Avrupa Birliği değişen güvenlik ortamına uyum sağlıyor

Arşiv-İHA
Arşiv-İHA
TT

Avrupa Birliği değişen güvenlik ortamına uyum sağlıyor

Arşiv-İHA
Arşiv-İHA

Neil Quilliam
(Londra’daki Azor Stratejik Araştırma Kuruluşu’nun Genel Müdürü Neil Quilliam. Chatham House'da (Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü) Ortadoğu ve Kuzey Afrika Programı’nda görev yapmaktadır.)

Doğu Akdeniz bölgesindeki çatışma, Avrupa Birliği (AB) ve AB’ye üye devletler açısından gitgide karmaşıklaşıyor. Bu çerçevede çatışma ‘bölgesel güvenlik sorunu, enerji güvenliği sorunu ve göç sorunu’ olmak üzere birbiriyle iç içe geçmiş üç konuyla karakterize edilebilir. AB, bu konuları eş zamanlı ele almak için elinden geleni yapıyor. Öyle ki bunlar arasında, kararlı bir eylem gerektiren son derece hassas bu üç süreç de yer alıyor. Bu gereklilik ise kendi içerisinde AB’nin kapsamı dışında görünüyor.
Bu çerçevede ilk olarak, her şeyden önce AB, sürekli değişen bölgesel güvenlik ortamına uyum sağlamaya devam ediyor. ABD, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana, özellikle de Rusya tarafından ortaya koyulan ve devam eden zorluklar karşısında Avrupa kıtası için güvenilir bir güvenlik ortağı olduğunu kanıtlamış olsa da, Barack Obama başkanlığı döneminden beri güvenlik vaatlerini ve dış taahhütlerini büyük ölçüde baltaladı. Donald Trump’ın başkanlık yıllarında durum aynı şekilde devam etti ve belki de daha fazlası yaşandı. ABD dış politikasında Avrupalı ​​müttefikleri bölgesel güvenlik için önemli sorumluluklar üstlenmeye itme yönündeki mevcut eğilim, AB liderliğine büyük zorluklar ve yükler getirdi.
Aynı şekilde Rusya, Avrupalı ​​pozisyonların Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika’daki siyasi ve askeri nüfuzunu yeniden ortaya koyma konusundaki isteksizliğiyle birlikte, ABD’nin diplomatik rolünün azalması fırsatından yararlandı. Aslında ABD’nin geri çekilmesiyle boşalan alandaki varlığını doğrulayan yalnızca Rusya değildi, diğer bölge ülkeleri de bu boşluğu doldurmaya hevesliydi.
Muhtemel Joe Biden yönetimi, AB’ye önceki yönetimlerden daha güçlü diplomatik destek sağlayabilse de AB liderleri, küresel güç dengesindeki yapısal dönüşümün, ABD’nin Avrupa’daki müttefiklere yeterli desteği sağlamak için yeni bir şey getirmeyeceği anlamına geldiğinin tamamen farkındalar.
Bunun sonucunda AB, ilk olarak Rusya’nın askeri maceralarına ve fırsatçı politikasına karşı koymak için her zamankinden daha güçlü ve sert dış ve güvenlik politikaları benimsemek zorunda kaldı. Bununla birlikte AB’nin bazı üye ülkeleri, bazı ikili konularda AB’nin genel gidişatı ile tutarsız olduğu düşünülen politikalar benimsedi. Örneğin Almanya hükümeti, doğal gaz ithalatının yüzde 40’ını sağlayan Kuzey Akım (Nord Stream) hattının sağladığı enerji güvenliği konusunun yanı sıra kısmen iki ülke arasındaki tarihsel ilişkiler nedeniyle, hiçbir şekilde Rusya hükümetine karşı katı bir tavır takınmaktan kaçınmadı.
Özellikle Rusya, yıllar içerisinde kanun maddelerini ve uluslararası normları ceza almaksızın ihlal edebilmeyi hesaba kattığı için, ekonomik yaptırım uygulama tehdidini içeren politikaların benimsenmesi gerekmektedir. Bununla birlikte (Almanya parlamentosuna karşı siber güvenlik tehditlerinin, Mart 2018’de İngiltere’de yaşanan meşhur bir olayda sinir gazı kullanımının ve son olarak ünlü Rus muhalif Aleksey Navalny olayının yanı sıra) Ukrayna, Suriye ve Libya’daki Rus askeri maceralarının yığılmış etkileri, Almanya’nın görüşünün Avrupalı ortaklarla yakınlaşmasına yol açmış bu da, yeni doğal gaz boru hattı Kuzey Akım -2’nin yeniden gözden geçirilmesi çağrısıyla sonuçlanmıştır. Bu bağlamda Rusya’nın doğalgaz ithalatına olan bağımlılığını kırmak, son zamanlarda yeni bir önem ve ivme kazanmıştır.
Bu arka plan uyarınca Doğu Akdeniz’deki doğalgaz sorunuyla ilgili gelişmeler, AB ve üye ülkeleri için öncelikli konulardan biri haline geldi. Bu bölgedeki doğalgaz rezervleri, Rusya’dan yapılan gaz ithalatına geniş bir alternatif sunuyor ve bu, kelimenin tam anlamıyla AB’nin arka bahçesinde bulunan bir alternatiftir. Ancak bu bölgeden çeşitli Avrupa pazarlarına gaz dağıtımı yalnızca pahalı bir proje olarak görülmüyor. Aynı şekilde durum, bir yandan Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), diğer yandan da Türkiye arasında ‘deniz sınırlarına ve deniz altındaki doğal enerji kaynakları üzerinde egemenlik kurma hususuna’ ilişkin mevcut çatışma durumu göz önüne alındığında, Brüksel tarafından daha güçlü ve daha sürdürülebilir bir siyasi iradenin güvence altına alınmasını da gerektirecektir. Bu çerçevede AB üye devleri olan Yunanistan, Fransa, İtalya ve GKRY çıkarları, Kıbrıs karasularına erişimi güvence altına almayı amaçlayan karşı hamlelerin yanı sıra Türkiye’nin karşıt iddialarına meydan okurken, AB’nin politikalarını da ileriye taşımak üzere hareket ediyor.
Doğu Akdeniz’deki gaz kaynakları, farklı karşıtlıklar yoluyla bu ülkelerin her birinde güvenlik, ticari ve diplomatik çıkarların zengin bir karışımını temsil ediyor. Örneğin Yunanistan ve GKRY, bölgede enerji rezervlerinin geliştirilmesinde ortak maddi çıkarlara sahipken, aynı zamanda münhasır ekonomik bölgenin bulunduğu egemen suları savunmak için çalışarak, piyasalara giden en karlı yolu buluyor. Bu nedenle Ürdün, Mısır, İsrail, Filistin ve İtalya’nın üyeliğiyle Doğu Akdeniz Gaz Forumu, savaş gemilerine eşlik eden arama gemilerini Kıbrıs’ın karasularına göndererek münhasır ekonomik bölgelerin meşruiyetine karşı Ankara tarafından ortaya koyulan zorluklarla birlikte, Türkiye ve Lübnan’ı kasıtlı olarak dışlayarak kuruldu.
Fransa, Girit adasındaki bir askeri üsse 2 ‘Rafale’ uçağının yerleştirilmesine ek olarak bu yılın Ağustos ayında ortak askeri tatbikatlara katılmak amacıyla ‘Lafayette’ firkateynini Doğu Akdeniz’e göndererek, bu çatışmada Yunanistan ve Kıbrıs’ın en önde gelen ve en güçlü müttefiklerinden biri oldu.
Fransız çıkarları, Paris ve Ankara arasındaki yoğun rekabetin yanı sıra, Akdeniz’de daha geniş Fransa stratejisine odaklanarak, Yunanistan ve GKRY ile ilgili farklı bir dizi faktöre dayanıyor.
Fransa dış politikası, Fransa’nın iç bölgelerini göç dalgalarına karşı güvence altına almanın ve Akdeniz boyunca Türkiye ile nüfuz kavgalarından uzak durmanın bir yolu olarak terörle daha iyi şekilde mücadele edebilmeleri için Sahel bölgesindeki hükümetleri destekleyip, petrol ve gaz alanındaki ticari çıkarlarını güvence altına alırken, Libya’da da istikrarı tesis etmeye çalışıyor. Bu nedenle Doğu Akdeniz’deki gaz sorununun ‘Euromed’ bölgesinde Fransa açısından diğer önemli konulardan biri olmasına rağmen, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki mevcut rekabet durumu, tüm AB’nin Doğu Akdeniz’deki gaza yaklaşımı üzerinde önemli derecede derin bir etkiye sahip.
Avrupa Konseyi, Türk hükümetinin Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının belirlenmesiyle ilgili olarak, Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile Kasım 2019’da bir mutabakat imzalaması sonrasında, ‘Yunanistan ve GKRY’nin egemenlik haklarının doğrudan ihlalini temsil ettiği’ gerekçesiyle mutabakatı hızlı şekilde kınamıştı.
Ancak geçen Ağustos ayında Mısır ve Yunanistan hükümetleri ortak denizcilik anlaşması imzaladığında, Avrupa Konseyi böyle bir adım atmadı. ENİ enerji şirketi aracılığıyla ifade edilen diplomatik ve ticari çıkarları nedeniyle yakın bir zamana kadar Türkiye’nin Libya’daki tavrını destekleyici bir politika benimseyen İtalya hükümeti bile, dış politikalarını AB’nin yaklaşımlarına daha uyumlu olacak şekilde yeniden düzenledi. Fransa ve İtalya dış politikalarının görünürdeki yakınlaşması, Yunanistan, Kıbrıs, Mısır ve İsrail ile ilgili mevcut bölgesel uyumun arkasında Doğu Akdeniz bölgesinde güçlü bir AB politikalarının kümelenmesiyle sonuçlandı. Libya krizi devam ederken Türkiye, Libya’ya askeri müdahalede bulundu ve bu, durumu tepe taklak etti. Türkiye, Ağustos’un ortalarında Kıbrıs sularına 3 ikmal gemisi eşliğinde Oruç Reis araştırma gemisini ve 2 gemiyi Akdeniz’de keşif ve sondaj faaliyetleri için göndermek gibi sürekli manevralar gerçekleştirdi ve bu da Brüksel’deki AB liderliği açısından tam bir güvenlik sorununa yol açtı.
Yukarıda bahsi geçen durumların yanı sıra her iki kampta iki taraf arasındaki farklılıklara rağmen, Moskova ve Ankara arasında Suriye ve Libya’da belirgin olan yakın işbirliği, özellikle de Türkiye’nin ‘Türk Akım’ boru hattı aracılığıyla Rusya’dan Avrupa’ya gaz geçişi sağlayan bir ülke olması dolayısıyla, gerginlik ve endişelerin ana nedenlerinden birini oluşturuyor.
Son olarak Türkiye hükümeti, Almanya’nın AB içerisindeki en büyük diken olduğuna inanıyor. Ancak Almanya’nın, ‘Ankara’nın Avrupa’ya doğru mülteci akışını engellemeyi bırakacağına dair’ güçlü korkusu, Ankara’ya karşı herhangi bir güçlü önlem karşısında Türkiye’ye bir derece güvenlik sağlıyor. Bu bağlamda Türk hükümeti, meseleleri bu açıdan değerlendirmiş gibi görünüyor. Yunanistan ve GKRY’nın arkadan destek toplamasına rağmen Fransa’nın Türkiye’ye yaptırım uygulama çağrıları, nihayetinde başarısızlığa mahkumdur. AB’nin merkezindeki Berlin ve Paris arasında görünen açık ayrılık, çıkmaza ve muhtemelen eylemsizliğe yol açacaktır. Durum böyle kalırsa Türkiye hükümeti, mevcut rutin bakım işlemlerini tamamladıktan sonra araştırma gemisi Oruç Reis’i tekrar Kıbrıs karasularına gönderecektir.
Belki de Doğu Akdeniz meselesi, nihayetinde AB’nin sert bir güvenlik tepkisiyle birlikte birleşik ve güçlü bir dış politikanın ortaya çıkmasıyla sonuçlanan bir sorundu.
Bu bölgenin önemi, ABD’nin AB ülkelerini sorumlulukları üstlenmeye zorlamada azalan rolü nedeniyle arttı. Bu durum da Brüksel’i, benzer Rus kaynaklarına uzun vadeli bağımlılığı kırarak, Doğu Akdeniz kaynaklarından enerji güvenliği yeteneklerini artırmaya itiyor. Yani bu durum, AB’nin Türkiye hükümetinin Akdeniz’deki düşmanca politikalarına kesin olarak yanıt vermeye hazır olduğu anlamına geliyor. Fransa ve AB’ye üye diğer ülkelerin buna hazır olmasına rağmen, özellikle de Türkiye hükümetinin daha fazla mülteci ve göçmeni Avrupa’ya göndermekle tehdit etmeye devam etmesi nedeniyle Almanya ve diğer Doğu Avrupa ülkelerinin, Ankara’yı bölgeden uzaklaştırma riskini göze almaya istekli olacağı belirsizdir veya kesin değildir.



Yeni anket sonuçlarına göre AfD rekor kırıyor

Tino Chrupalla ve Alice Weidel, 2022'den beri partinin eş genel başkanlığını yürütüyor (AP/Arşiv)
Tino Chrupalla ve Alice Weidel, 2022'den beri partinin eş genel başkanlığını yürütüyor (AP/Arşiv)
TT

Yeni anket sonuçlarına göre AfD rekor kırıyor

Tino Chrupalla ve Alice Weidel, 2022'den beri partinin eş genel başkanlığını yürütüyor (AP/Arşiv)
Tino Chrupalla ve Alice Weidel, 2022'den beri partinin eş genel başkanlığını yürütüyor (AP/Arşiv)

Cumartesi yayımlanan bir anket sonucuna göre AfD (Almanya İçin Alternatif), ülkesinde en revaçta olduğu günleri yaşıyor. 

Almanya'nın en popüler tabloid gazetesi Bild'in INSA'ya yaptırdığı ankete katılanların yüzde 28'i hemen seçim yapılsaydı bu radikal sağcı partiye oy vereceğini söyledi. 

AfD, bir önceki Bild/INSA anketine göre oyunu bir puan artırdı. 

Başbakan Friedrich Merz'in CDU/CSU'suysa (Hıristiyan Demokratlar) yerinde sayarak yüzde 24'te kaldı.  

Koalisyon hükümetinin küçük ortağı SPD (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) de yüzde 14 onay oranını sürdürdü. 

Yeni ankette Bündnis 90/Die Grünen'in (Yeşiller) bir puan düşerek yüzde 12'de, Die Linke'ninse (Sol Parti) değişim göstermeyerek yüzde 11'de kaldığı görülüyor. 

Katılımcılar, oyların yüzde 11'ine yakınını baraj altında kalacak partilere vereceklerini bildirdi. 

Bu da hükümet kurmak isteyen partilerin, geçerli oyların kalan kısmında en az yüzde 45'lik bir blok oluşturması gerektiğini gösteriyor.

Diğer partilerin geçmişte AfD'yle koalisyon kurmaya sıcak bakmadığını hatırlatan Bild, CDU/CSU ve SPD'nin yeniden iktidar olmak için bir başka partiyi daha yanlarına çekmeleri gerektiğini aktarıyor.

20-24 Nisan'da 1203 katılımcıyla gerçekleştirilen ankette, "26 Nisan'da federal seçimler yapılsaydı hangi partiye oy verirdiniz?" diye soruldu. 

23 Şubat 2025'teki erken seçimde CDU/CSU oyların yüzde 28,6'sını alarak birinci olmuştu. Federal seçimlerde tarihinin en düşük oranını gören SPD ise yüzde 16,4'te kalmıştı.

AfD'nin topladığı yüzde 20,8 anaakımdaki siyasetçileri endişeye sokmuştu. Mevcut hükümete yönelik memnuniyetsizliğin radikal sağcılara desteği artırmasından korkuluyor.

Hükümet yapısal reformlar konusunda kararsız davranmakla suçlanıyor. 

Geçen hafta yayımlanan YouGov anketine göre, Almanların yüzde 79'u hükümetin performansından memnun değil. 

Independent Türkçe, RT, Bild


Washington, Hürmüz Boğazı'nda mayınlara karşı savaş açtı

Epaminondas adlı konteyner gemisi, Hürmüz Boğazı'nda İran Devrim Muhafızları Ordusu tarafından alıkonulurken (Reuters)
Epaminondas adlı konteyner gemisi, Hürmüz Boğazı'nda İran Devrim Muhafızları Ordusu tarafından alıkonulurken (Reuters)
TT

Washington, Hürmüz Boğazı'nda mayınlara karşı savaş açtı

Epaminondas adlı konteyner gemisi, Hürmüz Boğazı'nda İran Devrim Muhafızları Ordusu tarafından alıkonulurken (Reuters)
Epaminondas adlı konteyner gemisi, Hürmüz Boğazı'nda İran Devrim Muhafızları Ordusu tarafından alıkonulurken (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump, Amerikan Donanması'nın dünya petrol sevkiyatları için hayati öneme sahip olan ve sevkiyatların aksaması küresel ekonomiyi giderek artan ölçüde tehdit eden Hürmüz Boğazı'nda İran tarafından döşenen mayınları temizleme çalışmalarını sürdürdüğünü açıkladı.

Uzmanlara göre haftalardır devam eden savaşta ABD ile İran arasında kırılgan bir ateşkesin yürürlükte olmasına karşın bölgedeki deniz mayınlarından arındırılması aylarca sürebilir.

Associated Press (AP) haber ajansının haberine göre ABD'nin dünya petrolünün yaklaşık yüzde yirmisinin geçtiği bu su yolunu temizlediğine dair gelecekte yapılacak açıklamalar, ticari kargo gemilerini ve sigorta şirketlerini boğazın güvenli hale geldiğine ikna etmekte yetersiz kalabilir.

Dış Politika Araştırmaları Enstitüsü Ulusal Güvenlik Programı’nda misafir kıdemli araştırmacı Emma Salisbury, yaptığı değerlendirmede, “Gerçekten mayın döşemiş olman bile gerekmez; insanları buna inandırman yeterli” ifadelerini kullandı.

Aynı zamanda Kraliyet Deniz Kuvvetleri Stratejik Araştırmalar Merkezi'nde araştırmacı olan Emma Salisbury şunları ekledi:

"ABD, boğazı taradığında ve her şeyin güvenli olduğunu açıkladığında İranlıların yapması gereken tek şey ‘Pekâlâ, aslında henüz hepsini bulamadınız’ demek olacak.”

Mayın temizleme çalışmaları 6 ay sürebilir

Hassas bilgileri paylaşmak amacıyla kimliğini gizli tutan bir kaynağa göre ABD Savaş Bakanlığı (Pentagon) yetkilileri, milletvekillerine İran'ın boğaza döşediği mayınların temizlenmesinin büyük olasılıkla 6 ay süreceğini bildirdi.

Bu bilgiler salı günü Temsilciler Meclisi Silahlı Kuvvetler Komitesi'ne yapılan gizli bir brifingde sunuldu. Savaş Bakanı Pete Hegseth, cuma günü gazetecilerin bu tahmini sorması üzerine ordunun bir zaman çizelgesi konusunda spekülasyon yapmayacağını söyledi, ancak iddiayı da yalanlamadı.

Hegseth Pentagon'daki basın toplantısında "Bunun söylendiği iddia ediliyor" ifadelerini kullandı.

ABD Savaş Bakanı, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ancak uygun bir süre zarfında tespit ettiğimiz her türlü mayını temizleme kapasitemize güveniyoruz.”

Daha sonraki bir açıklamasında donanmaya boğazda mayın döşeyen her tekneye saldırması talimatı verdiğini söyleyen Trump, perşembe günü sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımda, “Bunun yanı sıra mayın tarama gemilerimiz şu an boğazı temizliyor. Bu faaliyetin 3 kat artırılmış bir düzeyde sürdürülmesi talimatı verdim” diye yazdı.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanı (CENTCOM) Amiral Brad Cooper, kısa bir süre önce gazetecilere, ABD ordusunun mayınları boğazdan temizlemek için çalışacağını açıklamış, ancak ayrıntı vermemişti.

ABD ordusunun şu an boğaz içinde mayın temizleme operasyonlarının en belirgin varlıklarından olan savaş gemileri kullandığına dair herhangi bir işaret bulunmuyor. Bununla birlikte donanmanın bölgede büyük bir savaş gemisine kıyasla çok daha az göze çarpan dalgıçları ve küçük patlayıcı imha uzmanı ekipleri bulunuyor. Böylece mayın temizleme çalışmaları yürütülüyor. Uzmanlar, bazı mayın temizleme ekipmanının gemilerden alınarak karadan konuşlandırılabileceğini belirtiyor.

Mayın döşemek, bulmaktan çok daha kolay

Şimdiye kadar herhangi bir mayın döşenip döşenmediği henüz netlik kazanmıyor. İran, savaş öncesinde boğazda kullanılan güzergâhlarda yalnızca mayın bulunma ‘ihtimalinden’ söz etti. Araştırmacı Emma Salisbury, İran'ın mayın stok tahminlerinin birkaç bine işaret ettiğini belirtti. Bu deniz patlayıcılarının büyük bölümünün eski Sovyet modellerine dayandığı değerlendirilirken bazı daha yeni türlerin Çin yapımı ya da yerli üretim olabileceği düşünülüyor.

Salisbury sözlerini şöyle sürdürdü:

“Mayın döşemek, temizlemekten çok daha kolay. Bu tür şeyleri hızlı bir teknenin kıçından denize itebilirsiniz."

Ancak ABD'nin bunu büyük olasılıkla görebileceğine de dikkati çeken Salisbury, İran'ın aynı zamanda mayın döşeyebilen ve tespit edilmesi çok daha güç olan küçük denizaltıları da bulunduğunu belirterek bunların savaşta imha edildiğine dair herhangi bir işaret olmadığını söyledi.

İran'ın boğaza mayın döşemişse bunların filmlerde görülen yüzeyde yüzen dikenli toplar olmadığını vurgulayan Salisbury’e göre mayınlar büyük olasılıkla deniz tabanında ya da bir kablo aracılığıyla tabana bağlanmış şekilde yüzeyin altında sabit tutuluyor ve bu mayınlar, bir geminin geçişinde oluşan su basıncı değişimiyle ya da motor sesiyle tetiklenebiliyor.

Washington mayınları nasıl arıyor?

Kimliğini gizli tutan bir savunma yetkilisi, ABD Donanması'nın şu an Ortadoğu’da mayın tarama kapasitesine sahip iki adet kıyı muharebe gemisine sahip olduğunu belirtti.

Yetkili, Japonya'da konuşlu iki adet Avenger sınıfı Amerikan mayın arama gemisinin de Ortadoğu'ya hareket ettiğini, ancak cuma günü itibarıyla halen Pasifik Okyanusu'nda bulunduğunu da sözlerine ekledi.

Bir Avenger sınıfı gemide görev yapmış olan emekli Yüzbaşı Stephen Wells, ABD Donanması’nın büyük olasılıkla boğazdan güvenli bir geçiş koridoru oluşturmak amacıyla deniz mayınları taraması yaptığını, mayın temizlemenin ise genellikle çatışma sonrasında gerçekleşen daha yavaş bir süreç olduğunu belirtti.

Amerikan Deniz Kuvvetleri Birliği'ne bağlı Deniz Stratejisi Merkezi uzmanı Wells şunları söyledi:

“Mayın temizlemek, bahçenizde yürüyerek yabani otları ve sarmaşıkları tek tek sökmek gibi. Bir taraftan diğerine güvenle geçebilmek gerekir. Mayın tarama ise çim biçmeye benzer."

Deniz operasyonları ve mayın temizleme konusunda uzman RAND Enstitüsü araştırmacısı Scott Savitz ise donanmanın son mayına ulaşıncaya kadar her birini temizlemek zorunda olmadığını belirtti.

Savit, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İkinci Dünya Savaşı'ndan, hatta bazı bölgelerde Birinci Dünya Savaşı'ndan bu yana temizlenmemiş alanlar hâlâ var. Çünkü bu süreç hem çok fazla kaynağa hem de uzun zamana ihtiyaç duyan bir işlemdir."

Wells ise donanmaya ait kıyı muharebe gemilerindeki ekiplerin sonar ve diğer teknolojileri kullanarak mayın arayan uzaktan kumandalı insansız araçlar konuşlandırabildiğini söyledi. Bu araçlar aynı zamanda patlayıcıları imha etmek için yüklü mühimmat da taşıyor.

ABD Deniz Kuvvetleri’ne ait gemilerin aynı zamanda dalgıçlar dahil mayın arayıp imha edebilen patlayıcı imha uzmanı ekipleri de taşıyabileceğini belirten Wells, helikopterlerin de lazer kullanarak mayın arayabildiğini sözlerine ekledi.

Nakliye şirketleri riskleri değerlendiriyor

Savitz, nakliye şirketlerinin özellikle kârlılığı göz önünde bulundurulduğunda eninde sonunda boğazdan geçmek için belirli düzeyde risk almaya hazır olacaklarını söyledi.

Hürmüz Boğazı’ndan geçmek isteyen gemiler için İran'ın onay prosedürü gereği gemilerin, savaş öncesindeki güzergâhtan farklı olarak İran kıyısına yakın kuzeydeki bir rotayı izlemesi gerekiyor.

İngiliz sigorta komisyoncusu Marsh'ın deniz savaşı riskleri yöneticisi Dylan Mortimer, sigorta şirketlerinin gemi sahiplerine güvenli geçişi sağlamak amacıyla İran makamlarıyla iletişime geçmelerini zorunlu kılan bir madde eklediğini belirtti.

Mortimer, bu belgenin mayınları özellikle belirtmediğini ve füze ile insansız hava araçları (İHA) saldırıları ya da el koyma operasyonları dahil olmak üzere çeşitli tehlikelere karşı koruma sağlamayı amaçladığını açıkladı. Ancak mayınlar en azından psikolojik bir işlev üstlenmekte olup Mortimer bu olguyu ‘tehdit hayaleti’ olarak nitelendirdi.

Mortimer şunları söyledi:

"Bu durum İranlıların çıkarına hizmet ediyor. Çünkü ister mayın bulunsun ister bulunmasın, insanlar mayın olduğuna inanıyor ve buna göre davranıyor."

Tüm bu kaygılar, savaşın ardından bile boğazın güvenli olduğuna dair güvenin yeniden tesis edilmesinin çok daha uzun sürebileceğine işaret ediyor.


Ulusal güvenlik kavramının evrimi, bölgesel ve küresel bağlamının birbiri ile bağlantısı

Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)
Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)
TT

Ulusal güvenlik kavramının evrimi, bölgesel ve küresel bağlamının birbiri ile bağlantısı

Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)
Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)

Nebil Fehmi

Ulusal güvenlik hiçbir zaman statik bir kavram olmamıştır. Toprakları korumaktan ve siyasi sistemin hayatta kalmasını sağlamaktan, ekonomik dayanıklılığı, teknolojiyi, bilgiyi, toplumu ve hatta tedarik zincirlerini yönetmeye kadar genişlemiştir. Mevcut çok kutuplu çağda, bölgesel ve küresel güvenlik derinden iç içe geçmiştir. Güç kullanımına artan bağımlılık, uluslararası düzeni daha parçalı, daha rekabetçi ve daha az yönetilebilir hale getirebilir.

Ulusal güvenlik fikri

Özünde ulusal güvenlik, bir devletin siyasi otoritesini, toprak bütünlüğünü ve hayatta kalması için gerekli koşulları koruma çabasını temsil eder. Geçmiş zamanlarda bu, öncelikle işgale karşı askeri savunma ve bazen de emperyal veya sömürgeci nüfuzu koruma anlamına geliyordu. Zamanla, devletler savaşın tek tehdit olmadığını fark ettikçe kavram genişledi. Ekonomik şoklar, iç istikrarsızlık, ideolojik rekabet, siber saldırılar ve enerji bağımlılığı da bir devletin hayatta kalmasını tehdit edebilirdi.

Bu daha geniş anlam önemli çünkü hükümetlerin güvenlik politikası olarak tanımladıkları şeyi değiştiriyor. Savunma Bakanlığının artık tüm yükü tek başına taşıması mümkün değil. Nitekim ulusal güvenlik bugün finans, ticaret, halk sağlığı, altyapı, veri yönetimi ve sanayi politikasıyla kesişiyor.

Kavramın evrimi

 Modern ulusal güvenlik kavramı birkaç aşamadan geçmiştir. Önemli bir dönüm noktası, egemenliğe ve toprak sınırlarına odaklanan Vestfalya devletler sistemiydi. Ardından, büyük güçler arasındaki rekabetin güvenliği kapsamlı bir ulusal proje haline getirdiği dünya savaşları dönemi geldi. Daha sonra, Soğuk Savaş, caydırıcılık, ittifak yönetimi, nükleer denge ve istihbarat rekabetine dayalı stratejik bir gerekçe olarak ulusal güvenliği pekiştirdi.

Pearl Harbor saldırısı, Amerika Birleşik Devletleri için önemli bir dönüm noktasıydı çünkü güvenliği sınırlı dış kaygıdan kalıcı bir ulusal seferberliğe dönüştürdü. İkinci Dünya Savaşı'nın akabinde, saldırı ve Soğuk Savaş'ın başlangıcı, barış zamanı hazırlığının stratejik düşüncenin kalıcı bir parçası haline gelmesine katkıda bulundu. Bir sonraki değişim, terörizmin, devlet dışı aktörlerin stratejik hasar verebileceğini gösterdiği 11 Eylül saldırılarından sonra geldi. Hükümetler, ulusal güvenlik kavramını iç güvenlik, terörle mücadele, finansman ve sınır kontrolünü içerecek şekilde genişletti.

O zamandan beri, küreselleşme ve teknoloji bu kavramı daha da ileriye taşıdı. Ekonomik karşılıklı bağımlılık yaptırımları, enerji piyasalarını ve yarı iletken ve kritik maden tedarik zincirlerini ekonomik araçlar kadar önemli hale getirdi. Siber saldırılar, dezenformasyon, uzay sistemleri ve yapay zeka, sivil ve askeri meseleler arasındaki çizgileri bulanıklaştırdı.

Dönüm noktaları ve etkenleri

Ulusal güvenlik kavramındaki her genişleme, önceki paradigmanın sınırlılığını ortaya koyan bir şokun ardından geldi. Dünya savaşları, endüstriyel gücün, lojistiğin ve kitlesel seferberliğin savunmanın ayrılmaz unsurları olduğunu gösterdi. Soğuk Savaş güvenliğin küresel, ideolojik ve nükleer hale geldiğini ortaya koydu. 11 Eylül olayları, asimetrik tehditlerin geleneksel sınırları aşabileceğini gösterdi. Finans krizi, siber çatışma ve büyük tedarik zinciri aksamaları ise ekonomik ve teknolojik kırılganlığın stratejik bir zayıflık haline gelebileceğini ortaya çıkardı.

Burada açık bir örüntü ortaya çıkıyor; devletler genellikle güvenlik tanımlarını ancak bir olay önceki tanımın çok dar olduğunu kanıtladıktan sonra genişletirler. Bu nedenle güvenlik doktrininin evrimi kademeli olmaktan ziyade tepkisel olma eğilimindedir ve yine bu kavramın, devleti korumaktan devletin bağlı olduğu sistemleri korumaya kadar genişlemeye devam etmesinin sebebidir.

Bölgesel ve küresel güvenlik

Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz. Bölgesel savaşlar enerji fiyatlarını, ticaret yollarını, göçü, silahlanma yarışlarını ve ittifak davranışlarını, doğrudan savaş alanının çok ötesinde etkiler. Buna karşılık küresel rekabetler savaşan taraflara silah, diplomatik destek, fon ve rekabetçi anlatılar sağlayarak bölgesel çatışmaları körükler.

Ukrayna'daki savaş bu karşılıklı bağlantıyı net bir şekilde açıklıyor. Tek bir bölgesel çatışma, Avrupa’nın savunma politikalarını yeniden şekillendirdi, NATO'nun uyumunu güçlendirdi, enerji piyasalarını alt üst etti ve Avrupa'nın çok ötesine yayılan gıda ve gübre krizlerine yol açtı. Benzer şekilde, Kızıldeniz'deki istikrarsızlık, nakliye rotalarını, sigorta maliyetlerini ve küresel ticareti etkileyerek, bir su yolundaki krizin anında küresel ekonomik ve güvenlik sorununa dönüşebileceğini gösterdi. Son olarak Ortadoğu'da, İran krizi ve Hürmüz Boğazı ile bağlantılı olarak, tekrarlanan yüksek gerilim dalgaları, yerel şiddetin dış güçleri nasıl içine çekebileceğini, daha geniş çaplı çatışma olasılığını nasıl artırabileceğini ve büyük güçler arasında stratejik rekabete nasıl kapı açabileceğini gösterdi.

Bu nedenle, bölgesel güvenliğin aynı zamanda küresel güvenlik olduğu iddiası sadece bir slogan değildir. Herhangi bir bölgedeki silah kontrolü düzenlemeleri, güven artırıcı önlemler ve kriz yönetimi mekanizmaları daha geniş çaplı istikrara katkıda bulunurken, bunların çökmesi büyük güçler arasında gerilimin tırmanması riskini artırır. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre uygulamada, bölgesel ve küresel düzeyler birbirine bağlı hale gelmiştir; bir yerdeki baskının etkileri hızla diğer yerlere yayılmaktadır.

Güç kullanımı ve küresel düzen

Mevcut durum endişe verici çünkü giderek artan sayıda devlet, silahlanmayı sınırlama çerçevelerinin zayıfladığı bir dönemde güce, zorlamaya ve gri bölge araçlarına başvuruyor. Sonuç ise sadece daha fazla çatışma değil, aynı zamanda kırmızı çizgiler, gerilim eşikleri ve kriz yönetimi konusunda daha büyük belirsizliktir. Askeri güç kullanımı kolaylaşırken kontrol edilmesi zorlaştıkça, caydırıcılık daha az istikrarlı hale gelir ve yanlış hesap yapma olasılığı artar.

Gelecekteki küresel düzene gelince en olası sonuç, kurallara dayalı öngörülebilirlikten uzaklaşarak daha çok işlemsel ve çekişmeli bir sisteme doğru geçiş olacaktır. Büyük güçler doğrudan savaştan kaçınabilir, ancak bölgesel vekil güçler, siber operasyonlar, ekonomik zorlama ve seçici ittifaklar yoluyla rekabet edeceklerdir. Bu, güç açısından çok kutuplu ancak kurallar ve normlar açısından parçalanmış, daha zayıf küresel kurumlar ve daha fazla dağılmış güvenlik bloklarını içeren bir dünya doğurabilir.

Bizi ne bekliyor?

Gelecek dünya düzeni muhtemelen tek bir baskın güç tarafından değil, büyük güçler, orta güçler ve bölgesel aktörler arasındaki zorlu uzlaşmalarla şekillenecektir. Devletler, iç dirençlerini dış caydırıcılıkla birleştirmeye devam edeceklerdir; bu da ulusal güvenliğin giderek kapsamlı bir hükümet stratejisi olacağı anlamına geliyor. Buradaki tehlike, her meselenin bir güvenlik meselesi haline gelmesi, diplomasinin rolünün azalması ve siyasi uzlaşmaların daha da zorlaşmasıdır.

Ancak bu, geleceğin kaosa mahkum olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, istikrarın silah kontrolünün yeniden inşasını, krizler sırasında iletişim kanallarının canlandırılmasını ve bölgesel çatışmaların küresel tehditlerin tezahürleri olarak ele alınmasını gerektireceği anlamına geliyor. Küreselleşmenin yönlendirdiği çok kutuplu ve birbirine bağlı dünyada, güvenlik artık yerel ve güç artık ayrı değil; eski sınırlar onları birbirinden ayıramayacak kadar çok kırılgan hale geldi.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.