Stalin Azerbaycan-Ermenistan savaşını mezarından nasıl yönetiyor?

Joseph Stalin, Sovyetler Birliği'nin milliyetleri arasında bir ‘böl ve yönet’ politikası benimsemişti (Getty)
Joseph Stalin, Sovyetler Birliği'nin milliyetleri arasında bir ‘böl ve yönet’ politikası benimsemişti (Getty)
TT

Stalin Azerbaycan-Ermenistan savaşını mezarından nasıl yönetiyor?

Joseph Stalin, Sovyetler Birliği'nin milliyetleri arasında bir ‘böl ve yönet’ politikası benimsemişti (Getty)
Joseph Stalin, Sovyetler Birliği'nin milliyetleri arasında bir ‘böl ve yönet’ politikası benimsemişti (Getty)

Muhammed Tahir
Dağlık Karabağ'da, 4 bin 800 kilometrekareyi geçmeyen, kaynak bakımından fakir bir arazide, iki yerel oyuncu; Ermenistan ve Azerbaycan arasında kanlı bir mücadele yaşanıyor. Çatışmanın başlatıcısı ve mühendisi, Sovyetler Birliği tarihinin en korkulan ve acımasız adamı Joseph Stalin'dir.
Sovyet liderliği, geçtiğimiz yüzyılın ilk çeyreğinde, sosyalist örtüsüne bürünen bölge ve halkların kaderlerini her zaman manipüle etti. O zamanlar Kremlin liderleri, özellikle Devlet Konseyi Başkanı Joseph Stalin, Kafkasya, Orta Asya ve Güney Rusya'daki milliyetler ve etnik kökenler mozaiği içinde hiçbir kurtuluş veya bağımsızlık hareketine var olma imkanı sağlamamak için Moskova'nın gölgesinin uzandığı her yerde bir ‘böl ve yönet’ politikası kullandılar. Stalin'in o bölgelere ektiği anlaşmazlık tohumları, hala daha fazla kurban toplamaya devam ediyor. Bu tohumlar hala yaklaşık otuz yıl önce Sovyet yörüngesinden kopan ülkeler arasındaki anlaşmazlıkları ateşliyor.
Binlerce kilometrelik bir sınırı paylaşan Tacikistan ve Özbekistan, 2002 yılında Özbekistan’ın başkenti Duşanbe tarafından ele geçirilen Tacikistan’ın kuzeyindeki Fergana Rezervuarındaki su ve kara kaynakları ile ilgili anlaşmazlık nedeniyle çatışıyor. Rezervuar, aslen Tacik Sovyet Cumhuriyeti'nin bir parçasıydı ve 1933'te 40 yıllığına Özbekistan'a kiralamıştı. Duşanbe, kira süresi dolduğunda bölgeyi geri alma hakkına sahip olduğunu söylüyor, ancak Özbekistan bunu reddediyor. 1944 yılında nihai bir arazi takas anlaşması yapıldığını söylüyor. Öte yandan Kırgız-Özbek sınırının her iki tarafında su ve tarım için rekabet eden aileler arasında da çatışmalar sürekli tırmanıyor. Bu tırmanış, Celalabad sınır bölgesinde etnik çatışmalara dönüşüyor. 2014 yılında patlak veren Kırım krizini de unutmamalı. Büyük çoğunluğunu Rus nüfusun oluşturduğu yarımada Rusya'ya katıldığında, orada yaşayan Ukraynalıları bir anda kendilerini Ukrayna yerine Rusya'da yaşayan azınlıklar olarak buldu.

Karabağ kazanı
Kafkasya'da bu çatışmalar daha keskin bir karaktere bürünüyor. Burada Ermenilerle Azeriler arasındaki düşmanlık ruhu oldukça eskilere dayanıyor. Etnik, dini ve tarihi kökenleri Osmanlı İmparatorluğu dönemine kadar uzanmaktadır. Bu çatışmanın temeli, bölgenin coğrafi olarak Azerbaycan'ın kalbinde yer alması ancak demografik olarak ise nüfusun yüzde 90'ı aşan bir kısmın Ermenilerden oluşmasına dayanıyor. Peki, 30 yıldır on binlerce mağdura mal olan bu çatışmanın arka planında neler var?
1920 yılının sonbaharında Ermenistan Cumhuriyeti kendini kerpetenin kıskacında buldu. Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Türk Milli Ordusu'nun doğuda etkisini artırmasına, ‘Sovyet Kızıl Ordusu’ lejyonlarının Kafkasya Cumhuriyetlerinden geriye kalanlar üzerindeki hakimiyetini sıkılaştırmak için doğudan ilerleyişi eşlik etti. O sıralarda Ermenilerin son sığınağı haline gelen Ermenistan, oldukça hayati bir savaş veriyordu. Kendisini yalnızca iki seçenek karşısında buldu: Ya Türk ve Sovyet cephelerinde, tümden yok olma riskine karşı savaşmaya devam edecek ya da Bolşeviklere teslim olup ülkeyi Türklerden kurtaracaktı. Moskova, Ermenistan’ın içine düştüğü derin çıkmazın farkına vardı. Ermenileri, kendilerini Sovyetler Birliği'nin kollarına bırakmaya teşvik girişiminde bulundu. Onlara Azerbaycan ile ihtilaflı olan Nahcivan ve Zengezur bölgelerine ek olarak ‘Dağlık Karabağ’ topraklarını elde edecekleri vaadinde bulundu. Ermeniler, Sovyet seçeneğinin yanında yer alırken, 30 Kasım 1920'de (Ermeni SSC'nin kurulmasından bir gün sonra) bir Bolşevik Manifestosu yayınlandı. Bu bildirgede, Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti hükümeti, Dağlık Karabağ, Nahçıvan ve Zengezur bölgelerinin doğmakta olan Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu açıkladı.
Ancak Moskova, Bolşeviklerin o zamanlar Atatürk'ün önderliğinde Rusya'nın da yardımıyla yeni Türkiye'de, Ankara'da bölgeye yönelik ‘Batılı emperyalist saldırısına’ karşı koyacak bir komünist yönetimin kurulmasına yönelik gelişmeler umduğu için, vaatlerini çabucak terk etti. Moskova, Türkleri razı etmek için Nahcivan'ın yanı sıra ‘Dağlık Karabağ’ bölgesini de Türklerin amcaoğlu ve Kafkasya'daki müttefikleri Azerbaycan'a bağışladı. Rusya Bilimler Akademisi Orta Asya ve Kafkasya Araştırmaları Merkezi'nde araştırmacı olan Aleksandru Vasilevu, Rus dergisi Ogoniok ile yaptığı röportajda bu konuda şunları söyledi: O zamanki Sovyet liderliği açısından, bazı Ermeni topraklarının Türkiye'ye verilmesi, Kafkasya sınırında bir batı köprüsünün varlığına kıyasla daha az kötüydü. Türkiye o zamanlar tıpkı Rusya'nın iç savaşında olduğu gibi, Batı'nın emperyal özlemlerinin kurbanıydı. 1923 yılında imzalanan Kars Antlaşması'nın sonuçlarına bakarsak, eski düşman olan Türk’ün geçici bir müttefik haline geldiği ve Moskova'nın iç savaşı çözme boşluğuna katkıda bulunduğu açıkça görülecektir.

Karabağ savaşlarından bir kare (Azerbaycan Savunma Bakanlığı tarafından yayınlanan fotoğraf, AP)
Stalin'in entrikaları

Karabağ'ın Azerbaycan'a tesliminde Stalin'in parmak izleri açıkça görülüyor. 12 Haziran 1921'de, ‘Kafkasya Komünist Partisi Bürosu’, Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Devrim Komitesi'nin deklarasyonuna dayanarak ve Ermeni SSC ile Azerbaycan SSC arasındaki anlaşmaya uygun olarak, toprak meselesini tartışmaya açtı. Karabağ dağlarının artık Ermeni SSC'nin bir parçası olduğu ilan edildi. Kafkasya meselelerinde uzmanlaşmış İsveç menşeili ‘Karabağ Dağı’ web sitesindeki belgelere göre ‘Kafkasya Komünist Partisi Bürosu’, komitenin tavsiyelerini gözden geçirmek ve nihayet bölgedeki çatışmaları sonlandırmak için 4 Temmuz'da tekrar toplandı. Oy çokluğu ile Karabağ'ın Ermenistan Cumhuriyeti'ne devredilmesine karar verildi. Dönemin Sovyet Milliyetler Komiseri Joseph Stalin toplantıda hazır bulundu, ancak tartışmaya katılmayı reddetti. Daha sonra söylediklerinin ayrıntıları bilinmemekle birlikte, görüşmenin sona ermesinin ardından Stalin’e yakın isimler, Karabağ'ın Ermenistan'a verilmesi kararına ilişkin görüşlerini kapalı toplantıyla üyelerine bildirdiğini iddia etti. Ertesi gün, herhangi bir resmi görüşme veya oylama olmaksızın ‘Komünist Partinin Kafkasya Bürosu’ tarafından şu açıklamalar yapıldı: “Müslümanlar ve Ermeniler arasında ulusal barış ihtiyacı, yukarı ve aşağı Karabağ arasındaki ekonomik ilişkiler ve Azerbaycan ile kalıcı bağlantısı nedeniyle, Dağlık Karabağ, geniş bölgesel bağımsızlığı ve Şuşa idari merkezi ile özerk bir bölge haline gelmek için Azerbaycan SSC sınırları içinde kalmaktadır.”
Böylece, herhangi bir neden belirtmeden ve açıkça Stalin'in emirlerine dayanarak, ‘Kafkasya Komünist Partisi Bürosu’ önceki gün resmi oy çoğunluğuyla verilen kararını iptal ederek Karabağ'ı Azerbaycan Sovyet Cumhuriyeti'nin bir parçası haline getirerek bağımsız bir yerleşim bölgesi olarak ilan etti. Stalin'in ‘Dağlık Karabağ’ bölgesini Azerbaycan'a ilhak etmekte ısrar etmesinin sebebi konusunda birçok spekülasyon var. Bunun Ermeniler ve Müslümanlar arasında barışı garanti edeceği iddiası (araştırmacılar, Azeriler ifadesini görmezden gelerek Müslümanlar kelimesini kullanmayı tercih ediyor), çatışmanın tarihi ve mirası göz önüne alındığında mantıksız görünüyor. Kafkasya meselelerinde uzman bir tarihçi olan Michael Croissant, bu ifadenin, genellikle uluslar arasında bir ‘böl ve yönet’ politikasını savunan Stalin'in kurnazlığının eseri olduğunu öne süren birçok akademisyenin görüşünü paylaşıyor. Croissant, ‘Researchgate’ web sitesinde yayınlanan bir makalesinde, Stalin'in bölgeyi Azerbaycan'a ilhak ederek Ermenistan'ın Sovyet liderliğiyle işbirliğini sağlamak için Ermeni nüfusunu ‘rehinelere’ çevirdiğini belirtiyor. Aynı zamanda Azerbaycan içindeki ‘bağımsız’ Ermeni yerleşim bölgesi, Azerbaycan'ın sadakatinin değişmesi durumunda Sovyet yanlısı bir ‘beşinci kol’ konumundaydı. Stalin, bu planı uygulamak ve yürütmek için 7 Temmuz 1923'te kendi (Sovyet) idari ve yasama organıyla ‘Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi’ni kurdu. Ancak Azerbaycan SSC'ye tabiydi. Stalin kendisini bu idari değişiklikle sınırlamadı. O dönemde Karabağ, Ermenistan'a şiddetle meydan okuyordu. Stalin, bölgenin sınırlarını çok garip bir şekilde yeniden çizerek Karabağ'ı Ermenistan'dan etkili bir şekilde ayıran dar bir arazi şeridi bıraktı. Böylece yeni oluşturulan sınırlar, bölgeyi bugünkü Ermenistan'ın güneydoğusundaki Zengezur bölgesinden etkili bir şekilde ayırdı. Bu şerit daha sonra üç yeni yerleşim bölgesi; Kelbecer-Laçin ve Zengilan’ı oluşturmak için kullanıldı. Bunlar da Azerbaycan Cumhuriyeti'ne ilhak edildi. Ancak Karabağ'ın idari sınırları dışındaki nüfusunun yüzde 90'ını Ermenilerin oluşturduğu kuzey vilayetleri; Şemkir, Hanlar, Daşkesen ve Gülüstan da Karabağ'dan ayrılarak Azerbaycan Sovyet Cumhuriyeti sınırları içinde yer aldı. Stalin, aynı şekilde Nahcivan'ı da Azerbaycan'a bıraktı. Ancak bölge ondan tamamen ayrılmış olmasına rağmen tarih boyunca birçok kez bir Ermeni vilayeti olarak kabul edildi.

Bitmeyen bir savaş
Ermeniler, Stalin'in baskısından korkarak yeni gerçeği kabul ettiler. Ancak Karabağ sorununun közleri, Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla yeniden alev almadan 70 yıl boyunca küller altında varlığını sürdürdü. Bu dönemde bölgedeki sınır durumunun düzeltilmesi için çok sayıda girişimde bulunuldu. 1977 yılında Sovyetler Birliği Anayasası'nın revizyonu sırasında Karabağ davası yeniden gündeme geldi. Görünüşe göre durum, böyle bir konunun bakanlık düzeyinde gündeme getirilmesi için 1970'lerin başında çok acil ve endişe vericiydi. Sovyet Bakanlar Konseyi'nin 23 Kasım 1977 tarihindeki Karabağ kararına ilişkin görüşmelerinden alıntılar sızdırıldı. Bu önemli sorundan toplantı tutanaklarında bir paragrafla bahsedildiği belirtildi: “Birçok tarihi faktörün bir sonucu olarak Karabağ, onlarca yıldır Azerbaycan'ın yapay olarak bağlı bir parçası oldu. Bu karar vilayetin tarihi durumunu, etnik yapısını, halkının iradesini veya ekonomik çıkarlarını hesaba katmadan verildi. Yıllar geçti ve Karabağ sorunu, aralarında kadim bir dostluk bulunan iki halk arasında bir kargaşa ve düşmanlık durumu yaratmaya devam ediyor. Ermenice adı Artsakh olan bu vilayet Ermeni SSC'nin bir parçası olmalı, bu şekilde her şey yasal konumunu alacaktır.”
Bununla birlikte, tüm göstergeler, sorunun siyasi irade eksikliği veya durumun ciddiyetinin farkında olmama nedeniyle eylemsiz kalındığını gösteriyor. Bu görüşmeden sonraki 15 yıl içinde çatışma yeniden alevlendi. Çatışma, 35 binden fazla Azeri ve Ermeni'nin ölümüne neden olan ve yaklaşık bir milyon insanı göçe zorlayan topyekûn bir savaş şeklini aldı. Bugün Karabağ trajedisinin sonuncusu olmayacak yeni bir bölümüne ve hayatında milyonlarca kişinin ölümnü yöneten ve mezarından hala yönetmeye devam eden bir adamın çıkardığı bir komplonun fasıllarına tanık oluyoruz.



BM Güvenlik Konseyi, Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırılarını kınadı

BM Güvenlik Konseyi, Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırılarını kınadı
TT

BM Güvenlik Konseyi, Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırılarını kınadı

BM Güvenlik Konseyi, Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırılarını kınadı

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, cuma günü Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik devam eden saldırılarını en sert ifadelerle kınadı. Saldırıların sivilleri ve enerji altyapısını etkilediğine, aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu sivillerin yaralanmasına yol açtığına dikkat çeken Konsey, Husilerin Yemen'deki askeri tırmanışından duyduğu derin endişeyi dile getirerek grubun bölgenin güvenlik ve istikrarına yönelik tehdidinden kaygı duyduğunu bildirdi.

Açıklama, Fransa'nın BM Daimi Temsilcisi Jérôme Bonnafont tarafından okundu. Konsey üyeleri, Suudi Arabistan'ın topraklarındaki sivilleri ve sivil yerleşimleri hedef alan saldırılar karşısında ülkeyle dayanışma içinde olduklarını ifade ederken, Suudi Arabistan'ın uluslararası hukuk uyarınca meşru müdafaa hakkına sahip olduğunu vurguladı.

Bu ay Konsey başkanlığını yürüten Fransa'nın BM Daimi Temsilcisi Bonnafont, üyelerin Kızıldeniz ve Bab el-Mendeb'de deniz taşımacılığına yönelik saldırı ve tehditleri kınadığını yineledi. Bonnafont, ticari gemilerin ve mürettebatlarının güvenliğinin sağlanmasının önemine dikkat çekti.

Konsey, başta Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi olmak üzere uluslararası hukuka uygun hareket edilmesinin yanı sıra uluslararası insancıl hukuka ve seyrüsefer hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesinin önemini vurguladı. Konsey, Husilerden askeri tırmanışı derhal durdurmalarını ve sivilleri ve sivil yerleşimleri hedef alan saldırılarına son vermelerini istedi.

Üyeler, 2216 sayılı karar ve sonraki kararların eksiksiz uygulanmasının önemini vurgulayarak Husilerin silah ve ilgili ekipman, teknik yardım, eğitim ve finansman dahil askeri faaliyetlerle bağlantılı her türlü desteği elde etmesini engellemek için Yemen hükümetiyle iş birliği de dahil olmak üzere somut adımlar atılması çağrısında bulundu.

Konsey, BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi'nin verilerine göre, bu ayın başından bu yana Yemen genelinde en az 125 bin sivilin öldüğü, yaralandığı veya yerinden edildiğine ilişkin haberlerden derin endişe duyduğunu bildirdi. Konsey ayrıca Husilerin saldırıları nedeniyle sivil yerleşimlerin ve altyapının zarar görmesinden kaygı duyduğunu belirtti.

Konsey üyeleri, Husilerin Yemen'deki askeri tırmanışının, Suudi Arabistan'a yönelik saldırılarını sürdürmesinin, Kızıldeniz'de uluslararası deniz taşımacılığına yönelik saldırı ve tehditlerinin ve Bab el-Mendeb'deki ilerleyişinin "çatışmanın daha da tırmanması, deniz güvenliği ve uluslararası ticaretin tehdit edilmesi ve Yemen'de barışın sağlanmasına yönelik bölgesel ve uluslararası çabaların sekteye uğraması" riskini taşıdığını ifade etti.

Üyeler, devam eden tırmanışın Yemen'de zaten ağır olan insani durumu daha da kötüleştireceğini ve daha fazla sivilin yerinden edilmesine yol açabileceğini vurguladı. Ayrıca tüm üye devletlerin hedefli silah ambargosu kapsamındaki yükümlülüklerine uyması gerektiğine dikkat çekti.

BM Güvenlik Konseyi, ihtiyaç sahibi tüm sivillere insani yardımın eksiksiz, güvenli, hızlı ve herhangi bir engelle karşılaşmadan ulaştırılmasının sağlanması gerektiğini vurguladı. Konsey ayrıca insani yardım çalışanlarının, BM personelinin ve BM ile bağlantılı çalışanların güvenlik ve emniyetinin güçlendirilmesi çağrısında bulundu.

Üyeler, aralarında 73 BM çalışanının yanı sıra ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşları, sivil toplum temsilcileri ve diplomatik misyonlarda görev yapanların bulunduğu tüm tutuklu ve alıkonulan kişilerin derhal, koşulsuz ve güvenli şekilde serbest bırakılması çağrısını yineledi.

Konsey üyeleri, Yemen hükümetine desteklerini ve ülkenin birliği, egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğüne yönelik sarsılmaz bağlılıklarını yineledi. Üyeler, Yemen'de kalıcı barışın şiddet, zor kullanma veya güç yoluyla sağlanamayacağını vurguladı.

Konsey ayrıca BM Yemen Özel Temsilcisi Hans Grundberg'e ve onun üzerinde mutabık kalınan referanslara dayanan, ilgili Güvenlik Konseyi kararlarıyla uyumlu, kapsamlı ve müzakereye dayalı bir siyasi çözüme ulaşma çabalarına desteğini yineledi. Konsey, taraflara bu doğrultuda BM'nin yürüttüğü çabalara yapıcı şekilde katılma çağrısında bulundu.


ABD, Çin'i İran'a destek vermemesi konusunda uyardı

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, 24 Eylül Perşembe günü Beyaz Saray'ın Gül Bahçesi'nde düzenlenen askeri geçit törenini izlerken (DPA)
ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, 24 Eylül Perşembe günü Beyaz Saray'ın Gül Bahçesi'nde düzenlenen askeri geçit törenini izlerken (DPA)
TT

ABD, Çin'i İran'a destek vermemesi konusunda uyardı

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, 24 Eylül Perşembe günü Beyaz Saray'ın Gül Bahçesi'nde düzenlenen askeri geçit törenini izlerken (DPA)
ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, 24 Eylül Perşembe günü Beyaz Saray'ın Gül Bahçesi'nde düzenlenen askeri geçit törenini izlerken (DPA)

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları kapsamında hız kazanan diplomatik temaslarda İran dosyası, ABD, Çin, Rusya ve Katar'ı kapsayan uluslararası görüşmelerin ana gündem maddelerinden biri oldu. Tahran üzerindeki savaş ve Hürmüz Boğazı krizi kaynaklı baskının arttığı bir dönemde Washington, Pekin'i İran'a herhangi bir destek sağlamaması konusunda doğrudan uyarırken iki ülke arasında boğazın deniz trafiğine açık tutulması gerektiği konusunda görüş birliği ortaya çıktı.

ABD'nin Çin Büyükelçisi David Perdue, Başkan Donald Trump ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping arasında gerçekleşen görüşmenin bazı ayrıntılarını paylaşarak İran dosyasının iki lider arasındaki zirvede gündeme geldiğini doğruladı.

Perdue, cuma günü CNBC'nin aktardığı açıklamasında Trump'ın Şi'ye, Çin'in İran'a sağlayacağı herhangi bir yardımın “kesinlikle kabul edilemez” olduğunu açıkça ifade ettiğini söyledi.

Bu mesaj, Çin'in İran açısından önemli bir ekonomik rol oynadığı bir dönemde geldi. Pekin ise aynı zamanda kendisini gerilimin düşürülmesine ve diplomatik sürecin ilerletilmesine katkı sağlayabilecek bir aktör olarak konumlandırmaya çalışıyor.

Zirvenin ardından iki taraf İran dosyasında herhangi bir ilerleme sağlandığını açıklamadı. Ancak Şi, ABD ile İran'ın daha önceki mutabakatlara dönmesi ve diyaloğu yeniden başlatmasına destek verdiğini belirtti. Perdue'nun açıklamaları ise Washington'ın görüşmeyi İran'a yönelik olası Çin desteğinin sınırlarını net biçimde çizmek için de kullandığını gösterdi.

Hürmüz konusunda görüş birliği

Krize ilişkin bir diğer başlıkta Perdue, Washington ile Pekin'in Hürmüz Boğazı'nın deniz trafiğine açık tutulması gerektiği konusunda hemfikir olduğunu söyledi.

Büyükelçi, küresel enerji ticaretinin başlıca güzergâhlarından biri olan boğazdan geçişlerin sürmesinin önemi konusunda Çin'in ABD ile aynı görüşü paylaştığını belirtti.

xcsdvdfv
Ortadoğu’da gerilimin sürdüğü bir dönemde Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemiler (Arşiv - Reuters)

Washington ile Pekin'in İran'a yaklaşım biçimleri farklı olsa da Hürmüz konusunda ortaya çıkan bu ortak tutum, iki ülke arasında önemli bir kesişme noktası oluşturuyor. Bu görüş birliği, boğazın savaşın sona erdirilmesi ve bölgedeki gerilimin düşürülmesi çabalarında başlıca pazarlık kozlarından biri haline geldiği bir dönemde ortaya çıktı.

İran dosyası, Pekin ile Tahran arasındaki yakın ekonomik ilişkiler ve Çin'in krizde diplomatik bir rol üstlenme çabaları nedeniyle Trump ile Şi arasında ele alınması beklenen başlıca konulardan biriydi.

Diplomasinin alternatifi yok

New York'ta Rusya ve İran da Hürmüz krizinin diplomatik yollarla çözülmesine bağlılıklarını teyit etti.

Rusya Dışişleri Bakanlığı, Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi'nin gerçekleştirdikleri görüşmede bölgesel ve uluslararası gelişmeleri, özellikle İran'la ilgili durumu ele aldıklarını bildirdi. Bakanlık, iki tarafın krize ilişkin “diplomatik çözümün alternatifi olmadığı” konusunda mutabık kaldığını açıkladı. Moskova ve Tahran krizin ABD ve İsrail'in “yasa dışı eylemlerinden” kaynaklandığını savundu.

Görüşmede ayrıca ikili ilişkiler ile farklı düzeylerde gerçekleştirilmesi planlanan Rusya-İran temaslarının takvimi ele alındı. Bu durum, bölgesel gerilimin tırmandığı bir dönemde Moskova ile Tahran arasındaki koordinasyonun sürdüğüne işaret ediyor.

Diyalog için uygun koşullar oluşturulması

Katar da paralel olarak arabuluculuk ve gerilimi düşürme çabaları kapsamında Tahran'la temaslarını yoğunlaştırdı.

Katar Dışişleri Bakanlığı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani'nin New York'ta İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile “diyalog için uygun koşulların oluşturulmasını” görüştüğünü açıkladı.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları kapsamında gerçekleştirilen görüşmede taraflar, Katar'ın açıklamasına göre “bölgedeki son gelişmeleri, gerilimi düşürmek ve diyalog için uygun koşulları oluşturmak amacıyla yürütülen çabaları” ele aldı. Bu çabaların bölgesel güvenlik ve istikrarın güçlendirilmesine katkı sağlaması hedefleniyor.

Katar'ın girişimleri, krizin tarafları arasında siyasi kanallar açılmasına yardımcı olma yönündeki Doha çabalarının bir parçası. Ancak daha kapsamlı bir mutabakata ulaşma ihtimali, Washington ve Tahran'ın uzlaşma şartlarına ilişkin tutumlarına bağlılığını koruyor.

Kolombiya Tahran'la ilişkilerini kesti

İran üzerindeki siyasi baskının genişlediğini gösteren bir diğer gelişmede Kolombiya, Tahran'la diplomatik ilişkilerini kesti. Böylece Kolombiya, Latin Amerika'da Washington'ın bir diğer müttefiki olarak bu yönde adım atan son ülkelerden biri oldu.

Kolombiya hükümetinin perşembe günü açıkladığı karar 19 Eylül'de yürürlüğe girdi. Bogota, kararın “Batı Yarımküre'nin ulusal güvenliği” ile ilgili değerlendirmelere dayandığını bildirdi.

xs
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi (Arşiv - Reuters)

Kolombiya hükümeti İran'ı “uyuşturucu ticaretine karışan ve ülkenin güvenliğini tehdit eden terörist gruplarla ilişkiler kurmakla” suçladı ancak bu iddialara ilişkin herhangi bir kanıt sunmadı.

Bogota ayrıca İran'ı Hürmüz Boğazı'ndaki deniz trafiğini engellemek ve Orta Doğu'daki diğer ülkelere saldırmakla eleştirdi. Açıklamalar, İran ile ABD ve İsrail arasındaki devam eden çatışma bağlamında yapıldı.

Kolombiya hükümeti bununla birlikte İran'la konsolosluk ilişkilerini sürdüreceğini bildirdi.


Washington ve Tahran savaştan kademeli çıkış yolu arıyor

Hürmüz Boğazı'nda, Umman'ın kuzeyindeki Müsendem Yarımadası'nda bulunan kıyı kenti Hasab açıklarında demirleyen gemiler, 17 Mayıs (AFP)
Hürmüz Boğazı'nda, Umman'ın kuzeyindeki Müsendem Yarımadası'nda bulunan kıyı kenti Hasab açıklarında demirleyen gemiler, 17 Mayıs (AFP)
TT

Washington ve Tahran savaştan kademeli çıkış yolu arıyor

Hürmüz Boğazı'nda, Umman'ın kuzeyindeki Müsendem Yarımadası'nda bulunan kıyı kenti Hasab açıklarında demirleyen gemiler, 17 Mayıs (AFP)
Hürmüz Boğazı'nda, Umman'ın kuzeyindeki Müsendem Yarımadası'nda bulunan kıyı kenti Hasab açıklarında demirleyen gemiler, 17 Mayıs (AFP)

ABD ve İran, yaklaşık yedi aydır devam eden savaşı sona erdirmek için kademeli bir yol ararken Hürmüz Boğazı iki taraf arasındaki pazarlığın ana başlıklarından biri haline geldi. Konuya yakın kaynaklara göre görüşmelerde, Washington’ın Tahran’a uyguladığı ekonomik kuşatmanın bir bölümünü kaldırması ve bazı dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılması karşılığında hayati deniz geçişinin gemi trafiğine yeniden açılması ihtimali ele alınıyor.

Ancak anlaşmaya giden yol hâlâ zorlu. Taraflar ellerindeki baskı araçlarını korumakta ısrar ederken açık bir karşılık ve herhangi bir uzlaşmanın sürdürüleceğine dair güvence almadan önceden taviz vermeyi reddediyor.

Hürmüz karşılığında kuşatmanın kaldırılması

Şarku’l Avsat’ın Reuters'tan aktardığı habere göre üst düzey bir İranlı yetkili, krizden çıkış için en gerçekçi senaryolardan birinin ABD'nin uyguladığı ekonomik kuşatmanın sona erdirilmesi ve Hürmüz Boğazı'nın deniz trafiğine yeniden açılmasıyla başlayacak aşamalı bir anlaşma olduğunu söyledi.

Yetkili, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları sırasında yaptığı açıklamada, “İlerlemek için mümkün yollardan biri krizi aşamalı olarak çözmek. Başlangıç, kuşatmanın sona erdirilmesi ve Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması olmalı” dedi.

İranlı, bölgesel ve Batılı kaynaklara göre Tahran, yaptırımların ve ekonomik kuşatmanın kaldırılmasını daha acil bir öncelik olarak görmeye başlamasının ardından boğazdan geçen gemilerden ücret alınması talebini yeniden değerlendirmeye hazır görünüyor. Bu talebin ana anlaşmaya dahil edilmek yerine ayrı bir ek protokole bırakılması ihtimali bulunuyor.

xc
Hürmüz Boğazı'ndan geçen gemiler, Orta Doğu'da gerilimin sürdüğü bir dönemde (Arşiv - Reuters)

Körfez ülkeleri deniz trafiğine ücret getirilmesi fikrini reddederken bölgesel kaynaklar, boğaz konusunda varılabilecek herhangi bir düzenlemenin geçici olacağını ve İran'ın su yolunun yönetimine ilişkin tutumundan resmen vazgeçtiği anlamına gelmeyeceğini belirtiyor.

Anlaşmazlığın temel başlıklarından biri boğaz üzerindeki kontrolün niteliği. Washington, dünyanın en önemli enerji tedarik güzergâhlarından birinde seyrüsefer özgürlüğünün ve gemi geçişlerinin devam etmesini güvence altına almak isterken Tahran, geçiş güzergâhındaki idari rolünü korumakta ısrar ediyor.

Kuşatma Washington'ın ana baskı aracı

Buna karşılık Başkan Donald Trump yönetimi, İran'a yönelik ekonomik baskıyı artırmayı sürdürüyor. Washington, ticari havayolu şirketleri ve bunlarla bağlantılı destek ağları da dahil olmak üzere İran ekonomisinin geriye kalan can damarlarını hedef alan yeni yaptırımlar uyguluyor.

ABD'nin kampanyası özellikle İran'ın önemli bir döviz kaynağı olan petrol ihracatının yanı sıra Washington'ın hükümet ve “Devrim Muhafızları” ile bağlantılı gördüğü sektörleri hedef alıyor.

Beyaz Saray'dan bir yetkili, İran'ın “bir anlaşmaya varmayı şiddetle istediğini” söyledi ancak Trump'ın “ipleri elinde tuttuğunu ve ABD için en uygun kararı vereceğini” belirtti. Yetkili, ABD Başkanı'nın “uygun koşullar altında İran'la diyaloğa hâlâ açık olduğunu” ancak müzakere etmek zorunda hissetmediğini vurguladı.

Aynı yetkiliye göre ABD yönetimi, yaptırımlar ve ekonomik kuşatmanın İran ekonomisini ağır baskı altına aldığını ve Washington'ın şu aşamada Tahran karşısında güçlü kozlara sahip olduğunu düşünüyor.

Eski ABD müzakerecisi Dennis Ross ise kuşatmanın İran üzerindeki en önemli baskı unsurlarından biri olduğunu ancak ekonomik baskının Tahran'ı taviz vermek yerine gerilimi tırmandırmaya da itebileceğini düşünüyor. Ross'a göre İran yönetimi, tutumunu yumuşatmasının kendisini tehlikeye atacağı sonucuna varırsa daha sert bir çizgiye yönelebilir.

Kongre seçimleri manevra alanını daraltıyor

3 Kasım'da yapılması planlanan ABD ara seçimleri, müzakerelerin hesabında özel önem taşıyor. Trump daha önce İran'la bir anlaşmaya seçimlerden sonra varılabileceği görüşünü dile getirirken yetkililer ve uzmanlar, seçim tarihinin tarafların hesaplarını etkileyebileceğini ancak bunun diplomatik sürecin zorunlu olarak sona ereceği anlamına gelmediğini belirtiyor.

Ross, seçimlerden önce anlaşmaya varılması ihtimalinin kendi değerlendirmesine göre yüzde 30'u aşmadığını söyledi. Bununla birlikte iki tarafın da seçim tarihinden önce bir uzlaşmaya varmasını teşvik edebilecek nedenleri bulunduğuna işaret etti.

Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması Körfez'deki gerilimi azaltabilir ve ABD'de siyasi açıdan hassas bir konu olan petrol ve benzin fiyatları üzerindeki baskının hafiflemesine yardımcı olabilir.

gbfgb
ABD Kongresi'nin merkezi Capitol binasının kubbesi (Reuters)

İran ise ekonomisinin ağır baskı altında olduğu bir dönemde sağlanacak herhangi bir ekonomik rahatlamadan yararlanabilir.

Ross, Trump'ın seçimlerden sonra manevra alanının genişleyebileceği uyarısında bulunuyor. Bu durumun Trump'a müzakerelerin başarısız olması halinde baskıyı sürdürme veya başka seçenekleri değerlendirme imkânı verebileceğini belirtiyor.

“Baskı kozları” uzlaşmanın önünde engel

New York'taki müzakerelerdeki paradoks, Washington ve Tahran'ı yeniden müzakere masasına getiren araçların aynı zamanda anlaşmaya ulaşmanın önündeki engel haline gelebilmesi. ABD, İran'a ekonomik ve askeri baskı uygulayabileceği araçlara sahipken Tahran, dünya enerji arzının önemli bir bölümünün geçtiği Hürmüz Boğazı kozunu elinde tutuyor. Tarafların hiçbiri somut bir karşılık almadan ana kozundan vazgeçmeye hazır görünmüyor. Bu da müzakereleri temel bir soruya kilitliyor: İlk tavizi kim verecek?

Görüşmeler hakkında bilgi sahibi Batılı bir yetkili, “Meselenin tamamı Hürmüz Boğazı'nın açılmasıyla ilgili” dedi. Yetkili, tarafların karşı karşıya olduğu iç baskıların da müzakerelerin hesabının bir parçası haline geldiğini belirtti.

Analistler, ara seçimlerin bu bağlamda müzakereler için kesin bir son tarih olmaktan ziyade diplomatik sürecin yeniden değerlendirilmesi açısından önemli bir dönüm noktası olabileceğini düşünüyor. Washington ve Tahran seçimlerden önce baskı kozlarını bir anlaşmaya dönüştüremezse diplomatik çözümler için manevra alanı daralabilir ve yeniden gerilime dönme riski artabilir.

Tahran: Anlaşma garanti değil

Diplomatik temaslar sürse de İran savaşı sona ermiş veya anlaşmaya varılması garanti edilmiş gibi hareket etmiyor. Üst düzey bir İranlı yetkili, ülkesinin çatışmaların yeniden başlaması ihtimaline hazırlandığını söyledi ve ABD'yi Tahran'a ekonomik kuşatma ve güç kullanma tehdidiyle baskı yapmakla suçladı.

Yetkili, “Parmağımız tetikte. Amerikalılar ne yapmaları gerektiğini biliyor ancak aşırı talepleri nedeniyle krizin diplomasi yoluyla çözülme ihtimali son derece düşük” dedi.

Bu tutum, müzakerelere hâkim olan çelişkiyi yansıtıyor. Tahran ekonomik baskının hafifletilmesine ihtiyaç duyuyor ancak geniş kapsamlı tavizler vermenin müzakere pozisyonunu zayıflatmasından endişe ediyor. Washington ise önemli bir ekonomik rahatlama sağlamadan önce baskıyı kullanarak Tahran'dan taviz almak istiyor.

İran dosyası üzerinde daha önce müzakere yürütmüş ABD'li diplomat Alan Eyre, yaptırımların İran'a zarar verdiğini ancak İran yönetiminin büyük tavizler vermenin rejimin varlığını tehdit edeceği sonucuna varması halinde yaptırımların ülkeyi daha sert bir tutuma da itebileceğini söyledi.

Pezeşkiyan: Karar Washington'ın elinde

New York'taki müzakereler sürerken İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, savaşın geleceğine ilişkin sorumluluğu Washington'a yüklemeye çalıştı. Pezeşkiyan, Tahran'ın çatışmaların sürmesini istemediğini ancak ABD'ye boyun eğmeyeceğini söyledi.

İran Cumhurbaşkanı, perşembe akşamı yayımlanan ABD merkezli Fox News röportajında, “Bu sürecin sona ermesini isteyip istemediğine karar vermesi gereken Amerika'dır” dedi.

cdfgth
Arakçi, 23 Mayıs'ta Tahran'da Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir ile görüşürken (AP)

Pezeşkiyan, Trump'la anlaşmaya varmaya hazır olduklarını belirterek sorunları diyalog yoluyla çözmenin “birbirimizi öldürmekten” daha iyi olduğunu söyledi. Savaşın başlamasına yol açan gelişmelerde İsrail'i kışkırtıcılıkla suçladı.

Pezeşkiyan, daha önce imzalanan ateşkesin iki hafta sonra neden çöktüğünü sorgularken Tahran'ın ara seçimlerden önce veya sonra “uluslararası hukuk çerçevesinde” bir anlaşmaya hazır olduğunu ifade etti.

İran Cumhurbaşkanı'nın açıklamaları, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin ABD'nin özel temsilcisi Steve Witkoff ve Trump'ın damadı Jared Kushner ile Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları kapsamında gerçekleştirdiği görüşmenin ardından geldi. Görüşmelerden kamuoyuna açıklanan bir sonuç çıkmadı.

Askeri operasyonların yeniden başlaması ihtimali

Müzakerelerin sonuçları yalnızca Washington ve Tahran'la sınırlı değil. Bölge ülkelerinin liderleri New York'ta Trump'la gerçekleştirdikleri ayrı görüşmelerde ABD'nin ara seçimlerden sonraki planları konusunda açıklama istedi. Bu kapsamda İran'ın müzakere sürecine dönmemesi halinde askeri operasyonların yeniden başlatılması ihtimali de ele alındı.

ghyju
Pezeşkiyan, New York'ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'na hitap ederken (Reuters)

Bölge ülkeleri İran'ın Hürmüz Boğazı üzerinde kontrol kurmasına karşı olduklarını ifade ederken seyrüsefer özgürlüğünün güvence altına alınması ve stratejik su yolunun bölge ülkelerine karşı bir baskı aracına dönüştürülmemesi gerektiğini vurguladı. Ancak bu tutum, gerilimin düşürülmesi ve siyasi sürecin başlatılması yönündeki güçlü çağrılarla birlikte dile getirildi. Bu durum Körfez ülkelerinin Washington ile Tahran arasında yeni bir çatışmaya sürüklenmekten kaçınmak istediğine işaret ediyor.

New York'ta belirleyici bir ilerleme sağlanamadı

Analistler, mevcut temasların şu ana kadar tarafların temel pozisyonlarında önemli bir değişikliğe yol açmadığını düşünüyor. Bölgesel analist ve eski İsrail askeri istihbarat subayı Dani Citrinowicz, New York görüşmelerinin Washington ve Tahran'ın temel tutumlarını değiştirmediğini söyledi. Citrinowicz, İran'ın Trump'ın ara seçimlerden önce daha geniş çaplı bir gerilimden kaçınmaya çalıştığına inandığı sürece büyük tavizler vermeye hazır olmayabileceğini belirtti.

frgthy
Pezeşkiyan, New York'taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi'nde Genel Kurul'a hitap ederken (Reuters)

Washington ise hassas bir denklemle karşı karşıya. ABD, Tahran'ı taviz vermeye zorlamak için baskıyı sürdürmek istiyor ancak Hürmüz Boğazı'nın kapalı kalmasının devam etmesinden ve bunun enerji piyasaları ile küresel ekonomi üzerindeki olası etkilerinden de kaçınması gerekiyor.

Tahran ise kuşatmanın kaldırılmasını ve ekonomik bir nefes alma imkânı elde etmeyi amaçlıyor ancak aynı zamanda müzakere kozlarının mümkün olduğunca büyük bölümünü elinde tutmak istiyor.

Bu denklem içinde olası bir anlaşmanın anahtarı, tarafların temel baskı kozlarından vazgeçtiklerini ilan etmek zorunda kalmadan ilk kazanımı elde etmelerine imkân sağlayacak aşamalı bir formülde yatıyor gibi görünüyor. Ancak daha önceki anlaşmaların çökmesinin ardından herhangi bir mutabakatın sürdürülebilirliğini güvence altına almak, Washington ve Tahran müzakerecilerinin önündeki en büyük sorun olmaya devam ediyor.