Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır
TT

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Salgının başlarında, ülkelerin kendi hallerine terk edildiği bir manzara ortaya çıktı. Böylece, yıllardan beri bu kürsüden ısrarla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk. İnsanlığın kaderi sınırlı sayıdaki ülkenin keyfine bırakılamaz” dedi.
75. BM Genel Kurul genel görüşmeleri kapsamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, BM ülkelerine seslendi. Mutat olarak ilk sıradaki Brezilya ve ev sahibi ülke ABD’nin ardından Genel Kurul Başkanlığını yürüten ülkenin heyet başkanı olarak üçüncü sırada konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Genel Kurul Başkanlığını devralan Büyükelçi Volkan Bozkır’ı tebrik etti. Erdoğan, “Büyükelçi Bozkır’ın ülkelerin ezici çoğunluğunun desteğiyle bu göreve seçilmesi, tecrübeli bir diplomat ve siyasetçi olarak şahsi meziyetlerinin yanı sıra, Türkiye’ye duyulan güvenin de işaretidir. Birleşmiş Milletler sistemindeki en üst düzeyli görevi üstlenen ilk Türk vatandaşı olarak Büyükelçi Bozkır’ın, uluslararası toplumun sesi ve vicdanı olacağına inanıyorum. Kendisinin görevini adil ve şeffaf bir şekilde yürüteceğinden şüphe duymuyorum. Birleşmiş Milletlerin kuruluşunun 75’inci yıldönümü gibi anlamlı bir tarihte üstlendiği görevinde, Sayın Bozkır’a başarılar diliyorum” diye konuştu.

“Israrla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk”
Genel Kurul’un “Kovid-19’la mücadele ve çok taraflılık” temasıyla düzenlenmesini isabetli bulduğunun altını çizen Erdoğan, “Türkiye olarak bu konudaki taahhütlerimize bağlıyız ve Kovid-19’la mücadeleye destek vermekte kararlıyız. Salgın, dünyayı çeşitli sınamalarla baş etmekte zorlandığı bir dönemde yakaladı. Zaten tartışılan küreselleşme, kurallara dayalı uluslararası sistem ve çok taraflılık, salgının etkisiyle şimdi daha da çok sorgulanıyor. Karşımızdaki fotoğrafa bakarak, bardağın dolu ve boş taraflarını doğru ve samimi bir şekilde değerlendirmemiz gerekiyor. Bardağın boş kısmında, Birleşmiş Milletler başta olmak üzere çok taraflı örgütlerin reform ihtiyacı bulunuyor. Mevcut küresel mekanizmaların bu krizde ne kadar etkisiz kaldığını gördük. Öyle ki, Birleşmiş Milletlerin en temel karar alma organı olan Güvenlik Konseyi’nin salgını gündemine alması haftalar, hatta aylar sürdü.
Salgının başlarında, ülkelerin kendi hallerine terk edildiği bir manzara ortaya çıktı. Böylece, yıllardan beri bu kürsüden ısrarla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk. İnsanlığın kaderi sınırlı sayıdaki ülkenin keyfine bırakılamaz. Uluslararası örgütlerdeki itibar kaybının önüne geçmek için öncelikle zihniyetimizi, kurumlarımızı ve kurallarımızı gözden geçirmeliyiz. Etkin çok taraflılık, etkin çok taraflı kurumların varlığını gerektirir. Güvenlik Konseyi’nin yeniden yapılandırılmasından başlayarak, kapsamlı ve anlamlı reformları süratle uygulamaya sokmalıyız. Konseyi daha etkin, demokratik, şeffaf, hesap verebilir bir yapıya ve işleyişe kavuşturmalıyız. Aynı şekilde, uluslararası toplumun ortak vicdanını yansıtan Genel Kurul’u da güçlendirmeliyiz. Bardağın dolu tarafında ise, Birleşmiş Milletlerin insanlığın barış, adalet ve refah arayışında bir dönüm noktası olma potansiyelini sürdürmesi bulunuyor. Henüz salgın krizinin üstesinden gelemediğimizi de göz önünde bulundurarak, çok taraflı işbirliği için elimizdeki kurumları ve mekanizmaları en etkin şekilde kullanmaya çalışmalıyız” diye konuştu.

“Kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır”
Sorunların küresel olduğu durumlarda, yerel çözümlerin ancak günü kurtarabileceğini söyleyen Erdoğan, “Uzun vadeli çözümler için uluslararası dayanışma şarttır. Türkiye olarak, salgın krizinin ilk günlerinden itibaren, tüm uluslararası platformlarda işbirliği çağrısında bulunduk. G-20’de, Türk Konseyi’nde, MİKTA’da, İslam İşbirliği Teşkilatı’nda ve diğer platformlarda salgınla mücadele amaçlı çalışmaların en önünde yer aldık. ‘Dost kara günde belli olur’ anlayışıyla, tıbbi malzeme yardımı talep eden 146 ülkeye ve 7 uluslararası kuruluşa elimizi uzattık. Yürüttüğümüz tahliye operasyonlarıyla, 141 ülkedeki 100 binden fazla vatandaşımızın evlerine dönüşünü sağladık. Aynı seferlerle 67 ülkeden 5 bin 500’den fazla yabancıyı da vatanlarına kavuşturduk. Tüm bunları ‘Korona virüs diplomasisi’ niyetiyle yapmadık. Yardım ve tahliye çalışmalarımız için kimseden herhangi bir karşılık beklemedik, beklemiyoruz. Mağdurların ve mazlumların yanında olmak, milletimizin mayasında ve girişimci ve insani dış politikamızın özünde vardır. Buradan bir kez daha, tıbbi malzeme ve ilaç tedariki ile aşı geliştirme çalışmalarının rekabet konusu yapılmaması çağrısında bulunuyorum. Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır. Salgınla birlikte, devlet kapasitesi, etkin yönetişim ve dayanıklılık gibi unsurların ne kadar hayati role sahip olduğunu hep birlikte bir kez daha tecrübe ettik. Türkiye’nin başarı hikâyesinin arkasında, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle birlikte tesis ettiğimiz etkin yönetişim mekanizmaları, sağlık alanındaki altyapı yatırımlarımızın geliştirdiği yüksek kapasite ve yetişmiş insan kaynağı vardır” şeklinde konuştu.

“Suriye’ye güvenli ve gönüllü geri dönüşlerin temin edilmesi şarttır”
Salgının dünya genelindeki çatışma dinamiklerini olumsuz etkilediğini ve kırılganlıkları artırdığını söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin, bizim de desteklediğimiz, küresel insani ateşkes çağrısının somut sonuçlar doğurmamış olmasından üzüntü duyuyoruz. Türkiye olarak, ülkemize ve insanlığa yönelen tehditleri, gerektiğinde her türlü inisiyatifi alarak, bertaraf etmenin yollarını arıyoruz. Suriye’de onuncu yılına giren ihtilaf, bölgemizin güvenlik ve istikrarı için tehdit oluşturmaya devam ediyor. Bölgede DEAŞ’a karşı ilk ve en ciddi darbeyi vuran ülke olarak, PKK-YPG terör örgütüyle de mücadeleyi sürdürüyoruz. Uluslararası toplum olarak, tüm terör örgütlerine karşı aynı ilkeli tutumu takınmadan ve kararlı duruşu göstermeden, Suriye meselesine kalıcı çözüm bulamayız. Bu yaklaşım, Suriye’ye güvenli ve gönüllü geri dönüşlerin temin edilmesi için de şarttır.
Suriye’de terör örgütlerinden kurtardığımız bölgelere 411 binin üzerinde Suriyeli kardeşimizin dönmesi bunun en açık göstergesidir. Aynı şekilde, güvenli hale getirdiğimiz bölgeler sayesinde, İdlib başta olmak üzere, ülkenin çeşitli yerlerinden milyonlarca Suriyelinin de vatanlarından ayrılmalarının önüne geçtik. Türkiye yıllardır, 4 milyona yakın Suriyeli sığınmacıyı, tüm ihtiyaçlarını karşılayarak kendi topraklarında barındırıyor. Bir o kadar Suriyelinin ihtiyaçlarını da, sınırımıza yakın yerler başta olmak üzere, kontrol altında tuttuğumuz bölgelerde, yerinde karşılıyoruz. Son olarak bu kardeşlerimiz için İdlib’te ve diğer yerlerde onbinlerce briket konut inşa ediyoruz. Bütün bu faaliyetleri, uluslararası toplumdan ve uluslararası kuruluşlardan kayda değer bir destek almadan, kendi imkanlarımızla ve halkımızın desteğiyle yürütüyoruz. Suriye’deki ihtilafın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı Kararı’ndaki yol haritası temelinde çözülmesi, hepimizin önceliği olmalıdır. Bunun için Birleşmiş Milletlerin himayesinde başlatılan, Suriyeliler tarafından da sahiplenilen ve yönlendirilen siyasi sürecin başarıyla sonuçlandırılması gerekiyor. Suriye’nin, toprak bütünlüğü ve siyasi birliği korunmuş olarak kalıcı bir barışa ulaşabilmesi, ancak bu şekilde mümkündür. Bu hedef gerçekleşene kadar, Suriye’nin siyasi birliği ve toprak bütünlüğü ile milli güvenliğimize kasteden terör örgütlerini engellemekte kararlıyız. Bugün dünyada en çok sığınmacıya ev sahipliği yapan Türkiye gibi ülkeler, yaptıkları fedakârlıkla tüm insanlığın onurunu kurtarıyor. Buna karşılık, aralarında bazı Avrupa ülkelerinin de yer aldığı kimi devletler, maalesef, sığınmacıların ve göçmenlerin haklarını ihlal ediyor. Cenevre Sözleşmesi’ni ve uluslararası insan hakları sistemini aşındıran bu ihlaller karşısında Birleşmiş Milletlerin güçlü bir tavır almasının vakti gelmiştir. Libya’da, darbecilerin geçen yıl meşru Milli Mutabakat Hükümeti’ni devirmek için başlattığı saldırılar, bu ülkeye sadece acı ve yıkım getirmiştir. Uluslararası toplum, yapılan katliamların, insan hakları ihlallerinin ve özellikle Tarhuna şehrinde bulunan toplu mezarların hesabını ne darbecilerden, ne de destekçilerinden sorabilmiştir.
Libya’nın meşru hükümetinin yardım çağrısına somut cevap veren ve destek sağlayan tek ülke Türkiye olmuştur. Libya’da kalıcı siyasi çözümün, Libyalılar tarafından yürütülecek kapsayıcı ve kapsamlı diyalog yoluyla tesis edilebileceğine inanıyoruz. Yemen’de beş yılı aşkın süredir akan kanın durdurulması ve insani krizin önüne geçilmesi de, uluslararası toplumun sorumluluğundadır. Bölgede nüfuz kazanma niyetiyle, Yemen’in egemenliğine, siyasi birliğine ve toprak bütünlüğüne göz dikenleri ve Yemenlilerin ıstırabının sürmesine göz yumanları tarih affetmeyecektir. Irak’ın dış güçlerin çatışma sahasına dönüşmemesi, bölgemiz için istikrar ve refah üreten bir konuma gelmesi samimi arzumuzdur. Komşumuz Irak’a her alanda destek olurken, özellikle terörle mücadelede daha yakın işbirliği yapmak istiyoruz. Tıpkı DEAŞ gibi, Irak’ta yuvalanan PKK terör örgütünün kökünü kazıma konusunda, uluslararası toplumdan ve bu ülkeden samimi işbirliği bekliyoruz. Bölgenin terör örgütlerinden temizlenmesi, insanlığın en kadim coğrafyasına evsahipliği yapan Irak’ın geleceğinin aydınlanmasına katkı sağlayacaktır. İran’ın nükleer programıyla ilgili hususların uluslararası hukuk dikkate alınarak, diplomasi ve diyalog yoluyla çözülmesinden yanayız. Tüm tarafların, bölgesel ve küresel güvenliğe ciddi katkılar sağlayan Kapsamlı Ortak Eylem Planındaki yükümlülüklerine riayet etmeleri çağrımızı tekrarlıyorum. İnsanlığın kanayan yarası olan Filistin’deki işgal ve zulüm düzeni, vicdanları acıtmaya devam ediyor. Üç büyük dinin kutsallarına ev sahipliği yapan Kudüs’ün mahremiyetine uzanan kirli el, cüretini giderek artırıyor. Filistin halkı, İsrail’in tüm baskı, şiddet ve yıldırma politikalarına yarım asırdan uzun bir süredir göğüs geriyor. ‘Asrın Anlaşması’ adı altında Filistin tarafına dayatılmaya çalışılan teslimiyet belgesi reddedilince, İsrail bu kez işbirlikçilerinin yardımıyla ‘kaleyi içeriden fethetme’ girişimlerine hız vermiştir. Türkiye olarak, Filistin halkının rıza göstermediği hiçbir plana destek vermeyeceğiz. Kimi bölge ülkelerinin bu oyuna ortak olması, İsrail’in temel uluslararası parametreleri aşındırma çabalarına hizmet etmenin ötesinde anlam taşımıyor.
Birleşmiş Milletler kararları ve uluslararası hukukun hilafına Kudüs’te büyükelçilik açma niyetini beyan eden ülkeler, bu tavırlarıyla sadece ihtilafın daha da çetrefil hale gelmesine hizmet ediyor. Filistin meselesi ancak, 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız, egemen ve coğrafi devamlılık içinde bir Filistin Devleti’nin kurulmasıyla çözülebilir. Bunun dışındaki çözüm arayışları beyhudedir, tek taraflıdır, adaletsizdir. Temmuz ayında Azerbaycan topraklarına saldıran Ermenistan, Güney Kafkasya’da kalıcı barış ve istikrarın önündeki en büyük engel olduğunu bir kez daha ispatlamıştır. Yukarı Karabağ sorunu başta olmak üzere bölgedeki ihtilafların Azerbaycan ve Gürcistan’ın toprak bütünlüğü ve egemenliği ile Birleşmiş Milletler ve AGİT kararları doğrultusunda bir an evvel çözülmesinden yanayız. Güney Asya’nın istikrar ve barışı için de kilit önem taşıyan Keşmir sorunu halen çözüm bekliyor. Cammu-Keşmir’in özel statüsünün ilgasının ardından atılan adımlar sorunu daha da karmaşıklaştırdı. Bu meselenin, diyalog yoluyla, Birleşmiş Milletler kararları çerçevesinde ve özellikle Keşmir halkının beklentileri doğrultusunda çözülmesinden yanayız” ifadelerini kullandı.

“Bölgesel bir konferans düzenlenmesini teklif ediyoruz”
Doğu Akdeniz’de bir süredir yaşanan gerilimin gerisinde, “kazanan hepsini alır” anlayışıyla hareket eden ülkeler bulunduğunun altını çizen Erdoğan, “Ülkemizi dışlama amaçlı nafile adımların başarı şansı kesinlikle yoktur. Bizim ne Doğu Akdeniz’de, ne de başka bir bölgede, kimsenin hakkında, hukukunda, meşru çıkarlarında gözümüz bulunmuyor. Ancak, ülkemizin ve Kıbrıs Türklerinin haklarının çiğnenmesine, çıkarlarının yok sayılmasına da göz yumamayız. Bölgede bugün yaşanan sıkıntıların sebebi, Yunanistan ile Kıbrıs Rum kesiminin 2003’ten beri maksimalist taleplerle attıkları tek yanlı adımlardır. Türkiye, Doğu Akdeniz’deki her türlü olumsuz gelişmenin yükünü tek başına omuzlamak durumunda bırakılan bir ülkedir. Buna karşılık, bölgedeki doğal kaynaklar sözkonusu olduğunda ülkemizin yok sayılması ne akıl ve vicdanla, ne de uluslararası hukukla izah edilebilir.
Anlaşmazlıkların samimi bir diyalogla, uluslararası hukuk temelinde, hakkaniyete uygun biçimde çözümü öncelikli tercihimizdir. Ancak, aksi yöndeki hiçbir dayatmaya, tacize, saldırıya asla müsamaha göstermeyeceğimizi de açıkça ifade etmek istiyorum. Doğu Akdeniz’deki kıyıdaş ülkeler arasında diyalog ve işbirliğini tesis etmeye yönelik çağrımızı burada tekrarlamak istiyorum. Bu amaçla, tüm bölge ülkelerinin hak ve çıkarlarının göz önünde bulundurulduğu, içinde Kıbrıs Türklerinin de yer aldığı bölgesel bir konferans düzenlenmesini teklif ediyoruz. Bölgedeki krizin sebeplerinden biri de, 1968 yılından bu yana aralıklarla devam eden müzakerelerde Kıbrıs meselesine adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüm bulunamamasıdır. Çözümün önündeki yegâne engel, Rum tarafının uzlaşmaz, hak tanımaz, şımarık yaklaşımıdır. Uluslararası anlaşmaları hiçe sayan Rum tarafı, Kıbrıs Türklerini kendi yurtlarında azınlık yapmayı, hatta tümüyle adadan tasfiye etmeyi amaçlıyor. Garantör ülke sıfatıyla, Kıbrıs Türk halkını haklı davasında hiçbir zaman yalnız bırakmadık, bundan sonra da bırakmayacağız. Kıbrıs meselesinde çözüm, ancak Kıbrıs Türk halkının Ada’nın ortak sahibi olduğu gerçeğinin kabul edilmesiyle mümkündür. Kıbrıs Türk halkının güvenliğini ile Ada’daki tarihsel ve siyasi haklarını kalıcı biçimde teminat altına alacak her çözümü destekleyeceğiz” dedi.

“Uluslararası toplumun kitle imha silahlarının tamamını ortadan kaldırması gerekiyor”
Bu sene, Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombası atılmasının 75’inci yıldönümü olduğunu hatırlatan Erdoğan, “Silahsızlanma, küresel barış ve güvenliğin sağlanması bakımından hayati öneme sahip. Buna karşılık silahların kontrolü mimarisi, son yıllarda önemli hasarlar aldı. Uluslararası toplumun bu konuda eşitlik ve adalet temelinde ilerleyerek, kitle imha silahlarının tamamını ortadan kaldırması gerekiyor. Hep birlikte hareket etme mecburiyetimizin bulunduğu bir diğer önemli konu iklim değişikliğidir. İnsanoğlunun tabiatın dengelerine müdahale etmesinin nasıl ağır bedellere yol açabileceğini görüyoruz. Bu kötü gidişatı durdurmak ve tersine çevirmek mecburiyetindeyiz. Türkiye olarak, gelinen noktadaki tarihi mesuliyetimiz yok denecek kadar az olmasına rağmen, bu mücadeleye samimiyetle destek veriyor ve yükümlülüklerimizi yerine getiriyoruz. Yakın geçmişte, Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi Taraflar Konferansı’na evsahipliği yaptık. Afrika başta olmak üzere pek çok bölge ve ülkeyle verimli bir işbirliği yürüttük. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin 2022’de yapılacak 16’ncı Taraflar Konferansının da ev sahipliğini üstlendik. Şimdi de, insanlığı tehdit eden ancak nedense görünmez sayılan bir soruna dikkatinizi çekmek istiyorum. Irkçılık, yabancı karşıtlığı, İslam düşmanlığı ve nefret söylemi vahim boyutlara ulaştı. Salgın sürecinde, yabancı düşmanlığı ve ırkçılık iyice artarken, göçmenler ve sığınmacılar başta olmak üzere, savunmasız kişilere yönelik şiddet eylemleri hız kazandı. Önyargılardan ve cehaletten beslenen bu tehlikeli eğilimlere en çok da Müslümanlar maruz kalıyor. Bu tehlikeli gidişin en önemli sorumluları, oy uğruna popülist söylemlere yönelen siyasetçiler ile ifade özgürlüğünü suiistimal ederek nefret söylemini meşrulaştıran marjinal kesimlerdir. Tüm uluslararası kuruluşları acilen bu zihniyete karşı mücadelede daha somut adımlar atmaya davet ediyorum. Yeni Zelanda’da Müslümanlara yönelik terör saldırısının yıldönümü olan 15 Mart tarihinin, Birleşmiş Milletler tarafından “İslam Düşmanlığına Karşı Uluslararası Dayanışma Günü” olarak ilan edilmesi çağrımı tekrarlıyorum. Birleşmiş Milletlerden sonra en büyük ikinci uluslararası kuruluş olan İslam İşbirliği Teşkilatı, bu günü resmen kabul etmiştir” diye konuştu.

“Dijitalleşmenin dönüştürücü gücünden yararlanmalıyız”
Salgın ve onunla bağlantılı olarak tırmanan ekonomik krizin sürdürülebilir kalkınma ve 2030 hedefleri bakımından da olumsuz etkilere yol açtığının altını çizen Erdoğan, konuşmasını şu sözlerle tamamladı:
“Gelişmekte olan ülkeler ile düşük gelir düzeyine sahip ülkeler, bu krizden daha fazla etkileniyorlar. Esasen, salgın döneminde yaşananlar bize, sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin her türlü küresel krizle mücadelede önemli bir yol gösterici olabileceğini gösterdi. Krizden çıkışın ekonomik reçetelerini tasarlarken, dijitalleşmenin dönüştürücü gücünden de yararlanmalıyız. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Dijital İşbirliği Haritasını destekliyoruz. Küresel ve bölgesel meseleleri ele almak üzere tasarladığımız ilk ‘Antalya Diplomasi Forumu’nun temasını da, dijital çağda diplomasi olarak belirledik. Ayrıca, en az gelişmiş ülkeler için Birleşmiş Milletler Teknoloji Bankası’na da evsahipliği yapıyoruz. En doğudaki Avrupalı ve en batıdaki Asyalı olmak, her alanda Türkiye’nin özgül ağırlığını artırıyor. Tarihin sarkacının yeniden Asya’ya doğru kaydığı bu dönemde, ‘Yeniden Asya’ girişimimizle, ilişkilerimize yeni bir dinamizm kazandıracağız. Coğrafi yakınlığımızı perçinleyen beşeri ve tarihi bağlara sahip olduğumuz Afrika ile ilişkilerimizde de ciddi ivme yakaladık. Önümüzdeki yıl Türkiye’de düzenlemek istediğimiz Türkiye-Afrika Birliği Ortaklık Zirvesi’nin üçüncüsünde, Afrika’nın kapasitesini güçlendirmeyi amaçlayan projeleri hayata geçirmeyi planlıyoruz. Sözlerime son verirken, içinden geçtiğimiz bu hassas dönemde çok taraflılığa verdiğimiz güçlü desteğin süreceğini belirtmek istiyorum. Salgına karşı elbette mesafeyi korumalıyız, ancak, uluslararası toplumu tehdit eden tüm imtihanlara karşı ortaklaşa mücadele ve işbirliğinde safları sıkılaştırmak mecburiyetindeyiz. Tarih boyunca dünyanın en gözde şehirlerinden olan İstanbul’un, Birleşmiş Milletler merkezi haline gelmesi yönündeki gayretlerimizi sürdüreceğiz.”



Çin'in İran'a desteği: Gölgeden savaş alanına

Çin Devlet Başkanı Şi Jinping'in 2024'te İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan ile görüşmesi (Xinhua)
Çin Devlet Başkanı Şi Jinping'in 2024'te İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan ile görüşmesi (Xinhua)
TT

Çin'in İran'a desteği: Gölgeden savaş alanına

Çin Devlet Başkanı Şi Jinping'in 2024'te İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan ile görüşmesi (Xinhua)
Çin Devlet Başkanı Şi Jinping'in 2024'te İran Devlet Başkanı Mesud Pezeşkiyan ile görüşmesi (Xinhua)

İsa Nehari

Çin, İran'ın yanında savaşmıyor, ancak bu, Ortadoğu'daki şiddetli savaştan kendisini uzak tuttuğu anlamına gelmiyor. Tahran'ın en önemli gelir kaynaklarından birini oluşturan petrolden, ticaret, finans ve çift kullanımlı teknoloji ağlarına ve hatta Washington'un İran'ın ABD güçlerini hedef almasına yardımcı olduğunu söylediği uydu görüntülerine kadar, savaş, Pekin'in ateşkes ve müzakere çağrılarıyla çelişen Çin müdahalesinin birçok yönünü ortaya koyuyor. Bu ikilik, Çin'in savaşa girmenin maliyetini üstlenmeden İran'ı Washington tarafından uğratılacağı bir yenilgiden kurtarmaya çalıştığı bir politikayı yansıtıyor. Ne var ki, çatışmaların devam etmesi ve enerji yollarına yönelik artan tehditler, bu dengeyi korumayı giderek daha zor hale getirebilir.

Ürdün saldırısı

Savaş boyunca Washington, Çin'in İran'a verdiği askeri desteğin önemini küçük göstermeye çalıştı. Ancak Wall Street Journal'ın cuma günü yayınladığı yeni bir haber, Tahran'ın Çinli kaynaklardan yüksek çözünürlüklü uydu görüntüleri edinmesinin, 17 Temmuz'da Ürdün'deki Muvaffak Salti Hava Üssü’nü hedef almasını ve üç Amerikan askerinin ölümüne neden olmasını sağladığını ortaya koydu. ABD’li yetkililere göre bu, Çin'in İran'a verdiği desteğin doğrudan ve ölümcül sonuçlarının şimdiye kadarki en açık kanıtı.

ABD’li yetkililer uydu görüntülerini sağlayan Çinli tarafların isimlerini vermezken ve Pekin'i doğrudan suçlamaktan kaçınırken, Çin Washington Büyükelçiliği Sözcüsü Liu Chang, iddialar hakkında yorum yapmayı reddetti. Sadece adını vermediği eleştirmenlerin “kötü niyetle diğer ülkeleri çatışmaya bağladığını ve itibarlarını lekelediğini” belirtti ve Çin'in İran ile iş birliğinin uluslararası hukuka uygun olduğunu ekledi.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Temmuz ayındaki saldırı, nisan ayındaki ateşkesin ardından ilk kez Amerikan can kayıplarına neden oldu ve bu durum, ABD'nin İran radarlarına, uydularına ve ekipmanlarına karşı daha önceki saldırılarının etkinliği konusunda şüpheler uyandırdı. Savaşın başında düşük değerli hedefleri vururken, yaz aylarında İran'ın saldırılarındaki hedefleme doğruluğunun artmasıyla ilgili endişeleri artırdı. Bu nedenle, ABD’li yetkililer, İran'ın ABD üslerini ve savaş gemilerini hedef almak için Çin’in verilerini veya teknolojisini kullanma olasılığını araştırıyorlar.

Son günlerde Tahran, bir uçak gemisi ile ABD savaş gemilerini balistik füzelerle hedef aldı. Merkez Komutanlığı (CENTCOM) saldırıların başarısız olduğunu söylese de, yetkililer bazılarının hedeflerine tehlikeli derecede yaklaştığını belirtti. Ayrıca İran'ın hareket halindeki deniz araçlarını hedef alma kabiliyetlerinde bir iyileşme olduğunu da kaydettiler. Eğer Çin uydu görüntülerinin veya verilerinin buna katkıda bulunduğu kanıtlanırsa, Çin'in rolü artık yaptırımlar karşısında İran'ı desteklemekle sınırlı kalmayıp, hedef tespiti, konum güncellemeleri ve doğru zamanın seçilmesi yoluyla savaş stratejilerine kadar uzanıyor demektir.

Temmuz saldırısı, Çin'in rolüyle ilgili endişelerin ilk kıvılcımı değildi. Mayıs ayında Trump yönetimi, İran'ın askeri amaçlarla kullanabileceği ABD hedeflerine ait görüntüleri sunmak veya toplamakla suçladığı MizarVision, EarthEye ve ChangGuang dahil olmak üzere Çinli şirketlere yaptırımlar uyguladı. Washington daha önce de ChangGuang şirketini Yemen'deki İran destekli Husi milislerine yardım eden görüntüler sağlamakla suçlamıştı.

Kongre’ye bağlı ABD-Çin Ekonomik ve Güvenlik İnceleme Komisyonu, Çin desteğinin uydu görüntülerinin ötesine uzandığının altını çiziyor. Komisyona göre bu destek, çift kullanımlı malzemeler ve teknolojiler, füze ve insansız hava aracı üretiminde kullanılan bileşenler ve İran'ın petrol ihracatını sürdürmesine yardımcı olan ağları içeriyor.

Temmuz ayı sonlarında Reuters, İran ve Çin arasında 60 ila 70 milyon dolar değerinde en az 300 adet Çin yapımı omuzdan fırlatılan hava savunma füzesi satın alma anlaşması olduğunu ortaya çıkardı. Bu sistemler alçak irtifada uçan uçaklar, helikopterler ve insansız hava araçlarına karşı kullanılabilme özelliğiyle öne çıkıyor ve İran'a askeri ve enerji tesislerini koruma imkanı sağlıyor. Bu haberden önce NBC News kanalı, ABD'li yetkililerden, nisan ayında İran'ın güneybatısında düşürülen bir Amerikan F-15 savaş uçağının muhtemelen Çin yapımı omuzdan fırlatılan bir füze ile vurulduğunu nakletmişti. Çin Dışişleri Bakanlığı, anlaşmaya ilişkin haberleri “asılsız” olarak nitelendirerek yalanladı.

Pekin ile ilişkiler

İronik bir şekilde, Trump yönetimi bu Çin faaliyetleri hakkında büyük ölçüde bilgi sahibiydi, ancak aynı zamanda İran savaşının Pekin ile ilişkilerini zehirlemesini önlemeye çalıştı. Trump, ekibine Çin ve Başkan Şi Jinping ile iyi bir ilişki sürdürmenin öncelik olduğunu bildirdi. Wall Street Journal'a göre, üst düzey yetkililer, 24 Eylül'deki liderler zirvesini raydan çıkarabilecek kamuoyu önünde bir çekişme ve yüzleşmeden kaçınmaya çalıştılar.

ABD yönetimi, Pekin ile iletişim kanallarını açık tutmaya ve medyada İran konusunda çatışmaktan kaçınmaya özen gösterdi. Bu tutum, Ürdün saldırısından günler sonra, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun Çinli mevkidaşı Wang Yi ile görüşmesinin ardından, Çin'in İran'a ABD güçlerini hedef almasına yardımcı olan istihbarat sağlayıp sağlamadığı sorulduğunda açıkça görüldü. Rubio doğrudan cevap vermeyip, sadece “Çin'in yaptığı hiçbir şey çatışmanın seyrini hiçbir şekilde değiştirmedi” demekle yetindi.

Bu ihtiyatlılık, ekonomik savaşta da kendini gösterdi; Washington, şimdiye kadar büyük Çinli kurumlar ile doğrudan karşı karşıya gelmekten kaçınarak, yaptırımları daha küçük şirketlere ve aracı kurumlara uygulamakla yetindi. Hem de Trump yönetiminin İran rejimini destekleyen “her ekonomik can damarını” kesme sözüne rağmen. Çin, İran'ın en büyük ekonomik can damarını temsil ediyor ve petrolünün yüzde 80'inden fazlasını satın alıyor.

Çin'in rolü, Tahran'ın yaptırımları absorbe etmesine olanak tanıyan bir ekonomik ağ sağlamaya kadar uzanıyor. Reuters yakın zamanda, İran petrol gelirlerinin geleneksel bankacılık kanallarından uzakta Çin'den alımlara yönlendirildiği bir mekanizmaya dair bir haber yayınladı. Bu mekanizma aracılığıyla yaklaşık 2 ila 2,5 milyar dolar aktarıldığı ve bunların Çin malları ve ekipmanlarının satın alınmasında kullanıldığı tahmin ediliyor. Bu mekanizma, Çin'in İran için öneminin sadece en büyük petrol alıcısı olmakla kalmayıp, aynı zamanda petrol gelirlerinin ekonomik ve endüstriyel ihtiyaçları karşılamak amacıyla kullanılması için kendisine bir yol sunmasından da kaynaklandığını ortaya koyuyor. Bu durum, Çin'in ekonomik rolünü, Tahran'ın yaptırımların etkisini absorbe etme, savaşı sürdürme ve ABD saldırılarının hedef aldığı bazı askeri yeteneklerini yeniden inşa edebilme gücünün bir parçası haline getiriyor.

Sürdürülemez bir durum

Gelgelelim savaşın Çin'in enerji güvenliğine yönelik artan maliyeti, Pekin'de, bizzat Çin çıkarlarını etkilemeye başlayan bir savaşı uzatmaya katkıda bulunuyorsa, İran'a askeri ve teknolojik desteği sürdürmenin ne kadar akıllıca olduğu konusunda soruları gündeme getirebilir. Hürmüz Boğazı'ndan petrol trafiğinin aksaması, bölgenin en büyük petrol ihracatçısı Suudi Arabistan'ın, Hürmüz Boğazı yerine doğudaki sahalarından Kızıldeniz'deki Yanbu Limanı’na ham petrol taşımak için Doğu-Batı boru hattına daha bağımlı hale gelmesine neden oldu. Ancak Riyad, 11 Eylül'de saldırıya uğradıktan sonra önlem olarak boru hattını kapatacağını duyurdu ve böylece başta Çin olmak üzere Asya pazarlarına petrol ihracatı seçenekleri azaldı.

Aynı zamanda, Husilerin Babu’l Mendeb yakınlarındaki stratejik konumları kontrol altına almasıyla Kızıldeniz’den geçen rota da daha savunmasız hale geldi ve Husilerin seyrüseferi tehdit etme potansiyelleri arttı. Bu nedenle Çin, aynı anda iki rota üzerinden uygulanan bir baskıyla karşı karşıya; Körfez petrol ihracatının çoğunun geçtiği Hürmüz ve Asya'ya ulaşmak için en önemli alternatif rotalardan birini temsil eden Babu’l Mendeb. Bu durum, ABD Enerji Bilgi İdaresi'ne göre, 2026 yılının ikinci çeyreğinde günlük yaklaşık 8,1 milyon varile düşen ve bir önceki çeyreğe göre yüzde 32 azalan Çin'in ithalatına da yansıdı. Bu arada, eylül ayında Umman Körfezi'nden Çin'e dev tankerlerle ham petrol taşıma maliyeti varil başına yaklaşık 11,50 dolara yükseldi.

Çin, yıllardır Tahran ile olan ilişkisinden ve İran petrolünü indirimli fiyatlarla satın almaktan faydalandı. ABD baskısı karşısında İran'ı desteklemenin maliyeti, çatışma büyük ölçekte enerji arzını aksatmadığı sürece nispeten sınırlı kaldı. Ancak, Hürmüz Boğazı'ndan geçen petrol trafiğine getirilen kısıtlamalar, Suudi Arabistan'ın alternatif güzergahının da kesintiye uğraması ve Babu’l Mendeb'deki artan riskler nedeniyle, uzayan savaş Çin'in çıkarlarını giderek daha fazla tehdit ediyor. Bu baskılar, Çin'den gelen uzlaşma çağrılarının artmasını açıklamaya yardımcı olabilir. Nitekim cumartesi günü, Başkan Şi Jinping, BRICS ülkelerine Ortadoğu çatışmasında “barış yapıcı” bir rol oynama çağrısında bulundu.

 Yeni Delhi'deki BRICS zirvesinde yaptığı konuşmada Şi Jinping, Çin'in, “uluslararası toplumun ortak çıkarlarına hizmet etmeyen” şeklinde nitelendirdiği savaşı sona erdirmek için bloğun üyeleriyle birlikte daha büyük bir rol oynayacağını belirtti. Bu duruş, çatışma tırmanmaya devam ederken Pekin'in katlandığı artan maliyetler bağlamında yorumlanabilir. Çin'in Tahran üzerindeki etkisi, Tahran'ın savaşı sürdürmesine yardımcı olmakla yetinmek yerine, savaşı sona erdirmek için bir araç olarak daha da önemli hale gelebilir.


Ukrayna, Rus gemilerine saldırmak için Libya’daki bir üssü mü kullanıyor?

Mart ayında Libya açıklarında hasar gören Rus gaz tankeri (Libya Ulusal Petrol Kurumu)
Mart ayında Libya açıklarında hasar gören Rus gaz tankeri (Libya Ulusal Petrol Kurumu)
TT

Ukrayna, Rus gemilerine saldırmak için Libya’daki bir üssü mü kullanıyor?

Mart ayında Libya açıklarında hasar gören Rus gaz tankeri (Libya Ulusal Petrol Kurumu)
Mart ayında Libya açıklarında hasar gören Rus gaz tankeri (Libya Ulusal Petrol Kurumu)

Libya’da, Ukrayna basınında yer alan ve batıdaki Misrata kentinde bulunan bir askeri üssün Rusya’nın “gölge filosu” ile bağlantılı gemilere yönelik saldırılarda kullanıldığını öne süren haberlerin ardından siyasi ve güvenlik endişeleri arttı. Gözlemciler ise ülkenin Moskova ile Kiev arasındaki çatışmanın içine çekilmesi konusunda uyarıda bulunuyor.

Söz konusu endişeler, CNN’in yayımladığı bir haberin ardından daha da arttı. CNN, Libya’da bulunduğunu belirttiği “Ukraynalı bir deniz İHA operatörünün”, biriminin Rusya’nın “gölge filosu” ile bağlantılı gemilere saldırmak üzere Misrata’daki bir askeri üssü kalkış noktası olarak kullandığını ve bunun karşılığında yerel güçlere eğitim verdiğini söylediğini aktardı.

Cumartesi günü yayımlanan haberde, “istihbarat kaynakları ve Ukraynalı askeri yetkililere” dayandırılan bilgilere göre, deniz İHA’ları konusunda uzman Ukraynalı unsurlar 2025 yılının sonlarından bu yana Libya’nın batısında bulunuyor.

Batı Libya’daki makamlar aylardır gündeme getirilen iddialara ilişkin açıklama yapmaktan kaçınırken, geçici Ulusal Birlik Hükümeti’ne bağlı Savunma Bakanlığı sessizliğini bozarak Misrata askeri üssünün dış taraflara veya çıkarlara yönelik operasyonlarda kullanıldığı yönündeki “iddiaları” yalanladı.

Savunma Bakanlığı’nın açıklaması, Ukrayna merkezli “UNITED24 Media” platformunun 6 Eylül’de yayımladığı ve Ukrayna’nın Libya’dan havalanan 12 İHA ile yaptırım uygulanan Rus yük gemisi “Lady Maria”yı Girit Adası yakınlarında Akdeniz’de hedef aldığı yönündeki iddiaların ardından geldi.

Ulusal Birlik Savunma Bakanlığı cumartesi akşamı yaptığı açıklamada, “Misrata askeri üssünün veya herhangi bir ulusal askeri tesisin Libya devletinin egemenlik görevleri dışında herhangi bir saldırının başlatılması ya da herhangi bir tür askeri operasyonun gerçekleştirilmesi amacıyla kullanılmasına izin veren hiçbir anlaşma, düzenleme veya koordinasyonun bulunmadığını kesin bir dille reddediyoruz” ifadelerini kullandı.

Bu, mart ayından bu yana Akdeniz’de Rus yük gemilerinin Libya topraklarından kalkan İHA’larla hedef alındığına ilişkin haberlerin ikinci kez gündeme gelmesi. İddialar, Libya’nın Rusya-Ukrayna çatışmasının içine çekilmesi yönündeki siyasi ve güvenlik endişelerini artırıyor.

Bununla birlikte, Savunma Bakanlığı, Başbakan Abdülhamid Dibeybe’nin de yürüttüğü bakanlık sıfatıyla yaptığı açıklamada, gündeme getirilen tüm iddialara ilişkin olarak “hiçbir yabancı tarafa herhangi bir ülke veya taraf aleyhine düşmanca eylemlerde bulunmak amacıyla Libya topraklarını, tesislerini, hava sahasını veya karasularını kullanma izni vermediğini” vurguladı. Bakanlık ayrıca hiçbir ulusal askeri tesisin bu amaçla tahsis edilmediğini veya kullanılmadığını belirtti.

Sorumlu taraf kim?

Askeri araştırmacı Şerefeddin Ali el-Alvani, Libya’nın batısındaki Trablus, Misrata ve Zaviye gibi kentleri “devlet içinde devlet” olarak nitelendiriyor. Alvani, grupların, milislerin ve mevcut durumdan fayda sağlayan tüm kesimlerin “para karşılığında açık silah pazarının anahtarlarını elinde tuttuğunu” belirtiyor.

cdgbthynj
Mart ayından bu yana Libya açıklarında hasar gören Rus gaz tankeri (Libya Ulusal Petrol Kurumu)

Alvani, bunun yalnızca Ukrayna yapımı silah ve İHA ticaretiyle sınırlı olmadığını, “her şeyin mubah hale geldiği bir karaborsa ekonomisini canlandırdığını” ifade ediyor.

Alvani, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Bu gerçeklik, Libya’daki askeri ve güvenlik kurumlarını birleştirme çabalarının başarıya ulaşması ve tüm silah depolarının Genel Komutanlığın çatısı altında toplanmasıyla sona erebilir” dedi.

Trablus’taki Ulusal Birlik Hükümeti 6 Eylül’de, “Trablus ve Zaviye’deki petrol depoları ile Zaviye Elektrik Santrali’ni hedef alan intihar İHA saldırılarına karışan organize bir sabotaj hücresinin dağıtıldığını” açıklamıştı.

Özellikle hükümete muhalif kesimler arasında “tartışma ve şüphelerin” sürdüğü bir dönemde Ulusal Birlik Hükümeti, Savunma Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen “nitelikli güvenlik ve istihbarat operasyonunun” sonucunda Libyalı ve yabancı 5 kişinin yakalandığını ve petrol depolarını hedef alan intihar İHA saldırılarına karışan organize bir sabotaj hücresinin çökertildiğini bildirmişti.

Eski Libya Savunma Bakanı Muhammed el-Bergasi ise daha önce Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, yaptırım uygulanan Rus yük gemisi “Lady Maria”nın Girit Adası yakınlarında Akdeniz’de hedef alındığı iddia edilen 12 İHA’nın Libya topraklarından havalandığı ihtimalini dışlamıştı.

Bergasi, “Bu İHA’ların denizdeki bir geminin üzerinden havalanmış olması daha muhtemel. Çünkü bunların çalıştırılması için pist veya karada bulunan fırlatma platformlarına ihtiyaç yok” değerlendirmesinde bulundu.

Bergasi’nin değerlendirmesinin yanı sıra güvenlik uzmanları da “söz konusu İHA’ların Libya’dan havalandığını gösteren gerçek bir kanıt bulunmadığını” belirtiyor.

Daha önce de “kimliği belirsiz İHA’lar” Trablus ve Zaviye’deki petrol tesislerinin yanı sıra Zaviye Elektrik Santrali’ni hedef almıştı. Saldırıların arkasında kimin bulunduğuna ilişkin belirsizlik sürerken, dikkat çeken nokta ise İHA’ların Libya’nın diğer bölgeleri yerine yalnızca ülkenin batısındaki kritik tesislere yönelmesi oldu.

 Mart ayındaki saldırı

Rusya’ya ait “Arctic Metagaz” isimli tanker, mart ayının başlarında Libya açıklarında ağır hasar almıştı. Rusya Ulaştırma Bakanlığı o dönemde yaptığı açıklamada, Arktik bölgesindeki Murmansk Limanı’ndan sıvılaştırılmış doğal gaz taşıyan tankerin “Ukrayna donanmasına ait İHA’ların saldırısına uğradığını” ve saldırıda kullanılan silahların “Libya kıyılarından fırlatıldığını” açıklamıştı.

Rus haber ajansı Interfax da dönemin Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in yardımcılarından Nikolay Patruşev’in, Akdeniz’de Rusya’ya ait sıvılaştırılmış doğal gaz tankerine düzenlenen saldırıyı “uluslararası terör eylemi” olarak nitelendirdiğini aktarmıştı.

Şüphelerin arttığı ve Ukrayna’nın Libya’nın batısındaki varlığına ilişkin iddiaların önüne geçilmek istendiği bir dönemde Ulusal Birlik Hükümeti Savunma Bakanlığı, “dost ülkelerle gerçekleştirilen her türlü askeri iş birliği ve teknik eğitimin resmi ve yasal çerçevelere tabi olduğunu” vurguladı.

Bakanlık ayrıca “Libya devletinin egemenliğine tam bağlılığını” ve “Libya topraklarının, ulusal güvenliği veya ülkenin dış ilişkilerini tehlikeye atabilecek eylemler için bir üs olarak kullanılmasını reddettiğini” belirtti.

Fransa’nın RFI radyosu tarafından geçen nisan ayında hazırlanan araştırma da Ukrayna ile Rusya arasındaki Afrika’daki “gizli çatışmanın” boyutlarını ele almış ve Libya’nın bu mücadelenin yeni sahnelerinden birine dönüştüğüne dikkat çekmişti.


ABD ablukası İran petrolünün can damarını sıkıştırıyor

Hürmüz Boğazı'nda, Bender Abbas açıklarında demirli bir petrol tankerinin yanından geçen bir tekne, 6 Eylül 2026 (AP)
Hürmüz Boğazı'nda, Bender Abbas açıklarında demirli bir petrol tankerinin yanından geçen bir tekne, 6 Eylül 2026 (AP)
TT

ABD ablukası İran petrolünün can damarını sıkıştırıyor

Hürmüz Boğazı'nda, Bender Abbas açıklarında demirli bir petrol tankerinin yanından geçen bir tekne, 6 Eylül 2026 (AP)
Hürmüz Boğazı'nda, Bender Abbas açıklarında demirli bir petrol tankerinin yanından geçen bir tekne, 6 Eylül 2026 (AP)

Hürmüz Boğazı’nda pazar günü iki geminin saldırıya uğraması, İran’ın petrol ihracatının ABD’nin İran limanlarına uyguladığı deniz ablukasının etkisiyle giderek daha fazla baskı altında kaldığına ilişkin göstergelerle aynı döneme denk geldi.

İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki Kişm Adası yakınlarında bir ticari gemiye düzenlenen saldırıda 1 kişi hayatını kaybetti, 3 kişi yaralandı. Olay, stratejik su yolunda gerilimin tırmandığını gösteren son gelişme oldu.

İran makamları, yerel saatle sabah 05.00 sıralarında Hürmüzgan eyaletine bağlı Kişm Adası’nın Hengam Adası ile Şibderaz sahili arasındaki bölgede bir ticari geminin hedef alındığını bildirdi. Kişm Kaymakamı Hüseyin Emirtemuri, devlet televizyonu ile Tesnim Haber Ajansı’nın aktardığı açıklamasında olayda 1 kişinin öldüğünü, 3 kişinin yaralandığını söyledi.

gthy
Hürmüz Boğazı'ndan geçen gemiler, 7 Eylül 2026 (AFP)

Tesnim, gemiye isabet eden cismin kaynağının bilinmediğini ve türünün henüz belirlenemediğini bildirdi. Daha önce de Hürmüz Boğazı’nın en büyük adası olan Kişm çevresinde gece boyunca çok sayıda patlama sesi duyulduğu yönünde haberler yayımlanmıştı.

Bu olaydan birkaç saat sonra İngiltere Deniz Ticaret Operasyonları Kurumu (UKMTO), bir geminin Hürmüz Boğazı’ndan geçişi sırasında kimliği belirsiz bir cisimle hedef alındığına ilişkin ihbar aldığını açıkladı. Kurum, saldırının ardından gemide yangın çıktığını ve yerel makamların mürettebatın tahliyesine yardımcı olmak üzere olay yerine ulaştığını belirtti.

Kurum, olayın meydana geldiği bölgeye ilişkin kesin bir bilgi vermedi. Saldırının yol açtığı hasarın boyutu, mürettebatın son durumu veya saldırının sorumlusunun kimliği de hemen netleşmedi.

Hürmüz çatışmanın merkezinde

Hürmüz Boğazı, 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik savaşının başlamasından bu yana Tahran ile Washington arasındaki çatışmanın başlıca cephelerinden birine dönüştü. İran saldırılara boğazı kapatarak ve gemi trafiğine sıkı kısıtlamalar getirerek karşılık verirken ABD de İran limanlarına abluka uygulamaya başladı.

Savaş öncesinde dünya petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz arzının yaklaşık yüzde 20’si bu bölgeden geçiyordu.

sdfrgt
Hürmüz Boğazı'nda sis ortasında demirli yüzer tarak platformu ve ticari gemiler (AP)

Tahran, boğazdan geçmek isteyen gemilerin kendisinden izin almasını şart koşuyor. İran ayrıca gemilerden boğazın kuzey kesiminde kendi kıyılarına yakın belirlediği güzergâhı kullanmalarını istiyor. Bunun yanı sıra gemilere sunulan hizmetler karşılığında ücret alınmasını da değerlendiriyor.

Kısıtlamalar ve saldırılar devam ederken Hürmüz’de seyrüsefer güvenliği, İran ve Körfez ülkelerinin petrol ihracatı yapabilme kapasitesinin belirlenmesinde temel unsurlardan biri haline geldi. Bunun etkileri bölgeyle sınırlı kalmayarak küresel enerji piyasalarına da yansıyor.

Tanker izleme verileri

Tanker hareketlerine ilişkin son takip verileri, ablukanın etkisinin yalnızca gemi trafiğiyle sınırlı kalmadığını, İran’ın petrol ihracatını da doğrudan etkilediğini gösteriyor.

Petrol tankerlerini takip eden TankerTrackers kuruluşu, 12 Eylül’e kadar 60 günlük dönemde tanker hareketlerini inceleyen son verilerinde, Umman Denizi ile Arap Denizi arasındaki bölgede ABD’nin deniz ablukası hattını geçen yeni bir İran ham petrolü sevkiyatı tespit edilmediğini bildirdi.

Buna karşılık Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman’dan petrol taşıyan tankerler bölgeden geçmeye devam etti. Aynı dönemde günlük ortalama geçiş yaklaşık 7,85 milyon varil olarak kaydedildi.

Bazı günlerde miktar önemli ölçüde yükseldi. 9 Ağustos’ta yaklaşık 16,6 milyon varile ulaşan günlük geçiş, 25 Ağustos’ta da 14 milyon varile yaklaştı.

TankerTrackers, altı Arap ülkesinden ham petrol taşıyan ortalama 5 tankerin her gün söz konusu bölgeden geçtiğini, buna karşılık 60 günlük dönemde takip ettiği abluka hattını “tek bir varil” İran ham petrolünün dahi geçmediğini belirtti.

Bu sonuçlar, diğer tanker takip kuruluşlarının verileriyle de örtüşüyor. Reuters, eylül ayının başında Kpler, Vortexa ve TankerTrackers verilerine dayanarak yayımladığı haberinde, ABD’nin 14 Temmuz’da deniz ablukasını yeniden başlatmasından bu yana hiçbir yeni İran ham petrolü sevkiyatının Hürmüz Boğazı’ndan geçerek Çin’e ulaşamadığını bildirmişti.

Körfez petrolü abluka hattını geçiyor

Buna karşılık deniz ablukası Körfez ülkelerinin petrol ihracatını durdurmadı. TankerTrackers verilerine göre son yedi günde abluka hattının bulunduğu bölgeden geçen toplam petrol miktarı günlük 10 milyon varili aştı.

Veriler, özellikle Umman petrolünün bir bölümünün açık denizlere ulaşmak için Hürmüz Boğazı’ndan geçmesine zaten ihtiyaç duymadığını gösteriyor.

ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) da son 60 günde Amerikan güçlerinin “Çelik Duvar” adı verilen deniz operasyonu kapsamında yaklaşık 100 ticari geminin güzergâhını değiştirdiğini açıkladı. CENTCOM, gemilerin hiçbirinin ABD güçlerinin izni olmadan abluka bölgesinden geçmediğini belirtti.

ABD Enerji Bakanı Chris Wright ise geçen hafta yaptığı açıklamada, ABD’nin deniz operasyonlarının Hürmüz Boğazı’ndaki petrol tankerlerinin hareketliliğinin yeniden başlamasına yardımcı olduğunu söyledi. Wright, boğazdan günlük ortalama 9 milyon varilden fazla petrol geçtiğini ifade etti.

İran’ın dışarıdaki petrol stokları eriyor

Tahran yeni petrol sevkiyatlarını bölgeden çıkarmakta zorlanırken, ablukanın başlamasından önce Körfez’in dışına taşınmış İran petrolünün miktarı da azalıyor.

ABD merkezli Wall Street Journal’ın Kpler verilerine dayandırdığı haberine göre Körfez bölgesinden uzaktaki sularda tankerlerde bulunan İran petrolü stoklarında ciddi düşüş yaşandı.

Kpler, İran’ın Körfez içinde tankerlerine sınırlı miktarda petrol yüklemeye devam ettiğini ancak bu tankerlerin abluka hattının gerisinde kaldığını belirtti. Ağustos ayında günlük ortalama yükleme yaklaşık 255 bin varil oldu. Bu miktar, şubat-nisan dönemindeki ortalamaya kıyasla yüzde 85’lik düşüş anlamına geliyor.

kıoşp
Basra Körfezi bölgesinde Amerikan uçak gemisi ve savaş uçağı filosuna ait arşiv görüntüsü (AFP)

Buna karşılık Tahran, ablukanın yeniden uygulanmasından önce bölgeden ayrılan ve uzak bölgelerde tankerlerde bekleyen petrol sevkiyatlarından hâlâ gelir elde ediyor. Kpler’in tahminlerine göre bu stoklar temmuz ortasında yaklaşık 90 milyon varilden eylül başında yaklaşık 29 milyon varile geriledi.

Tahminlere göre bu petrolün günlük yaklaşık 1 milyon varili teslim ediliyor ve sevkiyatların büyük bölümü Çin’e yapılıyor. Bu hız devam ederse tankerlerde bulunan mevcut stokların ekim ortasına kadar tükenebileceği belirtiliyor. Daha önce teslim edilmiş bazı sevkiyatların bedellerinin ödenmesi ise aralık ortasına kadar devam edebilir.

İran’ın petrol satma kapasitesi

Bu gelişmeler, İranlı yetkililerin ülkenin petrol satışlarını sürdürme kapasitesi konusunda birbirinden farklı açıklamalar yaptığı bir dönemde yaşanıyor.

İran Merkez Bankası Başkanı Abdunnasır Himmeti, ağustos ayının sonlarında İran televizyonuna verdiği röportajda, “petrol ihraç etmediklerini” söyledi. Himmeti, petrol gelirleri, vergi gelirleri ve sosyal güvenlik primlerindeki düşüşün ekonominin farklı sektörlerine yansımaya başladığını belirtti.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan da bundan birkaç gün önce yaptığı açıklamada, ülkesinin daha önce sattığı petrolü “şimdi satamadığını” söylemişti.

Ancak İran Petrol Bakanı Muhsin Paknejad farklı bir tablo çizdi. Bakan, “petrol satışlarının durmadığını” belirterek uzak sularda müşterilere petrol teslimatının sürdüğünü, ancak ihracatın gerilediğini ifade etti.

Paknejad geçen hafta yaptığı açıklamada, petrol satışlarının ve müşterilere teslimatların Körfez ve Umman Denizi’nden binlerce kilometre uzaktaki bölgelerde gerçekleştirildiğini söyledi ancak satışların miktarına ilişkin bilgi vermedi.

Çin, İran petrolünün en büyük alıcısı olmayı sürdürüyor. Tahran savaş ve abluka öncesinde, “gölge filo” olarak bilinen tanker ağı ve sevkiyatların kaynağını gizlemeye yönelik çeşitli yöntemler aracılığıyla Çin’deki bağımsız rafinerilere yüksek miktarlarda petrol ihraç ediyordu.

Abluka ihracat güzergâhını hedef alıyor

Mevcut deniz ablukası ile İran’ın yıllardır maruz kaldığı ABD petrol yaptırımları arasındaki temel fark, önceki yaptırımların büyük ölçüde Tahran’ın petrol satma kapasitesini hedeflemesi, mevcut ablukanın ise sevkiyatların bölgeden çıkmak için kullandığı güzergâha odaklanması.

Yaptırımların uygulandığı yıllarda İran, karmaşık yaptırım delme ağları aracılığıyla petrol ihracatını sürdürmeyi başardı. Tahran sevkiyatların kaynağını gizlemek ve petrolün alıcılara ulaşmasını sağlamak için tanker filosundan ve çeşitli yöntemlerden yararlandı.

Mevcut durumda ise sorun daha doğrudan bir nitelik taşıyor. Tahran alıcı bulmayı başarsa bile yeni petrol sevkiyatlarını Körfez ve Umman Denizi bölgesinden çıkarmak, deniz ablukası nedeniyle daha zor hale geldi.

Bölge dışındaki İran petrol stoklarının azalmasıyla birlikte ülkenin petrol sektörüne yönelik baskı da artıyor. Petrol, İran ekonomisinin başlıca döviz ve hükümet gelir kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor.

Hürmüz Boğazı ise Tahran ile Washington arasında açık bir çatışma noktası olmayı sürdürürken küresel enerji arzının güvenliği konusunda da sürekli bir endişe kaynağı olmaya devam ediyor.