Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır
TT

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Salgının başlarında, ülkelerin kendi hallerine terk edildiği bir manzara ortaya çıktı. Böylece, yıllardan beri bu kürsüden ısrarla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk. İnsanlığın kaderi sınırlı sayıdaki ülkenin keyfine bırakılamaz” dedi.
75. BM Genel Kurul genel görüşmeleri kapsamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, BM ülkelerine seslendi. Mutat olarak ilk sıradaki Brezilya ve ev sahibi ülke ABD’nin ardından Genel Kurul Başkanlığını yürüten ülkenin heyet başkanı olarak üçüncü sırada konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Genel Kurul Başkanlığını devralan Büyükelçi Volkan Bozkır’ı tebrik etti. Erdoğan, “Büyükelçi Bozkır’ın ülkelerin ezici çoğunluğunun desteğiyle bu göreve seçilmesi, tecrübeli bir diplomat ve siyasetçi olarak şahsi meziyetlerinin yanı sıra, Türkiye’ye duyulan güvenin de işaretidir. Birleşmiş Milletler sistemindeki en üst düzeyli görevi üstlenen ilk Türk vatandaşı olarak Büyükelçi Bozkır’ın, uluslararası toplumun sesi ve vicdanı olacağına inanıyorum. Kendisinin görevini adil ve şeffaf bir şekilde yürüteceğinden şüphe duymuyorum. Birleşmiş Milletlerin kuruluşunun 75’inci yıldönümü gibi anlamlı bir tarihte üstlendiği görevinde, Sayın Bozkır’a başarılar diliyorum” diye konuştu.

“Israrla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk”
Genel Kurul’un “Kovid-19’la mücadele ve çok taraflılık” temasıyla düzenlenmesini isabetli bulduğunun altını çizen Erdoğan, “Türkiye olarak bu konudaki taahhütlerimize bağlıyız ve Kovid-19’la mücadeleye destek vermekte kararlıyız. Salgın, dünyayı çeşitli sınamalarla baş etmekte zorlandığı bir dönemde yakaladı. Zaten tartışılan küreselleşme, kurallara dayalı uluslararası sistem ve çok taraflılık, salgının etkisiyle şimdi daha da çok sorgulanıyor. Karşımızdaki fotoğrafa bakarak, bardağın dolu ve boş taraflarını doğru ve samimi bir şekilde değerlendirmemiz gerekiyor. Bardağın boş kısmında, Birleşmiş Milletler başta olmak üzere çok taraflı örgütlerin reform ihtiyacı bulunuyor. Mevcut küresel mekanizmaların bu krizde ne kadar etkisiz kaldığını gördük. Öyle ki, Birleşmiş Milletlerin en temel karar alma organı olan Güvenlik Konseyi’nin salgını gündemine alması haftalar, hatta aylar sürdü.
Salgının başlarında, ülkelerin kendi hallerine terk edildiği bir manzara ortaya çıktı. Böylece, yıllardan beri bu kürsüden ısrarla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk. İnsanlığın kaderi sınırlı sayıdaki ülkenin keyfine bırakılamaz. Uluslararası örgütlerdeki itibar kaybının önüne geçmek için öncelikle zihniyetimizi, kurumlarımızı ve kurallarımızı gözden geçirmeliyiz. Etkin çok taraflılık, etkin çok taraflı kurumların varlığını gerektirir. Güvenlik Konseyi’nin yeniden yapılandırılmasından başlayarak, kapsamlı ve anlamlı reformları süratle uygulamaya sokmalıyız. Konseyi daha etkin, demokratik, şeffaf, hesap verebilir bir yapıya ve işleyişe kavuşturmalıyız. Aynı şekilde, uluslararası toplumun ortak vicdanını yansıtan Genel Kurul’u da güçlendirmeliyiz. Bardağın dolu tarafında ise, Birleşmiş Milletlerin insanlığın barış, adalet ve refah arayışında bir dönüm noktası olma potansiyelini sürdürmesi bulunuyor. Henüz salgın krizinin üstesinden gelemediğimizi de göz önünde bulundurarak, çok taraflı işbirliği için elimizdeki kurumları ve mekanizmaları en etkin şekilde kullanmaya çalışmalıyız” diye konuştu.

“Kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır”
Sorunların küresel olduğu durumlarda, yerel çözümlerin ancak günü kurtarabileceğini söyleyen Erdoğan, “Uzun vadeli çözümler için uluslararası dayanışma şarttır. Türkiye olarak, salgın krizinin ilk günlerinden itibaren, tüm uluslararası platformlarda işbirliği çağrısında bulunduk. G-20’de, Türk Konseyi’nde, MİKTA’da, İslam İşbirliği Teşkilatı’nda ve diğer platformlarda salgınla mücadele amaçlı çalışmaların en önünde yer aldık. ‘Dost kara günde belli olur’ anlayışıyla, tıbbi malzeme yardımı talep eden 146 ülkeye ve 7 uluslararası kuruluşa elimizi uzattık. Yürüttüğümüz tahliye operasyonlarıyla, 141 ülkedeki 100 binden fazla vatandaşımızın evlerine dönüşünü sağladık. Aynı seferlerle 67 ülkeden 5 bin 500’den fazla yabancıyı da vatanlarına kavuşturduk. Tüm bunları ‘Korona virüs diplomasisi’ niyetiyle yapmadık. Yardım ve tahliye çalışmalarımız için kimseden herhangi bir karşılık beklemedik, beklemiyoruz. Mağdurların ve mazlumların yanında olmak, milletimizin mayasında ve girişimci ve insani dış politikamızın özünde vardır. Buradan bir kez daha, tıbbi malzeme ve ilaç tedariki ile aşı geliştirme çalışmalarının rekabet konusu yapılmaması çağrısında bulunuyorum. Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır. Salgınla birlikte, devlet kapasitesi, etkin yönetişim ve dayanıklılık gibi unsurların ne kadar hayati role sahip olduğunu hep birlikte bir kez daha tecrübe ettik. Türkiye’nin başarı hikâyesinin arkasında, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle birlikte tesis ettiğimiz etkin yönetişim mekanizmaları, sağlık alanındaki altyapı yatırımlarımızın geliştirdiği yüksek kapasite ve yetişmiş insan kaynağı vardır” şeklinde konuştu.

“Suriye’ye güvenli ve gönüllü geri dönüşlerin temin edilmesi şarttır”
Salgının dünya genelindeki çatışma dinamiklerini olumsuz etkilediğini ve kırılganlıkları artırdığını söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin, bizim de desteklediğimiz, küresel insani ateşkes çağrısının somut sonuçlar doğurmamış olmasından üzüntü duyuyoruz. Türkiye olarak, ülkemize ve insanlığa yönelen tehditleri, gerektiğinde her türlü inisiyatifi alarak, bertaraf etmenin yollarını arıyoruz. Suriye’de onuncu yılına giren ihtilaf, bölgemizin güvenlik ve istikrarı için tehdit oluşturmaya devam ediyor. Bölgede DEAŞ’a karşı ilk ve en ciddi darbeyi vuran ülke olarak, PKK-YPG terör örgütüyle de mücadeleyi sürdürüyoruz. Uluslararası toplum olarak, tüm terör örgütlerine karşı aynı ilkeli tutumu takınmadan ve kararlı duruşu göstermeden, Suriye meselesine kalıcı çözüm bulamayız. Bu yaklaşım, Suriye’ye güvenli ve gönüllü geri dönüşlerin temin edilmesi için de şarttır.
Suriye’de terör örgütlerinden kurtardığımız bölgelere 411 binin üzerinde Suriyeli kardeşimizin dönmesi bunun en açık göstergesidir. Aynı şekilde, güvenli hale getirdiğimiz bölgeler sayesinde, İdlib başta olmak üzere, ülkenin çeşitli yerlerinden milyonlarca Suriyelinin de vatanlarından ayrılmalarının önüne geçtik. Türkiye yıllardır, 4 milyona yakın Suriyeli sığınmacıyı, tüm ihtiyaçlarını karşılayarak kendi topraklarında barındırıyor. Bir o kadar Suriyelinin ihtiyaçlarını da, sınırımıza yakın yerler başta olmak üzere, kontrol altında tuttuğumuz bölgelerde, yerinde karşılıyoruz. Son olarak bu kardeşlerimiz için İdlib’te ve diğer yerlerde onbinlerce briket konut inşa ediyoruz. Bütün bu faaliyetleri, uluslararası toplumdan ve uluslararası kuruluşlardan kayda değer bir destek almadan, kendi imkanlarımızla ve halkımızın desteğiyle yürütüyoruz. Suriye’deki ihtilafın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı Kararı’ndaki yol haritası temelinde çözülmesi, hepimizin önceliği olmalıdır. Bunun için Birleşmiş Milletlerin himayesinde başlatılan, Suriyeliler tarafından da sahiplenilen ve yönlendirilen siyasi sürecin başarıyla sonuçlandırılması gerekiyor. Suriye’nin, toprak bütünlüğü ve siyasi birliği korunmuş olarak kalıcı bir barışa ulaşabilmesi, ancak bu şekilde mümkündür. Bu hedef gerçekleşene kadar, Suriye’nin siyasi birliği ve toprak bütünlüğü ile milli güvenliğimize kasteden terör örgütlerini engellemekte kararlıyız. Bugün dünyada en çok sığınmacıya ev sahipliği yapan Türkiye gibi ülkeler, yaptıkları fedakârlıkla tüm insanlığın onurunu kurtarıyor. Buna karşılık, aralarında bazı Avrupa ülkelerinin de yer aldığı kimi devletler, maalesef, sığınmacıların ve göçmenlerin haklarını ihlal ediyor. Cenevre Sözleşmesi’ni ve uluslararası insan hakları sistemini aşındıran bu ihlaller karşısında Birleşmiş Milletlerin güçlü bir tavır almasının vakti gelmiştir. Libya’da, darbecilerin geçen yıl meşru Milli Mutabakat Hükümeti’ni devirmek için başlattığı saldırılar, bu ülkeye sadece acı ve yıkım getirmiştir. Uluslararası toplum, yapılan katliamların, insan hakları ihlallerinin ve özellikle Tarhuna şehrinde bulunan toplu mezarların hesabını ne darbecilerden, ne de destekçilerinden sorabilmiştir.
Libya’nın meşru hükümetinin yardım çağrısına somut cevap veren ve destek sağlayan tek ülke Türkiye olmuştur. Libya’da kalıcı siyasi çözümün, Libyalılar tarafından yürütülecek kapsayıcı ve kapsamlı diyalog yoluyla tesis edilebileceğine inanıyoruz. Yemen’de beş yılı aşkın süredir akan kanın durdurulması ve insani krizin önüne geçilmesi de, uluslararası toplumun sorumluluğundadır. Bölgede nüfuz kazanma niyetiyle, Yemen’in egemenliğine, siyasi birliğine ve toprak bütünlüğüne göz dikenleri ve Yemenlilerin ıstırabının sürmesine göz yumanları tarih affetmeyecektir. Irak’ın dış güçlerin çatışma sahasına dönüşmemesi, bölgemiz için istikrar ve refah üreten bir konuma gelmesi samimi arzumuzdur. Komşumuz Irak’a her alanda destek olurken, özellikle terörle mücadelede daha yakın işbirliği yapmak istiyoruz. Tıpkı DEAŞ gibi, Irak’ta yuvalanan PKK terör örgütünün kökünü kazıma konusunda, uluslararası toplumdan ve bu ülkeden samimi işbirliği bekliyoruz. Bölgenin terör örgütlerinden temizlenmesi, insanlığın en kadim coğrafyasına evsahipliği yapan Irak’ın geleceğinin aydınlanmasına katkı sağlayacaktır. İran’ın nükleer programıyla ilgili hususların uluslararası hukuk dikkate alınarak, diplomasi ve diyalog yoluyla çözülmesinden yanayız. Tüm tarafların, bölgesel ve küresel güvenliğe ciddi katkılar sağlayan Kapsamlı Ortak Eylem Planındaki yükümlülüklerine riayet etmeleri çağrımızı tekrarlıyorum. İnsanlığın kanayan yarası olan Filistin’deki işgal ve zulüm düzeni, vicdanları acıtmaya devam ediyor. Üç büyük dinin kutsallarına ev sahipliği yapan Kudüs’ün mahremiyetine uzanan kirli el, cüretini giderek artırıyor. Filistin halkı, İsrail’in tüm baskı, şiddet ve yıldırma politikalarına yarım asırdan uzun bir süredir göğüs geriyor. ‘Asrın Anlaşması’ adı altında Filistin tarafına dayatılmaya çalışılan teslimiyet belgesi reddedilince, İsrail bu kez işbirlikçilerinin yardımıyla ‘kaleyi içeriden fethetme’ girişimlerine hız vermiştir. Türkiye olarak, Filistin halkının rıza göstermediği hiçbir plana destek vermeyeceğiz. Kimi bölge ülkelerinin bu oyuna ortak olması, İsrail’in temel uluslararası parametreleri aşındırma çabalarına hizmet etmenin ötesinde anlam taşımıyor.
Birleşmiş Milletler kararları ve uluslararası hukukun hilafına Kudüs’te büyükelçilik açma niyetini beyan eden ülkeler, bu tavırlarıyla sadece ihtilafın daha da çetrefil hale gelmesine hizmet ediyor. Filistin meselesi ancak, 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız, egemen ve coğrafi devamlılık içinde bir Filistin Devleti’nin kurulmasıyla çözülebilir. Bunun dışındaki çözüm arayışları beyhudedir, tek taraflıdır, adaletsizdir. Temmuz ayında Azerbaycan topraklarına saldıran Ermenistan, Güney Kafkasya’da kalıcı barış ve istikrarın önündeki en büyük engel olduğunu bir kez daha ispatlamıştır. Yukarı Karabağ sorunu başta olmak üzere bölgedeki ihtilafların Azerbaycan ve Gürcistan’ın toprak bütünlüğü ve egemenliği ile Birleşmiş Milletler ve AGİT kararları doğrultusunda bir an evvel çözülmesinden yanayız. Güney Asya’nın istikrar ve barışı için de kilit önem taşıyan Keşmir sorunu halen çözüm bekliyor. Cammu-Keşmir’in özel statüsünün ilgasının ardından atılan adımlar sorunu daha da karmaşıklaştırdı. Bu meselenin, diyalog yoluyla, Birleşmiş Milletler kararları çerçevesinde ve özellikle Keşmir halkının beklentileri doğrultusunda çözülmesinden yanayız” ifadelerini kullandı.

“Bölgesel bir konferans düzenlenmesini teklif ediyoruz”
Doğu Akdeniz’de bir süredir yaşanan gerilimin gerisinde, “kazanan hepsini alır” anlayışıyla hareket eden ülkeler bulunduğunun altını çizen Erdoğan, “Ülkemizi dışlama amaçlı nafile adımların başarı şansı kesinlikle yoktur. Bizim ne Doğu Akdeniz’de, ne de başka bir bölgede, kimsenin hakkında, hukukunda, meşru çıkarlarında gözümüz bulunmuyor. Ancak, ülkemizin ve Kıbrıs Türklerinin haklarının çiğnenmesine, çıkarlarının yok sayılmasına da göz yumamayız. Bölgede bugün yaşanan sıkıntıların sebebi, Yunanistan ile Kıbrıs Rum kesiminin 2003’ten beri maksimalist taleplerle attıkları tek yanlı adımlardır. Türkiye, Doğu Akdeniz’deki her türlü olumsuz gelişmenin yükünü tek başına omuzlamak durumunda bırakılan bir ülkedir. Buna karşılık, bölgedeki doğal kaynaklar sözkonusu olduğunda ülkemizin yok sayılması ne akıl ve vicdanla, ne de uluslararası hukukla izah edilebilir.
Anlaşmazlıkların samimi bir diyalogla, uluslararası hukuk temelinde, hakkaniyete uygun biçimde çözümü öncelikli tercihimizdir. Ancak, aksi yöndeki hiçbir dayatmaya, tacize, saldırıya asla müsamaha göstermeyeceğimizi de açıkça ifade etmek istiyorum. Doğu Akdeniz’deki kıyıdaş ülkeler arasında diyalog ve işbirliğini tesis etmeye yönelik çağrımızı burada tekrarlamak istiyorum. Bu amaçla, tüm bölge ülkelerinin hak ve çıkarlarının göz önünde bulundurulduğu, içinde Kıbrıs Türklerinin de yer aldığı bölgesel bir konferans düzenlenmesini teklif ediyoruz. Bölgedeki krizin sebeplerinden biri de, 1968 yılından bu yana aralıklarla devam eden müzakerelerde Kıbrıs meselesine adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüm bulunamamasıdır. Çözümün önündeki yegâne engel, Rum tarafının uzlaşmaz, hak tanımaz, şımarık yaklaşımıdır. Uluslararası anlaşmaları hiçe sayan Rum tarafı, Kıbrıs Türklerini kendi yurtlarında azınlık yapmayı, hatta tümüyle adadan tasfiye etmeyi amaçlıyor. Garantör ülke sıfatıyla, Kıbrıs Türk halkını haklı davasında hiçbir zaman yalnız bırakmadık, bundan sonra da bırakmayacağız. Kıbrıs meselesinde çözüm, ancak Kıbrıs Türk halkının Ada’nın ortak sahibi olduğu gerçeğinin kabul edilmesiyle mümkündür. Kıbrıs Türk halkının güvenliğini ile Ada’daki tarihsel ve siyasi haklarını kalıcı biçimde teminat altına alacak her çözümü destekleyeceğiz” dedi.

“Uluslararası toplumun kitle imha silahlarının tamamını ortadan kaldırması gerekiyor”
Bu sene, Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombası atılmasının 75’inci yıldönümü olduğunu hatırlatan Erdoğan, “Silahsızlanma, küresel barış ve güvenliğin sağlanması bakımından hayati öneme sahip. Buna karşılık silahların kontrolü mimarisi, son yıllarda önemli hasarlar aldı. Uluslararası toplumun bu konuda eşitlik ve adalet temelinde ilerleyerek, kitle imha silahlarının tamamını ortadan kaldırması gerekiyor. Hep birlikte hareket etme mecburiyetimizin bulunduğu bir diğer önemli konu iklim değişikliğidir. İnsanoğlunun tabiatın dengelerine müdahale etmesinin nasıl ağır bedellere yol açabileceğini görüyoruz. Bu kötü gidişatı durdurmak ve tersine çevirmek mecburiyetindeyiz. Türkiye olarak, gelinen noktadaki tarihi mesuliyetimiz yok denecek kadar az olmasına rağmen, bu mücadeleye samimiyetle destek veriyor ve yükümlülüklerimizi yerine getiriyoruz. Yakın geçmişte, Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi Taraflar Konferansı’na evsahipliği yaptık. Afrika başta olmak üzere pek çok bölge ve ülkeyle verimli bir işbirliği yürüttük. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin 2022’de yapılacak 16’ncı Taraflar Konferansının da ev sahipliğini üstlendik. Şimdi de, insanlığı tehdit eden ancak nedense görünmez sayılan bir soruna dikkatinizi çekmek istiyorum. Irkçılık, yabancı karşıtlığı, İslam düşmanlığı ve nefret söylemi vahim boyutlara ulaştı. Salgın sürecinde, yabancı düşmanlığı ve ırkçılık iyice artarken, göçmenler ve sığınmacılar başta olmak üzere, savunmasız kişilere yönelik şiddet eylemleri hız kazandı. Önyargılardan ve cehaletten beslenen bu tehlikeli eğilimlere en çok da Müslümanlar maruz kalıyor. Bu tehlikeli gidişin en önemli sorumluları, oy uğruna popülist söylemlere yönelen siyasetçiler ile ifade özgürlüğünü suiistimal ederek nefret söylemini meşrulaştıran marjinal kesimlerdir. Tüm uluslararası kuruluşları acilen bu zihniyete karşı mücadelede daha somut adımlar atmaya davet ediyorum. Yeni Zelanda’da Müslümanlara yönelik terör saldırısının yıldönümü olan 15 Mart tarihinin, Birleşmiş Milletler tarafından “İslam Düşmanlığına Karşı Uluslararası Dayanışma Günü” olarak ilan edilmesi çağrımı tekrarlıyorum. Birleşmiş Milletlerden sonra en büyük ikinci uluslararası kuruluş olan İslam İşbirliği Teşkilatı, bu günü resmen kabul etmiştir” diye konuştu.

“Dijitalleşmenin dönüştürücü gücünden yararlanmalıyız”
Salgın ve onunla bağlantılı olarak tırmanan ekonomik krizin sürdürülebilir kalkınma ve 2030 hedefleri bakımından da olumsuz etkilere yol açtığının altını çizen Erdoğan, konuşmasını şu sözlerle tamamladı:
“Gelişmekte olan ülkeler ile düşük gelir düzeyine sahip ülkeler, bu krizden daha fazla etkileniyorlar. Esasen, salgın döneminde yaşananlar bize, sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin her türlü küresel krizle mücadelede önemli bir yol gösterici olabileceğini gösterdi. Krizden çıkışın ekonomik reçetelerini tasarlarken, dijitalleşmenin dönüştürücü gücünden de yararlanmalıyız. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Dijital İşbirliği Haritasını destekliyoruz. Küresel ve bölgesel meseleleri ele almak üzere tasarladığımız ilk ‘Antalya Diplomasi Forumu’nun temasını da, dijital çağda diplomasi olarak belirledik. Ayrıca, en az gelişmiş ülkeler için Birleşmiş Milletler Teknoloji Bankası’na da evsahipliği yapıyoruz. En doğudaki Avrupalı ve en batıdaki Asyalı olmak, her alanda Türkiye’nin özgül ağırlığını artırıyor. Tarihin sarkacının yeniden Asya’ya doğru kaydığı bu dönemde, ‘Yeniden Asya’ girişimimizle, ilişkilerimize yeni bir dinamizm kazandıracağız. Coğrafi yakınlığımızı perçinleyen beşeri ve tarihi bağlara sahip olduğumuz Afrika ile ilişkilerimizde de ciddi ivme yakaladık. Önümüzdeki yıl Türkiye’de düzenlemek istediğimiz Türkiye-Afrika Birliği Ortaklık Zirvesi’nin üçüncüsünde, Afrika’nın kapasitesini güçlendirmeyi amaçlayan projeleri hayata geçirmeyi planlıyoruz. Sözlerime son verirken, içinden geçtiğimiz bu hassas dönemde çok taraflılığa verdiğimiz güçlü desteğin süreceğini belirtmek istiyorum. Salgına karşı elbette mesafeyi korumalıyız, ancak, uluslararası toplumu tehdit eden tüm imtihanlara karşı ortaklaşa mücadele ve işbirliğinde safları sıkılaştırmak mecburiyetindeyiz. Tarih boyunca dünyanın en gözde şehirlerinden olan İstanbul’un, Birleşmiş Milletler merkezi haline gelmesi yönündeki gayretlerimizi sürdüreceğiz.”



Trump'ın en sevdiği dış politika aracı ABD Özel Kuvvetleri

Arap Denizi'nde, Nimitz sınıfı bir uçak gemisi olan USS Abraham Lincoln'ün güvertesinden kalkışa hazırlanan bir F/A-18E Super Hornet savaş uçağı, 15 Şubat 2026 (Reuters)
Arap Denizi'nde, Nimitz sınıfı bir uçak gemisi olan USS Abraham Lincoln'ün güvertesinden kalkışa hazırlanan bir F/A-18E Super Hornet savaş uçağı, 15 Şubat 2026 (Reuters)
TT

Trump'ın en sevdiği dış politika aracı ABD Özel Kuvvetleri

Arap Denizi'nde, Nimitz sınıfı bir uçak gemisi olan USS Abraham Lincoln'ün güvertesinden kalkışa hazırlanan bir F/A-18E Super Hornet savaş uçağı, 15 Şubat 2026 (Reuters)
Arap Denizi'nde, Nimitz sınıfı bir uçak gemisi olan USS Abraham Lincoln'ün güvertesinden kalkışa hazırlanan bir F/A-18E Super Hornet savaş uçağı, 15 Şubat 2026 (Reuters)

Kemal Allam

İran üzerinde savaş bulutları toplanırken ve Donald Trump'ın nihai kararı -savaşa girişeceği veya kaçınacağı- hakkındaki tartışma hız kesmeden devam ederken, temel bir soru öne çıkıyor: Trump, iki dönem boyunca dış politikasını uygulamada en çok hangi araca güvendi? Trump'ın “Amerikan Armadası” olarak adlandırdığı devasa askeri yığınak geniş bir şekilde ele alınmasına rağmen, onun yaklaşımında bir unsur sabit olmayı sürdürüyor, o da sürpriz.

3 Ocak 2020'de İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü komutanı Kasım Süleymani'nin suikastından, altı yıl sonra aynı gün Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasına kadar dünya, hesaplarını alt üst eden benzeri görülmemiş olaylarla defalarca karşı karşıya kaldı. Trump, o dönemde İsraillilerin bile Süleymani suikastını onaylamadığını kabul etti.

Bu sürpriz unsuruna olan güven, merkezi Tampa, Florida'da bulunan ABD Özel Harekat Komutanlığı (SOCOM) ile yakından bağlantılı. Bu komutanlığın çalışma biçimi gizlilik, aldatma ve sürprize dayanıyor. ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) Ortadoğu'daki herhangi bir çatışma için genel stratejik planlamayı üstlenirken, medyaya yansımayan sürpriz saldırıların yürütülmesi yükü, Trump'ın dış politika sahnesinde iradesini dayatmak için tercih ettiği yürütme organı haline gelen Özel Harekat Komutanlığı'nın yetki alanına giriyor.

Özel Harekat Komutanlığının gelişimi ve İran ile ilişkisi

Özel Harekat Komutanlığı, Başkan Trump'ın ilk döneminde 2019'da Uzay Kuvvetleri'ni kurmasından önce, 1987'den beri ABD askeri yapısına dahil edilen son büyük muharip komutanlıktı. İran ile olası bir çatışma hakkındaki tartışmaların artmasıyla birlikte, bu komutanlık köklerinin ve tarihinin doğal bir uzantısı olarak merkezi bir rol üstleniyor.

Komutanlık, Başkan Jimmy Carter döneminde Kartal Pençesi Operasyonu olarak bilinen İran'daki Amerikalı rehineleri kurtarma misyonunun 1980 yılında başarısız olmasının ardından kuruldu. Bu başarısızlık, ciddi bir askeri ve istihbarat darbesi oluşturdu ve Carter'a göre seçimi kaybetmesine katkıda bulundu. Bir diğer darbe ise 1983'te Beyrut'taki ABD Büyükelçiliği'ne yönelik bombalı saldırıydı; bu olayda CIA'nın en önemli Ortadoğu uzmanlarından biri olan Robert Ames hayatını kaybetti.

Bu iki olay, ABD askeri kurumunu sarstı ve istihbarat teşkilatları ile ordu arasında derin bir koordinasyon eksikliği olduğunu açığa çıkardı.

Trump döneminde Özel Harekat Komutanlığı'nın ABD'nin tartışmasız en öne çıkan askeri komutanlığı haline geldiği söylenebilir. Hem geçmişteki hem de şimdiki en yakın danışmanlarından birçoğu özel kuvvetler birimlerinde görev yapmış kişiler

David Oakley, “İstihbarata Boyun Eğdirmek” adlı kitabında bu dönemi ele alıyor ve Ortadoğu'daki düzensiz operasyonların başarısızlıklarının ardından ortaya çıkan, Savunma Bakanlığı ile Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) arasındaki ilişkinin niteliği ve ortak mı yoksa rakip mi oldukları konusundaki tartışmayı inceliyor. Bu belirsizliğin devam etmesinin, özel operasyonlar alanındaki başarısızlıkların tekrarlanacağının habercisi olduğu açıktı.

İran, rehine krizinden Lübnan İç Savaşı ve Saddam Hüseyin Irakı'nın Amerikan desteğini aldığı İran-Irak Savaşı'na kadar ABD için sürekli bir sorun kaynağı olmuştur. Ockley, o dönemde insani düzeyde istihbaratın sahadaki askeri gereksinimleri karşılama seviyesine ulaşmadığını düşünüyor. Zira bu istihbaratın, askeri komutanlara sahada neler olup bittiğine dair kesin bir anlayış sunması ve böylece başarılı özel operasyonlar veya düzensiz savaş olarak bilinen faaliyetlerin yürütülmesini mümkün kılması gerekiyordu. ABD’nin Beyrut’taki bombalı saldırıyı önleyememesi, açık bir istihbarat eksikliğini yansıtıyordu.

fvfv
İran'ın Tahran şehrinde eski ABD Büyükelçiliği'nin duvarına çizilen resimlerden birinin önünden geçen bir kadın, 2 Kasım 2019 (Reuters)

Bu başarısızlıklar, askeri kurum içinde bir dizi soruşturmaya ve Başkan Ronald Reagan'ın Özel Harekat Komutanlığı'nın kurulması yetkisini vermesinden önce Kongre’de yıllarca süren dinleme oturumlarına neden oldu. Özel Harekat Komutanlığı kuruluşunun üzerinden çok geçmeden, Basra Körfezi'nde İran tarafından desteklenen ve petrol korsanlığı olarak adlandırılan faaliyetlere karşı koymak ve Lübnan'da İran bağlantılı milislerle mücadele etmek gibi ilk taktik operasyonlarına girişti. O zamandan beri, istihbarat paylaşımındaki eksiklikleri gidermek için CIA ile koordinasyon sağlayarak muharebe operasyonlarında öncü güç rolünü üstlendi.

Bugün, kuruluşundan 38 yıl sonra, ABD askeri planlamacıları Tahran'ı şaşırtmanın ve hesaplarını bozmanın yollarını ararken İran yeniden gündemde.

Trump'ın Özel Harekat’a olan güveni başlangıç noktasına geri döndü: İran ve karar anı

Trump döneminde Özel Harekat’ın ABD’nin tartışmasız en öne çıkan askeri komutanlığı haline geldiği söylenebilir. Michael Waltz, Christopher Miller, Mike Flynn ve Joe Kent de dahil olmak üzere hem geçmişteki hem de şimdiki en yakın danışmanlarından birçoğu, özel kuvvetler birimlerinde görev yapmış kişiler. Usame bin Ladin, Kasım Süleymani ve Ebu Bekir el-Bağdadi'nin öldürülmesinden, Nicolás Maduro'nun tutuklanması ve hatta İran ile olası bir çatışmanın sonuçlarına kadar, bu gizli, stratejik kol, Amerikan askeri sahnesinin ön saflarında yer alıyor.

Washington, Afganistan ve Irak'taki son iki savaşında yüz binlerce asker konuşlandırmaya ve büyük ölçekli konvansiyonel işgallere güvendi. Ancak bugün, çoğu operasyon, büyük askeri güçler yerine, istihbarat, insansız hava araçları ve düşman hatlarının gerisinde hareket eden, onlarca gizli asker tarafından yürütülen operasyonlara dayanıyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre böylece, çatışmanın doğası değişti ve ağırlık merkezi büyük ordulardan nokta vuruşlara ve gizli operasyonlara kaydı.

Beluçlar ve Kürtler, operasyonlar başlarsa rejimin değişmesine katkıda bulunmaya hazır olduklarını açıkladılar. Benzer şekilde, 1979'dan beri İran siyasi ortamında marjinalleştirilmiş olan Araplar da katılmaya hazırlar

Fred Burton ve Samuel Katz, “Beyrut'un Kuralları” adlı kitaplarında, ABD ile İran arasındaki gizli savaşın başlangıcını ele alıyorlar; bu savaş, Amerikan askeri kurumunun bilincine yerleşmiş durumda ve İran rejimi gidişatında kritik bir ana yaklaşırken geri dönüp tamamlanabilir. Özel Harekat Komutanlığı, Tahran'ın etkisine karşı koymakla görevlendirilmiş ve Lübnan, Suriye ve Irak'taki operasyonlara dahil olmuştu. İran, bu ülkelerde etnik, dilsel ve mezhepsel temelde bölünmeleri derinleştirdiyse, Washington da İran'ın kendi iç çatlaklarında benzer bir yaklaşımı hayata geçirme fırsatını bulabilir. İsrail'in İran içindeki faaliyetleri geniş çapta belgelenmiş olsa da ABD Özel Harekat Kuvvetleri’nin rolü gizli kalmayı sürdürüyor, kapalı kapılar ardında ve kamuoyunun gözünden uzakta yürütülüyor.

dcfv
Arap Denizi'nde, Nimitz sınıfı bir uçak gemisi olan USS Abraham Lincoln'ün (CVN 72) güvertesine iniş yapmaya hazırlanan bir F/A-18F Super Hornet uçağı, 15 Şubat 2026 (Reuters)

Buna ek olarak, İran rejimine karşı olan birçok grup, Irak, Afganistan ve sınırlarının ötesindeki diğer çatışma bölgelerinde eğitim aldı ve savaş deneyimi kazandı. Bu gruplar arasında Kürtler, Azeriler, Beluçlar ve Araplar bulunuyor. Beluçlar ve Kürtler, operasyonlar başlarsa rejimin değişmesine katkıda bulunmaya hazır olduklarını açıkladılar. Benzer şekilde, 1979'dan beri İran siyasi ortamında marjinalleştirilmiş olan Araplar da artık katılmaya hazırlar.

Uçak gemileri, füzeler ve hava saldırıları en gürültülü oldukları için manşetlerde yer alsa da büyük bir değişimin temelini oluşturan husus, istihbarat toplama ve bilinmeyen failler tarafından gerçekleştirilen bombalı saldırılar ve suikastlar da dahil olmak üzere gayri nizami harptir. Bu süreç, yılanın başı olarak görülen Süleymani'nin Bağdat'ta öldürülmesiyle başladı.

Trump'ın favorisi olan Komutanlık genellikle gölgelerde faaliyet gösteriyor, ancak dikkatler kendisine yöneltilmediğinde düşmanları beklemedikleri yerden vurabilecek öncü güç olmaya devam ediyor.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Rusya, Trump’ın Barış Konseyi’nin işleyişini ve BM Güvenlik Konseyi ile ilişkisini sorguluyor

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi oturumundan (Arşiv – Reuters)
Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi oturumundan (Arşiv – Reuters)
TT

Rusya, Trump’ın Barış Konseyi’nin işleyişini ve BM Güvenlik Konseyi ile ilişkisini sorguluyor

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi oturumundan (Arşiv – Reuters)
Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi oturumundan (Arşiv – Reuters)

Rusya bugün, ABD Başkanı Donald Trump tarafından kurulan Barış Konseyi’nin Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi ile nasıl çalışacağını sorguladı. BM Güvenlik Konseyi, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana uluslararası barışın sağlanmasında merkezi bir rol üstleniyor.

Trump, Barış Konseyi’ni ilk kez eylül ayında, İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki savaşını sona erdirmeye yönelik planını açıkladığında önerdi. Daha sonra, konseyin yetkilerinin diğer küresel çatışmaları da kapsayacak şekilde genişletileceğini ve bu tür çabaların genellikle BM gözetiminde yürütüleceğini belirtti.

ABD, Barış Konseyi’nde BM Güvenlik Konseyi’nin daimî üyeleri arasında yer alan tek ülke konumunda bulunuyor. BM Güvenlik Konseyi’nin diğer dört daimî üyesi ise Rusya, Çin, Birleşik Krallık ve Fransa.

Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın uluslararası kuruluşlardan sorumlu yetkilisi Kirill Logvinov, TASS haber ajansına verdiği demeçte, “Barış Konseyi tüzüğü, bu oluşumu sıklıkla etkisiz olduğu kanıtlanmış mekanizmaların yerine geçecek yeni bir uluslararası yapı olarak tanımlıyor” dedi.

Konseyin yetki alanı ifade edilirken hiçbir zaman Gazze Şeridi’ne değinilmediğini vurgulayan Logvinov sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu yaklaşımın, Barış Konseyi’nin BM ve Güvenlik Konseyi ile nasıl uyum içinde çalışacağı konusunda soru işaretleri oluşturduğu açık. BM Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliğin sağlanmasında dünyaca tanınan tek kurumdur.”

Rus yetkili, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in bugüne kadar Barış Konseyi toplantılarına davet edilmediğini hatırlatarak, bu konunun dikkat çektiğini belirtti.


İran-ABD görüşmelerinin üçüncü turu başladı

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi bugün üçüncü tur görüşmelere katılmak üzere otelinden ayrılırken basın mensuplarına selam verdi. (AFP)
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi bugün üçüncü tur görüşmelere katılmak üzere otelinden ayrılırken basın mensuplarına selam verdi. (AFP)
TT

İran-ABD görüşmelerinin üçüncü turu başladı

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi bugün üçüncü tur görüşmelere katılmak üzere otelinden ayrılırken basın mensuplarına selam verdi. (AFP)
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi bugün üçüncü tur görüşmelere katılmak üzere otelinden ayrılırken basın mensuplarına selam verdi. (AFP)

İran ile ABD arasında yürütülen dolaylı nükleer görüşmelerin üçüncü turu başladı. Taraflar, Tahran’ın nükleer programı etrafında süregelen anlaşmazlığı çözmeyi ve bölgede son dönemde artan askeri takviyelerin ardından yeni bir ABD saldırısını önlemeyi amaçlıyor.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, diplomatik heyetlerin Cenevre’deki Umman Büyükelçiliği’ne ulaşmasının ardından ABD heyetiyle mesaj alışverişi başlamadan önce Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi ile bir araya geldi.

Umman Dışişleri Bakanlığı ise el-Busaidi’nin sabah saatlerinde Cenevre’de ABD Başkanı’nın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve damadı Jared Kushner ile görüştüğünü açıkladı. Görüşmenin, halen devam eden İran-ABD müzakereleri kapsamında gerçekleştiği belirtildi.

Bu tur, geçen hafta yapılan temasların ardından Cenevre’de düzenlenen ikinci toplantı olma özelliğini taşıyor.

Umman Büyükelçiliği, görüşmede İran tarafının değerlendirme ve önerilerinin ele alındığını, ayrıca ABD müzakere heyetinin İran’ın nükleer programının temel unsurlarının ele alınmasına ve denetim boyutlarını kapsayan bir anlaşmaya ulaşılması için gerekli güvencelere ilişkin yanıt ve sorularının değerlendirildiğini açıkladı.

Açıklamada Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi’nin, çabaların yapıcı bir ruhla ve yoğun şekilde sürdüğünü belirttiği aktarıldı. El-Busaidi’nin, müzakerecilerin ‘benzeri görülmemiş’ ölçüde yeni fikir ve çözümlere açık olduğunu, adil ve sürdürülebilir güvencelere sahip bir anlaşmaya zemin hazırlamak için uygun koşulların oluşturulmaya çalışıldığını ifade ettiği kaydedildi.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi ise görüşmelerin yalnızca nükleer dosya ve Tahran’a yönelik yaptırımların kaldırılması konularıyla sınırlı olacağını açıkladı.

Bekayi, müzakerelerin odağının nükleer program olduğunu belirterek, İran’ın yaptırımların kaldırılmasını ve ‘nükleer enerjinin barışçıl kullanım hakkının’ teyit edilmesini talep edeceğini söyledi.

Bekayi, söz konusu tutumun müzakerelere arabuluculuk eden Umman Dışişleri Bakanı’na iletildiğini aktardı.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi dün akşam Cenevre’ye varışının ardından Ummanlı mevkidaşı ile bir araya gelmişti. Umman Dışişleri Bakanlığı’nın X platformundaki açıklamasında, iki bakanın ‘son gelişmeleri ve anlaşmaya varılması amacıyla İran tarafının sunacağı görüş ve önerileri’ ele aldığı belirtildi.

İran Dışişleri Bakanlığı ise Arakçi’nin görüşmede, İran İslam Cumhuriyeti’nin nükleer dosya ve ABD ile uluslararası yaptırımların kaldırılmasına ilişkin yaklaşım ve değerlendirmelerini sunduğunu bildirdi. Açıklamada, Tahran’ın İran halkının çıkar ve haklarını, ayrıca bölgesel barış ve istikrarı güvence altına almak amacıyla ‘sonuç odaklı diplomasi’ yürütme konusundaki kararlılığı vurgulandı.

tgtb
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi dün Cenevre’de İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi ile bir araya geldi. (İran Dışişleri Bakanlığı – Reuters)

Bölgesel düzeyde yürütülen yoğun diplomatik çabaların ardından Washington ile Tahran, İran’ın nükleer programı etrafında onlarca yıldır süren krizi sona erdirmek amacıyla bu ay müzakereleri yeniden başlattı. ABD, bazı Batılı ülkeler ve İsrail, programın nükleer silah geliştirmeyi hedeflediğini savunurken, Tahran bu iddiaları reddediyor.

İran, görüşmelerin yalnızca nükleer dosyayla sınırlı tutulmasında ısrar ediyor. Buna karşılık ABD’li ve Batılı yetkililer, Tahran ile yapılacak herhangi bir anlaşmanın balistik füze programı ile silahlı gruplara verilen desteği de kapsaması gerektiğini belirtiyor.

ABD Başkanı Donald Trump, salı günü Kongre’de yaptığı Birliğin Durumu konuşmasında İran’a yönelik olası bir saldırının gerekçelerine kısaca değinerek, krizin diplomatik yollarla çözülmesini tercih ettiğini ancak Tahran’ın nükleer silah edinmesine izin vermeyeceğini söyledi.

Trump, geçen hafta yaptığı açıklamada ise 1979 Devrimi’yle Şah rejiminin devrilmesinden bu yana iktidarda bulunan mevcut yönetimi kastederek İran’da rejim değişikliğinin ‘olabilecek en iyi şey’ olacağını savundu. “Bir anlaşmaya varmalıyız, aksi takdirde sonuçları çok acı olur” diyen Trump, “Bunun (askeri bir saldırının) olmasını istemiyorum. Bir anlaşmaya ulaşmak zorundayız” ifadelerini kullandı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da pazar günü yaptığı açıklamada, herhangi bir anlaşmanın İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stokunun tamamının ülke dışına çıkarılmasını sağlaması gerektiğini belirtti.

Trump, İran’a yönelik baskıyı artırma amacıyla bölgeye savaş uçakları, uçak gemisi taarruz grupları, muhrip ve kruvazörler konuşlandırdı.

Görüşmelerin odağında İran’ın nükleer programı yer alırken, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Tahran’ın balistik füze programını müzakere etmeyi reddetmesinin ‘büyük bir sorun’ olduğunu ve bunun er ya da geç ele alınması gerekeceğini söyledi. Rubio, söz konusu füzelerin ‘yalnızca ABD’yi vurmak için tasarlandığını’ ve bölgesel istikrar için tehdit oluşturduğunu ifade etti.

Rubio dün gece geç saatlerde gazetecilere yaptığı açıklamada, “Nükleer program konusunda ilerleme sağlayamazsak, balistik füze dosyasında ilerleme kaydetmek de zor olacak” dedi.

İran’a iç ve dış baskı

ABD, 2003’teki Irak işgalinden bu yana Ortadoğu’daki en büyük askeri yığınaklarından birini gerçekleştirerek bölgeye geniş çaplı güç konuşlandırdı. Bu durum, daha geniş çaplı bir çatışma ihtimaline ilişkin endişeleri artırıyor. Geçtiğimiz haziran ayında ABD, İran’ın nükleer tesislerine yönelik saldırılarda İsrail’e katılmış; Tahran ise yeni bir saldırı halinde sert karşılık vereceğini açıklamıştı.

Trump 19 Şubat’ta yaptığı açıklamada, İran’ın 10 ila 15 gün içinde bir anlaşmaya varması gerektiğini belirterek, aksi halde ‘ağır sonuçlarla’ karşılaşacağı uyarısında bulundu.

Arakçi ise salı günü yaptığı açıklamada, Tahran’ın adil ve hızlı bir anlaşma istediğini söyledi ancak İran’ın barışçıl nükleer teknolojiye sahip olma hakkından vazgeçmeyeceğini yineledi. Washington, İran topraklarında uranyum zenginleştirilmesini nükleer silah geliştirilmesine giden potansiyel bir yol olarak değerlendiriyor.

Reuters’ın pazar günü yayımladığı habere göre Tahran, yaptırımların kaldırılması ve uranyum zenginleştirme hakkının tanınması karşılığında yeni tavizler öneriyor. Ancak ajansa konuşan üst düzey bir yetkili, tarafların ABD’nin katı yaptırımlarının kapsamı ve hangi sırayla hafifletileceği konusunda dahi ciddi görüş ayrılıkları yaşadığını belirtti.

İç siyasette ise İran Dini Lideri Ali Hamaney, 36 yıldır süren yönetimi boyunca en ciddi krizlerden biriyle karşı karşıya bulunuyor.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, Hamaney’in 2000’li yılların başında kitlesel yıkım silahlarını yasaklayan bir fetva verdiğini belirterek, bunun ‘Tahran’ın nükleer silah üretmeyeceğini açıkça gösterdiğini’ ifade etti.

İran yönetimi, nükleer programının 1970 yılında imzalanan Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması çerçevesinde sınırlandırıldığını ve programın sivil nükleer faaliyetleri kapsadığını, atom silahlarından vazgeçildiğini ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) ile iş birliği yapıldığını vurguluyor.

UAEA Genel Direktörü Rafael Grossi’nin de müzakereler sırasında Cenevre’de bulunması ve taraflarla görüşmeler yapması bekleniyor; Grossi geçen hafta da benzer görüşmeler gerçekleştirmişti.

Bununla birlikte UAEA denetçileri tarafından haziran ayında yapılan son ziyarette kaydedilen ve İsrail ile ABD saldırılarından önce yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş 400 kilogramdan fazla uranyum stokunun akıbeti halen belirsizliğini koruyor.