Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır
TT

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Salgının başlarında, ülkelerin kendi hallerine terk edildiği bir manzara ortaya çıktı. Böylece, yıllardan beri bu kürsüden ısrarla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk. İnsanlığın kaderi sınırlı sayıdaki ülkenin keyfine bırakılamaz” dedi.
75. BM Genel Kurul genel görüşmeleri kapsamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, BM ülkelerine seslendi. Mutat olarak ilk sıradaki Brezilya ve ev sahibi ülke ABD’nin ardından Genel Kurul Başkanlığını yürüten ülkenin heyet başkanı olarak üçüncü sırada konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Genel Kurul Başkanlığını devralan Büyükelçi Volkan Bozkır’ı tebrik etti. Erdoğan, “Büyükelçi Bozkır’ın ülkelerin ezici çoğunluğunun desteğiyle bu göreve seçilmesi, tecrübeli bir diplomat ve siyasetçi olarak şahsi meziyetlerinin yanı sıra, Türkiye’ye duyulan güvenin de işaretidir. Birleşmiş Milletler sistemindeki en üst düzeyli görevi üstlenen ilk Türk vatandaşı olarak Büyükelçi Bozkır’ın, uluslararası toplumun sesi ve vicdanı olacağına inanıyorum. Kendisinin görevini adil ve şeffaf bir şekilde yürüteceğinden şüphe duymuyorum. Birleşmiş Milletlerin kuruluşunun 75’inci yıldönümü gibi anlamlı bir tarihte üstlendiği görevinde, Sayın Bozkır’a başarılar diliyorum” diye konuştu.

“Israrla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk”
Genel Kurul’un “Kovid-19’la mücadele ve çok taraflılık” temasıyla düzenlenmesini isabetli bulduğunun altını çizen Erdoğan, “Türkiye olarak bu konudaki taahhütlerimize bağlıyız ve Kovid-19’la mücadeleye destek vermekte kararlıyız. Salgın, dünyayı çeşitli sınamalarla baş etmekte zorlandığı bir dönemde yakaladı. Zaten tartışılan küreselleşme, kurallara dayalı uluslararası sistem ve çok taraflılık, salgının etkisiyle şimdi daha da çok sorgulanıyor. Karşımızdaki fotoğrafa bakarak, bardağın dolu ve boş taraflarını doğru ve samimi bir şekilde değerlendirmemiz gerekiyor. Bardağın boş kısmında, Birleşmiş Milletler başta olmak üzere çok taraflı örgütlerin reform ihtiyacı bulunuyor. Mevcut küresel mekanizmaların bu krizde ne kadar etkisiz kaldığını gördük. Öyle ki, Birleşmiş Milletlerin en temel karar alma organı olan Güvenlik Konseyi’nin salgını gündemine alması haftalar, hatta aylar sürdü.
Salgının başlarında, ülkelerin kendi hallerine terk edildiği bir manzara ortaya çıktı. Böylece, yıllardan beri bu kürsüden ısrarla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk. İnsanlığın kaderi sınırlı sayıdaki ülkenin keyfine bırakılamaz. Uluslararası örgütlerdeki itibar kaybının önüne geçmek için öncelikle zihniyetimizi, kurumlarımızı ve kurallarımızı gözden geçirmeliyiz. Etkin çok taraflılık, etkin çok taraflı kurumların varlığını gerektirir. Güvenlik Konseyi’nin yeniden yapılandırılmasından başlayarak, kapsamlı ve anlamlı reformları süratle uygulamaya sokmalıyız. Konseyi daha etkin, demokratik, şeffaf, hesap verebilir bir yapıya ve işleyişe kavuşturmalıyız. Aynı şekilde, uluslararası toplumun ortak vicdanını yansıtan Genel Kurul’u da güçlendirmeliyiz. Bardağın dolu tarafında ise, Birleşmiş Milletlerin insanlığın barış, adalet ve refah arayışında bir dönüm noktası olma potansiyelini sürdürmesi bulunuyor. Henüz salgın krizinin üstesinden gelemediğimizi de göz önünde bulundurarak, çok taraflı işbirliği için elimizdeki kurumları ve mekanizmaları en etkin şekilde kullanmaya çalışmalıyız” diye konuştu.

“Kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır”
Sorunların küresel olduğu durumlarda, yerel çözümlerin ancak günü kurtarabileceğini söyleyen Erdoğan, “Uzun vadeli çözümler için uluslararası dayanışma şarttır. Türkiye olarak, salgın krizinin ilk günlerinden itibaren, tüm uluslararası platformlarda işbirliği çağrısında bulunduk. G-20’de, Türk Konseyi’nde, MİKTA’da, İslam İşbirliği Teşkilatı’nda ve diğer platformlarda salgınla mücadele amaçlı çalışmaların en önünde yer aldık. ‘Dost kara günde belli olur’ anlayışıyla, tıbbi malzeme yardımı talep eden 146 ülkeye ve 7 uluslararası kuruluşa elimizi uzattık. Yürüttüğümüz tahliye operasyonlarıyla, 141 ülkedeki 100 binden fazla vatandaşımızın evlerine dönüşünü sağladık. Aynı seferlerle 67 ülkeden 5 bin 500’den fazla yabancıyı da vatanlarına kavuşturduk. Tüm bunları ‘Korona virüs diplomasisi’ niyetiyle yapmadık. Yardım ve tahliye çalışmalarımız için kimseden herhangi bir karşılık beklemedik, beklemiyoruz. Mağdurların ve mazlumların yanında olmak, milletimizin mayasında ve girişimci ve insani dış politikamızın özünde vardır. Buradan bir kez daha, tıbbi malzeme ve ilaç tedariki ile aşı geliştirme çalışmalarının rekabet konusu yapılmaması çağrısında bulunuyorum. Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır. Salgınla birlikte, devlet kapasitesi, etkin yönetişim ve dayanıklılık gibi unsurların ne kadar hayati role sahip olduğunu hep birlikte bir kez daha tecrübe ettik. Türkiye’nin başarı hikâyesinin arkasında, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle birlikte tesis ettiğimiz etkin yönetişim mekanizmaları, sağlık alanındaki altyapı yatırımlarımızın geliştirdiği yüksek kapasite ve yetişmiş insan kaynağı vardır” şeklinde konuştu.

“Suriye’ye güvenli ve gönüllü geri dönüşlerin temin edilmesi şarttır”
Salgının dünya genelindeki çatışma dinamiklerini olumsuz etkilediğini ve kırılganlıkları artırdığını söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin, bizim de desteklediğimiz, küresel insani ateşkes çağrısının somut sonuçlar doğurmamış olmasından üzüntü duyuyoruz. Türkiye olarak, ülkemize ve insanlığa yönelen tehditleri, gerektiğinde her türlü inisiyatifi alarak, bertaraf etmenin yollarını arıyoruz. Suriye’de onuncu yılına giren ihtilaf, bölgemizin güvenlik ve istikrarı için tehdit oluşturmaya devam ediyor. Bölgede DEAŞ’a karşı ilk ve en ciddi darbeyi vuran ülke olarak, PKK-YPG terör örgütüyle de mücadeleyi sürdürüyoruz. Uluslararası toplum olarak, tüm terör örgütlerine karşı aynı ilkeli tutumu takınmadan ve kararlı duruşu göstermeden, Suriye meselesine kalıcı çözüm bulamayız. Bu yaklaşım, Suriye’ye güvenli ve gönüllü geri dönüşlerin temin edilmesi için de şarttır.
Suriye’de terör örgütlerinden kurtardığımız bölgelere 411 binin üzerinde Suriyeli kardeşimizin dönmesi bunun en açık göstergesidir. Aynı şekilde, güvenli hale getirdiğimiz bölgeler sayesinde, İdlib başta olmak üzere, ülkenin çeşitli yerlerinden milyonlarca Suriyelinin de vatanlarından ayrılmalarının önüne geçtik. Türkiye yıllardır, 4 milyona yakın Suriyeli sığınmacıyı, tüm ihtiyaçlarını karşılayarak kendi topraklarında barındırıyor. Bir o kadar Suriyelinin ihtiyaçlarını da, sınırımıza yakın yerler başta olmak üzere, kontrol altında tuttuğumuz bölgelerde, yerinde karşılıyoruz. Son olarak bu kardeşlerimiz için İdlib’te ve diğer yerlerde onbinlerce briket konut inşa ediyoruz. Bütün bu faaliyetleri, uluslararası toplumdan ve uluslararası kuruluşlardan kayda değer bir destek almadan, kendi imkanlarımızla ve halkımızın desteğiyle yürütüyoruz. Suriye’deki ihtilafın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı Kararı’ndaki yol haritası temelinde çözülmesi, hepimizin önceliği olmalıdır. Bunun için Birleşmiş Milletlerin himayesinde başlatılan, Suriyeliler tarafından da sahiplenilen ve yönlendirilen siyasi sürecin başarıyla sonuçlandırılması gerekiyor. Suriye’nin, toprak bütünlüğü ve siyasi birliği korunmuş olarak kalıcı bir barışa ulaşabilmesi, ancak bu şekilde mümkündür. Bu hedef gerçekleşene kadar, Suriye’nin siyasi birliği ve toprak bütünlüğü ile milli güvenliğimize kasteden terör örgütlerini engellemekte kararlıyız. Bugün dünyada en çok sığınmacıya ev sahipliği yapan Türkiye gibi ülkeler, yaptıkları fedakârlıkla tüm insanlığın onurunu kurtarıyor. Buna karşılık, aralarında bazı Avrupa ülkelerinin de yer aldığı kimi devletler, maalesef, sığınmacıların ve göçmenlerin haklarını ihlal ediyor. Cenevre Sözleşmesi’ni ve uluslararası insan hakları sistemini aşındıran bu ihlaller karşısında Birleşmiş Milletlerin güçlü bir tavır almasının vakti gelmiştir. Libya’da, darbecilerin geçen yıl meşru Milli Mutabakat Hükümeti’ni devirmek için başlattığı saldırılar, bu ülkeye sadece acı ve yıkım getirmiştir. Uluslararası toplum, yapılan katliamların, insan hakları ihlallerinin ve özellikle Tarhuna şehrinde bulunan toplu mezarların hesabını ne darbecilerden, ne de destekçilerinden sorabilmiştir.
Libya’nın meşru hükümetinin yardım çağrısına somut cevap veren ve destek sağlayan tek ülke Türkiye olmuştur. Libya’da kalıcı siyasi çözümün, Libyalılar tarafından yürütülecek kapsayıcı ve kapsamlı diyalog yoluyla tesis edilebileceğine inanıyoruz. Yemen’de beş yılı aşkın süredir akan kanın durdurulması ve insani krizin önüne geçilmesi de, uluslararası toplumun sorumluluğundadır. Bölgede nüfuz kazanma niyetiyle, Yemen’in egemenliğine, siyasi birliğine ve toprak bütünlüğüne göz dikenleri ve Yemenlilerin ıstırabının sürmesine göz yumanları tarih affetmeyecektir. Irak’ın dış güçlerin çatışma sahasına dönüşmemesi, bölgemiz için istikrar ve refah üreten bir konuma gelmesi samimi arzumuzdur. Komşumuz Irak’a her alanda destek olurken, özellikle terörle mücadelede daha yakın işbirliği yapmak istiyoruz. Tıpkı DEAŞ gibi, Irak’ta yuvalanan PKK terör örgütünün kökünü kazıma konusunda, uluslararası toplumdan ve bu ülkeden samimi işbirliği bekliyoruz. Bölgenin terör örgütlerinden temizlenmesi, insanlığın en kadim coğrafyasına evsahipliği yapan Irak’ın geleceğinin aydınlanmasına katkı sağlayacaktır. İran’ın nükleer programıyla ilgili hususların uluslararası hukuk dikkate alınarak, diplomasi ve diyalog yoluyla çözülmesinden yanayız. Tüm tarafların, bölgesel ve küresel güvenliğe ciddi katkılar sağlayan Kapsamlı Ortak Eylem Planındaki yükümlülüklerine riayet etmeleri çağrımızı tekrarlıyorum. İnsanlığın kanayan yarası olan Filistin’deki işgal ve zulüm düzeni, vicdanları acıtmaya devam ediyor. Üç büyük dinin kutsallarına ev sahipliği yapan Kudüs’ün mahremiyetine uzanan kirli el, cüretini giderek artırıyor. Filistin halkı, İsrail’in tüm baskı, şiddet ve yıldırma politikalarına yarım asırdan uzun bir süredir göğüs geriyor. ‘Asrın Anlaşması’ adı altında Filistin tarafına dayatılmaya çalışılan teslimiyet belgesi reddedilince, İsrail bu kez işbirlikçilerinin yardımıyla ‘kaleyi içeriden fethetme’ girişimlerine hız vermiştir. Türkiye olarak, Filistin halkının rıza göstermediği hiçbir plana destek vermeyeceğiz. Kimi bölge ülkelerinin bu oyuna ortak olması, İsrail’in temel uluslararası parametreleri aşındırma çabalarına hizmet etmenin ötesinde anlam taşımıyor.
Birleşmiş Milletler kararları ve uluslararası hukukun hilafına Kudüs’te büyükelçilik açma niyetini beyan eden ülkeler, bu tavırlarıyla sadece ihtilafın daha da çetrefil hale gelmesine hizmet ediyor. Filistin meselesi ancak, 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız, egemen ve coğrafi devamlılık içinde bir Filistin Devleti’nin kurulmasıyla çözülebilir. Bunun dışındaki çözüm arayışları beyhudedir, tek taraflıdır, adaletsizdir. Temmuz ayında Azerbaycan topraklarına saldıran Ermenistan, Güney Kafkasya’da kalıcı barış ve istikrarın önündeki en büyük engel olduğunu bir kez daha ispatlamıştır. Yukarı Karabağ sorunu başta olmak üzere bölgedeki ihtilafların Azerbaycan ve Gürcistan’ın toprak bütünlüğü ve egemenliği ile Birleşmiş Milletler ve AGİT kararları doğrultusunda bir an evvel çözülmesinden yanayız. Güney Asya’nın istikrar ve barışı için de kilit önem taşıyan Keşmir sorunu halen çözüm bekliyor. Cammu-Keşmir’in özel statüsünün ilgasının ardından atılan adımlar sorunu daha da karmaşıklaştırdı. Bu meselenin, diyalog yoluyla, Birleşmiş Milletler kararları çerçevesinde ve özellikle Keşmir halkının beklentileri doğrultusunda çözülmesinden yanayız” ifadelerini kullandı.

“Bölgesel bir konferans düzenlenmesini teklif ediyoruz”
Doğu Akdeniz’de bir süredir yaşanan gerilimin gerisinde, “kazanan hepsini alır” anlayışıyla hareket eden ülkeler bulunduğunun altını çizen Erdoğan, “Ülkemizi dışlama amaçlı nafile adımların başarı şansı kesinlikle yoktur. Bizim ne Doğu Akdeniz’de, ne de başka bir bölgede, kimsenin hakkında, hukukunda, meşru çıkarlarında gözümüz bulunmuyor. Ancak, ülkemizin ve Kıbrıs Türklerinin haklarının çiğnenmesine, çıkarlarının yok sayılmasına da göz yumamayız. Bölgede bugün yaşanan sıkıntıların sebebi, Yunanistan ile Kıbrıs Rum kesiminin 2003’ten beri maksimalist taleplerle attıkları tek yanlı adımlardır. Türkiye, Doğu Akdeniz’deki her türlü olumsuz gelişmenin yükünü tek başına omuzlamak durumunda bırakılan bir ülkedir. Buna karşılık, bölgedeki doğal kaynaklar sözkonusu olduğunda ülkemizin yok sayılması ne akıl ve vicdanla, ne de uluslararası hukukla izah edilebilir.
Anlaşmazlıkların samimi bir diyalogla, uluslararası hukuk temelinde, hakkaniyete uygun biçimde çözümü öncelikli tercihimizdir. Ancak, aksi yöndeki hiçbir dayatmaya, tacize, saldırıya asla müsamaha göstermeyeceğimizi de açıkça ifade etmek istiyorum. Doğu Akdeniz’deki kıyıdaş ülkeler arasında diyalog ve işbirliğini tesis etmeye yönelik çağrımızı burada tekrarlamak istiyorum. Bu amaçla, tüm bölge ülkelerinin hak ve çıkarlarının göz önünde bulundurulduğu, içinde Kıbrıs Türklerinin de yer aldığı bölgesel bir konferans düzenlenmesini teklif ediyoruz. Bölgedeki krizin sebeplerinden biri de, 1968 yılından bu yana aralıklarla devam eden müzakerelerde Kıbrıs meselesine adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüm bulunamamasıdır. Çözümün önündeki yegâne engel, Rum tarafının uzlaşmaz, hak tanımaz, şımarık yaklaşımıdır. Uluslararası anlaşmaları hiçe sayan Rum tarafı, Kıbrıs Türklerini kendi yurtlarında azınlık yapmayı, hatta tümüyle adadan tasfiye etmeyi amaçlıyor. Garantör ülke sıfatıyla, Kıbrıs Türk halkını haklı davasında hiçbir zaman yalnız bırakmadık, bundan sonra da bırakmayacağız. Kıbrıs meselesinde çözüm, ancak Kıbrıs Türk halkının Ada’nın ortak sahibi olduğu gerçeğinin kabul edilmesiyle mümkündür. Kıbrıs Türk halkının güvenliğini ile Ada’daki tarihsel ve siyasi haklarını kalıcı biçimde teminat altına alacak her çözümü destekleyeceğiz” dedi.

“Uluslararası toplumun kitle imha silahlarının tamamını ortadan kaldırması gerekiyor”
Bu sene, Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombası atılmasının 75’inci yıldönümü olduğunu hatırlatan Erdoğan, “Silahsızlanma, küresel barış ve güvenliğin sağlanması bakımından hayati öneme sahip. Buna karşılık silahların kontrolü mimarisi, son yıllarda önemli hasarlar aldı. Uluslararası toplumun bu konuda eşitlik ve adalet temelinde ilerleyerek, kitle imha silahlarının tamamını ortadan kaldırması gerekiyor. Hep birlikte hareket etme mecburiyetimizin bulunduğu bir diğer önemli konu iklim değişikliğidir. İnsanoğlunun tabiatın dengelerine müdahale etmesinin nasıl ağır bedellere yol açabileceğini görüyoruz. Bu kötü gidişatı durdurmak ve tersine çevirmek mecburiyetindeyiz. Türkiye olarak, gelinen noktadaki tarihi mesuliyetimiz yok denecek kadar az olmasına rağmen, bu mücadeleye samimiyetle destek veriyor ve yükümlülüklerimizi yerine getiriyoruz. Yakın geçmişte, Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi Taraflar Konferansı’na evsahipliği yaptık. Afrika başta olmak üzere pek çok bölge ve ülkeyle verimli bir işbirliği yürüttük. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin 2022’de yapılacak 16’ncı Taraflar Konferansının da ev sahipliğini üstlendik. Şimdi de, insanlığı tehdit eden ancak nedense görünmez sayılan bir soruna dikkatinizi çekmek istiyorum. Irkçılık, yabancı karşıtlığı, İslam düşmanlığı ve nefret söylemi vahim boyutlara ulaştı. Salgın sürecinde, yabancı düşmanlığı ve ırkçılık iyice artarken, göçmenler ve sığınmacılar başta olmak üzere, savunmasız kişilere yönelik şiddet eylemleri hız kazandı. Önyargılardan ve cehaletten beslenen bu tehlikeli eğilimlere en çok da Müslümanlar maruz kalıyor. Bu tehlikeli gidişin en önemli sorumluları, oy uğruna popülist söylemlere yönelen siyasetçiler ile ifade özgürlüğünü suiistimal ederek nefret söylemini meşrulaştıran marjinal kesimlerdir. Tüm uluslararası kuruluşları acilen bu zihniyete karşı mücadelede daha somut adımlar atmaya davet ediyorum. Yeni Zelanda’da Müslümanlara yönelik terör saldırısının yıldönümü olan 15 Mart tarihinin, Birleşmiş Milletler tarafından “İslam Düşmanlığına Karşı Uluslararası Dayanışma Günü” olarak ilan edilmesi çağrımı tekrarlıyorum. Birleşmiş Milletlerden sonra en büyük ikinci uluslararası kuruluş olan İslam İşbirliği Teşkilatı, bu günü resmen kabul etmiştir” diye konuştu.

“Dijitalleşmenin dönüştürücü gücünden yararlanmalıyız”
Salgın ve onunla bağlantılı olarak tırmanan ekonomik krizin sürdürülebilir kalkınma ve 2030 hedefleri bakımından da olumsuz etkilere yol açtığının altını çizen Erdoğan, konuşmasını şu sözlerle tamamladı:
“Gelişmekte olan ülkeler ile düşük gelir düzeyine sahip ülkeler, bu krizden daha fazla etkileniyorlar. Esasen, salgın döneminde yaşananlar bize, sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin her türlü küresel krizle mücadelede önemli bir yol gösterici olabileceğini gösterdi. Krizden çıkışın ekonomik reçetelerini tasarlarken, dijitalleşmenin dönüştürücü gücünden de yararlanmalıyız. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Dijital İşbirliği Haritasını destekliyoruz. Küresel ve bölgesel meseleleri ele almak üzere tasarladığımız ilk ‘Antalya Diplomasi Forumu’nun temasını da, dijital çağda diplomasi olarak belirledik. Ayrıca, en az gelişmiş ülkeler için Birleşmiş Milletler Teknoloji Bankası’na da evsahipliği yapıyoruz. En doğudaki Avrupalı ve en batıdaki Asyalı olmak, her alanda Türkiye’nin özgül ağırlığını artırıyor. Tarihin sarkacının yeniden Asya’ya doğru kaydığı bu dönemde, ‘Yeniden Asya’ girişimimizle, ilişkilerimize yeni bir dinamizm kazandıracağız. Coğrafi yakınlığımızı perçinleyen beşeri ve tarihi bağlara sahip olduğumuz Afrika ile ilişkilerimizde de ciddi ivme yakaladık. Önümüzdeki yıl Türkiye’de düzenlemek istediğimiz Türkiye-Afrika Birliği Ortaklık Zirvesi’nin üçüncüsünde, Afrika’nın kapasitesini güçlendirmeyi amaçlayan projeleri hayata geçirmeyi planlıyoruz. Sözlerime son verirken, içinden geçtiğimiz bu hassas dönemde çok taraflılığa verdiğimiz güçlü desteğin süreceğini belirtmek istiyorum. Salgına karşı elbette mesafeyi korumalıyız, ancak, uluslararası toplumu tehdit eden tüm imtihanlara karşı ortaklaşa mücadele ve işbirliğinde safları sıkılaştırmak mecburiyetindeyiz. Tarih boyunca dünyanın en gözde şehirlerinden olan İstanbul’un, Birleşmiş Milletler merkezi haline gelmesi yönündeki gayretlerimizi sürdüreceğiz.”



İran, saldırılarının yüzde 83’ünü Körfez ülkelerine, yalnızca yüzde 17’sini ise İsrail’e yöneltti

 İran’ın saldırıları sonucu Kuveyt’teki bir binadan yükselen dumanlar (AFP)
İran’ın saldırıları sonucu Kuveyt’teki bir binadan yükselen dumanlar (AFP)
TT

İran, saldırılarının yüzde 83’ünü Körfez ülkelerine, yalnızca yüzde 17’sini ise İsrail’e yöneltti

 İran’ın saldırıları sonucu Kuveyt’teki bir binadan yükselen dumanlar (AFP)
İran’ın saldırıları sonucu Kuveyt’teki bir binadan yükselen dumanlar (AFP)

İran’ın savaşın başlangıcından bu yana düzenlediği füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarına ilişkin yayımlanan istatistikler, saldırıların yaklaşık yüzde 83’ünün Körfez Arap ülkelerini hedef aldığını, yalnızca yüzde 17’sinin ise İsrail’e yöneldiğini ortaya koydu.

Hedef alınan ülkelerin 28 Şubat’ta başlayan savaşın ardından İran saldırılarına ilişkin açıkladığı resmi verilere göre, İran çarşamba akşamına kadar Körfez Arap ülkelerine toplam 4 bin 391 füze ve İHA fırlattı. Söz konusu saldırıların hayati tesisler ve sivil yerleşimleri hedef aldığı, bunun da bölge güvenliği ve istikrarını tehdit eden ciddi bir tırmanışa işaret ettiği belirtildi.

Savaşı yürüten taraf olarak İsrail’e ise aynı süre içinde İran tarafından 930 füze ve İHA yöneltildi. Bu sayı, toplam saldırıların yaklaşık yüzde 17’sine karşılık geliyor.

Ülke bazında bakıldığında İran’ın savaşın başından bu yana Suudi Arabistan’ı 723 füze ve İHA’yla hedef aldığı kaydedildi. En fazla saldırıya maruz kalan ülke ise 2 bin 156 saldırıyla Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) oldu. Kuveyt 791 saldırıyla ikinci sırada yer alırken, Bahreyn 429, Katar 270 saldırıyla listede yer aldı. Umman’ın ise 22 İHA’yla hedef alındığı bildirildi.

Körfez ülkelerinin hava savunma sistemlerinin söz konusu saldırılara yüksek etkinlikle karşı koyduğu, İran’a ait füze ve İHA’ların büyük bölümünün etkisiz hale getirildiği bildirildi. Öte yandan Arap ve İslam ülkeleri, Tahran’a saldırılarını durdurma çağrısında bulundu. Buna karşın İran’ın uluslararası hukuka aykırı saldırılarını sürdürdüğü, enerji güvenliğini ve küresel ekonominin temel damarlarını hedef aldığı ifade edildi.

BM’den kınama ve tazminat talebi

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi dün, İran’ın Körfez ülkelerine yönelik saldırılarını kınayarak bunları ‘vahim’ olarak nitelendirdi ve Tahran’a zarar gören tüm taraflara hızla tazminat ödemesi çağrısında bulundu.

47 üyeli Konsey, altı Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkesi ile Ürdün tarafından sunulan ve İran’ın özellikle Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüseferi aksatma girişimlerini kınayan kararı destekledi. Kararda, İran’dan ‘tüm haksız saldırıları derhal durdurması’ talep edilirken, uluslararası hukuk kurallarına uyulması, sivillerin ve hayati tesislerin hedef alınmaması gerektiği vurgulandı. Ayrıca uluslararası deniz taşımacılığının korunması ve enerji arzının istikrarının sağlanmasının önemi ifade edildi.

Suudi Arabistan da Konsey oturumunda yaptığı açıklamada, kendi toprakları ile KİK ülkeleri ve Ürdün’e yönelik İran saldırılarını yeniden kınadı. Bu ülkelerin ‘mevcut çatışmanın tarafı olmadığı’ belirtilirken, maruz kaldıkları saldırıların uluslararası hukukun açık ihlali olduğu kaydedildi. Suudi Arabistan’ın Cenevre’deki BM Daimî Temsilcisi Abdulmuhsin bin Huseyle, söz konusu saldırıların ‘ülkelerin egemenliği ve toprak bütünlüğüne açık bir ihlal’ teşkil ettiğini ve uluslararası sözleşmelere aykırı olduğunu ifade etti. Açıklamada, bu yaklaşımın sürmesinin İran’a herhangi bir kazanım sağlamayacağı, aksine ciddi siyasi ve ekonomik maliyetler doğuracağı ve ülkenin uluslararası alandaki izolasyonunu artıracağı uyarısında bulunuldu.

Abdulmuhsin bin Huseyle, Tahran’a ‘yanlış hesaplarını gözden geçirme’ çağrısında bulunarak, bölge ülkelerine yönelik saldırıların sürdürülmesinin ters sonuçlar doğuracağı ve İran’ın durumunu daha da kötüleştirerek uluslararası izolasyonunu derinleştireceği uyarısında bulundu. Bin Huseyle, ‘komşuyu hedef almanın korkakça bir eylem olduğunu ve iyi komşuluk ilkelerinin açık bir ihlali sayıldığını’ ifade etti. Ayrıca çatışmanın tarafı olmayan, aralarında arabuluculuk rolü üstlenen ülkelerin de bulunduğu devletlerin hedef alınmasının, ‘gerilimi düşürmeye yönelik her türlü çabayı bilinçli şekilde baltaladığını’ belirtti.

İran’ın saldırılarını ‘açık bir saldırganlık’ olarak nitelendiren Bin Huseyle, Tahran yönetiminin tutumunun ‘şantaj, milis grupları destekleme, komşu ülkeleri hedef alma ve istikrarlarını sarsma’ üzerine kurulu bir yaklaşımı yansıttığını söyledi. Söz konusu saldırıların uluslararası barış ve güvenliğe doğrudan tehdit oluşturduğunu vurgulayan Bin Huseyle, saldırılar sonucunda sivillerin hayatını kaybettiğini, yerleşim alanları ile hayati tesis ve altyapının hedef alındığını belirtti. Bu durumun, uluslararası insancıl hukuk ve insan hakları hukuku da dahil olmak üzere uluslararası hukukun ciddi bir ihlali olduğunu ifade etti.


Muhammed Rıza Şeybani... İstihbarat alanında görev yapmış bir diplomat

İran’ın Lübnan Büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani (İran medyası)
İran’ın Lübnan Büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani (İran medyası)
TT

Muhammed Rıza Şeybani... İstihbarat alanında görev yapmış bir diplomat

İran’ın Lübnan Büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani (İran medyası)
İran’ın Lübnan Büyükelçisi Muhammed Rıza Şeybani (İran medyası)

İranlı diplomat Muhammed Rıza Şeybani, Beyrut’a büyükelçi olarak atanmasından sadece birkaç hafta sonra diplomatik bir krizin odağı haline geldi. Lübnan Dışişleri Bakanlığı, Şeybani’yi ‘istenmeyen kişi’ ilan etti. Bu adım, Beyrut ile Tahran arasındaki ilişkilerde mevcut gerilimin boyutunu ortaya koyarken, Ortadoğu’nun en karmaşık dosyalarından biriyle ilişkilendirilen deneyimli bir diplomata yeniden ışık tuttu.

Söz konusu kararla birlikte, Tahran’ın Lübnan ve Suriye meselelerindeki uzun deneyimine dayanarak yeniden sahaya sürdüğü Şeybani’nin görevi kısa sürede sona ermiş oldu. Atanmasının ardından, diplomatik rolünün sınırlarına dair Lübnan’daki hassas siyasi gerçeklerle karşılaşması, görev süresinin kısa kalmasına yol açtı.

Savaş tecrübesi ve bölgesel konumu

Şeybani, Lübnan için yeni bir isim değildi. 2005-2009 yılları arasında İran’ın Beyrut Büyükelçiliği görevini yürütmüş, bu dönemde 2006 Temmuz Savaşı sırasında Hizbullah ile İsrail arasında yaşanan çatışmalarda doğrudan deneyim kazanmıştı. Bu süreç, ona güvenlik ve siyasi açıdan karmaşık koşullarda ilişki yönetme tecrübesi kazandırmıştı.

2026 başında yeniden büyükelçi olarak atanması, İran’ın özellikle politika ve güvenliğin iç içe geçtiği, yerel ve bölgesel hesapların karmaşık şekilde birleştiği alanlarda deneyimli diplomatlara dayalı yaklaşımının bir devamı olarak değerlendirildi.

Şeybani, selefi Mücteba Amani’nin Beyrut’ta yaralanmasının ardından göreve getirildi. Bölgedeki gerilimin yükseldiği hassas bir döneme denk gelen atama, Şeybani’nin dönüşüne geleneksel diplomatik çerçevenin ötesinde bir önem kazandırdı.

Beyrut ile Şam arasında

Şeybani, 1960 doğumlu olup kariyerine 1980’li yıllarda İran Dışişleri Bakanlığı’nda başladı ve görevlerini giderek yükselterek özellikle Ortadoğu dosyalarına odaklandı. Kıbrıs’ta geçici görevle büyükelçilik yaptı, ardından Mısır’daki İran Çıkarlarını Koruma Ofisi’nin başkanlığını yürüttü. Daha sonra Beyrut’a büyükelçi olarak atanırken, 2011-2016 yılları arasında Suriye Büyükelçiliği görevini üstlenerek Suriye savaşının ilk dönemlerini yakından takip etti. Şeybani, daha sonra Tunus’ta İran büyükelçiliğini yürüttü ve Libya’da büyükelçi olarak ikamet etmeyen temsilcilik görevini üstlendi. Bunun yanında, Dışişleri Bakanlığı’nda Ortadoğu İşlerinden Sorumlu Bakan Yardımcısı olarak görev yaptı.

Kariyerinin ilerleyen dönemlerinde İran Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Siyasi ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi’nde danışman ve kıdemli araştırmacı olarak görev aldı. Artan bölgesel gerilimler ile birlikte tekrar sahneye dönerek diplomatik rolünü sürdürdü.

Gerilimin tırmanma aşamasındaki özel roller

Ekim 2024’te Şeybani, İran Dışişleri Bakanı’nın Batı Asya İşlerinden Sorumlu Özel Temsilcisi olarak atandı. Ardından Ocak 2025’te, Şam’daki gelişmeler ve İran Büyükelçiliği’nin kapatılması sonrasında Suriye Özel Temsilcisi görevine getirildi.

Aynı dönemde Lübnan dosyasının da özel temsilci olarak takibi Şeybani’ye emanet edildi. Bu görev, onu kriz yönetiminde güvenilen diplomatlardan biri haline getirdi.

Şeybani’nin kariyeri, İran diplomatik yapısındaki farklılıkları da ortaya koyuyor. Kendisi, Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Kudüs Gücü ile ilişkili olmayan, İran İstihbarat Bakanlığı kadrosuna bağlı bir diplomat olarak sınıflandırılıyor. Bu durum, İran dış politikasında görev dağılımının çeşitliliğini ve uzmanlaşmayı yansıtıyor.

İstenmeyen kişi ilan edildi

Bu gelişme yalnızca siyasi boyutla sınırlı kalmayıp, karar mekanizması ve yetkiler ile diplomatik faaliyetlerin uluslararası kurallara uygunluğu konusunda hukuki ve anayasal tartışmaların da kapısını açtı.

dvev
Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Recci (Lübnan Ulusal Haber Ajansı – NNA)

Konuyla ilgili olarak Şarku’l Avsat’a konuşan anayasa hukuku uzmanı Said Malik, İran büyükelçisinin atanmasının onayının geri çekilmesi ve ‘istenmeyen kişi’ ilan edilmesinin yasal dayanağının, Viyana Diplomatik İlişkiler Sözleşmesi’nin 9. maddesine dayandığını belirtti. Malik, bu maddenin ‘ev sahibi devlete, diplomatik personeli görevden alma veya istenmeyen kişi ilan etme hakkı tanıdığını, ancak kararın alınış şeklinin Bakanlar Kurulu kararı veya Dışişleri Bakanı kararı gibi belirli bir usule bağlanmadığını’ vurguladı.

Malik, alınan tedbirin diplomatik ilişkilerin kesilmesi kapsamında olmadığını, aksine diplomatik temsilin yönetimi ile ilgili önlemler çerçevesinde değerlendirildiğini ifade etti. Buna göre, bir diplomatın istenmeyen kişi ilan edilmesi veya temsil seviyesinin düşürülmesi, anayasanın 66. maddesinin ikinci fıkrasına dayanarak Dışişleri Bakanı’nın yetkisi dahilindedir.

Malik, büyükelçinin istenmeyen kişi ilan edilmesi kararının yürürlükte olduğunu ve uygulanması gerektiğini vurguladı. Malik, belirlenen sürenin dolmasının ardından büyükelçinin Lübnan topraklarında bulunmasının yasal geçerliliğinin kalmayacağını ve bu nedenle varlığının hukuken meşru olmadığını ifade etti.

dvfvf
Lübnan Anayasası (Sosyal medya)

Malik, bu durumun güvenlik güçleri üzerinde doğrudan bir sorumluluk yarattığını belirterek, “Dışişleri Bakanlığı tarafından alınan devlet kararının uygulanması ve büyükelçinin bulunduğu yer tespit edildiğinde veya yakalandığında derhal Lübnan’dan çıkarılması güvenlik birimlerinin yükümlülüğüdür, çünkü artık yasal olarak ikamet hakkı kalmamıştır” dedi.

Öte yandan Malik, kararın uygulanmasının uluslararası kurallarla sınırlı olduğunu vurguladı. Buna göre, “Büyükelçinin diplomatik misyonun bulunduğu alan içinde bulunması, Lübnan güvenlik güçlerinin buraya girmesini veya müdahale etmesini engeller; çünkü misyonlar Viyana Sözleşmesi kapsamında dokunulmazlığa sahiptir.” Malik, bu dokunulmazlığın büyükelçinin varlığının devamlı olarak yasal olduğu anlamına gelmediğini, sadece sınırın misyon alanıyla sınırlı olduğunu ve kararın uygulanmasının büyükelçinin misyon alanından çıkmasıyla mümkün olacağını belirtti. Bu noktada gerekli yasal işlemlerin başlatılabileceğini ifade etti.


Rusya, İran'daki savaştan nasıl yararlanabilir?

Görsel: Dominic Bugatto
Görsel: Dominic Bugatto
TT

Rusya, İran'daki savaştan nasıl yararlanabilir?

Görsel: Dominic Bugatto
Görsel: Dominic Bugatto

Anton Mardasov

Rusya’nın Sovyet dönemi istihbarat teşkilatı Devlet Güvenlik Komitesi (KGB) ve Federal Güvenlik Servisi’nin (FSB) öncülü olan Sovyet Gizli Polisi'nin kurucusu ve ilk başkanı Felix Dzerzhinsky'ye atfedilen, “Siyaset, petrol kokmaya başladı, tıpkı petrolün de siyaset kokmaya başlaması gibi” şeklindeki söz, son zamanlarda ABD ve İsrail ile İran arasındaki savaşla çağdaş Rus siyasetinin çizgilerini öngörürken özel bir güncellik kazanıyor.

Aslında birçok analistin de işaret ettiği üzere, Hürmüz Boğazı’ndaki lojistik aksaklıklar Moskova’nın lehine işliyor. Zira bu durum, enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar karşısında, Moskova’nın gelirlerini artırmasına ve bütçesini yeniden finanse etmesine, Ukrayna’da devam eden askeri operasyonların maliyetlerini karşılamasına olanak tanıyor. Aynı şekilde, Washington’ın dikkatini Avrupa sahnesinden Ortadoğu'ya kaydırması ve bunun Ukrayna hava savunma sistemlerine olası yansımaları da Rusya'nın çıkarına. Bununla birlikte, mevcut durumda Kremlin'in elindeki fırsatların boyutunu abartmak akıllıca görünmüyor. Ayrıca, İran rejiminin devam etmesi, Moskova için saf kazanç kaynağı olmak yerine yeni zorluklar getirebilir.

Stratejik ufuk

İran, Rusya’nın taktiksel müttefiki ve Batı karşıtı gayri resmi bir ittifakın ortağı olmanın yanı sıra son yıllarda Ortadoğu’nun çeşitli bölgelerinde Rus istihbarat operasyonlarının merkezi haline geldi. 2015 yılında Suriye’de Beşşar Esed rejimine verdiği destekle bölgeye geri dönen Moskova, kendi kapasitesine güvenmiş olsa da tek başına değil, İran’ın şemsiyesi altında ve uzun süreli kara savaşlarına katılan müttefik ve vekil güçlerin yoğun faaliyetleri çerçevesinde hareket ettiğinin farkındaydı.

Öte yandan Rusya ile İran arasındaki iş birliği, dini kaygılar ve birikmiş güven krizlerinden kaynaklanan çok sayıda içsel kısıtlamayla karşı karşıya. Bu durum, yıllar boyunca birçok ekonomik projenin hayata geçirilmesini engelledi. Bu yüzden teorik olarak İran’ın yenilgisi Moskova için bir felaket sayılmaz.

Kremlin'e yakınlığıyla bilinen siyasi analist Dmitri Trenin, bu senaryonun Rusya'nın stratejik çıkarlarıyla uyuşmadığını, çünkü ABD'nin Tahran'ın yenilgisinden sonra bile çıkarları üzerinde baskı kurmaya devam edeceğini düşünüyor.

Siyasetçiler ve askeri yetkililer dahil olmak üzere çoğu Rus uzman, İran rejiminin kritik aşamayı atlattığını ve devrilme olasılığının düşük olduğunu varsayarken operasyonun sınırlı bir zaman dilimi içinde kalacağını tahmin ediyorlar.

Sovyet Bilimler Akademisi'nden Georgy Arbatov’un kurucusu olduğu ABD ve Kanada Çalışmaları Enstitüsü (ISKRAN) Askeri ve Siyasi Araştırmalar Bölümü'nün önde gelen araştırmacılarından Rus Uzman Demokrit Zamanapolov ise İran'ın yenilgisinin, Rusya'nın Güney Kafkasya'daki konumuna ağır bir darbe vuracağını öngörüyor. Zamanapolov’a göre ABD'ye yakın yeni bir hükümetin kurulması, İran'ın dış politika önceliklerini Washington ve Tel Aviv ile daha fazla entegrasyona yöneltecek ve ülkenin kuzeyinde radar istasyonlarının kurulmasına yol açacak.

Rusya’nın güvenlik endişelerinin, ABD-İsrail operasyonunun başlamasından önce Moskova’nın sağladığı desteğin ardındaki temel itici güç olduğu açık. Bu destek, istihbarat paylaşımı şeklinde bugün de devam ediyor. Aynı zamanda bu destek oldukça sınırlı ve sembolik nitelikte ve ister istihbarat bilgisi sağlanması ister askeri teknolojinin daha iyi kullanılması konusunda danışmanlık verilmesi, ister elektronik savaş sistemleri, füzeler ve diğer mühimmat türlerinin temini açısından olsun, Batı'nın Ukrayna'ya sağladığı sürekli destekle karşılaştırılamaz. Ayrıca ABD'nin güney sınırları boyunca ve Ermenistan ile Tacikistan'da Rusya ordusunun hareketlerini izleme kapasitesini güçlendirmesi bekleniyor.

Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi Genel Direktörü İvan Timofeyev, Moskova’nın İran krizinden çıkarması gerektiğini düşündüğü bazı derslere değindi. Bu dersleri, Kremlin’in dikkate alması gereken bir dizi kısa öneri halinde özetledi. Bunların en önemlileri arasında, Batı'nın baskılarının uzun vadede devam edeceği, taviz vermenin faydasız olacağı, siyasi liderlerin hedef alınmaya devam edeceği ve iç karışıklıkların dış müdahaleleri teşvik edebileceği yer alıyor.

dvfd
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Kremlin’de düzenlenen bir görüşmede bir araya geldi, 17 Ocak 2025 (AFP)

Bu son nokta, Rus yetkililerin mart ayından bu yana Moskova'da yabancı mesajlaşma uygulamalarına ve genel olarak internete erişimi kısıtlamak için aldığı daha önce eşi ve benzeri görülmemiş önlemleri açıklamak açısından dikkat çekici görünüyor. Rus yetkililer tarafından ‘casus’ ilan edilen ekonomist Vyacheslav Shiryaev'e göre başkent Moskova’da uygulanan bu kısıtlamaların dört yıldır süren Ukrayna çatışmasıyla bağlantılı olması pek olası değil. Bu katı önlemlerin ardındaki gerçek nedenin, İsrail-ABD’nin İran’a karşı başlattıkları askeri harekatla ve özellikle de bu harekatın, İran'ın bilgi teknolojisi altyapısının dış müdahaleler karşısında ne kadar kırılgan olduğunu ortaya çıkarmasıyla ilgili olduğunu düşünen Shiryaev, bu altyapının Tahran tarafından aslen vatandaşlarını denetlemek amacıyla kurulduğuna inanıyor.

Taktiksel zorluklar

Bununla birlikte aralarında politikacıların ve askeri yetkililerin de olduğu birçok Rus uzman, İran rejiminin kritik aşamayı atlattığını ve devrilme olasılığının halen düşük olduğunu varsayıyor. Ayrıca operasyonun sınırlı bir zaman dilimi içinde kalacağını tahmin ediyorlar. Bu bağlamda Washington, uzun soluklu bir harekât yürütmekte ve geniş çaplı kara operasyonlarına girmekte pek de istekli görünmüyor. Ancak hala net bir cevabı olmayan ‘İran'ın hava savunma sisteminin devre dışı kalması durumunda, İran'a yönelik hava saldırıları Beşşar Esed döneminde Suriye'de veya Lübnan'da görülenlere benzer şekilde uzun süreli bir modele dönüşürse, Moskova nasıl davranacak ve nasıl tepki verecek?’ sorusu Moskova'nın zihnini kurcalıyor. İsrail’in ordusu ve dış istihbarat teşkilatı Mossad'a, siyasi liderliğe danışmadan üst düzey İranlı yetkilileri hedef alma yetkisi de dahil olmak üzere genişletilmiş operasyonel yetkiler verildiği yönündeki bazı raporlar, meselenin sadece kısa bir süre içinde mümkün olduğunca fazla hasar verme girişimiyle sınırlı olmayabileceğini, aynı zamanda askeri kampanyanın doğasında uzun vadeli ve daha sürdürülebilir bir modele doğru kademeli dönüşümü de yansıtıyor olabilir.

Moskova ile Tahran arasındaki askeri ilişkiler, esasen İran ordusuyla yapılan iş birliği üzerinden kuruldu. Raporlara göre bu ordu, DMO’dan daha güçsüz ve etkisiz.

Bu durumda Moskova, tedarik yollarını yeniden yapılandırmanın yanı sıra, petrol fiyatlarındaki yükselişten yararlanmaya devam edebilir. Kremlin'in de Ukrayna'da yürütülen ‘özel askeri harekatı’ ABD ve İsrail'in İran'daki askeri harekatıyla karşılaştırmak ve Batı'yı hem Ortadoğu'da hem de Avrupa'da bölgesel güvenlik sistemlerini kurmada başarısız olmakla suçlamak için kullanacağına şüphe yok. Bunun yanında dikkate alınması gereken bazı çekinceler söz konusu. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre bunlardan ilki, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) artan nüfuzu nedeniyle, Moskova ile Tahran arasındaki siyasi temaslar, karar alma konusunda kısıtlı yetkilere sahip olan Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile sınırlı kaldı. Öte yandan İran Ulusal Güvenlik Konseyi eski Sekreteri Ali Laricani, suikasta kurban gitmeden önce uzlaştırıcı bir rol oynuyordu. Laricani, sadece Vladimir Putin ile değil, diğer Rus yetkililerle de temaslarını sürdürerek, nükleer dosyadan hava savunmasına kadar uzanan çok sayıda konuyu görüşüyordu.

fvdvf
Arka planda St. Petersburg Köprüsü görülürken St. Petersburg'daki limanda bulunan akaryakıt depoları, 26 Eylül 2025 (AFP)

Diğer taraftan Moskova ile Tahran arasındaki askeri ilişkiler, esasen İran ordusuyla yapılan iş birliği üzerinden kuruldu. Raporlara göre bu ordu, DMO’dan daha güçsüz ve etkisiz. Bundan dolayı İran'daki ‘derin devlet’ olarak bilinen yapının hareketlerinin gerçek nedenleri Kremlin için belirsiz kalabilir. Ayrıca DMO'nun Batı'ya karşı terör saldırıları düzenlemek de dahil olmak üzere aşırı önlemlere başvurma olasılığı da bulunuyor.

İkincisi, İran’ın askeri ve siyasi kurumlarındaki kutuplaşmanın artması ve birbiriyle rekabet eden güç merkezlerinin ortaya çıkması, yalnızca Rusya’nın olası arabuluculuk çabalarını engellemekle kalmayacak, aynı zamanda mevcut ikili anlaşmazlıkları da daha da derinleştirebilir. Arabulucu rolünü üstlenebilme yeteneğinin, Moskova için Ortadoğu meselelerinde önemli bir stratejik sermaye olduğu biliniyor. İkili veya çok taraflı müzakerelerde DMO tarafından temsil edilen İran liderliğinin gerçek hedeflerini anlayamamak, sadece Rusya-İran koordinasyonunu karmaşıklaştırmakla kalmayacak, aynı zamanda Kremlin'i bu rolün gerçekten ihtiyaç duyulduğu bir anda arabulucu rolünü üstlenmekten mahrum bırakabilir.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.