Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır
TT

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Salgının başlarında, ülkelerin kendi hallerine terk edildiği bir manzara ortaya çıktı. Böylece, yıllardan beri bu kürsüden ısrarla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk. İnsanlığın kaderi sınırlı sayıdaki ülkenin keyfine bırakılamaz” dedi.
75. BM Genel Kurul genel görüşmeleri kapsamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, BM ülkelerine seslendi. Mutat olarak ilk sıradaki Brezilya ve ev sahibi ülke ABD’nin ardından Genel Kurul Başkanlığını yürüten ülkenin heyet başkanı olarak üçüncü sırada konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Genel Kurul Başkanlığını devralan Büyükelçi Volkan Bozkır’ı tebrik etti. Erdoğan, “Büyükelçi Bozkır’ın ülkelerin ezici çoğunluğunun desteğiyle bu göreve seçilmesi, tecrübeli bir diplomat ve siyasetçi olarak şahsi meziyetlerinin yanı sıra, Türkiye’ye duyulan güvenin de işaretidir. Birleşmiş Milletler sistemindeki en üst düzeyli görevi üstlenen ilk Türk vatandaşı olarak Büyükelçi Bozkır’ın, uluslararası toplumun sesi ve vicdanı olacağına inanıyorum. Kendisinin görevini adil ve şeffaf bir şekilde yürüteceğinden şüphe duymuyorum. Birleşmiş Milletlerin kuruluşunun 75’inci yıldönümü gibi anlamlı bir tarihte üstlendiği görevinde, Sayın Bozkır’a başarılar diliyorum” diye konuştu.

“Israrla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk”
Genel Kurul’un “Kovid-19’la mücadele ve çok taraflılık” temasıyla düzenlenmesini isabetli bulduğunun altını çizen Erdoğan, “Türkiye olarak bu konudaki taahhütlerimize bağlıyız ve Kovid-19’la mücadeleye destek vermekte kararlıyız. Salgın, dünyayı çeşitli sınamalarla baş etmekte zorlandığı bir dönemde yakaladı. Zaten tartışılan küreselleşme, kurallara dayalı uluslararası sistem ve çok taraflılık, salgının etkisiyle şimdi daha da çok sorgulanıyor. Karşımızdaki fotoğrafa bakarak, bardağın dolu ve boş taraflarını doğru ve samimi bir şekilde değerlendirmemiz gerekiyor. Bardağın boş kısmında, Birleşmiş Milletler başta olmak üzere çok taraflı örgütlerin reform ihtiyacı bulunuyor. Mevcut küresel mekanizmaların bu krizde ne kadar etkisiz kaldığını gördük. Öyle ki, Birleşmiş Milletlerin en temel karar alma organı olan Güvenlik Konseyi’nin salgını gündemine alması haftalar, hatta aylar sürdü.
Salgının başlarında, ülkelerin kendi hallerine terk edildiği bir manzara ortaya çıktı. Böylece, yıllardan beri bu kürsüden ısrarla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk. İnsanlığın kaderi sınırlı sayıdaki ülkenin keyfine bırakılamaz. Uluslararası örgütlerdeki itibar kaybının önüne geçmek için öncelikle zihniyetimizi, kurumlarımızı ve kurallarımızı gözden geçirmeliyiz. Etkin çok taraflılık, etkin çok taraflı kurumların varlığını gerektirir. Güvenlik Konseyi’nin yeniden yapılandırılmasından başlayarak, kapsamlı ve anlamlı reformları süratle uygulamaya sokmalıyız. Konseyi daha etkin, demokratik, şeffaf, hesap verebilir bir yapıya ve işleyişe kavuşturmalıyız. Aynı şekilde, uluslararası toplumun ortak vicdanını yansıtan Genel Kurul’u da güçlendirmeliyiz. Bardağın dolu tarafında ise, Birleşmiş Milletlerin insanlığın barış, adalet ve refah arayışında bir dönüm noktası olma potansiyelini sürdürmesi bulunuyor. Henüz salgın krizinin üstesinden gelemediğimizi de göz önünde bulundurarak, çok taraflı işbirliği için elimizdeki kurumları ve mekanizmaları en etkin şekilde kullanmaya çalışmalıyız” diye konuştu.

“Kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır”
Sorunların küresel olduğu durumlarda, yerel çözümlerin ancak günü kurtarabileceğini söyleyen Erdoğan, “Uzun vadeli çözümler için uluslararası dayanışma şarttır. Türkiye olarak, salgın krizinin ilk günlerinden itibaren, tüm uluslararası platformlarda işbirliği çağrısında bulunduk. G-20’de, Türk Konseyi’nde, MİKTA’da, İslam İşbirliği Teşkilatı’nda ve diğer platformlarda salgınla mücadele amaçlı çalışmaların en önünde yer aldık. ‘Dost kara günde belli olur’ anlayışıyla, tıbbi malzeme yardımı talep eden 146 ülkeye ve 7 uluslararası kuruluşa elimizi uzattık. Yürüttüğümüz tahliye operasyonlarıyla, 141 ülkedeki 100 binden fazla vatandaşımızın evlerine dönüşünü sağladık. Aynı seferlerle 67 ülkeden 5 bin 500’den fazla yabancıyı da vatanlarına kavuşturduk. Tüm bunları ‘Korona virüs diplomasisi’ niyetiyle yapmadık. Yardım ve tahliye çalışmalarımız için kimseden herhangi bir karşılık beklemedik, beklemiyoruz. Mağdurların ve mazlumların yanında olmak, milletimizin mayasında ve girişimci ve insani dış politikamızın özünde vardır. Buradan bir kez daha, tıbbi malzeme ve ilaç tedariki ile aşı geliştirme çalışmalarının rekabet konusu yapılmaması çağrısında bulunuyorum. Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır. Salgınla birlikte, devlet kapasitesi, etkin yönetişim ve dayanıklılık gibi unsurların ne kadar hayati role sahip olduğunu hep birlikte bir kez daha tecrübe ettik. Türkiye’nin başarı hikâyesinin arkasında, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle birlikte tesis ettiğimiz etkin yönetişim mekanizmaları, sağlık alanındaki altyapı yatırımlarımızın geliştirdiği yüksek kapasite ve yetişmiş insan kaynağı vardır” şeklinde konuştu.

“Suriye’ye güvenli ve gönüllü geri dönüşlerin temin edilmesi şarttır”
Salgının dünya genelindeki çatışma dinamiklerini olumsuz etkilediğini ve kırılganlıkları artırdığını söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin, bizim de desteklediğimiz, küresel insani ateşkes çağrısının somut sonuçlar doğurmamış olmasından üzüntü duyuyoruz. Türkiye olarak, ülkemize ve insanlığa yönelen tehditleri, gerektiğinde her türlü inisiyatifi alarak, bertaraf etmenin yollarını arıyoruz. Suriye’de onuncu yılına giren ihtilaf, bölgemizin güvenlik ve istikrarı için tehdit oluşturmaya devam ediyor. Bölgede DEAŞ’a karşı ilk ve en ciddi darbeyi vuran ülke olarak, PKK-YPG terör örgütüyle de mücadeleyi sürdürüyoruz. Uluslararası toplum olarak, tüm terör örgütlerine karşı aynı ilkeli tutumu takınmadan ve kararlı duruşu göstermeden, Suriye meselesine kalıcı çözüm bulamayız. Bu yaklaşım, Suriye’ye güvenli ve gönüllü geri dönüşlerin temin edilmesi için de şarttır.
Suriye’de terör örgütlerinden kurtardığımız bölgelere 411 binin üzerinde Suriyeli kardeşimizin dönmesi bunun en açık göstergesidir. Aynı şekilde, güvenli hale getirdiğimiz bölgeler sayesinde, İdlib başta olmak üzere, ülkenin çeşitli yerlerinden milyonlarca Suriyelinin de vatanlarından ayrılmalarının önüne geçtik. Türkiye yıllardır, 4 milyona yakın Suriyeli sığınmacıyı, tüm ihtiyaçlarını karşılayarak kendi topraklarında barındırıyor. Bir o kadar Suriyelinin ihtiyaçlarını da, sınırımıza yakın yerler başta olmak üzere, kontrol altında tuttuğumuz bölgelerde, yerinde karşılıyoruz. Son olarak bu kardeşlerimiz için İdlib’te ve diğer yerlerde onbinlerce briket konut inşa ediyoruz. Bütün bu faaliyetleri, uluslararası toplumdan ve uluslararası kuruluşlardan kayda değer bir destek almadan, kendi imkanlarımızla ve halkımızın desteğiyle yürütüyoruz. Suriye’deki ihtilafın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı Kararı’ndaki yol haritası temelinde çözülmesi, hepimizin önceliği olmalıdır. Bunun için Birleşmiş Milletlerin himayesinde başlatılan, Suriyeliler tarafından da sahiplenilen ve yönlendirilen siyasi sürecin başarıyla sonuçlandırılması gerekiyor. Suriye’nin, toprak bütünlüğü ve siyasi birliği korunmuş olarak kalıcı bir barışa ulaşabilmesi, ancak bu şekilde mümkündür. Bu hedef gerçekleşene kadar, Suriye’nin siyasi birliği ve toprak bütünlüğü ile milli güvenliğimize kasteden terör örgütlerini engellemekte kararlıyız. Bugün dünyada en çok sığınmacıya ev sahipliği yapan Türkiye gibi ülkeler, yaptıkları fedakârlıkla tüm insanlığın onurunu kurtarıyor. Buna karşılık, aralarında bazı Avrupa ülkelerinin de yer aldığı kimi devletler, maalesef, sığınmacıların ve göçmenlerin haklarını ihlal ediyor. Cenevre Sözleşmesi’ni ve uluslararası insan hakları sistemini aşındıran bu ihlaller karşısında Birleşmiş Milletlerin güçlü bir tavır almasının vakti gelmiştir. Libya’da, darbecilerin geçen yıl meşru Milli Mutabakat Hükümeti’ni devirmek için başlattığı saldırılar, bu ülkeye sadece acı ve yıkım getirmiştir. Uluslararası toplum, yapılan katliamların, insan hakları ihlallerinin ve özellikle Tarhuna şehrinde bulunan toplu mezarların hesabını ne darbecilerden, ne de destekçilerinden sorabilmiştir.
Libya’nın meşru hükümetinin yardım çağrısına somut cevap veren ve destek sağlayan tek ülke Türkiye olmuştur. Libya’da kalıcı siyasi çözümün, Libyalılar tarafından yürütülecek kapsayıcı ve kapsamlı diyalog yoluyla tesis edilebileceğine inanıyoruz. Yemen’de beş yılı aşkın süredir akan kanın durdurulması ve insani krizin önüne geçilmesi de, uluslararası toplumun sorumluluğundadır. Bölgede nüfuz kazanma niyetiyle, Yemen’in egemenliğine, siyasi birliğine ve toprak bütünlüğüne göz dikenleri ve Yemenlilerin ıstırabının sürmesine göz yumanları tarih affetmeyecektir. Irak’ın dış güçlerin çatışma sahasına dönüşmemesi, bölgemiz için istikrar ve refah üreten bir konuma gelmesi samimi arzumuzdur. Komşumuz Irak’a her alanda destek olurken, özellikle terörle mücadelede daha yakın işbirliği yapmak istiyoruz. Tıpkı DEAŞ gibi, Irak’ta yuvalanan PKK terör örgütünün kökünü kazıma konusunda, uluslararası toplumdan ve bu ülkeden samimi işbirliği bekliyoruz. Bölgenin terör örgütlerinden temizlenmesi, insanlığın en kadim coğrafyasına evsahipliği yapan Irak’ın geleceğinin aydınlanmasına katkı sağlayacaktır. İran’ın nükleer programıyla ilgili hususların uluslararası hukuk dikkate alınarak, diplomasi ve diyalog yoluyla çözülmesinden yanayız. Tüm tarafların, bölgesel ve küresel güvenliğe ciddi katkılar sağlayan Kapsamlı Ortak Eylem Planındaki yükümlülüklerine riayet etmeleri çağrımızı tekrarlıyorum. İnsanlığın kanayan yarası olan Filistin’deki işgal ve zulüm düzeni, vicdanları acıtmaya devam ediyor. Üç büyük dinin kutsallarına ev sahipliği yapan Kudüs’ün mahremiyetine uzanan kirli el, cüretini giderek artırıyor. Filistin halkı, İsrail’in tüm baskı, şiddet ve yıldırma politikalarına yarım asırdan uzun bir süredir göğüs geriyor. ‘Asrın Anlaşması’ adı altında Filistin tarafına dayatılmaya çalışılan teslimiyet belgesi reddedilince, İsrail bu kez işbirlikçilerinin yardımıyla ‘kaleyi içeriden fethetme’ girişimlerine hız vermiştir. Türkiye olarak, Filistin halkının rıza göstermediği hiçbir plana destek vermeyeceğiz. Kimi bölge ülkelerinin bu oyuna ortak olması, İsrail’in temel uluslararası parametreleri aşındırma çabalarına hizmet etmenin ötesinde anlam taşımıyor.
Birleşmiş Milletler kararları ve uluslararası hukukun hilafına Kudüs’te büyükelçilik açma niyetini beyan eden ülkeler, bu tavırlarıyla sadece ihtilafın daha da çetrefil hale gelmesine hizmet ediyor. Filistin meselesi ancak, 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız, egemen ve coğrafi devamlılık içinde bir Filistin Devleti’nin kurulmasıyla çözülebilir. Bunun dışındaki çözüm arayışları beyhudedir, tek taraflıdır, adaletsizdir. Temmuz ayında Azerbaycan topraklarına saldıran Ermenistan, Güney Kafkasya’da kalıcı barış ve istikrarın önündeki en büyük engel olduğunu bir kez daha ispatlamıştır. Yukarı Karabağ sorunu başta olmak üzere bölgedeki ihtilafların Azerbaycan ve Gürcistan’ın toprak bütünlüğü ve egemenliği ile Birleşmiş Milletler ve AGİT kararları doğrultusunda bir an evvel çözülmesinden yanayız. Güney Asya’nın istikrar ve barışı için de kilit önem taşıyan Keşmir sorunu halen çözüm bekliyor. Cammu-Keşmir’in özel statüsünün ilgasının ardından atılan adımlar sorunu daha da karmaşıklaştırdı. Bu meselenin, diyalog yoluyla, Birleşmiş Milletler kararları çerçevesinde ve özellikle Keşmir halkının beklentileri doğrultusunda çözülmesinden yanayız” ifadelerini kullandı.

“Bölgesel bir konferans düzenlenmesini teklif ediyoruz”
Doğu Akdeniz’de bir süredir yaşanan gerilimin gerisinde, “kazanan hepsini alır” anlayışıyla hareket eden ülkeler bulunduğunun altını çizen Erdoğan, “Ülkemizi dışlama amaçlı nafile adımların başarı şansı kesinlikle yoktur. Bizim ne Doğu Akdeniz’de, ne de başka bir bölgede, kimsenin hakkında, hukukunda, meşru çıkarlarında gözümüz bulunmuyor. Ancak, ülkemizin ve Kıbrıs Türklerinin haklarının çiğnenmesine, çıkarlarının yok sayılmasına da göz yumamayız. Bölgede bugün yaşanan sıkıntıların sebebi, Yunanistan ile Kıbrıs Rum kesiminin 2003’ten beri maksimalist taleplerle attıkları tek yanlı adımlardır. Türkiye, Doğu Akdeniz’deki her türlü olumsuz gelişmenin yükünü tek başına omuzlamak durumunda bırakılan bir ülkedir. Buna karşılık, bölgedeki doğal kaynaklar sözkonusu olduğunda ülkemizin yok sayılması ne akıl ve vicdanla, ne de uluslararası hukukla izah edilebilir.
Anlaşmazlıkların samimi bir diyalogla, uluslararası hukuk temelinde, hakkaniyete uygun biçimde çözümü öncelikli tercihimizdir. Ancak, aksi yöndeki hiçbir dayatmaya, tacize, saldırıya asla müsamaha göstermeyeceğimizi de açıkça ifade etmek istiyorum. Doğu Akdeniz’deki kıyıdaş ülkeler arasında diyalog ve işbirliğini tesis etmeye yönelik çağrımızı burada tekrarlamak istiyorum. Bu amaçla, tüm bölge ülkelerinin hak ve çıkarlarının göz önünde bulundurulduğu, içinde Kıbrıs Türklerinin de yer aldığı bölgesel bir konferans düzenlenmesini teklif ediyoruz. Bölgedeki krizin sebeplerinden biri de, 1968 yılından bu yana aralıklarla devam eden müzakerelerde Kıbrıs meselesine adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüm bulunamamasıdır. Çözümün önündeki yegâne engel, Rum tarafının uzlaşmaz, hak tanımaz, şımarık yaklaşımıdır. Uluslararası anlaşmaları hiçe sayan Rum tarafı, Kıbrıs Türklerini kendi yurtlarında azınlık yapmayı, hatta tümüyle adadan tasfiye etmeyi amaçlıyor. Garantör ülke sıfatıyla, Kıbrıs Türk halkını haklı davasında hiçbir zaman yalnız bırakmadık, bundan sonra da bırakmayacağız. Kıbrıs meselesinde çözüm, ancak Kıbrıs Türk halkının Ada’nın ortak sahibi olduğu gerçeğinin kabul edilmesiyle mümkündür. Kıbrıs Türk halkının güvenliğini ile Ada’daki tarihsel ve siyasi haklarını kalıcı biçimde teminat altına alacak her çözümü destekleyeceğiz” dedi.

“Uluslararası toplumun kitle imha silahlarının tamamını ortadan kaldırması gerekiyor”
Bu sene, Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombası atılmasının 75’inci yıldönümü olduğunu hatırlatan Erdoğan, “Silahsızlanma, küresel barış ve güvenliğin sağlanması bakımından hayati öneme sahip. Buna karşılık silahların kontrolü mimarisi, son yıllarda önemli hasarlar aldı. Uluslararası toplumun bu konuda eşitlik ve adalet temelinde ilerleyerek, kitle imha silahlarının tamamını ortadan kaldırması gerekiyor. Hep birlikte hareket etme mecburiyetimizin bulunduğu bir diğer önemli konu iklim değişikliğidir. İnsanoğlunun tabiatın dengelerine müdahale etmesinin nasıl ağır bedellere yol açabileceğini görüyoruz. Bu kötü gidişatı durdurmak ve tersine çevirmek mecburiyetindeyiz. Türkiye olarak, gelinen noktadaki tarihi mesuliyetimiz yok denecek kadar az olmasına rağmen, bu mücadeleye samimiyetle destek veriyor ve yükümlülüklerimizi yerine getiriyoruz. Yakın geçmişte, Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi Taraflar Konferansı’na evsahipliği yaptık. Afrika başta olmak üzere pek çok bölge ve ülkeyle verimli bir işbirliği yürüttük. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin 2022’de yapılacak 16’ncı Taraflar Konferansının da ev sahipliğini üstlendik. Şimdi de, insanlığı tehdit eden ancak nedense görünmez sayılan bir soruna dikkatinizi çekmek istiyorum. Irkçılık, yabancı karşıtlığı, İslam düşmanlığı ve nefret söylemi vahim boyutlara ulaştı. Salgın sürecinde, yabancı düşmanlığı ve ırkçılık iyice artarken, göçmenler ve sığınmacılar başta olmak üzere, savunmasız kişilere yönelik şiddet eylemleri hız kazandı. Önyargılardan ve cehaletten beslenen bu tehlikeli eğilimlere en çok da Müslümanlar maruz kalıyor. Bu tehlikeli gidişin en önemli sorumluları, oy uğruna popülist söylemlere yönelen siyasetçiler ile ifade özgürlüğünü suiistimal ederek nefret söylemini meşrulaştıran marjinal kesimlerdir. Tüm uluslararası kuruluşları acilen bu zihniyete karşı mücadelede daha somut adımlar atmaya davet ediyorum. Yeni Zelanda’da Müslümanlara yönelik terör saldırısının yıldönümü olan 15 Mart tarihinin, Birleşmiş Milletler tarafından “İslam Düşmanlığına Karşı Uluslararası Dayanışma Günü” olarak ilan edilmesi çağrımı tekrarlıyorum. Birleşmiş Milletlerden sonra en büyük ikinci uluslararası kuruluş olan İslam İşbirliği Teşkilatı, bu günü resmen kabul etmiştir” diye konuştu.

“Dijitalleşmenin dönüştürücü gücünden yararlanmalıyız”
Salgın ve onunla bağlantılı olarak tırmanan ekonomik krizin sürdürülebilir kalkınma ve 2030 hedefleri bakımından da olumsuz etkilere yol açtığının altını çizen Erdoğan, konuşmasını şu sözlerle tamamladı:
“Gelişmekte olan ülkeler ile düşük gelir düzeyine sahip ülkeler, bu krizden daha fazla etkileniyorlar. Esasen, salgın döneminde yaşananlar bize, sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin her türlü küresel krizle mücadelede önemli bir yol gösterici olabileceğini gösterdi. Krizden çıkışın ekonomik reçetelerini tasarlarken, dijitalleşmenin dönüştürücü gücünden de yararlanmalıyız. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Dijital İşbirliği Haritasını destekliyoruz. Küresel ve bölgesel meseleleri ele almak üzere tasarladığımız ilk ‘Antalya Diplomasi Forumu’nun temasını da, dijital çağda diplomasi olarak belirledik. Ayrıca, en az gelişmiş ülkeler için Birleşmiş Milletler Teknoloji Bankası’na da evsahipliği yapıyoruz. En doğudaki Avrupalı ve en batıdaki Asyalı olmak, her alanda Türkiye’nin özgül ağırlığını artırıyor. Tarihin sarkacının yeniden Asya’ya doğru kaydığı bu dönemde, ‘Yeniden Asya’ girişimimizle, ilişkilerimize yeni bir dinamizm kazandıracağız. Coğrafi yakınlığımızı perçinleyen beşeri ve tarihi bağlara sahip olduğumuz Afrika ile ilişkilerimizde de ciddi ivme yakaladık. Önümüzdeki yıl Türkiye’de düzenlemek istediğimiz Türkiye-Afrika Birliği Ortaklık Zirvesi’nin üçüncüsünde, Afrika’nın kapasitesini güçlendirmeyi amaçlayan projeleri hayata geçirmeyi planlıyoruz. Sözlerime son verirken, içinden geçtiğimiz bu hassas dönemde çok taraflılığa verdiğimiz güçlü desteğin süreceğini belirtmek istiyorum. Salgına karşı elbette mesafeyi korumalıyız, ancak, uluslararası toplumu tehdit eden tüm imtihanlara karşı ortaklaşa mücadele ve işbirliğinde safları sıkılaştırmak mecburiyetindeyiz. Tarih boyunca dünyanın en gözde şehirlerinden olan İstanbul’un, Birleşmiş Milletler merkezi haline gelmesi yönündeki gayretlerimizi sürdüreceğiz.”



İsveç, İran'ın Stockholm Büyükelçiliğinden bir çalışanı sınır dışı etme kararı aldı

İsveç bayrağı (Reuters)
İsveç bayrağı (Reuters)
TT

İsveç, İran'ın Stockholm Büyükelçiliğinden bir çalışanı sınır dışı etme kararı aldı

İsveç bayrağı (Reuters)
İsveç bayrağı (Reuters)

İsveç, bugün (Çarşamba) İran’ın Stockholm Büyükelçisini Dışişleri Bakanlığına çağırdığını ve büyükelçilik çalışanlarından birinin, diplomatik ilişkileri düzenleyen Viyana Sözleşmesi'ne aykırı faaliyetleri nedeniyle sınır dışı edilmesine karar verildiğini açıkladı.

İsveç hükümetinden yapılan açıklamada, kararın söz konusu çalışanın Viyana Sözleşmesi'yle bağdaşmayan faaliyetlerde bulunması nedeniyle alındığı belirtildi.

İsveç Adalet Bakanı Gunnar Strömmer yaptığı açıklamada, İran'ın uzun süredir İsveç'te ve İsveç'e karşı faaliyetler yürüttüğünü bildiklerini belirterek bunların İran rejimine muhalif kişilerin yanı sıra ülkedeki çeşitli Yahudi ve İsrailli çıkarları hedef aldığını söyledi.

Strömmer, söz konusu faaliyetlerin özellikle suç şebekeleri aracılığıyla yürütülmesinden üzüntü duyduğunu ifade etti.


Vance: İran savaşı iki ay içinde ‘tamamen farklı bir aşamaya’ girecek

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance (AP)
TT

Vance: İran savaşı iki ay içinde ‘tamamen farklı bir aşamaya’ girecek

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance (AP)

ABD ile İran arasındaki çatışmalar yedinci ayına girerken ve savaşın Hürmüz Boğazı’ndaki deniz taşımacılığı üzerindeki etkileri ağırlaşırken ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, çatışmanın iki ay içinde “tamamen farklı bir aşamaya” gireceğini söyledi. Vance, yeni aşamanın niteliğine ilişkin ise ayrıntı vermedi.

Vance’in açıklamaları, ABD Başkanı Donald Trump’ın daha önce savaşın Kongre ara seçimlerinin “hemen ardından” sona ereceğini söylemesinin ardından geldi. Bu açıklama, çatışmanın kasım ayında yapılacak Kongre ara seçimleriyle eş zamanlı olarak yeni bir sürece girebileceğine işaret ediyor.

ABD Başkan Yardımcısı Vance, başkanlık uçağı Air Force Two’da New York Post gazetesine verdiği röportajda, Başkan Donald Trump’ın savaşın iki ay içinde farklı bir aşamaya gireceğine ilişkin öngörüsünün doğru olduğunu söyledi. Vance, Trump’ın silahlı kuvvetlerin başkomutanı olarak “çatışmaların ne zaman başlayacağına ve ne zaman sona ereceğine” karar veren kişi olduğunu belirtti.

rgthyujı
Hürmüz Boğazı’nda geçiş için bekleyen demirli bir yük gemisi (AP)

Vance, “Geleceği öngöremeyiz ancak Başkan’ın bunun iki ay içinde tamamen farklı bir aşamaya gireceğini söylemekte haklı olduğunu düşünüyorum” dedi.

ABD içinde giderek artan eleştirilere yanıt vermeye çalışan Vance, Amerikan halkında “bir miktar sabırsızlık” bulunduğunu kabul etti. Ancak ABD’nin şu anda “saldırgan operasyonlara katılmadığını” söyledi.

Hürmüz’den yalnızca 4 gemi geçti

Vance ayrıca Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin normal seviyelerin yüzde 50’sinden fazlasına ulaştığını belirterek İran yönetiminin boğaz üzerindeki kontrolünü kademeli olarak kaybettiğini ve bu kaybın Kongre ara seçimlerine kadar devam edeceğini söyledi.

Ancak ilk denizcilik verileri bunun tersine işaret ediyor. Verilere göre Hürmüz Boğazı’ndaki hareketlilik sürerken salı günü boğazdan yalnızca 4 gemi geçti. Bu sayı, bir önceki gün kaydedilen 7 geminin de altında kaldı ve son 10 gündeki günlük ortalama 18 geminin oldukça gerisinde kaldı.

Geçiş yapan gemilerin ikisi boğaza giriş yaparken ikisi boğazdan çıktı. Gemilerin hiçbirinin ham petrol taşıyan dev tankerlerden veya sıvılaştırılmış doğal gaz tankerlerinden olmadığı belirtildi.

fvghyju
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, 16 Eylül 2026'da Pekin'de Çin Dışişleri Bakanı Vang Yi ile görüşürken (Reuters)

Savaşın 28 Şubat’ta başlamasından önce Hürmüz Boğazı’ndan günde yaklaşık 125 büyük ticari gemi geçiyordu. Bunlar arasında petrol ve gaz tankerlerinin yanı sıra yük ve konteyner gemileri de bulunuyordu. Dünyadaki günlük ham petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz arzının yaklaşık yüzde 20’si bu boğazdan geçiyor.

Ancak takip verileri deniz trafiğinin tamamını yansıtmayabilir. Bazı gemiler, kimliklerini ve konumlarını belirleyen transponder cihazlarını kapatabildiği için ilk istatistiklerde görünmeyebiliyor.

Çin’den Hürmüz çağrısı

İran üzerindeki askeri ve ekonomik baskılar sürerken Çin de yeniden krize dahil olarak Washington ve Tahran’a itidal çağrısında bulundu ve diplomatik sürece dönülmesini istedi.

Çin Dışişleri Bakanı Vang Yi, çarşamba günü Pekin’de İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile görüşmesinde, tarafların sağduyulu ve itidalli davranması, “İslamabad Mutabakatı”na dönmesi ve esaslı istişarelerde bulunması gerektiğini söyledi.

Vang ayrıca tüm tarafları Hürmüz Boğazı’nın “mümkün olan en kısa sürede” yeniden açılmasını sağlayacak adımlar atmaya çağırdı. Çinli bakan, krizin devam etmesinin enerji taşımacılığının istikrarı ve küresel tedarik zincirleri üzerindeki etkileri konusunda uyarıda bulundu.

Vang, gerilimin başka bölgelere yayılmasından duyduğu endişeyi dile getirerek Pekin’in “bölgesel gerilimlerin Kızıldeniz’e daha fazla yayılmasını görmek istemediğini” söyledi.

Çinli bakan, Washington ve Tahran’a daha önce varılan mutabakatlar temelinde “müzakere mekanizmasını yeniden inşa etme” çağrısında bulundu. Bu açıklama, Pekin’in ABD tarafıyla üst düzey görüşmelere ev sahipliği yapmaya hazırlandığı bir dönemde geldi.

rg
İran’ın Hürmüz Boğazı yakınındaki Kiş Adası’nın havadan görünümü (Reuters)

Çin’in tutumu, İran’la olan ekonomik ilişkileri nedeniyle ayrıca önem taşıyor. Çin, İran petrolünün başlıca alıcısı ve Tahran’ın en büyük ticaret ortağı konumunda. Pekin daha önce de Hürmüz Boğazı üzerinden normal ve güvenli deniz taşımacılığının yeniden tesis edilmesi çağrısında bulunmuş ancak Tahran’ın deniz taşımacılığına yönelik tehditlerini doğrudan eleştirmekten kaçınmıştı.

Vang, mevcut gelişmelerin bir kez daha “Orta Doğu’daki mevcut güvenlik mimarisinin yetersiz olduğunu” ortaya koyduğunu belirterek bu yapının reforme edilmesi ve güçlendirilmesi çağrısında bulundu. Çin’in İran politikasının ise değişmediğini vurguladı.

Arakçi: İran diplomasiye hazır

İran Dışişleri Bakanı Arakçi ise İran’ın egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve güvenliğini savunmaya hazır olduğunu ancak İranlıların haklarını güvence altına alan diplomatik çözümleri memnuniyetle karşıladığını söyledi.

Açıklama, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın ülkesinin savaş istemediğini ve İran’ın taleplerinin karşılanması şartıyla müzakere masasına dönmeye hazır olduğunu yinelediği bir dönemde geldi.

Pezeşkiyan ayrıca ekonomik ve geçim koşullarındaki krizin ülkenin toplumsal bütünlüğü üzerindeki etkilerine karşı uyarıda bulunmuş ve İran’ın müzakere masasına zayıf bir konumda oturmak zorunda kalmaması için bu baskıların ele alınması gerektiğini vurgulamıştı.

Kiş Adası’nda patlama sesleri

Sahadaki gelişmeler kapsamında İran’ın Kiş Adası’nda salıyı çarşambaya bağlayan gece çok sayıda patlama sesi duyuldu. Patlamaların niteliği ve nedenine ilişkin resmi bir açıklama yapılmadı. İran resmi haber ajansı IRNA, yerel kaynaklara dayanarak patlama seslerinin deniz yönünden geldiğini bildirdi.

İran’ın güneyindeki adada son günlerde de benzer patlama sesleri duyulmuştu. Dört gün önce yerel kaynaklar deniz yönünden iki patlama sesi geldiğini bildirmişti. Hürmüzgan eyaletindeki yetkililer ise daha önce bölgede duyulan patlama seslerinin hava savunma sistemlerinin kapasitelerini test etmek ve değerlendirmek amacıyla yürütülen faaliyetlerden kaynaklandığını açıklamıştı.

Bu gelişmeler, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimin tırmandığı bir dönemde yaşandı. Gerilim kapsamında ABD’nin İran’a ait insansız teknelere yönelik saldırılarının yeniden başlaması, stratejik su yolunu iki ülke arasındaki çatışmanın merkezinde tutuyor.

Boğazın yönetimi konusunda anlaşmazlık

Hürmüz Boğazı’nın geleceği, Washington ile Tahran arasında anlaşmaya varılmasını zorlaştıran başlıca konulardan biri olmayı sürdürüyor.

İran, Umman’la koordinasyon içinde deniz trafiğinin yönetiminde başlıca aktörlerden biri olma konusunda ısrar ediyor. Tahran ayrıca gemilere sağlanan hizmetler karşılığında geçiş bedeli veya ücret alınmasını gündeme getiriyor. ABD ise bu öneriye karşı çıkıyor ve ticari gemilerin boğazdan herhangi bir kısıtlama olmaksızın geçebilmesi gerektiğini savunuyor.

Tahran ve Maskat uzun süre deniz trafiğinin yönetimine ilişkin düzenlemeler konusunda görüşmeler yürüttü. Ancak bu düzenlemelerin niteliğine ilişkin anlaşmazlık, İran ile ABD arasındaki daha kapsamlı müzakereleri de karmaşıklaştırdı.

Hürmüz Boğazı konusunda devam eden anlaşmazlıkların yanı sıra diğer sorunların da etkisiyle haziran ayında varılan ön anlaşma çöktü. Böylece savaş, nihai bir çözüm yönünde net işaretler olmaksızın yedinci ayına girdi.

Askeri gerilimin sürmesi, gemi trafiğinin gerilemesi ve enerji güvenliği konusunda ABD, İran ve Çin’in çıkarlarının iç içe geçmesi, Hürmüz Boğazı’nı doğrudan çatışmanın yaşandığı bir alandan daha fazlası haline getiriyor. Boğaz aynı zamanda Washington ile Tahran arasında olası herhangi bir müzakere sürecinin de başlıca başlıklarından biri haline gelirken krizin mevcut sınırları içinde tutulması ve Orta Doğu’nun diğer bölgelerine yayılmasının önlenmesi yönündeki baskılar artıyor.


FED, 2023'ten bu yana ilk kez faiz artırdı: Warsh ile Trump arasında zorlu sınav

FED binası (Reuters)
FED binası (Reuters)
TT

FED, 2023'ten bu yana ilk kez faiz artırdı: Warsh ile Trump arasında zorlu sınav

FED binası (Reuters)
FED binası (Reuters)

ABD Merkez Bankası (FED), politika faizini 25 baz puan artırarak yüzde 3,75-4,00 aralığına yükseltti. Bu, Temmuz 2023'ten bu yana gerçekleştirilen ilk faiz artışı oldu. Karar, enflasyonun bankanın yüzde 2'lik hedefinin üzerinde seyretmeye devam ettiği ve enerji fiyatlarındaki yükseliş dalgasının ABD ekonomisine yansıma riskinin arttığı bir dönemde alındı.

Karar, Salı günü başlayan FEDeral Açık Piyasa Komitesi (FOMC) toplantısının sonunda geldi. Son haftalarda piyasalarda faiz artışı beklentisi belirgin biçimde güçlenmişti.

Vadeli işlem sözleşmelerinde çeyrek puanlık faiz artışı ihtimali yüzde 90'ın üzerine çıkarken bu oran bir ay önce yaklaşık yüzde 36 seviyesindeydi. Enflasyonist baskıların artması ve petrol fiyatlarının varil başına 100 doların üzerine çıkması da beklentileri güçlendirdi.

Karar, ABD para politikasının seyrinde bir değişime işaret ediyor. Komite, Aralık ayından bu yana politika faizini yüzde 3,50-3,75 aralığında sabit tutmuştu. Bu dönemde politika yapıcılar, enflasyondaki yükselişin arkasındaki geçici faktörlerin zamanla ortadan kalkacağı görüşündeydi.

Ancak son fiyat verileri, enerji maliyetlerindeki yükseliş ve ekonomik aktivitenin gücünü koruması, enflasyonun politika yapıcıların umduğu hızda FED'in hedefine dönmeyeceğine ilişkin endişeleri artırdı.

cvfghyj
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent ve FED Başkanı Kevin Warsh, Asheville kentinde düzenlenen G20 ülkeleri maliye bakanları ve merkez bankası başkanları toplantısında (Reuters)

Şimdi gözler, kararın ardından basın toplantısı düzenleyecek FED Başkanı Kevin Warsh'a çevrildi. Piyasalar, Warsh'ın faiz artışını nasıl tanımlayacağına ve önümüzdeki aylarda yeni faiz artışlarına ilişkin herhangi bir sinyal verip vermeyeceğine odaklanıyor.

Warsh'ın açıklamaları, geçen ay Jackson Hole sempozyumunda yaptığı konuşmanın ardından özellikle önem kazandı. Warsh, son verilerin enflasyonun temel eğilimlerinde anlamlı bir iyileşme göstermediğini ve enflasyonun yeterince hızlı şekilde FED'in hedefine yönelmemesi halinde bankanın hâlâ "yapması gereken işler" bulunduğunu söylemişti.

Piyasa beklentileri, yatırımcıların Eylül ayındaki faiz artışını mutlaka tek seferlik bir adım olarak görmediğine işaret ediyor. Vadeli işlem sözleşmelerinde borçlanma maliyetlerinde ilave artışlar fiyatlanmaya başladı.

Büyük finans kuruluşları da tahminlerini değiştirdi. Karar öncesinde yayımlanan değerlendirmeye göre Morgan Stanley, bu yıl faiz artışı olmayacağı yönündeki tahminini değiştirerek biri Eylül, diğeri Aralık ayında olmak üzere iki faiz artışı öngörmeye başladı.

cfthyju
Kevin Warsh, Temmuz ayında Senato Bankacılık Komitesi'nde ifade verirken (AFP)

Faiz artışı, FED'in çok yönlü enflasyonist baskılarla karşı karşıya olduğu bir dönemde geldi. Reuters'a göre bankanın enflasyon hedefinde kullandığı kişisel tüketim harcamaları (PCE) fiyat endeksi, Haziran ve Temmuz aylarında yıllık bazda yüzde 3,7 arttı. Yüksek petrol fiyatları da enerji maliyetlerindeki artışın iç fiyatlara yansıma riskini yeniden gündeme taşıdı.

ABD'nin uzun vadeli Hazine tahvillerinin getirileri de yüksek seviyelere çıktı. 10 yıllık tahvilin getirisi yüzde 5 seviyesini aşarken küresel ölçekte borçlanma maliyetlerinde artış yaşanıyor.

FED verilerine göre 10 yıllık ABD Hazine tahvilinin getirisi 15 Eylül'de yüzde 4,97'ye ulaştı. 30 yıllık tahvilin getirisi ise yüzde 5,3'ün üzerine çıktı.

Uzun vadeli tahvil getirilerindeki yükseliş, FED'in görevini daha da karmaşık hale getiriyor. Piyasaların belirlediği faiz oranları, politika faizindeki hareket sınırlı kalsa bile mortgage kredileri ile şirketlerin ve hanehalklarının kredi maliyetlerini etkiliyor.

Hazine tahvili getirilerindeki yükseliş, yüksek mali açıkla karşı karşıya bulunan ABD ekonomisinde kamu borcunun finansman maliyetini de artırıyor.

"Noktasal grafik" önümüzdeki dönemin çerçevesini çizecek

FED, faiz kararıyla eş zamanlı olarak üç aylık ekonomik projeksiyonlarını da güncelledi. Bu projeksiyonlar enflasyon, işsizlik ve büyüme tahminlerinin yanı sıra politika yapıcıların uygun gördüğü faiz patikasına ilişkin öngörüleri de içeriyor.

Bu toplantıda "noktasal grafik" olarak bilinen faiz projeksiyonları özellikle önem taşıyor. Önceki tahminler, komite üyeleri arasında faizlerin izlemesi gereken yol konusunda geniş bir görüş ayrılığı bulunduğunu göstermişti.

Haziran ayındaki projeksiyonlarda 19 yetkiliden dokuzu, faiz oranının 2026 sonuna kadar en az 25 baz puan artırılması gerekeceğini öngörürken dokuz yetkili faizin mevcut seviyesinde kalmasını veya 25 baz puan indirilmesini bekliyordu.

fgthy
Kevin Warsh, geçen temmuz ayında düzenlediği basın toplantısında (AFP)

Yeni projeksiyonların, Eylül kararının daha sıkı bir para politikası döneminin başlangıcı mı yoksa son enflasyon dalgasına verilen sınırlı bir tepki mi olduğunu ortaya koyması bekleniyor.

Warsh'ın tutumu da bu projeksiyonların okunmasında ayrıca önem taşıyor. Warsh, önceki "noktasal grafik" turunda bireysel bir faiz tahmini sunmamıştı. Kararın ardından yapacağı açıklamaların faiz politikasının gelecekteki seyrine ilişkin sınırlı bir öngörü sunması ve kararların veriye bağlı kalacağını vurgulaması bekleniyor.

Enflasyon ve petrol kararın merkezinde

Faiz artışı, petrol fiyatlarının yeniden varil başına 100 doların üzerine çıktığı bir dönemde gerçekleşti. Orta Doğu'daki savaş ve deniz taşımacılığındaki aksaklıklar, arz endişelerini artırırken enerji maliyetlerinin yükselmesine yol açtı.

Bu gelişmeler, son haftalarda enflasyon ve faiz beklentilerinin yükselmesine neden olan faktörlerden biri oldu.

FED böylece zor bir dengeyle karşı karşıya. Faiz artışı, enflasyonun kalıcı hale gelmesini ve yüksek fiyat beklentilerinin yerleşmesini önlemeyi amaçlarken diğer yandan borçlanma maliyetlerini artırarak talep ve yatırımlar üzerinde baskı oluşturuyor.

Uzun vadeli tahvil getirilerindeki yükseliş de politika faizinde ilave büyük artışlar yapılmasa dahi finansal koşulların sıkılaşmasına yol açabilir.

Piyasalar şimdi mevcut faiz artışının ardından yeni artışların gelip gelmeyeceğini izliyor.

Reuters'ın 14 Eylül tarihli anketine göre ekonomistlerin çoğunluğu Eylül ayında faiz artışı beklemeye başladı. Ankete göre Mart ayı sonuna kadar en az bir ilave faiz artışı yapılması bekleniyor.

FED'in bağımsızlığı için yeni sınav

Kararın siyasi bir boyutu da bulunuyor. ABD Başkanı Donald Trump, uzun süredir düşük faiz oranlarını tercih ettiğini açıklarken Warsh'ın FED başkanlığına atanması, bankanın borçlanma maliyetlerini düşürmeye yöneleceği beklentileri eşliğinde gerçekleşmişti.

Faiz artışı, Warsh'ı para politikasını enflasyon, büyüme ve iş gücü piyasasına ilişkin değerlendirmesine göre belirleme konusunda FED'in bağımsızlığını koruma sınavıyla karşı karşıya bırakıyor.

Warsh'ın basın toplantıları, piyasaların faiz politikasının gelecekteki seyrine ilişkin her türlü sinyale karşı hassasiyetinin arttığı bir dönemde özel önem taşıyor.

Piyasalar Temmuz ayında da FED toplantısının ardından tahvil getirilerinde yükseliş yaşamıştı. Banka o toplantıda faizi değiştirmemiş ve Warsh ekonomiye ya da para politikasının gelecekteki seyrine ilişkin net bir mesaj vermemişti.

Ancak Warsh'ın Jackson Hole'daki konuşması, yatırımcıların beklentilerinin yeniden şekillenmesine yardımcı oldu. Son enflasyon verileri de faiz artışı yönündeki beklentileri daha da güçlendirdi.

Dolayısıyla Eylül toplantısının önemi yalnızca 25 baz puanlık faiz artışından ibaret değil. Asıl mesele, FED'in enflasyonla mücadelenin para politikasının daha uzun süre sıkı tutulmasını gerektirdiği yönünde piyasalara net bir mesaj verip vermeyeceği veya Eylül artışının fiyatlar, enerji maliyetleri ve gelecek dönemde açıklanacak verilere bağlı bir adım olarak kalıp kalmayacağı olacak.