Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır
TT

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Erdoğan, BM ülkelerine seslendi: Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Salgının başlarında, ülkelerin kendi hallerine terk edildiği bir manzara ortaya çıktı. Böylece, yıllardan beri bu kürsüden ısrarla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk. İnsanlığın kaderi sınırlı sayıdaki ülkenin keyfine bırakılamaz” dedi.
75. BM Genel Kurul genel görüşmeleri kapsamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, BM ülkelerine seslendi. Mutat olarak ilk sıradaki Brezilya ve ev sahibi ülke ABD’nin ardından Genel Kurul Başkanlığını yürüten ülkenin heyet başkanı olarak üçüncü sırada konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Genel Kurul Başkanlığını devralan Büyükelçi Volkan Bozkır’ı tebrik etti. Erdoğan, “Büyükelçi Bozkır’ın ülkelerin ezici çoğunluğunun desteğiyle bu göreve seçilmesi, tecrübeli bir diplomat ve siyasetçi olarak şahsi meziyetlerinin yanı sıra, Türkiye’ye duyulan güvenin de işaretidir. Birleşmiş Milletler sistemindeki en üst düzeyli görevi üstlenen ilk Türk vatandaşı olarak Büyükelçi Bozkır’ın, uluslararası toplumun sesi ve vicdanı olacağına inanıyorum. Kendisinin görevini adil ve şeffaf bir şekilde yürüteceğinden şüphe duymuyorum. Birleşmiş Milletlerin kuruluşunun 75’inci yıldönümü gibi anlamlı bir tarihte üstlendiği görevinde, Sayın Bozkır’a başarılar diliyorum” diye konuştu.

“Israrla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk”
Genel Kurul’un “Kovid-19’la mücadele ve çok taraflılık” temasıyla düzenlenmesini isabetli bulduğunun altını çizen Erdoğan, “Türkiye olarak bu konudaki taahhütlerimize bağlıyız ve Kovid-19’la mücadeleye destek vermekte kararlıyız. Salgın, dünyayı çeşitli sınamalarla baş etmekte zorlandığı bir dönemde yakaladı. Zaten tartışılan küreselleşme, kurallara dayalı uluslararası sistem ve çok taraflılık, salgının etkisiyle şimdi daha da çok sorgulanıyor. Karşımızdaki fotoğrafa bakarak, bardağın dolu ve boş taraflarını doğru ve samimi bir şekilde değerlendirmemiz gerekiyor. Bardağın boş kısmında, Birleşmiş Milletler başta olmak üzere çok taraflı örgütlerin reform ihtiyacı bulunuyor. Mevcut küresel mekanizmaların bu krizde ne kadar etkisiz kaldığını gördük. Öyle ki, Birleşmiş Milletlerin en temel karar alma organı olan Güvenlik Konseyi’nin salgını gündemine alması haftalar, hatta aylar sürdü.
Salgının başlarında, ülkelerin kendi hallerine terk edildiği bir manzara ortaya çıktı. Böylece, yıllardan beri bu kürsüden ısrarla dile getirdiğim ‘Dünya Beşten Büyüktür’ tezinin haklılığını bir kez daha görmüş olduk. İnsanlığın kaderi sınırlı sayıdaki ülkenin keyfine bırakılamaz. Uluslararası örgütlerdeki itibar kaybının önüne geçmek için öncelikle zihniyetimizi, kurumlarımızı ve kurallarımızı gözden geçirmeliyiz. Etkin çok taraflılık, etkin çok taraflı kurumların varlığını gerektirir. Güvenlik Konseyi’nin yeniden yapılandırılmasından başlayarak, kapsamlı ve anlamlı reformları süratle uygulamaya sokmalıyız. Konseyi daha etkin, demokratik, şeffaf, hesap verebilir bir yapıya ve işleyişe kavuşturmalıyız. Aynı şekilde, uluslararası toplumun ortak vicdanını yansıtan Genel Kurul’u da güçlendirmeliyiz. Bardağın dolu tarafında ise, Birleşmiş Milletlerin insanlığın barış, adalet ve refah arayışında bir dönüm noktası olma potansiyelini sürdürmesi bulunuyor. Henüz salgın krizinin üstesinden gelemediğimizi de göz önünde bulundurarak, çok taraflı işbirliği için elimizdeki kurumları ve mekanizmaları en etkin şekilde kullanmaya çalışmalıyız” diye konuştu.

“Kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır”
Sorunların küresel olduğu durumlarda, yerel çözümlerin ancak günü kurtarabileceğini söyleyen Erdoğan, “Uzun vadeli çözümler için uluslararası dayanışma şarttır. Türkiye olarak, salgın krizinin ilk günlerinden itibaren, tüm uluslararası platformlarda işbirliği çağrısında bulunduk. G-20’de, Türk Konseyi’nde, MİKTA’da, İslam İşbirliği Teşkilatı’nda ve diğer platformlarda salgınla mücadele amaçlı çalışmaların en önünde yer aldık. ‘Dost kara günde belli olur’ anlayışıyla, tıbbi malzeme yardımı talep eden 146 ülkeye ve 7 uluslararası kuruluşa elimizi uzattık. Yürüttüğümüz tahliye operasyonlarıyla, 141 ülkedeki 100 binden fazla vatandaşımızın evlerine dönüşünü sağladık. Aynı seferlerle 67 ülkeden 5 bin 500’den fazla yabancıyı da vatanlarına kavuşturduk. Tüm bunları ‘Korona virüs diplomasisi’ niyetiyle yapmadık. Yardım ve tahliye çalışmalarımız için kimseden herhangi bir karşılık beklemedik, beklemiyoruz. Mağdurların ve mazlumların yanında olmak, milletimizin mayasında ve girişimci ve insani dış politikamızın özünde vardır. Buradan bir kez daha, tıbbi malzeme ve ilaç tedariki ile aşı geliştirme çalışmalarının rekabet konusu yapılmaması çağrısında bulunuyorum. Hangi ülkede üretilirse üretilsin, kullanıma hazır hale getirilecek aşılar, insanlığın ortak istifadesine sunulmalıdır. Salgınla birlikte, devlet kapasitesi, etkin yönetişim ve dayanıklılık gibi unsurların ne kadar hayati role sahip olduğunu hep birlikte bir kez daha tecrübe ettik. Türkiye’nin başarı hikâyesinin arkasında, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle birlikte tesis ettiğimiz etkin yönetişim mekanizmaları, sağlık alanındaki altyapı yatırımlarımızın geliştirdiği yüksek kapasite ve yetişmiş insan kaynağı vardır” şeklinde konuştu.

“Suriye’ye güvenli ve gönüllü geri dönüşlerin temin edilmesi şarttır”
Salgının dünya genelindeki çatışma dinamiklerini olumsuz etkilediğini ve kırılganlıkları artırdığını söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin, bizim de desteklediğimiz, küresel insani ateşkes çağrısının somut sonuçlar doğurmamış olmasından üzüntü duyuyoruz. Türkiye olarak, ülkemize ve insanlığa yönelen tehditleri, gerektiğinde her türlü inisiyatifi alarak, bertaraf etmenin yollarını arıyoruz. Suriye’de onuncu yılına giren ihtilaf, bölgemizin güvenlik ve istikrarı için tehdit oluşturmaya devam ediyor. Bölgede DEAŞ’a karşı ilk ve en ciddi darbeyi vuran ülke olarak, PKK-YPG terör örgütüyle de mücadeleyi sürdürüyoruz. Uluslararası toplum olarak, tüm terör örgütlerine karşı aynı ilkeli tutumu takınmadan ve kararlı duruşu göstermeden, Suriye meselesine kalıcı çözüm bulamayız. Bu yaklaşım, Suriye’ye güvenli ve gönüllü geri dönüşlerin temin edilmesi için de şarttır.
Suriye’de terör örgütlerinden kurtardığımız bölgelere 411 binin üzerinde Suriyeli kardeşimizin dönmesi bunun en açık göstergesidir. Aynı şekilde, güvenli hale getirdiğimiz bölgeler sayesinde, İdlib başta olmak üzere, ülkenin çeşitli yerlerinden milyonlarca Suriyelinin de vatanlarından ayrılmalarının önüne geçtik. Türkiye yıllardır, 4 milyona yakın Suriyeli sığınmacıyı, tüm ihtiyaçlarını karşılayarak kendi topraklarında barındırıyor. Bir o kadar Suriyelinin ihtiyaçlarını da, sınırımıza yakın yerler başta olmak üzere, kontrol altında tuttuğumuz bölgelerde, yerinde karşılıyoruz. Son olarak bu kardeşlerimiz için İdlib’te ve diğer yerlerde onbinlerce briket konut inşa ediyoruz. Bütün bu faaliyetleri, uluslararası toplumdan ve uluslararası kuruluşlardan kayda değer bir destek almadan, kendi imkanlarımızla ve halkımızın desteğiyle yürütüyoruz. Suriye’deki ihtilafın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı Kararı’ndaki yol haritası temelinde çözülmesi, hepimizin önceliği olmalıdır. Bunun için Birleşmiş Milletlerin himayesinde başlatılan, Suriyeliler tarafından da sahiplenilen ve yönlendirilen siyasi sürecin başarıyla sonuçlandırılması gerekiyor. Suriye’nin, toprak bütünlüğü ve siyasi birliği korunmuş olarak kalıcı bir barışa ulaşabilmesi, ancak bu şekilde mümkündür. Bu hedef gerçekleşene kadar, Suriye’nin siyasi birliği ve toprak bütünlüğü ile milli güvenliğimize kasteden terör örgütlerini engellemekte kararlıyız. Bugün dünyada en çok sığınmacıya ev sahipliği yapan Türkiye gibi ülkeler, yaptıkları fedakârlıkla tüm insanlığın onurunu kurtarıyor. Buna karşılık, aralarında bazı Avrupa ülkelerinin de yer aldığı kimi devletler, maalesef, sığınmacıların ve göçmenlerin haklarını ihlal ediyor. Cenevre Sözleşmesi’ni ve uluslararası insan hakları sistemini aşındıran bu ihlaller karşısında Birleşmiş Milletlerin güçlü bir tavır almasının vakti gelmiştir. Libya’da, darbecilerin geçen yıl meşru Milli Mutabakat Hükümeti’ni devirmek için başlattığı saldırılar, bu ülkeye sadece acı ve yıkım getirmiştir. Uluslararası toplum, yapılan katliamların, insan hakları ihlallerinin ve özellikle Tarhuna şehrinde bulunan toplu mezarların hesabını ne darbecilerden, ne de destekçilerinden sorabilmiştir.
Libya’nın meşru hükümetinin yardım çağrısına somut cevap veren ve destek sağlayan tek ülke Türkiye olmuştur. Libya’da kalıcı siyasi çözümün, Libyalılar tarafından yürütülecek kapsayıcı ve kapsamlı diyalog yoluyla tesis edilebileceğine inanıyoruz. Yemen’de beş yılı aşkın süredir akan kanın durdurulması ve insani krizin önüne geçilmesi de, uluslararası toplumun sorumluluğundadır. Bölgede nüfuz kazanma niyetiyle, Yemen’in egemenliğine, siyasi birliğine ve toprak bütünlüğüne göz dikenleri ve Yemenlilerin ıstırabının sürmesine göz yumanları tarih affetmeyecektir. Irak’ın dış güçlerin çatışma sahasına dönüşmemesi, bölgemiz için istikrar ve refah üreten bir konuma gelmesi samimi arzumuzdur. Komşumuz Irak’a her alanda destek olurken, özellikle terörle mücadelede daha yakın işbirliği yapmak istiyoruz. Tıpkı DEAŞ gibi, Irak’ta yuvalanan PKK terör örgütünün kökünü kazıma konusunda, uluslararası toplumdan ve bu ülkeden samimi işbirliği bekliyoruz. Bölgenin terör örgütlerinden temizlenmesi, insanlığın en kadim coğrafyasına evsahipliği yapan Irak’ın geleceğinin aydınlanmasına katkı sağlayacaktır. İran’ın nükleer programıyla ilgili hususların uluslararası hukuk dikkate alınarak, diplomasi ve diyalog yoluyla çözülmesinden yanayız. Tüm tarafların, bölgesel ve küresel güvenliğe ciddi katkılar sağlayan Kapsamlı Ortak Eylem Planındaki yükümlülüklerine riayet etmeleri çağrımızı tekrarlıyorum. İnsanlığın kanayan yarası olan Filistin’deki işgal ve zulüm düzeni, vicdanları acıtmaya devam ediyor. Üç büyük dinin kutsallarına ev sahipliği yapan Kudüs’ün mahremiyetine uzanan kirli el, cüretini giderek artırıyor. Filistin halkı, İsrail’in tüm baskı, şiddet ve yıldırma politikalarına yarım asırdan uzun bir süredir göğüs geriyor. ‘Asrın Anlaşması’ adı altında Filistin tarafına dayatılmaya çalışılan teslimiyet belgesi reddedilince, İsrail bu kez işbirlikçilerinin yardımıyla ‘kaleyi içeriden fethetme’ girişimlerine hız vermiştir. Türkiye olarak, Filistin halkının rıza göstermediği hiçbir plana destek vermeyeceğiz. Kimi bölge ülkelerinin bu oyuna ortak olması, İsrail’in temel uluslararası parametreleri aşındırma çabalarına hizmet etmenin ötesinde anlam taşımıyor.
Birleşmiş Milletler kararları ve uluslararası hukukun hilafına Kudüs’te büyükelçilik açma niyetini beyan eden ülkeler, bu tavırlarıyla sadece ihtilafın daha da çetrefil hale gelmesine hizmet ediyor. Filistin meselesi ancak, 1967 sınırları temelinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız, egemen ve coğrafi devamlılık içinde bir Filistin Devleti’nin kurulmasıyla çözülebilir. Bunun dışındaki çözüm arayışları beyhudedir, tek taraflıdır, adaletsizdir. Temmuz ayında Azerbaycan topraklarına saldıran Ermenistan, Güney Kafkasya’da kalıcı barış ve istikrarın önündeki en büyük engel olduğunu bir kez daha ispatlamıştır. Yukarı Karabağ sorunu başta olmak üzere bölgedeki ihtilafların Azerbaycan ve Gürcistan’ın toprak bütünlüğü ve egemenliği ile Birleşmiş Milletler ve AGİT kararları doğrultusunda bir an evvel çözülmesinden yanayız. Güney Asya’nın istikrar ve barışı için de kilit önem taşıyan Keşmir sorunu halen çözüm bekliyor. Cammu-Keşmir’in özel statüsünün ilgasının ardından atılan adımlar sorunu daha da karmaşıklaştırdı. Bu meselenin, diyalog yoluyla, Birleşmiş Milletler kararları çerçevesinde ve özellikle Keşmir halkının beklentileri doğrultusunda çözülmesinden yanayız” ifadelerini kullandı.

“Bölgesel bir konferans düzenlenmesini teklif ediyoruz”
Doğu Akdeniz’de bir süredir yaşanan gerilimin gerisinde, “kazanan hepsini alır” anlayışıyla hareket eden ülkeler bulunduğunun altını çizen Erdoğan, “Ülkemizi dışlama amaçlı nafile adımların başarı şansı kesinlikle yoktur. Bizim ne Doğu Akdeniz’de, ne de başka bir bölgede, kimsenin hakkında, hukukunda, meşru çıkarlarında gözümüz bulunmuyor. Ancak, ülkemizin ve Kıbrıs Türklerinin haklarının çiğnenmesine, çıkarlarının yok sayılmasına da göz yumamayız. Bölgede bugün yaşanan sıkıntıların sebebi, Yunanistan ile Kıbrıs Rum kesiminin 2003’ten beri maksimalist taleplerle attıkları tek yanlı adımlardır. Türkiye, Doğu Akdeniz’deki her türlü olumsuz gelişmenin yükünü tek başına omuzlamak durumunda bırakılan bir ülkedir. Buna karşılık, bölgedeki doğal kaynaklar sözkonusu olduğunda ülkemizin yok sayılması ne akıl ve vicdanla, ne de uluslararası hukukla izah edilebilir.
Anlaşmazlıkların samimi bir diyalogla, uluslararası hukuk temelinde, hakkaniyete uygun biçimde çözümü öncelikli tercihimizdir. Ancak, aksi yöndeki hiçbir dayatmaya, tacize, saldırıya asla müsamaha göstermeyeceğimizi de açıkça ifade etmek istiyorum. Doğu Akdeniz’deki kıyıdaş ülkeler arasında diyalog ve işbirliğini tesis etmeye yönelik çağrımızı burada tekrarlamak istiyorum. Bu amaçla, tüm bölge ülkelerinin hak ve çıkarlarının göz önünde bulundurulduğu, içinde Kıbrıs Türklerinin de yer aldığı bölgesel bir konferans düzenlenmesini teklif ediyoruz. Bölgedeki krizin sebeplerinden biri de, 1968 yılından bu yana aralıklarla devam eden müzakerelerde Kıbrıs meselesine adil, kapsamlı ve kalıcı bir çözüm bulunamamasıdır. Çözümün önündeki yegâne engel, Rum tarafının uzlaşmaz, hak tanımaz, şımarık yaklaşımıdır. Uluslararası anlaşmaları hiçe sayan Rum tarafı, Kıbrıs Türklerini kendi yurtlarında azınlık yapmayı, hatta tümüyle adadan tasfiye etmeyi amaçlıyor. Garantör ülke sıfatıyla, Kıbrıs Türk halkını haklı davasında hiçbir zaman yalnız bırakmadık, bundan sonra da bırakmayacağız. Kıbrıs meselesinde çözüm, ancak Kıbrıs Türk halkının Ada’nın ortak sahibi olduğu gerçeğinin kabul edilmesiyle mümkündür. Kıbrıs Türk halkının güvenliğini ile Ada’daki tarihsel ve siyasi haklarını kalıcı biçimde teminat altına alacak her çözümü destekleyeceğiz” dedi.

“Uluslararası toplumun kitle imha silahlarının tamamını ortadan kaldırması gerekiyor”
Bu sene, Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombası atılmasının 75’inci yıldönümü olduğunu hatırlatan Erdoğan, “Silahsızlanma, küresel barış ve güvenliğin sağlanması bakımından hayati öneme sahip. Buna karşılık silahların kontrolü mimarisi, son yıllarda önemli hasarlar aldı. Uluslararası toplumun bu konuda eşitlik ve adalet temelinde ilerleyerek, kitle imha silahlarının tamamını ortadan kaldırması gerekiyor. Hep birlikte hareket etme mecburiyetimizin bulunduğu bir diğer önemli konu iklim değişikliğidir. İnsanoğlunun tabiatın dengelerine müdahale etmesinin nasıl ağır bedellere yol açabileceğini görüyoruz. Bu kötü gidişatı durdurmak ve tersine çevirmek mecburiyetindeyiz. Türkiye olarak, gelinen noktadaki tarihi mesuliyetimiz yok denecek kadar az olmasına rağmen, bu mücadeleye samimiyetle destek veriyor ve yükümlülüklerimizi yerine getiriyoruz. Yakın geçmişte, Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi Taraflar Konferansı’na evsahipliği yaptık. Afrika başta olmak üzere pek çok bölge ve ülkeyle verimli bir işbirliği yürüttük. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin 2022’de yapılacak 16’ncı Taraflar Konferansının da ev sahipliğini üstlendik. Şimdi de, insanlığı tehdit eden ancak nedense görünmez sayılan bir soruna dikkatinizi çekmek istiyorum. Irkçılık, yabancı karşıtlığı, İslam düşmanlığı ve nefret söylemi vahim boyutlara ulaştı. Salgın sürecinde, yabancı düşmanlığı ve ırkçılık iyice artarken, göçmenler ve sığınmacılar başta olmak üzere, savunmasız kişilere yönelik şiddet eylemleri hız kazandı. Önyargılardan ve cehaletten beslenen bu tehlikeli eğilimlere en çok da Müslümanlar maruz kalıyor. Bu tehlikeli gidişin en önemli sorumluları, oy uğruna popülist söylemlere yönelen siyasetçiler ile ifade özgürlüğünü suiistimal ederek nefret söylemini meşrulaştıran marjinal kesimlerdir. Tüm uluslararası kuruluşları acilen bu zihniyete karşı mücadelede daha somut adımlar atmaya davet ediyorum. Yeni Zelanda’da Müslümanlara yönelik terör saldırısının yıldönümü olan 15 Mart tarihinin, Birleşmiş Milletler tarafından “İslam Düşmanlığına Karşı Uluslararası Dayanışma Günü” olarak ilan edilmesi çağrımı tekrarlıyorum. Birleşmiş Milletlerden sonra en büyük ikinci uluslararası kuruluş olan İslam İşbirliği Teşkilatı, bu günü resmen kabul etmiştir” diye konuştu.

“Dijitalleşmenin dönüştürücü gücünden yararlanmalıyız”
Salgın ve onunla bağlantılı olarak tırmanan ekonomik krizin sürdürülebilir kalkınma ve 2030 hedefleri bakımından da olumsuz etkilere yol açtığının altını çizen Erdoğan, konuşmasını şu sözlerle tamamladı:
“Gelişmekte olan ülkeler ile düşük gelir düzeyine sahip ülkeler, bu krizden daha fazla etkileniyorlar. Esasen, salgın döneminde yaşananlar bize, sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin her türlü küresel krizle mücadelede önemli bir yol gösterici olabileceğini gösterdi. Krizden çıkışın ekonomik reçetelerini tasarlarken, dijitalleşmenin dönüştürücü gücünden de yararlanmalıyız. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Dijital İşbirliği Haritasını destekliyoruz. Küresel ve bölgesel meseleleri ele almak üzere tasarladığımız ilk ‘Antalya Diplomasi Forumu’nun temasını da, dijital çağda diplomasi olarak belirledik. Ayrıca, en az gelişmiş ülkeler için Birleşmiş Milletler Teknoloji Bankası’na da evsahipliği yapıyoruz. En doğudaki Avrupalı ve en batıdaki Asyalı olmak, her alanda Türkiye’nin özgül ağırlığını artırıyor. Tarihin sarkacının yeniden Asya’ya doğru kaydığı bu dönemde, ‘Yeniden Asya’ girişimimizle, ilişkilerimize yeni bir dinamizm kazandıracağız. Coğrafi yakınlığımızı perçinleyen beşeri ve tarihi bağlara sahip olduğumuz Afrika ile ilişkilerimizde de ciddi ivme yakaladık. Önümüzdeki yıl Türkiye’de düzenlemek istediğimiz Türkiye-Afrika Birliği Ortaklık Zirvesi’nin üçüncüsünde, Afrika’nın kapasitesini güçlendirmeyi amaçlayan projeleri hayata geçirmeyi planlıyoruz. Sözlerime son verirken, içinden geçtiğimiz bu hassas dönemde çok taraflılığa verdiğimiz güçlü desteğin süreceğini belirtmek istiyorum. Salgına karşı elbette mesafeyi korumalıyız, ancak, uluslararası toplumu tehdit eden tüm imtihanlara karşı ortaklaşa mücadele ve işbirliğinde safları sıkılaştırmak mecburiyetindeyiz. Tarih boyunca dünyanın en gözde şehirlerinden olan İstanbul’un, Birleşmiş Milletler merkezi haline gelmesi yönündeki gayretlerimizi sürdüreceğiz.”



Afganistan’a yönelik hava saldırılarının ardından konuşan Pakistan Başbakanı Şerif: Ordu tehditlere karşı tam operasyonel kapasiteye sahip

27 Şubat 2026’da, Pakistan-Afganistan sınırındaki Çaman geçiş noktası yakınlarında devriye gezen Pakistan askerleri (AFP)
27 Şubat 2026’da, Pakistan-Afganistan sınırındaki Çaman geçiş noktası yakınlarında devriye gezen Pakistan askerleri (AFP)
TT

Afganistan’a yönelik hava saldırılarının ardından konuşan Pakistan Başbakanı Şerif: Ordu tehditlere karşı tam operasyonel kapasiteye sahip

27 Şubat 2026’da, Pakistan-Afganistan sınırındaki Çaman geçiş noktası yakınlarında devriye gezen Pakistan askerleri (AFP)
27 Şubat 2026’da, Pakistan-Afganistan sınırındaki Çaman geçiş noktası yakınlarında devriye gezen Pakistan askerleri (AFP)

Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Afganistan’a yönelik hava harekâtı sonrasında yaptığı açıklamada, Pakistan ordusunun bölgesel tehditlere karşı “tam operasyonel kapasiteye” sahip olduğunu ve gerektiğinde sert karşılık vereceğini kaydetti.

Şahbaz Şerif, cuma günü yaptığı açıklamada, komşu Afganistan’a düzenlenen hava saldırılarının ardından Pakistan güçlerinin her türlü saldırganlığa karşı koyabilecek güçte olduğunu ifade etti.

Şerif, X platformu üzerinden yaptığı paylaşımda, “Silahlı kuvvetlerimiz herhangi bir saldırgan niyeti ezme konusunda tam kapasiteye sahiptir. Halkımız Pakistan silahlı kuvvetleriyle omuz omuzadır” ifadelerini kullandı.

Afgan hükümeti perşembe günü yaptığı açıklamada, Pakistan’ın birkaç gün önce kendi topraklarına düzenlediği hava saldırılarına karşılık olarak sınır noktalarına yönelik düzenlenen saldırıda çok sayıda Pakistan askerinin öldürüldüğünü ve esir alındığını duyurdu.

Buna karşılık Pakistan hükümeti, cuma günü Afgan tarafının sınırdaki askeri tesislere yönelik saldırısının ardından Kabil ve Kandahar şehirlerine yönelik operasyonlar düzenlediğini açıkladı.

Pakistan Savunma Bakanı Havace Muhammed  Asıf, Afgan hükümetine karşı “açık savaş” ilan ettiklerini belirtti. Asıf, “X” üzerinden yaptığı açıklamada, “Sabrımız tükendi. Artık bu, bizimle sizin aranızda açık bir savaşa dönüştü” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Rusya Devlet Başkanı’nın Afganistan Özel Temsilcisi ve Rusya Dışişleri Bakanı Danışmanı Zamir Kabulov, Afganistan ve Pakistan’a karşılıklı saldırılara en kısa sürede son verme ve anlaşmazlıkları diplomatik yollarla çözme çağrısında bulundu.

Kabulov, Rus haber ajansı Sputnik’e yaptığı açıklamada, “Karşılıklı saldırıların mümkün olan en kısa sürede durdurulmasını ve anlaşmazlıkların diplomatik çözümüne ulaşılmasını destekliyoruz” dedi. Kabulov ayrıca, tarafların talep etmesi halinde Rusya’nın arabuluculuk hizmeti sunma ihtimalini değerlendireceğini kaydetti.


İran'ın olası bir ABD saldırısına vereceği tepkinin sınırları

Adriyatik Denizi'nde ABD uçak gemisi USS Enterprise'ın güvertesinden kalkış yapan bir F-14 Tomcat, 26 Ocak 2026'da (AFP)
Adriyatik Denizi'nde ABD uçak gemisi USS Enterprise'ın güvertesinden kalkış yapan bir F-14 Tomcat, 26 Ocak 2026'da (AFP)
TT

İran'ın olası bir ABD saldırısına vereceği tepkinin sınırları

Adriyatik Denizi'nde ABD uçak gemisi USS Enterprise'ın güvertesinden kalkış yapan bir F-14 Tomcat, 26 Ocak 2026'da (AFP)
Adriyatik Denizi'nde ABD uçak gemisi USS Enterprise'ın güvertesinden kalkış yapan bir F-14 Tomcat, 26 Ocak 2026'da (AFP)

Hüda Rauf

İran ile ABD arasındaki nükleer anlaşma konulu müzakerelerin üçüncü turu Cenevre'de başladı. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Umman Dışişleri Bakanı Bedir el-Busaidi, yaptırımların kaldırılması ve nükleer dosyaya ilişkin olası bir anlaşmanın unsurlarını Umman tarafına sunmak üzere bir araya geldi.

ABD Bakanı Donald Trump görüşme öncesinde, ABD Kongresi'nde yaptığı iki saatlik yıllık ‘Birliğin Durumu’ konuşmasında İran'a değinerek, füze ve nükleer programlar ile ülkedeki son dönemdeki karışıklıklardan bahsetti. Trump, “İran ile müzakere ediyoruz. Onlar bir anlaşma istiyorlar, ancak ‘Asla nükleer silaha sahip olmayacağız’ şeklindeki kutsal sözleri henüz duymadık” dedi.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre İran Savunma Konseyi Genel Sekreteri Ali Şemhani, müzakerelerin ana konusunun İran'ın nükleer silah üretememesi olması halinde, bunun İran Dini Lideri’nin fetvası ve İran'ın savunma doktrini ile uyumlu olacağını belirterek acil bir anlaşmanın yapılabileceğini söyledi.

İran, nükleer silah elde edilmesini yasaklayan Dini Lider'in eski bir fetvasını nükleer silah üretmediğine dair kanıt olarak sunuyor, ancak mesele nükleer silahlardan ziyade, İran'ın nükleer bomba elde etmenin eşiğindeki bir devlet haline gelmesi durumunda güç dengesini değiştirecek nükleer kapasiteler. Trump'ın açıklamaları çelişkili. Bir yandan, İranlıların da kabul ettiği nükleer silaha sahip olmamaktan bahsederken diğer yandan Tahran'ın karşı çıktığı balistik füzeler ve bölgedeki vekil ağlarıyla tehdit ediyor. Trump yine de müzakerelere girdi ve Cenevre'de üçüncü tur müzakereler yapıldı.

ABD’li yetkililer son günlerde İran'a yönelik açıklamaları daha çaresiz ve hayal kırıklığına uğramış bir tonda yaptı. Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Washington'ın Tahran'ın nükleer silah üretmeye çalıştığına dair kanıtları olduğunu söyledi. ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ise İran'ın nükleer silaha sahip olmaya bir hafta uzaklıkta olduğunu belirtti. Tüm bu açıklamalar, Trump'ın geçtiğimiz yıl İran'ın nükleer kapasitesini ortadan kaldırdığını duyurmasıyla çelişiyor. Ancak bu açıklamalar, savaşı desteklemeyen Amerikan halkına savaş fikrini kabul ettirmek için bir girişim olarak yorumlanabilir.

İran, ABD veya İsrail saldırılarına hazırlık yaparken müzakerelere giriyor. Bölgedeki gergin atmosferde, İran askeri çevrelerinde senaryolardan biri olarak büyük çaplı konvansiyonel bir savaştan ziyade, ABD gemilerinin Arap Körfezi'nde İran'ın füze, insansız hava aracı (İHA) ve istihbarat ağlarıyla karşı karşıya kalacağı, sınırlı ama son derece yoğun bir deniz çatışması tartışılıyor. Tahran, büyük savaş gemilerinin güvenliği konusundaki geleneksel kavramı sorgulamak istiyor.

İran, önümüzdeki haftalarda askeri harekat olasılığının yüzde 90 olduğunu ve ABD'nin askeri yığınak yapmasının birkaç hafta sürecek bir askeri harekata yol açacağını tahmin ediyor. Dolayısıyla İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney, ülkesinin saldırıya uğraması halinde karşılık vereceği tehdidinde bulunurken, amacı geleneksel olmayan askeri yeteneklere güvenmekti. İran'ın çok sayıda balistik ve hipersonik füze fırlatma kabiliyeti göz önüne alındığında, bölgedeki ABD üsleri ve hatta Arap Körfezi'nde saldırı menzilinde bulunan uçak gemileri hedef haline gelebilir. Bu yüzden İran, ABD üslerine saldırı ve daha da önemlisi, dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20'sinin geçişini engelleyecek ve küresel enerji piyasasını etkileyecek olan Hürmüz Boğazı'nın kapatılması gibi çeşitli alanları içeren bir karşılık verecektir. Bunun yanında Husilerin de katılarak Kızıldeniz ve Bab’ul-Mendeb'de deniz trafiğini durdurma olasılığı da bulunuyor.

Bu saldırılar ile diğerleri arasındaki fark, İran'ın eskiden saldırıları absorbe etme doktrinine dayanmasıydı. Ancak, dış tehditlerin, iç istikrarsızlığın ve rejimi tehdit eden unsurların bir araya geldiği bu aşamada, rejim değişikliği fikirleri ve rejim içinden bile aday arayışları ile İran, askeri yeteneklerini kullanarak stratejik caydırıcılık kaybını telafi etmeye çalışacaktır. Stratejik caydırıcılık kapasitesinin büyük bir kısmını kaybeden İran, hayatta kalmak için tüm gücünü kullanarak tüm gücüyle karşılık verecektir. Fakat İran'a karşı bir askerî harekât başlatılırsa, bunun Tahran, Washington veya bölge ülkelerinin çıkarlarına değil, bölgedeki saldırılardan yararlanmaya çalışabilecek İsrail'in çıkarlarına olacağı kesin.


Silahlanma yarışı: Hindistan, jeopolitik değişimlere ayak uydurmak için askeri kapasitesini artırıyor

Hindistan'ın Bağımsızlık Günü'nde düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare (Reuters)
Hindistan'ın Bağımsızlık Günü'nde düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare (Reuters)
TT

Silahlanma yarışı: Hindistan, jeopolitik değişimlere ayak uydurmak için askeri kapasitesini artırıyor

Hindistan'ın Bağımsızlık Günü'nde düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare (Reuters)
Hindistan'ın Bağımsızlık Günü'nde düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare (Reuters)

Şakir Hüseyin

Hindistan'ın son dönemde askeri bütçesini artırması, uzun vadeli bir güvenlik vizyonu ve Çin ve Pakistan ile stratejik rekabeti yakından takip ederek silah satın alma konusundaki kararlılığını gösteriyor. 2026-2027 mali yılı için ulusal bütçede savunmaya 7,8 trilyon rupi (86,7 milyar dolar) ayrıldı. Bu rakam, 2025-2026 mali yılına göre yüzde 15, 2024-2025 mali yılında ayrılan bütçeye kıyasla yüzde 25'lik bir artış anlamına geliyor.

Hindistan'ın savunma alanında yaptığı harcamalardaki bu artış, sınırları ötesinde askeri operasyonlar yürütme kabiliyetini güçlendirme hedefi çerçevesinde personel sayısı 1,5 milyonu bulan silahlı kuvvetlerini muhafaza etmek ve silah sistemlerini, lojistiğini ve altyapısını modernize etmeyi amaçlıyor. Bu amaçla Hindistan, on iki yıl içinde savunma bütçesini üç katına çıkarmış ve ABD, Çin ve Rusya'dan sonra dünyanın dördüncü büyük savunma bütçesine sahip ülke haline geldi.

Hindistan'ın nükleer komşuları, ülkenin güvenlik hesaplamalarında merkezi bir yer tutmaktadır, ancak stratejik planlaması Pakistan ve Çin ile rekabetin ötesine geçiyor. Yeni Delhi, ekonomik ve demografik ağırlığı ve genişleyen stratejik hedefleri doğrultusunda, dünya meselelerinde hak ettiği yeri almaya çalışıyor.

Yeni Delhi, Rusya, Avrupa Birliği (AB), ABD ve İsrail'den gelişmiş silahlar için milyarlarca dolarlık yatırım yapıyor. Askeri modernizasyon uzun vadeli bir proje olduğundan, ‘Atmanirbhar Bharat’ yani ‘Kendi kendine yeten Hindistan’ sloganı altında yerli üretimi artırmak öncelikli hedef olmaya devam ediyor. Hindistan bunu başarmak için, en yeni silahlara ve teknolojilere olan ihtiyacını karşılamak üzere dış tedarik konusunda çeşitlendirilmiş bir yaklaşım benimsedi. Modi'nin İsrail ziyareti, iki ülke arasındaki stratejik ortaklığın derinliğini de yansıtıyor. Hindistan, İsrail silahlarının dünyanın en büyük ithalatçısıdır ve iş birliği, insansız hava araçları (İHA), füze savunma sistemleri ve istihbarat alanlarını kapsıyor.

frv
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve eşi Sara Netanyahu, Tel Aviv yakınlarındaki Ben Gurion Havalimanı'nda düzenlenen resepsiyonda Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile birlikte, 25 Şubat 2026

Hindistan, Rusya ile iş birliği içinde AK-203 Kalaşnikof saldırı tüfeğini yerel olarak üretiyor. Fransız havacılık ve uzay ekipmanı üreticisi Safran, uçak motorlarının geliştirilmesinde yer almaktadır. Hindistan ayrıca elektrikli gemi motorları alanında Birleşik Krallık ile iş birliği yapıyor ve ABD ile ortak üretim girişimleri başlatıyor.

Hindistan şu anda askeri teçhizatının yaklaşık yüzde 65'ini yerel olarak üretmekte ve savunma üretim değerini 2023-2024'te yaklaşık 14 milyar dolardan 2029'da 33,1 milyar dolara çıkarmayı hedefliyor.

Savunma bütçesindeki son artış, geçtiğimiz yılın mayıs ayında Hindistan ve Pakistan arasında yaşanan askeri çatışmanın ardından yapıldı. Dört gün süren çatışmada savaş uçakları, füzeler ve insansız hava araçları kullanıldı ve bu durum, Güney Asya'nın nükleer bir tırmanışa sürüklenebileceği yönündeki küresel endişeleri artırdı.

Hindistan şu anda askeri teçhizatının yaklaşık yüzde 65'ini yerel olarak üretiyor.

O dönemde, ilk gece 72 Hint ve 42 Pakistan uçağının çatışmaya katıldığı ve bunun İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana bu türden en şiddetli hava çatışması olduğu bildirildi. Bu kez, Keşmir bölgesini bölen Kontrol Hattı boyunca zaman zaman meydana gelen çatışmalardan farklı olarak, tanınmış uluslararası sınır ciddi şekilde ihlal edildi.

Hindistan, geçtiğimiz yıl ağustos ayında 2035 yılına kadar tamamlanması beklenen çok katmanlı bir hava savunma kalkanı olan Sudarshan Chakra Misyonu’nun başlatıldığını duyurdu. Proje, adını Hindu mitolojisinden alıyor ve Hindistan hava sahasını geçilmez hale getirmeyi amaçlıyor. 2020 Haziran ayında Çin ile Galwan Vadisi'nde yaşanan çatışma, Hint askeri planlamacılarının hafızalarında hala tazeliğini koruyor. Çatışma, sınır çatışmaları sırasında kararlaştırılan angajman kurallarına uygun olarak, bomba veya mermi kullanılmadan Gerçek Kontrol Hattı boyunca gerçekleşti. Ancak göğüs göğüse çarpışmalar her iki tarafta da çok sayıda zayiatla sonuçlandı.

Sınır bölgelerinde daha sonra Ladakh’ın doğu bölgesinde yoğun asker ve ağır silah konuşlandırılmasına tanık olundu. Karşılıklı olarak atılan bazı adımlar, Çin-Hindistan ilişkilerinde iyileşmeye yol açtı, ancak Hindistan'a göre 3 bin 488 kilometre uzunluğundaki Fiili Kontrol Hattı ile ilgili temel sorunlar çözülmedi. Çin ise bu hattın yaklaşık 2 bin kilometre daha kısa olduğunu düşünüyor.

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre  Hindistan'ın savunma harcamaları sistemi ve insan kaynakları, tehditlerin iç içe geçmesi ve güç dengelerinin değişmesini dikkate alan stratejik bir vizyon çerçevesinde, gelecekte birçok cephede karşılaşılabilecek zorlukların üstesinden gelinebilmesi için tasarlandı.

Aktif görevdeki personelin maliyeti 2026-2027 mali yılı için 40,3 milyar dolar olarak tahmin edilirken, emeklilik tahsisatı yaklaşık 19 milyar dolar olarak hesaplanmaktadır, bu da savunma yapısında insan kaynaklarının ağırlığını yansıtıyor.

Silah alımı ve altyapı geliştirme için ayrılan sermaye harcamaları, 2026-2027 bütçesinde 2,19 trilyon rupiye, yani 24,1 milyar dolara ulaşarak önceki mali yıla göre yüzde 21,8 artış gösterdi. Bu tutarın 20,4 milyar doları, savaş uçakları, füzeler, gemiler ve denizaltılar dahil olmak üzere askeri varlıkların satın alınması için ayrılacak. Bu tutar önceki mali yıla kıyasla yüzde 24 daha yüksek.

Hükümet, balistik füzeler, topçular ve radar sistemleri dahil olmak üzere çok çeşitli projeler yürüten Savunma Araştırma ve Geliştirme Örgütü'ne (DRDO) 3,2 milyar dolar ayırırken, tedarik için ayrılan fonların yüzde 75'i yerli sanayiye gidecek. Savunma sektöründe faaliyet gösteren devlet şirketleri, toplam yerli savunma üretiminin yüzde 77'sini oluştururken, geri kalan kısmı özel sektör oluşturuyor. Bu durum, özel şirketlerin rolünün kademeli olarak artmasına rağmen kamu sektörünün hakimiyetinin devam ettiğini gösteriyor.

2026-2027 bütçesinde silah alımı ve altyapı geliştirme için ayrılan sermaye harcamaları 2,19 trilyon rupi, yani 24,1 milyar dolar olarak belirlendi.

Geçtiğimiz yıl ortaya çıkan satın alma eğilimlerinin 2026 yılında da devam etmesi bekleniyor. Hükümet tarafından aralık ayında yayınlanan bir açıklamaya göre destroyerler, fırkateynler ve denizaltılar dahil olmak üzere 51 adet büyük deniz aracı, yaklaşık 10 milyar dolarlık bir maliyetle Hindistan Donanması için şu anda inşa ediliyor. Hint donanmasından bir komutan, geçtiğimiz kasım ayında, bu gemilerin iki ila üç yıl içinde teslim edileceğini açıkladı. Donanmanın 2026 ve 2027 yıllarında filosuna 32 gemi eklemesi bekleniyor. Ayrıca, 69 ek gemi ve altı denizaltının inşası için ‘zorunluluk kabulü’ olarak bilinen ön resmi onayı da verdi.

Hindistan, 2035 yılına kadar 175 savaş gemisine sahip olmayı hedefliyor. Çin ise şu anda yaklaşık 370 gemi ve denizaltı işletiyor.

Bu da Çin'in deniz gücünü hızla artırdığına ve Hindistan'ın karşı karşıya olduğu kısıtlamalara ilişkin farkındalığı yansıtıyor. Pakistan donanmasının genişlemesi ve Çin ve Türkiye ile iş birliği, Hindistan'ın planlarına daha fazla aciliyet katıyor.

Hindistan donanmasının güçlendirilmesine hız kazandırılması, 7 bin 500 kilometrelik kıyı şeridini (adalar dahil 11 bin kilometre) korumaktan öte, Hint ve Pasifik Okyanuslarında güç gösterme gibi daha geniş bir hedefe dayalı bir vizyona dayanıyor. Zira burası Güneydoğu Asya, Aden Körfezi ve Arap Körfezi'nin ticaret rotalarına yakın ve Afrika ve Avustralya'ya kadar uzanan bir bölge. Hindistan bu sayede sınırlarının ötesindeki olaylara katkıda bulunmayı ve bunları etkilemeyi amaçlıyor.

dfgt
Hindistan Hava Kuvvetleri akrobasi ekibinin, Bengaluru'daki Yellankayao Hava Üssü'nde düzenlediği bir gösteriden, 13 Şubat 2025 (Reuters)

Stratejik yetenekler alanında Hindistan, füzelerinin menzilini genişletmek için çalışıyor. Ocak ayında, Savunma Araştırma ve Geliştirme Örgütü uzun menzilli gemi savar hipersonik füzesini tanıttı. Savunma Bakanlığı, bu silahın Mach 10'dan başlayan ve ortalama Mach 5,0 hızını koruyan, çoklu sıçramalı hipersonik hızlarda yarı balistik bir yörünge izlediğini belirtti.

Agni-5 nükleer füzesinin menzili 5 bin kilometre. Bu menzil, Pakistan ve Çin'in yanı sıra Suudi Arabistan ve Avrupa, Afrika ve Rusya'nın bazı bölgelerine uzanıyor.

Hindistan, bu füzeyi çoklu savaş başlıklarıyla test ederek, Çin ve Pakistan da dahil olmak üzere, çoklu bağımsız hedefleme özelliğine sahip yeniden giriş aracı teknolojisine sahip seçkin ülkeler grubuna katıldı.

DRDO geçtiğimiz yıl, Stratejik Kuvvetler Komutanlığı ile iş birliği içinde, 2 bin kilometre menzilli Agni-Prime (Agni-P) füzesini raylar üzerine monte edilmiş mobil bir fırlatma rampasından fırlattı. Hindistan'a stratejik silahlarını fırlatmak ve operasyonel esnekliğini artırmak için son derece hareketli seçenekler sundu.

Bu gelişmeler, Hindistan'ın artan askeri hırslarını ve yeteneklerini ve bunun Arap Körfezi bölgesi ve Güneydoğu Asya dahil olmak üzere Asya ve Afrika'daki güç dengesi üzerinde somut etkilerini açıkça ortaya koyuyor.

Hindistan'ın başka ülkelerle olan ortaklıkları, niteliksel ve niceliksel etkileri nedeniyle özellikle önem taşıyor.

Hindistan'ın başka ülkelerle olan ortaklıkları, niteliksel ve niceliksel etkileri nedeniyle özellikle önem taşıyor. Onlarca yıldır Rusya'ya büyük ölçüde bağımlı olan Hindistan, savunma sanayisini yeniden yapılandırma sürecinde Batılı şirketlere kapılarını açmıştır. Yerel özel şirketlerle bir dizi ortak girişim kurmuş olan Hindistan, başka projeler de hazırlanıyor.

Bu konuda Avrupa Hava Savunma ve Uzay Şirketi (EADS), Hindistan'ın Tata Advanced Systems şirketi ile iş birliği yaparak, Hindistan Hava Kuvvetleri için C295 orta taktik nakliye uçağı üretmek ve monte etmek üzere 2024 yılının ekim ayında Gujarat'ta bir tesis açtı. Hindistan Hava Kuvvetleri, eskiyen Afro-748 uçak filosunu yenilemek için bu modelden 56 uçak satın almayı taahhüt etti.

Savunma ve havacılık endüstrilerinde uzmanlaşmış ve eski adıyla Finmeccanica olarak bilinen İtalyan şirketi Leonardo da şubat ayında Gujarat merkezli Adani Enterprises Group'un bir yan kuruluşu olan Adani Aerospace ile bir ortak girişim başlattı. Bu ortak girişim, Hindistan ordusunun önümüzdeki on yıl içinde binden fazla helikopter talebini karşılamak için entegre bir helikopter üretim sistemi kurmayı amaçlıyor.

Bu gelişme, on yıldan fazla bir süre önce Hindistan'da, VIP taşımacılığı için 12 helikopter tedarik etmek üzere imzalanan 560 milyon avroluk sözleşmeyle ilgili yolsuzluk iddiaları nedeniyle büyük bir krizle karşı karşıya kalan İtalyan şirketi için özellikle önem taşıyor. Yetkililer, 2010 yılında imzalanan sözleşmeyi dört yıl sonra iptal etti ve Finmeccanica ile iştiraki AgustaWestland'ın yeni anlaşmalar yapmasını yasakladı. Hindistan, bu yasağı 2021 yılında kaldırdı.

Hindistan ile Fransa'nın Dassault Aviation şirketi arasındaki savunma ilişkileri ivme kazanıyor ve Mirage 2000 uçakları ve Scorpene sınıfı denizaltılar da dahil olmak üzere Fransız sistemlerinin uzun yıllara dayanan kullanım tarihi devam ediyor.

Hindistan, geçtiğimiz yıl uçak gemisini donatmak için 26 adet Rafale model savaş uçağı satın almak üzere 7,4 milyar dolarlık bir anlaşma imzaladı. Hindistan Hava Kuvvetleri daha önce bu modelden 36 uçak hizmete sokmuştu ve bunların bir kısmı Mayıs 2025'te meydana gelen askeri çatışmaya katıldı. Bu çatışma, birçok ülkenin ilgisini çekmeye başlayan Pakistan'ın JF-17 Thunder uçağını da öne çıkardı.

Hindistan şu anda 114 adet Rafale uçağı daha satın almayı planlıyor. Bu uçakların çoğu Fransız desteği ile yerel olarak üretilecek. Hindistan Savunma Bakanlığı, 12 Şubat'ta kara saldırı füzeleri, gemi savar füzeleri ve P-8I deniz devriye uçaklarını da içeren 39,7 milyar dolarlık bir tedarik paketinin parçası olarak anlaşmaya ön onay verdi.

Bu askeri güçlenme, Hindistan ve nükleer silaha sahip olan komşularının, bölgesel hesaplarının küresel hırslarla örtüştüğü, tırmanan bir silahlanma yarışına dahil olduklarını açıkça yansıtıyor.