Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır
TT

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Salgının başlarında, ülkelerin kendi hallerine terk edildiği bir manzara ortaya çıktı. Böylece, yıllardan beri bu kürsüden ısrarla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk. İnsanlığın kaderi sınırlı sayıdaki ülkenin keyfine bırakılamaz” dedi.
75. BM Genel Kurul genel görüşmeleri kapsamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, BM ülkelerine seslendi. Mutat olarak ilk sıradaki Brezilya ve ev sahibi ülke ABD’nin ardından Genel Kurul Başkanlığını yürüten ülkenin heyet başkanı olarak üçüncü sırada konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Genel Kurul Başkanlığını devralan Büyükelçi Volkan Bozkır’ı tebrik etti. Erdoğan, “Büyükelçi Bozkır’ın ülkelerin ezici çoğunluğunun desteğiyle bu göreve seçilmesi, tecrübeli bir diplomat ve siyasetçi olarak şahsi meziyetlerinin yanı sıra, Türkiye’ye duyulan güvenin de işaretidir. Birleşmiş Milletler sistemindeki en üst düzeyli görevi üstlenen ilk Türk vatandaşı olarak Büyükelçi Bozkır’ın, uluslararası toplumun sesi ve vicdanı olacağına inanıyorum. Kendisinin görevini adil ve şeffaf bir şekilde yürüteceğinden şüphe duymuyorum. Birleşmiş Milletlerin kuruluşunun 75’inci yıldönümü gibi anlamlı bir tarihte üstlendiği görevinde, Sayın Bozkır’a başarılar diliyorum” diye konuştu.

“Israrla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk”
Genel Kurul’un “Kovid-19’la mücadele ve çok taraflılık” temasıyla düzenlenmesini isabetli bulduğunun altını çizen Erdoğan, “Türkiye olarak bu konudaki taahhütlerimize bağlıyız ve Kovid-19’la mücadeleye destek vermekte kararlıyız. Salgın, dünyayı çeşitli sınamalarla baş etmekte zorlandığı bir dönemde yakaladı. Zaten tartışılan küreselleşme, kurallara dayalı uluslararası sistem ve çok taraflılık, salgının etkisiyle şimdi daha da çok sorgulanıyor. Karşımızdaki fotoğrafa bakarak, bardağın dolu ve boş taraflarını doğru ve samimi bir şekilde değerlendirmemiz gerekiyor. Bardağın boş kısmında, Birleşmiş Milletler başta olmak üzere çok taraflı örgütlerin reform ihtiyacı bulunuyor. Mevcut küresel mekanizmaların bu krizde ne kadar etkisiz kaldığını gördük. Öyle ki, Birleşmiş Milletlerin en temel karar alma organı olan Güvenlik Konseyi’nin salgını gündemine alması haftalar, hatta aylar sürdü.
Salgının başlarında, ülkelerin kendi hallerine terk edildiği bir manzara ortaya çıktı. Böylece, yıllardan beri bu kürsüden ısrarla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk. İnsanlığın kaderi sınırlı sayıdaki ülkenin keyfine bırakılamaz. Uluslararası örgütlerdeki itibar kaybının önüne geçmek için öncelikle zihniyetimizi, kurumlarımızı ve kurallarımızı gözden geçirmeliyiz. Etkin çok taraflılık, etkin çok taraflı kurumların varlığını gerektirir. Güvenlik Konseyi’nin yeniden yapılandırılmasından başlayarak, kapsamlı ve anlamlı reformları süratle uygulamaya sokmalıyız. Konseyi daha etkin, demokratik, şeffaf, hesap verebilir bir yapıya ve işleyişe kavuşturmalıyız. Aynı şekilde, uluslararası toplumun ortak vicdanını yansıtan Genel Kurul’u da güçlendirmeliyiz. Bardağın dolu tarafında ise, Birleşmiş Milletlerin insanlığın barış, adalet ve refah arayışında bir dönüm noktası olma potansiyelini sürdürmesi bulunuyor. Henüz salgın krizinin üstesinden gelemediğimizi de göz önünde bulundurarak, çok taraflı işbirliği için elimizdeki kurumları ve mekanizmaları en etkin şekilde kullanmaya çalışmalıyız” diye konuştu.

“Kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır”
Sorunların küresel olduğu durumlarda, yerel çözümlerin ancak günü kurtarabileceğini söyleyen Erdoğan, “Uzun vadeli çözümler için uluslararası dayanışma şarttır. Türkiye olarak, salgın krizinin ilk günlerinden itibaren, tüm uluslararası platformlarda işbirliği çağrısında bulunduk. G-20’de, Türk Konseyi’nde, MİKTA’da, İslam İşbirliği Teşkilatı’nda ve diğer platformlarda salgınla mücadele amaçlı çalışmaların en önünde yer aldık. ‘Dost kara günde belli olur’ anlayışıyla, tıbbi malzeme yardımı talep eden 146 ülkeye ve 7 uluslararası kuruluşa elimizi uzattık. Yürüttüğümüz tahliye operasyonlarıyla, 141 ülkedeki 100 binden fazla vatandaşımızın evlerine dönüşünü sağladık. Aynı seferlerle 67 ülkeden 5 bin 500’den fazla yabancıyı da vatanlarına kavuşturduk. Tüm bunları ‘Korona virüs diplomasisi’ niyetiyle yapmadık. Yardım ve tahliye çalışmalarımız için kimseden herhangi bir karşılık beklemedik, beklemiyoruz. Mağdurların ve mazlumların yanında olmak, milletimizin mayasında ve girişimci ve insani dış politikamızın özünde vardır. Buradan bir kez daha, tıbbi malzeme ve ilaç tedariki ile aşı geliştirme çalışmalarının rekabet konusu yapılmaması çağrısında bulunuyorum. Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır. Salgınla birlikte, devlet kapasitesi, etkin yönetişim ve dayanıklılık gibi unsurların ne kadar hayati role sahip olduğunu hep birlikte bir kez daha tecrübe ettik. Türkiye’nin başarı hikâyesinin arkasında, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle birlikte tesis ettiğimiz etkin yönetişim mekanizmaları, sağlık alanındaki altyapı yatırımlarımızın geliştirdiği yüksek kapasite ve yetişmiş insan kaynağı vardır” şeklinde konuştu.

“Suriye’ye güvenli ve gönüllü geri dönüşlerin temin edilmesi şarttır”
Salgının dünya genelindeki çatışma dinamiklerini olumsuz etkilediğini ve kırılganlıkları artırdığını söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin, bizim de desteklediğimiz, küresel insani ateşkes çağrısının somut sonuçlar doğurmamış olmasından üzüntü duyuyoruz. Türkiye olarak, ülkemize ve insanlığa yönelen tehditleri, gerektiğinde her türlü inisiyatifi alarak, bertaraf etmenin yollarını arıyoruz. Suriye’de onuncu yılına giren ihtilaf, bölgemizin güvenlik ve istikrarı için tehdit oluşturmaya devam ediyor. Bölgede DEAŞ’a karşı ilk ve en ciddi darbeyi vuran ülke olarak, PKK-YPG terör örgütüyle de mücadeleyi sürdürüyoruz. Uluslararası toplum olarak, tüm terör örgütlerine karşı aynı ilkeli tutumu takınmadan ve kararlı duruşu göstermeden, Suriye meselesine kalıcı çözüm bulamayız. Bu yaklaşım, Suriye’ye güvenli ve gönüllü geri dönüşlerin temin edilmesi için de şarttır.
Suriye’de terör örgütlerinden kurtardığımız bölgelere 411 binin üzerinde Suriyeli kardeşimizin dönmesi bunun en açık göstergesidir. Aynı şekilde, güvenli hale getirdiğimiz bölgeler sayesinde, İdlib başta olmak üzere, ülkenin çeşitli yerlerinden milyonlarca Suriyelinin de vatanlarından ayrılmalarının önüne geçtik. Türkiye yıllardır, 4 milyona yakın Suriyeli sığınmacıyı, tüm ihtiyaçlarını karşılayarak kendi topraklarında barındırıyor. Bir o kadar Suriyelinin ihtiyaçlarını da, sınırımıza yakın yerler başta olmak üzere, kontrol altında tuttuğumuz bölgelerde, yerinde karşılıyoruz. Son olarak bu kardeşlerimiz için İdlib’te ve diğer yerlerde onbinlerce briket konut inşa ediyoruz. Bütün bu faaliyetleri, uluslararası toplumdan ve uluslararası kuruluşlardan kayda değer bir destek almadan, kendi imkanlarımızla ve halkımızın desteğiyle yürütüyoruz. Suriye’deki ihtilafın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı Kararı’ndaki yol haritası temelinde çözülmesi, hepimizin önceliği olmalıdır. Bunun için Birleşmiş Milletlerin himayesinde başlatılan, Suriyeliler tarafından da sahiplenilen ve yönlendirilen siyasi sürecin başarıyla sonuçlandırılması gerekiyor. Suriye’nin, toprak bütünlüğü ve siyasi birliği korunmuş olarak kalıcı bir barışa ulaşabilmesi, ancak bu şekilde mümkündür. Bu hedef gerçekleşene kadar, Suriye’nin siyasi birliği ve toprak bütünlüğü ile milli güvenliğimize kasteden terör örgütlerini engellemekte kararlıyız. Bugün dünyada en çok sığınmacıya ev sahipliği yapan Türkiye gibi ülkeler, yaptıkları fedakârlıkla tüm insanlığın onurunu kurtarıyor. Buna karşılık, aralarında bazı Avrupa ülkelerinin de yer aldığı kimi devletler, maalesef, sığınmacıların ve göçmenlerin haklarını ihlal ediyor. Cenevre Sözleşmesi’ni ve uluslararası insan hakları sistemini aşındıran bu ihlaller karşısında Birleşmiş Milletlerin güçlü bir tavır almasının vakti gelmiştir. Libya’da, darbecilerin geçen yıl meşru Milli Mutabakat Hükümeti’ni devirmek için başlattığı saldırılar, bu ülkeye sadece acı ve yıkım getirmiştir. Uluslararası toplum, yapılan katliamların, insan hakları ihlallerinin ve özellikle Tarhuna şehrinde bulunan toplu mezarların hesabını ne darbecilerden, ne de destekçilerinden sorabilmiştir.
Libya’nın meşru hükümetinin yardım çağrısına somut cevap veren ve destek sağlayan tek ülke Türkiye olmuştur. Libya’da kalıcı siyasi çözümün, Libyalılar tarafından yürütülecek kapsayıcı ve kapsamlı diyalog yoluyla tesis edilebileceğine inanıyoruz. Yemen’de beş yılı aşkın süredir akan kanın durdurulması ve insani krizin önüne geçilmesi de, uluslararası toplumun sorumluluğundadır. Bölgede nüfuz kazanma niyetiyle, Yemen’in egemenliğine, siyasi birliğine ve toprak bütünlüğüne göz dikenleri ve Yemenlilerin ıstırabının sürmesine göz yumanları tarih affetmeyecektir. Irak’ın dış güçlerin çatışma sahasına dönüşmemesi, bölgemiz için istikrar ve refah üreten bir konuma gelmesi samimi arzumuzdur. Komşumuz Irak’a her alanda destek olurken, özellikle terörle mücadelede daha yakın işbirliği yapmak istiyoruz. Tıpkı DEAŞ gibi, Irak’ta yuvalanan PKK terör örgütünün kökünü kazıma konusunda, uluslararası toplumdan ve bu ülkeden samimi işbirliği bekliyoruz. Bölgenin terör örgütlerinden temizlenmesi, insanlığın en kadim coğrafyasına evsahipliği yapan Irak’ın geleceğinin aydınlanmasına katkı sağlayacaktır. İran’ın nükleer programıyla ilgili hususların uluslararası hukuk dikkate alınarak, diplomasi ve diyalog yoluyla çözülmesinden yanayız. Tüm tarafların, bölgesel ve küresel güvenliğe ciddi katkılar sağlayan Kapsamlı Ortak Eylem Planındaki yükümlülüklerine riayet etmeleri çağrımızı tekrarlıyorum. İnsanlığın kanayan yarası olan Filistin’deki işgal ve zulüm düzeni, vicdanları acıtmaya devam ediyor. Üç büyük dinin kutsallarına ev sahipliği yapan Kudüs’ün mahremiyetine uzanan kirli el, cüretini giderek artırıyor. Filistin halkı, İsrail’in tüm baskı, şiddet ve yıldırma politikalarına yarım asırdan uzun bir süredir göğüs geriyor. ‘Asrın Anlaşması’ adı altında Filistin tarafına dayatılmaya çalışılan teslimiyet belgesi reddedilince, İsrail bu kez işbirlikçilerinin yardımıyla ‘kaleyi içeriden fethetme’ girişimlerine hız vermiştir. Türkiye olarak, Filistin halkının rıza göstermediği hiçbir plana destek vermeyeceğiz. Kimi bölge ülkelerinin bu oyuna ortak olması, İsrail’in temel uluslararası parametreleri aşındırma çabalarına hizmet etmenin ötesinde anlam taşımıyor.
Birleşmiş Milletler kararları ve uluslararası hukukun hilafına Kudüs’te büyükelçilik açma niyetini beyan eden ülkeler, bu tavırlarıyla sadece ihtilafın daha da çetrefil hale gelmesine hizmet ediyor. Filistin meselesi ancak, 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız, egemen ve coğrafi devamlılık içinde bir Filistin Devleti’nin kurulmasıyla çözülebilir. Bunun dışındaki çözüm arayışları beyhudedir, tek taraflıdır, adaletsizdir. Temmuz ayında Azerbaycan topraklarına saldıran Ermenistan, Güney Kafkasya’da kalıcı barış ve istikrarın önündeki en büyük engel olduğunu bir kez daha ispatlamıştır. Yukarı Karabağ sorunu başta olmak üzere bölgedeki ihtilafların Azerbaycan ve Gürcistan’ın toprak bütünlüğü ve egemenliği ile Birleşmiş Milletler ve AGİT kararları doğrultusunda bir an evvel çözülmesinden yanayız. Güney Asya’nın istikrar ve barışı için de kilit önem taşıyan Keşmir sorunu halen çözüm bekliyor. Cammu-Keşmir’in özel statüsünün ilgasının ardından atılan adımlar sorunu daha da karmaşıklaştırdı. Bu meselenin, diyalog yoluyla, Birleşmiş Milletler kararları çerçevesinde ve özellikle Keşmir halkının beklentileri doğrultusunda çözülmesinden yanayız” ifadelerini kullandı.

“Bölgesel bir konferans düzenlenmesini teklif ediyoruz”
Doğu Akdeniz’de bir süredir yaşanan gerilimin gerisinde, “kazanan hepsini alır” anlayışıyla hareket eden ülkeler bulunduğunun altını çizen Erdoğan, “Ülkemizi dışlama amaçlı nafile adımların başarı şansı kesinlikle yoktur. Bizim ne Doğu Akdeniz’de, ne de başka bir bölgede, kimsenin hakkında, hukukunda, meşru çıkarlarında gözümüz bulunmuyor. Ancak, ülkemizin ve Kıbrıs Türklerinin haklarının çiğnenmesine, çıkarlarının yok sayılmasına da göz yumamayız. Bölgede bugün yaşanan sıkıntıların sebebi, Yunanistan ile Kıbrıs Rum kesiminin 2003’ten beri maksimalist taleplerle attıkları tek yanlı adımlardır. Türkiye, Doğu Akdeniz’deki her türlü olumsuz gelişmenin yükünü tek başına omuzlamak durumunda bırakılan bir ülkedir. Buna karşılık, bölgedeki doğal kaynaklar sözkonusu olduğunda ülkemizin yok sayılması ne akıl ve vicdanla, ne de uluslararası hukukla izah edilebilir.
Anlaşmazlıkların samimi bir diyalogla, uluslararası hukuk temelinde, hakkaniyete uygun biçimde çözümü öncelikli tercihimizdir. Ancak, aksi yöndeki hiçbir dayatmaya, tacize, saldırıya asla müsamaha göstermeyeceğimizi de açıkça ifade etmek istiyorum. Doğu Akdeniz’deki kıyıdaş ülkeler arasında diyalog ve işbirliğini tesis etmeye yönelik çağrımızı burada tekrarlamak istiyorum. Bu amaçla, tüm bölge ülkelerinin hak ve çıkarlarının göz önünde bulundurulduğu, içinde Kıbrıs Türklerinin de yer aldığı bölgesel bir konferans düzenlenmesini teklif ediyoruz. Bölgedeki krizin sebeplerinden biri de, 1968 yılından bu yana aralıklarla devam eden müzakerelerde Kıbrıs meselesine adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüm bulunamamasıdır. Çözümün önündeki yegâne engel, Rum tarafının uzlaşmaz, hak tanımaz, şımarık yaklaşımıdır. Uluslararası anlaşmaları hiçe sayan Rum tarafı, Kıbrıs Türklerini kendi yurtlarında azınlık yapmayı, hatta tümüyle adadan tasfiye etmeyi amaçlıyor. Garantör ülke sıfatıyla, Kıbrıs Türk halkını haklı davasında hiçbir zaman yalnız bırakmadık, bundan sonra da bırakmayacağız. Kıbrıs meselesinde çözüm, ancak Kıbrıs Türk halkının Ada’nın ortak sahibi olduğu gerçeğinin kabul edilmesiyle mümkündür. Kıbrıs Türk halkının güvenliğini ile Ada’daki tarihsel ve siyasi haklarını kalıcı biçimde teminat altına alacak her çözümü destekleyeceğiz” dedi.

“Uluslararası toplumun kitle imha silahlarının tamamını ortadan kaldırması gerekiyor”
Bu sene, Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombası atılmasının 75’inci yıldönümü olduğunu hatırlatan Erdoğan, “Silahsızlanma, küresel barış ve güvenliğin sağlanması bakımından hayati öneme sahip. Buna karşılık silahların kontrolü mimarisi, son yıllarda önemli hasarlar aldı. Uluslararası toplumun bu konuda eşitlik ve adalet temelinde ilerleyerek, kitle imha silahlarının tamamını ortadan kaldırması gerekiyor. Hep birlikte hareket etme mecburiyetimizin bulunduğu bir diğer önemli konu iklim değişikliğidir. İnsanoğlunun tabiatın dengelerine müdahale etmesinin nasıl ağır bedellere yol açabileceğini görüyoruz. Bu kötü gidişatı durdurmak ve tersine çevirmek mecburiyetindeyiz. Türkiye olarak, gelinen noktadaki tarihi mesuliyetimiz yok denecek kadar az olmasına rağmen, bu mücadeleye samimiyetle destek veriyor ve yükümlülüklerimizi yerine getiriyoruz. Yakın geçmişte, Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi Taraflar Konferansı’na evsahipliği yaptık. Afrika başta olmak üzere pek çok bölge ve ülkeyle verimli bir işbirliği yürüttük. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin 2022’de yapılacak 16’ncı Taraflar Konferansının da ev sahipliğini üstlendik. Şimdi de, insanlığı tehdit eden ancak nedense görünmez sayılan bir soruna dikkatinizi çekmek istiyorum. Irkçılık, yabancı karşıtlığı, İslam düşmanlığı ve nefret söylemi vahim boyutlara ulaştı. Salgın sürecinde, yabancı düşmanlığı ve ırkçılık iyice artarken, göçmenler ve sığınmacılar başta olmak üzere, savunmasız kişilere yönelik şiddet eylemleri hız kazandı. Önyargılardan ve cehaletten beslenen bu tehlikeli eğilimlere en çok da Müslümanlar maruz kalıyor. Bu tehlikeli gidişin en önemli sorumluları, oy uğruna popülist söylemlere yönelen siyasetçiler ile ifade özgürlüğünü suiistimal ederek nefret söylemini meşrulaştıran marjinal kesimlerdir. Tüm uluslararası kuruluşları acilen bu zihniyete karşı mücadelede daha somut adımlar atmaya davet ediyorum. Yeni Zelanda’da Müslümanlara yönelik terör saldırısının yıldönümü olan 15 Mart tarihinin, Birleşmiş Milletler tarafından “İslam Düşmanlığına Karşı Uluslararası Dayanışma Günü” olarak ilan edilmesi çağrımı tekrarlıyorum. Birleşmiş Milletlerden sonra en büyük ikinci uluslararası kuruluş olan İslam İşbirliği Teşkilatı, bu günü resmen kabul etmiştir” diye konuştu.

“Dijitalleşmenin dönüştürücü gücünden yararlanmalıyız”
Salgın ve onunla bağlantılı olarak tırmanan ekonomik krizin sürdürülebilir kalkınma ve 2030 hedefleri bakımından da olumsuz etkilere yol açtığının altını çizen Erdoğan, konuşmasını şu sözlerle tamamladı:
“Gelişmekte olan ülkeler ile düşük gelir düzeyine sahip ülkeler, bu krizden daha fazla etkileniyorlar. Esasen, salgın döneminde yaşananlar bize, sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin her türlü küresel krizle mücadelede önemli bir yol gösterici olabileceğini gösterdi. Krizden çıkışın ekonomik reçetelerini tasarlarken, dijitalleşmenin dönüştürücü gücünden de yararlanmalıyız. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Dijital İşbirliği Haritasını destekliyoruz. Küresel ve bölgesel meseleleri ele almak üzere tasarladığımız ilk ‘Antalya Diplomasi Forumu’nun temasını da, dijital çağda diplomasi olarak belirledik. Ayrıca, en az gelişmiş ülkeler için Birleşmiş Milletler Teknoloji Bankası’na da evsahipliği yapıyoruz. En doğudaki Avrupalı ve en batıdaki Asyalı olmak, her alanda Türkiye’nin özgül ağırlığını artırıyor. Tarihin sarkacının yeniden Asya’ya doğru kaydığı bu dönemde, ‘Yeniden Asya’ girişimimizle, ilişkilerimize yeni bir dinamizm kazandıracağız. Coğrafi yakınlığımızı perçinleyen beşeri ve tarihi bağlara sahip olduğumuz Afrika ile ilişkilerimizde de ciddi ivme yakaladık. Önümüzdeki yıl Türkiye’de düzenlemek istediğimiz Türkiye-Afrika Birliği Ortaklık Zirvesi’nin üçüncüsünde, Afrika’nın kapasitesini güçlendirmeyi amaçlayan projeleri hayata geçirmeyi planlıyoruz. Sözlerime son verirken, içinden geçtiğimiz bu hassas dönemde çok taraflılığa verdiğimiz güçlü desteğin süreceğini belirtmek istiyorum. Salgına karşı elbette mesafeyi korumalıyız, ancak, uluslararası toplumu tehdit eden tüm imtihanlara karşı ortaklaşa mücadele ve işbirliğinde safları sıkılaştırmak mecburiyetindeyiz. Tarih boyunca dünyanın en gözde şehirlerinden olan İstanbul’un, Birleşmiş Milletler merkezi haline gelmesi yönündeki gayretlerimizi sürdüreceğiz.”



45 yılın gizli dosyaları açıldı: Macaristan geçmişle hesaplaşma peşinde

Magyar, seçim zaferiyle Orban'ın 16 yıllık iktidarını sona erdirmişti (AP)
Magyar, seçim zaferiyle Orban'ın 16 yıllık iktidarını sona erdirmişti (AP)
TT

45 yılın gizli dosyaları açıldı: Macaristan geçmişle hesaplaşma peşinde

Magyar, seçim zaferiyle Orban'ın 16 yıllık iktidarını sona erdirmişti (AP)
Magyar, seçim zaferiyle Orban'ın 16 yıllık iktidarını sona erdirmişti (AP)

Macaristan'da 45 yıl süren komünist yönetim döneminin gizli polis arşivlerinin kamuoyunun erişimine açılması tartışma yarattı.

Başbakan Peter Magyar, 1945-1989 yılları arasında süren komünist yönetimle ilgili arşivlerin açılmasının, geçmişin travmalarıyla yüzleşilmesine ve toplumun iyileşmesine katkı sağlayacağını savunuyor.

Arşivler 4 Kasım'da kamuoyunun erişimine açılmıştı. 1956'da aynı gün Sovyet tankları, Macaristan'da kısa süreli ayaklanmayı bastırmak üzere Budapeşte ve diğer kentlere girmişti.

Arşivlerin açılması, Magyar'ın nisanda seçimden önce verdiği temel vaatlerden biriydi. Komünist yönetimin 1989'da devrilmesinden bu yana farklı siyasi partilerin iktidarları belgeleri açmayı değerlendirmiş ancak bu adımı atmaktan kaçınmıştı.

Komünist yönetim altında gizli servis tarafından muhbir olarak görevlendirilen yaklaşık 60 bin kişinin isimleri ve kişisel bilgileri arşivde yer alıyor, toplam muhbir sayısının ise 150 bine yakın olduğu tahmin ediliyor.

Muhbirlerin gizli servisle irtibatına ve yürüttükleri faaliyetlere ilişkin daha ayrıntılı bilgiler içeren dosyaların ise dijitalleştirilerek 25 Şubat'ta erişime açılması planlanıyor.

Macaristan Devlet Güvenlik Teşkilatı Tarihsel Arşivleri (ABTL) Direktörü Bendeguz Gergö Cseh, kayıtların bir bölümünün eksik ve güvenilirliklerinin tartışmalı olduğunu belirtirken, çok sayıda dosyanın imha edildiğini ekledi.

Arşivler üzerine çalışan tarihçi Krisztián Ungváry ise kararı desteklediğini belirtiyor. Dokümanların yayımlanmasının tarihçilere yeni araştırma imkânları sağlayacağını ve ülkenin yakın geçmişine dair yeni tartışmalar başlatacağını söylüyor.

DW'nin analizine göre arşivlerin açılması, Magyar hükümeti açısından "Viktor Orban yönetimiyle hesaplaşmanın" da bir parçası.

Orban, arşivlerin erişime açılmasından bir gün önce 3 Kasım'da kendisi ve eşi Anikó Lévai hakkında komünist dönemden kalma belgeleri yayımlamıştı. Magyar karşısında nisanda aldığı yenilgiyle 16 yıllık iktidarı sona eren Orban, 1980'lerde askerlik hizmetinin başında gizli servis tarafından muhbirlik yapmasının istendiğini ancak bunu reddettiğini savunmuştu.

Öte yandan, Macaristan'ın komünist dönemdeki son başbakanı Miklós Németh'in bu yıl martta imzaladığı ve eylülde devlet arşivlerine teslim ettiği açıklama da dikkat çekiyor.

Araştırmacı Szabolcs Panyi'nin haberine göre Németh, açıklamasında 1990'da dönemin Savunma Bakanı Ferenc Kárpáti'nin kendisine Viktor Orban'a ait olduğu öne sürülen üç muhbir raporu gösterdiğini belirtiyor. Raporda Orban'ın askerlik yaptığı dönemde birlikte görev yaptığı kişilerin siyasi görüşleri, dini inançları ve özel hayatlarına ilişkin gözlemlerin yer aldığı aktarılıyor. Németh, el yazısı ve imzayı Orban'ınki olarak tanıdığını düşündüğünü ancak belgelerin gerçekliğini doğrulayamadığını söylüyor.

Orban'ın Fidesz partisine yakın Macar medya kuruluşu Konfront'taki analizdeyse Magyar'ın dosyaları yayımlayarak gündem değiştirmeye çalıştığı savunuluyor. Gelecek yılın bütçesindeki belirsizlikler, vergi artışları, ekonomik durgunluk, yükselen akaryakıt fiyatları ve işsizliğin arttığı bir dönemde arşivlerin açılmasının toplumsal dikkati başka yöne çekme amacı taşıdığı yorumu yapılıyor.

Independent Türkçe, BBC, DW, Konfront, Vsquare


Çin, Cibuti aracılığıyla Kızıldeniz'de daha büyük bir güvenlik rolü oynamaya hazırlanıyor

Çin Halk Kurtuluş Ordusu askerleri, Cibuti'deki yeni Çin askeri üssünün açılış töreninde, Çin, 1 Ağustos 2017'de Cibuti'deki ilk denizaşırı deniz üssüne asker konuşlandırdı (AFP)
Çin Halk Kurtuluş Ordusu askerleri, Cibuti'deki yeni Çin askeri üssünün açılış töreninde, Çin, 1 Ağustos 2017'de Cibuti'deki ilk denizaşırı deniz üssüne asker konuşlandırdı (AFP)
TT

Çin, Cibuti aracılığıyla Kızıldeniz'de daha büyük bir güvenlik rolü oynamaya hazırlanıyor

Çin Halk Kurtuluş Ordusu askerleri, Cibuti'deki yeni Çin askeri üssünün açılış töreninde, Çin, 1 Ağustos 2017'de Cibuti'deki ilk denizaşırı deniz üssüne asker konuşlandırdı (AFP)
Çin Halk Kurtuluş Ordusu askerleri, Cibuti'deki yeni Çin askeri üssünün açılış töreninde, Çin, 1 Ağustos 2017'de Cibuti'deki ilk denizaşırı deniz üssüne asker konuşlandırdı (AFP)

Şerbil Berakat

ABD Başkanı Donald Trump, geçen ay Minnesota'daki bir kampanya mitinginde, alay ve ciddiyet arasındaki çizgileri bulanıklaştıran kendine özgü üslubuyla, “Somaliland, Somali'den tamamen farklı bir ülke” dedi. On günden kısa bir süre sonra, iki ülkenin dışişleri bakanlarının Pekin'deki görüşmesinin ardından Çin ve Cibuti tarafından ortak bir bildiri yayınlandı. Bildiride, her iki taraf da Somaliland'ı bağımsız bir oluşum olarak tanımayı reddetti ve Somali'nin ayrılmaz bir parçası olduğunu bir kez daha vurguladı.

Trump yönetimi “Tek Somali” politikasında resmi bir değişiklik ilan etmemiş olsa da ABD Başkanının açıklaması, Babul Mendeb Boğazı girişindeki stratejik önemi göz önüne alındığında, Somaliland'ın tanınması yönündeki Cumhuriyetçi Parti içindeki çağrıların ortasında, bölgenin geleceğine yeniden dikkat çekti.

Ancak Somaliland meselesi ve özellikle de Tayvan ile olan yakın bağları, Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi ve Cibutili mevkidaşı Abdulkadir Hüseyin Ömer'in ortak bildirisinde belirtildiği gibi, daha geniş bölgesel bağlamın yalnızca bir yönüdür. Meselenin gündeme gelmesi, Yemen'deki çatışmaların yeniden başlamasının ardından Kızıldeniz ve Babul Mendeb Boğazı'ndaki gerilimlerin artması, Afrika Boynuzu'nda Etiyopya ve Eritre arasındaki gerilimlerin kötüleşmesi ve Mısır'ın Yemen krizine olası müdahalesiyle eş zamanlı olarak geldi.

Bu gelişmeler, deniz güvenliğinden yatırımlara, altyapıya, ticaret ağlarına ve bölgesel bağlantıya kadar Çin'in bölgedeki projelerini ve stratejik planlarını topluca etkiliyor. Bu artan meydan okumaların gölgesinde Pekin, Cibuti ile ortaklığını güçlendirmeye ve iki ülke arasındaki güvenlik ve diplomatik iş birliğini genişletmeye çalışıyor gibi görünüyor.

Çin-Cibuti bildirisi dört ana eksen üzerinden yorumlanabilir: Kızıldeniz ve Babul Mendeb Boğazı'ndaki deniz güvenliği, Cibuti'deki askeri üslerin kullanımıyla ilgili ABD baskısı, Pekin'in çatışan bölgesel aktörlerle ilişkilerini dengeleme ihtiyacı ve Somaliland ile Berbera Limanının Çin-Cibuti çıkarları üzerindeki artan etkisi.

Güvenlik anlaşması ve diplomatik aktivizm

7 Ekim 2023 saldırılarının ardından Gazze'deki Hamas'ı desteklemek için Husilerin savaşa girmesiyle Kızıldeniz'deki huzursuzluğun başlamasından bu yana Çin, uluslararası su yollarında seyrüsefer özgürlüğü ilkesine açıkça sıkı sıkıya bağlı kaldı, ancak pratikte tankerlerinin ve gemilerinin güvenli geçişini sağlamak için Husilerle anlaştı. Bu müzakere yaklaşımı, İran'ın Şubat 2026'da ABD-İsrail saldırısının ardından Hürmüz Boğazı'nda seyrüseferi aksatmaya yönelmesinin ardından da tekrarlandı.

Çin ve Cibuti'nin güvenlik kaygıları sadece deniz güvenliği ve askeri hareketlilik ile sınırlı değil. Yemen'deki Husiler ve Somali'deki eş-Şebab arasında çıkarcı bir ilişki olduğuna dair işaretler göz önüne alındığında, terör tehditlerinin artması olasılığını da içeriyorlar

 Ancak Pekin, iki boğazdaki gelişmeleri farklı siyasi perspektiflerden yola çıkarak ele aldı. Hürmüz örneğinde, bir BM üyesi devletin uluslararası yetki olmaksızın ABD-İsrail saldırısına maruz kaldığını düşünüyor.

Yemen'de ise Çin meşru hükümeti tanıyor ve Husilerin askeri güç kullanımını haklı bulmuyor, fakat krize siyasi bir çözüm bulunmasını destekliyor. Bu nedenle, Hürmüz örneğinde Pekin, Tahran'a normal gemi trafiğinin geri dönmesi için seyrüseferi aksatmayı bırakmasına dönük diplomatik baskıya odaklanırken, Kızıldeniz'deki karışıklıklar güvenlik alanında ve sahada daha geniş kapsamlı bir takipte bulunmasını gerektirdi.

Çin'in güvenliğe artan ilgisini gösteren bir gösterge olarak, ABD merkezli Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS) tarafından geçen eylül ayında yayınlanan bir analiz, Çin'in 2024'ten beri anakara dışındaki ilk üssü olan Cibuti'deki askeri üssünü genişlettiğini ve modernize ettiğini, bunun amacının bölgedeki güvenlik ve askeri hareketliliği gözlemleme kapasitesini artırmak olduğunu ortaya koydu.

Ağustos 2024'te Kızıldeniz'de Husi militanlarının saldırısının ardından Yunan bandıralı petrol tankeri MV Sunion'dan alev ve duman yükseliyor (Reuters)
Ağustos 2024'te Kızıldeniz'de Husi militanlarının saldırısının ardından Yunan bandıralı petrol tankeri MV Sunion'dan alev ve duman yükseliyor (Reuters)

Bu, Pekin'in askeri konuşlandırmasının doğasını değiştirmeye yönelik bir adım attığı anlamına gelmiyor. Nitekim bu bağlamda, Çinli siyasi yazar Zhao Zhijun, Cibuti ile güvenlik iş birliğinin güçlendirilmesinin, Çin'in askeri varlığını genişletme veya Batı ittifaklarının yerini alma yönünde bir adım anlamına gelmediğine inanıyor. Zhao Zhijun yaptığı açıklamada, bu iş birliğinin mutlaka üssün büyüklüğünde önemli bir artış veya görevlerinin doğasında bir değişiklik gerektirmediğini belirtti.

Bu gelişmeler, özellikle Mısır'ın Husi saldırılarına karşı Suudi Arabistan'ı desteklemeye hazır olduğunu açıklamasının ardından, Kızıldeniz'de genişleyen çatışmaya ilişkin endişelerle eş zamanlı olarak gerçekleşti. İran destekli grup, Mısır'ın bu tutumunu savaş ilanı olarak değerlendirdi. Bu arada, güvenlik uzmanları, Kızıldeniz kıyısı ve Süveyş ile Akabe Körfezleri boyunca Mısır'a ait tesislerin insansız hava araçlarıyla hedef alınması olasılığı konusunda uyardı. Tehditlerin bu bölgelere yayılması, güvenlik risklerinin kapsamını önemli ölçüde artıracak ve Kızıldeniz'deki deniz trafiğini ve ticareti daha da zorlayacaktır.

Çin ve Cibuti'nin güvenlik kaygıları sadece deniz güvenliği ve askeri hareketlilikle sınırlı değil. Yemen'deki Husiler ve Somali'deki eş-Şebab arasında çıkarcı bir ilişki olduğuna dair işaretler göz önüne alındığında, terör tehditlerinin artması olasılığını da içeriyorlar. Çünkü bu ilişki, Kızıldeniz'in her iki yakasındaki gerilimleri birbirine bağlayabilir ve deniz güvenliğine yönelik riskleri artırabilir.

Bu tehditlere cevap olarak Cibuti, Dışişleri Bakanı'nın Pekin ziyaretinde, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping tarafından başlatılan “Küresel Güvenlik Girişimi” çerçevesinde iş birliği için bir mutabakat zaptı imzaladı. Anlaşma, iki ülkenin deniz güvenliği ve Babul Mendeb Boğazı'ndan geçen ticari gemilerin korunması konusunda koordinasyonu güçlendirme arzusunu yansıtıyor. Ayrıca, Cibuti'deki Çin tesislerinin modernizasyonu da dahil olmak üzere, aralarındaki güvenlik iş birliğinin geliştirilmesi için siyasi bir çerçeve sağlıyor. Bu girişim, Cibuti'nin askeri çatışmalara karışmaktan kaçınma, aynı zamanda bağımsızlığını koruyacağı ve herhangi bir uluslararası bloğa bağımlı hale gelmeyeceği biçimde güvenlik ortaklıklarını çeşitlendirme arzusunu karşılıyor.

Somaliland'daki Berbera Limanının kazandığı önem, Çin-Cibuti ekonomik çıkarları için potansiyel bir meydan okumayı temsil ediyor

Buna paralel olarak, Pekin son haftalarda diplomatik çabalarını yoğunlaştırarak, İran ile yaşanan krizi ele almak ve Yemen ile Kızıldeniz'deki gerilimleri azaltmak için bölgesel istişarelerin artırılması çağrısında bulundu. Bu bağlamda, Çin'in Afrika İşlerinden Sorumlu Özel Temsilcisi Liu Xianfa’nın, Etiyopya'ya yaptığı ziyaretin ardından Cibuti ve Mısır'ı ziyaret etmesi bekleniyor. Liu Xianfa, bu ziyarette Etiyopya Dışişleri Bakanı ile görüşerek Çin'in bölgesel istikrarın yeniden sağlanmasında yapıcı bir rol oynamak için ilgili tüm taraflarla çalışmaya hazır olduğunu ifade etti. Afrika Boynuzu'ndaki çalkantılı durumun en kısa sürede yatışmasını ve atlatılmasını umduğunu belirtti.

Her iki taraf da bölgesel güvenlik sorunlarının ele alınmasında ortak diplomatik koordinasyonun önemini vurgulayarak, Afrika kıtasında kalkınma ve barışın sağlanmasının önemine dikkat çekti.

Aynı şekilde, Afrika Boynuzu İşleri Özel Temsilcisi Hu Changchun önümüzdeki günlerde Eritre'yi ziyaret edecekken, Ortadoğu Sorunu Özel Temsilcisi Zhai Jun ise İran, Suudi Arabistan ve Umman'ı ziyaret edecek. Birkaç gün önce de Pekin, bölgedeki çıkarlarını tehdit eden gerilimleri kontrol altına alma çabalarının devamı olarak Suudi Arabistan Ulusal Güvenlik Danışmanı Musaid el-Ayban ve İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Ali Bakıri Kani'yi kabul etti.

ABD’nin üs baskısı

ABD'nin Yemen'deki savaşla ilgili “katı tarafsızlığı”ndan vazgeçmesi ve ABD güçlerinin Husilere karşı olası operasyonlar için üslerini kullanmasına izin vermesi için Cibuti'ye baskı yaptığı yönündeki haberlerin yeniden gündeme geldiği bir dönemde, Çin-Cibuti ortak bildirisinde Kızıldeniz’e kıyısı olan devletlerin egemenliğine, iradesine ve toprak bütünlüğüne saygı duyulmasının ve bölgedeki güvenlik risklerini artırabilecek her türlü adımdan kaçınılmasının önemi vurgulandı.

Washington'a yönelik gibi görünen bir mesajla, bildiride bölgenin militarizasyonuna karşı uyarıda bulunularak, “büyük ve dış güçlerin” güç kullanmaktan veya yaptırım uygulamaktan kaçınmaları çağrısında bulunuldu. Öte yandan Pekin, Kızıldeniz kıyı devletlerinin nakliye yollarını koruma ve ticaretin sorunsuz akışını sağlama çabalarına destek verdiğini ifade etti. Bu pozisyon, bu yolların güvenliğinin sağlanması sorumluluğunu büyük ölçüde dış müdahaleden bağımsız olarak bölge ülkelerinin ellerine bırakıyor.

Zhao bu duruşun, Babul Mendeb Boğazı yakınlarındaki Amerikan siyasi ve askeri varlığının genişlemesinin bölgedeki güç dengesini değiştirebileceği endişesinden kaynaklandığına inanıyor.

Cibuti'deki Camp Lemonnier’de bulunan Amerikan askerleri, 10 Kasım 2022 (AFP)
Cibuti'deki Camp Lemonnier’de bulunan Amerikan askerleri, 10 Kasım 2022 (AFP)

Cibuti’ye yönelik Amerikan baskısı meselesi ilk olarak 2024 yılında, Cibuti'nin kendi topraklarından, özellikle de Lemonnier'deki Amerikan üssünden Husilere karşı operasyon düzenlemeye yönelik bir Amerikan talebini reddettiğini ortaya koyan haberler ile açığa çıktı. Temmuz 2026'da Husilerin gerilimi yeniden artırmasıyla birlikte, savaşın yankılarının Cibuti'ye de uzandığına dair işaretler ortaya çıkmaya başladı. 29 Ekim'de Cibuti'deki Amerikan büyükelçiliği, “devam eden bölgesel olaylar” nedeniyle çalışanlarını ve Amerikan vatandaşlarını sığınaklara gitmeye çağıran bir uyarı yayınladı, ancak aynı günün ilerleyen saatlerinde uyarıyı kaldırdı. Şabel Hava Üssü yakınlarında bir ABD insansız hava aracının düşmesiyle ilgili haberler ortaya çıktı ve olası bir Husi saldırısı hakkında sorular gündeme geldi.

Bölgesel gerilimler

Çin ve Etiyopya arasındaki derin ekonomik ve askeri bağlara rağmen, Pekin'in Cibuti ile ortaklığı, Afrika Boynuzu'ndaki iç içe geçmiş çatışmalar ve özellikle aralarındaki sorunlar sebebiyle bir tarafta Etiyopya, diğer tarafta Mısır, Sudan ve Somali ile dengeli ilişkilerini sürdürme ihtiyacı nedeniyle giderek daha fazla önem kazanıyor. Bu taraflar arasındaki çekişme, Büyük Etiyopya Rönesans Barajı ile Somaliland sorunuyla ilgili anlaşmazlıkların yanı sıra Sudan ordusunun Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ile arasındaki çatışmaya Etiyopya'nın askeri olarak dahil olduğu yönündeki suçlamalarından kaynaklanıyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre Etiyopya ve Eritre arasında yaşanacak herhangi bir askeri çatışma da Çin'in Afrika Boynuzu'ndaki ekonomik çıkarlarını olumsuz etkileyerek, Çin'in yatırım yaptığı altyapı projelerini ve ulaşım ağlarını tehdit edecektir.

Somaliland: Ekonomik ve askeri bir rakip

İlgili bir gelişme olarak, Somaliland'daki Berbera Limanının önem kazanması, Çin-Cibuti ekonomik çıkarları için potansiyel bir tehdit oluşturuyor. Çin, Cibuti'deki Doraleh Limanının geliştirilmesine yatırım yaparak, burayı Afrika Boynuzu'na hizmet veren bir lojistik ve ticaret merkezi haline getirdi. Bu yatırım, Etiyopya'nın daha önce dış ticaretinin yüzde 90'ından fazlasını gerçekleştirdiği Cibuti limanlarına olan yoğun bağımlılığından da faydalanıyor. Ancak, Berbera'nın geliştirilmesi, bu ağa rakip bir rota açtı; zira Addis Ababa, mallarının yaklaşık yüzde 30'unu bu liman üzerinden yönlendirmeyi hedefliyor.

Pekin'in Cibuti'nin ekonomik rolüne verdiği önemin bir göstergesi olarak, Çin Dışişleri Bakanı, Cibutili mevkidaşıyla yaptığı görüşmede, her iki tarafın da Çin'in ithalata uyguladığı sıfır gümrük vergisi politikasından tam olarak yararlanması ve Cibuti'nin coğrafi avantajlarından faydalanması gerektiğinin altını çizdi.

Ancak, iki liman arasındaki rekabet, Pekin'in Berbera'yı doğrudan bir tehdit olarak gördüğü anlamına gelmiyor. Görüşlerine başvurduğumuz Pekin Üniversitesi Yeni Yapısal Ekonomi Enstitüsü'nde profesör ve Yenching Akademisi'nde öğretim üyesi olan Dr. Xu Mingzhi, Cibuti'nin halihazırda Addis Ababa'yı Cibuti'ye bağlayan demiryolu hattı dahil olmak üzere Etiyopya ile kapsamlı ticaret ve ulaşım bağlantıları geliştirdiği için göreceli bir avantaja sahip olduğunu belirtti.

Öte yandan Xu, Berbera Limanının geliştirilmesinin olumlu yönleri olabileceğine, liman hizmetlerinde verimliliğin artması ve ulaşım ağlarının iyileştirilmesinin uluslararası ticaretin genel maliyetini düşürebileceğine ve yeni şirketlerin küresel pazarlara katılmasının önünü açabileceğine dikkat çekti.

Cibuti'den yola çıkan son Çin hamleleri, Pekin'in Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu bölgesindeki diplomatik ve güvenlik rolünü genişletme eğilimini yansıtıyor; mevcut ticari ve askeri çıkarları korumanın ötesine geçerek artan gerilim kaynaklarını kontrol altına almaya çalışıyor

 Xu'nun açıkladığı gibi, Afrika'da faaliyet gösteren Çinli şirketler için sevkiyatları hangi limanın işlediğine bakılmaksızın, verimli ve güvenilir lojistik hizmetlerinin mevcudiyeti genellikle kendi çıkarlarına en uygun olanıdır.

Berbera'nın önemi, Doraleh Limanı ile rekabetin ötesine uzanıyor. Aden Körfezi'ndeki konumu, kendisini Cibuti'deki varlığına alternatif veya tamamlayıcı olarak görebilecek ABD için giderek artan bir askeri önem kazanıyor; zira ABD, bölgesel operasyonları için Cibuti topraklarını ve tesislerini kullanma konusunda kısıtlamalarla karşı karşıya. ABD'nin Berbera'ya olan ilgisi, ABD’li askeri yetkililerin bölgeye yaptığı ziyaretlerle birlikte artarken, Somaliland yetkilileri de Washington'a askeri kolaylıklar sağlamaya hazır olduklarını dile getirdiler.

Somaliland'ın ticari başkentindeki Berbera Limanının genel görünümü, 18 Şubat 2026 (AFP)
Somaliland'ın ticari başkentindeki Berbera Limanının genel görünümü, 18 Şubat 2026 (AFP)

Çin için Somaliland meselesinin hassasiyeti, ticaret ve güvenlik rekabetinin ötesine uzanarak, bölgenin Tayvan ile yakın bağları göz önüne alındığında dış politikasının temel taşlarından birine uzanıyor. Bu nedenle Çin-Cibuti ortak bildirisinde “Somaliland ve Tayvan makamları arasında herhangi bir tür iş birliğine” karşı çıkıldığı vurgulandı.

Pekin, Somaliland'ın uluslararası alanda tanınmasının, Tayvan'daki güçlerin tek taraflı bağımsızlık ilanında ileriye gitmek için kullanabileceği bir emsal oluşturabilmesinden endişe duyuyor.

Çin, Afrika'da kendisine en fazla borcu olan Etiyopya üzerindeki etkisini kullanarak, Somaliland ile imzaladığı mutabakat zaptı konusunda baskı uygulamıştı. Bu mutabakat zaptı, Addis Ababa'ya Berbera Limanı üzerinden denize erişim hakkı tanımış ve karşılığında bölgenin bağımsızlığının tanınmasının görüşülmesini şart koşmuştu.

Pekin, özellikle İsrail'in ilk büyükelçisi Michael Lotem'in 30 Ekim'de Hergeisa'ya gelmesi ve İsrail büyükelçiliğinin açılışına hazırlanmasının ardından, Somaliland'ın başkenti Hergeisa'daki artan İsrail varlığını da yakından takip ediyor. Bu hamle, İsrail'in Babul Mendeb Boğazı ve Kızıldeniz yakınlarında kurmayı hedeflediği rolün niteliği hakkında soruları gündeme getiriyor. Çinli gözlemciler, İsrail'in bu dosyaya dahil olmasının artan rekabete ve gerilime yol açabileceğine ve Pekin'in Afrika Boynuzu'ndaki güvenlik hesaplarına yeni bir faktör ekleyebileceğine inanıyor.

Daha doğrudan bir rol

Cibuti'den yola çıkan son Çin hamleleri, Pekin'in Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu bölgesindeki diplomatik ve güvenlik rolünü genişletme eğilimini yansıtıyor; mevcut ticari ve askeri çıkarları korumanın ötesine geçerek artan gerilim kaynaklarını kontrol altına almaya çalışıyor. Ancak, Mısır'ın Yemen savaşına dahil olma olasılığı ve bunun sonucunda Süveyş Kanalı'ndaki seyrüsefere yönelik tehdit, Etiyopya ve Eritre arasında olası bir askeri çatışma ve ABD'nin Somaliland'ı tanımasıyla ilgili önemli gelişmeler göz önüne alındığında, Çin'in bu düzeyde bir varlıkla yetinme gücü önümüzdeki dönemde önemli zorluklarla karşılaşacaktır.

Bu sorunlara ek olarak, eşit derecede önemli bir faktör daha var: İran ile savaşın kaderi. Bir anlaşmaya varılması veya çatışmanın devam etmesi, Yemen ve Husilerin bölgesel çatışmadaki konumu için farklı sonuçlar doğuracak ve böylece Pekin'in güvenlik ve diplomatik hesaplarını etkileyecektir.

Bu olasılıkların bir araya gelmesiyle, Çin, çıkarlarını korumak ve dünyanın en önemli ticaret yollarından birinin çevresinde istikrarsızlığın yayılmasını önlemek için diplomatik ve güvenlik varlığını daha da genişletmek zorunda kalabilir.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


Vance’in başkanlık hedefleri... 2028 seçim yarışına hazırlık için kendi siyasi yolunu mu çiziyor?

ABD Başkanı Donald Trump, Başkan Yardımcısı JD Vance ile konuşuyor (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, Başkan Yardımcısı JD Vance ile konuşuyor (AFP)
TT

Vance’in başkanlık hedefleri... 2028 seçim yarışına hazırlık için kendi siyasi yolunu mu çiziyor?

ABD Başkanı Donald Trump, Başkan Yardımcısı JD Vance ile konuşuyor (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, Başkan Yardımcısı JD Vance ile konuşuyor (AFP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Cumhuriyetçilerin Kongre ara seçimlerindeki şansını kurtarmak amacıyla yürüttüğü yoğun kampanya sürecinde strateji değişikliğine gitti. Vance, Başkan Donald Trump'tan daha az söz ederken, kendi siyasi kimliğini şekillendiren meselelere daha fazla ağırlık vermeye başladı.

Reuters'ın, eylül ayında düzenlenen Cumhuriyetçi Parti konferansından sonra  yaptığı yaklaşık 12 konuşmayı incelemesi, Vance'in salı günü yapılan seçimlerde Kongre'deki çoğunluğunu kaybeden Cumhuriyetçileri neredeyse tamamen kendi siyasi politikaları üzerinden savunduğunu ortaya koydu.

Vance, kamuoyu yoklamalarının Trump'ın popülaritesinde düşüşe işaret ettiği ve bunun Cumhuriyetçi adayların seçim şansını zayıflattığı bir dönemde, İran savaşı ve sınır dışı operasyonları gibi Trump'ın öne çıkan politikalarına değinmekten kaçındı.

Stratejiye yakın iki kaynak, bu değişikliğin bilinçli olarak yapıldığını belirtti. Kaynaklara göre Vance ve danışmanları, ekonomik milliyetçilik, dış politikada ihtiyatlı yaklaşım ve kamu güvenliği gibi savundukları konuların siyasi açıdan güçlü bir etkiye sahip olduğunu ve Vance'in bu başlıklarda kendinden emin şekilde konuşabildiğini düşünüyor.

Trump da bu politikaları "Amerika'yı Yeniden Büyük Yap" (MAGA) hareketi kapsamında benimsemiş olsa da Vance'in bu hareketin liderlerinden biri olarak öne çıktığı değerlendiriliyor.

Bu değişim, Cumhuriyetçilerin Trump sonrası dönemi düşünmeye başladığı bir süreçte, 42 yaşındaki Vance'in kendi siyasi rotasını nasıl çizebileceğine ilişkin erken bir tablo sundu.

Vance, 2028'de başkanlığa aday olup olmayacağına ilişkin henüz açıklama yapmadı. Trump da Vance'e veya başka bir isme desteğini ilan etmiş değil. Ancak Vance, olası başkan adayları arasında öne çıkan isimlerden biri olarak görülüyor. Bazı Cumhuriyetçi yetkililere göre Vance'in, kendi siyasi geleceğini şekillendirirken Trump'ın mirasından belirli ölçüde uzaklaşması ve Trump seçmenlerinin önemli bir bölümünün desteğini kazanması gerekecek.

Vance, seçim sonuçlarının ardından çarşamba günü sosyal medya hesabından yaptığı ve alışılmadık ölçüde açık ifadeler içeren paylaşımla siyasi imajını güçlendirme yönünde daha görünür bir adım attı. Cumhuriyetçilerin ara seçimlerdeki yenilgisinden İran savaşını sorumlu tutan Vance, partinin siyasi konumunu güçlendirmeye yönelik bir yol haritası da ortaya koydu.,

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance (AP)

Vance, çatışmanın hızla sona erdirilmesi çağrısında bulunurken, Cumhuriyetçileri hayat pahalılığı krizine odaklanmaya, dış ilişkileri yeniden değerlendirmeye ve ABD'nin İsrail ile ilişkilerinde değişikliğe gitmeye davet etti.

Trump, Amerikalıların geçim maliyetlerine ilişkin kaygılarını daha önce Demokratların ortaya attığı bir "aldatmaca" olarak nitelendirmişti. ABD Başkanı, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun uzun süreli baskısının ardından İran'a karşı savaşı başlatmış, daha sonra İsrail seçimlerinde Netanyahu'ya desteğini açıklamıştı.

Vance savaş konusunda endişeli

Vance'in söz konusu paylaşımı, ilk kez savaşın sona erdirilmesi yönünde açık tutum ortaya koyduğu bir açıklama oldu.

Şarku’l Avsat'ın AP’den aktardığına göre Beyaz Saray'daki gelişmelere ve Vance'in iletişim ekibine yakın üç kaynak ajansa yaptıkları açıklamada, Başkan Yardımcısı'nın Trump'a karşı bir tutum almadığını belirtti. Kaynaklar, Beyaz Saray Genel Sekreteri Susie Wiles'ın da Vance'in paylaşımından önceden haberdar olduğunu belirtti.

Trump, dün Beyaz Saray'ın üst düzey yönetim kadrosunda değişikliğe giderek, Wiles'ın yerine Stephen Miller'ı atadı. Bu adım, yönetimin Trump'ın daha sert politikalarından bazılarını sürdürmeye hazırlandığını gösteriyor.

Trump, İran savaşının yol açtığı akaryakıt fiyatlarındaki artış nedeniyle Cumhuriyetçilerin seçim yenilgisinde savaşın payı olduğunu kabul etti, ancak savaşı başlatma kararını savunmayı sürdürdü. Çarşamba günü gazetecilere yaptığı açıklamada, "Farklı yapacağım hiçbir şey yoktu" ifadelerini kullandı.

Başkanın büyük oğlu Donald Trump Jr. da Vance'in sosyal medya paylaşımına destek verdi. Bazı muhafazakâr müttefikler de Vance'in açıklamalarına olumlu yaklaştı.

Cumhuriyetçi analist ve eski Temsilciler Meclisi başkanları John Boehner ile Paul Ryan'ın danışmanlığını yapmış olan Michael Ritchie, yaşanan tartışmanın Vance'in Trump sonrası dönemde muhafazakâr hareketin liderliğini üstlenebilecek olası bir aday olarak konumunu güçlendirdiğini söyledi.

Başkan yardımcısının yetkileri

Ritchie, Vance'in mesajının muhafazakârlar arasında savaşın gerekliliğine ilişkin daha geniş bir tartışmayı zorunlu kıldığını ve Cumhuriyetçilerin 2028'deki başkan adaylarının benimsemesi gereken temel ilkelerin belirlenmesine katkı sağladığını ifade etti.

Ritchie, "Vance'in kendisini Trump'tan farklılaştırmanın yollarını aradığını söylemek aşırı basitleştirme olur. Burada söz konusu olan, başkan yardımcılığı makamını kullanarak tartışmanın sınırlarını ve gündemini belirlemesi" değerlendirmesinde bulundu.

Vance'in temsilcileri konuya ilişkin yorum yapmaktan kaçındı. Beyaz Saray yetkilileri ise Trump'ın çarşamba günü gazetecilere yaptığı ve seçim sonuçlarına ilişkin Vance'in bakış açısını anladığını belirttiği açıklamalarına işaret etti.

Demokratlar, özellikle mevcut başkanın muhafazakâr adayların belirlenmesinde önemli bir rol üstlenmesi halinde, 2028 seçimlerinde Vance'i veya Cumhuriyetçi aday kim olursa olsun Trump ile ilişkilendirmeye hazırlanıyor.

Demokrat analist Igor Volsky, "Burada gerçek bir zorluk var: Ön seçimlerde kazanmak için hâlâ Trump'a bağlılık göstermek ve onun önünde eğilmek gerekirken, genel seçimlerde kazanabilecek bir aday olarak kendinizi nasıl konumlandıracaksınız?" dedi.

Vance'in siyasi itibarı da ara seçimlerden yara almadan çıkmadı. Başkan yardımcısının seçim kampanyalarına katıldığı eyaletlerde Cumhuriyetçiler kaybetti.

Cumhuriyetçilerin yaşadığı yenilgilerde, Vance'in desteklediği bazı kampanya stratejilerinin de etkili olmuş olabileceği değerlendiriliyor. Bunlar arasında Ohio Valiliği için yarışan Vivek Ramaswamy'nin kampanyasında yayımlanan ve seçimi kazanan Demokrat Amy Acton'ın cinsel saldırıya uğrayıp uğramadığı konusunda şüphe uyandıran reklam da bulunuyor.

2028 başkanlık seçimleri için adı geçen diğer olası adaylar da ara seçim yenilgisinin nedenlerine ilişkin kendi değerlendirmelerini paylaştı.

Teksas Senatörü Ted Cruz, Cumhuriyetçilerin hayat pahalılığı krizini ele almak için yeterince çaba göstermediğini söyledi. Florida Valisi Ron DeSantis ise kaybeden adayların trans bireylere ilişkin konulara aşırı yoğunlaştığını, veri merkezleri ve yapay zekâ konusunda seçmenlerin duyduğu kaygıları göz ardı ettiğini savundu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise sessizliğini korudu.

Vance'in siyasi tartışmanın gündemini şekillendirme çabası, seçim kampanyasının son günlerinde daha belirgin hale geldi. Konuşmalarında seçmenlere, Cumhuriyetçilere destek vermeleri çağrısında bulunan Vance, partinin federal sağlık hizmetleri programlarındaki yolsuzlukları soruşturacağını ve yoksullukla mücadele edeceğini söyledi. Bu vaatleri Beyaz Saray'ın göç politikası ve hayat pahalılığı gündemiyle ilişkilendirdi.

Vance, bu süreçte İran savaşını ve akaryakıt fiyatlarını neredeyse hiç gündeme getirmedi; Trump'ın adını da nadiren doğrudan andı.

Kuzey Carolina'da seçim kampanyasının son mitinglerinden birinde konuşan Vance, "Çocuklarımın canlı, müreffeh, özgür ve refah içinde bir ülkede aile kurmasını istiyorum. Basit şeyler istiyorum. Kendim için bunları istediğimden, sizin için de istiyorum" ifadelerini kullandı.