Libya sorunu hem savaşın eşiğinde hem barışın kıyısında

Bölgesel güçler, meselelerin askeri yoldan çözülemeyeceğini anladılar

Fas'ın Bouznika kentinde bir araya gelen Libyalı tarafların temsilcileri (AFP)
Fas'ın Bouznika kentinde bir araya gelen Libyalı tarafların temsilcileri (AFP)
TT

Libya sorunu hem savaşın eşiğinde hem barışın kıyısında

Fas'ın Bouznika kentinde bir araya gelen Libyalı tarafların temsilcileri (AFP)
Fas'ın Bouznika kentinde bir araya gelen Libyalı tarafların temsilcileri (AFP)

Nebil Fehmi (Mısır eski Dışişleri Bakanı)
Bundan birkaç ay önce Libya, ülkenin batısı ile doğusunu yöneten Libyalı taraflar arasında, bölgesel tarafların desteğini alan güneyli haydutların da karıştığı silahlı bir çatışmanın eşiğindeydi. Bir yandan da çıkarları ve hırsları olan çeşitli bölgesel güçler arasında doğrudan çatışmaların da dahil olmasıyla genişlemek üzere olan çatışmalar vardı.
Türkiye bir yandan, Mareşal Halife Hafter'in batı kanadındaki askeri kontrolünü ve nüfuzunu genişletme çabalarını engellemek için Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) Başkanı Fayiz es-Serrac’ın yönelik doğrudan desteğini yoğunlaştırırken diğer yandan attığı adımlar, Mısır'ın ulusal güvenliği için Sirte ve Cufra’yı ‘kırmızı çizgisi’ olarak duyurmasına ve bu çizginin aşılması halinde Türkiye’nin kendisiyle karşı karşıya gelebileceğini belirtmesine neden olan bir noktaya ulaştı. Bu esnada, Türkiye Genelkurmay Başkanı'nın, Libya'da Türk askerinin bulunduğu Vatiyye Hava Üssü’nü ziyaretinin hemen ardından üssü hedef alan bir hava saldırısı gerçekleşti.
O tarihten itibaren birden bire, uluslararası ve bölgesel düzeylerde yoğun diplomatik faaliyetlere tanık olmaya başladık. Libyalı taraflar arasında görüşmelerin gerçekleşmesini sağlayacak uygun bir atmosfer yaratmak ve yabancı güçlerin müdahalesini sonlandırmak için yapılan Libya konulu Berlin 1 ve Berlin 2 konferanslarının yanı sıra Kahire'de Libya'nın doğusunu yöneten Tobruk Temsilciler Meclisi’nden (TM) bir heyeti, siyasi eylemde bulunmaya ve diğer tarafların baskısına karşı koymaya teşvik etmek için gerçekleşen görüşmeler gibi siyasi eylemleri takip ettik. Ardından Kızıldeniz'de alınacak güvenlik önlemleri ve siyasi diyaloglar hakkında görüşmeler gerçekleşti. Siyasi mekanizmaları müzakere etmek ve Libyalı tarafların geçiş döneminde eşit şekilde temsil edilmesine yönelik bir plan hazırlamak için İsviçre'nin Cenevre kenti yakınlarındaki Birleşmiş Milletler (BM) Genel Merkezi’nde BM Libya Destek Misyonu (UNSMIL) himayesinde toplantılar yapıldığına şahit olduk. Yine, Fas'ın Bouznika kentinde, bir sonraki aşamada Libya’nın üst düzey kurumlarının dağılımına ve genel seçimlerde dikkate alınacak ilkelere ilişkin Libya Devlet Yüksek Konseyi ve Tobruk Temsilciler Meclisi arasında yapılan müzakereleri gözlemledik.
Uluslararası ve bölgesel tarafların, savaşı askeri yoldan çözemeyeceklerini anlamalarının ardından büyük bir diplomatik ve siyasi girişim başladı. Bununla birlikte, ülkenin batısında ve doğusunda ortak bir siyasi fikir birliği olmadan çözüme ulaşılamayacağına dair inanç da arttı.
Özellikle Libya halkının karşı karşıya kaldıkları kötü hayat şartları ve ülkede yolsuzluğun yayılmasıyla ilgili halkın artan şikayetleriyle birlikte Libyalı diğer tarafların uluslararası ve bölgesel çatışmaların kurbanı olmalarını engelleyecek anlaşmalara varmak için diyalogdan başka seçenekleri yoktu.
Bu çerçevede ülkenin doğusunda Halife Hafter ile TM Başkanı Akile Salih arasında siyasi bir uzlaşmaya varıldığını gördük. Ülkenin batısında ise bazı önemli isimlerin görevlerini bırakma niyetinde olduklarına dair açıklamalarını duyduk. Diğerleri de UMH’nin müzakere tarafı olarak karşısına çıkmasına itiraz ettiği Hafter de dahil olmak üzere doğudaki tüm taraflarla müzakereye hazır olduklarını açıkladılar.
Eğer Libya, bölgesel bir askeri çatışmanın eşiğinden yavaş yavaş çekilip siyaset ve diplomasi aktifleşirse bu önemli ve olumlu bir gelişme olacaktır. Fakat tehlikenin geçtiği ve siyasi bir çözüme ulaşılabileceği sonucuna varmak için henüz çok erken.  Evet, bölgesel güçler, yerel güçlere askeri destek vermelerine rağmen, meselelerin askeri olarak çözülemeyeceğini anladılar. Libyalı taraflar da siyasi çözümün, farklı bir siyasi bakış açısına sahip diğer taraflarla diyaloga girilmesi ve ulusal uzlaşılara varılması anlamına geldiğini fark ettiler.
Evet, BM Libya Özel Temsilcisi Vekili Stephanie Williams’ın Fas, Mısır ve Tunus'ta gerçekleşen siyasi toplantıları desteklemeye yönelik faaliyetleri de artıyor. Bununla birlikte ABD yönetiminin son aylarda Libya’ya yönelik ilgisinin arttığına tanık olurken Rusya'nın özellikle ülkenin doğusunda artan nüfuzundan ve hırsından da çekiniyoruz.
Evet, Rusya’nın Libya sahnesindeki rolünü pekiştirmek için bir takım hırsları ve arzuları var ve Libya’nın siyasi geleceğinin çizilmesine katkıda bulunmak için yüzlerce Libyalı ismin bir araya geleceği toplantılar için çağrıda bulunuyor. Libya sahnesinin diğer tarafında yer alan Türkiye ile Rusya arasında da bir uzlaşı söz konusu. Aralarındaki uzlaşı, sertlik ile yumuşaklık arasında değişkenlik gösterirken Rusya'nın Türkiye’ye yönelik bazen Libya’daki bazen de Suriye’deki tutumuna hizmet ediyor.
Evet, herkesin çözüme askeri yoldan ulaşılamayacağını anladığını gösteren bir iç ve dış siyasi hareketliliğe tanık oluyoruz. Geçiş dönemindeki görevlerin dağılımıyla ilgili daha önce karşı kendilerine çıkılan kişilerin de dahil olduğu çeşitli isimlerin, geçiş döneminin bitmesinin ardından kurulacak siyasi yönetimde yer alacaklarına dair senaryoların dikkate alınması gerektiğine dair bir inanç da oluşmuş durumda. Bazıları şu anda önemli görevlerdeler, fakat üst düzey kurumların başında değiller. Bununla birlikte eski rejimde görev almış bir takım isimlerin dışlanmaması çağrısında bulunanlar da ortaya çıktı.
Öte yandan siyasi çözüme doğru ilerleme umutları halen devam ediyor. Libya istikrarlı bir şekilde istikrarlı bir müzakere yoluna doğru ilerliyor olsa da askeri çatışmanın eşiğinden çekildiğini düşünmek için henüz çok erken. Halen Libya’nın, jeo-stratejik uluslarası bir soruna dönüşmesine ve iç siyasetinin çöküşüne izin veriliyor. Henüz ülkenin dümenini kontrol edebilecek, istikrarını sağlayabilecek, siyasi ve diplomatik yolları yönlendirebilecek uluslararası veya yerel siyasi bir liderlik bulunmuyor.
Rusya ile ABD arasındaki Kuzey Afrika’da yaşanan rekabetin gidişatı halen belirsizliğini koruyor. ABD’de 3 Kasım’daki başkanlık seçimlerinin ardından önümüzdeki yılın başlarında yeni yönetimin görevi devralması öncesinde ABD’nin Rusya’nın faaliyetlerine ne ölçüde karşı koyabileceğini belirlemek mümkün olmayacaktır.
Libya’da siyasal İslamcıların kabul edilebilir bir rolü olup olmadığı da net değil. Bu, sadece onları değil, başta Türkiye ve Mısır olmak üzere bir dizi Ortadoğu ülkesini de ilgilendiren bir konudur.
Ne var ki, Libya bu yılın ilk yarısında en şiddetli fırtınalara kapılmaktan ve zorluklardan kaçınmış olsa da siyasi çözümden ve güvenliğin tam olarak sağlamasından çok uzağız. Bu, ancak birçok uluslararası ve bölgesel gelişme arasında kurulacak bir denge ile sağlanacaktır. Bunlar, Ortadoğu'da Rusya ve ABD arasında bir denge kurulması, Rusya veya ABD aracılığıyla ya da uluslararası toplumun himayesinde Mısır ve Türkiye arasında uzlaşı ve işbirliği amacıyla değil, daha ziyade aralarındaki güveni yeniden inşa etmenin ilk adımı olarak çatışmalardan kaçınmak için diyalog başlatılması gibi gelişmelerdir.
Ayrıca Libyalı tarafların ve bölgedeki ılımlı devletlerin, siyasal İslamcıların siyasi çözümde belirleyici bir yüzdeye sahip olmalarını veya üst düzey kurumlarda göreve getirilmelerini kabul etmeyecekleri ve Libya'nın gelecekte bu akımı diğer bölgelere taşıyacak bir üs haline gelmesinden korktukları göz önüne alındığında Libyalı taraflar arasındaki diyaloglarında siyasal İslamcı eğilim için net sınırların belirlenmesi de gerekiyor.



İran'da dört deneyim ve iki gerçeklik

İran'ın kuzeyinde bulunan Anzali limanındaki protestocular (Telegram)
İran'ın kuzeyinde bulunan Anzali limanındaki protestocular (Telegram)
TT

İran'da dört deneyim ve iki gerçeklik

İran'ın kuzeyinde bulunan Anzali limanındaki protestocular (Telegram)
İran'ın kuzeyinde bulunan Anzali limanındaki protestocular (Telegram)

Rüstem Mahmud

İran, istisnai bir şekilde içten içe kaynıyor, iktidardaki rejim davranışlarına ilişkin uluslararası baskılarla karşı karşıya ve bu durum nihayetinde yapısında radikal bir değişikliğe yol açabilir. Gelgelelim İran muhalefeti, gelecekteki siyasi sistem ve toplumun refahı ve esenliği için öngördüğü vizyon ve önerilerinde herhangi bir şekilde net ve dengeli görünmüyor. İdeolojik söylem, kendi deneyimlerinden kaynaklanan intikam arzusu ve yıllarca süren sürgün sonucunda içerideki durum hakkındaki ciddi bilgisizlik, geleceğe yönelik önerilerini gölgeliyor.

İranlı “muhalif elitin” vizyonu, özellikle merkezi yanılsama (rejimin kendisini sorun olarak görmek) konusunda, 1990'lar boyunca Irak'taki muadilinin vizyonu ile birçok ayrıntıda uyumludur. Bu vizyon, Irak'taki yönetim yapılarının defalarca çöktüğü ve “yeni galiplerin” modern bir devletin temellerini -ne anayasal çerçevesini, ne kurumlarını, ne aygıtını, ne de toplumla, ekonomiyle ve sembolleriyle olan müdahaleci ilişkilerini- yeniden inşa edemediği, yüzyılı aşkın bir siyasi tarihi hep görmezden gelmişti.

Genişlemeci bir ideolojik devlet ruhuyla dolu olan mevcut Mollalar rejimi, 20. yüzyılın başlarındaki Kaçar hanedanlığından bu yana İran'da birbirini izleyen yönetim sistemlerinin tam bir döngüsünü tamamladı. Zira Kaçar mutlak yönetimine karşı patlak veren Anayasa Devrimi, devlet kurumlarının yapısına nüfuz edemedi ve kentli elitlerin tartışmalarında esir kaldı. Baba Pehlevi dönemindeki yüzeysel modernleşme, geleneksel ihtişam görüntülerini aşamadı, İran toplumunun sınıfları arasında büyük uçurumlar yarattı ve marjinalleştirilmiş İranlıları, önemli nesnel temellere dayanan bir mağduriyet duygusu etrafında birleşmeye itti. Oğul Pehlevi dönemi ise İran'ın kendi içindeki çelişkileri, yani eğitim, halk sağlığı ve ülke kaynaklarının adil dağıtımındaki büyük gerilemeyi hiçe sayarak, güç ve Batı dünyasıyla siyasi ilişkilerle, kültürüyle yüzeysel ve sembolik bir uyum sergilemekle övünen saldırgan milliyetçiliğin çarpıcı bir örneğini sergiledi. Mollalar yönetimi, tüm bunları içeride baskıcı bir siyasi sistem ve dışarıda yayılmacı devlet politikalarıyla kendinde toplamayı başardı.

Bu nedenle, bugün hem ülke içindeki hem de dışındaki İranlı siyasi elitlerin karşı karşıya olduğu acil soru şudur: Beşinci kez aynı tuzağa düşmemek için tüm bunların üstesinden nasıl gelebiliriz?

Eğer tüm bu modeller toplumsal barış, istikrarlı bir siyasi sistem ve sürdürülebilir kalkınma ortamı yaratmada başarısız olduysa ve İran'ı ve toplumunu bir yüzyıl boyunca sürekli aşırılık içinde tuttuysa, o zaman İran'da kasıtlı olarak göz ardı edilen yapısal sorun nedir? Neden her zaman İran'ın özgün özelliklerini hiç dikkate almadan dayatılan ithal bir “devlet modeli” var? Nitekim geçtiğimiz yüzyılda ülkeyi yöneten dört rejimin her biri, İran gerçekleri ve özellikleriyle örtüşmek yerine, “dış güçlerin yönlendirmesiyle kurulan rejimler” oldu.

İran'da kasıtlı olarak göz ardı edilen yapısal sorun nedir? Neden her zaman İran'ın kendine özgü özelliklerini hiç dikkate almadan dayatılan ithal bir “devlet modeli” var?

İran'ın çeşitliliği gerçekliğini hesaba katmadan herhangi bir siyasi sistem nasıl istikrarlı olabilir? İran tek bir devlet olsa da iç demografisi ve coğrafyası imparatorluk ve saltanat mirası ile gerçeklerine dayanmaktadır. Bu anlamda, İran'daki etnik, dini ve bölgesel çeşitlilik sadece kültürel çeşitlilik değil, aynı zamanda her biri devletin meşruiyetine dair kendi bilincine ve vizyonuna sahip siyasi irade ve eğilim blokları üzerine kurulu bir çeşitliliktir. Bu blokları bastırmak veya ortaya çıkmasını engellemek, ülkenin yapısal gerçeklerini silmek anlamına asla gelmemiştir. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu çeşitlilik, dünyada azınlıkların bulunduğu çoğu ülkede olduğu gibi, ülke tablosunda asla sadece ikincil bir faktör olmamıştır. Keza Türkiye'deki Kürtler örneğinde olduğu gibi, ulusal bütünden ayrı tek bir gruba dayanmamıştır. Aksine bu, ülkenin nüfusunun yarısını oluşturan bir çeşitlilikti, dolayısıyla zenginliğin, gücün ve sembollerin adil dağılımını garanti eden bir mekanizma aracılığıyla, ülkenin kimliğini ve yönetim sistemini tanımlamada tam bir ortaklık talep etmekteydi. Eski imparatorluklarda olduğu gibi önemli ölçüde bir adem-i merkeziyetçilik de istiyordu. Bu, İran siyasi elitlerinin uzun deneyimleri ​boyunca sürekli olarak reddettiği bir gerçek ve bu nedenle, bu etnik, mezhepsel ve bölgesel oluşumlar sürekli bir iç çatışma kaynağı oldular.

Buna ilave olarak, ülkedeki “kalkınma” mekanizması ve doğasıyla ilgili önemli bir soru işareti de bulunuyor. Zira İran, muazzam kaynakları, büyük çevresel ve ekonomik çeşitliliği, coğrafi konumu, genişliği ve nispeten küçük nüfusuna rağmen, her zaman yoksullukla boğuşan bir ülke oldu. Bu yoksulluk, zenginliğin, İran ekonomi literatüründe “taç üçgeni” olarak adlandırılan Tahran, İsfahan ve Meşhed şehirlerinin oluşturduğu merkezi üçgende yoğunlaşmasından kaynaklanıyor. İran'ın zenginliğinin büyük stratejilere, silahlanmaya ve nükleer programlara yönlendirilmesinin, yaptırımlar nedeniyle küresel ekonomik sistemlerle entegrasyonun azalmasının ötesinde, bu ülkede her zaman tamamen ayrı iki İran toplumu var olmuştur; her şeyi kontrol eden ve “taç üçgeni”nde yoğunlaşan zengin elitler ile ülkenin geri kalanındaki yoksul kitleler. Bu ikinci gruptakiler, ülkedeki her ayaklanmanın yakıtı olmuştur.

İranlı muhalif elitlerin yukarıdaki iki soruya hiçbir cevabı yoktur; bunun yerine, onları itibarsızlaştırmaya ve kötü niyetli olarak göstermeye çalışırlar. Birincisinin ülkeyi parçalama girişimi, ikincisinin ise mevcut rejime hizmet ederek İran toplumunu bölme mekanizması olduğunu söylerler. Bu sorulara cevap bulmak yerine, yüzeysel bir vatanseverliğe ve sahte bir modernleşmeye başvururlar. İranlılar bunu modern tarihlerinde dört kez denediler ve birinde bile başarılı olmadılar.


İki eski bakan Şarku’l Avsat'a konuştu: Burhan destekleyici bir bölgesel ittifak kurmayı hedefliyor

Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani, 27 Ocak 2026'da Doha'da Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan'ı kabul etti. (Reuters)
Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani, 27 Ocak 2026'da Doha'da Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan'ı kabul etti. (Reuters)
TT

İki eski bakan Şarku’l Avsat'a konuştu: Burhan destekleyici bir bölgesel ittifak kurmayı hedefliyor

Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani, 27 Ocak 2026'da Doha'da Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan'ı kabul etti. (Reuters)
Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani, 27 Ocak 2026'da Doha'da Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan'ı kabul etti. (Reuters)

Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, ülkesinde devam eden savaşı durdurmak amacıyla bölgedeki etkili ülkelerden destek arayışı kapsamında çıktığı diplomatik temaslar çerçevesinde, son 45 gün içinde ziyaret ettiği dördüncü ülke olan Katar’a yaptığı kısa ziyareti salı günü tamamladı.

Sudan’ın eski iki dışişleri bakanı, Burhan’ın bu ziyaretlerle, Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ve onları destekleyen müttefiklerine karşı ‘kesin bir zafer’ elde etmek amacıyla, bölgesel ölçekte güçlü bir ittifak oluşturmayı hedeflediğini belirtti.

Burhan, geçtiğimiz aralık ayında Suudi Arabistan’a bir ziyaret gerçekleştirmişti. Bu ziyaret, Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın Washington’a giderek ABD Başkanı Donald Trump’tan Sudan’daki savaşı durdurmak için güçlü biçimde sürece müdahil olmasını talep etmesinden bir aydan kısa süre sonra yapılmıştı.

Son haftalarda ise Burhan, Mısır ve Türkiye’yi ziyaret etti. Bu temaslar sırasında her iki ülkenin liderlerinden de Sudan devletine destek mesajları alan Burhan’a, özellikle Kahire yönetimi, devlet kurumlarını hedef alabilecek her türlü tehdide karşı kırmızı çizgiler bulunduğunu açıkça iletti.

Başkanlık diplomasisi

Sudan’ın eski bir dışişleri bakanı, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı’nın kısa süre içinde bölgedeki bu önemli başkentler arasında gerçekleştirdiği temasların, öncelikle Sudan’ın ulusal güvenliği ve bunun bölge ülkelerinin tamamı üzerindeki etkileriyle bağlantılı olduğunu söyledi.

İsminin açıklanmasını istemeyen eski bakan, söz konusu mekik diplomasisinin temel amacının daha fazla siyasi destek sağlamak olduğunu belirterek, bu desteğin askeri boyutu da kapsayabileceğini ve bunun Sudan ordusunun, Darfur ve Kordofan bölgelerinin geniş kesimlerini kontrol eden ve ülkenin diğer bölgelerine doğru ilerleyen HDK karşısında sahada üstünlük kurmasına imkân tanıyacağını ifade etti.

wdefrgty6
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Aralık 2025'te Ankara'da Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan ile yaptığı görüşmede (Cumhurbaşkanlığı)

Eski bakan, Burhan’ın genellikle devlet başkanları tarafından yürütülen ve karar alıcılar arasında doğrudan temas yoluyla somut ve belirleyici sonuçlar elde etmeyi amaçlayan ‘başkanlık diplomasisine’ başvurduğuna dikkat çekti. Bu yöntemin, geleneksel olarak dışişleri bakanları ve üst düzey diplomatlar aracılığıyla yürütülen klasik diplomasiden farklı olduğunu vurguladı.

Bunun nedenini ise, doğrudan devlet başkanları düzeyinde temas gerektiren karmaşık dosya ve konuların varlığıyla açıkladı. Sudan’ın karşı karşıya olduğu savaş koşulları göz önünde bulundurulduğunda, Burhan’ın HDK’ye karşı kesin bir askeri zafer elde etmek amacıyla, kendisini destekleyecek geniş kapsamlı bir bölgesel ve uluslararası ittifak oluşturmayı hedeflediğini ifade etti.

Eski bakan, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı’nın Suudi Arabistan’dan başlayan ve Riyad’ın ABD yönetimiyle birlikte Sudan’daki savaşı durdurma dosyasını harekete geçirmesine uzanan temaslarının yanı sıra, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi’nin iki ülke arasındaki ‘ortak savunma anlaşmasını’ devreye sokma yönündeki tutumunun, Burhan’ın bölgesel ağırlığı yüksek ülkeler nezdinde Sudan lehine destek toplama çabalarının ne denli etkili olduğunu ortaya koyduğunu söyledi.

regthy
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, Kahire'de Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan'ı kabul etti. (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Eski Sudan Dışişleri Bakanı Ali Yusuf da Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Burhan’ın son dönemde dört ülkeye gerçekleştirdiği ziyaretlerin, ‘Sudan’daki savaşı durdurmayı ve ülkenin parçalanmasını engellemeyi hedefleyen, oluşum aşamasındaki yeni bir ittifakın’ ortaya çıkmasına zemin hazırladığını söyledi.

Yusuf, bu diplomatik temasların, Sudan’daki genel durumun daha net anlaşılmasına katkı sağladığını belirterek, HDK ve onu destekleyen ülkelerin, Sudan’ı küçük devletçiklere bölmeyi amaçlayan bir plan doğrultusunda yürüttükleri savaşın boyutlarının uluslararası kamuoyuna anlatılmasına yardımcı olduğunu ifade etti.

İş birliğine açıklık

Gazeteci-yazar Osman Mirgani ise Burhan’ın diplomatik temaslarının, Sudan krizine çözüm yolları aramaya yönelik olduğunu belirtti.

Mirgani, Suudi Arabistan ve Mısır’ın hâlihazırda uluslararası Dörtlü Mekanizma girişimi içinde yer aldığını ve bu girişimin maddelerinin uygulanması için çalıştığını ifade ederken, Burhan’ın Türkiye ve Katar’ı da sürece dâhil ederek inisiyatifi genişletmeyi hedeflediğini, son iki ziyaretinin de bu çerçevede gerçekleştiğini söyledi.

Yetkililer ve uzmanlara göre söz konusu ziyaretler, bölge ülkelerinin Sudan’da barış ve istikrarın sağlanmasına yönelik çabalara iş birliği içinde yaklaşmaya açık olduğunu ortaya koyuyor. Bu temasların, ABD ile eşgüdüm içinde ve Dörtlü Mekanizma kapsamında, Sudan’da paralel bir yönetimin oluşmasının ya da savaşın uzamasının önlenmesine katkı sunması bekleniyor. Zira böyle bir senaryonun tüm bölge ülkelerini olumsuz etkileyeceği vurgulanıyor.

Geçtiğimiz ağustos ayında Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve ABD’den oluşan Dörtlü Mekanizma, üç aylık insani ateşkesin ardından kalıcı bir ateşkesin sağlanmasını, bunu takiben dokuz ay içinde siyasi sürecin başlatılmasını ve bağımsız bir sivil hükümetin kurulmasını öngören bir ‘yol haritası’ önermişti.


‘Zorunlu koordinasyon’ DEAŞ liderlerinin hapishaneden kaçmasını engelliyor

Suriye'nin kuzeydoğusunda DEAŞ üyelerinin ailelerinin kaldığı el-Hol Kampı’nın kapısının önünde duran Suriye güvenlik güçleri (EPA)
Suriye'nin kuzeydoğusunda DEAŞ üyelerinin ailelerinin kaldığı el-Hol Kampı’nın kapısının önünde duran Suriye güvenlik güçleri (EPA)
TT

‘Zorunlu koordinasyon’ DEAŞ liderlerinin hapishaneden kaçmasını engelliyor

Suriye'nin kuzeydoğusunda DEAŞ üyelerinin ailelerinin kaldığı el-Hol Kampı’nın kapısının önünde duran Suriye güvenlik güçleri (EPA)
Suriye'nin kuzeydoğusunda DEAŞ üyelerinin ailelerinin kaldığı el-Hol Kampı’nın kapısının önünde duran Suriye güvenlik güçleri (EPA)

DEAŞ’a bağlı tutuklularla ilgili saha gelişmeleri, Rakka ve Haseke’deki en büyük gözaltı merkezlerinin fiilen Suriye hükümetinin kontrolüne geçmesiyle doruğa ulaştı. Diğer yandan DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK), en tehlikeli isimleri Suriye dışına, özellikle Irak’a nakletme operasyonlarını hızlandırdı.

Suriye ordusu son dönemde Haseke, Rakka ve Deyrizor kırsalındaki cezaevleri ve gözaltı tesislerinin kritik bölümlerini güvence altına aldı. Bu arada adli makamlar, Rakka’daki el-Aktan Cezaevi’nde DEAŞ bağlantısı iddiasıyla tutulan 18 yaş altı 126 çocuğu serbest bıraktı.

Yerel raporlar, serbest bırakılan bazı çocukların ruhsal durumlarını ‘çok kötü’ olarak nitelendirirken, uzun süreli gözaltı nedeniyle çoğunun kötü beslenmeye bağlı sağlık sorunları yaşadığı belirtildi. Öte yandan Suriye güvenlik güçleri, geçen haftanın ortasında Şeddadi Cezaevi’nden kaçan tutukluların izini sürmeye devam ediyor. Resmî açıklamalara göre İçişleri Bakanlığı, kaçanlardan 81’ini yeniden gözaltına almayı başardı.

El-Aktan Cezaevi’ndeki çocuklar

Suriye İçişleri Bakanlığı yetkilisi Albay Halid Casım, Şarku’l Avsat’a yaptığı özel açıklamada, Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) özellikle Şeddadi Cezaevi’nden onlarca DEAŞ mensubunu ‘kasten’ serbest bırakmakla suçladı. Casım, bakanlığın serbest bırakılanların çoğunu yeniden gözaltına almayı başardığını belirtti.

Casım, SDG’nin hükümetle yapılan anlaşmalarda ‘tereddüt gösterdiğini’ vurgulayarak, Arap aşiretlerinin kendi bölgelerini kontrol altına alıp SDG’yi bölgeden çıkarmasının ardından örgüt üyelerini serbest bırakarak hükümete uluslararası baskı uygulamaya ve DEAŞ’la mücadele çabalarını aksatmaya çalıştığını ileri sürdü.

sgt
Rakka'daki el-Aktan Cezaevi’nden serbest bırakılan tutukluların yakınları (Reuters)

Casım ayrıca, SDG’nin DEAŞ’la ilgisi olmayan aileleri ve çocukları da gözaltına aldığını; tutuklular arasında zorunlu askerlikten kaçanlar ve farklı suçlamalarla alıkonulanların bulunduğunu ifade etti.

Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ne (KDSÖY) bağlı cezaevi idaresi, 25 Ocak Pazar günü el-Aktan Cezaevi’nde bazı çocukların bulunduğu yönünde bir açıklama yaptı. Açıklamada, cezaevinin belirli bir bölümünde çeşitli suçlara karışmış ve resmi şikâyetlere konu olmuş çocukların bulunduğu belirtildi.

Cezaevi idaresi, söz konusu çocukların yaklaşık üç ay önce Çocuk Cezaevi’nden el-Aktan Cezaevi’ne nakledildiğini ve bu adımın mevcut güvenlik koşulları nedeniyle alındığını ifade etti. Açıklamada, nakil işleminin önleyici ve düzenleyici tedbirler çerçevesinde gerçekleştirildiği vurgulandı.

Guveyran Hapishanesi

Suriye güvenlik güçleri, Haseke şehir merkezine yakın noktalarda konuşlanmış durumda. Bu önlem, SDG’nin kontrolündeki Guveyran Hapishanesi’nden olası bir kaçış girişimi veya cezaevinin açılma ihtimaline karşı alınmış. Cezaevinde 3 ila 5 bin tutuklu bulunuyor ve aralarında DEAŞ’ın en tehlikeli liderleri yer alıyor.

Medya raporlarına göre, SDG yönetiminde bulunan çeşitli cezaevlerinde en az 9 bin DEAŞ mensubu tutuklu bulunuyor. Bazı raporlarda bu sayı 12 bine kadar çıkarılırken, cezaevlerindeki tutukluların büyük kısmını Iraklılar ve yabancılar oluşturuyor.

efrgty
Suriye Demokratik Güçleri (SDG) salı günü Rakka'daki el-Aktan Cezaevi’nden çekildikten sonra hükümet yetkilileri hapishaneyi denetledi. (AP)

Son gelişmeler çerçevesinde, Rakka’daki el-Aktan Cezaevi artık Suriye ordusunun kontrolünde bulunurken, Haseke kırsalının güneyindeki Şeddadi Cezaevi’nin yönetimi Suriye İçişleri Bakanlığı’na geçti. DEAŞ mensuplarının ailelerinin bulunduğu el-Hol Kampı da, SDG’nin çekilmesinin ardından Suriye İçişleri Bakanlığı’nın denetimine alındı.

Irak makamları ve Avrupa vatandaşları

Önemli bir gelişme olarak, 24 Ocak 2026 itibarıyla tutuklu nakil operasyonları yeni bir aşamaya girdi. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), Suriye’den Irak’taki güvenli gözaltı merkezlerine günlük yaklaşık 500 DEAŞ mensubunun taşınacağı bir ‘hava köprüsü’ başlatıldığını duyurdu. Toplamda Irak’a nakledilmesi planlanan tutuklu sayısı ise 7 bine kadar ulaşıyor.

Güvenlik kaynaklarına göre, Irak’a teslim edilen ilk grup 150 tutukludan oluşuyor. Bu grup, 2014’ten bu yana büyük kanlı eylemlere karışmış ‘birinci sınıf’ liderlerden oluşuyor.

xsdefr
DEAŞ'ın eski üyesi Fransız Emilie König, Suriye'nin kuzeydoğusunda terör örgütü üyeliği şüphesi bulunan kişilerin aile üyelerinin barındırıldığı er-Roj Kampı’nda (AFP)

Uzmanlar, ABD, Suriye ve Irak arasında yürütülen üçlü koordinasyonla gerçekleştirilen operasyonun, SDG kontrolünde bulunan Suriye cezaevlerindeki en tehlikeli unsurları boşaltmayı ve örgütün kuzey ile kuzeydoğu Suriye’deki savaş ortamını kötüye kullanmasını önlemeyi amaçladığını belirtiyor.

Irak hükümeti, bu adımı ‘ulusal güvenliği korumaya yönelik önleyici bir tedbir’ olarak nitelendiriyor. Suriye’de olayların hızla gelişmesi ve güç dengelerindeki değişim, tutukluların güvenli tesislerde tutulmasını ve olası kaçış girişimlerinin önlenmesini zorunlu kıldı.

Irak Yüksek Mahkemesi, nakledilen tüm tutukluların, milliyetleri ne olursa olsun (Iraklılar ve 56 farklı ülkeden tutuklular), sadece Irak yargısının yetkisi altında olacağını ve yasal prosedürlerin eksiksiz uygulanacağını açıkladı. Süreçte, sınır ötesi suçların belgelenmesine özen gösterilecek, böylece mağdurların hakları korunacak ve hukukun üstünlüğü pekiştirilecek. Bazı raporlarda ise Irak’ın, ilgili ülkelerle iletişim kurarak vatandaşlarının teslim alınmasını sağlayacağı belirtiliyor.

Yabancı savaşçılar ve aileleriyle ilgili durum, el-Hol ve er-Roj kamplarında hâlâ ABD ve diğer dünya ülkeleri için ciddi bir güvenlik kaygısı oluşturuyor. El-Hol Kampı’nda 43 binden fazla kişi bulunuyor. Irak’la koordinasyon sağlanarak yaklaşık 18 bin Iraklının kademeli şekilde ülkelerine iade edilmesi planlanıyor.

sdfrgt
Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Haseke kentinden çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolünü ele geçirdiği el-Hol Kampı’ndan (Reuters)

Yayınlanan istatistikler, Avrupa ülkelerinden tutukluların sayısını da ortaya koyuyor: Fransa 450, Almanya 77, Belçika 55, Birleşik Krallık 27 ve Hollanda 90 tutuklu bildirdi. Şam yönetimi, bu kişilerin Suriye topraklarında işledikleri suçlardan sorumlu tutulmaları gerektiği yönünde net bir tutum sergiliyor. Suriye hükümeti, yasal, insani ve güvenlik boyutlarını kapsayan bütüncül bir süreç uygulamaya hazır olduğunu da vurguluyor.

‘DEAŞ’ı herkesten daha iyi tanıyoruz’

10 Mart anlaşması uyarınca tüm SDG unsurlarının Savunma ve İçişleri bakanlıkları bünyesine dahil edilmesi kararlaştırılmıştı; bu da pratikte cezaevleri ve kampların güvenliğinden Suriye ordusu ve iç güvenlik güçlerinin sorumlu olacağı anlamına geliyor. Albay Halid Casım, SDG’nin DEAŞ cezaevlerini Suriye devletine teslim etmekten kaçındığını, böylece DMUK’da terörle mücadelede temel bir ortak olarak konumunu güçlendirmeye çalıştığını ileri sürdü.

cuı8o9
Suriye güvenlik güçleri, ülkenin kuzeydoğusundaki Haseke'de bulunan, DEAŞ üyelerinin ailelerinin barındığı el-Hol Kampı’na giriyor. (DPA)

Casım, Suriye hükümetinin görevinin, güvenliği sağlamak, cezaevlerini yönetmek ve SDG’ye bağlı olmadığı kanıtlanan kişileri serbest bırakmak olduğunu belirtti. “Biz SDG’den daha fazla bilgi ve deneyime sahibiz” diyen Casım, DEAŞ ile mücadelede geçmişteki operasyonları örnek gösterdi. Casım, hükümetin DEAŞ’ı yakından takip ettiğini, DMUK’un bu çabaları bildiğini ve desteklediğini vurguladı. Casım ayrıca, “SDG’nin, DEAŞ dosyasını Suriye içinde güvenliği sarsmak için kullanmasına izin vermeyeceğiz” dedi.

‘Zorunlu koordinasyon’

Silahlı gruplar uzmanı Raid el-Hamed, Suriye cezaevlerindeki en tehlikeli savaşçıların Irak’a naklinin, aslında bir ‘zorunlu koordinasyon’ olduğunu belirtti. Hamed’e göre Washington, lider konumdaki unsurların bölgedeki çatışmalardan kaynaklanabilecek olası kaos sırasında kaçmalarını önlemeyi hedefliyor. Hamed, Suriye devletinin DEAŞ tutukluları dosyasını devralmasıyla birlikte, işin şimdi Arap veya yabancı başkentlere düştüğünü söyledi; bu ülkelerin vatandaşlarını geri almak istemeyebileceğini, çünkü bu kişilerin kendi toplumlarında örgüt için çekirdek oluşturma riski ve güvenlik maliyetlerini artırabileceğini vurguladı. Ayrıca, bu ülkelerin suçları kanıtlayacak yeterli delil toplamak ve yargı süreçlerini işletmek konusunda ciddi zorluklarla karşı karşıya olduğunu ifade etti.

Hamed, tutukluların Suriye dışına taşınmasının, ‘daha zorlu koşullarda gözaltı süreci nedeniyle yeni radikalleşme risklerini ortadan kaldırmadığını’ da belirtti. Bu nedenle, operasyonun başarısının, uluslararası yüksek düzeyde koordinasyon ve Suriye ile Irak hükümetlerinin, dünyanın en tehlikeli tutuklularıyla başa çıkma çabalarına destek verilmesine bağlı olduğunu söyledi.