Devletlerin servetine sahipti ve çıkan isyanla ölüm fermanını imzaladı: Doğu Hindistan Şirketi

Londra’daki Doğu Hindistan Şirket binasının resmi (Getty)
Londra’daki Doğu Hindistan Şirket binasının resmi (Getty)
TT

Devletlerin servetine sahipti ve çıkan isyanla ölüm fermanını imzaladı: Doğu Hindistan Şirketi

Londra’daki Doğu Hindistan Şirket binasının resmi (Getty)
Londra’daki Doğu Hindistan Şirket binasının resmi (Getty)

Macid el-Macid
Bir şirket, tanımının sınırlarının ötesine geçerek sadece ticaret yapmakla kalmayıp, büyük bir ordu ve teçhizata sahip entegre bir kolonyal varlık haline gelene kadar kâr ve ayrıcalıklar elde etmede uzun bir yol kat etti. Bu şirket, vergiler toplayıp ülkeyi işgal ederek, katliamlar yaptı. Ülkelerin sahip olduklarına eşdeğer zenginlik ve imkana sahipti. Elbette Doğu Hindistan Şirketi’nden (East India Company) bahsediyoruz. Peki, bu şirketin hikayesi nedir?
16. yüzyıl dünya haritasında pek çok sürprizle dolu bir yüzyıldı. Hazinelerle dolu yeni keşfedilen birçok arazi bankalara ilhak edildi. Sonuç olarak, sömürge güçleri düşmanlarından daha fazla hazineye sahip olacaklarını umarak birbirlerine karşı savaşmaya başladılar. İspanya ve İngiltere en baskın ve rakip güçlerdi.
O dönemde hakimiyet, sömürgecilik ve rekabet hırslarına ek olarak İngiltere ile İspanya arasında pek çok anlaşmazlık vardı. İki ülke arasında mezhepsel bir çatışma söz konusuydu. İspanya, Roma Katolik mezhebini benimserken, İngiltere Protestandı. Bu durum çatışmaları körükledi. 
İspanyol donanması (Armada), 1588 yılının Ağustos ayında kendi evinde İngiliz donanmasına yaptığı saldırıda ağır bir yenilgiye uğradı. Bu durum, Britanya’nın siyasi ve ticari düzeyde varlığını daha da genişletmesine yol açtı. Doğu Hindistan Şirketi’nin kurulması için bundan daha iyi bir fırsat olamazdı.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre, Britanya zenginliğine zenginlik kattı. Bu nedenle yeni pazarlara açılma ihtiyacı duydu. Mesele, Ümit Burnu'nun ötesinde yeni bir deniz yolu inşa etmeye karar veren birkaç tüccarın çabasıyla başladı. Birkaç gemi kaybetmelerine rağmen, genel olarak denizcilik konusundaki tecrübeleri başarıya ulaştı. O andan itibaren ticaret ve mal taşımacılığı ile ilgili bir şirket kurmaya karar verdiler.
31 Aralık 1600'de Kraliçe I. Elizabeth tüccarları resmileştirdi. Şirketlerine Ümit Burnu'nun doğusundaki ülkelerle ticarette tekel olmasını garanti eden bir kraliyet tüzüğü verdi. Tüzük 15 yıllık bir süreye sahipti. Tüzük şirkete, izinsiz Britanya Krallığı adına savaş başlatma ve hareket etme hakkı verdi.
İngiliz monarşisi, özellikle Hollanda ve Portekiz'e bağlı diğer Avrupalı ​​şirketlerle o dönemde bu yeni deniz yolu üzerinden ticaretten paylarını almak için verdikleri sert bir mücadele ışığında şirkete, ilk günden itibaren, ister denizde ister karada olsun, birçok riske sahip olduğu için savaş açma hakkı tanımadı.
Korsanlar, fırtınalar ve diğerleri tarafından çevrelenen ciddi tehlikelere ek olarak, şirketin her bir yolculuğunun Hindistan'dan İngiltere'ye veya tam tersi istikamete ulaşması bir ila iki yıl sürüyordu. Zor ve uzun bir yolculuk, bu nedenle herhangi bir yatırımcı, bir veya iki yıl sonra değil, kendi ticareti için anında kâr istiyor, ancak beklenen kâr tüm bu sabra değer miydi?
Şirket, Hindistan’ının batısındaki ‘Madras’ bölgesinin kıyılarını seçip ticari operasyonlarını yönetmek için ilk merkez ve limanını burada kurdu. Yerli pamuğa önem veren şirket işgücünü dokumasında kullandı. Ayrıca baharat ticaretiyle de ilgilenen şirket, 1601 yılında İngiltere’ye ilk olarak karanfil ihraç etmeyi tercih etti.
Karanfil gemileri İngiltere’ye ulaşmasıyla birlikte bu, ağrı kesici özelliğe ve farklı bir lezzete sahip olan  harika bitki altınla eş değer tutulup büyük bir coşkuyla karşılandı. Bu, şirkete, yatırımcıların payları için ödedikleri değerin yaklaşık yüzde 230'una denk gelen inanılmaz derecede yüksek kâr kazandırdı. Bu durum, herkesin gözünde büyüyen mesafelerin göz ardı edilmesine neden oldu.
1700 yılına gelindiğinde, ‘Madras’ bölgesi, nüfusun az olduğu ilkel bir kıyıdan, çoğu işçi ve tüccar olmak üzere 80 binden fazla insanla dolu bir şehir ve hayati bir ticaret merkezine dönüştü. Şirket, Hindistan alt kıtasındaki şehirlerdeki yaşamın doğasını değiştirdi. Şeker, çay ve kahve ile sıcak içecek alışkanlığı yayıldıkça İngiliz yaşamının doğası da değişti.
Gingham, ipek, muslin ve pamuklu kumaşlar, Hint dokumacıların üstün işçiliğinin yanı sıra düşük fiyatların da etkisiyle şirketin o dönemde İngiltere'ye ihraç ettiği en önemli tekstil ürünleri arasına girdi. İngilizler çıldırdı ve her geçen gün büyüyen şirkete muazzam kârların yolunu açan Doğu'dan gelen her şeye hayran oldular.
Şirket büyümeye başladığı ilk dönemde Basra Körfezi dikkatini çekti. Bunun ardından işlerin alanı genişletildi.  Arap bölgelerinde, Muskat ve Basra'da İran’da Şiraz ve İsfahan'da tamamen yeni ticaret merkezleri ve şehirler inşa etti. Şirketin malları pazarı neredeyse işgal ederken inci ticareti ve ihracatı gittikçe arttı.
1647 yılında şirket, Hindistan ve Bengal'deki 23'ten fazla bölgede ticari merkezleri açmaya başladı. Bunlardan en önemlileri Surat, Bombay ve Kalküta idi. Şirket İngiliz çalışanları ve aileleri için entegre bir yaşam sağlama umuduyla modern toplumlar kurmaya önem verdi. Serbest ticarette çalışanlarına büyük rahatlık sağlayarak kâr elde etmeyi devam etti.
18. yüzyılın başında Hindistan hala 200 yıl önce tüm kıtayı yöneten güçlü Babür İmparatorluğu'nun bir parçasıydı ve şirket Hindistan için yeni bir pazar açmayı başardı. Ayrıca mali durumunu usta bir şekilde kurulan imparatorluğun yöneticileriyle denk hale getirdi. Ancak 1707 yılına gelindiğinde beklenmedik bir olay oldu, imparatorluk yavaş yavaş dağıldı. Bu durum kaosa ve birbirine rakip devletlere bölünmeyle sonuçlandı. Tüm bunların ortasında şirket kendini askeri yönden güçlendirmeye başladı. Yıllık bir meblağ ödeme karşılığında, onu Bengal bölgesinde kalıcı olarak vergilerden muaf tutan bir anlaşma imzaladı.
18. yüzyıla gelindiğinde, Doğu Hindistan Şirketi ile Portekizli ve Hollandalı rakipleri arasındaki rekabet tamamen sona ermişti. Ancak bölgenin hazinelerinden ticari bir pay almak isteyenlerin sonuncusu olarak Fransa, Hindistan sahnesinde ortaya çıktı. Bu nedenle Hindistan ve Bengal'de iki ticaret merkezi kurdu. Bunları bölgede güçlendirdi.
İngiliz-Fransız çatışmasının ortasında, Fransızlar, Bengal ve Orissa yöneticileriyle ittifak kurdular. Robert Clive komutasındaki Doğu Hindistan Şirketi ordusu ile aralarında bir dizi çatışma başladı. 1757 Plassey ve 1764 Puscar savaşları şirket açısından ezici bir zaferle ile sonuçlandı. Bu, şirketin Hindistan Yarımadası üzerindeki tam kontrolünün kapısını açtı.
Birkaç yıl içinde, şirket refahının zirvesine ulaştı ve ihracat için yeni bir pazar aramaya başladı. İlk hedef içine kapanık olan Çin’di. Hindistan'ın orta ve kuzey bölgelerinde afyon yetiştirmeye ve daha sonra Çin'e kaçırmaya başladı. Çin'e ilk büyük afyon sevkiyatı 1781'de yapıldı.
Afyon, Çin toplumunda rakipsiz hale geldikçe, şirket ile içine kapanık olan Çin arasındaki gizli ticaretin çarkı döndü. Çinlilerin çoğu bu bitkiye bağımlı hale geldi. Bu, bireylerin üretim düzeyiyle ilgili sorunlara ek olarak ciddi sosyal sorunlara neden oldu. Bu sorunlar, Çin imparatorunu bu ticareti önleme ve takip altına almaya sevk etti.
İngiltere, Çin İmparatorunun bu ticarete karşı direnişinden ve afyon yüklü İngiliz gemilerini yakmasından büyük ölçüde rahatsız oldu. Çin'i, kapılarını zorla afyona açmaya zorlamak için işgal etmeye karar verdi ve bu savaş, 1840 ile 1860 yılları arasında birinci ve ikinci olmak üzere iki savaşa bölünerek onlarca yıl devam etti.
19. yüzyılın başlarında Doğu Hindistan Şirketi’nin 260 bin kişilik bir ordusu vardı. O tarihlerde ki İngiliz ordusundaki asker sayısının iki katı kadardı. Şirket, 60 milyondan daha fazla nüfusu kontrol etmekte ve bunu Londra’daki Leadenhall caddesinde bulunan küçük bir şirket binasından gerçekleştirmekteydi.
100 yıllık hakimiyeti süresince Şirket vahşi bir melez canavar gibi görünüyordu. Şirketin, egemenliği altındaki Hindistan alt kıtasında yaşayan halktan keyfi şekilde vergi toplaması halkın fakirleşmesine neden oldu. Yoksulluğun hakim olduğu ülkede 1770 yılında gerçekleşen kıtlık Bengal şehrinde 10 milyondan fazla insanın ölümüyle sonuçlanan bir felaket yaşanmasına sebep oldu.
Şirket askerlerinin arasında isyanlar çıkmaya başladı. Özellikle Meerut kasabasında bulunan garnizonda çıkan isyan, şirkete ait diğer garnizonlara da kıvılcımlar sıçramasına neden oldu. Sivil halk, Şirketin ülkeyi kötü yönetmesi, sürekli adaletsizlik, fakirlik, ciddi sosyal ve dini sorunları ele almaması nedeniyle şirkete karşı bir isyan başlattı.
Şirket’e karşı başlatılan isyan, tam bir yıl sonra 800 bin Hindistanlının acımasız bir şekilde öldürülmesinin ardından kontrol altına alınabildi. Fakat bu olaylar şirket için bir ölüm fermanı oldu. Britanya krallığı ülkesi için tehdit oluşturan şirketi,  yaşanan olayları bahane ederek hissedarlarının paylarını ödeyerek 1858 yılında kapattı.
Doğu Hindistan Şirketin’in bütün yetkileri, ordusu, toprakları ve bütün mülkleri doğrudan İngiltere Kralı’na devredildi. Hindistan için yeni bir dönem başladı. Bu dönemde Hindistan halkının yetenekleri baltalandı, servetlerini yağmalayan İngilizlerin halk arasında adaletsizliği 15 Ağustos 1947 de ülkenin bağımsızlığını kazanmasına kadar sürdü.
Refahının zirvesinde Doğu Hindistan Şirketi’nin harcamaları İngiliz hükümetinin harcamalarının dörtte birine ulaşmıştı. Şirket rüşvet ve hileyle İngiliz yasama organlarına nüfuz etti. Böylece 1693 yılında parlamento temsilcilerinin dörtte birinden fazlasının şirkette hisseleri vardı.
Şirket, serveti dağıtmak ve yağmalamaktan çok, Hindistan'ın ilkel çehresini bir şekilde modern bir şekilde değiştirdi. Aynı zamanda pek çok insanın alışkanlıklarını ve doğasının değişimine neden oldu. İngiliz dilinin dünya çapında, özellikle de bugün hala yerel bir ikinci dil olarak kullanan Hindistan'da yayılmasına büyük katkıda bulundu.



Hürmüz'de gerilimin tırmanmasıyla petrolün varil fiyatı 96 doların üzerine çıktı

ABD'nin Massachusetts eyaletindeki Gloucester kentinde, Rose Marine şirketinin arkasındaki yakıt iskelesinde petrol tanklarını rıhtıma bağlayan boru ve hortumlar. (Reuters)
ABD'nin Massachusetts eyaletindeki Gloucester kentinde, Rose Marine şirketinin arkasındaki yakıt iskelesinde petrol tanklarını rıhtıma bağlayan boru ve hortumlar. (Reuters)
TT

Hürmüz'de gerilimin tırmanmasıyla petrolün varil fiyatı 96 doların üzerine çıktı

ABD'nin Massachusetts eyaletindeki Gloucester kentinde, Rose Marine şirketinin arkasındaki yakıt iskelesinde petrol tanklarını rıhtıma bağlayan boru ve hortumlar. (Reuters)
ABD'nin Massachusetts eyaletindeki Gloucester kentinde, Rose Marine şirketinin arkasındaki yakıt iskelesinde petrol tanklarını rıhtıma bağlayan boru ve hortumlar. (Reuters)

Petrol fiyatları, bugünkü işlemlerde yükselişini sürdürdü. ABD ile İran arasında karşılıklı saldırıların yaşanması ve Hürmüz Boğazı ile diğer bölgelerde gemi ve petrol tankerlerinin hedef alınmasının ardından Ortadoğu'dan enerji arzında uzun süreli bir aksama yaşanabileceğine ilişkin endişeler arttı.

Brent ham petrolünün vadeli kontratları, 52 sent (%0,54 artışla) varil başına 96,80 dolara yükseldi. ABD Batı Teksas türü ham petrolünün (WTI) fiyatı ise 66 sent (%0,72) yükselerek varil başına 92,14 dolara çıktı.

Yeni yükseliş, petrol piyasasında güçlü geçen bir haftanın ardından geldi. Brent'in fiyatı söz konusu haftada % 7,8, WTI ise yaklaşık %10 yükseldi. ABD ve İran'ın saldırılarını yeniden başlatması, daha önce küresel petrol arzının yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı'ndaki petrol akışının azalmasına yol açtı.

İran petrol tankerleri hedef alındı

ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), cumartesi günü ABD güçlerinin üç İran petrol tankerini hedef aldığını açıkladı. Bunlardan birinin, İran'ın en önemli petrol ihracat merkezlerinden birinin yakınındaki Hark Adası açıklarında bulunduğu belirtildi.

Buna karşılık İran Devrim Muhafızları'na bağlı donanma, cumartesi günü Hürmüz Boğazı'nda “izinsiz” olarak nitelendirdiği rotaları kullanan 3 petrol tankerinin yanı sıra farklı bölgelerde 3 ABD gemisinin daha hedef alındığını açıkladı.

Denizcilik istihbarat şirketi Maersk, cumartesi günkü saldırıların “deniz çatışmasında önemli bir tırmanış” anlamına geldiğini belirtti. Şirket, ticari tankerlerin karşılıklı ekonomik baskı aracı olarak kasıtlı biçimde kullanılmaya başlandığına dikkat çekti.

Şirket ayrıca yaşanan gelişmelerin, daha önce askeri çatışmalar ile ticari deniz taşımacılığı arasında bulunan ayrımı büyük ölçüde ortadan kaldırdığını bildirdi.

Gemi trafiği mayıstan bu yana en düşük seviyede

Küresel petrol ticareti açısından kritik bir geçiş noktası olan Hürmüz Boğazı'ndaki deniz trafiğine ilişkin endişeler giderek artıyor.

Analiz şirketi Kpler'in verilerine göre, son 10 günde Hürmüz Boğazı'ndan geçen temel emtia taşıyan gemilerin günlük ortalama sayısı yaklaşık 10 oldu. Bu, mayıs ayından bu yana kaydedilen en düşük seviye.

Deniz trafiğine yönelik kısıtlamaların artırılabileceğine ilişkin yeni bir işaret de İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai'den geldi. Rızai, dün İran resmi medyasına yaptığı açıklamada, Tahran'ın önümüzdeki günlerde Hürmüz Boğazı'nın dışında bir “yasak bölge” ilan edeceğini söyledi.

Bu arada OPEC+ ülkeleri, dün gerçekleştirdikleri toplantıda ekim ayı için petrol üretim politikasını değiştirmeme kararı aldı.

Grup tarafından yapılan açıklamada, üretim seviyelerine ilişkin bir sonraki adımlara karar verilmeden önce üye ülkelerin yeni üretim kotaları konusunda anlaşmaya varması gerektiği belirtildi.

Karar, piyasaların askeri gerilimin enerji arzı üzerindeki etkilerini yakından takip ettiği bir dönemde alındı. Özellikle Hürmüz Boğazı'ndaki gemi trafiğinin azalması ve ticari deniz taşımacılığına yönelik risklerin artması piyasaların odağında bulunuyor.

Arz kesintileri 2027'ye uzanabilir

ANZ analistleri, mevcut aşamada en olası senaryonun ABD ile İran arasında sınırlı ve kontrollü askeri operasyonların eşlik ettiği bir çatışma durumunun devam etmesi olduğunu belirtti. Analistler, bunun Ortadoğu'dan petrol arzının normal seviyelere dönmesini geciktirebileceğini öngörüyor.

Şarku’l Avsat’ın analistlerin yayımladıkları nottan aktardığına göre, petrol ihracatının 2026'nın geri kalanında kısıtlı kalması ve kademeli yeniden açılma sürecinin yılın son çeyreğinin sonlarına doğru başlaması bekleniyor.

Petrol akışının savaş öncesi seviyelere dönmesinin ise 2027'nin ilk çeyreğinin sonlarından veya ikinci çeyreğinin başlarından önce beklenmediği belirtildi. Bu durum, mevcut arz kesintilerinin enerji piyasaları üzerindeki etkisinin askeri çatışmanın süresinden daha uzun sürebileceğini gösteriyor.


Milyarlarca dolarlık İran parası, ABD bankalarından nasıl geçiyor?

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Milyarlarca dolarlık İran parası, ABD bankalarından nasıl geçiyor?

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

Wall Street Journal'a (WSJ) konuşan Batılı yetkililer ve araştırmacılar, Tahran'la bağlantılı neredeyse tüm mali faaliyetlere katılmayı ABD yasalarına tabi kişi ve kuruluşlar için yasaklayan yaptırımlara rağmen, her yıl milyarlarca dolarlık İran fonunun Amerikan bankalarındaki geçici hesaplardan geçtiğini söylüyor.

WSJ'nin özel haberine göre İran, ABD'yle muhabir bankacılık ilişkilerine sahip yabancı bankalar aracılığıyla Amerikan finans sistemine dolaylı erişim sağlıyor. 

Bir asırdan uzun süredir kullanılan ve küresel finans dünyasını birbirine bağlayan muhabir bankacılık sistemi bunda önemli rol oynuyor.

Bu sistem uluslararası dolar işlemlerinin Amerikan bankaları üzerinden yapılmasını sağlarken Tahran'a paravan şirketler ve aracılar yoluyla ödemeleri gizleme imkanı da sunuyor.

ABD Hazine Bakanlığı, 2024'te Amerikan bankalarından geçtiği tespit edilen İran fonunun hacminin 9 milyar dolara yaklaştığını açıkladı. 

28 Ağustos'ta Mısır devletine ait bankalardan Banque Misr'in Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki (BAE) kolunu hedef alan ABD Hazine Bakanlığı'na göre bu kuruluş, İran'ın gölge bankacılık ağlarıyla bağlantılı olabilecek şirketler için ABD'deki muhabir hesaplar üzerinden 1,8 milyar dolara kadar para aktardı.

Washington, İran'a mali baskı uygulamak amacıyla başlattığı Ekonomik Dışlama Operasyonu kapsamında Banque Misr'in BAE'deki faaliyetlerini ABD finans sisteminden çıkarmaya yönelik bir adım attı. Bu kolun ABD'deki üç bankayla muhabir bankacılık ilişkisi bulunuyor.

ABD, İran'la bağlantılı işlemlere aracılık eden yabancı finans kuruluşlarını ikincil yaptırımlarla tehdit ediyor.

Washington merkezli düşünce kuruluşu Demokrasileri Savunma Vakfı'ndan Elaine Dezenski, WSJ'ye şu yorumu yaptı: 

Gölge bankacılık ağlarını tespit etmek son derece zor ama İran'ın mali akışlarını takip etmek de kesinlikle imkansız değil. ABD ve muhabir bankalar doğrudan sorumluluk taşıyor ve üzerlerindeki baskı giderek artıyor.

ABD Hazine Bakanlığı'nın üst düzey yetkililerinden Gene Lange ise finans kuruluşlarını muhabir bankacılığa dair uyardıklarını belirtti. İran'la iş yapmayı sağlayan aracılara karşı "her zamankinden daha hızlı ve agresif" hareket ettiklerini savundu.

ABD Hazine Bakanlığı ülke dışındaki bankalar için paravan şirketlerin İran adına ABD'nin finans sistemini kullanıyor olabileceğine işaret eden uyarılar da yayımladı. Örneğin Hong Kong'da kayıtlı, Çin'deki bir banka hesabını kullanan ve internette herhangi bir görünürlüğü olmayan bir şirkete dikkat çekildi. 

Öte yandan muhabir bankacılığa getirilecek kapsamlı kısıtlamalar, diğer ülkeleri Çin yuanı gibi alternatif para birimlerine yönelterek doların küresel konumunu zayıflatabilir. 

Eski ABD Hazine Bakanlığı yetkililerinden Alex Zerden, "Bu araçları ne kadar çok kullanırsanız dolara alternatif arayışı için o kadar fazla teşvik yaratırsınız" dedi.

Bakanlığın eski yaptırım sorumlusu Jason Prince de "Birden her şeyi aynı anda yapmaya yönelik bir yaklaşım benimseyemezler çünkü bunun hedeflere ters düşebilecek zincirleme etkileri olabilir" ifadesini kullandı.

Independent Türkçe, WSJ, AP


Elektrikli araç bataryaları, sanılandan daha uzun süre dayanıyor

Elektrikli araçların ne kadar şarj edildiği, batarya ömrünü etkiliyor (Reuters)
Elektrikli araçların ne kadar şarj edildiği, batarya ömrünü etkiliyor (Reuters)
TT

Elektrikli araç bataryaları, sanılandan daha uzun süre dayanıyor

Elektrikli araçların ne kadar şarj edildiği, batarya ömrünü etkiliyor (Reuters)
Elektrikli araçların ne kadar şarj edildiği, batarya ömrünü etkiliyor (Reuters)

Avusturya merkezli bir şirket, ikinci el elektrikli araç bataryalarının durumuyla ilgili son derece kapsamlı bir araştırma yayımladı.

Elektrikli araçlar dünya çapında gittikçe yaygınlaşsa da tüketicilerin aklına takılan en önemli sorulardan biri, bataryaların dayanıklılığını uzun süre koruyup koruyamayacağı. 

Özellikle ikinci el araç tercih eden müşteriler için bataryanın durumu daha da önemli hale geliyor.

Elektrikli araçların batarya sağlığını ölçen şirket AVILOO, bu ihtiyacı gidermek için kapsamlı bir çalışma yürüttü. 

Şirket, 2022'yle 2026 arasında kullanılmış 20 popüler modeli inceleyerek toplam 500 bin test sonucu elde edilen bulguları paylaştı.

AVILOO, dünya genelindeki 1 milyondan fazla testi içeren havuzdan veri çeken yeni raporunun, kullanılmış elektrikli araç batarya sağlığına ilişkin dünyanın en büyük bağımsız çalışması olduğunu söylüyor.

Çalışmada, en popüler elektrikli araç modellerinin çoğunun 150 bin kilometreden sonra bile batarya kapasitesinin yüzde 90'ından fazlasını koruduğu tespit edildi. 

Modellerin medyan sağlık durumunun, yani bataryanın ilk kapasitesinin kalan yüzdesinin 150 bin kilometreden sonra yüzde 87'yle yüzde 94 arasında değiştiği gözlemlendi. 

Bu ölçekte EQA (Mercedes-Benz) yüzde 94'le birinci sırada yer alırken, onu yüzde 93,8'le Ioniq 5 (Hyundai) ve yüzde 93,6'yla i4 (BMW) takip etti. 

Raporda medyan batarya ömrü 50 bin km'den sonra yüzde 91'le yüzde 97, 100 bin km'den sonra ise yüzde 88'le yüzde 95 arasında değişiyor.

Amerika, Avrupa, Avustralya ve Asya'yı kapsayan veriler, batarya durumunun modelden modele ve hatta aynı modelin farklı araçları arasında bile değişebildiğini gösteriyor.

Aynı modelin en iyi ve en kötü durumdaki araçları arasında batarya sağlığı bakımından 13,5 puana varan fark görülebiliyor

İklim koşulları, batarya boyutu ve önceki sürücünün aracı kullanma biçimi, bataryanın kapasitesini etkiliyor. Örneğin daha küçük bataryalar veya sıcak havalarda kullanılanlar daha hızlı bozunmaya uğruyor. 

AVILOO CEO'su Marcus Berger, "İki araç aynı yaşta ve aynı kilometrede olabilir, hatta dışarıdan tamamen aynı görünebilir. Ancak nasıl kullanıldıklarını bilemezsiniz" diyor.

Berger, elektrikli araçlar park halindeyken bataryaların ne kadar şarj edildiğinin bir diğer önemli faktör olduğunu söyleyerek ekliyor:

Çok az tüketicinin bildiği bir şey var: Arabalarınızı yüzde 100, yüzde 90 veya yüzde 80 şarj seviyesinde park etmeyin. Bu bataryaya zarar veriyor. 

CEO, ideal seviyenin yüzde 30 ila yüzde 70 olduğunu ekliyor.

Şirket, bu faktörlerden dolayı kendilerinin yürüttüğü gibi bağımsız ve tek tek araçlara odaklanan testlerin önemli olduğunu vurguluyor. 

Bu sayede tüketicilerin, modellerin ortalama performansına bakmaktan ziyade daha detaylı bilgi edinmesinin mümkün olduğunu belirtiyor.

Berger "Bu veriler, ortalamaların çok şeyi gizlediğini gösteriyor. Evet, elektrikli araç bataryaları 'hızlı yıprandıkları' yönündeki yaygın inanışın aksine oldukça iyi yaşlanıyor" diyerek ekliyor:

Önemli olan, batarya sağlığının modeller arasında ve hatta aynı modelin farklı araçları arasında ciddi derecede değişmesi.

Independent Türkçe, Interesting Engineering, TechRadar, Financial Times, AVILOO