Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır
TT

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Salgının başlarında, ülkelerin kendi hallerine terk edildiği bir manzara ortaya çıktı. Böylece, yıllardan beri bu kürsüden ısrarla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk. İnsanlığın kaderi sınırlı sayıdaki ülkenin keyfine bırakılamaz” dedi.
75. BM Genel Kurul genel görüşmeleri kapsamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, BM ülkelerine seslendi. Mutat olarak ilk sıradaki Brezilya ve ev sahibi ülke ABD’nin ardından Genel Kurul Başkanlığını yürüten ülkenin heyet başkanı olarak üçüncü sırada konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Genel Kurul Başkanlığını devralan Büyükelçi Volkan Bozkır’ı tebrik etti. Erdoğan, “Büyükelçi Bozkır’ın ülkelerin ezici çoğunluğunun desteğiyle bu göreve seçilmesi, tecrübeli bir diplomat ve siyasetçi olarak şahsi meziyetlerinin yanı sıra, Türkiye’ye duyulan güvenin de işaretidir. Birleşmiş Milletler sistemindeki en üst düzeyli görevi üstlenen ilk Türk vatandaşı olarak Büyükelçi Bozkır’ın, uluslararası toplumun sesi ve vicdanı olacağına inanıyorum. Kendisinin görevini adil ve şeffaf bir şekilde yürüteceğinden şüphe duymuyorum. Birleşmiş Milletlerin kuruluşunun 75’inci yıldönümü gibi anlamlı bir tarihte üstlendiği görevinde, Sayın Bozkır’a başarılar diliyorum” diye konuştu.

“Israrla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk”
Genel Kurul’un “Kovid-19’la mücadele ve çok taraflılık” temasıyla düzenlenmesini isabetli bulduğunun altını çizen Erdoğan, “Türkiye olarak bu konudaki taahhütlerimize bağlıyız ve Kovid-19’la mücadeleye destek vermekte kararlıyız. Salgın, dünyayı çeşitli sınamalarla baş etmekte zorlandığı bir dönemde yakaladı. Zaten tartışılan küreselleşme, kurallara dayalı uluslararası sistem ve çok taraflılık, salgının etkisiyle şimdi daha da çok sorgulanıyor. Karşımızdaki fotoğrafa bakarak, bardağın dolu ve boş taraflarını doğru ve samimi bir şekilde değerlendirmemiz gerekiyor. Bardağın boş kısmında, Birleşmiş Milletler başta olmak üzere çok taraflı örgütlerin reform ihtiyacı bulunuyor. Mevcut küresel mekanizmaların bu krizde ne kadar etkisiz kaldığını gördük. Öyle ki, Birleşmiş Milletlerin en temel karar alma organı olan Güvenlik Konseyi’nin salgını gündemine alması haftalar, hatta aylar sürdü.
Salgının başlarında, ülkelerin kendi hallerine terk edildiği bir manzara ortaya çıktı. Böylece, yıllardan beri bu kürsüden ısrarla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk. İnsanlığın kaderi sınırlı sayıdaki ülkenin keyfine bırakılamaz. Uluslararası örgütlerdeki itibar kaybının önüne geçmek için öncelikle zihniyetimizi, kurumlarımızı ve kurallarımızı gözden geçirmeliyiz. Etkin çok taraflılık, etkin çok taraflı kurumların varlığını gerektirir. Güvenlik Konseyi’nin yeniden yapılandırılmasından başlayarak, kapsamlı ve anlamlı reformları süratle uygulamaya sokmalıyız. Konseyi daha etkin, demokratik, şeffaf, hesap verebilir bir yapıya ve işleyişe kavuşturmalıyız. Aynı şekilde, uluslararası toplumun ortak vicdanını yansıtan Genel Kurul’u da güçlendirmeliyiz. Bardağın dolu tarafında ise, Birleşmiş Milletlerin insanlığın barış, adalet ve refah arayışında bir dönüm noktası olma potansiyelini sürdürmesi bulunuyor. Henüz salgın krizinin üstesinden gelemediğimizi de göz önünde bulundurarak, çok taraflı işbirliği için elimizdeki kurumları ve mekanizmaları en etkin şekilde kullanmaya çalışmalıyız” diye konuştu.

“Kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır”
Sorunların küresel olduğu durumlarda, yerel çözümlerin ancak günü kurtarabileceğini söyleyen Erdoğan, “Uzun vadeli çözümler için uluslararası dayanışma şarttır. Türkiye olarak, salgın krizinin ilk günlerinden itibaren, tüm uluslararası platformlarda işbirliği çağrısında bulunduk. G-20’de, Türk Konseyi’nde, MİKTA’da, İslam İşbirliği Teşkilatı’nda ve diğer platformlarda salgınla mücadele amaçlı çalışmaların en önünde yer aldık. ‘Dost kara günde belli olur’ anlayışıyla, tıbbi malzeme yardımı talep eden 146 ülkeye ve 7 uluslararası kuruluşa elimizi uzattık. Yürüttüğümüz tahliye operasyonlarıyla, 141 ülkedeki 100 binden fazla vatandaşımızın evlerine dönüşünü sağladık. Aynı seferlerle 67 ülkeden 5 bin 500’den fazla yabancıyı da vatanlarına kavuşturduk. Tüm bunları ‘Korona virüs diplomasisi’ niyetiyle yapmadık. Yardım ve tahliye çalışmalarımız için kimseden herhangi bir karşılık beklemedik, beklemiyoruz. Mağdurların ve mazlumların yanında olmak, milletimizin mayasında ve girişimci ve insani dış politikamızın özünde vardır. Buradan bir kez daha, tıbbi malzeme ve ilaç tedariki ile aşı geliştirme çalışmalarının rekabet konusu yapılmaması çağrısında bulunuyorum. Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır. Salgınla birlikte, devlet kapasitesi, etkin yönetişim ve dayanıklılık gibi unsurların ne kadar hayati role sahip olduğunu hep birlikte bir kez daha tecrübe ettik. Türkiye’nin başarı hikâyesinin arkasında, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle birlikte tesis ettiğimiz etkin yönetişim mekanizmaları, sağlık alanındaki altyapı yatırımlarımızın geliştirdiği yüksek kapasite ve yetişmiş insan kaynağı vardır” şeklinde konuştu.

“Suriye’ye güvenli ve gönüllü geri dönüşlerin temin edilmesi şarttır”
Salgının dünya genelindeki çatışma dinamiklerini olumsuz etkilediğini ve kırılganlıkları artırdığını söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin, bizim de desteklediğimiz, küresel insani ateşkes çağrısının somut sonuçlar doğurmamış olmasından üzüntü duyuyoruz. Türkiye olarak, ülkemize ve insanlığa yönelen tehditleri, gerektiğinde her türlü inisiyatifi alarak, bertaraf etmenin yollarını arıyoruz. Suriye’de onuncu yılına giren ihtilaf, bölgemizin güvenlik ve istikrarı için tehdit oluşturmaya devam ediyor. Bölgede DEAŞ’a karşı ilk ve en ciddi darbeyi vuran ülke olarak, PKK-YPG terör örgütüyle de mücadeleyi sürdürüyoruz. Uluslararası toplum olarak, tüm terör örgütlerine karşı aynı ilkeli tutumu takınmadan ve kararlı duruşu göstermeden, Suriye meselesine kalıcı çözüm bulamayız. Bu yaklaşım, Suriye’ye güvenli ve gönüllü geri dönüşlerin temin edilmesi için de şarttır.
Suriye’de terör örgütlerinden kurtardığımız bölgelere 411 binin üzerinde Suriyeli kardeşimizin dönmesi bunun en açık göstergesidir. Aynı şekilde, güvenli hale getirdiğimiz bölgeler sayesinde, İdlib başta olmak üzere, ülkenin çeşitli yerlerinden milyonlarca Suriyelinin de vatanlarından ayrılmalarının önüne geçtik. Türkiye yıllardır, 4 milyona yakın Suriyeli sığınmacıyı, tüm ihtiyaçlarını karşılayarak kendi topraklarında barındırıyor. Bir o kadar Suriyelinin ihtiyaçlarını da, sınırımıza yakın yerler başta olmak üzere, kontrol altında tuttuğumuz bölgelerde, yerinde karşılıyoruz. Son olarak bu kardeşlerimiz için İdlib’te ve diğer yerlerde onbinlerce briket konut inşa ediyoruz. Bütün bu faaliyetleri, uluslararası toplumdan ve uluslararası kuruluşlardan kayda değer bir destek almadan, kendi imkanlarımızla ve halkımızın desteğiyle yürütüyoruz. Suriye’deki ihtilafın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı Kararı’ndaki yol haritası temelinde çözülmesi, hepimizin önceliği olmalıdır. Bunun için Birleşmiş Milletlerin himayesinde başlatılan, Suriyeliler tarafından da sahiplenilen ve yönlendirilen siyasi sürecin başarıyla sonuçlandırılması gerekiyor. Suriye’nin, toprak bütünlüğü ve siyasi birliği korunmuş olarak kalıcı bir barışa ulaşabilmesi, ancak bu şekilde mümkündür. Bu hedef gerçekleşene kadar, Suriye’nin siyasi birliği ve toprak bütünlüğü ile milli güvenliğimize kasteden terör örgütlerini engellemekte kararlıyız. Bugün dünyada en çok sığınmacıya ev sahipliği yapan Türkiye gibi ülkeler, yaptıkları fedakârlıkla tüm insanlığın onurunu kurtarıyor. Buna karşılık, aralarında bazı Avrupa ülkelerinin de yer aldığı kimi devletler, maalesef, sığınmacıların ve göçmenlerin haklarını ihlal ediyor. Cenevre Sözleşmesi’ni ve uluslararası insan hakları sistemini aşındıran bu ihlaller karşısında Birleşmiş Milletlerin güçlü bir tavır almasının vakti gelmiştir. Libya’da, darbecilerin geçen yıl meşru Milli Mutabakat Hükümeti’ni devirmek için başlattığı saldırılar, bu ülkeye sadece acı ve yıkım getirmiştir. Uluslararası toplum, yapılan katliamların, insan hakları ihlallerinin ve özellikle Tarhuna şehrinde bulunan toplu mezarların hesabını ne darbecilerden, ne de destekçilerinden sorabilmiştir.
Libya’nın meşru hükümetinin yardım çağrısına somut cevap veren ve destek sağlayan tek ülke Türkiye olmuştur. Libya’da kalıcı siyasi çözümün, Libyalılar tarafından yürütülecek kapsayıcı ve kapsamlı diyalog yoluyla tesis edilebileceğine inanıyoruz. Yemen’de beş yılı aşkın süredir akan kanın durdurulması ve insani krizin önüne geçilmesi de, uluslararası toplumun sorumluluğundadır. Bölgede nüfuz kazanma niyetiyle, Yemen’in egemenliğine, siyasi birliğine ve toprak bütünlüğüne göz dikenleri ve Yemenlilerin ıstırabının sürmesine göz yumanları tarih affetmeyecektir. Irak’ın dış güçlerin çatışma sahasına dönüşmemesi, bölgemiz için istikrar ve refah üreten bir konuma gelmesi samimi arzumuzdur. Komşumuz Irak’a her alanda destek olurken, özellikle terörle mücadelede daha yakın işbirliği yapmak istiyoruz. Tıpkı DEAŞ gibi, Irak’ta yuvalanan PKK terör örgütünün kökünü kazıma konusunda, uluslararası toplumdan ve bu ülkeden samimi işbirliği bekliyoruz. Bölgenin terör örgütlerinden temizlenmesi, insanlığın en kadim coğrafyasına evsahipliği yapan Irak’ın geleceğinin aydınlanmasına katkı sağlayacaktır. İran’ın nükleer programıyla ilgili hususların uluslararası hukuk dikkate alınarak, diplomasi ve diyalog yoluyla çözülmesinden yanayız. Tüm tarafların, bölgesel ve küresel güvenliğe ciddi katkılar sağlayan Kapsamlı Ortak Eylem Planındaki yükümlülüklerine riayet etmeleri çağrımızı tekrarlıyorum. İnsanlığın kanayan yarası olan Filistin’deki işgal ve zulüm düzeni, vicdanları acıtmaya devam ediyor. Üç büyük dinin kutsallarına ev sahipliği yapan Kudüs’ün mahremiyetine uzanan kirli el, cüretini giderek artırıyor. Filistin halkı, İsrail’in tüm baskı, şiddet ve yıldırma politikalarına yarım asırdan uzun bir süredir göğüs geriyor. ‘Asrın Anlaşması’ adı altında Filistin tarafına dayatılmaya çalışılan teslimiyet belgesi reddedilince, İsrail bu kez işbirlikçilerinin yardımıyla ‘kaleyi içeriden fethetme’ girişimlerine hız vermiştir. Türkiye olarak, Filistin halkının rıza göstermediği hiçbir plana destek vermeyeceğiz. Kimi bölge ülkelerinin bu oyuna ortak olması, İsrail’in temel uluslararası parametreleri aşındırma çabalarına hizmet etmenin ötesinde anlam taşımıyor.
Birleşmiş Milletler kararları ve uluslararası hukukun hilafına Kudüs’te büyükelçilik açma niyetini beyan eden ülkeler, bu tavırlarıyla sadece ihtilafın daha da çetrefil hale gelmesine hizmet ediyor. Filistin meselesi ancak, 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız, egemen ve coğrafi devamlılık içinde bir Filistin Devleti’nin kurulmasıyla çözülebilir. Bunun dışındaki çözüm arayışları beyhudedir, tek taraflıdır, adaletsizdir. Temmuz ayında Azerbaycan topraklarına saldıran Ermenistan, Güney Kafkasya’da kalıcı barış ve istikrarın önündeki en büyük engel olduğunu bir kez daha ispatlamıştır. Yukarı Karabağ sorunu başta olmak üzere bölgedeki ihtilafların Azerbaycan ve Gürcistan’ın toprak bütünlüğü ve egemenliği ile Birleşmiş Milletler ve AGİT kararları doğrultusunda bir an evvel çözülmesinden yanayız. Güney Asya’nın istikrar ve barışı için de kilit önem taşıyan Keşmir sorunu halen çözüm bekliyor. Cammu-Keşmir’in özel statüsünün ilgasının ardından atılan adımlar sorunu daha da karmaşıklaştırdı. Bu meselenin, diyalog yoluyla, Birleşmiş Milletler kararları çerçevesinde ve özellikle Keşmir halkının beklentileri doğrultusunda çözülmesinden yanayız” ifadelerini kullandı.

“Bölgesel bir konferans düzenlenmesini teklif ediyoruz”
Doğu Akdeniz’de bir süredir yaşanan gerilimin gerisinde, “kazanan hepsini alır” anlayışıyla hareket eden ülkeler bulunduğunun altını çizen Erdoğan, “Ülkemizi dışlama amaçlı nafile adımların başarı şansı kesinlikle yoktur. Bizim ne Doğu Akdeniz’de, ne de başka bir bölgede, kimsenin hakkında, hukukunda, meşru çıkarlarında gözümüz bulunmuyor. Ancak, ülkemizin ve Kıbrıs Türklerinin haklarının çiğnenmesine, çıkarlarının yok sayılmasına da göz yumamayız. Bölgede bugün yaşanan sıkıntıların sebebi, Yunanistan ile Kıbrıs Rum kesiminin 2003’ten beri maksimalist taleplerle attıkları tek yanlı adımlardır. Türkiye, Doğu Akdeniz’deki her türlü olumsuz gelişmenin yükünü tek başına omuzlamak durumunda bırakılan bir ülkedir. Buna karşılık, bölgedeki doğal kaynaklar sözkonusu olduğunda ülkemizin yok sayılması ne akıl ve vicdanla, ne de uluslararası hukukla izah edilebilir.
Anlaşmazlıkların samimi bir diyalogla, uluslararası hukuk temelinde, hakkaniyete uygun biçimde çözümü öncelikli tercihimizdir. Ancak, aksi yöndeki hiçbir dayatmaya, tacize, saldırıya asla müsamaha göstermeyeceğimizi de açıkça ifade etmek istiyorum. Doğu Akdeniz’deki kıyıdaş ülkeler arasında diyalog ve işbirliğini tesis etmeye yönelik çağrımızı burada tekrarlamak istiyorum. Bu amaçla, tüm bölge ülkelerinin hak ve çıkarlarının göz önünde bulundurulduğu, içinde Kıbrıs Türklerinin de yer aldığı bölgesel bir konferans düzenlenmesini teklif ediyoruz. Bölgedeki krizin sebeplerinden biri de, 1968 yılından bu yana aralıklarla devam eden müzakerelerde Kıbrıs meselesine adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüm bulunamamasıdır. Çözümün önündeki yegâne engel, Rum tarafının uzlaşmaz, hak tanımaz, şımarık yaklaşımıdır. Uluslararası anlaşmaları hiçe sayan Rum tarafı, Kıbrıs Türklerini kendi yurtlarında azınlık yapmayı, hatta tümüyle adadan tasfiye etmeyi amaçlıyor. Garantör ülke sıfatıyla, Kıbrıs Türk halkını haklı davasında hiçbir zaman yalnız bırakmadık, bundan sonra da bırakmayacağız. Kıbrıs meselesinde çözüm, ancak Kıbrıs Türk halkının Ada’nın ortak sahibi olduğu gerçeğinin kabul edilmesiyle mümkündür. Kıbrıs Türk halkının güvenliğini ile Ada’daki tarihsel ve siyasi haklarını kalıcı biçimde teminat altına alacak her çözümü destekleyeceğiz” dedi.

“Uluslararası toplumun kitle imha silahlarının tamamını ortadan kaldırması gerekiyor”
Bu sene, Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombası atılmasının 75’inci yıldönümü olduğunu hatırlatan Erdoğan, “Silahsızlanma, küresel barış ve güvenliğin sağlanması bakımından hayati öneme sahip. Buna karşılık silahların kontrolü mimarisi, son yıllarda önemli hasarlar aldı. Uluslararası toplumun bu konuda eşitlik ve adalet temelinde ilerleyerek, kitle imha silahlarının tamamını ortadan kaldırması gerekiyor. Hep birlikte hareket etme mecburiyetimizin bulunduğu bir diğer önemli konu iklim değişikliğidir. İnsanoğlunun tabiatın dengelerine müdahale etmesinin nasıl ağır bedellere yol açabileceğini görüyoruz. Bu kötü gidişatı durdurmak ve tersine çevirmek mecburiyetindeyiz. Türkiye olarak, gelinen noktadaki tarihi mesuliyetimiz yok denecek kadar az olmasına rağmen, bu mücadeleye samimiyetle destek veriyor ve yükümlülüklerimizi yerine getiriyoruz. Yakın geçmişte, Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi Taraflar Konferansı’na evsahipliği yaptık. Afrika başta olmak üzere pek çok bölge ve ülkeyle verimli bir işbirliği yürüttük. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin 2022’de yapılacak 16’ncı Taraflar Konferansının da ev sahipliğini üstlendik. Şimdi de, insanlığı tehdit eden ancak nedense görünmez sayılan bir soruna dikkatinizi çekmek istiyorum. Irkçılık, yabancı karşıtlığı, İslam düşmanlığı ve nefret söylemi vahim boyutlara ulaştı. Salgın sürecinde, yabancı düşmanlığı ve ırkçılık iyice artarken, göçmenler ve sığınmacılar başta olmak üzere, savunmasız kişilere yönelik şiddet eylemleri hız kazandı. Önyargılardan ve cehaletten beslenen bu tehlikeli eğilimlere en çok da Müslümanlar maruz kalıyor. Bu tehlikeli gidişin en önemli sorumluları, oy uğruna popülist söylemlere yönelen siyasetçiler ile ifade özgürlüğünü suiistimal ederek nefret söylemini meşrulaştıran marjinal kesimlerdir. Tüm uluslararası kuruluşları acilen bu zihniyete karşı mücadelede daha somut adımlar atmaya davet ediyorum. Yeni Zelanda’da Müslümanlara yönelik terör saldırısının yıldönümü olan 15 Mart tarihinin, Birleşmiş Milletler tarafından “İslam Düşmanlığına Karşı Uluslararası Dayanışma Günü” olarak ilan edilmesi çağrımı tekrarlıyorum. Birleşmiş Milletlerden sonra en büyük ikinci uluslararası kuruluş olan İslam İşbirliği Teşkilatı, bu günü resmen kabul etmiştir” diye konuştu.

“Dijitalleşmenin dönüştürücü gücünden yararlanmalıyız”
Salgın ve onunla bağlantılı olarak tırmanan ekonomik krizin sürdürülebilir kalkınma ve 2030 hedefleri bakımından da olumsuz etkilere yol açtığının altını çizen Erdoğan, konuşmasını şu sözlerle tamamladı:
“Gelişmekte olan ülkeler ile düşük gelir düzeyine sahip ülkeler, bu krizden daha fazla etkileniyorlar. Esasen, salgın döneminde yaşananlar bize, sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin her türlü küresel krizle mücadelede önemli bir yol gösterici olabileceğini gösterdi. Krizden çıkışın ekonomik reçetelerini tasarlarken, dijitalleşmenin dönüştürücü gücünden de yararlanmalıyız. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Dijital İşbirliği Haritasını destekliyoruz. Küresel ve bölgesel meseleleri ele almak üzere tasarladığımız ilk ‘Antalya Diplomasi Forumu’nun temasını da, dijital çağda diplomasi olarak belirledik. Ayrıca, en az gelişmiş ülkeler için Birleşmiş Milletler Teknoloji Bankası’na da evsahipliği yapıyoruz. En doğudaki Avrupalı ve en batıdaki Asyalı olmak, her alanda Türkiye’nin özgül ağırlığını artırıyor. Tarihin sarkacının yeniden Asya’ya doğru kaydığı bu dönemde, ‘Yeniden Asya’ girişimimizle, ilişkilerimize yeni bir dinamizm kazandıracağız. Coğrafi yakınlığımızı perçinleyen beşeri ve tarihi bağlara sahip olduğumuz Afrika ile ilişkilerimizde de ciddi ivme yakaladık. Önümüzdeki yıl Türkiye’de düzenlemek istediğimiz Türkiye-Afrika Birliği Ortaklık Zirvesi’nin üçüncüsünde, Afrika’nın kapasitesini güçlendirmeyi amaçlayan projeleri hayata geçirmeyi planlıyoruz. Sözlerime son verirken, içinden geçtiğimiz bu hassas dönemde çok taraflılığa verdiğimiz güçlü desteğin süreceğini belirtmek istiyorum. Salgına karşı elbette mesafeyi korumalıyız, ancak, uluslararası toplumu tehdit eden tüm imtihanlara karşı ortaklaşa mücadele ve işbirliğinde safları sıkılaştırmak mecburiyetindeyiz. Tarih boyunca dünyanın en gözde şehirlerinden olan İstanbul’un, Birleşmiş Milletler merkezi haline gelmesi yönündeki gayretlerimizi sürdüreceğiz.”



Hamaney sonrası İran... Mücteba, savaş ve krizlerle yıpranmış bir rejimi yönetmede başarılı olabilecek mi?

İran’ın eski Dini Lideri Ali Hamaney’in cenaze töreninden (AFP)
İran’ın eski Dini Lideri Ali Hamaney’in cenaze töreninden (AFP)
TT

Hamaney sonrası İran... Mücteba, savaş ve krizlerle yıpranmış bir rejimi yönetmede başarılı olabilecek mi?

İran’ın eski Dini Lideri Ali Hamaney’in cenaze töreninden (AFP)
İran’ın eski Dini Lideri Ali Hamaney’in cenaze töreninden (AFP)

İran’ın eski Dini Lideri Ali Hamaney’in hayatını kaybetmesiyle birlikte ülke, 1979’daki kuruluşundan bu yana en kritik dönemlerinden birine giriyor. Yaklaşık kırk yıl boyunca devletin tüm kilit mekanizmalarını kontrol eden Hamaney, arkasında savaşın etkileri, ekonomik baskılar ve iç siyasi ayrışmaların iç içe geçtiği, benzeri görülmemiş zorluklarla karşı karşıya olan bir yönetim bıraktı. Gözler ise uzun yıllardır iktidar çevrelerinde adı anılmasına rağmen kamuoyundan uzak bir profil çizen oğlu ve halefi Mücteba Hamaney’e çevrildi.

Bu liderlik değişimi, rejimin geleceği, askeri ve dini kurumların nüfuzunun sınırları ile yeni yönetimin onlarca yılın en karmaşık dönemi olarak nitelendirilen süreçte devletin bütünlüğünü koruyup koruyamayacağına ilişkin temel soruları da beraberinde getiriyor.

37 yıl süren bir dönemin sonu

Hamaney, 2024 yılının sonlarında yaptığı bir konuşmada ideal yaşamın, insanın eğitimini tamamlaması, seksenli ya da doksanlı yaşlarına kadar yaşaması ve ardından ‘şehitlik mertebesine ulaşması’ olduğunu söylemişti.

Aradan bir yıldan biraz fazla bir süre geçtikten sonra 86 yaşındaki Hamaney de bu sonla karşılaştı. Hamaney, geçtiğimiz şubat ayında ABD ile İsrail’in İran’a yönelik savaşının başlamasıyla birlikte hayatını kaybetti. Destekçileri, bu ölümü onun devrimci mücadelesinin zirve noktası olarak değerlendirdi.

Hamaney, perşembe günü doğduğu şehir olan Meşhed’de toprağa verilecek. Günler süren cenaze törenlerinin son halkasını oluşturacak defin töreni, yalnızca bir cenazenin tamamlanmasını değil, aynı zamanda yaklaşık 37 yıl boyunca İran siyasetinin en etkili ismi olarak ülkenin politikalarına yön veren ve rejimin bütünlüğünü koruyan bir dönemin sona erişini de simgeliyor.

Hamaney, liderliği boyunca Şii dini kurumlarından İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) kadar devletin temel yapılarını yeniden şekillendirdi. Bölgedeki silahlı gruplara verilen desteği artıran Hamaney, ülke içinde yaşanan protesto dalgalarına karşı da geniş çaplı baskı politikaları yürüttü. Bu nedenle görev süresinin son yıllarında halkın artan öfkesinin başlıca hedeflerinden biri haline geldi.

Mücteba Hamaney... Çalkantılı bir dönemde gizemli bir halef

Hamaney’in oğlu ve halefi Mücteba Hamaney, savaşın yıprattığı ve derin ekonomik sorunlarla karşı karşıya bulunan bir ülkenin yönetimini devralıyor.

Ancak iktidar kendisine geçmesine rağmen yönetim tarzının nasıl şekilleneceği henüz netlik kazanmış değil. Mart ayında göreve getirilmesinden bu yana kamuoyu önünde görülmeyen Mücteba Hamaney’in ülkeyi nasıl yöneteceğine ilişkin görüşleri hakkında da sınırlı bilgi bulunuyor.

Analistler ve yetkililer, babasının sahip olduğu siyasi mirastan ve onlarca yıllık yönetim tecrübesinden yoksun olması nedeniyle yeni dönemde özellikle DMO başta olmak üzere etkili kurumların daha fazla rol üstleneceğini öngörüyor. Buna karşın Mücteba Hamaney’in, ülkenin kaderini belirleyen kritik kararlarda son sözü söylemeye devam etmesi bekleniyor.

Bununla birlikte, söz konusu yönetim modelinin rejimin devamlılığını sağlamaya yeterli olup olmayacağı sorusu gündemdeki yerini koruyor.

Şarku’l Avsat’ın Financial Times’tan aktardığına göre, konuya yakın kaynaklardan biri, ülkenin karşı karşıya bulunduğu iç ve dış sorunların karmaşıklığı nedeniyle rejimin artık Ali Hamaney’in dahi çözemeyeceği bir noktaya ulaştığını belirtti. Aynı kaynak, Mücteba Hamaney’in ise en etkili kurumların desteğiyle yeni bir sayfa açabilecek bir konumda bulunduğunu ifade etti.

Askeri kurumların artan etkisi

DMO, yeni komutanı Ahmed Vahidi liderliğinde güvenlik dosyaları, dış politika ve ekonominin geniş kesimleri üzerindeki nüfuzunu artırmayı sürdürüyor. Son savaş sürecinde de örgütün devlet içindeki etkisi daha da güçlendi.

Mücteba Hamaney’in ayrıca, kriz dönemlerinde destekçileri seferber eden dini kurumların yanı sıra ekonomik çıkar ağlarına ve son dönemde etkileri zayıflamış olsa da Hizbullah gibi bölgesel vekil güçlere dayanması bekleniyor.

sdfer
 İran Dini Lideri Mücteba Hamaney’in fotoğrafını taşıyan bir adam (AP)

İranlı analist Said Leylaz, Ali Hamaney döneminde oluşturulan kurumsal ve siyasi ağların savaş sırasında devletin ayakta kalmasına katkı sağladığını belirtti. Leylaz, Mücteba Hamaney’in stratejik kararlarda son sözü söyleyeceğini, ancak yeni dönemde kurumların karar alma süreçlerinde babasının dönemine kıyasla daha etkin bir rol üstleneceğini ifade etti.

İktidar devrinden önce iç krizler yaşanır

İran’da savaş başlamadan önce de rejim, yıllardır süren yaptırımlar, uluslararası izolasyon ve ekonomik durgunluğun yol açtığı derinleşen bir krizle karşı karşıyaydı.

Bu kriz, ocak ayında rejim karşıtı kitlesel gösterilerle zirveye ulaştı. Güvenlik güçlerinin sert müdahalesi sonucu binlerce kişi hayatını kaybetti. Bu gelişme, Hamaney’in ölümünden önceki aylarda iktidarın meşruiyetinin daha da aşınmasına neden oldu.

İran yönetimi, altı gün süren cenaze törenlerini siyasi bir mesaja dönüştürmeye özen gösterdi. Hamaney’in naaşının İran’dan Irak’a götürülüp ardından Meşhed’e getirilmesiyle devam eden törenler, Tahran’ın dış baskılara meydan okuduğunu göstermeyi amaçladı. Yetkililer, törenlere katılan kalabalıkları ise rejimin yalnızca savaştan sağ çıkmadığının, aynı zamanda hâlâ güçlü bir toplumsal destek tabanına sahip olduğunun kanıtı olarak sundu.

Cenaze töreni, yeni yönetimin aylar süren sessizliğin ardından kamuoyu önüne çıkması için de önemli bir fırsat oldu.

Savaş sırasında selefinin hayatını kaybetmesinin ardından DMO Komutanlığı görevine getirilen Ahmed Vahidi, çatışmaların sona ermesinden bu yana ilk kez kamuoyu karşısına çıktı. Savaş sürecinde konumunu güçlendiren Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf da Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei ve çok sayıda üst düzey yetkiliyle birlikte törene katıldı.

Eski Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad da geçmişte rejimle yaşadığı anlaşmazlıklara ve akıbetine ilişkin aylardır süren spekülasyonlara rağmen cenazede yer aldı. Ahmedinejad’ın yaşadığı mahallenin bombardımana uğraması ve olayda bazı korumalarının hayatını kaybetmesi, son dönemde hakkındaki iddiaları daha da artırmıştı.

Mücteba’nın yokluğu soru işaretleri uyandırıyor

Buna karşılık Mücteba Hamaney, cenaze törenlerinin hiçbirine katılmadı. Dini liderlik görevini devralmasından bu yana kamuoyuna hitaben ne görüntülü ne de sesli herhangi bir mesaj yayımladı.

Göreve gelmeden önce de kamuoyu önünde nadiren görülen Mücteba Hamaney’in bu sessizliğini sürdürmesi, İranlılar arasında geniş yankı uyandırdı. Zira kamuoyu, düzenli olarak halkın karşısına çıkan ve sık sık yaptığı konuşmalarla yönetimin en önemli iletişim araçlarından birini kullanan Ali Hamaney’e alışkındı.

Rejim içindeki yetkililer ve siyasetçilerin yanı sıra bazı yabancı diplomatlar ise Mücteba Hamaney’in kamuoyundan uzak kalmasını güvenlik gerekçeleriyle açıklıyor ve devlet işlerini yönetmeyi sürdürdüğünü belirtiyor.

Bu kaynaklara göre Mücteba Hamaney, babasının yanı sıra eşi, kız kardeşi, eniştesi ve 14 aylık yeğeninin hayatını kaybettiği hava saldırılarında yaralandı ancak daha sonra sağlığına kavuştu. Söz konusu aile fertlerinin tamamının Meşhed’de toprağa verilmesi planlanıyor.

İlk siyasi sınav

Mücteba Hamaney’in aldığı ilk önemli karar, temkinli bir yönetim anlayışını benimsemesi oldu.

Hamaney, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’a, İran’ın en önemli stratejik kozlarından biri haline gelen Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasına ilişkin mutabakat zaptını imzalama ve savaşı sona erdirecek bir anlaşmaya varılması amacıyla ABD ile müzakereleri başlatma yetkisi verdi. Ancak anlaşmanın siyasi sorumluluğunu üstlenmekten kaçınmaya özen gösterdi.

Yazılı açıklamasında anlaşmaya ‘ilke olarak’ karşı olduğunu belirten Mücteba Hamaney, buna rağmen Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin onay vermesi üzerine sürecin ilerlemesine izin verdiğini ifade etti. Cumhurbaşkanı’nın başkanlık ettiği konseyde ülkenin üst düzey askeri komutanları da yer alıyor.

Hamaney ayrıca, anlaşmanın sağlayacağı ekonomik kazanımların, dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılması da dahil olmak üzere, Pezeşkiyan’ın sorumluluğunda olduğunu vurguladı.

Bu adımlar, Mücteba Hamaney’in, babasının izlediği güç merkezleri ile rejim içindeki rakip siyasi gruplar arasında denge kurma politikasını sürdürmeye çalıştığı şeklinde değerlendiriliyor.

Bu çerçevede Hamaney, başta Muhammed Bakır Kalibaf olmak üzere pragmatik kanada daha geniş hareket alanı tanıdı. Söz konusu kanat, ABD ile bir anlaşmaya varılmasının yaptırımların hafifletilmesi ve ekonomik baskının azaltılması için tek gerçekçi seçenek olduğunu savunuyor.

Haberde görüşlerine yer verilen rejime yakın bir kaynak, “Kalibaf artık yeni liderin sağ kolu konumunda. Ülkenin kalkınmasının en büyük öncelik olduğunun farkında ve pragmatik bir çizgi izleyeceğini gösterecek” değerlendirmesinde bulundu.

Bununla birlikte bu yaklaşım, rejimin muhafazakâr tabanında güçlü bir muhalefetle karşı karşıya bulunuyor. Muhafazakâr çevreler, Washington ile yeniden müzakere masasına oturulmasının, rejimin üzerine inşa edildiği ideolojik ilkeler ve Ali Hamaney’in siyasi mirasıyla doğrudan çeliştiğini savunuyor.


Bekayi: Avrupa sorumluluk üstlenmeli

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi (İran Dışişleri Bakanlığı)
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi (İran Dışişleri Bakanlığı)
TT

Bekayi: Avrupa sorumluluk üstlenmeli

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi (İran Dışişleri Bakanlığı)
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi (İran Dışişleri Bakanlığı)

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte'nin Avrupa ülkelerinin İran'a karşı yürütülen savaşa katılımına ilişkin açıklamalarına tepki göstererek, "Avrupa sorumluluk üstlenmeli" dedi.

Şarku’l Avsat’ın, Mehr Haber Ajansı’ndan aktardığı habere göre  Bekayi bugün (Perşembe) sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda Rutte'nin açıklamalarını değerlendirdi.

Bekayi paylaşımında, "Mark Rutte'nin Avrupa ülkelerinin İran'a yönelik askeri saldırıya katıldığını defalarca kabul etmesi, Avrupa'nın bu saldırgan savaşta tarafsız olmadığını bir kez daha teyit etmektedir" ifadelerini kullandı.

Avrupa toprakları, askeri üsleri ve altyapısının ABD-İsrail ortak askeri operasyonuna tahsis edildiğini belirten Bekayi, "Topraklarını, üslerini ve altyapısını ABD-İsrail saldırganlığına açan taraflar, bu iş birliğinin ve sonuçlarının sorumluluğundan kaçamaz. ABD'nin zorbalığını ve saldırgan savaşını desteklemekle övünmek, güç ve özgüven göstergesi olmaktan ziyade; efendisinin kibirli bakışını dalkavuklukla değiştirebileceğine inanan bir zihniyetin yansımasıdır" ifadelerini kullandı.


ABD'den İran'da 90 noktaya hava saldırısı... Tahran'dan uyarı, Trump'tan anlaşma mesajı

ABD'den İran'da 90 noktaya hava saldırısı... Tahran'dan uyarı, Trump'tan anlaşma mesajı
TT

ABD'den İran'da 90 noktaya hava saldırısı... Tahran'dan uyarı, Trump'tan anlaşma mesajı

ABD'den İran'da 90 noktaya hava saldırısı... Tahran'dan uyarı, Trump'tan anlaşma mesajı

Washington ile Tahran arasında eşi benzeri görülmemiş askeri gerilim, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı'nın (CENTCOM) bugün (Perşembe) sabah saatlerinde İran'ın iç kesimlerine yönelik yeni bir hava saldırısı dalgasını tamamladığını duyurmasının ardından bölgeyi kapsamlı bir çatışmanın eşiğine getirdi.

İran devlet medyası ve Sağlık Bakanlığı'na göre ABD hava saldırılarında en az 14 kişi hayatını kaybetti, 78 kişi yaralandı. Saldırıların ardından yetkililer, Tahran-Meşhed demir yolu hattındaki seferleri durdurdu.

İran ise buna hızlı bir karşılık vererek Devrim Muhafızları aracılığıyla Kuveyt ve Bahreyn'deki ABD askeri üslerini hedef aldığını açıkladı. Bahreyn ve Kuveyt yönetimleri ise hava sahalarına giren füzelerin ve diğer mühimmatın etkisiz hale getirildiğini bildirdi.

CENTCOM, X platformundan yaptığı açıklamada ABD güçlerinin İran'da yaklaşık 90 askeri hedefi vurduğunu duyurdu. Hedefler arasında hava savunma sistemleri, kıyı gözetleme unsurları, füze ve insansız hava aracı depoları, deniz kuvvetlerine ait askeri kapasite ile İran kıyıları boyunca bulunan askeri lojistik altyapı yer aldı.

Washington, son saldırı dalgasının amacının "İran'ın Hürmüz Boğazı'ndaki ticari gemilere ve masum sivil denizcilere yönelik saldırı kapasitesini daha da zayıflatmak" olduğunu belirtti. Açıklamada, operasyonların önceki gece gerçekleştirilen başarılı hava saldırılarının devamı niteliğinde olduğu ifade edildi.

Sahadaki çatışmalar sürerken diplomatik cephede de dikkat çekici gelişmeler yaşandı. ABD Başkanı Donald Trump, İran'ın yönetimiyle temasa geçerek bir "anlaşma" yapma isteğini ilettiğini açıkladı.

Trump'ın bu açıklamalarıyla eş zamanlı olarak İran Devrim Muhafızları, saldırıların tekrarlanması halinde bölgedeki diğer ABD üslerinin de hedef alınacağı uyarısında bulundu. Açıklamada, askeri karşılığın genişletilebileceği belirtilirken, bölgenin karşılıklı caydırıcılık ile gerilimi arka kapı diplomasisi yoluyla kontrol altına alma çabaları arasında kritik bir dönemece girdiği vurgulandı.

İsrail Güney Lübnan'da saldırılar düzenledi

İsrail ordusu, bugün (Perşembe) sabahın erken saatlerinde ve dün gece Güney Lübnan'daki Hıyam beldesinde saldırılar gerçekleştirdi. Ordu ayrıca gece saatlerinde Tayyibe beldesini hedef alan bir başka saldırı düzenledi.

Lübnan resmi haber ajansı NNA'nın aktardığına göre İsrail ordusu gece ve sabah saatlerinde Hıyam beldesi içinde art arda saldırılar gerçekleştirdi. Patlamaların sesi Güney Lübnan'ın birçok bölgesinde duyuldu.

Ayrıca İsrail güçleri, Tayyibe beldesinde de saldırılar düzenlerken, eş zamanlı olarak Deyr Seryan beldesinin çevresi topçu ateşiyle hedef alındı.

Fransa Dışişleri Bakanı: ABD saldırılarının nedeni İran'ın taahhütlerini ihlal etmesi

Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, bugün (Perşembe) yaptığı açıklamada ABD'nin İran'a yönelik son saldırılarının, Tahran'ın taahhütlerini ihlal etmesinin sonucu olduğunu söyledi.

Fransız TF1 kanalına konuşan Barrot, saldırıların meşruiyetine ilişkin bir soruya verdiği yanıtta, "İran, Umman açıklarında seyreden gemileri hedef alarak hem Washington ile son imzaladığı mutabakat zaptındaki yükümlülüklerini hem de uluslararası hukuku ihlal etti" ifadelerini kullandı.

Barrot, İran'ın geçen ay ABD ile varılan anlaşmayı ihlal ettiğini belirterek, "Bu tür girişimlerin derhal sona ermesi gerekiyor ki kritik müzakereler mümkün olan en iyi şartlarda yeniden başlayabilsin" dedi.

Katar Dışişleri Bakanlığı

  • Katar Başbakanı, İran Dışişleri Bakanı ile telefonda görüştü.
  • Görüşmede Washington ile Tahran arasında yaşanan son askeri gerilim ele alındı.
  • Katar Başbakanı, İran Dışişleri Bakanı ile yaptığı görüşmede Hürmüz Boğazı'nda gemilere yönelik saldırıları kınadı.
  • Katar Başbakanı, tüm tarafların diplomatik diyaloga bağlı kalmasının önemini vurguladı.
  • Katar Başbakanı, mutabakat zaptı kapsamında üzerinde uzlaşılan hususların uygulanması gerektiğini ifade etti.
  • Katar'ın gerilimin kontrol altına alınması ve kapsamlı bir anlaşmaya varılması amacıyla yürütülen tüm diplomatik girişimleri desteklemeyi sürdüreceğini yineledi.