Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır
TT

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Salgının başlarında, ülkelerin kendi hallerine terk edildiği bir manzara ortaya çıktı. Böylece, yıllardan beri bu kürsüden ısrarla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk. İnsanlığın kaderi sınırlı sayıdaki ülkenin keyfine bırakılamaz” dedi.
75. BM Genel Kurul genel görüşmeleri kapsamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, BM ülkelerine seslendi. Mutat olarak ilk sıradaki Brezilya ve ev sahibi ülke ABD’nin ardından Genel Kurul Başkanlığını yürüten ülkenin heyet başkanı olarak üçüncü sırada konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Genel Kurul Başkanlığını devralan Büyükelçi Volkan Bozkır’ı tebrik etti. Erdoğan, “Büyükelçi Bozkır’ın ülkelerin ezici çoğunluğunun desteğiyle bu göreve seçilmesi, tecrübeli bir diplomat ve siyasetçi olarak şahsi meziyetlerinin yanı sıra, Türkiye’ye duyulan güvenin de işaretidir. Birleşmiş Milletler sistemindeki en üst düzeyli görevi üstlenen ilk Türk vatandaşı olarak Büyükelçi Bozkır’ın, uluslararası toplumun sesi ve vicdanı olacağına inanıyorum. Kendisinin görevini adil ve şeffaf bir şekilde yürüteceğinden şüphe duymuyorum. Birleşmiş Milletlerin kuruluşunun 75’inci yıldönümü gibi anlamlı bir tarihte üstlendiği görevinde, Sayın Bozkır’a başarılar diliyorum” diye konuştu.

“Israrla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk”
Genel Kurul’un “Kovid-19’la mücadele ve çok taraflılık” temasıyla düzenlenmesini isabetli bulduğunun altını çizen Erdoğan, “Türkiye olarak bu konudaki taahhütlerimize bağlıyız ve Kovid-19’la mücadeleye destek vermekte kararlıyız. Salgın, dünyayı çeşitli sınamalarla baş etmekte zorlandığı bir dönemde yakaladı. Zaten tartışılan küreselleşme, kurallara dayalı uluslararası sistem ve çok taraflılık, salgının etkisiyle şimdi daha da çok sorgulanıyor. Karşımızdaki fotoğrafa bakarak, bardağın dolu ve boş taraflarını doğru ve samimi bir şekilde değerlendirmemiz gerekiyor. Bardağın boş kısmında, Birleşmiş Milletler başta olmak üzere çok taraflı örgütlerin reform ihtiyacı bulunuyor. Mevcut küresel mekanizmaların bu krizde ne kadar etkisiz kaldığını gördük. Öyle ki, Birleşmiş Milletlerin en temel karar alma organı olan Güvenlik Konseyi’nin salgını gündemine alması haftalar, hatta aylar sürdü.
Salgının başlarında, ülkelerin kendi hallerine terk edildiği bir manzara ortaya çıktı. Böylece, yıllardan beri bu kürsüden ısrarla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk. İnsanlığın kaderi sınırlı sayıdaki ülkenin keyfine bırakılamaz. Uluslararası örgütlerdeki itibar kaybının önüne geçmek için öncelikle zihniyetimizi, kurumlarımızı ve kurallarımızı gözden geçirmeliyiz. Etkin çok taraflılık, etkin çok taraflı kurumların varlığını gerektirir. Güvenlik Konseyi’nin yeniden yapılandırılmasından başlayarak, kapsamlı ve anlamlı reformları süratle uygulamaya sokmalıyız. Konseyi daha etkin, demokratik, şeffaf, hesap verebilir bir yapıya ve işleyişe kavuşturmalıyız. Aynı şekilde, uluslararası toplumun ortak vicdanını yansıtan Genel Kurul’u da güçlendirmeliyiz. Bardağın dolu tarafında ise, Birleşmiş Milletlerin insanlığın barış, adalet ve refah arayışında bir dönüm noktası olma potansiyelini sürdürmesi bulunuyor. Henüz salgın krizinin üstesinden gelemediğimizi de göz önünde bulundurarak, çok taraflı işbirliği için elimizdeki kurumları ve mekanizmaları en etkin şekilde kullanmaya çalışmalıyız” diye konuştu.

“Kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır”
Sorunların küresel olduğu durumlarda, yerel çözümlerin ancak günü kurtarabileceğini söyleyen Erdoğan, “Uzun vadeli çözümler için uluslararası dayanışma şarttır. Türkiye olarak, salgın krizinin ilk günlerinden itibaren, tüm uluslararası platformlarda işbirliği çağrısında bulunduk. G-20’de, Türk Konseyi’nde, MİKTA’da, İslam İşbirliği Teşkilatı’nda ve diğer platformlarda salgınla mücadele amaçlı çalışmaların en önünde yer aldık. ‘Dost kara günde belli olur’ anlayışıyla, tıbbi malzeme yardımı talep eden 146 ülkeye ve 7 uluslararası kuruluşa elimizi uzattık. Yürüttüğümüz tahliye operasyonlarıyla, 141 ülkedeki 100 binden fazla vatandaşımızın evlerine dönüşünü sağladık. Aynı seferlerle 67 ülkeden 5 bin 500’den fazla yabancıyı da vatanlarına kavuşturduk. Tüm bunları ‘Korona virüs diplomasisi’ niyetiyle yapmadık. Yardım ve tahliye çalışmalarımız için kimseden herhangi bir karşılık beklemedik, beklemiyoruz. Mağdurların ve mazlumların yanında olmak, milletimizin mayasında ve girişimci ve insani dış politikamızın özünde vardır. Buradan bir kez daha, tıbbi malzeme ve ilaç tedariki ile aşı geliştirme çalışmalarının rekabet konusu yapılmaması çağrısında bulunuyorum. Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır. Salgınla birlikte, devlet kapasitesi, etkin yönetişim ve dayanıklılık gibi unsurların ne kadar hayati role sahip olduğunu hep birlikte bir kez daha tecrübe ettik. Türkiye’nin başarı hikâyesinin arkasında, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle birlikte tesis ettiğimiz etkin yönetişim mekanizmaları, sağlık alanındaki altyapı yatırımlarımızın geliştirdiği yüksek kapasite ve yetişmiş insan kaynağı vardır” şeklinde konuştu.

“Suriye’ye güvenli ve gönüllü geri dönüşlerin temin edilmesi şarttır”
Salgının dünya genelindeki çatışma dinamiklerini olumsuz etkilediğini ve kırılganlıkları artırdığını söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin, bizim de desteklediğimiz, küresel insani ateşkes çağrısının somut sonuçlar doğurmamış olmasından üzüntü duyuyoruz. Türkiye olarak, ülkemize ve insanlığa yönelen tehditleri, gerektiğinde her türlü inisiyatifi alarak, bertaraf etmenin yollarını arıyoruz. Suriye’de onuncu yılına giren ihtilaf, bölgemizin güvenlik ve istikrarı için tehdit oluşturmaya devam ediyor. Bölgede DEAŞ’a karşı ilk ve en ciddi darbeyi vuran ülke olarak, PKK-YPG terör örgütüyle de mücadeleyi sürdürüyoruz. Uluslararası toplum olarak, tüm terör örgütlerine karşı aynı ilkeli tutumu takınmadan ve kararlı duruşu göstermeden, Suriye meselesine kalıcı çözüm bulamayız. Bu yaklaşım, Suriye’ye güvenli ve gönüllü geri dönüşlerin temin edilmesi için de şarttır.
Suriye’de terör örgütlerinden kurtardığımız bölgelere 411 binin üzerinde Suriyeli kardeşimizin dönmesi bunun en açık göstergesidir. Aynı şekilde, güvenli hale getirdiğimiz bölgeler sayesinde, İdlib başta olmak üzere, ülkenin çeşitli yerlerinden milyonlarca Suriyelinin de vatanlarından ayrılmalarının önüne geçtik. Türkiye yıllardır, 4 milyona yakın Suriyeli sığınmacıyı, tüm ihtiyaçlarını karşılayarak kendi topraklarında barındırıyor. Bir o kadar Suriyelinin ihtiyaçlarını da, sınırımıza yakın yerler başta olmak üzere, kontrol altında tuttuğumuz bölgelerde, yerinde karşılıyoruz. Son olarak bu kardeşlerimiz için İdlib’te ve diğer yerlerde onbinlerce briket konut inşa ediyoruz. Bütün bu faaliyetleri, uluslararası toplumdan ve uluslararası kuruluşlardan kayda değer bir destek almadan, kendi imkanlarımızla ve halkımızın desteğiyle yürütüyoruz. Suriye’deki ihtilafın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı Kararı’ndaki yol haritası temelinde çözülmesi, hepimizin önceliği olmalıdır. Bunun için Birleşmiş Milletlerin himayesinde başlatılan, Suriyeliler tarafından da sahiplenilen ve yönlendirilen siyasi sürecin başarıyla sonuçlandırılması gerekiyor. Suriye’nin, toprak bütünlüğü ve siyasi birliği korunmuş olarak kalıcı bir barışa ulaşabilmesi, ancak bu şekilde mümkündür. Bu hedef gerçekleşene kadar, Suriye’nin siyasi birliği ve toprak bütünlüğü ile milli güvenliğimize kasteden terör örgütlerini engellemekte kararlıyız. Bugün dünyada en çok sığınmacıya ev sahipliği yapan Türkiye gibi ülkeler, yaptıkları fedakârlıkla tüm insanlığın onurunu kurtarıyor. Buna karşılık, aralarında bazı Avrupa ülkelerinin de yer aldığı kimi devletler, maalesef, sığınmacıların ve göçmenlerin haklarını ihlal ediyor. Cenevre Sözleşmesi’ni ve uluslararası insan hakları sistemini aşındıran bu ihlaller karşısında Birleşmiş Milletlerin güçlü bir tavır almasının vakti gelmiştir. Libya’da, darbecilerin geçen yıl meşru Milli Mutabakat Hükümeti’ni devirmek için başlattığı saldırılar, bu ülkeye sadece acı ve yıkım getirmiştir. Uluslararası toplum, yapılan katliamların, insan hakları ihlallerinin ve özellikle Tarhuna şehrinde bulunan toplu mezarların hesabını ne darbecilerden, ne de destekçilerinden sorabilmiştir.
Libya’nın meşru hükümetinin yardım çağrısına somut cevap veren ve destek sağlayan tek ülke Türkiye olmuştur. Libya’da kalıcı siyasi çözümün, Libyalılar tarafından yürütülecek kapsayıcı ve kapsamlı diyalog yoluyla tesis edilebileceğine inanıyoruz. Yemen’de beş yılı aşkın süredir akan kanın durdurulması ve insani krizin önüne geçilmesi de, uluslararası toplumun sorumluluğundadır. Bölgede nüfuz kazanma niyetiyle, Yemen’in egemenliğine, siyasi birliğine ve toprak bütünlüğüne göz dikenleri ve Yemenlilerin ıstırabının sürmesine göz yumanları tarih affetmeyecektir. Irak’ın dış güçlerin çatışma sahasına dönüşmemesi, bölgemiz için istikrar ve refah üreten bir konuma gelmesi samimi arzumuzdur. Komşumuz Irak’a her alanda destek olurken, özellikle terörle mücadelede daha yakın işbirliği yapmak istiyoruz. Tıpkı DEAŞ gibi, Irak’ta yuvalanan PKK terör örgütünün kökünü kazıma konusunda, uluslararası toplumdan ve bu ülkeden samimi işbirliği bekliyoruz. Bölgenin terör örgütlerinden temizlenmesi, insanlığın en kadim coğrafyasına evsahipliği yapan Irak’ın geleceğinin aydınlanmasına katkı sağlayacaktır. İran’ın nükleer programıyla ilgili hususların uluslararası hukuk dikkate alınarak, diplomasi ve diyalog yoluyla çözülmesinden yanayız. Tüm tarafların, bölgesel ve küresel güvenliğe ciddi katkılar sağlayan Kapsamlı Ortak Eylem Planındaki yükümlülüklerine riayet etmeleri çağrımızı tekrarlıyorum. İnsanlığın kanayan yarası olan Filistin’deki işgal ve zulüm düzeni, vicdanları acıtmaya devam ediyor. Üç büyük dinin kutsallarına ev sahipliği yapan Kudüs’ün mahremiyetine uzanan kirli el, cüretini giderek artırıyor. Filistin halkı, İsrail’in tüm baskı, şiddet ve yıldırma politikalarına yarım asırdan uzun bir süredir göğüs geriyor. ‘Asrın Anlaşması’ adı altında Filistin tarafına dayatılmaya çalışılan teslimiyet belgesi reddedilince, İsrail bu kez işbirlikçilerinin yardımıyla ‘kaleyi içeriden fethetme’ girişimlerine hız vermiştir. Türkiye olarak, Filistin halkının rıza göstermediği hiçbir plana destek vermeyeceğiz. Kimi bölge ülkelerinin bu oyuna ortak olması, İsrail’in temel uluslararası parametreleri aşındırma çabalarına hizmet etmenin ötesinde anlam taşımıyor.
Birleşmiş Milletler kararları ve uluslararası hukukun hilafına Kudüs’te büyükelçilik açma niyetini beyan eden ülkeler, bu tavırlarıyla sadece ihtilafın daha da çetrefil hale gelmesine hizmet ediyor. Filistin meselesi ancak, 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız, egemen ve coğrafi devamlılık içinde bir Filistin Devleti’nin kurulmasıyla çözülebilir. Bunun dışındaki çözüm arayışları beyhudedir, tek taraflıdır, adaletsizdir. Temmuz ayında Azerbaycan topraklarına saldıran Ermenistan, Güney Kafkasya’da kalıcı barış ve istikrarın önündeki en büyük engel olduğunu bir kez daha ispatlamıştır. Yukarı Karabağ sorunu başta olmak üzere bölgedeki ihtilafların Azerbaycan ve Gürcistan’ın toprak bütünlüğü ve egemenliği ile Birleşmiş Milletler ve AGİT kararları doğrultusunda bir an evvel çözülmesinden yanayız. Güney Asya’nın istikrar ve barışı için de kilit önem taşıyan Keşmir sorunu halen çözüm bekliyor. Cammu-Keşmir’in özel statüsünün ilgasının ardından atılan adımlar sorunu daha da karmaşıklaştırdı. Bu meselenin, diyalog yoluyla, Birleşmiş Milletler kararları çerçevesinde ve özellikle Keşmir halkının beklentileri doğrultusunda çözülmesinden yanayız” ifadelerini kullandı.

“Bölgesel bir konferans düzenlenmesini teklif ediyoruz”
Doğu Akdeniz’de bir süredir yaşanan gerilimin gerisinde, “kazanan hepsini alır” anlayışıyla hareket eden ülkeler bulunduğunun altını çizen Erdoğan, “Ülkemizi dışlama amaçlı nafile adımların başarı şansı kesinlikle yoktur. Bizim ne Doğu Akdeniz’de, ne de başka bir bölgede, kimsenin hakkında, hukukunda, meşru çıkarlarında gözümüz bulunmuyor. Ancak, ülkemizin ve Kıbrıs Türklerinin haklarının çiğnenmesine, çıkarlarının yok sayılmasına da göz yumamayız. Bölgede bugün yaşanan sıkıntıların sebebi, Yunanistan ile Kıbrıs Rum kesiminin 2003’ten beri maksimalist taleplerle attıkları tek yanlı adımlardır. Türkiye, Doğu Akdeniz’deki her türlü olumsuz gelişmenin yükünü tek başına omuzlamak durumunda bırakılan bir ülkedir. Buna karşılık, bölgedeki doğal kaynaklar sözkonusu olduğunda ülkemizin yok sayılması ne akıl ve vicdanla, ne de uluslararası hukukla izah edilebilir.
Anlaşmazlıkların samimi bir diyalogla, uluslararası hukuk temelinde, hakkaniyete uygun biçimde çözümü öncelikli tercihimizdir. Ancak, aksi yöndeki hiçbir dayatmaya, tacize, saldırıya asla müsamaha göstermeyeceğimizi de açıkça ifade etmek istiyorum. Doğu Akdeniz’deki kıyıdaş ülkeler arasında diyalog ve işbirliğini tesis etmeye yönelik çağrımızı burada tekrarlamak istiyorum. Bu amaçla, tüm bölge ülkelerinin hak ve çıkarlarının göz önünde bulundurulduğu, içinde Kıbrıs Türklerinin de yer aldığı bölgesel bir konferans düzenlenmesini teklif ediyoruz. Bölgedeki krizin sebeplerinden biri de, 1968 yılından bu yana aralıklarla devam eden müzakerelerde Kıbrıs meselesine adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüm bulunamamasıdır. Çözümün önündeki yegâne engel, Rum tarafının uzlaşmaz, hak tanımaz, şımarık yaklaşımıdır. Uluslararası anlaşmaları hiçe sayan Rum tarafı, Kıbrıs Türklerini kendi yurtlarında azınlık yapmayı, hatta tümüyle adadan tasfiye etmeyi amaçlıyor. Garantör ülke sıfatıyla, Kıbrıs Türk halkını haklı davasında hiçbir zaman yalnız bırakmadık, bundan sonra da bırakmayacağız. Kıbrıs meselesinde çözüm, ancak Kıbrıs Türk halkının Ada’nın ortak sahibi olduğu gerçeğinin kabul edilmesiyle mümkündür. Kıbrıs Türk halkının güvenliğini ile Ada’daki tarihsel ve siyasi haklarını kalıcı biçimde teminat altına alacak her çözümü destekleyeceğiz” dedi.

“Uluslararası toplumun kitle imha silahlarının tamamını ortadan kaldırması gerekiyor”
Bu sene, Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombası atılmasının 75’inci yıldönümü olduğunu hatırlatan Erdoğan, “Silahsızlanma, küresel barış ve güvenliğin sağlanması bakımından hayati öneme sahip. Buna karşılık silahların kontrolü mimarisi, son yıllarda önemli hasarlar aldı. Uluslararası toplumun bu konuda eşitlik ve adalet temelinde ilerleyerek, kitle imha silahlarının tamamını ortadan kaldırması gerekiyor. Hep birlikte hareket etme mecburiyetimizin bulunduğu bir diğer önemli konu iklim değişikliğidir. İnsanoğlunun tabiatın dengelerine müdahale etmesinin nasıl ağır bedellere yol açabileceğini görüyoruz. Bu kötü gidişatı durdurmak ve tersine çevirmek mecburiyetindeyiz. Türkiye olarak, gelinen noktadaki tarihi mesuliyetimiz yok denecek kadar az olmasına rağmen, bu mücadeleye samimiyetle destek veriyor ve yükümlülüklerimizi yerine getiriyoruz. Yakın geçmişte, Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi Taraflar Konferansı’na evsahipliği yaptık. Afrika başta olmak üzere pek çok bölge ve ülkeyle verimli bir işbirliği yürüttük. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin 2022’de yapılacak 16’ncı Taraflar Konferansının da ev sahipliğini üstlendik. Şimdi de, insanlığı tehdit eden ancak nedense görünmez sayılan bir soruna dikkatinizi çekmek istiyorum. Irkçılık, yabancı karşıtlığı, İslam düşmanlığı ve nefret söylemi vahim boyutlara ulaştı. Salgın sürecinde, yabancı düşmanlığı ve ırkçılık iyice artarken, göçmenler ve sığınmacılar başta olmak üzere, savunmasız kişilere yönelik şiddet eylemleri hız kazandı. Önyargılardan ve cehaletten beslenen bu tehlikeli eğilimlere en çok da Müslümanlar maruz kalıyor. Bu tehlikeli gidişin en önemli sorumluları, oy uğruna popülist söylemlere yönelen siyasetçiler ile ifade özgürlüğünü suiistimal ederek nefret söylemini meşrulaştıran marjinal kesimlerdir. Tüm uluslararası kuruluşları acilen bu zihniyete karşı mücadelede daha somut adımlar atmaya davet ediyorum. Yeni Zelanda’da Müslümanlara yönelik terör saldırısının yıldönümü olan 15 Mart tarihinin, Birleşmiş Milletler tarafından “İslam Düşmanlığına Karşı Uluslararası Dayanışma Günü” olarak ilan edilmesi çağrımı tekrarlıyorum. Birleşmiş Milletlerden sonra en büyük ikinci uluslararası kuruluş olan İslam İşbirliği Teşkilatı, bu günü resmen kabul etmiştir” diye konuştu.

“Dijitalleşmenin dönüştürücü gücünden yararlanmalıyız”
Salgın ve onunla bağlantılı olarak tırmanan ekonomik krizin sürdürülebilir kalkınma ve 2030 hedefleri bakımından da olumsuz etkilere yol açtığının altını çizen Erdoğan, konuşmasını şu sözlerle tamamladı:
“Gelişmekte olan ülkeler ile düşük gelir düzeyine sahip ülkeler, bu krizden daha fazla etkileniyorlar. Esasen, salgın döneminde yaşananlar bize, sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin her türlü küresel krizle mücadelede önemli bir yol gösterici olabileceğini gösterdi. Krizden çıkışın ekonomik reçetelerini tasarlarken, dijitalleşmenin dönüştürücü gücünden de yararlanmalıyız. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Dijital İşbirliği Haritasını destekliyoruz. Küresel ve bölgesel meseleleri ele almak üzere tasarladığımız ilk ‘Antalya Diplomasi Forumu’nun temasını da, dijital çağda diplomasi olarak belirledik. Ayrıca, en az gelişmiş ülkeler için Birleşmiş Milletler Teknoloji Bankası’na da evsahipliği yapıyoruz. En doğudaki Avrupalı ve en batıdaki Asyalı olmak, her alanda Türkiye’nin özgül ağırlığını artırıyor. Tarihin sarkacının yeniden Asya’ya doğru kaydığı bu dönemde, ‘Yeniden Asya’ girişimimizle, ilişkilerimize yeni bir dinamizm kazandıracağız. Coğrafi yakınlığımızı perçinleyen beşeri ve tarihi bağlara sahip olduğumuz Afrika ile ilişkilerimizde de ciddi ivme yakaladık. Önümüzdeki yıl Türkiye’de düzenlemek istediğimiz Türkiye-Afrika Birliği Ortaklık Zirvesi’nin üçüncüsünde, Afrika’nın kapasitesini güçlendirmeyi amaçlayan projeleri hayata geçirmeyi planlıyoruz. Sözlerime son verirken, içinden geçtiğimiz bu hassas dönemde çok taraflılığa verdiğimiz güçlü desteğin süreceğini belirtmek istiyorum. Salgına karşı elbette mesafeyi korumalıyız, ancak, uluslararası toplumu tehdit eden tüm imtihanlara karşı ortaklaşa mücadele ve işbirliğinde safları sıkılaştırmak mecburiyetindeyiz. Tarih boyunca dünyanın en gözde şehirlerinden olan İstanbul’un, Birleşmiş Milletler merkezi haline gelmesi yönündeki gayretlerimizi sürdüreceğiz.”



Assab Limanı, Etiyopya ile Eritre arasında savaş korkusunu körüklüyor

Eritre Devlet Başkanı Isaias Afwerki ve Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, Temmuz 2018’de Addis Ababa’daki Eritre Büyükelçiliği’nin açılışında (Reuters)
Eritre Devlet Başkanı Isaias Afwerki ve Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, Temmuz 2018’de Addis Ababa’daki Eritre Büyükelçiliği’nin açılışında (Reuters)
TT

Assab Limanı, Etiyopya ile Eritre arasında savaş korkusunu körüklüyor

Eritre Devlet Başkanı Isaias Afwerki ve Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, Temmuz 2018’de Addis Ababa’daki Eritre Büyükelçiliği’nin açılışında (Reuters)
Eritre Devlet Başkanı Isaias Afwerki ve Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, Temmuz 2018’de Addis Ababa’daki Eritre Büyükelçiliği’nin açılışında (Reuters)

Etiyopya ile Eritre arasındaki ilişkiler, Tigray bölgesinde çatışmaların yeniden başlamasıyla birlikte ciddi bir bozulma yaşıyor. Addis Ababa, Asmara’yı isyancılara destek vermekle suçlarken Eritre, son tırmanışta herhangi bir dahlinin bulunduğu iddialarını reddediyor. Eritre yönetimi, çatışmaya dahil edilmeye çalışılmasını ise ‘Assab Limanı’nı işgal edip ele geçirme ve Kızıldeniz’e erişim sağlama girişimi’ olarak değerlendiriyor.

Şarku’l Avsat, iki ülke arasındaki gerilimin neden tırmandığına ilişkin birbirine zıt görüşler ortaya koyan Eritreli ve Etiyopyalı iki uzmanın değerlendirmelerine başvurdu. Eritreli uzman, Addis Ababa’yı 23 Eylül’den bu yana Tigray Halk Kurtuluş Cephesi’yle (TPLF) sürdürdüğü mücadeleye Asmara’yı dahil etmeye çalışmakla suçladı ve bunun nedeninin ‘Assab Limanı’na göz dikmesi’ olduğunu savundu. Etiyopyalı uzman ise Asmara’nın, Addis Ababa’nın Assab Limanı’na yönelik girişimlerde bulunduğu yönündeki iddialarının gerçeği yansıtmadığını belirtti. Uzman, bu iddiaların herhangi bir kanıta dayanmadığını, ayrıca Etiyopya’nın yeni bir savaşa girmek yerine diyalog yoluyla barışçıl biçimde denize erişim sağlama çabalarıyla çeliştiğini ifade etti.

Assab Limanı, Eritre’nin güneydoğusunda, Assab Körfezi’nin girişinde yer alıyor. Liman, küresel ticaret güzergâhlarına ve Babu’l Mendeb Boğazı’na oldukça yakın bir konumda bulunuyor. Nisan 2018’de Etiyopya’da iktidara gelen Abiy Ahmed, ülkesinin 1993’te Eritre’nin bağımsızlığını kazanmasıyla Assab Limanı’nı kaybetmesinin ve ağırlıklı olarak Cibuti limanlarına bağımlı hale gelmesinin ardından, denize yeniden erişim sağlamak amacıyla diyalogu esas alan ve ‘liman diplomasisi’ olarak adlandırdığı yaklaşımı gündeme getirmişti.

Anlaşmazlığın uluslararası alana taşınması

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre Eritre, dün gönderdiği bir mektupla Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nden Etiyopya’nın kendisine yönelik ‘savaş ilanını’ kınamasını istedi. Eritre, söz konusu adımın bölgenin istikrarını bozacağı uyarısında bulundu.

Eritre Dışişleri Bakanı Osman Salih, söz konusu suçlamaların ‘Etiyopya’nın saldırgan bir savaşı meşrulaştırma planının’ parçası olduğunu belirterek, BM’yi, yaptırımlardan askerî müdahaleye kadar çeşitli önlemlerin alınmasına olanak tanıyan BM Şartı’nın 7. Bölümü kapsamında müdahalede bulunmaya çağırdı.

gbjkı
Etiyopya’nın kuzeyindeki Wekeru kasabası yakınlarında hasar görmüş bir Eritre askeri tankı (Reuters)

Eritre Enformasyon Bakanı Yemane Gebremeskel de cuma günü X platformunda yaptığı paylaşımda, Etiyopya Dışişleri Bakanlığı’nın saldırgan eylemlerde bulunulduğu yönündeki suçlamalarının gerçeği yansıtmadığını belirtti. Gebremeskel, Addis Ababa’nın mevcut çatışmadan yararlanarak Kızıldeniz’e erişim sağlamak amacıyla Eritre’deki Assab Limanı’nı ele geçirmeye çalıştığını ifade etti. Gebremeskel, Etiyopya Genelkurmay Başkan Yardımcısı Abebaw Tadesse’nin 27 Eylül’de yaptığı açıklamaya da işaret etti. Tadesse’nin, “Tigray’da başlatılan saldırı burada durmayacak” ve “Bölgenin başkenti Mekelle yalnızca bir geçiş noktası. Nihai hedefimiz Assab, asıl amacımız ise bayrağımızı Kızıldeniz’de dalgalandırmak” ifadelerini kullandığını aktardı.

Etiyopya Dışişleri Bakanı Gedion Timothewos ise cuma günü yaptığı açıklamada, Eritre güçlerinin ülke topraklarında 60 kilometreye kadar ilerlediğini söyledi.

Etiyopya Dışişleri Bakanlığı da cuma günü BM Güvenlik Konseyi’ne gönderdiği mektupta, Eritre’nin gerçekleştirdiğini öne sürdüğü ‘kapsamlı işgal’ karşısında ‘kendini savunmaktan başka seçeneği olmadığını’ bildirdi.

Bu konuda değerlendirmelerde bulunan Eritreli Afrika uzmanı Abdulkadir Muhammed Ali, “Assab Limanı son yıllarda Etiyopya’nın iştahını kabartan bir hedef haline geldi” dedi. Ali, Etiyopya’nın son dönemde tekrarladığı açıklamalarla Asmara’ya müdahalenin ve limanın ele geçirilmesinin zeminini hazırlamaya çalıştığını belirtti. Etiyopya’nın ortaya attığı iddialara ilişkin tartışmalara da değinen Ali, Addis Ababa’nın ve herhangi bir uluslararası aktörün Eritre’nin Etiyopya topraklarında bulunduğu iddiasını kanıtlayan delil veya hukuki gerekçe sunmadığını ifade etti. Ali, bu nedenle söz konusu iddiaların hukuki dayanaktan yoksun olduğunu ve Etiyopya’nın belirli bir amaç doğrultusunda gerilimi kasıtlı olarak tırmandırmaya çalıştığını savundu.

Etiyopyalı Afrika uzmanı Musa Şeyho ise Eritre’nin, Etiyopya’nın Assab’ı işgal etmek için gerilimi kasten tırmandırdığı yönündeki suçlamasının kesin kanıtlara dayanmayan siyasi bir söylemden ibaret olduğunu belirtti. Şeyho, “Etiyopya’nın sürdürülebilir bir deniz erişimi sağlama çabası savaş ilanı değil, meşru bir ekonomik ve güvenlik meselesidir” dedi. Şeyho, Assab Limanı’nın iki ülke arasındaki anlaşmazlık ve gerilimin sembolü haline geldiğini de kabul etti.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre, Etiyopya hükümet güçlerinin son birkaç gündür Tigray bölgesinde sahada ilerleme kaydettiği bir dönemde iki ülke arasındaki gerilim de tırmanıyor. Etiyopya Havayolları, Tigray bölgesinin başkenti Mekelle’ye uçuşların 11 Ekim’de yeniden başlayacağını duyurdu.

Diplomatik çözüm fırsatları

Karşılıklı suçlamaların sürdüğü ortamda Eritreli uzman Ali, “Etkili bir arabuluculukla söylemlerin ve sınırdaki gerilimin yatıştırılması, ardından iki ülke arasındaki köklü sorunların çözümüne yönelik adımlar atılması şartıyla askerî çatışmaya sürüklenmeyi önleme ihtimali hâlâ mevcut. Aksi takdirde süreç çatışmaya dönüşecek ve Eritre, Etiyopya’nın emelleri karşısında kendini savunmak zorunda kalacak” değerlendirmesinde bulundu.

gthy
Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF) isyancılarının Mekelle’den çekilmesinin ardından Etiyopya Federal Polisi’ne ait bir devriye, 9 Ekim 2026 (Reuters)

Etiyopyalı uzman Şeyho ise askerî tırmanışın Kızıldeniz’in istikrarını ve güvenliğini, ayrıca bölgesel ticaretin tamamını tehdit ettiğini belirtti. Şeyho, çatışmaların kısır döngüsüne girilmesini önlemek için bölgesel güvenceler eşliğinde doğrudan müzakere yolunun benimsenmesi ve karşılıklı egemenliğe saygı gösterilmesi gerektiğini vurguladı. Şeyho, “Etiyopya’nın yeni bir savaşa değil, güvenli ve sürdürülebilir bir deniz erişimine; Eritre’nin ise açık bir çatışmaya değil, egemenliğini güvence altına alacak teminatlara ihtiyacı var. Aksi takdirde savaş belirtileri devam edecek” ifadelerini kullandı.

Eritre, 1993 yılında Etiyopya’dan bağımsızlığını kazandı. İki ülke, 1998-2000 yılları arasında kanlı bir sınır savaşı yaşadı. Abiy Ahmed’in 2018’de iktidara gelmesiyle ilişkiler iyileşirken Eritre, Etiyopya’nın 2020-2022 yılları arasında TPLF’ye karşı yürüttüğü iç savaşta Etiyopya güçlerinin yanında savaştı. Ancak savaşın ardından ilişkiler yeniden bozuldu. Geçtiğimiz eylül ayında Etiyopya’nın Eritre’yi Tigraylı isyancılara destek vermekle ve sınırın onlarca kilometre içine girmekle suçlaması üzerine gerilim daha da tırmandı.


Washington ve Tahran yeni bir savaş turuna doğru mu gidiyor?

Fotoğraf: Trump, yeni bir askeri operasyonu bir güç gösterisi ve kendi şartlarını dayatma kudretinin kanıtı olarak sunmaya çalışabilir (Sosyal Medya)
Fotoğraf: Trump, yeni bir askeri operasyonu bir güç gösterisi ve kendi şartlarını dayatma kudretinin kanıtı olarak sunmaya çalışabilir (Sosyal Medya)
TT

Washington ve Tahran yeni bir savaş turuna doğru mu gidiyor?

Fotoğraf: Trump, yeni bir askeri operasyonu bir güç gösterisi ve kendi şartlarını dayatma kudretinin kanıtı olarak sunmaya çalışabilir (Sosyal Medya)
Fotoğraf: Trump, yeni bir askeri operasyonu bir güç gösterisi ve kendi şartlarını dayatma kudretinin kanıtı olarak sunmaya çalışabilir (Sosyal Medya)

Hüda Rauf

Tucydides'ten beri, devletlerin ve insanların davranışları üç temel güdünün etkileşimiyle anlaşılabilir; korku, kişisel çıkar ve onur (siyasi zafer). Bu güdüler değişen zamanla ortadan kaybolmaz, aksine çatışmanın doğasına göre yeni biçimler alır. Bahsedilen üç unsur, bölgede şu anda görülen ve Amerikan-İsrail-İran çatışmasının modeline göre daha önce tekrarlanan bazı göstergelerde ve hareketlerde mevcut. Ekim 2025'te, ABD ve İsrail'in İran'a karşı savaşının zeminini hazırlayan hamleler başlamıştı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran’ın füze programından bahsetmiş ve bu füze programını sadece İsrail için değil, Amerikan toprakları için de bir tehdit olarak yeniden tanımlamayı hedeflemişti. Bu dosya, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun önceki çatışma aşamalarında İran füze programı hakkında dile getirdikleri ile kesişti. Ardından ABD Başkanı Donald Trump, Hamas'ı etkisiz hale getirmek ve daha sonra İran'a karşı başlatılan savaşa odaklanmak için Gazze sorununu çözmeye yöneldi.

Son günlerde İran, ABD ve İsrail'den gelen göstergeler artık sadece yeni bir karşılıklı tehditler turu değil. İran'ın askeri söylemlerinin sertleşmesinin, Hürmüz Boğazı ile ilgili artan uyarıların ve deniz trafiğini hedef alan olayların sıklığının artmasının yanı sıra, başka göstergeler de görülüyor. Bunlar arasında ABD askeri hazırlıkları, İran içindeki iletişimde yaşanan aksamalar ve Washington'da ABD ara seçimleri ve İsrail seçimlerinden önce yeni saldırıların düzenlenmesi olasılığından yeniden bahsedilmesi yer alıyor. Bu göstergeler göz önüne alındığında, savaş olasılığı göz ardı edilemez. Dolayısıyla önümüzdeki haftaların neden göründüğünden daha da önemli ve hassas olabileceği incelenmeye değer.

 İran’da, Washington ve İsrail'in sınırlı bir savaş, kararlı ve güçlü bir saldırı ve hızlı bir zafer planladığı kanaati hakim. Bu kanaat, bölgeye askeri güçlerin gönderilmesiyle eş zamanlı olarak büyük miktarda bomba ve silah transfer edilmesinden besleniyor. Bu Amerikan askeri aktivizmine karşılık olarak, İran söylemi caydırıcılıktan askeri hazırlığa geçiş yaptı, kademeli olarak siyasi tehditlerden operasyonel hazırlığa daha yakın bir dile yöneldi. Genelkurmay Başkanı ve Hatemül Enbiya Karargahı Komutanı, yayınladığı bir mesajda İran'a karşı yeni bir savaşın başlatılması halinde alevlerinin herkese uzanacağını vurguladı. Washington, İsrail ve bölge devletlerine yönelik tehditler içeren bu mesaj, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun İran nükleer tesisleriyle ilgili Tahran’ın asılsız olarak nitelendirildiği açıklamalar yapmaması konusunda uyarılmasıyla aynı zamana denk geldi.

 Aynı doğrultuda, İran askeri mesajları, resmi söylemine göre İran'ın her zamankinden daha güçlü olduğunu ve “herhangi bir biçimde ve her düzeyde” herhangi bir tehditle yüzleşmeye hazır olduğunun altını çizdi. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin İran'ın kendini savunma konusunda kararlı ve azimli olduğunu vurgulayan açıklamalarına benzeyen bu dil, gittikçe önem kazanıyor. Dahası, İran medyası, askeri ve güvenlik yetkililerinin, bir sonraki hatanın daha büyük sürprizlere neden olabileceği ve İran'ın tamamen hazırlıklı olduğu yönündeki uyarılarına da yer veriyor.

Bu söylem ve dil, İran'ın yeni bir savaş turunun patlak verebileceğini ve saldırıların yeniden başlayabileceğini sadece teorik bir olasılık olarak algılamadığını yansıtıyor. Bu nedenle, bir saldırıyı caydırmak ve önlemek için açıklamalar yapılıyor. İzlenmesi gereken bir gösterge de Tahran içindeki iletişim kesintileridir. Ülke, iç protestolar, güvenlik ve askeri çatışmalar dönemlerinde sürekli olarak geniş çaplı iletişim ve internet kesintileri yaşadı. Bu nedenle, bu aşamada iletişim kesintilerinin görülmesi sadece teknik bir sorun olarak değil, artan güvenlik ve askeri hazırlığın olası bir göstergesi olarak da ele alınmalı. İnternet kesintisi tek başına yakın bir askeri saldırının kanıtı olarak kabul edilemese de, önemi bağlamından kaynaklanıyor. Eğer geniş çaplı ve kasıtlı bir iletişim kesintisi, artan güvenlik önlemleri, hava trafiğine getirilen kısıtlamalar, sıkılaştırılmış iletişim gözetimi ve olağandışı askeri hareketlilik ile aynı zamana denk gelirse, bunu güvenlik önlemlerinin veya savunma hazırlıklarının bir parçası olarak yorumlamak daha olası hale gelir.

En önemli gelişme, son saatlerde Amerikan haberlerinde İran'a karşı ortak bir saldırı olasılığına ilişkin ortaya konan bilgiler olabilir. Ne var ki bunlar, Tahran'ın Trump'ın ara seçimlerden önce bir saldırı düzenlemeyeceği ve zamanın Trump'ın aleyhine olduğuna dair oynadığı bahsi bozuyor. Öte yandan, Trump İran ile ilgili yeni seçenekleri değerlendirirken, Amerika Birleşik Devletleri bölgedeki askeri varlığını güçlendirerek yaklaşık 9 bin asker ve üçüncü bir uçak gemisini Ortadoğu'ya konuşlandırdı. Ama Trump, İran'ın beklediğinden farklı bir mantıkla hareket ediyor gibi görünüyor. O zaman şu soru öne çıkıyor: Yeni bir saldırı hangi siyasi amacı gerçekleştirebilir? Washington neden bu zamanı seçti? Ve savaş, siyasi sahneyi yeniden şekillendirmek için bir araç haline gelebilir mi?

Trump, yeni bir askeri operasyonu bir güç gösterisi ve kendi şartlarını dayatma kudretinin kanıtı olarak sunmaya çalışabilir. Burada, siyasi zafer fikri, enerji altyapısına saldırmak, askeri kapasiteyi yok etmek, Hürmüz Boğazı üzerindeki İran kontrolünü zayıflatmak veya nükleer tesisleri hedef almak gibi kamuoyuna sunulabilecek bir askeri hedefin tanımlanmasıyla bağlantılı hale geliyor. Trump'ın Amerikan kamuoyuna sunabileceği sınırlı ama çok önemli bir başka hedef daha var, o da mevcut Dini Lider Mücteba Hameney'i hedef almak. Trump'ın 6 Ekim'de yeniden “İran'ı kimin yönettiğini kimse bilmiyor” açıklamasında bulunması dikkat çekici. Bu açıklama iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, savaştaki ilk saldırıda Ali Hamaney'in ölümünden ve Mücteba Hamaney'in son derece hassas koşullar altında liderliği üstlenmesinden sonra Washington'un İran karar alma merkezini belirlemede zorluk yaşadığını yansıtıyor olabilir. İkincisi ve siyasi açıdan daha önemli olanı ise, liderlik etrafındaki belirsizliğin gerilimi yeniden tırmandırmayı haklı çıkarmak için kullanılabileceğidir. Başka bir deyişle, Washington kiminle müzakere ettiğini bilmiyor ve bu nedenle, askeri baskıyı devam ettirmeyi İran rejimini net bir karar almaya zorlamanın tek yolu olarak sunabilir.

Ancak, bu açıklamanın kendisinin Trump'ın iyi bilinen stratejik belirsizlik stratejisinin bir parçası olma olasılığı da göz ardı edilmemeli. Yani, İran'ın lidersiz olduğunu söylemek ve ardından mevcut Dini Lideri hedef alarak herkesi şaşırtmak istiyor olabilir. Geçmiş savaş deneyimleri, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'nin İran içinde gelişmiş istihbarat ve operasyonel güce sahip olduğunu gösterdi. İran liderliğini hedef almak, geçmiş savaşların mantığının bir parçası haline geldi ve İran içindeki herhangi bir hedefe ulaşmalarını sağlayacak istihbarat gücene sahipler. Bu nedenle, asıl soru İsrail'in prensipte İran liderliğine ulaşabilme kabiliyetine sahip olup olmadığı değil, Washington ve Tel Aviv'in liderliği hedef almanın askeri ve ekonomik kapasiteyi hedef almaktan daha iyi bir siyasi sonuç getireceğine inanıp inanmadığıdır.

 Şimdiye kadar, tablo hazırlıklarda ve karşılıklı baskıda açık bir tırmandırmaya işaret ediyor, ancak bu tek başına savaş kararının alındığını söylemek için yeterli değil. İronik bir şekilde, savaş, petrol fiyatlarında daha fazla yükselişe, İran'ın cevabının kapsamının genişlemesine veya ABD ve müttefiklerinin güçlerine yönelik saldırılara neden olursa ters tepebilir. İran, bir dizi misilleme aracına sahip olduğu ve Hürmüz Boğazı'nı, enerji ihracatını, iletişim altyapısını ve transit yolları kontrol etmeye hazırlandığı tehdidini savuruyor. Hatta fiber optik kablolar bile İran için yeni bir baskı taktiği sayılıyor. Bu kablolardan en az yedisi Hürmüz Boğazı'ndan geçerek bölgenin dijital ekonomisinin omurgasını oluşturuyor. Bunların sabote edilmesi, finansal işlemlerde, internet ve bankacılık hizmetlerinde ciddi ve tehlikeli zorluklara neden olabilir. İran, saldırıya uğraması durumunda herkes için maliyeti artırmaya ve çatışmayı, kendisinin ve vekilleri milislerin araçları aracılığıyla coğrafi olarak tüm bölgeye bir ağ gibi yayılan bir çatışmaya dönüştürmeye çalışacaktır.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Hürmüz Boğazı’na gelince, İran onu savaş durumunda kapatılabilecek sıradan bir su koridoru olarak ele almıyor. Aksine, seyrüseferi etkileme gücünü stratejik bir müzakere aracı, baskı uygulama ve çatışma maliyetlerini yeniden dağıtma aracı haline getirmeye çalıştığı görülüyor. Bunun en büyük kanıtı, bu durumun, saldırıların ve denizdeki hadiselerin artarak yaşandığı bir dönemde gerçekleşmesidir. Reuters'ın aktardığı verilere göre, şubat ayında başlayan savaştan bu yana, geçen hafta, Hürmüz Boğazı'nda petrol tankerlerine yönelik en yüksek sayıda saldırı, saldırı girişimi ve taciz yaşandı; 28 Eylül ile 5 Ekim arasında en az 12 olay kaydedildi.

İran, Hürmüz Boğazı'nın akıllıca veya seçici kontrolünü hedefliyor; yani boğazı tamamen kapatmak istemiyor. Trafik hacmini, sigorta maliyetlerini, petrol fiyatlarını ve nakliye kararlarını etkilemek için, maliyetli ve istikrarsız bir oranda da olsa, boğazı seçici olarak açık tutmak İran'ın daha fazla çıkarına olabilir; böylece tamamen kapatmanın siyasi ve askeri maliyetlerinden kaçınabilir. Tahran, ABD'nin büyük ölçekli saldırılarının yeniden başlaması durumunda daha güçlü bir karşılık vermeye hazırlandığını ve revize edilen planlarının potansiyel hedefleri ABD’nin müttefiklerine ve muhtemelen Ortadoğu dışındaki yerlere genişletmeyi içerdiğini de söylüyor. Tüm bunlar, izlenmesi gereken ciddi bir olasılık olan yeni bir askeri çatışma turuna hazırlık yapıldığı anlamına geliyor, ancak bu mutlaka savaş konusunda nihai bir karar alındığı anlamına gelmiyor. Mevcut krizin temel paradoksu, Tahran ve Washington'un nükleer mesele veya Hürmüz Boğazı konusunda tamamen zıt hesaplara göre hareket etmeleridir.


Trump: Putin, Ukrayna savaşında bir çözüme ulaşmak istiyor

ABD Başkanı Donald Trump (AP)
ABD Başkanı Donald Trump (AP)
TT

Trump: Putin, Ukrayna savaşında bir çözüme ulaşmak istiyor

ABD Başkanı Donald Trump (AP)
ABD Başkanı Donald Trump (AP)

ABD Başkanı Donald Trump yaptığı açıklamada, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ukrayna ile savaşın sona erdirilmesine yönelik bir anlaşmaya varmak istediğini, ancak Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin buna yanaşmadığını öne sürdü.

Trump, gazetecilere dün yaptığı açıklamada, “Rusya bir anlaşma yapmak istiyor. Ancak Zelenskiy, nedendir bilinmez, anlaşma yapmak istemiyor” dedi. Trump, cuma günü Putin ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesine ilişkin değerlendirmesinde ise “Başkan Putin, bir uzlaşmaya varmayı çok istiyor” ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı, Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesinden bu yana seçim düzenlemeyen Zelenskiy’yi de eleştirdi. Trump, “Bence seçim yapmalıydı ve bu, meseleyi birçok kez çözüme kavuşturabilirdi” diye konuştu.

Trump ile Zelenskiy, Washington yönetiminin Rus dizeline yönelik yaptırımları gevşetme girişiminin ardından dün karşılıklı sert eleştirilerde bulundu.

Trump, cuma günü Putin ile telefon görüşmesi yaptığını ve Moskova’nın küresel piyasalara büyük miktarda dizel yakıt sunmasına izin verilmesi konusunda mutabakata vardıklarını açıkladı.

Ukrayna ve Avrupalı müttefikleri bu adıma tepki gösterirken Zelenskiy, cuma günü gazetecilere yaptığı açıklamada, kararı “zayıf bir karar” olarak nitelendirdi.

Söz konusu eleştirilere ilişkin soruları dün yanıtlayan Trump, Zelenskiy’nin Rus petrol rafinerilerine saldırmaması yönündeki talimatına uymadığını öne sürdü.

Trump, bu saldırıların ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşın yol açtığı küresel yakıt sıkıntısını daha da artırdığını ifade etti.