Dünyanın koronavirüsle mücadelesi sürüyor: Can kaybı 1 milyonu aştı

Dünyanın koronavirüsle mücadelesi sürüyor: Can kaybı 1 milyonu aştı
TT

Dünyanın koronavirüsle mücadelesi sürüyor: Can kaybı 1 milyonu aştı

Dünyanın koronavirüsle mücadelesi sürüyor: Can kaybı 1 milyonu aştı

Şarku'l Avsat'ın Worldometers’den aktardığı verilere göre dünya genelindeki koronavirüs vakası sayısı 38 milyon 436 bine, can kayıpları ise 1 milyon 92 bine ulaştı. Diğer yandan, dün Çinli yetkililer ise salgının küçük bir odak noktasının keşfedilmesinin ardından tüm Qingdao şehri sakinlerinin koronavirüs testine tabi tutulması için hızlı davrandı.
Ölümcül koronavirüs dünya genelindeki etkisini hızla sürdürürken, başta Avrupa’dakiler olmak üzere salgının ilk dalgasını atlatan ülkeler ise salgına dair yeni sıcak noktalar ile mücadele ediyor.
Hükümetler, koronavirüs aşısının henüz bulunmaması dolayısıyla, salgının geniş çapta yayılmasından korkuyor. AFP’nin haberine göre, geçen yıl salgının patlak verdiği Çin’de Pazar günü salgının küçük bir odak noktasının keşfedilmesinin ardından ülkenin doğusundaki Qingdao şehrindeki tüm nüfusu toplu teste tabi tutma kararı aldı. Nitekim Çinli yetkililer, dün öğleden sonra en az 4 milyon kişiden test için örnek topladı. Qingdao yetkilileri, 1,9 milyon test sonucunun yayınlandığını, önceden teyit edilen vakalar dışında yeni vakaların kaydedilmediğini doğruladı.
Yetkililer, 9,4 milyon nüfuslu şehrin tümünü Perşembe gününe kadar teste tabi tutmayı planlıyor.
Diğer ülkelerin etkili test sistemleri kurma yönünde tökezleyen çabalarıyla çelişen sahnelerde, Qingdao'da koruyucu giysiler giyen sağlık çalışanları şehrin mahallelerinden numune toplama noktaları olarak çadırlar kurdu. Ebeveynler, çocuklarını da bu çadırlara getirdi.
Mart ve Nisan aylarında uygulanan tam kapanışlardan kaçınmaya çalışan Avrupalı hükümetler ise, yeni kısıtlamalar getirip incelemeleri yoğunlaştırarak vaka sayısındaki yeni artışı kontrol altına alma mücadelesi veriyor.
İngiltere, Fransa, Almanya, Polonya ve Çek Cumhuriyeti'nde son haftalarda vaka sayılarında yaşanan ciddi artış, şuanda düşüklerde seyreden can kaybı oranlarında da olası bir artış yaşanacağı korkusuna neden oldu.
Paris Hastaneler Genel Müdürü Martin Hirsch, yoğun bakım yataklarının önümüzdeki hafta Kovid-19 hastaları ile dolabileceği uyarısında bulundu.
Paris ve banliyölerindeki 39 hastaneden sorumlu Martin Hirsch, Le Parisien gazetesine verdiği demeçte, “24 Ekim tarihine kadar, yoğun bakımda en az 800 ila bin Kovid hastası olacağı, bunun da mevcut kapasitemizin yüzde 70 ila 90'ını temsil edeceği bekleniyor” ifadelerine başvurdu.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un Çarşamba akşamı bir televizyon röportajında ​​yeni kısıtlamalar açıklayacağı bekleniyor. Medya kuruluşları ise Paris ve diğer şehirlerde sokağa çıkma yasağı ilan edileceği öngörüsünde bulunuyor.
Tedbirlerin artırıldığı İtalya’da ise partiler, amatör futbol maçları ve geceleri barlarda yemek yemek yasaklandı. 
Diğer yandan, Polonya Başbakanı Mateusz Morawiecki, salgına yakalandığı anlaşılan bir kişiyle temasa geçmesinin ardından karantinaya girdi.
Avrupa'daki en yüksek can kaybı oranlarına sahip İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’dan oluşan Birleşik Krallık’ta. Başbakan Boris Johnson salgını kontrol altına alma yönündeki yeni stratejinin parçası olarak daha önce Liverpool'daki barların kapatılması talimatını vermişti. Kapanma zorunluluğuyla karşı karşıya kalacak kurumların hükümetten destek alacağını söyleyen Johnson’ın ziyafet mekanlarının kapatılmasına odaklanması, öfkeye neden oldu.
Liverpool'da bir bar sahibi Simon Ashdown, söz konusu kararı “felaket” değerlendirerek “Bu kapanıştan fazla kuruluşun sağ çıkacağını sanmıyorum” ifadelerine başvurdu.
Londra hükümeti ise, bilim uzmanlarının salgını durdurmak amacıyla Eylül ayı itibariyle acil kapanışa gitme önerilerini görmezden geldiği için dün yeni eleştirilerle karşı karşıya kaldı. Muhalefette önde gelen İşçi Partisi, hükümetin bu konuda tepkisiz kalmasının endişe verici olduğunu belirtti. Aynı zamanda salgını durdurmaya yönelik en son planının güvenilirliği hakkındaki soru işaretlerini gündeme getirdi.
Hükümet’in Sağlık Baş Danışmanı Prof. Dr. Chris Whitty, Başbakan tarafından açıklanan son önlemlerin salgının artışını durduracağından ‘emin olmadığını’ belirtti. Nitekim Başbakan Johnson, ülkede orta, yüksek ve çok yüksek olmak üzere üç farklı alarm seviyesine göre uygulanacak üç aşamalı kısıtlamaları açıklamıştı.
Alman Şansölyesi Angela Merkel, koronavirüs salgının Avrupa’daki gidişatından duyduğu endişeyi dile getirdi. Bölgeler Avrupa Komitesi’nde konuşan Merkel, Avrupa'nın neredeyse tüm bölgelerindeki vakaların yeniden artış gösterdiğini, tehlikeli durumun henüz değişiklik göstermediğini ifade etti. Merkel, DPA’nın haberine göre, varılan noktayı riske atmamak ve ikinci bir kapatmanın gerekmediğinden emin olmak için gereken her şeyin yapılması talebinde bulundu.
Söz konusu açıklamalarında aynı zamanda “Avrupa’da yaşayan insanlardan dikkatli olmalarını, kurallara uymalarını, sosyal mesafe ve maske takımına iltizam göstermelerini, salgını sınırlamak ve ekonomik faaliyetimizi sürdürmek için elimizden geleni yapmayı istemeliyiz” ifadelerine başvurdu.
Ekonomiyi kötü etkileyecek sancılı kapanmalar ve sosyal mesafe önlemleri karşısında, bazı ülkeler ise ‘sürü bağışıklığına’ ulaşılması için salgının insanlar arasında yayılmasına izin verme önerisinde bulundu. Ancak Dünya Sağlık Örgütü (WHO), bu tür planların uygulanabilir olmadığını, başarıya varmak için toplu aşılama yapılması gerektiğini söylüyor.
WHO Genel Direktörü Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus, Pazartesi günü konuyla ilgili yaptığı açıklamada, sürü bağışıklığının insanları virüse maruz bırakmakla değil, onları virüsten korumakla olacağını vurguladı. Virüsün serbest dolaşımına izin verilmesi fikrinin bilimsel açıdan sorunlu ve gayriahlaki olduğunu söyleyen Ghebreyesus, “Bu bir seçenek değildir” dedi.
Akademik bilim dergisi The Lancet’te yayınlanan bir araştırmada ise, virüse maruz kalmanın gelecekte bağışıklığı garanti etmeyeceği, aksine daha şiddetli semptomlarla ikinci bir enfeksiyonun patlak verebileceğine değinildi.
ABD, toplamda 220 bin 939 can kaybı ile, koronavirüsün sebep olduğu ölümler açısından koronavirüs salgınından en çok etkilenen ülke sayılıyor. Ardından ise 151 bin 63 can kaybı ile Brezilya, 110 bin 686 ile Hindistan, 84 bin 420 can kaybı ile Meksika ve 43 bin 18 ile İngiltere geliyor.
Salgının yeniden patlak vermesi riskiyle karşı karşıya olan Rusya’da ise son 48 saat içerisinde koronavirüs kaynaklı 483 can kaybının kaydedildiği resmi olarak duyuruldu. Böylece salgın başlangıcından bu yana kaydedilen sayının üzerine çıkıldı. AFP’nin haberine göre, gözlemciler yetkilileri can kayıplarının tamamını açıklamamakla suçluyor; zirâ Rusya, salgının ölümlerin yalnızca ana nedeni olduğu vakaları sayıyor.



Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
TT

Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi

Umman Sultanlığı'nda bugün gerçekleştirilen İran ve ABD arasındaki görüşmeler sona erdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, iki tarafın bugünkü görüşmelerde dile getirilen mesajlar konusunda her iki ülkenin başkentleriyle istişarede bulunduktan sonra görüşmelere devam etme konusunda anlaştığını açıkladı.

İran ve Amerikan heyetleri, Umman arabulucusu Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi aracılığıyla mesaj alışverişinde bulundular. El-Busaidi, bugünkü görüşmelerin "çok ciddi" olduğunu ve her iki tarafın pozisyonlarını netleştirmeye ve ilerleme kaydedilebilecek olası alanları belirlemeye yardımcı olduğunu söyledi.

Arakçi, görüşmelerin atmosferinin "iyi" olduğunu ve bir sonraki oturumun tarih ve yerinin birkaç gün içinde belirleneceğini ifade etti.

Washington, Tahran ile yapacağı görüşmelerde İran'ın nükleer programını, balistik füzelerini, bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği ve kendi halkına yönelik muamelesini de ele almak istiyor. Ancak İran, yalnızca nükleer konuları görüşmek istiyor.


Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi
TT

Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi

Steve Hewitt

“Asla satılık olmayan yerler vardır.” Bu sözlerle Kanada Başbakanı Mark Carney, Mayıs 2025'te Oval Ofis'te ABD Başkanı Donald Trum’a karşı durdu; bu sahne sembolik bir anlam taşıyordu.

Bu sözler Davos'ta söylenmedi, Grönland ile ilgili olarak Danimarka Başbakanı'na yöneltilmedi. Aksine, Carney'nin Trump'ın Kanada'ya yönelik bölgesel emellerini dizginlemeye çalıştığı bir anda Washington'da söylendi; bu emeller, Başkan’ın ikinci dönem için Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden etkilemeye başladı. Trump'ın bu söze karşılığı ise kısa ve net bir işaret taşıyordu: “Asla deme.”

Toprak satışları ile ilgili sözlü atışmanın ardında, büyük ölçüde fark edilmeyen tarihi bir ironi yatıyordu. Trump ve Carney, modern sınırları büyük ölçüde başkalarından ister satın alma yoluyla isterse zorla, elde edilen topraklarla şekillenen iki ülkeyi yönetiyorlar.

Kanada örneğinde, bu durum tek bir devasa anlaşmayla cisim buldu. 1670 yılında kürk ticareti şirketi olarak kurulan ve 2025 yılında tasfiye edilen Hudson Bay Şirketi, 1870 yılında 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsayan Rupert's Land olarak bilinen bölgeyi Kanada hükümetine sattı. Bu anlaşma, Kuzey Amerika tarihindeki en büyük toprak satın alımı sayılıyor. Günümüz Kanada'sının üçte birini temsil ediyor ve değerinin bugünkü dolar karşılığı yaklaşık 35 milyon Kanada dolarıdır. Ancak, bu topraklarda yaşayan yerli halkın görüşleri dikkate alınmamıştı ve bu durum, yeni yönetim düzenlemelerine karşı 1870 ve 1885 yıllarında iki ayaklanmaya yol açtı.

Kanada bu büyük anlaşmayı yaptığında, Amerikan toprak genişleme modeli zaten yerleşmişti. Orijinal on üç koloni, günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nin yalnızca yaklaşık yüzde 12'sini temsil ediyordu. Bunu takiben kademeli bir ilhak, savaş ve satın alma süreci yaşandı. İlhak, Hawaii ve Teksas da dahil olmak üzere birçok bölgeyi kapsıyordu. Savaş yoluyla genişleme, 1846-1848 yılları arasında gerçekleşen Meksika-Amerika Savaşı’yla yaşandı ve bu savaş, Washington'un yaklaşık 1,3 milyon kilometrekarelik bir alanı (bugün Kaliforniya, Nevada ve Utah da dahil olmak üzere birçok eyaleti kapsayan bölgeyi) ele geçirmesiyle sonuçlandı. Ardından, ABD'yi bugün bile kontrolü altında olan Pasifik ve Karayipler'deki topraklarıyla kıtalararası bir emperyal güç konumuna getiren 1898 İspanya-Amerika Savaşı yaşandı.

Fetih ve ilhakın yanı sıra, toprak satın alımları da Amerikan devletinin inşasında sağlam şekilde yerleşmiş bir araç olmayı sürdürdü. Bu tarihi miras, Donald Trump'ın toprak edinme yaklaşımıyla doğrudan bağlantılı ve Grönland hakkındaki açıklamalarını, haritaların antlaşmalar ve savaşlarla değiştirildiği ve toprakların, halkları için bir vatan haline gelmeden önce uluslar arasında müzakere konusu olduğu eski bir siyasi geleneğin bağlamına yerleştiriyor.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor

Trump'ın Grönland ile ilgili girişimleri, 19. yüzyılda ABD'de yaygın olan bir siyasi modele dönüşü yansıtıyor. O zamanlar ülke bugünkünden daha küçüktü, ancak kıtasal ağırlık kazandıran ve emperyal bir güç olarak konumunu sağlamlaştıran hızlı bir genişleme sürecine girmişti.

Ne var ki ABD bağımsız bir oluşum olarak var olmadan önce bile, efsanevi hayal gücünde bir toprak satın alma anlaşmasıyla bağlantılıydı. 1626'da bir Hollandalı yerleşimci, Manhattan Adası'nı neredeyse hiçbir değeri olmayan mallar karşılığında satın almıştı. Popüler anlatı bunu, topraklarının gaspını haklı çıkarmak için saf Yerli Amerikalıların kandırılması olarak tasvir etse de gerçek çok daha karmaşıktı ve toprak mülkiyetinin ne anlama geldiğine dair kökten farklı ve birbirinden uzak anlayışları içeriyordu.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor. Gerçek şu ki, Başkan da geçmişi günümüzle ilişkilendirmekten çekinmiyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla ilgili olarak, Avrupalı güçleri Batı Yarımküre'ye müdahale etmemeleri konusunda uyaran 1823 tarihli Monroe Doktrini'ne atıfta bulundu; Washington bu bölgeyi kendi etki alanı içinde görüyordu. Trump kendi versiyonuna “Donroe Doktrini” adını verdi. Ayrıca, en sevdiği Amerikan başkanının, ABD'nin İspanya ile savaşı sırasında kıta sınırlarının ötesine genişlediği bir dönem olan 1897-1901 yılları arasında görev yapan Başkan William McKinley olduğunu da açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)

19. yüzyıl, yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü başkanı Thomas Jefferson dönemindeki ilk büyük toprak satın alımına tanık oldu. 1803'te, Napolyon yönetimindeki Fransa, Kuzey Amerika'nın kalbinde, daha önce İspanya kontrolünde olan 2,14 milyon kilometrekarelik geniş bir bölgeyi kendisine sattı. Anlaşmanın değeri 15 milyon dolardı; bu da günümüzde yaklaşık 350 milyon dolara denk geliyor. Bu alan, orijinal on üç koloninin yüzölçümünü iki katından fazla artırdı ve daha sonra kurulan on beş Amerikan eyaletinin temeli oldu.

Ardından, İspanya'nın bölge sakinlerinin İspanyol hükümetine sunduğu mali talepleri Washington'un karşılaması karşılığında 1819 tarihli Adams-Onís Antlaşması ile devrettiği Florida bölgesi ABD topraklarına katıldı. Amerika Birleşik Devletleri, Madrid'e bu topraklardan vazgeçmesi için sürekli baskı uyguluyordu ve İspanya mali krizi sırasında nihayet bunu kabul etmeden önce Washington bölgenin batı kesimi üzerinde zaten kontrol kurmuştu.

Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)

1854'te ise Meksika'daki ABD elçisi James Gadsden'in adını taşıyan Gadsden Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma kapsamında Meksika, günümüzde güney Arizona ve New Mexico'yu oluşturan yaklaşık 77 bin kilometrekarelik topraklarını sattı. Washington, Güneybatı'yı Pasifik Okyanusu'na bağlayan bir demiryolu inşaatını kolaylaştırmak için bu toprakları satın almaya çalışıyordu.

Bir diğer büyük toprak satın alımı yine 19. yüzyılda gerçekleşti. 1867'de Amerika Birleşik Devletleri Alaska'yı Rusya'dan satın aldı. Bölge 1,5 milyon kilometrekareden fazla bir alanı kapsıyordu ve bugünkü değeriyle 132 milyon dolara mal olmuştu. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre anlaşmayı ABD Dışişleri Bakanı William Seward müzakere etmişti ve o dönemde satın alınan toprakları işe yaramaz, donmuş bir bölge olarak gören muhaliflerden gelen eleştiri dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. Ancak Alaska daha sonra 49. eyalet ve yüzölçümü bakımından ülkenin en büyük eyaleti oldu.

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusuyla Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusu nedeniyle Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı. Washington ve Kopenhag arasında bir anlaşma imzalandı ve ardından Danimarkalılar tarafından ulusal bir referandumla onaylandı. Anlaşmaya göre, adalar 25 milyon dolara (bugünkü değeriyle yaklaşık 633 milyon dolar) ABD egemenliğine devredildi ve Amerikan Virgin Adaları olarak yeniden adlandırıldı.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)

O dönemdeki anlaşma, Danimarka'nın Grönland üzerindeki egemenliğini tanıyan bir madde içeriyordu. Ancak bu tanıma, Washington'un İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra adayı satın alma girişimini engellemedi ve bu fikir, Trump'ın ABD'nin nüfuzunu genişletme vizyonunun bir parçası olarak son yıllarda yeniden gündeme geldi.

Bu bağlamda, Trump tarafından sunulan ABD'nin toprak satın alımları yoluyla genişlemesi, ülkenin siyasi tarihinde uzun süredir devam eden bir geleneğin uzantısı gibi görünüyor. Aynı şekilde Washington'un, satmakta tereddüt eden taraflarla başa çıkarken siyasi ve ekonomik baskı taktiklerine başvurmasının, Kopenhag, Nuuk, Ottawa veya Panama City’de (sonuncusu, Trump'ın 1977 anlaşmasıyla Panama'ya devredildikten sonra yeniden Amerikan kontrolüne geri dönmesini istediğini söylediği Panama Kanalı ile bağlantılı) çok sayıda örneği bulunmaktadır. Başkanın, ülkesinin topraklarını genişletme çabalarında- ki bunu ABD’nin bağımsızlığının 250. yıldönümüyle ilişkilendirmiş de olabilir- kesin bir “hayır” cevabıyla karşılaşıp karşılaşmayacağı sorusu hâlâ ortada duruyor.


Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
TT

Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)

Jeffrey Epstein, Woody Allen'ın kızının ABD'deki bir üniversiteye girmesini sağlamış.

ABD Adalet Bakanlığı'nın geçen hafta yayımladığı dava belgelerinde, Allen'ın eşi Soon-Yi Previn'in Epstein'le yazışmaları ortaya çıktı. 

2017 tarihli yazışmada Previn, evlatlık kızları Bechet Allen'ın New York'taki Bard College'a kabul sürecine katkısı nedeniyle Epstein'e teşekkür ediyor. 

E-postalara göre Epstein, üniversitenin rektörü Leon Botstein'la kişisel bağlantısı sayesinde Allen'ın kızının okula kabul edilmesini sağlamış.

Previn'in mesajında şu ifadeler yer alıyor: 

Bechet'ın biraz zorlanmasının ve önceden okula kabul aldığını bilmemesinin en iyisi olduğunu düşünüyorum. Böylece Bard'a girene dek biraz ter dökmüş ve bunu gerçekten istemiş olur. Bizim adımıza bu işi hallettiğin teşekkür ederim. Bunun benim için ne kadar önemli olduğunu anlatamam.

Botstein'ın sözcüsü David Wade, New York Times'a gönderdiği açıklamada, Mayıs 2021'de mezun olan Bechet'ın okula kendi başarısı sayesinde kabul edildiğini savunarak iddiaları yalanladı. 

Wade, Botstein'ın onlarca yıldır başvuru sürecindeki ailelerle görüştüğünü, kampüs ziyaretleri ve kabul görüşmeleri konusunda çok sayıda talebe yanıt verdiğini belirterek, "Buradaki tek fark, Epstein'in kendi etkisinin önemli olduğuna aileyi inandırmaya çalışması" dedi.

Sözcü, Epstein hakkında "Her gün güneşin doğuşunu bile kendine mal eden seri bir yalancıydı" ifadelerini kullandı. 

Haberde, Bard College'ın başvuruların yaklaşık yüzde 40'ını kabul ettiği de vurgulanıyor.

Timothée Chalamet'ye sert sözler

Previn'in 2018'de Epstein'e gönderdiği e-postada oyuncu Timothée Chalamet hakkında sarf ettiği ifadeler de dikkat çekti. 

Allen'ın eşi, mesajında "O şerefsiz Chalamet'nin filminin iyi eleştiri almamasına sevindim" diyor. 

Yazışmada bahsedilen filmin, Chalamet'nin başrolde oynadığı 2018 yapımı Sıcak Bir Yaz Gecesi (Hot Summer Night) olduğu düşünülüyor.

Diğer yandan Chalamet, Woody Allen'ın çekimlerini 2018'de tamamladığı New York'ta Yağmurlu Bir Gün'ün (A Rainy Day in New York) kadrosunda da yer alıyordu. 

Amazon, #MeToo hareketinin yükselişi ve Allen'a yönelik geçmiş cinsel istismar suçlamalarının yeniden gündeme gelmesi nedeniyle filmi rafa kaldırılmıştı. Yapım daha sonra farklı şirketler tarafından 2020'de ABD'de vizyona sokulmuştu. Chalamet de filmden kazandığı parayı hayır kurumlarına bağışlamıştı.

Independent Türkçe, New York Times, Variety, NME