Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır
TT

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Salgının başlarında, ülkelerin kendi hallerine terk edildiği bir manzara ortaya çıktı. Böylece, yıllardan beri bu kürsüden ısrarla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk. İnsanlığın kaderi sınırlı sayıdaki ülkenin keyfine bırakılamaz” dedi.
75. BM Genel Kurul genel görüşmeleri kapsamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, BM ülkelerine seslendi. Mutat olarak ilk sıradaki Brezilya ve ev sahibi ülke ABD’nin ardından Genel Kurul Başkanlığını yürüten ülkenin heyet başkanı olarak üçüncü sırada konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Genel Kurul Başkanlığını devralan Büyükelçi Volkan Bozkır’ı tebrik etti. Erdoğan, “Büyükelçi Bozkır’ın ülkelerin ezici çoğunluğunun desteğiyle bu göreve seçilmesi, tecrübeli bir diplomat ve siyasetçi olarak şahsi meziyetlerinin yanı sıra, Türkiye’ye duyulan güvenin de işaretidir. Birleşmiş Milletler sistemindeki en üst düzeyli görevi üstlenen ilk Türk vatandaşı olarak Büyükelçi Bozkır’ın, uluslararası toplumun sesi ve vicdanı olacağına inanıyorum. Kendisinin görevini adil ve şeffaf bir şekilde yürüteceğinden şüphe duymuyorum. Birleşmiş Milletlerin kuruluşunun 75’inci yıldönümü gibi anlamlı bir tarihte üstlendiği görevinde, Sayın Bozkır’a başarılar diliyorum” diye konuştu.

“Israrla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk”
Genel Kurul’un “Kovid-19’la mücadele ve çok taraflılık” temasıyla düzenlenmesini isabetli bulduğunun altını çizen Erdoğan, “Türkiye olarak bu konudaki taahhütlerimize bağlıyız ve Kovid-19’la mücadeleye destek vermekte kararlıyız. Salgın, dünyayı çeşitli sınamalarla baş etmekte zorlandığı bir dönemde yakaladı. Zaten tartışılan küreselleşme, kurallara dayalı uluslararası sistem ve çok taraflılık, salgının etkisiyle şimdi daha da çok sorgulanıyor. Karşımızdaki fotoğrafa bakarak, bardağın dolu ve boş taraflarını doğru ve samimi bir şekilde değerlendirmemiz gerekiyor. Bardağın boş kısmında, Birleşmiş Milletler başta olmak üzere çok taraflı örgütlerin reform ihtiyacı bulunuyor. Mevcut küresel mekanizmaların bu krizde ne kadar etkisiz kaldığını gördük. Öyle ki, Birleşmiş Milletlerin en temel karar alma organı olan Güvenlik Konseyi’nin salgını gündemine alması haftalar, hatta aylar sürdü.
Salgının başlarında, ülkelerin kendi hallerine terk edildiği bir manzara ortaya çıktı. Böylece, yıllardan beri bu kürsüden ısrarla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk. İnsanlığın kaderi sınırlı sayıdaki ülkenin keyfine bırakılamaz. Uluslararası örgütlerdeki itibar kaybının önüne geçmek için öncelikle zihniyetimizi, kurumlarımızı ve kurallarımızı gözden geçirmeliyiz. Etkin çok taraflılık, etkin çok taraflı kurumların varlığını gerektirir. Güvenlik Konseyi’nin yeniden yapılandırılmasından başlayarak, kapsamlı ve anlamlı reformları süratle uygulamaya sokmalıyız. Konseyi daha etkin, demokratik, şeffaf, hesap verebilir bir yapıya ve işleyişe kavuşturmalıyız. Aynı şekilde, uluslararası toplumun ortak vicdanını yansıtan Genel Kurul’u da güçlendirmeliyiz. Bardağın dolu tarafında ise, Birleşmiş Milletlerin insanlığın barış, adalet ve refah arayışında bir dönüm noktası olma potansiyelini sürdürmesi bulunuyor. Henüz salgın krizinin üstesinden gelemediğimizi de göz önünde bulundurarak, çok taraflı işbirliği için elimizdeki kurumları ve mekanizmaları en etkin şekilde kullanmaya çalışmalıyız” diye konuştu.

“Kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır”
Sorunların küresel olduğu durumlarda, yerel çözümlerin ancak günü kurtarabileceğini söyleyen Erdoğan, “Uzun vadeli çözümler için uluslararası dayanışma şarttır. Türkiye olarak, salgın krizinin ilk günlerinden itibaren, tüm uluslararası platformlarda işbirliği çağrısında bulunduk. G-20’de, Türk Konseyi’nde, MİKTA’da, İslam İşbirliği Teşkilatı’nda ve diğer platformlarda salgınla mücadele amaçlı çalışmaların en önünde yer aldık. ‘Dost kara günde belli olur’ anlayışıyla, tıbbi malzeme yardımı talep eden 146 ülkeye ve 7 uluslararası kuruluşa elimizi uzattık. Yürüttüğümüz tahliye operasyonlarıyla, 141 ülkedeki 100 binden fazla vatandaşımızın evlerine dönüşünü sağladık. Aynı seferlerle 67 ülkeden 5 bin 500’den fazla yabancıyı da vatanlarına kavuşturduk. Tüm bunları ‘Korona virüs diplomasisi’ niyetiyle yapmadık. Yardım ve tahliye çalışmalarımız için kimseden herhangi bir karşılık beklemedik, beklemiyoruz. Mağdurların ve mazlumların yanında olmak, milletimizin mayasında ve girişimci ve insani dış politikamızın özünde vardır. Buradan bir kez daha, tıbbi malzeme ve ilaç tedariki ile aşı geliştirme çalışmalarının rekabet konusu yapılmaması çağrısında bulunuyorum. Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır. Salgınla birlikte, devlet kapasitesi, etkin yönetişim ve dayanıklılık gibi unsurların ne kadar hayati role sahip olduğunu hep birlikte bir kez daha tecrübe ettik. Türkiye’nin başarı hikâyesinin arkasında, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle birlikte tesis ettiğimiz etkin yönetişim mekanizmaları, sağlık alanındaki altyapı yatırımlarımızın geliştirdiği yüksek kapasite ve yetişmiş insan kaynağı vardır” şeklinde konuştu.

“Suriye’ye güvenli ve gönüllü geri dönüşlerin temin edilmesi şarttır”
Salgının dünya genelindeki çatışma dinamiklerini olumsuz etkilediğini ve kırılganlıkları artırdığını söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin, bizim de desteklediğimiz, küresel insani ateşkes çağrısının somut sonuçlar doğurmamış olmasından üzüntü duyuyoruz. Türkiye olarak, ülkemize ve insanlığa yönelen tehditleri, gerektiğinde her türlü inisiyatifi alarak, bertaraf etmenin yollarını arıyoruz. Suriye’de onuncu yılına giren ihtilaf, bölgemizin güvenlik ve istikrarı için tehdit oluşturmaya devam ediyor. Bölgede DEAŞ’a karşı ilk ve en ciddi darbeyi vuran ülke olarak, PKK-YPG terör örgütüyle de mücadeleyi sürdürüyoruz. Uluslararası toplum olarak, tüm terör örgütlerine karşı aynı ilkeli tutumu takınmadan ve kararlı duruşu göstermeden, Suriye meselesine kalıcı çözüm bulamayız. Bu yaklaşım, Suriye’ye güvenli ve gönüllü geri dönüşlerin temin edilmesi için de şarttır.
Suriye’de terör örgütlerinden kurtardığımız bölgelere 411 binin üzerinde Suriyeli kardeşimizin dönmesi bunun en açık göstergesidir. Aynı şekilde, güvenli hale getirdiğimiz bölgeler sayesinde, İdlib başta olmak üzere, ülkenin çeşitli yerlerinden milyonlarca Suriyelinin de vatanlarından ayrılmalarının önüne geçtik. Türkiye yıllardır, 4 milyona yakın Suriyeli sığınmacıyı, tüm ihtiyaçlarını karşılayarak kendi topraklarında barındırıyor. Bir o kadar Suriyelinin ihtiyaçlarını da, sınırımıza yakın yerler başta olmak üzere, kontrol altında tuttuğumuz bölgelerde, yerinde karşılıyoruz. Son olarak bu kardeşlerimiz için İdlib’te ve diğer yerlerde onbinlerce briket konut inşa ediyoruz. Bütün bu faaliyetleri, uluslararası toplumdan ve uluslararası kuruluşlardan kayda değer bir destek almadan, kendi imkanlarımızla ve halkımızın desteğiyle yürütüyoruz. Suriye’deki ihtilafın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı Kararı’ndaki yol haritası temelinde çözülmesi, hepimizin önceliği olmalıdır. Bunun için Birleşmiş Milletlerin himayesinde başlatılan, Suriyeliler tarafından da sahiplenilen ve yönlendirilen siyasi sürecin başarıyla sonuçlandırılması gerekiyor. Suriye’nin, toprak bütünlüğü ve siyasi birliği korunmuş olarak kalıcı bir barışa ulaşabilmesi, ancak bu şekilde mümkündür. Bu hedef gerçekleşene kadar, Suriye’nin siyasi birliği ve toprak bütünlüğü ile milli güvenliğimize kasteden terör örgütlerini engellemekte kararlıyız. Bugün dünyada en çok sığınmacıya ev sahipliği yapan Türkiye gibi ülkeler, yaptıkları fedakârlıkla tüm insanlığın onurunu kurtarıyor. Buna karşılık, aralarında bazı Avrupa ülkelerinin de yer aldığı kimi devletler, maalesef, sığınmacıların ve göçmenlerin haklarını ihlal ediyor. Cenevre Sözleşmesi’ni ve uluslararası insan hakları sistemini aşındıran bu ihlaller karşısında Birleşmiş Milletlerin güçlü bir tavır almasının vakti gelmiştir. Libya’da, darbecilerin geçen yıl meşru Milli Mutabakat Hükümeti’ni devirmek için başlattığı saldırılar, bu ülkeye sadece acı ve yıkım getirmiştir. Uluslararası toplum, yapılan katliamların, insan hakları ihlallerinin ve özellikle Tarhuna şehrinde bulunan toplu mezarların hesabını ne darbecilerden, ne de destekçilerinden sorabilmiştir.
Libya’nın meşru hükümetinin yardım çağrısına somut cevap veren ve destek sağlayan tek ülke Türkiye olmuştur. Libya’da kalıcı siyasi çözümün, Libyalılar tarafından yürütülecek kapsayıcı ve kapsamlı diyalog yoluyla tesis edilebileceğine inanıyoruz. Yemen’de beş yılı aşkın süredir akan kanın durdurulması ve insani krizin önüne geçilmesi de, uluslararası toplumun sorumluluğundadır. Bölgede nüfuz kazanma niyetiyle, Yemen’in egemenliğine, siyasi birliğine ve toprak bütünlüğüne göz dikenleri ve Yemenlilerin ıstırabının sürmesine göz yumanları tarih affetmeyecektir. Irak’ın dış güçlerin çatışma sahasına dönüşmemesi, bölgemiz için istikrar ve refah üreten bir konuma gelmesi samimi arzumuzdur. Komşumuz Irak’a her alanda destek olurken, özellikle terörle mücadelede daha yakın işbirliği yapmak istiyoruz. Tıpkı DEAŞ gibi, Irak’ta yuvalanan PKK terör örgütünün kökünü kazıma konusunda, uluslararası toplumdan ve bu ülkeden samimi işbirliği bekliyoruz. Bölgenin terör örgütlerinden temizlenmesi, insanlığın en kadim coğrafyasına evsahipliği yapan Irak’ın geleceğinin aydınlanmasına katkı sağlayacaktır. İran’ın nükleer programıyla ilgili hususların uluslararası hukuk dikkate alınarak, diplomasi ve diyalog yoluyla çözülmesinden yanayız. Tüm tarafların, bölgesel ve küresel güvenliğe ciddi katkılar sağlayan Kapsamlı Ortak Eylem Planındaki yükümlülüklerine riayet etmeleri çağrımızı tekrarlıyorum. İnsanlığın kanayan yarası olan Filistin’deki işgal ve zulüm düzeni, vicdanları acıtmaya devam ediyor. Üç büyük dinin kutsallarına ev sahipliği yapan Kudüs’ün mahremiyetine uzanan kirli el, cüretini giderek artırıyor. Filistin halkı, İsrail’in tüm baskı, şiddet ve yıldırma politikalarına yarım asırdan uzun bir süredir göğüs geriyor. ‘Asrın Anlaşması’ adı altında Filistin tarafına dayatılmaya çalışılan teslimiyet belgesi reddedilince, İsrail bu kez işbirlikçilerinin yardımıyla ‘kaleyi içeriden fethetme’ girişimlerine hız vermiştir. Türkiye olarak, Filistin halkının rıza göstermediği hiçbir plana destek vermeyeceğiz. Kimi bölge ülkelerinin bu oyuna ortak olması, İsrail’in temel uluslararası parametreleri aşındırma çabalarına hizmet etmenin ötesinde anlam taşımıyor.
Birleşmiş Milletler kararları ve uluslararası hukukun hilafına Kudüs’te büyükelçilik açma niyetini beyan eden ülkeler, bu tavırlarıyla sadece ihtilafın daha da çetrefil hale gelmesine hizmet ediyor. Filistin meselesi ancak, 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız, egemen ve coğrafi devamlılık içinde bir Filistin Devleti’nin kurulmasıyla çözülebilir. Bunun dışındaki çözüm arayışları beyhudedir, tek taraflıdır, adaletsizdir. Temmuz ayında Azerbaycan topraklarına saldıran Ermenistan, Güney Kafkasya’da kalıcı barış ve istikrarın önündeki en büyük engel olduğunu bir kez daha ispatlamıştır. Yukarı Karabağ sorunu başta olmak üzere bölgedeki ihtilafların Azerbaycan ve Gürcistan’ın toprak bütünlüğü ve egemenliği ile Birleşmiş Milletler ve AGİT kararları doğrultusunda bir an evvel çözülmesinden yanayız. Güney Asya’nın istikrar ve barışı için de kilit önem taşıyan Keşmir sorunu halen çözüm bekliyor. Cammu-Keşmir’in özel statüsünün ilgasının ardından atılan adımlar sorunu daha da karmaşıklaştırdı. Bu meselenin, diyalog yoluyla, Birleşmiş Milletler kararları çerçevesinde ve özellikle Keşmir halkının beklentileri doğrultusunda çözülmesinden yanayız” ifadelerini kullandı.

“Bölgesel bir konferans düzenlenmesini teklif ediyoruz”
Doğu Akdeniz’de bir süredir yaşanan gerilimin gerisinde, “kazanan hepsini alır” anlayışıyla hareket eden ülkeler bulunduğunun altını çizen Erdoğan, “Ülkemizi dışlama amaçlı nafile adımların başarı şansı kesinlikle yoktur. Bizim ne Doğu Akdeniz’de, ne de başka bir bölgede, kimsenin hakkında, hukukunda, meşru çıkarlarında gözümüz bulunmuyor. Ancak, ülkemizin ve Kıbrıs Türklerinin haklarının çiğnenmesine, çıkarlarının yok sayılmasına da göz yumamayız. Bölgede bugün yaşanan sıkıntıların sebebi, Yunanistan ile Kıbrıs Rum kesiminin 2003’ten beri maksimalist taleplerle attıkları tek yanlı adımlardır. Türkiye, Doğu Akdeniz’deki her türlü olumsuz gelişmenin yükünü tek başına omuzlamak durumunda bırakılan bir ülkedir. Buna karşılık, bölgedeki doğal kaynaklar sözkonusu olduğunda ülkemizin yok sayılması ne akıl ve vicdanla, ne de uluslararası hukukla izah edilebilir.
Anlaşmazlıkların samimi bir diyalogla, uluslararası hukuk temelinde, hakkaniyete uygun biçimde çözümü öncelikli tercihimizdir. Ancak, aksi yöndeki hiçbir dayatmaya, tacize, saldırıya asla müsamaha göstermeyeceğimizi de açıkça ifade etmek istiyorum. Doğu Akdeniz’deki kıyıdaş ülkeler arasında diyalog ve işbirliğini tesis etmeye yönelik çağrımızı burada tekrarlamak istiyorum. Bu amaçla, tüm bölge ülkelerinin hak ve çıkarlarının göz önünde bulundurulduğu, içinde Kıbrıs Türklerinin de yer aldığı bölgesel bir konferans düzenlenmesini teklif ediyoruz. Bölgedeki krizin sebeplerinden biri de, 1968 yılından bu yana aralıklarla devam eden müzakerelerde Kıbrıs meselesine adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüm bulunamamasıdır. Çözümün önündeki yegâne engel, Rum tarafının uzlaşmaz, hak tanımaz, şımarık yaklaşımıdır. Uluslararası anlaşmaları hiçe sayan Rum tarafı, Kıbrıs Türklerini kendi yurtlarında azınlık yapmayı, hatta tümüyle adadan tasfiye etmeyi amaçlıyor. Garantör ülke sıfatıyla, Kıbrıs Türk halkını haklı davasında hiçbir zaman yalnız bırakmadık, bundan sonra da bırakmayacağız. Kıbrıs meselesinde çözüm, ancak Kıbrıs Türk halkının Ada’nın ortak sahibi olduğu gerçeğinin kabul edilmesiyle mümkündür. Kıbrıs Türk halkının güvenliğini ile Ada’daki tarihsel ve siyasi haklarını kalıcı biçimde teminat altına alacak her çözümü destekleyeceğiz” dedi.

“Uluslararası toplumun kitle imha silahlarının tamamını ortadan kaldırması gerekiyor”
Bu sene, Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombası atılmasının 75’inci yıldönümü olduğunu hatırlatan Erdoğan, “Silahsızlanma, küresel barış ve güvenliğin sağlanması bakımından hayati öneme sahip. Buna karşılık silahların kontrolü mimarisi, son yıllarda önemli hasarlar aldı. Uluslararası toplumun bu konuda eşitlik ve adalet temelinde ilerleyerek, kitle imha silahlarının tamamını ortadan kaldırması gerekiyor. Hep birlikte hareket etme mecburiyetimizin bulunduğu bir diğer önemli konu iklim değişikliğidir. İnsanoğlunun tabiatın dengelerine müdahale etmesinin nasıl ağır bedellere yol açabileceğini görüyoruz. Bu kötü gidişatı durdurmak ve tersine çevirmek mecburiyetindeyiz. Türkiye olarak, gelinen noktadaki tarihi mesuliyetimiz yok denecek kadar az olmasına rağmen, bu mücadeleye samimiyetle destek veriyor ve yükümlülüklerimizi yerine getiriyoruz. Yakın geçmişte, Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi Taraflar Konferansı’na evsahipliği yaptık. Afrika başta olmak üzere pek çok bölge ve ülkeyle verimli bir işbirliği yürüttük. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin 2022’de yapılacak 16’ncı Taraflar Konferansının da ev sahipliğini üstlendik. Şimdi de, insanlığı tehdit eden ancak nedense görünmez sayılan bir soruna dikkatinizi çekmek istiyorum. Irkçılık, yabancı karşıtlığı, İslam düşmanlığı ve nefret söylemi vahim boyutlara ulaştı. Salgın sürecinde, yabancı düşmanlığı ve ırkçılık iyice artarken, göçmenler ve sığınmacılar başta olmak üzere, savunmasız kişilere yönelik şiddet eylemleri hız kazandı. Önyargılardan ve cehaletten beslenen bu tehlikeli eğilimlere en çok da Müslümanlar maruz kalıyor. Bu tehlikeli gidişin en önemli sorumluları, oy uğruna popülist söylemlere yönelen siyasetçiler ile ifade özgürlüğünü suiistimal ederek nefret söylemini meşrulaştıran marjinal kesimlerdir. Tüm uluslararası kuruluşları acilen bu zihniyete karşı mücadelede daha somut adımlar atmaya davet ediyorum. Yeni Zelanda’da Müslümanlara yönelik terör saldırısının yıldönümü olan 15 Mart tarihinin, Birleşmiş Milletler tarafından “İslam Düşmanlığına Karşı Uluslararası Dayanışma Günü” olarak ilan edilmesi çağrımı tekrarlıyorum. Birleşmiş Milletlerden sonra en büyük ikinci uluslararası kuruluş olan İslam İşbirliği Teşkilatı, bu günü resmen kabul etmiştir” diye konuştu.

“Dijitalleşmenin dönüştürücü gücünden yararlanmalıyız”
Salgın ve onunla bağlantılı olarak tırmanan ekonomik krizin sürdürülebilir kalkınma ve 2030 hedefleri bakımından da olumsuz etkilere yol açtığının altını çizen Erdoğan, konuşmasını şu sözlerle tamamladı:
“Gelişmekte olan ülkeler ile düşük gelir düzeyine sahip ülkeler, bu krizden daha fazla etkileniyorlar. Esasen, salgın döneminde yaşananlar bize, sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin her türlü küresel krizle mücadelede önemli bir yol gösterici olabileceğini gösterdi. Krizden çıkışın ekonomik reçetelerini tasarlarken, dijitalleşmenin dönüştürücü gücünden de yararlanmalıyız. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Dijital İşbirliği Haritasını destekliyoruz. Küresel ve bölgesel meseleleri ele almak üzere tasarladığımız ilk ‘Antalya Diplomasi Forumu’nun temasını da, dijital çağda diplomasi olarak belirledik. Ayrıca, en az gelişmiş ülkeler için Birleşmiş Milletler Teknoloji Bankası’na da evsahipliği yapıyoruz. En doğudaki Avrupalı ve en batıdaki Asyalı olmak, her alanda Türkiye’nin özgül ağırlığını artırıyor. Tarihin sarkacının yeniden Asya’ya doğru kaydığı bu dönemde, ‘Yeniden Asya’ girişimimizle, ilişkilerimize yeni bir dinamizm kazandıracağız. Coğrafi yakınlığımızı perçinleyen beşeri ve tarihi bağlara sahip olduğumuz Afrika ile ilişkilerimizde de ciddi ivme yakaladık. Önümüzdeki yıl Türkiye’de düzenlemek istediğimiz Türkiye-Afrika Birliği Ortaklık Zirvesi’nin üçüncüsünde, Afrika’nın kapasitesini güçlendirmeyi amaçlayan projeleri hayata geçirmeyi planlıyoruz. Sözlerime son verirken, içinden geçtiğimiz bu hassas dönemde çok taraflılığa verdiğimiz güçlü desteğin süreceğini belirtmek istiyorum. Salgına karşı elbette mesafeyi korumalıyız, ancak, uluslararası toplumu tehdit eden tüm imtihanlara karşı ortaklaşa mücadele ve işbirliğinde safları sıkılaştırmak mecburiyetindeyiz. Tarih boyunca dünyanın en gözde şehirlerinden olan İstanbul’un, Birleşmiş Milletler merkezi haline gelmesi yönündeki gayretlerimizi sürdüreceğiz.”



Sacha Baron Cohen'den yılın en çok konuşulan belgeseline övgü

Fotoğraf: A24
Fotoğraf: A24
TT

Sacha Baron Cohen'den yılın en çok konuşulan belgeseline övgü

Fotoğraf: A24
Fotoğraf: A24

Sacha Baron Cohen, Kanadalı sinemacı ve absürt komedyen Nathan Fielder'ı, Elizabeth Holmes hakkındaki ses getiren belgeseli Her Şey Ortada (You Can See Everything) nedeniyle övgü yağmuruna tuttu.

Borat ve Ali G: Who Iz I? gibi hicivli sahte belgeselleriyle tanınan Baron Cohen verdiği yeni röportajda, daha önce Nathan For You ve The Rehearsal gibi sosyal deney temalı işlere imza atan Fielder'ın, Cohen'in öncülük ettiği belgesel türüne kendi damgasını vurduğunu belirtti.

Vanity Fair'a konuşan Baron Cohen, Fielder için "Gerçekten de türü yeniden icat etti, üstelik kendine koyduğu bir kural vardı: Benim daha önce yaptığım hiçbir şeyi yapmamak" ifadelerini kullandı. Cohen, Fielder'ın "Sacha'nın asla yapmayacağı şeyleri yapacağız" dediğini aktardı.

Kanadalı komedyen, 2018'de Who Is America? projesinde Baron Cohen'le birlikte çalışmış ve seriyi çok daha soyut bir yöne taşıyan Borat Subsequent Moviefilm'e de katkıda bulunmuştu.

Cohen, "gizli kimlikle çekilen belgeseller" diye adlandırdığı türün öncülüğünü yaptı. Bu türde Cohen, kurgusal bir kimliğe bürünerek durumdan habersiz gerçek kişilerle etkileşime giriyor ve hikayeyi bu şekilde ilerletiyor.

Fielder'ın çalışmaları ise daha çok sosyal deneyler üzerine kurulu. Nathan For You'da kendisinin kurgusal bir versiyonunu canlandıran Fielder, zor durumdaki küçük işletmelere, sıradışı pazarlama fikirleri sunarak tavsiyelerde bulunuyor.

Cohen, The Hollywood Reporter'a verdiği başka bir röportajda da benzer ifadeler kullanarak, kendi geliştirip adlandırdığı türü Fielder'ın yeniden yarattığını belirtti.

Fielder hakkında konuşan Cohen, "Bence o bir komedi dehası, sanırım benim yarattığım ya da geliştirdiğim türü yeniden icat etti" dedi.

Kendine koyduğu kural, benim yaptığım hiçbir şeyi yapmamaktı. Ancak kendisi son derece parlak bir zekaya sahip ve kesinlikle çok komik. Belgeselinin büyük ses getireceğini düşünüyorum, onun adına çok heyecanlıyım.

xscdvfg
Fielder'ın türler arası sınırları zorlayan belgeseli Her Şey Ortada, Oscar tahminlerinde kendine yer buldu (A24)

Her Şey Ortada'da Fielder, yatırımcıları dolandırmak ve şirketinin kan testi teknolojisinin kapasitesi hakkında yalan söylemekten 11 yıl hapis cezasına çarptırılan, Theranos'un gözden düşmüş kurucusu Elizabeth Holmes ve onun hayat arkadaşı, Kaliforniyalı otel varisi Billy Evans'la, Holmes'un hapse girmesinden önceki 34 gün boyunca birlikte yaşıyor.

Film, eleştirmenlerden tam not alarak Rotten Tomatoes'da yüzde 99 gibi ender görülen bir puana ulaştı. Hatta bazıları onu "yılın filmi" diye niteledi. Kimileri ise filmin, bu yılki Akademi Ödülleri'nde "En İyi Film" dalında aday gösterilen ilk belgesel olabileceğini öne sürüyor.

Gişede muazzam başarı yakalayan film, gişe verilerini derleyen Rentrak'a göre gösterimdeki ikinci hafta sonunda 2 bin 655 salona yayılarak 19,5 milyon dolarlık etkileyici bir hasılat elde etti. Film, bu haberin yazıldığı tarih itibarıyla ABD ve Kanada'da toplam 45 milyon dolar kazandı.

Bu sonuçla film, Michael Moore'un 2004 tarihli Fahrenheit 9/11 yapımından bu yana müzik belgeselleri dışında en yüksek hasılatı elde eden belgesel oldu.

Independent Türkçe


Putin'in Ukrayna savaşı Karadeniz'de 120 bin yunusu öldürdü

Limans Tuzly Lagünleri Milli Doğa Parkı'nda ölü bir yunus (AFP)
Limans Tuzly Lagünleri Milli Doğa Parkı'nda ölü bir yunus (AFP)
TT

Putin'in Ukrayna savaşı Karadeniz'de 120 bin yunusu öldürdü

Limans Tuzly Lagünleri Milli Doğa Parkı'nda ölü bir yunus (AFP)
Limans Tuzly Lagünleri Milli Doğa Parkı'nda ölü bir yunus (AFP)

Uzmanlar, Ukrayna savaşındaki patlamaların, füze ateşlemelerinin ve askeri sonar sistemlerinin Karadeniz'deki yunusların kafasını karıştırdığını ve onları avlanamaz hale getirdiğini belirtiyor.

Trol teknelerindeki balıkçılar, ağlarına dolanmış ve boğulmuş halde buldukları yunusları kurtarmak için yüzgeçlerini kesmek zorunda kalıyor. Bu hayvanlar daha sonra, üzerlerinde hâlâ ağ izleri görülecek şekilde kıyıya vuruyor.

Ukrayna'nın güneyindeki Tuzly Lagünleri Milli Parkı'nın baş araştırmacısı Ivan Rusev, Al Jazeera'ye Vladimir Putin'in 2022'de Ukrayna'ya yönelik topyekün istilasını başlatmasından bu yana 120 binden fazla yunusun bu şekilde öldüğünü söyledi.

Rusev, birçok askeri teknolojinin yunusların hayatta kalmak için kullandığı temel yetenek olan ekolokasyonu engellediğini, bunun da hayvanların yönlerini bulmasını, iletişim kurmasını ve avlanmasını imkansız hale getirdiğini ifade etti.

"Bir yunus balık avlayamazsa hızla kilo kaybeder" diyen Rusev, hayvanların bu durumda enerji ihtiyaçlarını karşılamak için vücutlarındaki yağ tabakasını tüketmeye başladığını belirtti. Ancak savaşın kirlettiği denizde bu yağ tabakası atık sular, tarımsal akıntılar, mikroplastikler ve antibiyotiklerden kaynaklanan kirleticilerle dolmuş durumda.

Bu durum, yunusların bağışıklık sistemlerinin zayıflamasına ve ölümcül solunum yolu enfeksiyonlarına yenik düşmelerine yol açıyor.

Karadeniz ekosistemi, düşen drone'lardan ve batan denizaltılardan suya sızan zehirli kimyasallar ve yakıtlar nedeniyle, süregelen çatışmadan büyük zarar görüyor. Bölgedeki balıkçılık kısıtlamalarına rağmen kefal ve lüfer gibi bazı balık türleri artık epey nadir hale geldi.

gtn yt
Bilim insanı Ivan Rusev, Limans Tuzly Lagünleri Milli Doğa Parkı'nda ölü bir yunusu inceliyor (AFP)

Rusev, "Yunuslar besin zincirinin en tepesinde yer aldığından, zooplanktondan balıklara kadar her şey onlara ulaşıyor" dedi.

Rusev, bu durumun denizdeki balıklarla beslenen kuşları da olumsuz etkilediğini belirtti. Patlamaların balıkların sağır olmasına veya ölmesine yol açtığını, ayrıca Kuzey Avrupa'yla Ortadoğu arasında göç eden kuşları ürküttüğünü açıkladı.

Rusev, "Bir kuş yeterince yiyecek bulamadığında, yani 'yakıtı' olmadığında, kışlayacağı veya yuva yapacağı yere ulaşamaz" dedi.

Bu durum, bazı kuş popülasyonlarındaki birey sayısını yıllarca etkileyecek.

Karadeniz kıyısına vuran, bir deri bir kemik kalmış ve zarar görmüş yunuslar, Ukraynalıları dehşete düşürüyor.

Tetiana Smolchenko, Al Jazeera'ye ağustosta güneydeki Odessa şehrinde 8 yaşındaki oğlu Oleh'le yürüyüşe çıktıklarını ve çocuğunun çürümekte olan bir yunus fark ettiğini anlattı.

Eşi orduda görev yapan ve oturduğu apartman Rus drone'u saldırısı sonucu iki kez hasar gören 33 yaşındaki Smolchenko, "Neredeyse kusacaktım" dedi.

"Artık insan ölümlerine öylesine alıştık ki ama bu canlıların savaş yüzünden öldüğünü görmek de bir o kadar dehşet verici" diye ekledi.

İkimiz de ağladık.

Independent Türkçe


İran: ABD’nin çıkarları ‘nerede olursa olsun’ misilleme hedefinde

Tahran’daki eski ABD Büyükelçiliği yakınlarında, İran-ABD müzakere masasını tasvir eden ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İranlı bir kadın, 1 Kasım 2026 (EPA)
Tahran’daki eski ABD Büyükelçiliği yakınlarında, İran-ABD müzakere masasını tasvir eden ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İranlı bir kadın, 1 Kasım 2026 (EPA)
TT

İran: ABD’nin çıkarları ‘nerede olursa olsun’ misilleme hedefinde

Tahran’daki eski ABD Büyükelçiliği yakınlarında, İran-ABD müzakere masasını tasvir eden ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İranlı bir kadın, 1 Kasım 2026 (EPA)
Tahran’daki eski ABD Büyükelçiliği yakınlarında, İran-ABD müzakere masasını tasvir eden ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçen İranlı bir kadın, 1 Kasım 2026 (EPA)

İranlı askeri yetkililer, ABD’nin Batı Asya dışındaki çıkarlarını hedef almakla tehdit ederek gerilimi artırdı. Yetkililer, olası yeni bir savaşın öncekinden daha geniş kapsamlı ve uzun süreli olacağı uyarısında bulundu. Bu açıklamalar, İran Dini Lideri’nin herhangi bir tehdide ‘coğrafi sınır tanımaksızın’ karşılık verilmesi talimatının ardından geldi.

Mücteba Hamaney dün, silahlı kuvvetlerin üst düzey komutanlarıyla gerçekleştirdiği kamuoyuna duyurulan ilk görüşmede, ‘hedef bankasının’ ABD ile İsrail’in maddi ve gayri maddi varlıklarını kapsayacak şekilde güncellenmesi talimatını verdi.

Hamaney, her düzeydeki ve türdeki tehdide ‘derhal, etkili ve coğrafi sınır tanımaksızın’ karşılık verilmesi gerektiğini belirtti. Düşmanların saldırılarına yeniden başlaması durumunda, bu saldırıların ne zaman ve hangi koşullarda sona ereceğine İran Silahlı Kuvvetleri ile halkının karar vereceği uyarısında bulundu.

Toplantıya Genelkurmay Başkanı Ali Abdullahi, İran Ordusu Genel Komutanı Emir Hatemi ve Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Genel Komutanı Ahmed Vahidi katıldı. Komutanlar, İran Dini Lideri’nin ofisinden yapılan açıklamaya göre, Arap Körfezi kıyılarında, Hürmüz Boğazı ve Umman Denizi’nde, kuzeybatı ve güneydoğu sınırlarında hazırlık durumuna ilişkin raporlar sundu. Ayrıca mühimmat, keşif, destek ve muharebe silahlarının üretiminin birkaç kat artırıldığı bildirildi.

Hamaney’in ofisinden yapılan açıklamada, toplantının nerede ve ne zaman gerçekleştirildiği belirtilmezken, toplantıya ilişkin fotoğraf veya görüntü de yayımlanmadı. İran’ın yeni Dini Lideri, mart ayında babasının yerine seçilmesinden bu yana kamuoyu önüne çıkmadı.

Savunma Bakanı Mehrdad Ahlaki ise silahlı kuvvetlerin muharebe kapasitesini artırmak için ‘hızlı’ hareket edeceklerini belirterek, ‘herhangi bir tehdide, nerede olursa olsun ve coğrafi sınır tanımaksızın derhal, etkili ve orantılı karşılık verilmesi’ hedefini dile getirdi.

Şarku’l Avsat’ın İran devlet televizyonundan aktardığına göre Ahlaki, “Savunma ekipmanları ve silahlarının tasarım, üretim ve tedarik süreçlerinin hızlandırılması, sanayi ve teknoloji altyapısının güçlendirilmesi ve silahlı kuvvetlere destek kapasitesinin artırılması, çalışmalarımızın merkezinde yer alıyor” ifadelerini kullandı.

scd
İran Savunma Bakanı Mehrdad Ahlaki, milletvekillerinin katıldığı bir oturumda konuşurken (İran parlamentosu)

Herhangi bir saldırının orantılı, kararlı ve etkili bir karşılıkla karşılanacağı uyarısında bulunan Ahlaki, “Tehditte bulunanlar, İran’ın savunma amaçlı karşılığının kapsamını, zamanlamasını ve sonuçlarını belirleyemez” dedi. Ahlaki, “İran tehditler karşısında hazırlıksız yakalanmayacak, baskılar karşısında geri adım atmayacak ve bilimsel ve teknolojik ilerleme yolunda başkalarının hesapları ve iradesiyle sınırlandırılmayacaktır. Ülkenin güvenliğini, bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korumak için bir an bile tereddüt etmeyeceğiz” ifadelerini kullandı.

Geniş bir alan ve daha uzun bir savaş

DMO Sözcüsü Hüseyin Muhibbi de ABD ile yaşanacak bir savaşta ‘herhangi bir coğrafi sınırın söz konusu olmayacağını, düşmana zarar vermek ve tam caydırıcılık sağlamak amacıyla geniş bir harekât alanının belirlendiğini’ söyledi.

ABD’nin dünyanın en büyük deniz gücüne sahip olmasına ve bölgede onlarca yıldır askeri varlık bulundurmasına rağmen ‘Hürmüz Boğazı’nı birkaç saatliğine bile açamadığını’ savunan Muhibbi, “Dünya, ABD’nin Körfez’i ve Hürmüz Boğazı’nı güvence altına alamayacak kadar güçsüz olduğunu anladı” dedi. Muhibbi, “ABD kendisini savunamıyorsa diğer ülkeleri nasıl savunmayı düşünüyor?” diye sordu.

Muhibbi, İran’ın ABD’nin hava sahasındaki askeri teknolojide ulaştığı en ileri seviye olarak nitelendirdiği F-35 savaş uçağını düşürdüğünü de iddia etti.

İran Ordu Sözcüsü Muhammed Ekreminiya ise silahlı kuvvetlerin ABD’ye ‘Batı Asya dışında da’ karşılık vermeye hazır olduğunu açıkladı. Ekreminiya, ABD’nin gerçekleştireceği herhangi bir ‘yeni saldırının’ öncekinden daha geniş kapsamlı, ezici ve derhal verilecek bir karşılıkla karşılanacağı uyarısında bulundu.

ABD’nin tesisleri, ekipmanları, askerleri ve çıkarlarının, erişilebilir oldukları her noktada İran’ın misilleme hedefi olabileceğini belirten Ekreminiya, “Düşman, İslam Cumhuriyeti’nin karşılık verme alanının zorunlu olarak önceki çatışmaların coğrafi sınırları içinde kalacağını düşünmemelidir” ifadesini kullandı.

Olası yeni savaşın önceki savaştan çok daha uzun sürebileceği uyarısında bulunan Ekreminiya, ABD Başkanı’nın savaşın ne zaman ve hangi koşullarda sona ereceğini belirleyemeyeceğini söyledi. Ekreminiya, Amerikalıları ve Washington’ın Avrupalı müttefiklerini, olası bir çatışmanın akıbetinin belirlenmesinde İran’ın inisiyatifinin ‘temel rol oynayacağını’ anlamaya çağırdı.

Nükleer doktrin

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai dün yaptığı açıklamada, çatışmaların yeniden başlaması halinde Tahran’ın uzun süredir yürürlükte olan nükleer silah yasağını kaldırmayı değerlendirdiğini, ancak henüz bu yönde bir karar alınmadığını bildirdi. Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre Rızai, devlet televizyonuna yaptığı açıklamada, Washington’ın Tahran’ın taleplerini kabul etmemesi halinde nükleer program konusunda görüşme yapılamayacağını söyledi.

Rızai, “Savaş yeniden başlarsa ABD’nin boynuzunu kıracağız” ifadesini kullanarak, İran’ın gemisavar füzelerini ‘USS George Washington uçak gemisinin üzerinde’ test ettiğini iddia etti.

Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise X platformundaki paylaşımında, İranlılara zarar vermeye cüret edenlere darbe indirecekleri tehdidinde bulunarak, bundan böyle hiçbir ‘kırmızı çizginin’ söz konusu olmayacağını belirtti.

Tahran, Washington ile herhangi bir müzakereye başlanması için yedi şartın yerine getirilmesini talep etti. İran Meclisi Ulusal Güvenlik Komisyonu üyesi ve DMO komutanlarından İsmail Kevseri, reformist ILNA haber ajansına yaptığı açıklamada, “Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri tarafından açıklanan yedi madde yerine getirilmeden Washington ile müzakerelere girmeyeceğiz” dedi.

Kevseri, bu tutumlarını ‘geçmişteki deneyimlere’ dayandırarak, “Ne zaman müzakere etsek Amerikalılar anlaşmalara ve müzakere sürecine aykırı şekilde farklı tutumlar sergiledi. Ya bize karşı savaş başlattılar ya da yerine getirmeleri gereken taahhütlere bağlı kalmadılar. Bu nedenle ABD’ye ve müzakere etmek üzere onun adına gelenlere güven duymuyoruz” ifadelerini kullandı.

Katar arabuluculuğu

İran’dan gelen tehditler, İranlı müzakerecilerin dün Doha’da Katarlı arabulucularla gerçekleştirdiği görüşmelerle eş zamanlı olarak geldi. Söz konusu görüşmelerden önce cuma günü Tahran’da 12 saatten uzun süren toplantılar yapılmıştı.

Reuters’ın bilgi sahibi bir kaynağa dayandırdığı haberine göre Katarlı arabulucular, Tahran’a yedi günlük bir plan sundu. Plan kapsamında ABD ve İran’ın, savaşı sona erdirmeye yönelik daha kapsamlı müzakereler öncesinde güven tesis etmek amacıyla her gün karşılıklı adımlar atması öngörülüyor.

Ancak İranlı bir yetkili, Tahran’ın söz konusu öneriyi tatmin edici bulmadığını söyledi. İran, eylül ayından bu yana gündemde tuttuğu ayrı bir plan üzerinde ısrar ediyor. Bu plan, limanlarına yönelik ablukanın kaldırılmasını, dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılmasını ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğine ilişkin düzenlemeleri içeriyor.

Katarlı arabulucular aracılığıyla iletilen bir mesajda ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Rızai’ye müzakerelerin yeniden başlatılmasını önererek ABD heyetine bizzat başkanlık etmeyi teklif etti. Amerikan basınında yer alan haberlere göre Rızai, dün mesajı okuduğunu ancak henüz yanıt vermediğini belirtti. ABD’nin söyleminin ‘tamamen değiştiğini’ ifade eden Rızai’ye karşılık Arakçi, Tahran’ın şu aşamada ABD tarafıyla görüşme yapılmasını gerekli görmediğini söyledi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise Trump’ın saldırıların yeniden başlatılması konusunda henüz karar vermediğini, ancak ‘meseleyi diplomatik yollarla çözmeyi tercih ettiğini’ açıkladı. Rubio, buna karşın Washington’ın gerektiğinde askerî harekât düzenleyebileceğinden emin olduğunu belirtti.

Trump son günlerde, salı günü yapılacak ABD ara seçimleri öncesinde İran’a karşı ‘küçük çaplı bir operasyon daha’ düzenlenebileceği ihtimalini gündeme getirmişti.