Avrupa Birliği değişen güvenlik ortamına uyum sağlıyor

Arşiv-İHA
Arşiv-İHA
TT

Avrupa Birliği değişen güvenlik ortamına uyum sağlıyor

Arşiv-İHA
Arşiv-İHA

Neil Quilliam
(Londra’daki Azor Stratejik Araştırma Kuruluşu’nun Genel Müdürü Neil Quilliam. Chatham House'da (Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü) Ortadoğu ve Kuzey Afrika Programı’nda görev yapmaktadır.)

Doğu Akdeniz bölgesindeki çatışma, Avrupa Birliği (AB) ve AB’ye üye devletler açısından gitgide karmaşıklaşıyor. Bu çerçevede çatışma ‘bölgesel güvenlik sorunu, enerji güvenliği sorunu ve göç sorunu’ olmak üzere birbiriyle iç içe geçmiş üç konuyla karakterize edilebilir. AB, bu konuları eş zamanlı ele almak için elinden geleni yapıyor. Öyle ki bunlar arasında, kararlı bir eylem gerektiren son derece hassas bu üç süreç de yer alıyor. Bu gereklilik ise kendi içerisinde AB’nin kapsamı dışında görünüyor.
Bu çerçevede ilk olarak, her şeyden önce AB, sürekli değişen bölgesel güvenlik ortamına uyum sağlamaya devam ediyor. ABD, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana, özellikle de Rusya tarafından ortaya koyulan ve devam eden zorluklar karşısında Avrupa kıtası için güvenilir bir güvenlik ortağı olduğunu kanıtlamış olsa da, Barack Obama başkanlığı döneminden beri güvenlik vaatlerini ve dış taahhütlerini büyük ölçüde baltaladı. Donald Trump’ın başkanlık yıllarında durum aynı şekilde devam etti ve belki de daha fazlası yaşandı. ABD dış politikasında Avrupalı ​​müttefikleri bölgesel güvenlik için önemli sorumluluklar üstlenmeye itme yönündeki mevcut eğilim, AB liderliğine büyük zorluklar ve yükler getirdi.
Aynı şekilde Rusya, Avrupalı ​​pozisyonların Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika’daki siyasi ve askeri nüfuzunu yeniden ortaya koyma konusundaki isteksizliğiyle birlikte, ABD’nin diplomatik rolünün azalması fırsatından yararlandı. Aslında ABD’nin geri çekilmesiyle boşalan alandaki varlığını doğrulayan yalnızca Rusya değildi, diğer bölge ülkeleri de bu boşluğu doldurmaya hevesliydi.
Muhtemel Joe Biden yönetimi, AB’ye önceki yönetimlerden daha güçlü diplomatik destek sağlayabilse de AB liderleri, küresel güç dengesindeki yapısal dönüşümün, ABD’nin Avrupa’daki müttefiklere yeterli desteği sağlamak için yeni bir şey getirmeyeceği anlamına geldiğinin tamamen farkındalar.
Bunun sonucunda AB, ilk olarak Rusya’nın askeri maceralarına ve fırsatçı politikasına karşı koymak için her zamankinden daha güçlü ve sert dış ve güvenlik politikaları benimsemek zorunda kaldı. Bununla birlikte AB’nin bazı üye ülkeleri, bazı ikili konularda AB’nin genel gidişatı ile tutarsız olduğu düşünülen politikalar benimsedi. Örneğin Almanya hükümeti, doğal gaz ithalatının yüzde 40’ını sağlayan Kuzey Akım (Nord Stream) hattının sağladığı enerji güvenliği konusunun yanı sıra kısmen iki ülke arasındaki tarihsel ilişkiler nedeniyle, hiçbir şekilde Rusya hükümetine karşı katı bir tavır takınmaktan kaçınmadı.
Özellikle Rusya, yıllar içerisinde kanun maddelerini ve uluslararası normları ceza almaksızın ihlal edebilmeyi hesaba kattığı için, ekonomik yaptırım uygulama tehdidini içeren politikaların benimsenmesi gerekmektedir. Bununla birlikte (Almanya parlamentosuna karşı siber güvenlik tehditlerinin, Mart 2018’de İngiltere’de yaşanan meşhur bir olayda sinir gazı kullanımının ve son olarak ünlü Rus muhalif Aleksey Navalny olayının yanı sıra) Ukrayna, Suriye ve Libya’daki Rus askeri maceralarının yığılmış etkileri, Almanya’nın görüşünün Avrupalı ortaklarla yakınlaşmasına yol açmış bu da, yeni doğal gaz boru hattı Kuzey Akım -2’nin yeniden gözden geçirilmesi çağrısıyla sonuçlanmıştır. Bu bağlamda Rusya’nın doğalgaz ithalatına olan bağımlılığını kırmak, son zamanlarda yeni bir önem ve ivme kazanmıştır.
Bu arka plan uyarınca Doğu Akdeniz’deki doğalgaz sorunuyla ilgili gelişmeler, AB ve üye ülkeleri için öncelikli konulardan biri haline geldi. Bu bölgedeki doğalgaz rezervleri, Rusya’dan yapılan gaz ithalatına geniş bir alternatif sunuyor ve bu, kelimenin tam anlamıyla AB’nin arka bahçesinde bulunan bir alternatiftir. Ancak bu bölgeden çeşitli Avrupa pazarlarına gaz dağıtımı yalnızca pahalı bir proje olarak görülmüyor. Aynı şekilde durum, bir yandan Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), diğer yandan da Türkiye arasında ‘deniz sınırlarına ve deniz altındaki doğal enerji kaynakları üzerinde egemenlik kurma hususuna’ ilişkin mevcut çatışma durumu göz önüne alındığında, Brüksel tarafından daha güçlü ve daha sürdürülebilir bir siyasi iradenin güvence altına alınmasını da gerektirecektir. Bu çerçevede AB üye devleri olan Yunanistan, Fransa, İtalya ve GKRY çıkarları, Kıbrıs karasularına erişimi güvence altına almayı amaçlayan karşı hamlelerin yanı sıra Türkiye’nin karşıt iddialarına meydan okurken, AB’nin politikalarını da ileriye taşımak üzere hareket ediyor.
Doğu Akdeniz’deki gaz kaynakları, farklı karşıtlıklar yoluyla bu ülkelerin her birinde güvenlik, ticari ve diplomatik çıkarların zengin bir karışımını temsil ediyor. Örneğin Yunanistan ve GKRY, bölgede enerji rezervlerinin geliştirilmesinde ortak maddi çıkarlara sahipken, aynı zamanda münhasır ekonomik bölgenin bulunduğu egemen suları savunmak için çalışarak, piyasalara giden en karlı yolu buluyor. Bu nedenle Ürdün, Mısır, İsrail, Filistin ve İtalya’nın üyeliğiyle Doğu Akdeniz Gaz Forumu, savaş gemilerine eşlik eden arama gemilerini Kıbrıs’ın karasularına göndererek münhasır ekonomik bölgelerin meşruiyetine karşı Ankara tarafından ortaya koyulan zorluklarla birlikte, Türkiye ve Lübnan’ı kasıtlı olarak dışlayarak kuruldu.
Fransa, Girit adasındaki bir askeri üsse 2 ‘Rafale’ uçağının yerleştirilmesine ek olarak bu yılın Ağustos ayında ortak askeri tatbikatlara katılmak amacıyla ‘Lafayette’ firkateynini Doğu Akdeniz’e göndererek, bu çatışmada Yunanistan ve Kıbrıs’ın en önde gelen ve en güçlü müttefiklerinden biri oldu.
Fransız çıkarları, Paris ve Ankara arasındaki yoğun rekabetin yanı sıra, Akdeniz’de daha geniş Fransa stratejisine odaklanarak, Yunanistan ve GKRY ile ilgili farklı bir dizi faktöre dayanıyor.
Fransa dış politikası, Fransa’nın iç bölgelerini göç dalgalarına karşı güvence altına almanın ve Akdeniz boyunca Türkiye ile nüfuz kavgalarından uzak durmanın bir yolu olarak terörle daha iyi şekilde mücadele edebilmeleri için Sahel bölgesindeki hükümetleri destekleyip, petrol ve gaz alanındaki ticari çıkarlarını güvence altına alırken, Libya’da da istikrarı tesis etmeye çalışıyor. Bu nedenle Doğu Akdeniz’deki gaz sorununun ‘Euromed’ bölgesinde Fransa açısından diğer önemli konulardan biri olmasına rağmen, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki mevcut rekabet durumu, tüm AB’nin Doğu Akdeniz’deki gaza yaklaşımı üzerinde önemli derecede derin bir etkiye sahip.
Avrupa Konseyi, Türk hükümetinin Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının belirlenmesiyle ilgili olarak, Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile Kasım 2019’da bir mutabakat imzalaması sonrasında, ‘Yunanistan ve GKRY’nin egemenlik haklarının doğrudan ihlalini temsil ettiği’ gerekçesiyle mutabakatı hızlı şekilde kınamıştı.
Ancak geçen Ağustos ayında Mısır ve Yunanistan hükümetleri ortak denizcilik anlaşması imzaladığında, Avrupa Konseyi böyle bir adım atmadı. ENİ enerji şirketi aracılığıyla ifade edilen diplomatik ve ticari çıkarları nedeniyle yakın bir zamana kadar Türkiye’nin Libya’daki tavrını destekleyici bir politika benimseyen İtalya hükümeti bile, dış politikalarını AB’nin yaklaşımlarına daha uyumlu olacak şekilde yeniden düzenledi. Fransa ve İtalya dış politikalarının görünürdeki yakınlaşması, Yunanistan, Kıbrıs, Mısır ve İsrail ile ilgili mevcut bölgesel uyumun arkasında Doğu Akdeniz bölgesinde güçlü bir AB politikalarının kümelenmesiyle sonuçlandı. Libya krizi devam ederken Türkiye, Libya’ya askeri müdahalede bulundu ve bu, durumu tepe taklak etti. Türkiye, Ağustos’un ortalarında Kıbrıs sularına 3 ikmal gemisi eşliğinde Oruç Reis araştırma gemisini ve 2 gemiyi Akdeniz’de keşif ve sondaj faaliyetleri için göndermek gibi sürekli manevralar gerçekleştirdi ve bu da Brüksel’deki AB liderliği açısından tam bir güvenlik sorununa yol açtı.
Yukarıda bahsi geçen durumların yanı sıra her iki kampta iki taraf arasındaki farklılıklara rağmen, Moskova ve Ankara arasında Suriye ve Libya’da belirgin olan yakın işbirliği, özellikle de Türkiye’nin ‘Türk Akım’ boru hattı aracılığıyla Rusya’dan Avrupa’ya gaz geçişi sağlayan bir ülke olması dolayısıyla, gerginlik ve endişelerin ana nedenlerinden birini oluşturuyor.
Son olarak Türkiye hükümeti, Almanya’nın AB içerisindeki en büyük diken olduğuna inanıyor. Ancak Almanya’nın, ‘Ankara’nın Avrupa’ya doğru mülteci akışını engellemeyi bırakacağına dair’ güçlü korkusu, Ankara’ya karşı herhangi bir güçlü önlem karşısında Türkiye’ye bir derece güvenlik sağlıyor. Bu bağlamda Türk hükümeti, meseleleri bu açıdan değerlendirmiş gibi görünüyor. Yunanistan ve GKRY’nın arkadan destek toplamasına rağmen Fransa’nın Türkiye’ye yaptırım uygulama çağrıları, nihayetinde başarısızlığa mahkumdur. AB’nin merkezindeki Berlin ve Paris arasında görünen açık ayrılık, çıkmaza ve muhtemelen eylemsizliğe yol açacaktır. Durum böyle kalırsa Türkiye hükümeti, mevcut rutin bakım işlemlerini tamamladıktan sonra araştırma gemisi Oruç Reis’i tekrar Kıbrıs karasularına gönderecektir.
Belki de Doğu Akdeniz meselesi, nihayetinde AB’nin sert bir güvenlik tepkisiyle birlikte birleşik ve güçlü bir dış politikanın ortaya çıkmasıyla sonuçlanan bir sorundu.
Bu bölgenin önemi, ABD’nin AB ülkelerini sorumlulukları üstlenmeye zorlamada azalan rolü nedeniyle arttı. Bu durum da Brüksel’i, benzer Rus kaynaklarına uzun vadeli bağımlılığı kırarak, Doğu Akdeniz kaynaklarından enerji güvenliği yeteneklerini artırmaya itiyor. Yani bu durum, AB’nin Türkiye hükümetinin Akdeniz’deki düşmanca politikalarına kesin olarak yanıt vermeye hazır olduğu anlamına geliyor. Fransa ve AB’ye üye diğer ülkelerin buna hazır olmasına rağmen, özellikle de Türkiye hükümetinin daha fazla mülteci ve göçmeni Avrupa’ya göndermekle tehdit etmeye devam etmesi nedeniyle Almanya ve diğer Doğu Avrupa ülkelerinin, Ankara’yı bölgeden uzaklaştırma riskini göze almaya istekli olacağı belirsizdir veya kesin değildir.



Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.


Trump İran’la savaşa doğru ilerliyor... Danışmanları ekonomiye odaklanmasını tavsiye ediyor

 ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
TT

Trump İran’la savaşa doğru ilerliyor... Danışmanları ekonomiye odaklanmasını tavsiye ediyor

 ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump (EPA)

ABD Başkanı Donald Trump dün yaptığı açıklamada, İran’a sınırlı bir askeri saldırı düzenlemeyi düşündüğünü söyledi. Pentagon ise İran’a yönelik haftalar sürebilecek bir operasyon için hazırlıklarını sürdürüyor; operasyonun güvenlik tesislerinin yanı sıra nükleer altyapıyı da hedef alabileceği belirtiliyor.

Reuters’ın analizine göre, olası saldırı haberleri, Trump’ın danışmanlarının ekonomik kaygılara odaklanması için baskı yaptığı bir döneme denk geliyor. Bu durum, bu yıl yapılacak ara seçimler öncesinde herhangi bir askeri tırmanışın siyasi risklerini öne çıkarıyor.

Trump, Ortadoğu’daki Amerikan birliklerinin yoğun şekilde takviye edilmesini ve İran’a olası bir hava saldırısına hazırlanılmasını emretti; operasyonun haftalar sürebileceği belirtilse de detay verilmedi.

Uzmanlar, Trump’ın İran’a odaklanmasını, ikinci döneminin ilk 13 ayında dış politikanın -özellikle askeri gücün geniş kullanımının- iç politika konularının önüne geçtiğinin en somut göstergesi olarak değerlendiriyor. Bu dönemde ABD halkının çoğunluğunun önceliği olan yaşam maliyeti gibi iç meseleler büyük ölçüde gölgede kaldı.

Trump’ın danışmanları, seçim öncesinde ekonomiye odaklanılması çağrısında bulundu

Beyaz Saray’dan üst düzey bir yetkili, Trump’ın agresif söylemine rağmen yönetim içinde İran’a saldırı konusunda henüz ‘destek’ bulunmadığını açıkladı. Kimliği açıklanmayan yetkili, Trump’ın danışmanlarının, kararsız seçmenlere ‘karışık mesajlar’ vermekten kaçınmanın ve ekonomiye öncelik vermenin önemini de fark ettiklerini belirtti.

Beyaz Saray danışmanları ve Cumhuriyetçi Parti kampanya yetkilileri, Trump’ın ekonomik konulara odaklanmasını istiyor. Geçen hafta bazı kabine üyeleriyle yapılan özel bir brifingde de bu konunun kampanyanın en önemli meselesi olduğu vurgulandı; toplantıya Trump katılmadı, ancak kaynak toplantıya katılanlardan biri olarak bilgi verdi.

Şarku'l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre başka bir Beyaz Saray yetkilisi yaptığı açıklamada, Trump’ın dış politika gündeminin ‘doğrudan Amerikan halkı için kazançlar’ sağladığını söyledi. Yetkili, “Başkanın tüm adımları (ister dünyayı daha güvenli hale getirmek, ister ülkemiz için ekonomik kazanımlar sağlamak olsun) ABD’yi önceliklendiriyor” dedi.

Kasım ayında yapılacak seçimler, Trump’ın mensubu olduğu Cumhuriyetçi Parti’nin Kongre’nin her iki kanadındaki kontrolünü koruyup koruyamayacağını belirleyecek. Demokratların bir veya her iki meclisi kazanması, Trump için kalan başkanlık döneminde ciddi bir siyasi engel oluşturabilir.

Cumhuriyetçi stratejist Rob Godfrey, İran ile uzun süreli bir çatışmanın Trump ve Cumhuriyetçiler için büyük bir siyasi tehdit oluşturacağını söyledi. Godfrey, “Başkan, üç kez art arda Cumhuriyetçi Parti’den aday olmasını sağlayan siyasi tabanı göz önünde bulundurmalı; bu taban dış politikaya şüpheyle bakıyor ve dış çatışmalara karışılmasına karşı; çünkü ‘sonsuz savaşları bitirme’ vaat edilmiş açık bir seçim taahhüdüydü” dedi.

Cumhuriyetçiler, seçim kampanyasında geçen yıl Kongre tarafından onaylanan vergi indirimleri ile konut maliyetlerini ve reçeteli bazı ilaçları düşürmeye yönelik programları öne çıkarmayı planlıyor.

Venezuela’dan daha güçlü bir düşman

Bazı muhalif seslere rağmen, Trump’ın izoleci yaklaşımını savunan MAGA (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) hareketinin destekçileri, geçen ay Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu görevden alan ani müdahaleyi destekledi. Ancak ABD, İran ile bir savaşa girerse Trump daha güçlü bir direnişle karşılaşabilir.

Trump, İran’ın nükleer programıyla ilgili bir anlaşmaya varılmaması durumunda ülkeyi bombalamakla defalarca tehdit etti. Dün de uyarısını tekrarlayarak, “Onlar için adil bir anlaşma yapmaları en iyisi” dedi.

İran Dini Lideri Ali Hamaney (AFP)İran Dini Lideri Ali Hamaney (AFP)

ABD, geçtiğimiz haziran ayında İran’daki nükleer tesisleri hedef aldı ve Tahran’ı, tekrar bir saldırıya uğraması durumunda sert bir yanıt vermekle tehdit etti.

Trump destekçileri ‘kararlı ve sınırlı önlemleri’ destekliyor

Trump, 2024 yılında ikinci başkanlık dönemini kazanırken büyük ölçüde ‘Önce Amerika’ yaklaşımına dayandı; bu yaklaşım yüksek enflasyonu düşürme ve maliyetli dış çatışmalardan kaçınma taahhütlerini içeriyordu. Ancak anketler, yüksek fiyatları düşürme konusunda Amerikan halkını ikna etmekte zorlandığını gösteriyor.

Buna karşın Cumhuriyetçi stratejist Lauren Kole, Trump’ın destekçilerinin, eylem belirleyici ve sınırlı olduğu takdirde İran’a karşı askeri adımları destekleyebileceğini söyledi. Kole, “Beyaz Saray, atılacak her adımı Amerikan güvenliği ve iç ekonomik istikrarla açık şekilde ilişkilendirmeli” dedi.

Ancak anketler, halkın başka bir dış savaşa girme konusunda isteksiz olduğunu gösteriyor. Trump’ın seçmenlerin ekonomik kaygılarını tamamen çözme vaadini yerine getirmedeki zorlukları göz önüne alındığında, İran ile olası bir tırmanış, başkan için ciddi riskler taşıyor. Trump, Reuters ile yaptığı son röportajda, partisinin ara seçimlerde zorluklarla karşılaşabileceğini kabul etmişti.

Savaşın çeşitli nedenleri

Tarih boyunca dış politika nadiren ara seçimlerde seçmenler için belirleyici bir konu olmuştur. Ancak Trump, Ortadoğu’ya iki uçak gemisi, savaş gemileri ve savaş uçaklarını içeren büyük bir güç sevk edince, İran önemli tavizler vermediği sürece askeri bir harekât gerçekleştirmekten başka seçeneği kalmamış olabilir. Aksi takdirde uluslararası alanda zayıf görünme riskiyle karşı karşıya.

Trump’ın olası bir saldırı için sunduğu gerekçeler ise belirsiz ve çeşitli. Ocak ayında, İran hükümetinin ülke genelindeki halk protestolarını bastırma kampanyasına yanıt olarak saldırı tehdidinde bulundu, ancak daha sonra geri adım attı.

"Abraham Lincoln" uçak gemisi, 8 Ocak'ta rotasını Ortadoğu'ya çevirmeden önce Pasifik Okyanusu'nda seyrediyor (ABD ordusu)"Abraham Lincoln" uçak gemisi, 8 Ocak'ta rotasını Ortadoğu'ya çevirmeden önce Pasifik Okyanusu'nda seyrediyor (ABD ordusu)

Son dönemde ise askeri tehditlerini İran’ın nükleer programını sona erdirme talepleriyle ilişkilendirdi ve ‘rejim değişikliği’ fikrini gündeme getirdi. Ancak kendisi ve yardımcıları, hava saldırılarının bunu nasıl gerçekleştireceğini açıklamadı.

Beyaz Saray’daki ikinci yetkili, Trump’ın ‘her zaman diplomasiyi tercih ettiğinin ve İran’ın geç olmadan anlaşmaya varması gerektiğinin’ açık olduğunu söyledi. Yetkili, başkanın ayrıca İran’ın ‘nükleer silaha sahip olamayacağını, üretim kapasitesi bulunamayacağını ve uranyum zenginleştiremeyeceğini’ vurguladığını bildirdi.

Birçok gözlemci, Trump’ın bu belirsizliğini, Başkan George W. Bush’ın 2003’te Irak’ı işgal etme gerekçesiyle ortaya koyduğu net hedeflerle karşılaştırıyor.

Bush, ülkenin kitle imha silahlarını yok etmeyi amaçladığını açıkça belirtmişti; ancak bu hedeflerin daha sonra yanlış istihbarat ve asılsız iddialara dayandığı ortaya çıkmıştı.

Godfrey, ara seçimlerde belirleyici rol oynayan bağımsız seçmenlerin, Trump’ın İran ile nasıl başa çıktığını yakından izleyeceğini söyledi. Godfrey, “Seçmenler ve başkanın tabanı, Trump’ın argümanlarını sunmasını bekleyecek” dedi.


Doğu Pasifik Okyanusu'nda bir tekneye düzenlenen ABD bombardımanında üç kişi hayatını kaybetti

Karayipler'de ABD'nin düzenlediği bir baskında hedef alınan bir tekne, (Arşiv- Reuters)
Karayipler'de ABD'nin düzenlediği bir baskında hedef alınan bir tekne, (Arşiv- Reuters)
TT

Doğu Pasifik Okyanusu'nda bir tekneye düzenlenen ABD bombardımanında üç kişi hayatını kaybetti

Karayipler'de ABD'nin düzenlediği bir baskında hedef alınan bir tekne, (Arşiv- Reuters)
Karayipler'de ABD'nin düzenlediği bir baskında hedef alınan bir tekne, (Arşiv- Reuters)

ABD ordusu, son aylarda yaşanan benzer olayların sonuncusu olarak, Doğu Pasifik'te bir tekneyi bombaladığını ve üç mürettebatın öldüğünü açıkladı.

Trump yönetimi, bölgede uyuşturucu kaçakçılığı şüphesiyle imha edilen gemilerin başarısını övüyor. ABD ordusu, X platformunda yaptığı bir paylaşımda, teknenin "uyuşturucu kaçakçılığı operasyonlarına karıştığını" belirtti.