Trablus’ta yeni gerilim, Sirte’de ise askeri seferberlik suçlamaları var

Mısır Askeri İstihbarat şefi Tümgeneral Halit Mügaver dün, ABD’nin Libya büyükelçisini kabul etti
Mısır Askeri İstihbarat şefi Tümgeneral Halit Mügaver dün, ABD’nin Libya büyükelçisini kabul etti
TT

Trablus’ta yeni gerilim, Sirte’de ise askeri seferberlik suçlamaları var

Mısır Askeri İstihbarat şefi Tümgeneral Halit Mügaver dün, ABD’nin Libya büyükelçisini kabul etti
Mısır Askeri İstihbarat şefi Tümgeneral Halit Mügaver dün, ABD’nin Libya büyükelçisini kabul etti

ABD ve Mısır’ın Libya krizinin çözümüne ilişkin önemli hamlelerde bulunmalarına rağmen Fayiz es-Serrac başkanlığındaki Ulusal Mutabakat Hükümeti'ne (UMH) bağlı güçler, Libya’da stratejik öneme sahip Sirte kenti yakınlarında gerçek askeri mühimmatlar kullanarak tatbikat yaptı. UMH’ye bağlı güçler ayrıca Mareşal Halife Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu’nu (LUO) şehrin çevresinde ‘askeri seferberlik ilan etmekle ve mevcut konumlarını güçlendirmekle’ suçladı.
Bu gelişmeler, yerel halk Tacura Aslanları Taburu, Tacura'daki Rahabe ed-Diru Tugayı’nın desteğiyle dün Tacura'daki Ed-Diman Tugayı’nın karargahına gerçekleştirdiği ani baskından sadece saatler sonra Seka Caddesi üzerinde bulunan UMH merkez binası önünde UMH’ye bağlı bir milis grubun olduğunu doğrulaması üzerine Trablus'ta ortaya çıkan yeni bir gerginlikle aynı zamana denk geldi. Her ikisi de UMH’ye bağlı milislerden oluşan tugaylar dün, Tacura'daki Ed-Diman Tugayı’nın karargahını ani bir baskınla kontrol altına alırken, Ed-Dimam Tugayı unsurlarını da şehrin doğu kırsalındaki Tacura bölgesi dışına sürdüler.

UMH’ye bağlı gruplar arasında çatışma çıktı
UMH ve Birleşmiş Milletler Libya Destek Misyonu (UNSMIL) bu gelişmeler karşısında sessizliğini koruyor. Tacura bölgesinde dün sabah erken saatlerde Rahba ed-Duruu Tugayı ile Ed-Dimam Tugayı arasında çatışmalar çıktı. Rahabe ed-Diru Tugayı’na ait bir dizi silahlı ve zırhlı aracın bulunduğu büyük bir konvoy, Trablus'un merkezine doğru Suk el-Cuma Bölgesi’ne giden yol üzerinde görüldü. Yerel kaynaklar ve bölge sakinleri, Tacura Aslanları Tugayı ve Rahabe ed-Diru Tugayı milislerinin Tacura bölgesinin tamamının kontrolünü ele geçirdiğini, UMH İçişleri Bakanlığı’na bağlı Ed-Dimam Tugayı milislerinin kendi karargahlarını kaybetmelerinin ardından şehrin güneyindeki Ayn Zara bölgesindeki başka bir milis karargahına sığındıklarını aktardılar.
UMH Savunma Bakanı Salah en-Nimruş, son dönemde meydana gelen nüfuz ve yetki alanlarıyla ilgili anlaşmazlıklar nedeniyle başkentin tanık olduğu kanlı çatışmaların ardından, Ed-Diman ve Tacura Aslanları tugaylarını feshetme ve komutanlarını askeri soruşturmaya sevk etme kararı aldı.  Ed-Dimam Tugayı Komutanı Ali Adridar, kendisini Savunma Bakanlığı'na teslim etmeyi reddeden İçişleri Bakanlığı'na teslim olmayı tercih ederken bu gelişme, İçişleri ve Savunma bakanları arasında anlaşmazlıkların arttığının bir göstergesi oldu.
Öte yandan Trablus Cumhuriyet Başsavcısı, UMH Maliye Bakanlığı Müsteşarı Ebubekir el-Cefal hakkında kamu parasını israf etmek ve görevini kötüye kullanmak suçlamasıyla hapis karar verildiğini duyurdu. Libya’da yolsuzlukla mücadele çerçevesinde son dönemde bakanlara ve diğer hükümet yetkililerine yönelik bir takım adımlar atılırken Belediye Muhafızları Birimi Başkanı de yolsuzluk şüphesiyle soruşturmaya sevk edildi. Bununla birlikte UMH’ye bağlı Sirte ve Cufra'nın Güvenliğini Sağlama ve Koruma Operasyon Odası, Misrata Kalkanı Tugayları’nın tanklar ve zırhlı araçlarla askeri tatbikat başlattıklarını duyurdu. Operasyon Odası dün, Sirte ve Cufra’da yoğun eğitimler gerçekleştirildiğini ve tatbikatın amacının ‘önümüzdeki dönemde yeni gelenler için hazırlık’ olduğunu belirtti.
Operasyon Odası Sözcüsü Abdulhadi Dırah yaptığı açıklamada, “Hafter, Fas ve İsviçre'deki siyasi müzakerelere rağmen halen askeri seferberlik girişimlerinde bulunuyor” ifadelerini kullandı. Dırah, Cumartesi akşamı yaptığı açıklamalarda MiG-29 tipi savaş uçaklarının Sirte ve Cufra hava sahasında görüldüklerine işaret ederek Rusya’ya ait kargo uçakları, Sirte'deki el-Kardabiye Askeri Hava Üssü’ne paralı asker ve mühimmat getirmeye devam ettiğini’ öne sürdü.
Dırah ayrıca başkentin 300 kilometre güneybatısında bulunan Eş-Şuveyrif bölgesinde Hafter’e bağlı güçlerin olduğunu öne sürerken, dün yerel basına organlarına yapılan bir açıklamayla bu iddia yalanlandı. Dırah açıklamasında el-Geylaniye bölgesinde içinde ‘Hafter’e bağlı paralı askerler’ olduğunu söylediği yaklaşık bin adet silahlı aracın seferber edildiğini iddia etti.
Dırah, ‘Suriyeli paralı askerleri taşıdığını’ söylediği bir Rus kargo uçağının Sirte'deki el-Kardabiye Askeri Hava Üssü’ne indiği ve LUO güçlerinin geçtiğimiz Ağustos ayından bu yana taraflar arasında ilan edilen ateşkesin devam ettiği, ancak aynı zamanda karşılıklı askeri seferberlik suçlamalarında bulundukları Sirte ve Cufra bölgelerinde ‘askeri takviyeler’ gerçekleştirdiğini öne sürdü.
Bununla birlikte, LUO’ya ait iki adet MiG-29 model savaş uçağının Sirte semalarında keşif uçuşu yaptıklarını gösteren video görüntüleri yayınlandı.
Öte yandan LUO’lu kaynaklar, UMH’ye bağlı silahlı milislerin ve Türkiye'ye sadık Suriyeli çetelerin, ülkenin batısındaki Misrata şehrinin doğusunda bulunan mevzilerinde bir hareketlilik gözlendiğini aktardılar. 
Bir diğer gelişmede ise Libya Kızılayı, Sirte'deki ‘bölgesinde mahsur kalan’ iki Türk’ün şehirdeki Misrata’daki Türk konsolosluğuna teslim edildiğini duyurdu. Libya Kızılayı, iki Türk vatandaşının, İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı (İHH) ile yapılan koordinasyon ve ilgili makamlar ve arabulucularla günler süren görüşmelerin ardından bölgeden kurtarıldıklarını kaydetti.
Diğer yandan ABD'nin Libya Büyükelçisi Richard B. Norland, Mısır’ın Hurgada şehrinde Libya Siyasi Diyalog Komitesi toplantısı ile ilgili olarak Mısırlı üst düzey yetkililerle görüşmeler yapmak üzere dün Kahire'ye bir ziyaret gerçekleştirdi. Norland bu ziyaret sırasında, Hurgada toplantısının sonuçlarını ele almak üzere Mısır İstihbarat Teşkilatı'nın Libya dosyası sorumlusu olan İstihbarat Teşkilatı Başkan Yardımcısı Eymen Bedi ile bir araya geldi.
 Norland, dün ABD Büyükelçiliği tarafından, Mısır Askeri İstihbarat şefi Tümgeneral Halit Mügaver ile birlikte çekilmiş bir fotoğrafıyla beraber dağıtılan kısa açıklamasında, mevcut ziyareti sırasında ‘istişarelere’ devam edeceğini söyledi. Norland açıklamasında ayrıca, “Libya'da güvenlik konusunda yapılan başarılı görüşmelere ev sahipliği yaptığı için Mısır'a teşekkür ederim. Libya Siyasi Diyalog Komitesi’ni daha iyi nasıl destekleyebileceğimiz konusunda görüş alışverişinde bulunacağız” dedi.
Norland’ın ziyareti, Mısır'da askeri isimler de dahil olmak üzere Libyalı taraflar arasında üst düzey bir görüşme için yapılan düzenlemelerle aynı dönemde gerçekleşti. Bu yüzden Libya Temsilciler Meclisi (TM) Başkanı Akile Salih'in de Norland ile bir görüşme gerçekleşmesi bekleniyor. Salih, ülkedeki mevcut krizi sonlandırmak ve siyasi bir çözüm üretmek amacıyla düzenlenmesi planlanan İkinci Sirte Konferansı için yapılan son hazırlıklar hakkında kendisine bilgi veren Libya'nın doğusundaki geçici hükümetin Dışişleri Bakanı Abdulhadi el-Huveyc ile yaptığı görüşme sırasında Kahire’ye gidebileceğini belirtmişti.
Bir başka gelişmede ise UMH’den kaynaklar, dün UMH Başkanlık Konseyi Başkanı Fayiz es-Serrac’ın ‘iki taraf arasında istişare ve koordinasyonun sürekliliği’ çerçevesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmek üzere Türkiye'ye daha önce belirtilmeyen sürpriz bir ziyaret gerçekleştirdiğini söylediler. Türk basında yer alan haberlerde, Serrac’ın Libya siyasi diyalogunun barış anlaşmasına varması halinde istifa etme niyetinde olduğunu açıklamasının ardından gerçekleşen bu ilk toplantıda ‘başkanlık konseyinin yeni bir yapıya dönüşmesi ve yönetimi devralması konusundaki mevcut düzenlemelerin’ ele alındığı belirtildi.
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, UMH Başkanlık Konseyi’nin yeni bir yapıya dönüşebileceğini söyledi. Serrac’ın henüz konsey başkanlığından ayrılmadığını belirten Kalın, Serrac’ın Libya'daki ‘bazı tartışmalı meselelere karşı’ televizyondan yaptığı bir açıklamayla bu ayın sonunda istifa edebileceğini söylediğini vurguladı.



Sudan'ın siyasi güçleri ve savaş döneminde alt üst olan öncelikler

Çad'ın Vadi Fira eyaletindeki Tin Geçiş Kampı’na doğru yola çıkmadan önce Çad-Sudan sınırında bekleyen mülteciler, 4 Mayıs 2025 (AP)
Çad'ın Vadi Fira eyaletindeki Tin Geçiş Kampı’na doğru yola çıkmadan önce Çad-Sudan sınırında bekleyen mülteciler, 4 Mayıs 2025 (AP)
TT

Sudan'ın siyasi güçleri ve savaş döneminde alt üst olan öncelikler

Çad'ın Vadi Fira eyaletindeki Tin Geçiş Kampı’na doğru yola çıkmadan önce Çad-Sudan sınırında bekleyen mülteciler, 4 Mayıs 2025 (AP)
Çad'ın Vadi Fira eyaletindeki Tin Geçiş Kampı’na doğru yola çıkmadan önce Çad-Sudan sınırında bekleyen mülteciler, 4 Mayıs 2025 (AP)

Emced Ferid et-Tayyib

Sudan'da 2023 yılının nisan ayında ordu ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasında savaşın patlak vermesinden bu yana bazı siyasi güçlerin, ülkede yaşananları tanımlama ve buna yaklaşmada belirgin bir kararsızlık sergilediği göze çarpıyor. Bu güçler savaşın ilk günlerinden itibaren yaşananları, Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin), siyasal İslam ve devrim karşıtı güçlere karşı yürütülen ideolojik nitelikli bir iktidar mücadelesi olarak sınıflandırmaya çalıştı. Bu anlatı aslında HDK’nın savaşını meşrulaştırmak için benimsediği söylemin ta kendisiydi. Bu çerçevede sergilenen siyasi tutumlar, söz konusu güçleri HDK ve onu destekleyen bölgesel güçlerle örtüşür hale getirdi. Bu güçlerin milislere destek, ağırlama ve siyasi araçsallaştırma aracılığıyla kurdukları ilişkiyi zaten gizlemedikleri biliniyordu.

Bu güçler daha da ileri giderek HDK ile ilk andan itibaren aynı çizgide olduğunu açıkça ortaya koyan kişilerle ve gruplarla açıkça siyasi ittifaklar kurdu. Bu kişilerin arasında HDK’nın savaşına siyasi bir vizyon üretmek amacıyla 2023 yılının temmuz ayında Togo’da düzenlenen toplantıya katılan Muhammed Hasan el-Teayişi yer alıyor. Süleyman Sandal ise toplantıdan kısa bir süre önce Genelkurmay Başkanlığı’na yapılan ilk saldırı anından itibaren HDK ile koordinasyon içinde olduğunu açıkladı. Taha İshak ve diğerlerinin de HDK liderliğinden isimler tarafından (İzzet Yusuf) HDK'nın komutan yardımcısının ofisinde görev yaptıkları teyit edildi. Tüm bunlara karşın bu güçler söz konusu isimleri saflarına katmakta ısrar etti ve onları dünyaya tarafsız taraflar olarak sunarak ‘Takaddum İttifakı’ bünyesinde onlarla bir araya geldi. Bir süre sonra bir kısmı ayrılarak Sudan Kurucu İttifakı (Tesis) koalisyonunu oluşturdu. Geri kalanlar ise Sumud İttifakı içinde bir nevi cezalandırılmış halde yer aldı. Ancak sorun yalnızca söylem ve ittifaklarla sınırlı değildi; daha da derininde, gerçeklerin kendisiyle yüzleşme biçiminde düğümleniyor.

HDK yalnızca orduya ya da hükümete karşı savaşmadı. Genelkurmay Başkanlığı'nı kuşatmasının hemen ardından vatandaşların evlerini işgal etmeye, özel mülkleri yağmalamaya ve sivilleri sindirmeye yöneldi. Bunu yaparken de ‘bunlar siyasal İslamcı akımı destekleyenlerin evleri’ ya da ‘Hartum’daki ordu ve Sudan dokusunun Arap unsuru’ gibi sığ ideolojik gerekçelere sarıldı. Sanki bu sınıflandırma, özel mülklere el koymaya ve insanları aşağılamaya meşruiyet zemini oluşturuyormuş gibi. Daha da tehlikeli olanı, bazı siyasi ve medya figürlerinin bu uygulamaları kınamak yerine çerçevelemeye ve sürdürülmesini meşrulaştırmaya soyunmasıydı. Öyle ki Sudanlıların evlerinin boşaltılması meselesi, Cidde Anlaşması görüşmelerinde bir müzakere ve pazarlık konusuna dönüştü.

Ardından mesele iç savaşın sınırlarını da aştı. HDK, Afrika'dan Kolombiya'ya kadar dünyanın dört bir yanından paralı asker devşirdi. Bunu sağlayan dış finansman ve destek, gizlenme ihtiyacı duymadan alenen sürdürüldü. Bu noktada konu, hükümetle yaşanan silahlı siyasi bir çatışmanın çok ötesine geçerek Sudan devletinin bütün temel unsurlarına, halkına, topraklarına ve yönetimine yönelik doğrudan bir saldırıya dönüştü.

HDK yalnızca orduya ya da hükümete karşı savaşmadı. Genelkurmay Başkanlığı’nı kuşatmasının hemen ardından vatandaşların evlerini işgal etmeye, özel mülkleri yağmalamaya ve sivilleri sindirmeye yöneldi ve bunu yaparken de sığ ideolojik gerekçelere sarıldı.

Buna karşın bazı siyasi güçler bu gerçekleri, yeniden iktidara erişimlerini düzenleyecek siyasi bir denklem uğruna göz ardı edilebilecek ayrıntılar olarak değerlendirmekte ısrar etti.

Bu süreç, Abdullah Hamduk ve bir kısım siyasi liderin HDK'nın El Cezire'yi işgal ettiği ve bölge halkına en ağır ihlalleri uyguladığı sırada HDK lideri Muhammed Hamdan Dagalu (Hâmidetî) ile ‘Addis Ababa Anlaşması’nı imzalamalarıyla zirveye ulaştı. Bu güçler söz konusu adımı Sudan hükümetiyle koordinasyon içinde attıklarını öne sürerek meşrulaştırmaya çalıştı. Ancak gerçekler bu iddiayı desteklemedi. Anlaşmanın maddeleri hükümet tarafıyla önceden koordinasyon yapıldığı fikri ile mantıksal olarak örtüşmüyor. Zamanlaması ise görmezden gelinemeyecek sorular doğuruyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre anlaşma, Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi’nin (IGAD), Cibuti'de açıkladığı olası bir ateşkesi görüşmek amacıyla planlanan Sudan Ordusu Komutanı ve Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah eş-Burhan ile Hâmidetî arasında doğrudan bir görüşme yapılmasının önünü kesmek gibi bir işlev gördü. Hâmidetî, görüşmeden yalnızca bir gün önce teknik gerekçeler öne sürerek toplantıya katılamayacağını bildirdi. Ertesi gün ise Addis Ababa'da Hamduk ve grubuyla birlikte görüntülendi. Bu gelişme, siyasi açıdan görmezden gelinmesi güç bir kanıt niteliği taşıyordu.

dfvfr
Sudan ordusu askerleri, HDK’dan geri alındıktan iki gün sonra, Hartum'un güneyindeki Omdurman şehri Saliha ilçesinde devriye gezerken görülüyor, 22 Mayıs 2025 (AFP)

Tüm bunlarda bazı siyasi güçlerin, Sudanlıların ödeyeceği bedeli yeterince gözetmeksizin yüksek maliyetli bir iktidar serüvenine göz kırptığına tanık olundu. Savaş patlak vermeden önce, hatta çok daha öncesinde, HDK ne varsayımsal ne de mahiyeti belirsiz bir tehlikeydi. Geçmişi, yapısı ve pratikleriyle HDK, Sudanlıların güvenliğine, geçimine, onuruna ve canına yönelik en büyük tehdidi temsil ediyordu. Milli görev bu tehlikeye direnmekti. Onunla bir arada yaşama formülleri aramak, onu meşru bir aktör olarak tutmaya siyasi gerekçeler üretmek ya da açık ya da örtük biçimde onunla ittifak kurmak değil.

Bu yüzden savaşın niteliğini çarpıtmaya, tarafları eşitlemeye ya da gerçeği örtmek amacıyla ‘ilk kurşunu kim attı’ gibi tartışmaların içinde hakikati boğmaya çalışmak salt bir siyasi yanılgı değil, meselenin özünden sapma. Savaş silahların patladığı anda başlamadı; milis birlikleri, günler öncesinden bir askeri üssü kuşatmak için harekete geçerek zorla askeri ve siyasi olgular dayatmaya başladığında fiilen başladı. Üstelik ne kadar tartışmalı olursa olsun içeride bir Sudan meselesine bölgesel ülkelerin müdahalesini savunmak ulusal egemenliğin sırtına saplanmış bir hançer oldu. Tıpkı Sudan devriminin sloganlarını silahlı bir milis projesinin hizmetine koşulması gibi.

Sapla samanın bir birine girdiği bir diğer tehlikeli karıştırma ise mantıksal sonucu yalnızca HDK’nın askeri varlığının barışçıl yollarla tasfiyesi olabilecek askeri müzakere ile hukukun üstünlüğüne dayalı sivil demokratik bir yönetim inşasını hedefleyen siyasi süreç birbirine karıştırılmasıydı. Bu karıştırma ne barış üretti ne demokratik geçişi sağladı. Aksine demokratik dönüşüm söyleminin savaşı meşrulaştırmak için araçsallaştırıldığı koşullarda her iki süreci de içinden çıkılmaz hale getirdi.

Yukarıdakiler soyut teorik okumalar değil, bilakis açıkça yaşanmış ve Sudanlıların ile dünyanın gözü önünde gelişmeye devam eden gerçeklerin aktarımıdır. Bu siyasi güçlere yakışan, ulusal önceliklerini yeniden düzenlemek ve dar iktidar hesapların bedelini ödemeye devam eden bir halkın canını, yurdunu ve geleceğini ortaya koyduğu bu süreçte milislerin ihlalleri karşısında Sudanlıların yanında açıkça yer almaktır.

sdvfr
Hartum yakınlarında yer alan Omdurman'da kurşun ve şarapnel izleri görülen ve Sudan bayrağı tutan kişilerin resmedil bir duvar, Sudan, 23 Nisan 2026 (AP)

Bu çıkmazdan kurtuluş imkânsız değil ve hâlâ mümkün. Ancak başlangıç noktası, günaha sarılmaktan vazgeçmek ve geçmiş tutumların açık bir muhasebesini yapıyor. Devletle ve kurumlarıyla ilişkinin yeniden ele alınması, devletin kimin yönettiği konusundaki anlaşmazlık gerekçesiyle yıkılmaması gereken ulusal bir çerçeve olarak görülmesi, Sudanlıların kendi toprakları üzerindeki egemenliğinin her türlü dış saldırıya karşı tanınması, yönetim biçimi, devleti kimin ve nasıl yöneteceği konusundaki görüş ayrılıklarının ise tamamen meşru olduğunun kabul edilmesi.

Bunlar aşırı talepler değil. Siyasi kampın kendisini içine sürüklediği sapkınlık girdabından uyanışı temsil ediyor. Ancak bu, kaybolmuş elitlerin mutlak hakikate sahip olduklarını iddia etme kibrinden vazgeçmesini ve gerçekleri kendi tercih ettikleri anlatıya uydurmak için bükmekten vazgeçmesini gerektiriyor. Devrimin sloganlarını gerçekle çelişen biçimde savaşı meşrulaştırmak için araçsallaştırarak etrafında sahte bir uzlaşı yanılsaması yaratma girişimleri ne gerçekler ne de zaman karşısında ayakta durabilir.


İdlib yeni Kardaha mı oldu?

Fotoğraf: Şarku'l Avsat
Fotoğraf: Şarku'l Avsat
TT

İdlib yeni Kardaha mı oldu?

Fotoğraf: Şarku'l Avsat
Fotoğraf: Şarku'l Avsat

İbrahim Hamidi

İdliblilerin “yeni Suriye”de karar alıcı pozisyonlara yükselmesiyle ilgili konuşmalar, rejimin devrilmesinden sonra ortaya çıkan yönetim biçiminin doğası hakkında bir tartışmayı tetikledi. Bazıları, yaşananları Esed dönemindeki Kardaha modelinin yeni isimler ve farklı bir mezhep ile yeniden üretilmesi olarak görüyor. Ancak bu yorum, içerdiği unsurlara rağmen, yeni sahneyi anlamak için yetersizdir.

Zira Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın kendisi İdlibli değil, Suriye'nin güneyinden tanınmış bir aileye mensuptur. Riyad'da doğdu ve Şam'da yaşadı. Şam'a dönmeden önce de on yıldan fazla bir süre İdlib'i yönetti. Ayrıca, kilit üst düzey pozisyonların dağılımı sadece İdlib şehrinden insanlarla sınırlı değil, çeşitli bölgeleri, sosyal ve sınıf gruplarını da içeriyor. Nitekim İçişleri, Maliye, İletişim, Enformasyon ve Sosyal İşler bakanlarının tamamı Şam ve kırsal kesiminden. Ekonomi Bakanı ve Suriye Merkez Bankası Başkanı Halep'ten. Savunma Bakanı Hama'dan, Adalet Bakanı ve İstihbarat Direktörü Deyrizor'dan, Dışişleri Bakanı ise Haseke'den. Hükümette ayrıca Beşşar Esed döneminde bakanlıklarda görev yapmış kıyı bölgelerinden bakanlar ve yetkililer de bulunuyor.

Bu durum, bürokraside, güvenlik aygıtlarında ve askeri kurumda 8 Aralık 2024'ten sonra İdlib'den Şam'a gelen bakanların, üst düzey yetkililerin ve personelin var olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor, ancak farklı bir soruyu gündeme getiriyor: İdlib “yeni Kardaha” mı? “İdlibcilik” coğrafi kökeni mi yoksa siyasi bağlılığı ve ortak deneyimi mi ifade ediyor?

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Kardaha ve İdlib deneyimleri arasında temel bir fark var. Hafız Esed ve ailesinin iktidara gelmesiyle birlikte, yönetici aile Kardaha’dan Şam'a geldi. Esed, kendi mezhebi içinde bir sınıf ve aşiret darbesi düzenleyerek, üyelerini, akrabalarını ve ağlarını başkente, iktidar merkezine ve rejimin kurumlarına, orduya ve güvenlik güçlerine taşıdı. Yönelim ya Kardaha'dan Şam ve çevresine taşınma ya da kıyı şeridinde kalma yönündeydi; burada gölge ağlar ve kaçakçılık faaliyetleri kıyı ile iç kesimler ve Suriye ile Lübnan arasında gelişti.

Esed rejimi yönetimi altında ihmal edilen İdlib ve kırsalı ise, ülkenin şahit olduğu geniş çaplı yerinden etme faaliyetlerinin ardından 2015 yılında muhalefetin ana merkezi haline geldi. İdlib, Şam ve kırsalından, Hums, Hama, Halep, Deyrizor, Dera, Kuneytra ve diğer bölgelerden yerinden edilmiş savaşçıları, aktivistleri ve sivilleri ağırladı. Evleri aynı zamanda mültecilere de kucak açtı ve çeşitli şehirlerden gelen yaklaşık 2 milyon yerinden edilmiş insan, yıllarca bombardıman ve cezalandırma altında, şehrin eteklerindeki kamplarda yaşadı. Bu kişiler, Şara liderliğindeki Heyet Tahrir eş-Şam tarafından organize edilen sivil, askeri, güvenlik, yardım, eğitim ve yapısal kurumlarda, gerek orduda, gerek güvenlik güçlerinde, gerekse de “Kurtuluş Hükümeti”nde görev yaptılar. On yılı aşkın süren çatışmalar, baskınlar ve uzlaşılar boyunca, mevcut güç yapılarını oluşturan ilişki ağları kuruldu ve uzmanlar yetişti. Bu kişiler, rejimin devrilmesinden sonra kurumların önemli bir bölümünü yönetmek üzere hemen Şam'a geldiler.

İdlib elitleri” olarak sınıflandırılanların çoğu, İdlibli değil, savaş nedeniyle bu şehre göç etmiş çeşitli bölgelerin evlatlarıdır

Bu anlamda İdlib, sadece yerel bir kimliğe sahip bir şehir olmaktan çıkıp, tüm Suriye muhalefeti için siyasi, sosyal ve askeri bir laboratuvar haline geldi. Bu nedenle, bugün görevde bulunan birçok figür, yalnızca coğrafi olarak değil, örgütsel, siyasi veya mecazi anlamda da “İdlibli” olarak tanımlanabilir.

“İdlib elitleri” olarak sınıflandırılanların çoğu, İdlibli değil, savaş nedeniyle bu şehre göç etmek zorunda kalan çeşitli bölgelerin evlatlarıdır. Kardaha, hırslı evlatlarını iktidara taşırken, İdlib ezilenlere kucak açtıktan sonra, şimdi onları yeniden hükümet kurumlarına taşıyor. Lazkiye kırsalındaki bu kasaba-şehir, tek bir aileye ve belirli bir nüfuz ağına bağlı, kapalı bir güç merkeziydi. Türkiye sınırındaki şehre (İdlib) gelince, savaş yıllarında Suriye'yi birleştiren bir alan ve ülke içindekilerle Türkiye ve diğer ülkelerdeki mülteciler arasında bir bağlantı noktasıydı. “İdlib, küçük Suriye'dir” denildiğinde, bu daha büyük resmin bir özeti olduğu anlamına gelir; “Suriye, büyük İdlib'dir” denildiğinde ise ülkenin dört bir köşesinin içinde temsil edildiği anlamına gelir.

Ölçü, coğrafyayı ve dar bağlantıları aşan bir hukuk, Şam’a gelmeden ve kurumlarına ulaşmadan önce İdlib'in mağaralarında ve kamplarında çok acı çekenlerin hayalini kurdukları devletin inşasıdır

Bu perspektiften bakıldığında, iki kale arasındaki karşılaştırma, sayılar ve isimlerin gösterdiğinden daha karmaşık görünmektedir. Bu, Şam'daki atama, yetki ve temsil kriterleri hakkındaki meşru soruları ortadan kaldırmıyor. Bu nedenle, soru bir kimlik kartının ayrıntılarıyla ilgili olmaktan ziyade yeni devletin devrim ve savaşın sağladığı meşruiyetten kurumların, hukukun ve yetkinin sağladığı meşruiyete geçişiyle ilgili olabilir. Bugün Suriye'nin karşı karşıya olduğu meydan okuma, pozisyonlardaki çeşitlilik veya yoğunlaşma ya da İdlib-Hama-Deyrizor üçgeni değil. Daha ziyade, tüm Suriyelileri kapsayan ve yetkinlik, hesap sorma ve hukukun üstünlüğüyle yönetilen istikrarlı kurumlar üreten bir yönetim sistemi oluşturmak için coğrafi sınırları aşabilen bir devlet inşa etmektir.

Bu nedenle, “İdlibcilik” etrafındaki tartışma coğrafyayla sınırlı kalırsa yanıltıcı olabilir. Gerçek ölçüt, kelimenin tam anlamıyla veya mecazi olarak İdlib'den veya başka bir yerden gelen yetkililerin sayısı olmayacaktır. Coğrafyayı ve dar bağlantıları aşan bir hukuk, Şam’a gelmeden ve kurumlarına ulaşmadan önce İdlib'in mağaralarında ve kamplarında çok acı çekenlerin hayalini kurdukları devletin inşasıdır.


Batı Şeria'daki silahlı saldırıda 1 İsrailli öldü, 5 kişi yaralandı

Batı Şeria'daki olay yerinde polis ve sağlık ekipleri (The Times of Israel).
Batı Şeria'daki olay yerinde polis ve sağlık ekipleri (The Times of Israel).
TT

Batı Şeria'daki silahlı saldırıda 1 İsrailli öldü, 5 kişi yaralandı

Batı Şeria'daki olay yerinde polis ve sağlık ekipleri (The Times of Israel).
Batı Şeria'daki olay yerinde polis ve sağlık ekipleri (The Times of Israel).

İsrail polisi ve sağlık ekipleri bugün (Pazar), Batı Şeria'da düzenlenen silahlı saldırıda en az bir İsraillinin öldüğü bildirdi.

Şarku'l Avsat'ın The Times of Israel gazetesinden aktardığı habere göre İsrail acil yardım servisi, terör saldırısı olduğundan şüphelenilen silahlı saldırıda bir kişinin öldüğünü, beş kişinin de yaralandığını açıkladı. İsrail polisi ise saldırıyı gerçekleştirdiğinden şüphelenilen kişinin, saldırı bölgesinin kuzeyinde bulunan Arap kenti Tayyibe sakini olduğunu ve Kohav Yair bölgesinde “etkisiz hale getirildiğini duyurdu.

Olay yerinden paylaşılan görüntülere göre saldırgan, halk arasında “Carlo” veya “Carl Gustav” olarak bilinen el yapımı bir makineli tüfek kullandı.

İsrail ordusu ve polisi, saldırıyı gerçekleştiren kişinin güvenlik güçleri tarafından etkisiz hale getirilerek yakalandığını açıkladı. Güvenlik güçleri, olaya karışmış olabilecek ikinci bir saldırganı arama çalışmalarını ise sürdürüyor.

Silahlı saldırının ardından, İsrail'in orta kesimindeki Tsur Natan yerleşiminde başka kişilerin sızmış olabileceği ihtimaline karşı en üst düzey alarm durumu ilan edildi. İsrail ordusu, yeni bir duyuruya kadar belde sakinlerinden evlerinde kalmalarını istedi.

Öte yandan İsrail ordusu, olay yerine özel kuvvet birliklerinin sevk edildiğini bildirdi.