vermekte kararlıyız. Salgın, dünyayı çeşitli sınamalarla baş etmekte zorlandığı bir dönemde yakaladı. Zaten tartışılan küreselleşme, kurallara dayalı uluslararası sistem ve çok taraflılık, salgının etkisiyle şimdi daha da çok sorgulanıyor. Karşımızdaki fotoğrafa bakarak, bardağın dolu ve boş taraflarını doğru ve samimi bir şekilde değerlendirmemiz gerekiyor. Bardağın boş kısmında, Birleşmiş Milletler başta olmak üzere çok taraflı örgütlerin reform ihtiyacı bulunuyor. Mevcut küresel mekanizmaların bu krizde ne kadar etkisiz kaldığını gördük. Öyle ki, Birleşmiş Milletlerin en temel karar alma organı olan Güvenlik Konseyi’nin salgını gündemine alması haftalar, hatta aylar sürdü.
Salgının başlarında, ülkelerin kendi hallerine terk edildiği bir manzara ortaya çıktı. Böylece, yıllardan beri bu kürsüden ısrarla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk. İnsanlığın kaderi sınırlı sayıdaki ülkenin keyfine bırakılamaz. Uluslararası örgütlerdeki itibar kaybının önüne geçmek için öncelikle zihniyetimizi, kurumlarımızı ve kurallarımızı gözden geçirmeliyiz. Etkin çok taraflılık, etkin çok taraflı kurumların varlığını gerektirir. Güvenlik Konseyi’nin yeniden yapılandırılmasından başlayarak, kapsamlı ve anlamlı reformları süratle uygulamaya sokmalıyız. Konseyi daha etkin, demokratik, şeffaf, hesap verebilir bir yapıya ve işleyişe kavuşturmalıyız. Aynı şekilde, uluslararası toplumun ortak vicdanını yansıtan Genel Kurul’u da güçlendirmeliyiz. Bardağın dolu tarafında ise, Birleşmiş Milletlerin insanlığın barış, adalet ve refah arayışında bir dönüm noktası olma potansiyelini sürdürmesi bulunuyor. Henüz salgın krizinin üstesinden gelemediğimizi de göz önünde bulundurarak, çok taraflı işbirliği için elimizdeki kurumları ve mekanizmaları en etkin şekilde kullanmaya çalışmalıyız” diye konuştu.

“Kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır”
Sorunların küresel olduğu durumlarda, yerel çözümlerin ancak günü kurtarabileceğini söyleyen Erdoğan, “Uzun vadeli çözümler için uluslararası dayanışma şarttır. Türkiye olarak, salgın krizinin ilk günlerinden itibaren, tüm uluslararası platformlarda işbirliği çağrısında bulunduk. G-20’de, Türk Konseyi’nde, MİKTA’da, İslam İşbirliği Teşkilatı’nda ve diğer platformlarda salgınla mücadele amaçlı çalışmaların en önünde yer aldık. ‘Dost kara günde belli olur’ anlayışıyla, tıbbi malzeme yardımı talep eden 146 ülkeye ve 7 uluslararası kuruluşa elimizi uzattık. Yürüttüğümüz tahliye operasyonlarıyla, 141 ülkedeki 100 binden fazla vatandaşımızın evlerine dönüşünü sağladık. Aynı seferlerle 67 ülkeden 5 bin 500’den fazla yabancıyı da vatanlarına kavuşturduk. Tüm bunları ‘Korona virüs diplomasisi’ niyetiyle yapmadık. Yardım ve tahliye çalışmalarımız için kimseden herhangi bir karşılık beklemedik, beklemiyoruz. Mağdurların ve mazlumların yanında olmak, milletimizin mayasında ve girişimci ve insani dış politikamızın özünde vardır. Buradan bir kez daha, tıbbi malzeme ve ilaç tedariki ile aşı geliştirme çalışmalarının rekabet konusu yapılmaması çağrısında bulunuyorum. Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır. Salgınla birlikte, devlet kapasitesi, etkin yönetişim ve dayanıklılık gibi unsurların ne kadar hayati role sahip olduğunu hep birlikte bir kez daha tecrübe ettik. Türkiye’nin başarı hikâyesinin arkasında, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle birlikte tesis ettiğimiz etkin yönetişim mekanizmaları, sağlık alanındaki altyapı yatırımlarımızın geliştirdiği yüksek kapasite ve yetişmiş insan kaynağı vardır” şeklinde konuştu.

“Suriye’ye güvenli ve gönüllü geri dönüşlerin temin edilmesi şarttır”
Salgının dünya genelindeki çatışma dinamiklerini olumsuz etkilediğini ve kırılganlıkları artırdığını söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin, bizim de desteklediğimiz, küresel insani ateşkes çağrısının somut sonuçlar doğurmamış olmasından üzüntü duyuyoruz. Türkiye olarak, ülkemize ve insanlığa yönelen tehditleri, gerektiğinde her türlü inisiyatifi alarak, bertaraf etmenin yollarını arıyoruz. Suriye’de onuncu yılına giren ihtilaf, bölgemizin güvenlik ve istikrarı için tehdit oluşturmaya devam ediyor. Bölgede DEAŞ’a karşı ilk ve en ciddi darbeyi vuran ülke olarak, PKK-YPG terör örgütüyle de mücadeleyi sürdürüyoruz. Uluslararası toplum olarak, tüm terör örgütlerine karşı aynı ilkeli tutumu takınmadan ve kararlı duruşu göstermeden, Suriye meselesine kalıcı çözüm bulamayız. Bu yaklaşım, Suriye’ye güvenli ve gönüllü geri dönüşlerin temin edilmesi için de şarttır.
Suriye’de terör örgütlerinden kurtardığımız bölgelere 411 binin üzerinde Suriyeli kardeşimizin dönmesi bunun en açık göstergesidir. Aynı şekilde, güvenli hale getirdiğimiz bölgeler sayesinde, İdlib başta olmak üzere, ülkenin çeşitli yerlerinden milyonlarca Suriyelinin de vatanlarından ayrılmalarının önüne geçtik. Türkiye yıllardır, 4 milyona yakın Suriyeli sığınmacıyı, tüm ihtiyaçlarını karşılayarak kendi topraklarında barındırıyor. Bir o kadar Suriyelinin ihtiyaçlarını da, sınırımıza yakın yerler başta olmak üzere, kontrol altında tuttuğumuz bölgelerde, yerinde karşılıyoruz. Son olarak bu kardeşlerimiz için İdlib’te ve diğer yerlerde onbinlerce briket konut inşa ediyoruz. Bütün bu faaliyetleri, uluslararası toplumdan ve uluslararası kuruluşlardan kayda değer bir destek almadan, kendi imkanlarımızla ve halkımızın desteğiyle yürütüyoruz. Suriye’deki ihtilafın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı Kararı’ndaki yol haritası temelinde çözülmesi, hepimizin önceliği olmalıdır. Bunun için Birleşmiş Milletlerin himayesinde başlatılan, Suriyeliler tarafından da sahiplenilen ve yönlendirilen siyasi sürecin başarıyla sonuçlandırılması gerekiyor. Suriye’nin, toprak bütünlüğü ve siyasi birliği korunmuş olarak kalıcı bir barışa ulaşabilmesi, ancak bu şekilde mümkündür. Bu hedef gerçekleşene kadar, Suriye’nin siyasi birliği ve toprak bütünlüğü ile milli güvenliğimize kasteden terör örgütlerini engellemekte kararlıyız. Bugün dünyada en çok sığınmacıya ev sahipliği yapan Türkiye gibi ülkeler, yaptıkları fedakârlıkla tüm insanlığın onurunu kurtarıyor. Buna karşılık, aralarında bazı Avrupa ülkelerinin de yer aldığı kimi devletler, maalesef, sığınmacıların ve göçmenlerin haklarını ihlal ediyor. Cenevre Sözleşmesi’ni ve uluslararası insan hakları sistemini aşındıran bu ihlaller karşısında Birleşmiş Milletlerin güçlü bir tavır almasının vakti gelmiştir. Libya’da, darbecilerin geçen yıl meşru Milli Mutabakat Hükümeti’ni devirmek için başlattığı saldırılar, bu ülkeye sadece acı ve yıkım getirmiştir. Uluslararası toplum, yapılan katliamların, insan hakları ihlallerinin ve özellikle Tarhuna şehrinde bulunan toplu mezarların hesabını ne darbecilerden, ne de destekçilerinden sorabilmiştir.
Libya’nın meşru hükümetinin yardım çağrısına somut cevap veren ve destek sağlayan tek ülke Türkiye olmuştur. Libya’da kalıcı siyasi çözümün, Libyalılar tarafından yürütülecek kapsayıcı ve kapsamlı diyalog yoluyla tesis edilebileceğine inanıyoruz. Yemen’de beş yılı aşkın süredir akan kanın durdurulması ve insani krizin önüne geçilmesi de, uluslararası toplumun sorumluluğundadır. Bölgede nüfuz kazanma niyetiyle, Yemen’in egemenliğine, siyasi birliğine ve toprak bütünlüğüne göz dikenleri ve Yemenlilerin ıstırabının sürmesine göz yumanları tarih affetmeyecektir. Irak’ın dış güçlerin çatışma sahasına dönüşmemesi, bölgemiz için istikrar ve refah üreten bir konuma gelmesi samimi arzumuzdur. Komşumuz Irak’a her alanda destek olurken, özellikle terörle mücadelede daha yakın işbirliği yapmak istiyoruz. Tıpkı DEAŞ gibi, Irak’ta yuvalanan PKK terör örgütünün kökünü kazıma konusunda, uluslararası toplumdan ve bu ülkeden samimi işbirliği bekliyoruz. Bölgenin terör örgütlerinden temizlenmesi, insanlığın en kadim coğrafyasına evsahipliği yapan Irak’ın geleceğinin aydınlanmasına katkı sağlayacaktır. İran’ın nükleer programıyla ilgili hususların uluslararası hukuk dikkate alınarak, diplomasi ve diyalog yoluyla çözülmesinden yanayız. Tüm tarafların, bölgesel ve küresel güvenliğe ciddi katkılar sağlayan Kapsamlı Ortak Eylem Planındaki yükümlülüklerine riayet etmeleri çağrımızı tekrarlıyorum. İnsanlığın kanayan yarası olan Filistin’deki işgal ve zulüm düzeni, vicdanları acıtmaya devam ediyor. Üç büyük dinin kutsallarına ev sahipliği yapan Kudüs’ün mahremiyetine uzanan kirli el, cüretini giderek artırıyor. Filistin halkı, İsrail’in tüm baskı, şiddet ve yıldırma politikalarına yarım asırdan uzun bir süredir göğüs geriyor. ‘Asrın Anlaşması’ adı altında Filistin tarafına dayatılmaya çalışılan teslimiyet belgesi reddedilince, İsrail bu kez işbirlikçilerinin yardımıyla ‘kaleyi içeriden fethetme’ girişimlerine hız vermiştir. Türkiye olarak, Filistin halkının rıza göstermediği hiçbir plana destek vermeyeceğiz. Kimi bölge ülkelerinin bu oyuna ortak olması, İsrail’in temel uluslararası parametreleri aşındırma çabalarına hizmet etmenin ötesinde anlam taşımıyor.
Birleşmiş Milletler kararları ve uluslararası hukukun hilafına Kudüs’te büyükelçilik açma niyetini beyan eden ülkeler, bu tavırlarıyla sadece ihtilafın daha da çetrefil hale gelmesine hizmet ediyor. Filistin meselesi ancak, 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız, egemen ve coğrafi devamlılık içinde bir Filistin Devleti’nin kurulmasıyla çözülebilir. Bunun dışındaki çözüm arayışları beyhudedir, tek taraflıdır, adaletsizdir. Temmuz ayında Azerbaycan topraklarına saldıran Ermenistan, Güney Kafkasya’da kalıcı barış ve istikrarın önündeki en büyük engel olduğunu bir kez daha ispatlamıştır. Yukarı Karabağ sorunu başta olmak üzere bölgedeki ihtilafların Azerbaycan ve Gürcistan’ın toprak bütünlüğü ve egemenliği ile Birleşmiş Milletler ve AGİT kararları doğrultusunda bir an evvel çözülmesinden yanayız. Güney Asya’nın istikrar ve barışı için de kilit önem taşıyan Keşmir sorunu halen çözüm bekliyor. Cammu-Keşmir’in özel statüsünün ilgasının ardından atılan adımlar sorunu daha da karmaşıklaştırdı. Bu meselenin, diyalog yoluyla, Birleşmiş Milletler kararları çerçevesinde ve özellikle Keşmir halkının beklentileri doğrultusunda çözülmesinden yanayız” ifadelerini kullandı.

“Bölgesel bir konferans düzenlenmesini teklif ediyoruz”
Doğu Akdeniz’de bir süredir yaşanan gerilimin gerisinde, “kazanan hepsini alır” anlayışıyla hareket eden ülkeler bulunduğunun altını çizen Erdoğan, “Ülkemizi dışlama amaçlı nafile adımların başarı şansı kesinlikle yoktur. Bizim ne Doğu Akdeniz’de, ne de başka bir bölgede, kimsenin hakkında, hukukunda, meşru çıkarlarında gözümüz bulunmuyor. Ancak, ülkemizin ve Kıbrıs Türklerinin haklarının çiğnenmesine, çıkarlarının yok sayılmasına da göz yumamayız. Bölgede bugün yaşanan sıkıntıların sebebi, Yunanistan ile Kıbrıs Rum kesiminin 2003’ten beri maksimalist taleplerle attıkları tek yanlı adımlardır. Türkiye, Doğu Akdeniz’deki her türlü olumsuz gelişmenin yükünü tek başına omuzlamak durumunda bırakılan bir ülkedir. Buna karşılık, bölgedeki doğal kaynaklar sözkonusu olduğunda ülkemizin yok sayılması ne akıl ve vicdanla, ne de uluslararası hukukla izah edilebilir.
Anlaşmazlıkların samimi bir diyalogla, uluslararası hukuk temelinde, hakkaniyete uygun biçimde çözümü öncelikli tercihimizdir. Ancak, aksi yöndeki hiçbir dayatmaya, tacize, saldırıya asla müsamaha göstermeyeceğimizi de açıkça ifade etmek istiyorum. Doğu Akdeniz’deki kıyıdaş ülkeler arasında diyalog ve işbirliğini tesis etmeye yönelik çağrımızı burada tekrarlamak istiyorum. Bu amaçla, tüm bölge ülkelerinin hak ve çıkarlarının göz önünde bulundurulduğu, içinde Kıbrıs Türklerinin de yer aldığı bölgesel bir konferans düzenlenmesini teklif ediyoruz. Bölgedeki krizin sebeplerinden biri de, 1968 yılından bu yana aralıklarla devam eden müzakerelerde Kıbrıs meselesine adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüm bulunamamasıdır. Çözümün önündeki yegâne engel, Rum tarafının uzlaşmaz, hak tanımaz, şımarık yaklaşımıdır. Uluslararası anlaşmaları hiçe sayan Rum tarafı, Kıbrıs Türklerini kendi yurtlarında azınlık yapmayı, hatta tümüyle adadan tasfiye etmeyi amaçlıyor. Garantör ülke sıfatıyla, Kıbrıs Türk halkını haklı davasında hiçbir zaman yalnız bırakmadık, bundan sonra da bırakmayacağız. Kıbrıs meselesinde çözüm, ancak Kıbrıs Türk halkının Ada’nın ortak sahibi olduğu gerçeğinin kabul edilmesiyle mümkündür. Kıbrıs Türk halkının güvenliğini ile Ada’daki tarihsel ve siyasi haklarını kalıcı biçimde teminat altına alacak her çözümü destekleyeceğiz” dedi.

“Uluslararası toplumun kitle imha silahlarının tamamını ortadan kaldırması gerekiyor”
Bu sene, Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombası atılmasının 75’inci yıldönümü olduğunu hatırlatan Erdoğan, “Silahsızlanma, küresel barış ve güvenliğin sağlanması bakımından hayati öneme sahip. Buna karşılık silahların kontrolü mimarisi, son yıllarda önemli hasarlar aldı. Uluslararası toplumun bu konuda eşitlik ve adalet temelinde ilerleyerek, kitle imha silahlarının tamamını ortadan kaldırması gerekiyor. Hep birlikte hareket etme mecburiyetimizin bulunduğu bir diğer önemli konu iklim değişikliğidir. İnsanoğlunun tabiatın dengelerine müdahale etmesinin nasıl ağır bedellere yol açabileceğini görüyoruz. Bu kötü gidişatı durdurmak ve tersine çevirmek mecburiyetindeyiz. Türkiye olarak, gelinen noktadaki tarihi mesuliyetimiz yok denecek kadar az olmasına rağmen, bu mücadeleye samimiyetle destek veriyor ve yükümlülüklerimizi yerine getiriyoruz. Yakın geçmişte, Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi Taraflar Konferansı’na evsahipliği yaptık. Afrika başta olmak üzere pek çok bölge ve ülkeyle verimli bir işbirliği yürüttük. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin 2022’de yapılacak 16’ncı Taraflar Konferansının da ev sahipliğini üstlendik. Şimdi de, insanlığı tehdit eden ancak nedense görünmez sayılan bir soruna dikkatinizi çekmek istiyorum. Irkçılık, yabancı karşıtlığı, İslam düşmanlığı ve nefret söylemi vahim boyutlara ulaştı. Salgın sürecinde, yabancı düşmanlığı ve ırkçılık iyice artarken, göçmenler ve sığınmacılar başta olmak üzere, savunmasız kişilere yönelik şiddet eylemleri hız kazandı. Önyargılardan ve cehaletten beslenen bu tehlikeli eğilimlere en çok da Müslümanlar maruz kalıyor. Bu tehlikeli gidişin en önemli sorumluları, oy uğruna popülist söylemlere yönelen siyasetçiler ile ifade özgürlüğünü suiistimal ederek nefret söylemini meşrulaştıran marjinal kesimlerdir. Tüm uluslararası kuruluşları acilen bu zihniyete karşı mücadelede daha somut adımlar atmaya davet ediyorum. Yeni Zelanda’da Müslümanlara yönelik terör saldırısının yıldönümü olan 15 Mart tarihinin, Birleşmiş Milletler tarafından “İslam Düşmanlığına Karşı Uluslararası Dayanışma Günü” olarak ilan edilmesi çağrımı tekrarlıyorum. Birleşmiş Milletlerden sonra en büyük ikinci uluslararası kuruluş olan İslam İşbirliği Teşkilatı, bu günü resmen kabul etmiştir” diye konuştu.

“Dijitalleşmenin dönüştürücü gücünden yararlanmalıyız”
Salgın ve onunla bağlantılı olarak tırmanan ekonomik krizin sürdürülebilir kalkınma ve 2030 hedefleri bakımından da olumsuz etkilere yol açtığının altını çizen Erdoğan, konuşmasını şu sözlerle tamamladı:
“Gelişmekte olan ülkeler ile düşük gelir düzeyine sahip ülkeler, bu krizden daha fazla etkileniyorlar. Esasen, salgın döneminde yaşananlar bize, sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin her türlü küresel krizle mücadelede önemli bir yol gösterici olabileceğini gösterdi. Krizden çıkışın ekonomik reçetelerini tasarlarken, dijitalleşmenin dönüştürücü gücünden de yararlanmalıyız. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Dijital İşbirliği Haritasını destekliyoruz. Küresel ve bölgesel meseleleri ele almak üzere tasarladığımız ilk ‘Antalya Diplomasi Forumu’nun temasını da, dijital çağda diplomasi olarak belirledik. Ayrıca, en az gelişmiş ülkeler için Birleşmiş Milletler Teknoloji Bankası’na da evsahipliği yapıyoruz. En doğudaki Avrupalı ve en batıdaki Asyalı olmak, her alanda Türkiye’nin özgül ağırlığını artırıyor. Tarihin sarkacının yeniden Asya’ya doğru kaydığı bu dönemde, ‘Yeniden Asya’ girişimimizle, ilişkilerimize yeni bir dinamizm kazandıracağız. Coğrafi yakınlığımızı perçinleyen beşeri ve tarihi bağlara sahip olduğumuz Afrika ile ilişkilerimizde de ciddi ivme yakaladık. Önümüzdeki yıl Türkiye’de düzenlemek istediğimiz Türkiye-Afrika Birliği Ortaklık Zirvesi’nin üçüncüsünde, Afrika’nın kapasitesini güçlendirmeyi amaçlayan projeleri hayata geçirmeyi planlıyoruz. Sözlerime son verirken, içinden geçtiğimiz bu hassas dönemde çok taraflılığa verdiğimiz güçlü desteğin süreceğini belirtmek istiyorum. Salgına karşı elbette mesafeyi korumalıyız, ancak, uluslararası toplumu tehdit eden tüm imtihanlara karşı ortaklaşa mücadele ve işbirliğinde safları sıkılaştırmak mecburiyetindeyiz. Tarih boyunca dünyanın en gözde şehirlerinden olan İstanbul’un, Birleşmiş Milletler merkezi haline gelmesi yönündeki gayretlerimizi sürdüreceğiz.”



FBI Direktörü Kash Patel, şarkıcı sevgilisi Alexis Wilkins’e evlenme teklif etti

Kash Patel ve şarkıcı sevgilisi Alexis Wilkins (Arşiv – AP)
Kash Patel ve şarkıcı sevgilisi Alexis Wilkins (Arşiv – AP)
TT

FBI Direktörü Kash Patel, şarkıcı sevgilisi Alexis Wilkins’e evlenme teklif etti

Kash Patel ve şarkıcı sevgilisi Alexis Wilkins (Arşiv – AP)
Kash Patel ve şarkıcı sevgilisi Alexis Wilkins (Arşiv – AP)

ABD Federal Soruşturma Bürosu (FBI) Direktörü Kash Patel, country müzik şarkıcısı sevgilisi Alexis Wilkins ile nişanlandığını dün akşam X platformunda yaptığı bir paylaşımla duyurdu.

27 yaşındaki Wilkins, Patel (46) ile birlikte olduğu ve nişan yüzüğünü göstermek için elini kaldırdığı siyah-beyaz bir fotoğraf paylaşarak, “Kanun adamıyla nişanlandım” ifadesini kullandı. Çiftin ilişkisi, Patel’in 2025’te FBI Direktörlüğü görevine başlamasından önceye dayanıyor. Wilkins, Patel’in yemin törenine de katılmıştı.

Country müzik sanatçısı ve siyasi yorumcu olan Wilkins, ilk albümünü 2023 yılında çıkardı. Muhafazakâr gruplarla bağlantıları bulunan Wilkins, internet sitesinde kendisini “kırsal gelenekleri, gerçekçilik dokunuşu ve güncel meseleleri takip eden bir anlayışla yaşatan” biri olarak tanımlıyor.

Wilkins’in paylaşımını yeniden yayınlayan Patel, kolluk kuvvetleriyle bağlantısı açık veya bilinen bir amacı bulunmayan seyahatlerde devlet uçaklarını kullanması nedeniyle eleştirilmişti. Bu seyahatler arasında, Wilkins’in millî marşı seslendirdiği bir profesyonel güreş etkinliğine katılmak üzere FBI’a ait bir uçakla Pennsylvania eyaletindeki State College’a gitmesi de bulunuyor.

Wilkins’in daha sonra sosyal medyada paylaştığı fotoğraflarda ise çift, Wilkins’in büyük bir altın şampiyonluk kemeri taşıdığı sırada gülümserken görülüyordu.


Flydubai uçağının İsrail’de ortaya çıkardığı gerçek, bir kaçırma girişiminden çok daha büyük

30 Eylül 2026’da İsrail’in Ben Gurion Havalimanı’na iniş yaptıktan sonra uçaktaki yolcular (AFP)
30 Eylül 2026’da İsrail’in Ben Gurion Havalimanı’na iniş yaptıktan sonra uçaktaki yolcular (AFP)
TT

Flydubai uçağının İsrail’de ortaya çıkardığı gerçek, bir kaçırma girişiminden çok daha büyük

30 Eylül 2026’da İsrail’in Ben Gurion Havalimanı’na iniş yaptıktan sonra uçaktaki yolcular (AFP)
30 Eylül 2026’da İsrail’in Ben Gurion Havalimanı’na iniş yaptıktan sonra uçaktaki yolcular (AFP)

Emel Şehade

İsrail’in, Flydubai’ye ait ve içerisinde 174 İsrailli yolcunun bulunduğu uçağı kaçırma veya düşürme girişiminde bulunmakla suçlanan Ummanlı Hemmam el-Hammami’nin arkasındaki örgüt ya da devleti hedef almakla tehdit ettiği bir dönemde, olaya ilişkin yürütülen İsrail içi soruşturma genişlemeye devam ediyor. Adeta bir çığ gibi büyüyen soruşturma, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun koruma sözü verdiği ve seçim kampanyasında ‘İsrail’in ve İsraillilerin güvenliğini sağlayabilecek tek lider’ olduğu yönündeki söylemlerinin merkezinde yer alan birçok güvenlik boyutundaki zafiyetleri ve başarısızlıkları bir bir gün yüzüne çıkarıyor.

Ancak açıklamalar ile gerçekler arasında büyük ve tehlikeli bir uçurum bulunuyor. Zira el-Hammami’nin Flydubai olayından önce İsrail’i birden fazla kez ziyaret ettiği, Ben Gurion Havalimanı’na son inişinin ise olaydan bir hafta önce gerçekleştiği ortaya çıktı. Havalimanında çalışan bir kadın görevli, Kanal 12 televizyonuna yaptığı açıklamada, Lübnan ve Suriye pasaportu taşıyan çok sayıda hava mürettebatı üyesinin herhangi bir itirazla karşılaşmadan Ben Gurion’a girdiğini söyledi. Ayrıca İran, Suriye ve Irak vatandaşlığı da taşıyan pilotların son yıllarda İsrail’e indiğine ilişkin bir şüphe bulunduğu ve bu durumun halen araştırıldığı belirtildi.

Havalimanı çalışanı, “Şahsen, Lübnan, Suriye ve diğer ülke pasaportlarını taşıyan pilot ve kabin görevlileri dahil hava mürettebatı üyelerini herhangi bir itiraz olmadan bankomdan geçirdim. Bu tür ihmaller sadece BAE’ye ait havayollarında değil, tüm havayolu şirketlerinde mevcut” dedi.

Görevliye göre, “Bazı hava mürettebatı üyeleri ülkeye girmeye çalıştı ve sistem ellerindeki ek pasaporta ilişkin uyarı verdiği anda ülkeye girişleri reddedildi.” Görevli, “O zamandan beri düşman ülkelerden pilotların İsrail’e nasıl uçabildiğini anlayamadık” ifadesini kullandı.

Bu bulgu, İsrail’de çeşitli kurumların Hamas’ın 2023’te İsrail’e düzenlediği 7 Ekim saldırısının yıl dönümünü anmaya başlamasıyla eş zamanlı ortaya çıktı. Savaş, bu hafta üçüncü yılına girerken sona ermesi için yakın vadede bir perspektif bulunmuyor. Aksine, Flydubai olayının ardından İsrailli yetkililerin tehditleri sürüyor.

Şarku’l Avsat’ın Independnet Arabia’dan aktardığı analize göre İsrailliler, İran’ın Flydubai olayının arkasında olmadığı konusunda büyük ölçüde hemfikir olsa da bazı çevreler, BAE’nin yürüttüğü ve Mossad’ın da katıldığı soruşturmanın sonuçlarının savaşın daha da alevlenmesine yol açabileceğini düşünüyor.

Güvenlik birimleri ise Ben Gurion Havalimanı’nda görev yapan çalışanın güvenlik alanındaki ihmalleri gündeme getirmesinin ardından, son yıllarda çifte vatandaşlığı bulunan ve vatandaşlıklarından biri İsrail’in düşman olarak gördüğü bir ülkeye ait olan pilotların Ben Gurion Havalimanı’na iniş yapıp yapmadığını araştırıyor.

Başarısızlığın sorumluları

Bu sırada Tel Aviv’in açıklamalarına göre, Mossad adına yürütülen soruşturmaya katılmak üzere BAE’de bir İsrail soruşturma ekibi bulunuyor. Konuya ilişkin bilgi sahibi bir yetkili, BAE makamlarının diğer hususların yanı sıra uçaktaki diğer mürettebat üyelerinin de olaya dahil olup olmadığı ihtimalini araştırdığını, İsrail güvenlik birimlerinin ise şu aşamada yardımcı pilota odaklandığını ve mürettebatın diğer üyelerine ilişkin incelemeyi BAE makamlarına bıraktığını söyledi.

Bu gelişme, iki kurumun, Mossad ile Netanyahu hükümetine bağlı Ulaştırma Bakanlığı’nın, uçak mürettebatından önceden haberdar olduğunun ortaya çıkmasının ardından yaşandı. Söz konusu bilgileri teslim alan Vergi İdaresi de bunu doğrularken, iki kurumun bildirimi incelemediği ve ihmalkâr ve yetersiz bir şekilde işlem yapmayı sürdürdüğü belirtildi. Güvenlik kaynaklarına göre İsrail’de yurtdışından gelen uçuşların mürettebatını denetlemek ve incelemekle görevli olması gereken güvenlik birimleri, Ulaştırma Bakanlığı Güvenlik Dairesi ile Mossad’dı.

Kaynaklar, söz konusu iki kurumun İsrail’e yurtdışından gelen uçuşların mürettebat listelerini alarak bunları incelemesi gerektiğini belirtti. Bu inceleme kapsamında, mürettebat arasında düşman bir ülkenin vatandaşlığını taşıyan, İsrail’le diplomatik ilişkisi bulunmayan bir ülkenin pasaportuna sahip olan ya da çifte vatandaşlığı bulunan kişilerin olup olmadığının kontrol edilmesi gerekiyordu.

Ulaştırma Bakanlığı Güvenlik, Acil Durum ve Siber Güvenlik Dairesi’nin internet sitesinde yer alan bilgilere göre birimin görevi, ‘İsrail’den gerçekleştirilen ve İsrail’e gelen hava taşımacılığı hizmetleri için güvenlik prosedürlerini belirlemek, geliştirmek, uyarlamak ve yönlendirmek; bu hizmetlerin, aralarında İsrail üzerinden geçen veya İsrail’e ulaşan yabancı uçuşlara yönelik güvenlik denetiminin de bulunduğu tedbirlerle terör tehditlerinden arındırılmasını sağlamak’.

Bu talimatlar, Knesset’in Ekim 2023’ten sonra İsrail’e gelen yolcu ve mürettebat listelerini önceden inceleyecek bir merkez kurulmasını öngören yasa tasarısını onaylamasının ardından yürürlüğe girdi. ‘İsrail’e giren veya İsrail’den çıkan yolcuların verilerinin toplanması, teşhis edilmesi ve yetkilerin kullanılması’ başlıklı yasanın gerekçe taslağında, listelerin ‘potansiyel güvenlik riski oluşturabilecek kişilerin belirlenmesi amacıyla yolcuların değerlendirilmesi, tespit edilmesi ve ölçülü ve hedefli biçimde izlenmesi’ için inceleneceği belirtildi. Bu kapsamda özellikle uçak kaçırma tehdidine dikkat çekildi.

Bu onayın ardından Vergi İdaresi bünyesinde yolcu listelerini inceleme birimi kuruldu. Birimin kendisine ulaşan bilgileri, uçuşun gerçekleşmesinden 48 saat önce incelemeleri için Şin-Bet, polis ve Mossad temsilcilerine de iletmesi gerekiyordu. Söz konusu listede yolcular ile mürettebat üyelerinin tam adları ve vatandaşlık bilgilerinin yer alması öngörülüyordu. Bu da yardımcı pilotun Umman vatandaşlığının listede derhal görülmesi gerektiği anlamına geliyordu.

Bu bilgilerin ortaya çıkmasının ardından Ulaştırma Bakanlığı, Vergi İdaresi, Mossad ve İsrail’e gelen yolcuların hava güvenliğiyle bağlantılı tüm kurumlar gazetecilerin sorularını yanıtlamayı reddetti.

Daha fazlasını ortaya koyan bir belge

Dün yeni ihmallerin ortaya çıkmasıyla birlikte Ulusal Güvenlik Konseyi’ne ait, güvenlik uçuşlarının korunmasında aksaklıklar bulunduğu konusunda uyarıda bulunan bir İsrail belgesinin de varlığı ortaya çıktı. Bu gelişme, sorumluluğun Mossad ile Ulaştırma Bakanlığı arasında karşılıklı olarak devredilmeye devam ettiği bir dönemde yaşandı. Belgeye göre, “Ne Ulaştırma Bakanlığı ne de Mossad, İsrail kararına uygun hareket ediyor.” Mayıs 2024’te Devlet Denetçisi tarafından hazırlanan gizli bir raporun ardından İsrail kabinesi, aynı ayın 23’ünde Ulusal Güvenlik Konseyi başkanlığında bir ekip kurulmasına karar verdi. Ulaştırma Bakanlığı, Sivil Havacılık Otoritesi, Şin-Bet, Mossad ve Maliye Bakanlığı temsilcilerinin yer aldığı ekibin sivil havacılığın güvenlik sistemini incelemesi ve sistemin değiştirilmesine yönelik tavsiyeler hazırlaması kararlaştırıldı.

Görüşmeler sırasında Ulusal Güvenlik Konseyi ve Şin-Bet, yabancı uçuşların güvenliğinden Ulaştırma Bakanlığı’nın sorumlu tutulması yönünde girişimde bulundu. Şin-Bet ise kaynakları ve bütçesinin bu dosyayla ilgilenmeye devam etmesine izin vermediğini belirtti.

Ulaştırma Bakanlığı Güvenlik Dairesi Müdürü, kurum içi görüşmeler sırasında “Bunun çok ağır bir sorumluluk olduğunu ve İsrail’deki tehdit düzeyinin bu görevi dairenin kapasitesinin ötesine taşıdığını” söyledi. Müdür, sorumluluğun uzmanlaşmış bir güvenlik kurumuna devredilmesini talep etti.

Bu yaklaşım yalnızca Güvenlik Dairesi Müdürü ile sınırlı kalmadı ve bakanlık içinde anlaşmazlıkların derinleşmesine yol açtı. Ancak Binyamin Netanyahu yaklaşık bir yıl önce konuya müdahale ederek görevin Ulaştırma Bakanlığı’nın sorumluluğunda kalmasına karar verdi. Bakanlık ise yayımlanan haberlerde yer alan iddiaların ‘tamamen asılsız’ olduğunu belirterek, yabancı havacılığın güvenliğine ilişkin düzenlemelerden onlarca yıldır sorumlu olduğunu ve uyguladığı prosedürlerin Ulusal Güvenlik Konseyi ile güvenlik birimlerinin onayından geçtiğini savundu.


İran Petrol Bakanı istifa etti... Pezeşkiyan vekil atadı

İran Petrol Bakanı Muhsin Paknejad (İran Cumhurbaşkanlığı)
İran Petrol Bakanı Muhsin Paknejad (İran Cumhurbaşkanlığı)
TT

İran Petrol Bakanı istifa etti... Pezeşkiyan vekil atadı

İran Petrol Bakanı Muhsin Paknejad (İran Cumhurbaşkanlığı)
İran Petrol Bakanı Muhsin Paknejad (İran Cumhurbaşkanlığı)

İran resmi medyası, Petrol Bakanı Muhsin Paknejad’ın istifa ettiğini ve devlete ait İran Ulusal Petrol Şirketi’nin Genel Müdürü Hamid Bovard’ın petrol bakanlığına vekâleten atanacağını duyurdu.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın İletişimden Sorumlu Yardımcısı Mehdi Tabatabai dün devlet televizyonuna yaptığı açıklamada, Paknejad’ın “uzun süredir devam eden” kişisel nedenlerle istifa ettiğini söyledi. Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre Tabatabai, cumhurbaşkanının bakanın ısrarı üzerine istifasını kabul ettiğini belirtti.

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) üyesi İran’da Ağustos 2024’te petrol bakanlığı görevine başlayan Muhsin Paknejad’ın istifası, İran ile ABD arasında yedi aydır devam eden savaşın ülke ekonomisi üzerindeki baskısının arttığı bir dönemde gerçekleşti.

İran resmi medyası, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın ofisinden bir yetkilinin, “Sayın Pezeşkiyan’ın Muhsin Paknejad’ın istifasını kabul etmesinin ardından Hamid Bovard petrol bakanlığına vekâleten atandı” açıklamasını yayımladı.

Paknejad, istifasının duyurulmasından önce resmi medyaya yaptığı açıklamada, “Sattığımız petrolün gelirleri hâlâ devam ediyor ve Allah’ın izniyle devam edecek” demişti.