İngiltere'nin Ortadoğu'dan Sorumlu Devlet Bakanı Cleverly, Şarku’l Avsat’a konuştu: Husiler, güven inşa etmeye teşvik edilmeli. Griffiths, hükümet tarafından göreve atanmadı

James Cleverly
James Cleverly
TT

İngiltere'nin Ortadoğu'dan Sorumlu Devlet Bakanı Cleverly, Şarku’l Avsat’a konuştu: Husiler, güven inşa etmeye teşvik edilmeli. Griffiths, hükümet tarafından göreve atanmadı

James Cleverly
James Cleverly

Yıllarca süren askeri harekatın ardından yerel siyasi koridorlarında kademeli bir ilerleme yaşanırken, İngiltere hükümetinde herhangi bir pozisyonda bulunmadan bir koltuk elde edebildi. Boris Johnson hükümeti altında Muhafazakar Parti’nin işlerini yönetti. Öyle ki İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nda Ortadoğu ve Kuzey Afrika işleri görevini üstlenmesi için kader, James Cleverly’in kapısını çaldı. Cleverly şu an Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan Sorumlu Devlet Bakanı.
Batı halklarının hayallerinde 13 sayısı uğursuz kabul edilse de Cleverly Şubat 2020’de o gün bir tweet atarak, yeni görevinin heyecan verici olduğunu ve hükümet alanında çalışma fırsatı sağladığını söyledi.
Kovid-19 krizinin ortasında göreve gelmesinden sonraki 4 ay içerisinde Kalkınma Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ile tamamen tek bir yapı halinde birleştirildi. Gelişme öncesinde geçen Eylül ayında 56 yaşına ulaşan bakana, görevi daha heyecanlı göstermek için bazı iç departmanlarda bu iki bakanlığın görevleri birleştirilmişti.
Cleverly, İngiltere diplomasisini temsil ederken, Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) etkili bir oyuncu ve Ortadoğu’da nüfuz sahibi bir isim oldu. Onunla konuşmak;  ekonomik zorluklarla, siyasi çatışmalarla ve krizlerle dolu haritalardaki en önemli olayların ve Londra’nın sahip olduğu uzun süredir devam eden uluslararası ilişkilerin özet bir tartışması gibidir. Bölgede bazı kesimler bu ilişkileri takdirle karşılaşırken, diğerleri de bunu şeytanlaştırıyor.
İngiltere’nin Suudi Arabistan ile olan güçlü ilişkisinden ve Riyad’ın G20 zirvesine liderlik etme rolünden Yemen’e, Umman Sultanlığı’na ve İran’a kadar değinen sohbet, bakanın Arapça kelimeleri öğrenmeye başladığını, bölgeyle ilgili çok sayıda Arapça kitap aldığını ve bunları okumaya istekli olduğunu belirtmesiyle sona erdi.

Husileri barışı kucaklamaya teşvik etmeye devam edeceğiz
Bakan, 21 Ekim akşamı Yemen hususunda Twitter üzerinden açıklama yaptı. Çok acil bir ateşkes sağlanması ve Birleşmiş Milletler (BM) Yemen Özel Temsilcisi Martin Griffiths’in acil bir barış önerisi sunması çağrısı yaptı.
“Yemen’deki yenilikler nelerdir?” Şarku’l Avsat’ın söz konusu sorusunu yanıtlayan Cleverly, “Başta İngiltere olmak üzere uluslararası toplum, Yemen halkı için yıllarca acı ve ıstıraba tanık oldu. Yemen’de büyük bir açlık riski var ve uluslararası toplumun koronavirüs ile ilgilenmesi gerekiyor. Aynı şekilde kolera ile uğraşmak zorunda kaldılar” diyerek, çatışmaya kesin bir askeri çözüm olmayacağının da açık olduğunu kaydetti. Yetkili, “Müzakere edilmiş bir çözüme tanık olmamız gerekiyor” dedi.
James Cleverly, “Yakın bir esir takasına tanık olmak, son derece cesaret verici” diyerek, “Bu durumun, farklı taraflar diyaloğa girdiklerinde olumlu sonuçlara ulaşabilme imkanını gösterdiğine inanıyorum. Olumlu çalışma ve ilerleme fırsatını yakalama zamanının geldiğini düşünüyorum” ifadelerini kullandı.
Bakan, İngiltere’nin Martin Griffiths ve BM tarafından aracılık edilen barış girişimlerini destekleme arzusunu dile getirdi. Ayrıca tüm tarafları ‘bu korkunç koşulları çözmeye çalışmak için’ pozitif bir ruh ve açık yürekle diyaloğa girmeye çağırdı.
Husilerle temasların olduğunu söyleyen Cleverly, “İngiltere, ilgili taraflarla açık bir diyalog sürdürmeye, onları birlikte çalışmaya teşvik etmeye çalışıyor. Yemen’deki çatışmaya dahil olan diğer taraflarla yaptığımız gibi, Husileri barışı benimsemeye teşvik etmeye devam edeceğiz. Husilerle doğrudan görüştüm. Onlara, güven inşa eden şeyleri yapmayı sürdürmelerini söyledim. Esir takasının, güven inşasına yardımcı olduğunu belirttim. Safer petrol tankerine erişim sağlamanın, Dünya Gıda Programı’ndan gelen gıda desteğinin ihtiyacı olan kişilere ulaştırılmasının ve bunları yapmaya devam etmelerinin, bunların güven inşa eden şeyler olduğunu söyledim. Uluslararası toplum, Yemen halkı ve bölge ülkeleri, olumlu bir davranış modeli görebilir. Olumlu bir yanıt verdiklerinde İngiltere de olumlu eyleme ışık tutacak. Ancak barışa ters etki yaptığını düşündüğümüz şeyler yaparlarsa, o zaman eleştirici olacağız. Ancak eleştirel olmaktansa olumlu olmayı ve olumlu davranışları pekiştirmeyi tercih ediyoruz” değerlendirmesinde bulundu.
Aynı şekilde Şarku’l Avsat, “Ama Husilere güvenmeyen ve herhangi bir anlaşmayı uygulayacak Yemenliler var. Savaşın 6 yılı boyunca bunları deneyimlediler. 2004’ten beri onlarla savaşıyorlar ve onlara güvenmiyorlar. İngiltere ve Yemen’in dostları bunu nasıl garanti edebilir?” diye sordu.
Bakan, “Bu yaz mevsiminde İngiltere, Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyonun ilan ettiği tek taraflı ateşkesi memnuniyetle karşıladı. Bu çok hoş karşılandı ve insani yardım çalışmalarına gerçek bir bağlılığı yansıttı. Zor bir zamanda iyi niyet ve insanlık göstergesi olduğu için tüm tarafları bu ateşkese saygı göstermeye teşvik ettik. Ateşkes, Husiler dahil Yemen’deki herkes için bir fırsat olmalı dedik. Barışı kucaklamak, Martin Griffiths aracılığıyla BM tarafından öne sürülen önerileri kabul etmek, ortak bildiri imzalamak ve neredeyse ulaşacağımız barışın sağlandığından emin olmak için bu ateşkes bir fırsattı” ifadelerini kullandı.
Ancak Bakanın bahsettiği barış fırsatı Husiler tarafından kabul edilmedi. Bu çerçevede Cleverly, “Ateşkes ihlalleri olduğunda hayal kırıklığımızı dile getirdik. Barış, ancak güven olduğunda sağlanabilir” dedi.

Griffiths, saygın bir uluslararası diplomattır
Husiler de dahil olmak üzere bazı Yemenliler, BM’nin Yemen Özel Temsilcisi’ni eleştirerek, Martin Griffiths’in Yemen’den çok ülkesinin çıkarları için çalıştığını söylüyor. Bu çerçevede James Cleverly, “Martin Griffiths, uluslararası arenada saygın bir diplomattır. En zor ve hassas durumda BM tarafından özel temsilci olarak seçilmesi, bana göre Martin’in sahip olduğu uluslararası saygınlığın büyük bir işaretidir. Tabi ki İngiltere doğumlu olduğu için bundan oldukça gurur duyuyoruz. Ancak görevi, İngiltere hükümetinden doğmadı. Aksine BM’den ve Yemen halkına olan amansız odağından doğdu. Kendisiyle konuştuğumda, açlık tehdidini önlemeye yardımcı olmak için barış getirme ve bu çatışmanın doğrudan bir sonucu olarak hastalık yoluyla ölen Yemenlilerin sayısını azaltmaya çalışma tutkusunu görebiliyorum. O, son derece saygın bir uluslararası diplomattır” açıklamasında bulundu.
Bakan, İngiltere tarafından sağlanan cömert bağışlar ve Dışişleri ile Kalkınma Bakanlıklarını birleştirerek insani yardım çalışmalarının etkisi ile ilgili bir soruyu yanıtlarken, iki departmanı bir araya getirmenin, ‘insani ve diplomatik çalışmaları bütünleştirme hususunda daha etkin bir çalışma sağlayacağına’ inanıyor. Cleverly, “Cömert bir bağışçı ve dünyada iyilik için bir güç olma konusunda belirttiğiniz nokta, gurur duyduğumuz bir şeydir. Yemen, iyi bir örnek. Bağışlarımızla milyonlarca Yemenlinin beslenmesine yardımcı oluyoruz, sağlık personeli ve öğretmenleri desteklemeye de katkıda bulunuyoruz. Bu yıl, 200 milyon sterlin ödeme taahhüdümüzü yeniledik ve çatışmanın başlangıcından bu yana tam taahhüdümüzü bir milyar liraya çıkardık. Ancak İngiltere’nin Yemen halkına verebileceği en iyi hediye, bu çatışmanın son bulmasıdır. Bu nedenle gururlu insani yardım çalışmalarımız, diplomasimizle el ele gitmelidir. İşimiz barışı inşa etmektir” dedi.

Suudi Arabistan’ın G20 zirvesine liderlik etme başarısı arzusu
“Körfez’deki son ziyaretlere geri dönebilir miyiz? Suudi Arabistan G20’ye liderlik ediyor. Umman Sultanlığı ziyaretinize ve oradaki yeni reformlara tanık oldu. Körfez’deki atmosferi nasıl değerlendirirsiniz?”
Körfez açısından son derece heyecan verici bir zamanın yaşandığını söyleyen Cleverly, “Koronavirüs nedeniyle bir baskı var ve tüm dünya bu baskıların bir kısmına şahit oluyor. Bu baskıların virüs kaynaklı olduğu doğru. Ama bununla birlikte Körfez’de petrol fiyatlarının düşük olmasından dolayı ek ekonomik zorluklar yaşanıyor. Ki bu durum, bazı ülkelerin mustarip olduğu bir durum. Bölgede heyecan verici değişiklikler yaşanıyor.
Suudi Arabistan’ın G20’ye liderlik etmesinin harika bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Başbakan Boris Johnson ve Dışişleri Bakanı Dominic Raab, İngiltere’nin G20 liderliğinin başarısını sağlamak için Suudi Arabistan ile yakın bir şekilde çalışacağını açıkça belirtmişlerdir. Çünkü İngiltere ve Suudi Arabistan arasındaki ikili ilişkiyi ciddi şekilde çok önemli görüyoruz. Suudi Arabistan’daki ekonomik ve sosyal değişimlerin hem onun açısından hem de İngiltere’nin çıkarı açısından başarılı olduğunu görmeyi ümit ediyoruz” ifadelerini kullandı.

Yanlış eleştiriler adil değil
Özellikle de muhalefetin Suudi Arabistan ile olan iyi ilişkileri hususunda olmak üzere İngiltere’nin karşı karşıya olduğu eleştirilere ilişkin bir soruyu da yanıtlayan Bakan, “Suudi Arabistan, küresel arenada önemli bir ekonomidir ve İslam’ın en kutsal yapılarının koruyucusu olduğu için bölgede büyük bir etkiye sahiptir. Onunla kesinlikle güçlü ve olumlu bir ilişki sürdürmemiz gerekiyor. Eleştirilerin, çoğu zaman haksız olduğunu ve çoğu zaman yanlış bilgilere dayandığını düşünüyorum. Eleştiri veya kaygı için meşru nedenler olduğunda, İngiltere’nin Suudi Arabistan ile bakanlar ve İngiltere’deki liderler olarak, çok güçlü bir çalışma ilişkisi var ve Suudi Arabistan ile dostça görüşmeler yürütebiliyoruz. Ekonomik ve sosyal reformun, Suudi Arabistan’ın çıkarlarına hizmet edeceğine gerçekten inanıyoruz. Bu değişiklikleri alkışlamaktan mutluluk duyuyoruz ve dostların yaptığı da budur. Ülkelerin birbirlerine bağırmaları oldukça kolaydır. Ama nihayetinde, övgü zamanı geldiğinde ve eleştiriler adil olduğunda gelişmeler ve daha güçlü ilişkiler, övgü yeteneğinden gelişir. Ama mutlu zamanlarda her zaman yakın çalışıyoruz, hatta bazen kötü zamanlarda da. Bence bu, İngiltere’yi Suudi Arabistan ile bağlayan güçlü ve uzun süreli ilişkinin ayrıcalığıdır” değerlendirmesinde bulundu.

Umman ve iddialı plan
Bölgede başka değişiklikler de yaşanıyor. Bu çerçevede konuşma Umman’a kayarken, Şarku’l Avsat da “İngiltere’nin Umman ile uzun ve yakın bir dostluğa sahip olduğu ve merhum Kâbus bin Said ile oldukça yakın bir ilişkisi olduğu tüm dünya ve bölgede bilinmektedir” ifadelerini kullandı.
Bakan ise “Umman’ı ziyaret ettim ve yeni Sultan Heysem bin Tarık, Umman ekonomisini çeşitlendirmek, özel sektöre teşviki artırmak, girişimcileri ve yeni şirketleri desteklemek için çalışan ‘Vizyon 2040’ belgesi aracılığıyla son derece heyecan verici öneriler sundu ve bu, İngiltere’nin desteklemeye istekli olduğu bir çalışmadır” dedi.
Cleverly, “Sultan Kâbus’un ölümüne üzüldüm. Ancak ziyaretim sırasında Sultan Heysem’in sunduğu iddialı planlar hakkında da büyük bir coşku yaşandığını fark ettim. Bu nedenle Umman’ın bu değişiklikleri gerçekleştirmesine yardımcı olmak istiyoruz” değerlendirmesinde bulundu.

İran’ın müdahalesini değil, güvenini istiyoruz
İran ve bölgedeki rolü hakkında son zamanlarda yapılan açıklamalar üzerine İngiliz yetkili, ülkesinin İran’ın iyi bir komşu olmasını istediğini ifade etti. James Cleverly, “İran’ın, sınırları dışındaki ülkelere müdahale etmemesini istiyoruz. İran halkı bilimde, sanatta ve kültürde güçlü bir geçmişe sahip, ancak sınırları dışındaki ülkelere müdahale buna uygun değil” dedi.
Cleverly, sözlerinin devamında ise “İngiltere, son derece netti. Nükleer silah elde etmeye yönelik faaliyetleri kabul edilemez buluyoruz. Ancak İran, uluslararası arenada iyi bir komşu ve sorumlu bir aktör olma konusundaki istekliliğini gösterebilirse bu, memnuniyetle karşılanır. Bölgedeki nüfuzundan endişe etmek yerine, bahsettiğim gibi tarihi, sanatı ve kültürüyle ünlü, barışçıl ve iyi bir komşu görene kadar çabalamaya devam edeceğiz” açıklamasında bulundu.



ABD’nin Gazze planı neden zorunlu göç kaygısını artırıyor?

ABD Başkanı Donald Trump, Davos’ta “Barış Konseyi” girişiminin tüzüğünü imzalarken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Davos’ta “Barış Konseyi” girişiminin tüzüğünü imzalarken (Reuters)
TT

ABD’nin Gazze planı neden zorunlu göç kaygısını artırıyor?

ABD Başkanı Donald Trump, Davos’ta “Barış Konseyi” girişiminin tüzüğünü imzalarken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Davos’ta “Barış Konseyi” girişiminin tüzüğünü imzalarken (Reuters)

Gazze’yi “modern bir kıyı kenti”ne dönüştürmeyi amaçlayan ABD planının yeniden gündeme gelmesi, bölgedeki demografik dengelere ilişkin kaygıları da beraberinde getirdi. Şarku’l Avsat’a konuşan Mısırlı ve Filistinli gözlemcilere göre bu girişim, Filistinlilerin zorla yerinden edilmesi riskini barındırırken, uzmanlar Washington’un “Yeni Gazze” tasarımının Arap-İslam dünyasının benimsediği yeniden imar planı karşısında sahada karşılık bulmasının zor olduğunu vurguluyor.

ABD, yıkıma uğrayan Filistin topraklarının yeniden inşasını hedefleyen “Yeni Gazze” planını kamuoyuna açıkladı. Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu kapsamında gerçekleştirilen “Yeni Küresel Barış Konseyi” imza töreninde, Akdeniz kıyısı boyunca uzanan gökdelenler, Refah bölgesinde yer alacak konut projeleri ile yeni yerleşim, tarım ve sanayi alanlarının aşamalı gelişimini gösteren bir harita sunuldu.

ABD Başkanı Donald Trump, perşembe günü Davos’ta “Barış Konseyi”ni resmen başlattı. Konseyin ilk aşamada Gazze’de ateşkesin kalıcı hale getirilmesine, yeniden imar çalışmalarına ve Hamas’ın silahsızlandırılmasına odaklanacağını belirten Trump, ilerleyen dönemde daha geniş bir rol üstleneceğini söyledi. Trump, konseyin “Birleşmiş Milletler ile iş birliği içinde çalışacağını” da ifade etti.

Gazze’de “büyük bir başarı” elde edeceklerini savunan Trump, “Ben bir emlakçıyım; her şey Gazze’nin konumuyla ilgili” dedi. Trump, “Deniz kıyısında bir yerden söz ediyoruz. Bu alan pek çok insan için çok şey ifade edebilir” ifadelerini kullandı.

ABD’nin açıkladığı “ana plan” haritasında, “kıyı turizmi” için ayrılmış bir bölge, 180 kule, çeşitli “konut alanları”, “sanayi kompleksi, veri merkezleri ve ileri üretim tesisleri”, “parklar ile tarım ve spor alanları” yer aldı. Plan ayrıca Mısır sınırına yakın bir bölgede yeni bir liman ve havalimanı inşasını ve Mısır, İsrail ve Gazze sınırlarının kesiştiği noktada “üçlü sınır kapısı” oluşturulmasını öngörüyor.

vfdvfd
Gazze Şeridi’nde ateşkes anlaşmasının imza töreni, Şarm eş-Şeyh (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

ABD planına göre Gazze Şeridi’nin yeniden geliştirilmesi dört aşamada gerçekleştirilecek; süreç Refah’tan başlayarak kademeli biçimde kuzeye, Gazze kentine doğru ilerleyecek.

Uluslararası Filistin’i Destekleme Kurumu Başkanı Salah Abdülati, “Yeni Gazze” planının zorunlu göç riskini yeniden gündeme getirdiği uyarısında bulundu. Abdülati, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “ABD planı iddialı, ancak Gazze halkının yerinden edilmesine yönelik bir projenin vitrini olmasından endişe ediliyor” dedi.

Abdülati, Trump yönetiminin planının Filistinli grupların silahsızlandırılmasına, Gazze’nin yeniden yapılandırılmasına ve mülkiyetlerin yeniden dağıtılmasına bağlı olduğunu belirterek, bunun “yeniden göç kapısını aralayabileceğini” savundu. Planın, Gazze’yi halkının denetimi dışında bir ekonomik bölgeye dönüştürmeyi hedeflediğini ifade etti.

Buna karşılık Kahire Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü öğretim üyesi Tarek Fahmi, Washington’un “Yeni Gazze” vizyonunu “Amerikan temennileri” olarak nitelendirdi. Fahmi, Gazze için hazırlanmış “Arap-İslam yeniden imar planının” daha kapsamlı ve uygulanabilir olduğunu söyledi.

Arap Birliği, Mart ayında Mısır tarafından hazırlanan Gazze’nin yeniden imar planını kabul etmiş, plan daha sonra İslam İşbirliği Teşkilatı tarafından da onaylanmıştı. Söz konusu plan, Filistinlilerin yerinden edilmeden erken toparlanma ve yeniden imar sürecini hedefliyor.

Fahmi, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, “ABD planı ile Arap planı arasında doğrudan bir çelişki yok, ancak iki plan arasında bir tamamlayıcılık da bulunmuyor” dedi. Kahire’nin, ABD himayesinde uluslararası bir yeniden imar konferansı düzenlemek için çalıştığını aktardı.

Mısır, Gazze’nin yeniden inşası için uluslararası bir konferansa ev sahipliği yapacağını açıklarken, Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, Şarm eş-Şeyh’te düzenlenen Barış Zirvesi sırasında ABD Başkanı’nı konferansa katılmaya davet etti.

Mısır ve Arap ülkeleri, Gazze’nin mevcut yönetimi için kurulan bağımsız komitenin etkinleştirilmesine odaklanıyor. Fahmi’ye göre, komitede Filistinli bir ortağın yer alması, Gazze’de barış planının devamı açısından önemli bir kazanım niteliği taşıyor.

ABD Başkanı’nın geçen hafta duyurduğu kararla kurulan ve Ali Şaş’ın başkanlığını yaptığı Filistinli “teknokrat komite”, Gazze’nin yönetimini devralmak üzere çalışmalarına başladı.

Salah Abdülati ise Arap ve İslam dünyası tarafından kabul edilen planın Filistinliler için en uygun seçenek olduğunu vurguladı. Bu planın zorunlu göçü engellediğini, kısa bir zaman dilimi içinde yeniden imarı mümkün kıldığını ve Filistinlilerin sürece gerçek anlamda katılımını sağladığını belirtti. Abdülati, ABD planının ise Filistinlileri yeterince dahil etmemesi nedeniyle çok sayıda engelle karşılaşacağını söyledi.

Öte yandan Trump’ın Şubat ayında yaptığı ve Gazze’yi “Ortadoğu’nun Rivierası”na dönüştürmeyi, Filistinlileri başka bölgelere yerleştirmeyi öngören açıklamaları, Mısır ve birçok Arap ülkesi tarafından sert biçimde reddedilmişti.

Trump, o dönemde yaptığı açıklamada, “ABD Gazze Şeridi’nin kontrolünü üstlenecek. Bölgede bulunan patlamamış mühimmatları ve tehlikeli silahları temizleyeceğiz. Bu alanı devralacak, geliştirecek, binlerce istihdam yaratacağız. Ortadoğu’nun tamamının gurur duyacağı bir yer olacak” demiş ve Gazze’nin “Ortadoğu’nun Rivierası”na dönüşeceğini savunmuştu.


BM Kürtlerin çekilmesinin ardından Suriye'deki DEAŞ kamplarının kontrolünü devralıyor

Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Haseke kentinden çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolünü ele geçirdiği el-Hol Kampı’ndan (Reuters)
Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Haseke kentinden çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolünü ele geçirdiği el-Hol Kampı’ndan (Reuters)
TT

BM Kürtlerin çekilmesinin ardından Suriye'deki DEAŞ kamplarının kontrolünü devralıyor

Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Haseke kentinden çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolünü ele geçirdiği el-Hol Kampı’ndan (Reuters)
Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Haseke kentinden çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolünü ele geçirdiği el-Hol Kampı’ndan (Reuters)

Birleşmiş Milletler (BM) dün yaptığı açıklamada, Suriye’de on binlerce kadın ve çocuğun barındığı, DEAŞ ile bağlantılı geniş çaplı kampların yönetimini devralacağını duyurdu. Açıklama, bu kampları yıllardır koruyan Kürt güçlerinin hızlı şekilde dağılmasının ardından geldi.

Iraklı yetkililer ise Kürt güçlerinin çekilmesinden sonra Suriye’deki cezaevlerinden nakledilen tutukluları kabul etmeye başladı. Yetkililer, bu kişilerin yargılamalarının Irak ceza yargı sistemi kapsamında yapılacağını belirtirken, ülkeleri vatandaşlarını geri almaya destek vermeye çağırdı. Kuzeydoğu Suriye’de, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) koruması altında bulunan yaklaşık 12 cezaevi ve gözaltı kampında, on binden fazla örgüt mensubu ile onlarla bağlantılı on binlerce kadın ve çocuk yıllardır tutuluyor.

SDG, bu hafta içinde Suriye hükümet güçleriyle yaşanan çatışmaların ardından hızla geri çekildi. Bu durum, cezaevlerindeki güvenlik ile kamplardaki insani koşullara ilişkin endişeleri artırdı.

BM, SDG’nin salı günü el-Hol Kampı’ndan çekildiğini açıkladı. Roj Kampı ile birlikte yaklaşık 28 bin sivilin barındığı kamplarda, kadın ve çocukların çoğunlukta olduğu siviller bulunuyor. Bu kişiler, örgütün eski kontrol bölgelerinden kaçarak kamplara sığınmıştı. Kamplarda Suriyeli ve Iraklıların yanı sıra, 8 bin 500’ü farklı ülke vatandaşlarından oluşan kişiler de yer alıyor.

Yetkililer, Suriye hükümet güçlerinin kamp çevresinde güvenlik çemberi oluşturduğunu, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ile Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) ekiplerinin ise çarşamba günü kampa ulaştığını bildirdi.

BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi Operasyonlar ve Savunma Birimi Direktörü Edem Wosornu, BM Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada, kampın yönetimini devralan UNHCR’nin, acil insani yardımların hızlı ve güvenli şekilde yeniden ulaştırılması için Suriye hükümetiyle etkin bir koordinasyon yürüttüğünü söyledi.

BM Sözcüsü Stephane Dujarric, gazetecilere yaptığı açıklamada, durumun hâlâ gergin ve değişken olması nedeniyle BM yetkililerinin henüz kampa giremediğini belirtti. Dujarric, yağmalama ve kundaklama olaylarına dair haberler alındığını ifade ederken, Suriye hükümetinin UNHCR ve yardım kuruluşlarına güvenlik ve destek sağlamaya hazır olduğunu aktardığını kaydetti.ABD ordusu salı günü yaptığı açıklamada, örgüt mensubu 150 tutuklunun Suriye’den Irak’a nakledildiğini, operasyonun ilerleyen aşamalarında toplam 7 bin tutuklunun Suriye’den çıkarılmasının gündemde olduğunu duyurdu.

Bir ABD’li yetkili salı günü Reuters’a yaptığı açıklamada, örgütün alt kademelerinde yer alan yaklaşık 200 militanın Suriye’deki Şeddadi Hapishanesi’nden kaçtığını, ancak Suriye hükümet güçlerinin bunlardan bir kısmını yeniden yakaladığını söyledi.

Irak’ın BM Daimî Temsilci Yardımcısı Muhammed Sahib Mecid dün BM Güvenlik Konseyi’nde yaptığı açıklamada, Irak’ın bölgesel ve uluslararası güvenliği korumak amacıyla tutukluları kabul ettiğini, ancak diğer ülkelerin de yardım sağlaması gerektiğini belirtti.

Mecid, “Bu meselenin yalnızca Irak’ın omuzlarına yüklenen uzun vadeli bir stratejik yüke dönüşmesine izin verilmemeli. Bazı ülkelerin, vatandaşları olan teröristleri kendi ulusal güvenlikleri için tehdit olarak görmelerine rağmen onları geri almayı reddetmeleri kabul edilemez” ifadelerini kullandı.

Iraklı yetkililer, Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani’nin salı günü Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera ile yaptığı telefon görüşmesinde örgüt mahkûmlarının Irak’a nakledilmesi konusuna değindiğini belirtti. Yetkililer, bu nakillerin Irak hükümetinin Suriye makamlarına yaptığı resmî talep sonrasında gerçekleştirildiğini ifade etti.

scd
Haseke'deki el-Hol Kampı’nın girişlerinden birinde bulunan Suriye güvenlik güçleri (AFP)

Terör örgütü DEAŞ, Irak ve Suriye’de ortaya çıkmış, gücünün zirvesinde olduğu 2014-2017 yılları arasında iki ülkede geniş toprakları kontrol altına alarak milyonlarca insanı yönetmişti. Örgütün ilan ettiği hilafet, ABD öncülüğündeki koalisyonun yürüttüğü askerî operasyon sonucunda çökmüştü.

Iraklı bir askerî sözcü, Irak’ın örgüte mensup 150 tutukludan oluşan ilk grubu kabul ettiğini, bunlar arasında Iraklıların yanı sıra yabancı uyrukluların da bulunduğunu açıkladı. Sözcü, sonraki nakillerin sayısının güvenlik durumu ve sahadaki değerlendirmelere bağlı olacağını belirterek, tutukluları örgütün üst düzey yöneticileri olarak nitelendirdi.

Irak Yüksek Yargı Konseyi ise yaptığı açıklamada, Irak Anayasası ve yürürlükteki ceza yasalarına dayanarak, teslim alınacak ve ilgili ıslah kurumlarına yerleştirilecek sanıklar hakkında usulüne uygun yargı süreçlerinin başlatılacağını duyurdu.

Açıklamada, “Tüm sanıklar, uyrukları ya da terör örgütü içindeki konumları ne olursa olsun, münhasıran Irak yargısının yetkisine tabidir. Haklarında, mağdurların haklarını koruyacak ve Irak’ta hukukun üstünlüğü ilkesini pekiştirecek şekilde, istisnasız olarak yasal işlemler uygulanacaktır” ifadelerine yer verildi.

Iraklı yetkililer, yasal prosedürler kapsamında örgüt mensubu tutukluların ayrıştırılacağını, aralarında yabancıların da bulunduğu üst düzey isimlerin, daha önce ABD askerleri tarafından kullanılan ve Bağdat Havalimanı yakınında bulunan yüksek güvenlikli bir gözaltı merkezine konulacağını bildirdi.

Bu nakiller, Avrupa’da, tutuklu örgüt mensuplarının bazı yakınlarında endişeye yol açtı. Yakını örgüte katılan ve Suriye’de yakalanan Avrupalı bir kadın, Irak’a mahkûm nakledildiğine dair haberlerin ailesini kaygılandırdığını söyledi.

Kimliğinin açıklanmaması koşuluyla konuşan kadın, ailesinin başlangıçta Suriye’deki güvenlik gelişmelerinin, yakınının akıbetine ilişkin bilgi sağlayacağını umduğunu ifade etti.

Kadın, “Mahkûmların Irak’a götürüldüğünü gördüğümüzde korktuk” dedi ve Irak’ta idam cezasının uygulandığına dikkat çekti.

İki Iraklı hukuk kaynağı, Suriye’den Irak’a nakledilen örgüt mensubu tutukluların farklı uyruklardan oluştuğunu belirtti. Kaynaklara göre, Iraklılar çoğunluğu oluştururken, diğer Arap ülkelerinden militanların yanı sıra Batılı ülke vatandaşları da bulunuyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, tutuklular arasında Birleşik Krallık, Almanya, Fransa, Belçika, İsveç ve diğer Avrupa Birliği (AB) ülkelerinden vatandaşların yer aldığını, bu kişilerin Irak yargı makamlarınca yargılanacağını aktardı.


Suriye'deki olaylara Kürt bakış açısı... SDG'den sonraki günün özellikleri

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera pazar akşamı SDG ile ateşkes anlaşmasının imzalanması sırasında (EPA)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera pazar akşamı SDG ile ateşkes anlaşmasının imzalanması sırasında (EPA)
TT

Suriye'deki olaylara Kürt bakış açısı... SDG'den sonraki günün özellikleri

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera pazar akşamı SDG ile ateşkes anlaşmasının imzalanması sırasında (EPA)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera pazar akşamı SDG ile ateşkes anlaşmasının imzalanması sırasında (EPA)

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile ilgili son gelişmeler, Kürt çevrelerde tartışmaları genişletti. Tartışmalar, yaşananların bölgesel ve uluslararası güç dengelerinin dayattığı bir siyasi geri çekilme mi olduğu, yoksa yeni bir uzlaşmanın şekillenmesi beklenirken yapılan zorunlu bir yeniden konumlanma mı olduğu ekseninde yoğunlaşıyor. Her iki değerlendirme de Suriye’de Kürtlerin geleceğine ilişkin daha derin sorularla kesişiyor.

Suriye hükümeti, Kürtlerin öncülüğündeki SDG’nin kontrolünde bulunan kuzey ve doğu Suriye’de geniş alanlarda yeniden kontrol sağladı. Bu gelişme, Beşşar Esed’in devrilmesinden yaklaşık 14 ay sonra Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera’nın iktidarını güçlendirdi.

Sahadaki bu hızlı değişim, Suriye’nin neredeyse tamamını yeniden Şam’daki merkezi yönetimin otoritesi altına sokarken, ABD politikasındaki dönüşümü de gözler önüne serdi.

Siyasi kayıp

SDG liderliğine yakın kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, güçlerin ‘geniş çaplı saha çatışmalarına girmediğini ve yaklaşık 40 bin savaşçıdan oluşan askerî yapısını koruduğunu’ ileri sürdü. Kaynaklar, yaşananların ‘askerî bir çöküşten ziyade siyasi bir kayıp’ olduğunu vurguladı.

Kaynaklara göre temel ayrışma, SDG’nin kendi içinden çok ABD’nin yaklaşımında ortaya çıktı. Bu farklılığın, kuzeydoğu Suriye’deki DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK) Komutanlığı’nın bakışı ile ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın fiilen benimsediği çizgi arasında yaşandığı ifade edildi.

ABD’nin önceliklerini yeniden düzenlediğine dikkat çeken değerlendirmelere göre, Washington, yeni Suriye yönetimini desteklemeyi ve terörle mücadelede DMUK’A entegre etmeyi tercih etti. Bu yaklaşımın, İsrail ile ilişkileri iyileştirme ve Türkiye ile doğrudan bir gerilimi önleme hedefleriyle birlikte ele alındığı belirtildi.

Barrack, ülkesinin terörle mücadelede SDG gibi devlet dışı bir yapı yerine Suriye devleti ile iş birliğini tercih ettiğini açıklamıştı.

Kaynaklar, el-Cezire bölgelerinde yaşanan gerginlikler ve bazı Arap aşiretlerinin başkaldırılarına rağmen Kürtlerin, geniş çaplı bir çatışmaya sürüklenmemek amacıyla bazı kabilelerle karşılıklı saygıya dayalı ilişkilerini koruduğunu aktardı.

SDG şemsiyesi

Kürt araştırmacı Cabbar Kadir, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, SDG’nin bünyesinde farklı etnik ve dini geçmişlere sahip askerî oluşumları barındırdığını ifade etti.

Kadir, PKK lider kadrolarının süregelen müdahalelerinin etkisini de dışlamadı. Hapisteki örgüt liderinin gönderdiği mesajların, SDG içinde karar alma süreçleri üzerinde ‘somut bir etki’ yarattığını belirtti.

Bu tablo içinde, Kadir’e göre SDG bünyesinde pragmatik kanatlar ortaya çıktı. Bu kanatlar, savaş öncesinde ve sonrasında Suriye yönetimiyle doğrudan çatışmadan kaçınmayı ve taraflar arasında hassas bir dengeyi korumayı tercih etti. Ancak SDG’nin ABD öncülüğündeki DMUK’a dahil olması ve Washington’un SDG’yi DEAŞ’la mücadelede temel ortak olarak görmesi, Batı desteğine bel bağlayan başka bir kanadın güçlenmesine yol açtı. Bu durum, özellikle Arap nüfusun çoğunlukta olduğu geniş bölgelerde SDG güçlerinin konuşlanmasıyla birlikte, Kürt hareketini daha karmaşık bir sürece sürükledi.

Yeni Suriye yönetiminin ortaya çıkmasıyla birlikte, SDG içinde bir başka görüş ayrılığı daha belirginleşti. Bir kesim, kazanımların korunması için Şam’la erken angajmanı savunurken, diğer kesim Türkiye ile yakın ilişkiler kuran, Kürt haklarına karşı bir çizgi izleyen merkezi bir devlet yapısının yeniden üretilmesinden endişe ederek beklemeyi tercih etti.

Bu bölünmeler, karar alma birliğini zayıflattı ve SDG’nin net müzakere şartları dayatma kapasitesini sınırladı. Kadir, Kürt liderliğinin ‘siyasi dönüşümleri ve bölgesel-uluslararası güç dengelerindeki değişimi doğru okuyamadığı’ sonucuna vardı.

Öte yandan, SDG içinde Sipan Hemo ve Bahoz Erdal gibi isimlerin temsil ettiği daha sert bir çizginin, masadaki ve sahadaki karar birliğini önemli ölçüde zedelediği, bu çizginin Halep’teki son gerilimlerin tırmanmasında rol oynadığı yönündeki iddialar yaygın biçimde dile getiriliyor.

Bölünme var ama bu doğal

Kürt yazar ve araştırmacı Hoşeng Veziri, SDG bünyesinde görüş çeşitliliğinin doğal olduğunu ve bunun gerçek bir bölünme anlamına gelmediğini belirtti. Veziri’ye göre krizin özü, bölgesel politikalarla, özellikle de Türkiye’nin Suriye’deki Kürt meselesine yaklaşımıyla bağlantılı. Veziri, Ankara’nın Kürt meselesinin varlığını kabul etmemesinin, tarihsel olarak Kürtlere karşı birikmiş gerilim ortamından da yararlanarak SDG ile Şam arasındaki ilişkileri karmaşıklaştırdığını ve çatışmaları hızlandırdığını savundu.

Şarku’l Avsat’a konuşan Veziri, yaşananların ‘teslimiyet’ olarak nitelendirilmesini reddederek, SDG’nin çökmediğini, aksine Kürt çoğunluklu bölgelerini savunmaya çalıştığını ifade etti. Kürtlerin geleceğini Suriye’deki yeni yönetimin vizyonuyla ilişkilendiren Veziri, önceki rejimlerin hatalarının tekrarlanmaması gerektiği uyarısında bulundu ve Suriye’nin geleceğinde ‘herkes için bir cumhuriyet’ inşa edilip edilemeyeceği sorusunun belirleyici olacağını vurguladı.

Erbil'in durumu yatıştırmadaki rolü

Buna paralel olarak Irak’taki Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) rolü de öne çıkıyor. KDP lideri Mesud Barzani’nin basın danışmanı Kifah Mahmud, KDP’nin Türkiye ile PKK arasındaki barış çabalarını desteklediğini ve diyalog heyetlerini ağırladığını belirtti. Mahmud, bunun yanında SDG ile yeni Suriye yönetimi arasındaki müzakerelere ilk günlerinden itibaren destek verdiklerini aktardı.

Mahmud, partinin son ateşkesin sağlanmasında ve diyalog sürecinin yeniden başlamasında önemli bir rol oynadığını, bunun da Mesud Barzani’nin memnuniyetle karşıladığı bir açıklamaya yol açtığını söyledi.

Mahmud ayrıca, ateşkesi pekiştirme ve anlaşmanın uygulanmasını sağlama çalışmalarının sürdüğünü vurguladı. Mahmud’a göre bu süreç, ‘toplumsal barış ve güvenliği korumayı ve Kürtlerin Suriye halkının temel bileşenlerinden biri olarak hak ettiklerini elde etmelerini’ hedefliyor. Mahmud, Barzani’nin Şera ile devam eden temaslarının, KDP’nin konumu ve barışın temellerini atmadaki rolünü ortaya koyduğunu ifade etti.

Senaryolar

Gelecek senaryoları açısından Cabbar Kadir, en gerçekçi senaryonun Şam ile bir uzlaşma olduğunu öngörüyor. Bu uzlaşmanın, askerî ve idari yetkilerin kısıtlanması ve SDG’nin Suriye ordusuna entegre edilmesi gibi zorlayıcı tavizler gerektirebileceğini, bunun da örgütsel açıdan ciddi zorluklar doğuracağını belirtiyor.

Kadir’e göre, Türkiye’nin olası genişlemesi en tehlikeli senaryoyu oluşturuyor; bu durum, stratejik bölgelerde kapsamlı değişimlere yol açabilir ve DEAŞ’ın yeniden ortaya çıkma riskini beraberinde getirebilir. Öte yandan Kadir, ABD’nin Suriye’deki varlığının tarafların uzun süreli kanlı bir çatışmaya sürüklenmesini veya Kürt kimliğinin tamamen silinmesini önleyeceğini öngörüyor.

Sonuç olarak çoğu Kürt gözlemci, kuzeydoğu Suriye’nin geleceğinin, maliyeti ne olursa olsun Şam ile yapılacak bir uzlaşmaya bağlı olduğunu, bunun mevcut güç dengeleri altında en az kayıpla sürdürülebilecek seçenek olduğunu ifade ediyor.