Trump’ın seçimleri kazanmasını sağlayabilecek 6 neden

ABD’de şimdiye kadar kullanılan oylar, kararsız seçmen sayısının azaldığına işaret ediyor

Trump’ın seçim kampanyası ekibi, Başkan’a destek toplamak için geleneksel bir yöntem olan kapı kapı dolaşma faaliyetlerinin, seçim sonuçlarını etkileyebileceğini düşünüyorlar (AFP)
Trump’ın seçim kampanyası ekibi, Başkan’a destek toplamak için geleneksel bir yöntem olan kapı kapı dolaşma faaliyetlerinin, seçim sonuçlarını etkileyebileceğini düşünüyorlar (AFP)
TT

Trump’ın seçimleri kazanmasını sağlayabilecek 6 neden

Trump’ın seçim kampanyası ekibi, Başkan’a destek toplamak için geleneksel bir yöntem olan kapı kapı dolaşma faaliyetlerinin, seçim sonuçlarını etkileyebileceğini düşünüyorlar (AFP)
Trump’ın seçim kampanyası ekibi, Başkan’a destek toplamak için geleneksel bir yöntem olan kapı kapı dolaşma faaliyetlerinin, seçim sonuçlarını etkileyebileceğini düşünüyorlar (AFP)

Tarık eş-Şami
ABD’de yapılan anketler, Başkan Donald Trump’ın seçim gününe kısa bir süre kala halen Demokrat rakibi Joe Biden'ın gerisinde kaldığına ve pek çok zorlukla karşı karşıya olduğuna işaret ediyor. Buna, tabloyu değiştirecek son fırsat olarak görülen ikinci münazaranın da istenen etkiyi yaratamaması eklense de Trump’ın seçim kampanyası ekibi arasında iyimserlik ve canlılık halen devam ediyor. Başkan Trump, Beyaz Saray'da ikinci bir dönem daha kalma umuduyla, bir günde dört farklı eyalet arasında mekik dokuyor. Peki, Trump’ı ABD’nin liberal ve baskın medyası tarafından serveti hakkında çizilen tüm kasvetli tabloya rağmen, başkanlığı kazanmak için bu kadar cesaretlendiren şey ne?
Eğer 4 Kasım sabahı seçimlerin resmi olmayan ön sonuçları, Başkan Trump’ın ikinci kez zafer kazandığına işaret ederse bunun muhtemelen altı nedeni olacaktır.
Kararsızların oyları
Şu ana kadar erken oy verenlerin sayısının 60 milyonu aşmış olması, kararsız seçmen sayısının azaldığına işaret ediyor. Her ne kadar kararsızların sayısı azalsa da daha önceki seçimlerden edinilen tecrübelere göre son dakikada oy kullananların seçimlerde belirleyici bir rol oynadıkları biliniyor. Anketler, seçmenlerin yaklaşık yüzde 5’inin, 3 Kasım'da oy kullanırken Başkan Donald Trump'ı mı yoksa Joe Biden'ı mı seçeceklerini henüz belirlemediklerine işaret ediyor. Özellikle seçimlerin kaderini belirleyen kritik eyaletlerde yarış kızışırken, kararsız seçmenlerin çoğunluğunu, Trump'ın 2016'daki seçimlerde Beyaz Saray'a gitmesine yardımcı olan eyaletlerde kazandığı beklenmedik zaferlerini destekleyenler oluşturuyor.
Demokratlar, son günlerde yapılan anketlerin, seçim gününden önce oy kullanan kararsız seçmenlerin, Biden'da karar kılanlar olmasına ve önümüzdeki Salı günü (3 Kasım), sandık başına gidecek olanların ise Trump'ı seçme eğilimindekiler olmasına işaret etmelerinden korkuyor.
Dahası, daha önce yapılan bir anket, Trump'ın seçim günü şahsen oy kullanmak isteyen seçmenlerin desteğini, eski Başkan Yardımcısı Biden'dan daha fazla aldığını gösterdi. Bu arada, seçim stratejistleri, kararsız seçmenlerin oylarının, Florida ve Kuzey Karolina gibi Trump ile Biden arasındaki yarışın başa baş gittiği eyaletleri etkileyebileceğini ve bunun da nihai sonuçta bir değişikliğe yol açabileceğini düşünüyorlar.
Bununla birlikte kararsız seçmenlerin, Joe Biden’ın önde olduğu Michigan, Wisconsin ve Minnesota gibi orta batı eyaletlerinde çok fazla etkili olmaları beklenmiyor.

Trump'ın utangaç tabanı
Başkan Trump'ın seçim kampanyası ekibi arasındaki en popüler teorilerden biri, toplum bilimlerinde ve kamuoyu araştırmalarında ‘sosyal arzu’ ifadesiyle anlatılan alışılmadık bir durumun mevcut olması. Trump'ın seçim kampanyası ekibinin teorisine göre Trump'ı destekleyenler, sosyal arzu çerçevesinde gerçek fikirlerini anketörlerden gizliyorlar. Bu da kanıtlanması veya çürütülmesi zor bir teori.
Bununla birlikte anketlere başka bir boyut katan Başkan’ın kampanya ekibi, Trump'ın 2016'daki seçim zaferinin, etkili bir şekilde, bazı önemli eyaletlerde anketlerin ortaya koyamadığı ve bu anketleri yanlış ve aldatıcı duruma düşüren daha az nüfuslu yerlerdeki yüksek katılımdan kaynaklandığına inanıyorlar.
Biden neredeyse tüm anketlerde ve birçok önemli eyalette başı çekmesine rağmen, son anketlere göre bazı bölgelerde Başkan Trump'a verilen destek arttı. Bu da son derece kritik olan eyaletlerdeki oy tablosunda bir değişikliğe neden olabilir.  

Kapı kapı dolaşma faaliyetleri
Trump'ın kampanya ekibi, Başkan’a destek toplamak için geleneksel bir yöntem olan kapı kapı gezme faaliyetlerinin, seçim sonuçlarını etkileyebileceğini düşünüyorlar. Bu arada Trump’ın seçim kampanyasına 2,5 milyondan fazla gönüllü katılıyor. Bu, eski Başkan Barack Obama’nın 2008'deki seçim kampanyasına katılan 2,2 milyon gönüllüye kıyasla rekor bir rakam.
Trump’ın seçim kampanyası ekibi, örneğin sadece eylül ayında bir hafta boyunca kritik eyaletlerde yarım milyon evin kapısını çalan gönüllüler sayesinde elde ettikleri verilerin, seçim yarışını önde götürdüklerine işaret ettiğini iddia ediyorlar. Biden’ın seçim kampanyası ekibi ise, e-posta, sosyal medya ve telefon görüşmeleri yoluyla seçmenlerle güçlü bir iletişim ağı oluşturmayı tercih etti. Biden’ın kampanya ekibinin, yeni tip koronavirüs (Kovid-1) salgını nedeniyle kapı kapı dolaşma faaliyetleri oldukça kısıtlıydı ve bu durum, Trump’ın kampanya ekibinin potansiyel seçmenlerle doğrudan ve etkili bir iletişim kurarak bir avantaj sağlamasına neden oldu.

Afro-Amerikan seçmenlerin oyları bölündü
2016’daki başkanlık seçimlerinde Afro-Amerikan seçmenlerin düşük katılımı, Demokrat başkan adayı Hillary Clinton'ın kaybetmesinin ana nedenlerinden biriydi. ABD’nin ilk Afrika kökenli başkanı olan Barack Obama'nın iktidarının sona ermesinden hemen sonra Afro-Amerikan seçmenlerin seçim coşkusu da azaldı. Trump, Cumhuriyetçi bir başkan adayı için hiç de alışılmadık bir şekilde siyahi seçmenlere odaklandı. Başkan'ın seçim kampanyası ekibi, Afro-Amerikalılara hitap eden radyo istasyonlarında sık sık seçmenlere seslendiler. Ekipte ayrıca eski bir Amerikan futbolu yıldızı olan Herschel Walker gibi önde gelen Afro-Amerikan isimler yer aldı.
ABD merkezli siyasi analiz sitesi FiveThirtyEight'e göre yaşlı Afro-Amerikalılar daha çok Demokrat Parti’yi desteklerken genç seçmenler, Demokrat Parti’yi destekleme konusunda yaşlılar kadar istekli değiller. Anketlerden biri, Trump'ı destekleyen Afro-Amerikalıların yaşlarının 18 ile 44 arasında değiştiğine işaret etti. 2016'da bu yaş aralığındaki Afro-Amerikan seçmen sayısı yüzde 10 iken bu yıl yüzde 21'e çıktı.
Trump’ın kampanya ekibinin, 2016'daki başkanlık seçimlerinde Trump’ı destekleyen Afro-Amerikalıların sayısının Trump’ın destekçilerinin sadece yüzde 8'ini oluşturmasının neden olduğu şüphelere rağmen, Afro-Amerikalıların Biden'a olan desteklerinin azaldığını düşünüyorlar. Bununla birlikte ünlü magazin yıldızı Kim Kardashian’ın kocası, ünlü rapçi Kanye West’in başkanlığa adaylığını koyması da Afro-Amerikan seçmenlerin oylarının bölünmesine neden oldu. Kendisi de bir Afro-Amerikan olan West, seçimlere sadece 12 eyalette katılıyor. Fakat West, Trump'ı veya Biden'ı desteklemeyen Afro-Amerikalıların oylarını çekebilir. Dolayısıyla Biden'ı kritik eyaletlerde birkaç bin oydan mahrum bırakabilir ve bu durum, söz konusu eyaletlerdeki nihai sonucu etkileyebilir.

Seçmen kayıtları
Kritik eyaletlerdeki seçmen kayıtları, Trump'ı destekleyen seçmenlerin oranında bir artışa işaret eden yeni bir değişim geçirdi. Demokrat seçmenler, 2016'da olduğu gibi bu seçim döneminin de son dört ayında, kayıtlı Cumhuriyetçi seçmen sayısından fazla görünüyordu. Ancak Cumhuriyetçi seçmenler, bu durumu tersine çevirerek, Demokrat seçmenlerin sayısını aştılar.
Örneğin, Cumhuriyetçilere karşı oy kullanmak için kaydolan Demokratların sayısı Florida'da Ağustos ve Kasım 2016 arasında 78 binin üzerindeydi. Ancak geçtiğimiz Ağustos ayından bu yana Cumhuriyetçi seçmenler, eyalette 104 bin civarında olduğu tahmin edilen Demokrat seçmen sayısının üzerine çıktılar.  Pennsylvania'da da aynı durum yaşandı ve Cumhuriyetçi seçmen sayısı, Demokrat seçmen sayısını aştı.
Aynı şekilde Nevada Eyaleti’nde de Trump’ın kampanya ekibine göre Demokrat seçmen sayısı 2016 yılına oranla yaklaşık 10 bin seçmen azaldı. Bu rakam, nispeten küçük bir sayı gibi görünse de Hillary Clinton'ın 2016’daki başkanlık seçimlerinde eyalette rakibini yalnızca 27 bin oyla geçtiği göz önüne alındığında oldukça belirleyici bir rakam olarak görülüyor. Bu durum, Nevada’yı, Başkan Trump’ı destekleyen eyaletler arasına katmak için bir fırsat sunuyor.

Latinlerin oyları
Anketlere göre Başkan Trump’ın ülkedeki Latinlerin oylarını kaybetmesi bekleniyor. Ancak 2016 yılında Trump’ı destekleyen bu önemli seçmen kitlesinin yüzde 28’inin oylarının, Trump’ın yürüttüğü göç politikaları nedeniyle gerilediğine dair herhangi bir veri yok. Öte yandan Trump’ın 2016’da Latinlerden aldığı bu destek, bazıları için sürpriz oldu. Çünkü Trump'a verilen destek, 2012 başkanlık seçimlerinde aday olan ve göç konusunda daha ılımlı bir duruş sergileyen Cumhuriyetçi aday Mitt Romney'den biraz daha yüksekti.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre, Trump’ın beyazlar dahil olmak üzere büyük kitleler arasındaki popülaritesinin azalmasına rağmen, seçmen sayısını koruduğu bir zamanda seçim yarışını nihayete erdirecek eyaletler arasında en büyük ve en önemli eyalet olan Florida Latin seçmenler konusunda kendisine ayrıcalıklı bir yer edinmiş durumda. Geçtiğimiz Eylül ayında yapılan iki büyük anket, Florida'daki Latin seçmenlerin 2016 yılında Demokrat aday Hillary Clinton'ı desteklediklerini ortaya koydu.
Bununla birlikte belki de Florida’daki bu değişimin nedeni, Latinlerin büyük bir bölümünü oluşturan Küba kökenli Amerikalıların, Senatör Bernie Sanders ve Temsilciler Meclisi üyesi Alexandria Ocasio-Cortez gibi önde gelen Demokrat politikacılar tarafından savunulan sosyalizme karşı geleneksel bir düşmanlık besliyor olmalarından kaynaklanıyor olabilir.



‘Tüm anlaşmaların anası’ gün yüzüne çıkıyor... Hindistan ve AB, iki milyarlık nüfusu ile dünyanın en büyük pazarını hayata geçiriyor

TT

‘Tüm anlaşmaların anası’ gün yüzüne çıkıyor... Hindistan ve AB, iki milyarlık nüfusu ile dünyanın en büyük pazarını hayata geçiriyor

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve AB Konseyi Başkanı Antonio Luis Santos da Costa, Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile bir araya geldi. (EPA)
Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve AB Konseyi Başkanı Antonio Luis Santos da Costa, Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile bir araya geldi. (EPA)

Yirmi yılı aşkın zorlu müzakerelerin ardından tarihi bir dönüm noktasına ulaşıldı. Yeni Delhi ile Brüksel bugün, ‘tüm anlaşmaların anası’ olarak nitelendirilen kapsamlı bir ticaret anlaşmasına vardıklarını açıkladı. Söz konusu anlaşma, yaklaşık iki milyar tüketiciyi kapsayan devasa bir serbest ticaret bölgesinin önünü açıyor. Küresel gayrisafi yurt içi hasılanın yaklaşık dörtte birini kapsayan bu iddialı anlaşma, Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile Avrupa Birliği (AB) liderlerinin, yükselen ABD korumacılığına ve Çin kaynaklı ticari meydan okumalara karşı piyasalarını korumayı hedefleyen stratejik bir ‘ekonomik kalkan’ olarak değerlendiriliyor. Anlaşmayla birlikte, binlerce mal ve hizmette gümrük vergilerinin sıfırlanması öngörülürken, taraflar ekonomik açıklıkta yeni bir dönemin başladığını ilan etti.

Anlaşma kapsamında, Avrupa’nın ihracatının yaklaşık yüzde 97’sine uygulanan gümrük vergilerinin düşürülmesi ya da tamamen kaldırılması öngörülüyor. Bu düzenlemenin, 27 üyeli AB’ye yıllık 4 milyar euroya (4,75 milyar dolar) kadar gümrük vergisi tasarrufu sağlaması bekleniyor. Hindistan Başbakanı Narendra Modi bugün başkent Yeni Delhi’de AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve AB Konseyi Başkanı Antonio Luis Santos da Costa ile yaptığı görüşmenin ardından anlaşmayı ‘tüm anlaşmaların anası’ olarak niteledi. Modi, “Bu anlaşma, Hindistan’daki 1,4 milyar insan ile AB’deki milyonlarca vatandaş için çok sayıda fırsat yaratacak” dedi. Modi ayrıca, anlaşmanın küresel gayrisafi yurt içi hasılanın yaklaşık yüzde 25’ini ve dünya ticaretinin üçte birini temsil ettiğini vurguladı.

fvgh
Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve AB Konseyi Başkanı Antonio Luis Santos da Costa, Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile bir araya geldi. (EPA)

AB, dünyanın en kalabalık ülkesi olan Hindistan’ı geleceğin kilit pazarlarından biri olarak görüyor. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bir gün önce AB Konseyi Başkanı Antonio Costa ile birlikte Hindistan Cumhuriyet Günü törenlerinde onur konuğu olarak ağırlanmasının ardından yaptığı açıklamada, “Avrupa ve Hindistan bugün tarih yazıyor… İki milyar insanı kapsayan bir serbest ticaret bölgesi kurduk ve bundan her iki taraf da fayda sağlayacak” ifadelerini kullandı.

Avrupalı yetkililer, söz konusu anlaşmanın Hindistan’ın bugüne kadar imzaladığı en iddialı ticaret anlaşması olduğunu belirtirken, Avrupa şirketlerinin ‘pazara ilk giren olma avantajı’ elde edeceğini vurguladı. Anlaşmanın özellikle Avrupa’nın tarım, otomotiv ve hizmet sektörlerine önemli kazanımlar sağlaması bekleniyor.

Yeni Delhi yönetimi ise AB’yi, altyapı yatırımlarını hızlandırmak ve milyonlarca yeni istihdam yaratmak için ihtiyaç duyduğu teknoloji ve yatırımlar açısından kritik bir ortak olarak değerlendiriyor.

En yüksek düzeyde pazar erişimi

AB verilerine göre, 2024 yılında iki taraf arasındaki mal ticareti hacmi 120 milyar euroya (139 milyar dolar) ulaştı. Bu rakam, son on yılda yaklaşık yüzde 90’lık bir artışa işaret ederken, hizmet ticaretinin hacmi de 60 milyar euro (69 milyar dolar) olarak kaydedildi.

Anlaşma kapsamında Hindistan’ın, başlıca Avrupa ürünlerine yönelik pazar erişim kısıtlamalarını gevşetmesi bekleniyor. Buna göre otomobillere uygulanan ve azami yüzde 110’a kadar çıkan gümrük vergileri kademeli olarak yüzde 10 seviyesine kadar düşürülecek. Şarapta ise vergiler yüzde 150’den aşamalı biçimde yaklaşık yüzde 20’ye indirilecek. Halihazırda makarna ve çikolata gibi işlenmiş gıdalara uygulanan yüzde 50 oranındaki gümrük vergileri ise tamamen kaldırılacak.

dfv
Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB Konseyi Başkanı Antonio Luis Santos da Costa ve Hindistan Başbakanı Narendra Modi, Hindistan Cumhuriyet Günü kutlamalarına katıldı. (DPA)

Ursula von der Leyen, Hindistan’a yapılan ihracatın iki katına çıkmasını beklediğini belirterek, AB’nin ‘geleneksel olarak korumacı olan Hindistan pazarında bir ticaret ortağına şimdiye kadar tanınmış en yüksek düzeyde pazar erişimini’ elde edeceğini vurguladı.

Anlaşmayla birlikte Avrupa şirketleri, Hindistan’daki finansal hizmetler ve deniz taşımacılığı sektörlerine de ayrıcalıklı erişim hakkı kazanacak. Hindistan Başbakanı Narendra Modi ise anlaşmanın, tekstil, değerli taşlar ve mücevherat, deri ürünleri ile hizmetler dahil olmak üzere birçok sektörü güçlendireceğini ifade etti.

Görüşmelere yakın kaynaklar, müzakerelerin dün son ana kadar sürdüğünü ve AB’nin uyguladığı sınırda karbon vergisinin çelik sektörü üzerindeki etkileri başta olmak üzere bazı hassas başlıkların ele alındığını aktardı.

Net seçim

Anlaşma, Brüksel ve Yeni Delhi’nin, ABD’nin gümrük tarifeleri ile Çin’in ihracat kısıtlamalarına karşı yeni pazarlar açma arayışında olduğu bir dönemde hayata geçirildi. Aynı zamanda Hindistan ile AB arasında, mevsimlik işçiler, öğrenciler, araştırmacılar ve yüksek vasıflı profesyonellerin hareketliliğini kolaylaştırmaya yönelik bir anlaşmanın yanı sıra güvenlik ve savunma alanlarını kapsayan düzenlemelerin de sonuçlandırılmasının beklendiği belirtildi.

Ursula von der Leyen, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Hindistan ve Avrupa açık bir tercih yaptı: stratejik ortaklık, diyalog ve açıklık” ifadesini kullandı. Von der Leyen, “Bölünmüş bir dünyaya başka bir yolun hâlâ mümkün olduğunu gösteriyoruz” değerlendirmesinde bulundu. Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) öngörülerine göre Hindistan, bu yıl dünyanın dördüncü büyük ekonomisi olma yolunda ilerliyor. On yıllar boyunca temel askeri teçhizat konusunda Moskova’ya bağımlı olan Yeni Delhi, son yıllarda ithalatını çeşitlendirerek ve yerli sanayi kapasitesini güçlendirerek Rusya’ya olan bağımlılığını azaltmaya çalışıyor. AB ise benzer şekilde, ABD’ye olan bağımlılığını azaltmayı hedefliyor.


Witkoff: Son İsrailli rehinenin cesedinin iadesi ile Ortadoğu'da yeni bir şafak doğdu

ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff (Reuters)
ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff (Reuters)
TT

Witkoff: Son İsrailli rehinenin cesedinin iadesi ile Ortadoğu'da yeni bir şafak doğdu

ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff (Reuters)
ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff (Reuters)

ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff bugün yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’nde tutulan son İsrailli rehinenin cesedinin geri getirilmesinin, savaş yerine barışın hâkim olduğu yeni bir geleceğin önünü açtığını söyledi.

Witkoff, X platformundaki paylaşımında, “Hayatta olan 20 rehinenin tamamı ile hayatını kaybeden 28 rehinenin tümünün naaşları ailelerine teslim edildi. Bu, pek çok kişinin beklemediği, büyük ve tarihi bir başarı” ifadelerini kullandı.

Bu sonucun, aralarında ABD Başkanı Donald Trump’ın da bulunduğu birçok kişinin yoğun çabaları sayesinde mümkün olduğunu belirten Witkoff, Trump’ın ‘barış için aralıksız çalıştığını’ vurguladı.

Witkoff, “Bu, Ortadoğu’da yeni bir şafak” ifadesini kullanarak, ABD’nin bölgede ‘herkes için kalıcı barış ve refahı sağlama’ konusundaki kararlılığını yineledi.

İsrail ordusu dün yaptığı açıklamada, Gazze’de bir mezarlıkta yaklaşık 250 ceset üzerinde yapılan incelemelerin ardından, son İsrailli esirin cesedinin bulunduğunu duyurmuştu.


Batı kampı parçalanırken Çin, İran ile ilişkilerini gözden mi geçiriyor?

Tayvan’ın Taipei kentinde İran'daki hükümet karşıtı protestoları destekleyen bir protesto gösterisi, 25 Ocak 2026 (AP)
Tayvan’ın Taipei kentinde İran'daki hükümet karşıtı protestoları destekleyen bir protesto gösterisi, 25 Ocak 2026 (AP)
TT

Batı kampı parçalanırken Çin, İran ile ilişkilerini gözden mi geçiriyor?

Tayvan’ın Taipei kentinde İran'daki hükümet karşıtı protestoları destekleyen bir protesto gösterisi, 25 Ocak 2026 (AP)
Tayvan’ın Taipei kentinde İran'daki hükümet karşıtı protestoları destekleyen bir protesto gösterisi, 25 Ocak 2026 (AP)

Şerbil Berekat

ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun gözaltına alındığı ve ülkenin siyasi gidişatında gecikmiş de olsa öncü bir değişiklik yaratan yıldırım harekâtından birkaç gün sonra, Çin bir kez daha ‘dost’ ülkelerdeki çıkarlarını, bu ülkelerin rejimlerini savunmak zorunda kalmadan ve istenmeyen çatışmaların bedelini ödemeden nasıl koruyabileceğine dair tanıdık bir sınavla karşı karşıya kaldı.

Bu soru, ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'a karşı askeri bir saldırı emri vermeye çok yaklaşması, ancak son anda geri adım atarak ‘silahı masadan kaldırmadan’ dar bir diplomatik pencere açmasıyla yeniden gündeme geldi.

Venezuela ve İran ile 2024 yılının aralık ayında Suriye'de Beşşar Esed rejiminin düşüşü arasında, Pekin’i coğrafi olarak uzak ama taktiksel olarak yakın olan, ancak ilişkileri ‘karmaşık’ kalan ve ittifaka dönüştürülemeyen siyasi ortaklar şeklindeki tekrarlayan bir ikilemle karşı karşıya bırakan bir model ortaya çıktı.

Bu rejimler, Washington'dan uzak olmaları nedeniyle ideolojik bir yaklaşımla bir şekilde Çin'e bağlı olsalar da Pekin'in tercih ettiği bu rejimlerle ekonomik ilişkiler, yaptırımlar, yolsuzluk, kötü yönetim ve kalkınma eksikliği nedeniyle karmaşık ve kısıtlı olmaya devam ediyor. Bunun yanında söz konusu rejimler Pekin için çeşitli kazançlar sağlamaya devam etmektedir. Bunlar arasında ucuz petrol veya Kuşak ve Yol Girişimi içindeki stratejik coğrafi konum gibi doğrudan kazançlar ve Washington ile ilişkilerin dengelenmesi bağlamında dolaylı da olsa bazı kazançlar bulunuyor.

Trump'ın bu rejimleri hedef alması, özellikle ABD'nin küresel enerji haritasını yeniden çizmek ve kritik mineraller ve ilgili tedarik zincirleri konusunda Çin'e neredeyse tamamen bağımlı olması da dahil olmak üzere stratejik zayıflıklarını azaltmak için sistematik adımlar attığına dair söylentiler ışığında, Çin'in konumu hakkında meşru sorular ortaya çıkarıyor.

Ancak, Trump'ın politikalarına daha geniş bir perspektiften baktığımızda özellikle Grönland konusunda Batılı müttefikleriyle yaşadığı gerilim, Kanada'yı ilhak etme yönündeki tehditleri ve Washington'a sağladıkları gerçek katma değeri göz ardı etmesi, ayrıca ulusal güvenlik stratejisi çerçevesinde Çin ve Rusya’yı etkisiz hale getirme girişimleri, Çin'in ‘dostlarının’ aldığı darbeler karşısında itidalli ve temkinli davranmasına neden oldu. Bunun yanında Çin, özellikle Trump’ın muhtemelen nisan ayında gerçekleşecek olan Pekin ziyareti sebebiyle bir alanda yaşanan kayıpların başka bir alanda kazanca dönüştürülebileceği stratejik yatırım fırsatları arıyor.

Clement Chai: Washington, uluslararası politikada güçlü adam yaklaşımını benimsiyor Ancak, her zamanki pragmatizmleriyle Çinliler, Trump yönetiminin siyasi hataları yüzünden tökezleyeceğine bahse girecekler.

Çin ittifaklar kurmaz

Çin'in davranışını anlamak için, Çin Halk Cumhuriyeti'nin kurulmasından bu yana Çin dış politikasını yöneten temellere dönip bakmak gerekiyor. Çin ittifaklar kurmaz ve dış politikasını ittifak mantığına dayandırmaz, aksine çıkarlar ve taahhüt sınırları tarafından yönetilen esnek bir etkileşim çerçevesine dayandırır. Bu yaklaşım, 1954 yılında kabul edilen, egemenliğe saygı, müdahale etmeme ve karşılıklı yarar ilkelerine dayanan barış içinde bir arada yaşama beş ilkesine dayanıyor. Bu ilkeler, Pekin'in kesin taahhütlere girmeden çeşitli rejimlerle geniş ilişkiler kurmasını sağladı. Ardından eski Çin Halk Cumhuriyeti Merkezî Askerî Komisyon Başkanı Deng Şiaoping, stratejik hedefleri önceliklendirme, iç güçlenmeye odaklanma ve modernleşmeye hizmet etmeyen çatışmalardan kaçınma çağrısı olarak, temel çıkarlarından ödün vermeden ‘Tao Guang Yang Hui’ yani ‘Yeteneklerini Gizle ve Zamanını Bekle’ ilkesini geliştirdi.

Bu çerçeve, kurucu ilkeleri terk etmeyen, ancak Çin'in uluslararası sistemde daha merkezi bir konuma geçişine paralel olarak bunları yeniden yorumlayan Çin Devlet Başkanı Şi Cinping dönemine kadar devam etti. ‘Müdahale etmeme’ ilkesi artık pasif tarafsızlık değil, Çin'in doğrudan müdahale maliyetini üstlenmeden çatışma bölgelerindeki varlığını genişletmesine olanak tanıyan bir yumuşak güç aracıdır. Tao Guang Yang Hui ile Şi Cinping döneminde, zayıflığı korumak için gizlilik politikasından, gücü organize etme ve gösterilme zamanını kontrol etme stratejisine geçti. Bu strateji, Güney Çin Denizi'nden Tayvan'a kadar, açık bir çatışma olmadan daha kendinden emin bir diplomasiyle yansıtıldı.

Bu bağlamda Şi, ittifaka dönüşmeden ilişki düzeylerini ayıran yarı resmi bir ortaklık sınıflandırma sistemi getirdi. Pakistan, askeri ittifak olmaksızın uzun vadeli siyasi taahhüdü güvence altına alan ‘her koşulda stratejik iş birliği ortaklığı’ sınıflandırmasına alındı. Rusya ile ilişkiler ise ‘sınırsız kapsamlı stratejik ortaklık’ olarak tanımlandı. Bu, siyasi açıdan büyük önem taşıyor ancak savunma açısından bağlayıcı değil.

sdcfvghy
İran Savunma Bakan Yardımcısı Macid Rızai ve Çin'in eski ABD askeri ataşesi Zhang Li, Pekin'deki Xiangshan Forumu genel kurulunda konuşmalarını yaptıktan sonra tokalaşırken, 19 Eylül 2025 (AFP)

İran'a gelince, Çin ile ilişkileri 2021'de uzun vadeli iş birliği anlaşmasının imzalanmasından önce, 2016'da ‘kapsamlı stratejik ortaklık’ düzeyine yükseltildi. Bu, yüksek bir diplomatik sınıflandırmadır, ancak olağanüstü ilişkiler düzeyinin altında kalmaktadır ve stratejik bir uyum veya Çin'in İran'ı savunma taahhüdü anlamına gelmiyor.

İran: “Dalgaları kırmak”

Bu, Çin ile İran arasındaki ilişkinin marjinal veya ikincil olduğu ve hiçbir bedel ödemeden vazgeçilebileceği anlamına gelmez. (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika Cumhuriyeti, Mısır, Etiyopya, Endonezya, İran ve BAE’dan oluşan) BRICS grubunun bir üyesi olan İran ile Çin arasındaki petrol ticareti, Çin'in toplam petrol ithalatının yüzde 12 ila 14'ünü oluşturuyor. Bunun yanında, Körfez'in doğu kıyısındaki coğrafi konumu ve Hürmüz Boğazı'nı kontrol etmesi, onu sadece Çin'in petrol ihracatında değil, Pekin'in giderek daha fazla bağımlı hale geldiği diğer Körfez ülkelerinden gelen enerji akışının güvenliğinde de kilit bir unsur haline getiriyor.

Siyasi düzeyde İran, özellikle 7 Ekim 2023 olaylarından önce Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen'deki bölgesel güç ağlarında etkili bir rol oynadı. Bir zamanlar Ortadoğu'da ABD ve Batı ülkelerinin nüfuzuna karşı denge unsuru olan ve Çin'in bölgedeki çatışmalara doğrudan müdahil olmadan varlığını ve nüfuzunu dengelemesini sağlayan ‘direniş ekseninin’ lideri olarak kabul ediliyor.

Daha da önemlisi, Suriye ve Venezuela'nın aksine İran, siyasi pragmatizm ve dış baskılara uyum sağlama konusunda açık bir kapasite sergiliyor. Dini Lider’in merkezi rolüne rağmen, İran rejimi ‘tek adam yönetimine’ dayalı değil, on yıllardır hayatta kalmasını ve yaptırımlara ve tehditlere direnmesini sağlayan çok düzeyli bir kurumsal yapıya dayanmaktadır. Bu direnme yeteneği, Pekin'in görüşüne göre, onu Çin standartlarına göre muamele edilebilecek bir ortak haline getiriyor.

Çinli yazar ve araştırmacı Zhao Zhijun, Al-Majalla'ya yaptığı değerlendirmede, İran'ın Asya, Avrupa ve Afrika arasında bir bağlantı noktası olarak kabul edildiği için Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi'nde çok önemli bir stratejik konuma sahip olduğunu söylüyor. İran'ı kaybetmek, Avrupa ve Ortadoğu'ya giden ana kara yolunun kesilmesi anlamına gelir ve bu da ABD'nin kontrolündeki Malakka Boğazı'nı atlatmak için tasarlanan enerji güvenliği koridorlarının etkinliğini ortadan kaldırır.

Zhao, “İran, Ortadoğu'daki anti-Amerikan güç olarak, uzun süredir ABD'nin stratejik kaynaklarını tüketerek, Asya-Pasifik bölgesinde Çin üzerindeki baskıyı nesnel olarak hafifletmiştir. İran rejimi düşerse veya Batı'ya yönelirse, bu stratejik engel ortadan kalkacak ve Çin, Batı'nın kapsamlı ablukasıyla tek başına yüzleşmek zorunda kalacaktır” yorumunda bulundu.

Zhao, İran'ın Çin para birimi yuanın uluslararasılaşması için hayati bir test alanı olduğunu, çünkü petrol ticaretinin yuan ile yapılması Çin'in doların hakimiyetinden bağımsız bir finansal sistem kurmasına doğrudan yardımcı ettiğini belirtti. Çinli yazar ve araştırmacı, jeopolitik güvenlik açısından İran'ın sadece Çin'in Sincan bölgesine radikalizmin sızmasını önleyen bir ‘dalgakıran’ değil, aynı zamanda Orta Asya'ya girmeye çalışan ve Çin'in stratejisini baltalamaya çalışan Hindistan'ın etkisini engellemenin anahtarı olduğunu söyledi. Zira Tahran'daki mevcut rejim çökerse, Amerikan, İsrail ve Hint güçleri bu boşluğu doldurmak için hiç vakit kaybetmeyecekler.

Zhao Zhijun: İran, sadece radikalizmin Sincan'a sızmasını önleyen bir ‘dalgakıran’ değil, aynı zamanda Hindistan'ın Orta Asya'ya giden yolunu kesmenin de anahtarı.

Çin nasıl tepki verecek?

Bir yandan Çin'in pragmatik ve ölçülü dış politika felsefesi ve sınırlı kurumsal ilişkileri, diğer yandan ise rejimi devirmek veya zayıflatarak sert siyasi koşullar dayatmak amacıyla ABD'nin İran'a saldırmasının yol açabileceği ekonomik ve jeopolitik riskler arasında, Çin dikkatli hesaplar yapacak. Diplomatik tepkisini tasarlarken son derece ihtiyatlı davranacak. Bu tepki, İran hükümetine siyasi ve diplomatik destek, herhangi bir güç kullanımı veya İran'ın egemenliğinin ihlalinin kınanması ve muhtemelen diplomatik arabuluculuk girişiminden oluşacak ve Çin'in hayati çıkarlarını korumak için pratik önlemlerle paralel olarak uygulanacak.

Batı Asya ve Afrika Araştırmaları Enstitüsü'nün kıdemli araştırmacısı, Çin Sosyal Bilimler Akademisi Siyaset Bilimi Bölümü direktörü ve Çin Orta Doğu Araştırmaları Derneği başkan yardımcısı ve genel sekreteri Tang Zhichao, bununla ilgili olarak şunları söyledi:

“Venezuela'da olduğu gibi İran'da da Çin'in tutumu değişmedi. Çin, uluslararası hukuka saygı çağrısında bulunuyor, diğer ülkelerin iç işlerine müdahaleye karşı çıkıyor, hegemonyayı ve güç politikasını reddediyor ve uluslararası adaleti savunuyor. Çin aynı zamanda, kendi çıkarlarını kararlılıkla koruyacaktır.”

Tang Zhichao, ABD'nin eylemlerinin sadece Venezuela ve İran'ın egemenliğini ihlal etmekle kalmayıp, Çin'in çıkarlarını da etkilediğini belirtti. ABD'nin Çin'in ‘Batı Yarımküre'deki gelişimini sınırlandırma ve Ortadoğu ülkeleriyle iş birliğini kısıtlama’ girişimleri olduğunu söyleyen Tang Zhichao, bunları ‘yasadışı ve mantıksız çabalar’ olarak nitelendirdi ve ‘hiçbir ülkenin ABD'nin emirlerine boyun eğmeyeceğini’ belirtti.

sdfg
Umman Körfezi'nde İran-Rusya-Çin ortak tatbikatı sırasında bir Rus askeri gemisi, 12 Mart 2025 (AFP)

Çinli araştırmacı ve yazar Zhao, Çin’in ‘rejimi korumak için ekonomik kan pompalama’ politikasını benimseme olasılığının yüksek olduğunu düşünüyor. İran'da Çin'in vereceği herhangi bir tepkinin, İran'ın iç siyasi durumu, jeopolitik diplomatik maliyetler ve askeri teknik gerçekler şeklindeki üç ana kısıtlamaya tabi olacağını belirtti.

Pekin'deki karar alıcıların İran'da güçlü bir ‘Batı yanlısı’ akımın varlığını kabul ettiklerini ve Tahran'ın ‘Doğu'ya yönelme’ stratejisinin genellikle Batı’nın yaptırımları nedeniyle zorunlu bir seçim olduğunu ifade eden Zhao, ‘karşılıklı stratejik güven’ düzeyinde bir eşitsizlik olduğunu söyledi.

Çin'in ABD-İran ilişkilerinde herhangi bir yumuşamanın Tahran'ın diplomatik rotasını değiştirebileceğinin çok iyi farkında olduğunu kaydeden Zhao’ya göre bu yüzden, jeopolitik açıdan istikrarsız ve mutlak sadakatinden yoksun bir ortak uğruna ABD ile doğrudan askeri çatışmaya girme riskini almayacak.

Çin'in jeopolitik diplomasi alanındaki ‘yan hasarların’ bedelini ödeyemeyeceğini, çünkü Çin'in Ortadoğu'daki temel çıkarlarının Körfez ülkeleri ve İsrail ile dengeli ilişkiler sürdürmek olduğunu düşünen Zhao, şu anda İran'a verilecek herhangi bir radikal askeri desteğin kaçınılmaz olarak İsrail'in Çin'e karşı cephe almasına yol açacağını ve ‘bu durumun yüksek teknoloji alanında hayati önem taşıyan iş birliği kanallarını koparacağını’ belirtti. Suudi Arabistan'ın endişelerini artıracak ve ‘enerji ve finans alanında Çin-Suudi Arabistan ittifakının temellerini’ tehdit edeceğini söyleyen Zhao’ya göre sadece İran'ı korumak için Arap dünyasını ve İsrail'i kaybetmek, stratejik açıdan şüphesiz kaybedilen bir anlaşma olur.

Zhao Zhijun: İran, sadece radikalizmin Sincan'a sızmasını önleyen bir ‘dalgakıran’ değil, aynı zamanda Hindistan'ın Orta Asya'ya giden yolunu kesmenin de anahtarı.

Zhao, bunun yanında Çin, Tahran'a herhangi bir ‘acil durum’ askeri desteği sağlamayı düşünse bile ‘askeri sistemlerdeki engellerin’ bunun etkili olmasını engelleyeceğini düşünüyor. Bu bağlamda Zhao, Pakistan ordusuna etkili yetenekler kazandıran, silahlanma, komuta zinciri ve taktiksel düşünce açısından Çin ve Pakistan orduları arasında on yıllardır süren derin entegrasyonu, İran ordusunun karmaşık ve karışık silah cephaneliği ile karşılaştırıyor. Zhao, kısa vadede İran ordusuna gelişmiş Çin silahları tedarik etmenin, bu ordunun hemen savaş kabiliyeti kazanmasını sağlamayacağı sonucuna varıyor. Aksine, uygun eğitim, veri bağlantısı uyumluluğu ve taktiksel entegrasyonun yokluğunda, bu silahlar kolay hedefler haline gelerek Çin askeri sanayisinin itibarını zedeleyebilir.

xsder
İran'ın Tahran kentinde bir binada bulunan ABD karşıtı duvar resmi, 24 Ocak 2026 (Reuters)

Observer Research Foundation Middle East araştırmacısı Clement Chai, Çin-İran ilişkilerinin Çin lehine dengesiz olduğunu belirtirken Pekin'in orta ve uzun vadede enerji ithalatını çeşitlendirmeye çalıştığı için Tahran'daki herhangi bir rejim değişikliğinin İran'ın petrol arzı üzerindeki etkisini önemsizleştirdiğinin vurguladı. Chai, enerji sektörüyle ilgili olaraksa “Çin, Tahran'daki alternatif bir liderlikle başa çıkmaya hazır olacaktır” yorumunda bulundu.

Şarku'l Avsat'ın Al-Majalla’dan aktardığı değerlendirmede Chai sözlerini şöyle sürdürdü:

“Washington'ın uluslararası politikada güçlü adam yaklaşımını benimsediği açık, ancak Çinliler her zamanki pragmatizmleriyle Trump yönetiminin siyasi hataları yüzünden tökezleyeceğine bahse girecekler. Kanada'nın Çin'e açılması ve Avrupa Birliği'nin (AB) Mercosur (Güney Amerika bölgesel ekonomik örgütü) bloğu ile serbest ticaret anlaşması imzalaması gibi, Washington'un diğer ülkelere itaat dayatmak için uyguladığı zorlayıcı yaklaşıma tepki olarak atılan adımlar da dahil olmak üzere, şimdiden dikkate değer jeopolitik değişikliklere tanık oluyoruz."

Chai, “Bölgesel bloklar ve tek tek ülkeler artık ulusal çıkarlarına göre dış politikalarını yeniden hesaplıyor ve bazı durumlarda Hindistan ve Çin gibi eski düşmanlarıyla yeni kanallar açıyor" diye ekledi.

Grönland'daki kaos ve ABD Başkanı Trump’ın BM’yi yalnızca kendisinin liderlik ettiği bir ‘Barış Konseyi’ ile değiştirme çabalarının hakim olduğu bu yıl Davos’ta gerçekleşen Dünya Ekonomik Forumu, Batı ülkelerinin Trump'ın politikalarına karşı açık bir muhalefet platformu olarak görev yaptı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, forumda yaptığı konuşmada, Çin'in Avrupa'nın hayati sektörlerine yatırımlarını artırması çağrısında bulunarak, ‘emperyalist emellere dönüşe’ karşı uyardı. Aynı platformda, Kanada Başbakanı Mark Carney'nin konuşması daha çok Küresel Güney'den bir devlet başkanının konuşmasına benziyordu. Carney, ABD'yi ismini vermeden, ekonomik entegrasyon, gümrük vergileri ve finansal imkanları kendi iradesini dayatmak için siyasi bir silah olarak kullandığını suçlayarak, stratejik bağımsızlık ve orta güçler arasında ittifaklar kurulması çağrısında bulundu.

Venezuela'daki petrol planları siyasi ve teknik nedenlerle durma noktasına gelen Trump, İran ve Grönland'a yönelik tehditlerini yumuşatsa da daha sonra bu konulara geri dönme olasılığına kapıyı açık bıraktı. Ancak Batı kampındaki bölünme, hızlı bir şekilde onarılması zor bir aşamaya gelmiş görünüyor. Çin bunu objektif bir fırsat olarak görüyor ve bu durum Çin'i bazı müttefiklerinin ayrılmasıyla ilgili stratejik ihtiyatını derinleştirmeye ve kayıpları yönetmeyi ve fırsatları değerlendirmeyi tercih etmeye itiyor.