ABD’nin Vatikan’a karşı verdiği kültür savaşındaki Çin gerekçeleri

Pompeo, Pekin'e karşı ‘kutsal ittifak’ fikrini savunurken Papa, böyle bir ittifaka karşı çıkıyor

Papa Francis, Mayıs 2017’de  ABD Başkanı Donald Trump ile Vatikan'da bir araya geldi (Getty Images)
Papa Francis, Mayıs 2017’de ABD Başkanı Donald Trump ile Vatikan'da bir araya geldi (Getty Images)
TT

ABD’nin Vatikan’a karşı verdiği kültür savaşındaki Çin gerekçeleri

Papa Francis, Mayıs 2017’de  ABD Başkanı Donald Trump ile Vatikan'da bir araya geldi (Getty Images)
Papa Francis, Mayıs 2017’de ABD Başkanı Donald Trump ile Vatikan'da bir araya geldi (Getty Images)

İmil Emin
Dünya, Amerikan basınında Papa Francis'e yönelik organize bir saldırı gibi görünen karalama kampanyası karşısında şaşkınlığa uğradı. Ne üst düzey isimlerin ne de sıradan vatandaşların bunun arkasındaki nedene ilişkin hiçbir fikri yoktu. Çeşitli medya platformları, gazeteler, radyolar ve televizyonlar, Papa Francis'in adını, eşcinsellerin ayrı ailelere sahip olması, yani eşcinsel evliliğin yasallaştırılması ve bununda -bazı sapkınların söylediği gibi- onların Tanrı'nın çocukları olmasından ötürü yapılması gerektiği talebiyle ilişkilendirdiler.
Gerçekte ne Papa ne de Roma Katolik Kilisesi’ndeki üst düzey herhangi bir papaz böyle bir şey söylemedi, söyleyemez de. Zira, bu durum, ne Hristiyanlık inancıyla ne de Katolik mezhebiyle bağdaşmaz. Papa’nın sözleri, özellikle bilimin bugüne kadar bu insanları böyle bir kadere götüren genetik veya zihinsel nedenleri netleştiremediğinden ötürü, ölümcül bir hastalığa yakalandıklarında aileleriyle birlikte olmaları ve bakıma muhtaç insanlar olarak onlara sempati duyulması gerektiğine dair nasihatlerin ötesine geçmedi.
Başkan Donald Trump ile Papa Francis arasındaki ilişkinin, özellikle Trump yönetiminin ilk yılında pek de iyi olmadığı herkes tarafından biliniyor. Vatikan’ın, Beyaz Saray’ın efendisinin Meksika sınırına bir ayırma duvarı inşa etme fikrine karşı çıkması gerginliğe sebep olmuştu. Ancak Papa Francis’in ABD’yi ziyaret etmesinin ardından ortalık sakinleşti. Papa’nın ABD ziyaretine ilgi büyüktü. Ardından Trump ve eşi, Vatikan'ı ziyaret ettiler. Sanki işler, yoluna girmiş gibi görünüyordu.
Ancak son dönemde Washington ile Vatikan arasındaki gerilimi yeniden alevlendiren nedenin ne olduğuna dair bir takım soru işaretleri yine gündemde. ABD Dışişleri Bakanı (Mike) Pompeo'nun geçtiğimiz haftalarda Kutsal Makam’a (Holy See/Vatikan) karşı gösterdiği öfkenin nedeni ne? ABD’nin, bekasına yönelik en büyük tehdit olarak gördüğü, bugüne kadar yaşanan benzersiz kutuplaşmanın diğer ucunda bulunan ve ister bir Çinli ister ulusal topraklarında ikamet eden bir yabancı olsun tüm insan haklarını küçümseyen, özgürlükleri istismar eden ve hatta Çinli Hıristiyanları büyük ölçüde kısıtlamaya çalışan bir ülke olan Çin'in bu krizdeki rolü nedir?

‘Diyakoz’ Pompeo, Papa’ya kızgın
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Washington’da ‘diyakoz’ olarak biliniyor. Diyakoz, Katolik kilisesindeki üç yüksek ruhban derecesinin ilk basamağı olan diyakozluk rütbesindeki kişidir ve genellikle rahibe dualarda yardımcı olur.
Ancak buradaki ironi Pompeo'nun bir Katolik olmamasıdır. Evanjelik Presbiteryen Kilisesi'ne mensup olan Pompeo, 2007 ile 2009 yılları arasında, özellikle Pazar Okulları adı verilen okullarda görev yaptı.
Pompeo, Amerikan sağıyla ​​uyumlu olan Hıristiyanlık düşüncelerini açıklamaktan hiçbir zaman geri durmamıştır. ABD’nin yeni Kenan Diyarı olduğuna ve komünizmin Şeytan'ın işi olduğuna inanan Pompeo, genellikle Başkan Trump ile Beyaz Saray'daki dua oturumlarına katılıyor. Hem Pompeo hem de Trump, ilk eşlerinden boşanmış ve ikinci eşleriyle evlenmişlerdir.

Peki, ‘Diyakoz’ Pompeo’nun, son günlerde Kutsal Makam’a yönelik öfkesinin sebebi nedir?
İtalya’nın başkenti Roma, geçtiğimiz Eylül ayı sonlarında, ABD’nin Vatikan Büyükelçiliği tarafından organize edilen ‘dünyada din özgürlüğü’ konulu bir sempozyuma ev sahipliği yaptı. ‘Diplomasi Yoluyla Uluslararası Din Özgürlüğünü Geliştirmek ve Savunmak’ başlıklı sempozyum, ABD'nin Vatikan Büyükelçisi Callista Gingrich tarafından yapılan konuşmayla açıldı. Büyükelçi Gingrich, sempozyumun konusunun hem ülkesi hem de Vatikan için bir öncelik olduğunu ve bugün dünyanın içinde bulunduğu kritik dönemde, büyük önem arz ettiğini vurguladı.
Sempozyumun katılımcılarının ön saflarında yer alan Pompeo konuşmasında, bu yıl sona ermesinin 75’inci yıl dönümü olan 2. Dünya Savaşı'ndan bahsetti. Halk arasında Yahudiler için halka dua ettiği için Naziler tarafından tutuklanan rahip ‘Bernhard Lichtenberg’den bahsetti.
Pompeo ayrıca Papa 2. Jean Paul'un Varşova Paktı’nın çöküş süreci ve Sovyetler Birliği’nin (SSCB) dağılması sürecinde komünizmin ezilmesinde oynadığı büyük rolden de bahsetti.
Pompeo'nun sözlerinin hedefinde, özellikle de dini özgürlükleri açıkça ihlal ettiği göz önüne alındığında Çin'in olduğu aşikârdı.

Peki, Vatikan, din özgürlüğünü kınayamaz veya savunamaz mı?
Sempozyuma katılan bir kaynak, bu sorunun yanıtının, din özgürlüğünün savunulması ve teşvik edilmesinin Vatikan’ın diplomatik faaliyetinin ayırt edici bir işareti olduğunu vurgulayan Vatikan Devlet Sekreteri (Başbakan) Kardinal Pietro Parolin tarafından, ‘devredilemez yaşam hakkı çerçevesindeki din özgürlüğü hakkının tüm insan haklarının temelini oluşturduğuna dikkat çekilerek’ verildiğini söyledi.
O halde sempozyumun sonunda Pompeo'yu kızdıran ve Papa'yı din özgürlüğü meselesinde daha fazla sorumluluk almaya ve Vatikan'ı Pekin ile iş birliği yapmaktan vazgeçmeye çağırmasına neden olan neydi?

Papa Francis ile Vatikan'da bir araya gelen Çinli Hristiyan hacılar ülkelerinin bayrağını dalgalandırırken (Getty Images)
Çin'in Roma Katolik Kilisesi ile ilişkisi

Çin'in bilimleri, edebiyatı, sanatı, kültürleri, dilleri ve halkları ile Batı dünyasına açıldığı köprüyü çok uzun süre temsil eden Çin ile Roma Katolik Kilisesi arasındaki ilişkinin tarihine bakılmadan yukarıdaki soruya cevap verilemez.
MS. 13. yüzyılda Çin'e açılan ilk kişilerin, misyonerlik yapan Fransisken rahipleri olduklarını söyleyebiliriz. Ardından 16. ve 17. yüzyıllar arasında, eski Çin felsefesinin birçok izini modern Avrupa'nın dillerine çeviren Cizvit Tarikatı rahipleri Çin’e ulaştı. Cizvitler, ayrıca Çin halkını matematik, astronomi, tıp ve benzeri gibi Batı bilimleri ile tanıştırdılar.
Çin Komünist Partisi'nin 1949 yılında iktidara gelmesiyle birlikte Çinli yetkililerin, tüm Katolik ve Protestan misyonerleri kovması ve kilisenin Batı emperyalizminin bir parçası olarak görülmesi, Çin ile Roma Katolik Kilisesi arasındaki ilişkilerde bir dönüm noktası oldu.
Vatikan ile Çin arasındaki diplomatik ilişkiler, 1951 yılında resmen kesildi ve yaklaşık altı yıl sonra, Çinli Komünist yetkililer, ‘Çin Yurtsever Katolik Derneği’ni (CCPA) kurdular. Buradaki amaç,  Hristiyan olsa bile herhangi bir Çin milliyetçisi grubun, Roma Kilisesi ve Papa ile olan ilişkisinin ötesine geçmektir. Ancak bu girişim, papalıkla idari, örgütsel veya manevi olarak doğrudan bağlantılı değildir.
Bu yüzden Vatikan’ın Katolik Hristiyan topluluklarını üzerlerinde tam bir kontrol sağlamak amacıyla dış dünyadan izole etme fikrinin ötesine geçmeyen CCPA’ya piskopos atamayı reddetmesi son derece doğaldı. Peki, Çin'deki Katolikler böyle bir yaklaşımı kabul ettiler mi?
Kaynak, Çin’de CCPA’nın kurulmasından bu yana dini ritüellerini ve ibadetlerini Vatikan'a bağlı ‘yeraltı kiliselerinde’ yerine getiren gizli Katolik grupların çoğaldığını ve bu yüzden Çin hükümetine kayıtsız kaldıklarını söyledi. Çinli Katoliklerin sayısının 12 milyon olduğu tahmin ediliyor. Bunların yarısı resmi Çin Katolik Kilisesi'ne (yani CCPA’ya), diğer yarısı ise Vatikan'a bağlı olan yeraltı kilisesine mensuplar.
Resmi Çin Katolik Kilisesi, Papa'nın manevi otoritesini tanımıyor. Hatta Çin’de Vatikan’a bağlı olanlar bu konuda büyük zorluklarla karşı karşıya geliyorlar.  Tacizlerle başlayan bu zorluklar, başta 30 yılını hapiste geçiren Piskopos Ignatius Kung olmak üzere Papa'yı tanıyan bazı Çinli Katolik piskoposlara verildiği gibi hapis cezasına çarptırılmaya kadar varıyor.

Vatikan ve Çin arasında 2018 yılında bir anlaşmaya varıldı
Roma Katolik Kilisesi, zamanları ve olayları okumayı bilen modernist bir kilise olarak biliniyor.  Dolayısıyla küreselleşme çerçevesinde sınırları kaldırmış, setleri yıkmış, Çin ile yaşanan gerilimi kaçınılmaz bir kadermiş gibi kabul edememiştir.
Buna karşın bugün eski Avrupa kıtasının bulunduğu batı Avrasya bölgesiyle ilişkilerini canlandırmak için bir araç olarak gördüğü İpek Yolu başta olmak üzere yumuşak ve pürüzsüz araçlarla bir sonraki kutuplaşma projesi için çalışan Çin’in rolü, Vatikan'ın rolünden daha mı önemsiz?
Çin Ulusal Din İşleri İdaresi Müdür Yardımcısı Chen Zongrong, Pekin'in Vatikan'la temas kurmak için gerçekten çaba sarf ettiğini söylerken Ulusal Din İşleri İdaresi Sözcüsü Xiao Hong Beijing, Reuters tarafından aktarılan açıklamasında Çin'in Vatikan ile aktif olarak görüşmeleri sürdürdüğünü belirtti.

Çin’in fikir değiştirmesine ne sebep oldu?
Kısacası Çin yönetimi, dünyanın altı kıtasına dağılmış yaklaşık bir milyar 350 milyon mensubu olan yani Çin'in toplam nüfusuna eşdeğer bir nüfusa sahip ana kiliseden uzak durmanın çıkarına olmadığını fark etti.
Bu ileriye dönük vizyon, 22 Eylül 2018'de, Vatikan ile Çin arasında, piskoposların atanmasına ilişkin ve ilişkilerin geliştirilmesini teşvik etmek için bir geçici anlaşma ile pekiştirildi. Sözü konusu anlaşma, uzun süren bir tartışmalar sürecinin ardından kademeli ve karşılıklı bir yakınlaşma sonucunda yapıldı. Bu süreç, anlaşmanın uygulamasına dair periyodik değerlendirmelerin yapılmasını sağlarken Çin ile Vatikan arasında iş birliğinin artırılması için gerekli koşulların oluşmasına izin verdi.
Anlaşma, imzalandığı gün Papalık Basın Ofisi tarafından yapılan bir açıklamayla duyurulurken iki taraf arasında ‘umut paylaşımı’ olarak adlandırıldı. Açıklamada bu umudun, verimli ve ileriye dönük kurumsal bir diyalog süreci yaratmaya, Çin halkının yararına ve hem dünya barışına gem de Çin Katolik Kilisesi'ne olumlu katkıda bulunmaya yardımcı olacağı belirtildi.
2019’a gelindiğinde 70 yıldır süregelen anlaşmazlıklar yavaş yavaş çözülmeye başlamış gibi görünüyordu. Papalık Ofisi Holy See Basın Bürosu Müdürü Matteo Bruni, 27 Ağustos 2019'da piskopos Antonio Yao Shun’ın Çin’e bağlı İç Moğolistan Özerk Bölgesi’ne Şantung başpiskoposu olarak atandığını duyurdu. Anlaşmanın imzalanmasının ardından yapılan ikinci atama ise 28 Ağustos'ta Piskopos Stefano Xu Ho Ngway’in, Hangeong Piskoposluğu’na yardımcı piskopos olarak atanması oldu.

ABD, Çin ile Vatikan arasındaki geçici anlaşmanın uzatılmasına karşı çıktı
2018 yılında Vatikan ve Çin arasında yapılan antlaşmanın süresi Ekim ayında dolarken Vatikan ve Çin geçici anlaşmayı, 21 Ekim 2022'ye kadar iki yıl daha uzattılar. Papalık Basın Ofisi’nden yapılan açıklamada ‘Vatikan’ın, söz konusu anlaşmanın uygulanmasının, iki taraf arasındaki iyi iletişim ve iş birliği sayesinde olumlu yönde ilerlediği değerlendirmesinde bulunduğu ve Katolik Kilisesi'nin, Çin halkının iyiliğini desteklemenin yanı sıra açık ve yapıcı bir diyalog devam ettirmek için anlaşmayı uzatmak istediği’ belirtildi.
Vatikan'ın sırları halka açıklanmıyor. Çünkü (eski İsrail Başbakanı) Golda Meir'in 1967'de Papa VI. Paul'un döneminde Vatikan'a yaptığı ilk ziyarette söylediği gibi Vatikan’ın saati, dünya saatlerinden farklı çalışıyor.
Bu yüzden Vatikan ile Çin arasında Eylül 2018'de imzalanan anlaşma uzun bir yolculuğun varış noktasını oluştururken, aynı zamanda ve her şeyden önce daha geniş ve ileri ye dönük anlaşmalar için bir başlangıç ​​noktasını da temsil ediyor. Bununla birlikte içeriği gizli tutulan geçici anlaşma, açık ve yapıcı bir diyalogun sonucudur.
Saygı ve dostluk çerçevesindeki bu diyalogun, seleflerinin uzun yıllar önce başlattığı müzakerelerden sonra Papa Francis'in geçmişte Kilise'nin aldığı yaraların farkında olması ve bunları iyileştirmeye çalışmasının bir sonucu olduğu bir gerçek.  Papalık yetkisi olmadan piskoposluk töreni yapan Çinli piskoposlarla tam bir birliktelik oluşturan Papa, eski Papa XVI. Benedict tarafından onaylanan piskoposların atanmasına ilişkin anlaşmanın imzalanmasına izin verdi.

Kilise’nin adımı dini mi yoksa jeopolitik mi?
Çin-Vatikan yakınlaşması tamamen dini bir hareket mi yoksa Roma Katolik Kilisesi'nin kazanımlarını artıran jeopolitik bir hareket mi? Ünlü Amerikan tarihçisi Will Durant, ‘The Story of Civilization’ (Medeniyetin Temelleri) adlı ölümsüz eserinde Kilise’yi, ‘tarihteki en önemli insan kurumu’ olarak tanımlarken diğerleri Vatikan’ın, sınırları veya kolonileri olmayan bir imparatorluk olduğunu söylediler. Şuana kadar edinilen deneyimler, tıpkı 2.Dünya Savaşı'nın sonunda 1945'teki Yalta Konferansı'nın oturum aralarında Joseph Stalin'in tiye aldığı gibi Papa’nın askeri birlikleri olmasa bile ahlaki bir etkiye sahip olduğunu kanıtladı.
Vatikan’da ve onun idari ve bilimsel departmanlarında, özellikle Atlantik'in diğer yakasında ve ABD-Çin anlaşmazlığı çerçevesinde, bilinçli ve parlak beyinler olduğu kesindi. Bir gün mevcut sahnenin, bir zamanlar Doğu Avrupa'nın ruhundaki Komünizmin sarsılmasının nedeni olan Katolik Kilisesi’nin lehine heyecan verici ve tehlikeli bir nüfuz alanı için bir kazanım olduğu görülecektir.
Vatikan'ın resmi yayın organı L'Osservatore Romano gazetesi bu bağlamda özel bir makale yayımladı. Makalede, birilerinin bu anlaşmayı jeopolitik yorumlarla göreceğine, ancak Kutsal Makam için tüm meselenin dini olduğuna işaret edildi. Makalede aynı zamanda, bu diyalogun, uluslararası toplumun yararına ortak çıkar için verimli bir arayışı teşvik ettiği konusunda tam bir farkındalık olduğu belirtildi.
Kutsal Makam elbette, Çin'deki Katolik cemaatlerin hayatlarına özel bir atıfta bulunarak, geçici anlaşmanın imzalanmasının ve uzatmasının, tüm dünyanın derin jeopolitik gerilimlere tanık olduğu bir döneme ortak ilgi konusu olan sorunların çözülmesine ve barış için uluslararası bir ufkun açılmasına katkıda bulunmasını umuyor.

Francis'in Çin'e giden yolunu kim kesti?
Şarku’l Avsat Independent Arabia’dan analize göre, ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, Roma'daki sempozyumda öfkelenmesinin nedeni, Papa'nın ve Kutsal Makam’ın Çin'de hak ve özgürlüklere yönelik ihlallere karşı ahlaki bir sorumluluğu olduğunu düşünmesinden kaynaklanıyordu.
Pompeo sempozyumda, Kilise'nin farklı bir konumda olduğunu ve - söylediği üzere - dünyevi düşüncelerin, ebedi gerçeklere dayanan ilkeli duruşları caydırmaması gerektiğini vurgulayarak Amerikan insan hakları diplomasisinin, meleksel rolünü göstermeye çalıştı.
Burada şu önemli soruyu sormak gerekiyor: Pompeo, Çin dışında farklı bir sebepten ötürü Papa'ya kızgın olabilir miydi?
Vatikan Devletlerle İlişkiler Sekreteri (Dışişleri Bakanı) Monsenyör Paul Richard Gallagher’e göre ABD’nin Vatikan Büyükelçiliği, sempozyumu, tek taraflı ve neredeyse Vatikan'ın marjinalleştirecek şekilde düzenledi. Özellikle Gallagher'ın sadece birkaç dakika konuşmasına izin verildiğinden gizli niyetler ortaya çıktı. Papa'nın Pompeo ile görüşmeyi reddetmesinin nedenlerinden biri de buydu.
Bununla birlikte Papa Francis, anketlerde Demokrat rakibi Joe Biden’ın gerisinde kalan Başkan Trump'ın seçim kampanyasına katkıda bulunacak herhangi bir önyargı oluşmaması amacıyla ABD Dışişleri Bakanı ile görüşmekten kaçındı. Bu da, Trump yönetiminde olumsuz bir sinyal olarak görüldü ve Vatikan ile Washington ilişkileri birkaç yıl geriye gitti.
Vatikan tarihçileri ve düşünürleri, Pompeo’nun, sağcı Katolik Amerikalı seçmenleri çekmek amacıyla Çin ve Roma Katolik Kilisesi arasında ısrar ve başarı ile gün geçtikçe ilerleyen uzlaşıların önünü tıkamaya çalıştığını düşünüyorlar. Ayrıca çeşitli Amerikan Evanjelik grupları, mezheplerinin çeşitliliğine ve partilerinin çokluğuna rağmen, Trump yönetiminin yanlarında olması ve Papa ve Vatikan ile bir çatışmaya girilmesi pahasına olsa dahi ABD’nin ‘gerçek düşmanı Çin’ ile mücadele etmesi gerektiğini düşünüyorlar.
Peki, mevcut durum, Papa Francis ile yıllar önce Trump’ı destekleyen Katolik sağcılar arasında bir tür kültürel savaş olarak kabul edilebilir mi?
Vatikan Devlet Sekreteri Kardinal Pietro Parolin, gazetecilere yaptığı açıklamada, Kutsal Makam’ın Beyaz Saray’ın Vatikan’ın dış politikasına açıkça müdahalesi karşısında ‘şaşırdığını’ belirtirken Vatikan Devletlerle İlişkiler Sekreteri Monsenyör Gallagher, Pompeo'nun Papa Francis ile bir görüşme talebinde bulunduğu, ancak talebin reddedildiğinin doğrulanmasının ardından Trump yönetimini açıkça, ‘Papa'yı seçimlere alet etmeye çalışmakla’ suçladı.

Çin’e karşı ‘kutsal ittifak’
Peki, Washington ile Vatikan arasındaki olaylar tarihi tekerrür edecek mi? Karl Marx'a göre tarih aynı şekilde tekerrür etmez; tarihte olaylar ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak tekerrür eder. Ancak bununla birlikte, olaylar bir birine benzeyebilir ya da en azından bazı tarihi deneyimleri, özellikle iyilerse ve olayları değiştiriyorlarsa yeniden üretmeye çalışanlar vardır. Fakat bir nehrin suları akarken her saniye değişir ve akıntılar onlarca yıl sabit kalmaz.
O halde Washington, Papa Francis’in Ronald Reagan ile Papa II. John Paul arasında 1980'lerin başlarında yaşanan deneyimi yeniden üretmesini engellemeye mi çalışıyor?
İngiliz yazar Gordon Thomas’ın ‘Gideon's Spies: The Secret History of the Mossad’ (Gideon'un Casusları/Mossad'ın Gizli Tarihi) adlı kitabında iddia edildiği gibi 2. John Paul’un memleketi olan Katolik Polonya'dan komünizmi silmek amacıyla Beyaz Saray ile Vatikan arasında gizli bir ittifak kuruldu mu?
Soruyu biraz daha açmamız gerekebilir. Pompeo'nun Komünist Çin'e karşı yukarıdakine benzer bir kutsal ittifak kurulmasını istediği açık ve Başkan Trump, Biden karşısında zafer kazanamasa bile, 2024'te başkanlığa aday olmayı ve bundan sonra bu yöndeki planlarını hayata geçirmeyi düşünüyor olabilir.
Roma Katolik Kilisesi'nin Çin ile ilişkisine zarar vermek için uzun zaman önce hazırlanmış bir plan var gibi görünüyor. Çünkü Çin ve Katolik Kilisesi arasındaki yakınlaşma, her zaman birilerini rahatsız etmiştir.
Son soru: Papa Francis dünyaya ‘hepimiz kardeşiz’ mesajı verirken, kendisini hedef alan bir karalama kampanyası başlatılması, bazılarının kutsal olarak gördüğü bir ittifakın başarısız girişimi olabilir mi?



Arakçi’den ABD’ye sert uyarı: İran’a saldırı bölgesel savaşı tetikler

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (DPA)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (DPA)
TT

Arakçi’den ABD’ye sert uyarı: İran’a saldırı bölgesel savaşı tetikler

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (DPA)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (DPA)

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, çarşamba günü ABD’ye yönelik şimdiye kadarki en sert ve doğrudan uyarısını yaparak, İslam Cumhuriyeti’nin “yeniden bir saldırıya uğraması halinde elindeki tüm imkânlarla karşılık vereceğini” söyledi.

Uluslararası bağlam ve ABD’nin askerî hareketliliği

Arakçi’nin açıklamaları, ülkesindeki protestoların bastırılması nedeniyle Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’na davetinin geri çekildiği bir dönemde geldi. Aynı zamanda, Asya’dan Ortadoğu’ya doğru ilerleyen bir ABD uçak gemisi taarruz grubunun bölgeye yöneldiği belirtiliyor. Buna paralel olarak, Karayipler’deki geniş çaplı bir ABD askerî konuşlanmasının ardından Venezuela’da Nicolas Maduro’nun ABD güçlerince gözaltına alınmasıyla eş zamanlı şekilde, Ortadoğu’da da Amerikan savaş uçakları ve askerî teçhizatının hareketliliği dikkat çekiyor.

Şarku’l Avsat’ın Wall Street Journal’dan aktardığı analizde Arakçi, “şiddetli kargaşa evresinin 72 saatten kısa sürdüğünü” savunarak, yaşanan şiddetin sorumluluğunu yeniden “silahlı göstericilere” yükledi. Ancak internet kesintisine rağmen İran’dan sızan görüntülerde, güvenlik güçlerinin çoğu silahsız görünen göstericilere defalarca gerçek mermi kullandığı görülüyor; Arakçi bu iddialara değinmedi.

Haziran ayında İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü ve 12 gün süren savaşa atıfta bulunan Arakçi, “İran’ın Haziran 2025’te gösterdiği itidalin aksine, güçlü silahlı kuvvetlerimizin yeni bir saldırı halinde sahip olduğumuz her şeyle karşılık verme konusunda en küçük bir tereddüdü yoktur. Bu bir tehdit değil; bir diplomat ve eski bir savaşçı olarak savaştan nefret ettiğim için, açıkça iletmem gerektiğini hissettiğim bir gerçektir” ifadelerini kullandı.

Arakçi, “Herhangi bir kapsamlı çatışma kesinlikle sert olacak ve İsrail ile onun vekillerinin Beyaz Saray’a pazarlamaya çalıştığı hayali zaman çizelgelerinden çok daha uzun sürecektir. Böyle bir çatışma, bölge geneline yayılacak ve dünyanın dört bir yanındaki sıradan insanlar üzerinde etkiler yaratacaktır” değerlendirmesinde bulundu.


Uluslararası baskı artarken İran gözaltı kampanyasını yoğunlaştırıyor

Tahran'daki hükümet karşıtı protestolar sırasında yakılan Bank Melli (İran'ın devlet bankası) şubesi (AFP)
Tahran'daki hükümet karşıtı protestolar sırasında yakılan Bank Melli (İran'ın devlet bankası) şubesi (AFP)
TT

Uluslararası baskı artarken İran gözaltı kampanyasını yoğunlaştırıyor

Tahran'daki hükümet karşıtı protestolar sırasında yakılan Bank Melli (İran'ın devlet bankası) şubesi (AFP)
Tahran'daki hükümet karşıtı protestolar sırasında yakılan Bank Melli (İran'ın devlet bankası) şubesi (AFP)

İran’da son protesto dalgasının ardından gözaltı kampanyası yoğunlaştırıldı. Ülke, insan hakları örgütlerinin binlerce kişinin hayatını kaybettiğini söylediği baskı politikaları nedeniyle ciddi uluslararası baskılarla karşı karşıya bulunurken, internet erişiminin kesilmesi de sürüyor.

Bu gelişmeler, Tahran yönetiminin söz konusu olayları ‘isyancı eylemler ve terör’ olarak nitelendirerek ABD ve İsrail’i sorumlu tuttuğu bir dönemde yaşanıyor. İnsan hakları örgütleri ise güvenlik güçlerinin müdahaleleri sonucu binlerce kişinin öldüğünü savunuyor.

İran medyası dün hükümet yetkililerine dayandırdığı haberlerde, güvenlik birimlerinin resmî söyleme göre ABD ve İsrail tarafından yönlendirilen ‘terör eylemlerine’ karıştıkları iddiasıyla bazı kişileri gözaltına aldığını aktardı.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre protesto gösterileri büyük ölçüde gerilerken, Tahran merkezindeki Büyük Çarşı’da bulunan çok sayıda dükkân dün yoğun güvenlik önlemleri altında yeniden açıldı.

Sosyal medyada paylaşılan yeni görüntülerde ise askerî kıyafet ve teçhizat giyen kişilerin İran’daki bir sokakta halkı korkutmaya yönelik eylemler gerçekleştirdiği, ‘Lebbeyk ya Hamaney’ ve ‘Ya Haydar’ sloganları attığı ve silah seslerinin duyulduğu görüldü.

zxcdfg
Tahran'daki halk protestoları sırasında yakılan bir binanın yanındaki köprüden geçen İranlı bir kadın (AFP)

İran devlet televizyonu dün, ülkenin orta kesimindeki İsfahan’da ‘ABD-Siyonist fitnesi’ suçlamasıyla 73 kişinin gözaltına alındığını duyurdu. Açıklamada, ülke genelindeki toplam gözaltı sayısına ilişkin bilgi verilmedi.

Tahran’da ise yargıya bağlı Mizan Online internet sitesi, savcılığın aralarında sporcular ve oyuncuların da bulunduğu 25 kişi ile 60 kafe hakkında dava açtığını bildirdi. Söz konusu kişi ve işletmeler, ‘terör çağrılarına doğrudan ya da dolaylı destek’ ile suçlanırken, bazı sanıklara ait mal varlıklarına el konuldu. Açıklamada, mahkûm edilen kişilerin kamuya ve özel mülkiyete verilen zararları tazmin etmekle yükümlü olacağına işaret edildi.

Bu gelişmeler, Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei’nin protestolarla bağlantılı tutukluların dosyalarının hızla ele alınması gerektiğini vurgulamasının ardından yaşandı. Yargı yetkilileri, gözaltı sayısının soruşturmaların tamamlanmasının ardından açıklanacağını bildirdi.

Polis ise pazartesi günü, ‘isyan eylemlerine karıştığı’ belirtilen kişilere üç gün içinde teslim olmaları çağrısında bulunarak, teslim olanlara yönelik ‘esneklik’ gösterileceği vaadinde bulundu.

Resmî ve kapsamlı bir istatistiğin bulunmadığı ülkede, Tesnim Haber Ajansı geçen hafta yaklaşık 3 bin kişinin gözaltına alındığını bildirdi. ABD merkezli İran İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA) ise protestoların başlamasından bu yana 26 bin 127 kişinin gözaltına alındığını açıkladı.

Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk, ülkede ‘idam cezasının sistematik biçimde bir korkutma aracı olarak kullanıldığına’ dikkat çekerek, protestocuların idam edilme ihtimaline ilişkin endişelerin arttığını söyledi.

İnsan hakları örgütleri ayrıca, ülkenin kuzeyindeki Reşt kentinde 19 yaşındaki bir futbolcunun protestolara katıldığı gerekçesiyle idama mahkûm edildiğini bildirdi. Gencin, sivil giyimli güvenlik görevlilerinin üst araması sırasında vücudunda saçma izleri tespit edilmesinin ardından gözaltına alındığı belirtildi.

Ölü sayısında olası artış

Merkezi Oslo’da bulunan İran İnsan Hakları Örgütü (IHR), iletişim kısıtlamaları nedeniyle ölü sayısının doğrulanmasının halen son derece güç olduğunu bildirdi. Örgüt, mevcut bilgilerin protestolarda hayatını kaybedenlerin sayısının, medyada yer alan ve 20 bine kadar çıkan en yüksek tahminleri dahi aşabileceğine işaret etti.

Aktarılan raporlara göre, şu ana kadar 4 bin 29 ölüm teyit edildi. IHR ise son verilerinin en az 3 bin 428 protestocunun öldürüldüğünü gösterdiğini ve bu rakamların BM tarafından da referans alındığını açıkladı.

IHR Direktörü Mahmud Emiri Mukaddem, protestolarda hayatını kaybedenlerin sayısının ‘medyadaki en yüksek tahminleri aşabileceğini’ belirterek, yaşananları ‘çağımızın en büyük protestocu katliamlarından biri’ olarak nitelendirdi.

HRANA ise dün yaptığı açıklamada, protestolar nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısının en az 4 bin 484’e ulaştığını duyurdu. Bu rakamın, İran’da son on yıllarda yaşanan herhangi bir protesto dalgası ya da toplumsal karışıklıkta kaydedilen can kayıplarından daha yüksek olduğu belirtildi.

dfghy
9 Ocak'ta Tahran'da düzenlenen rejim karşıtı gösterilerden (AP)

IHR, bilgi sahibi bir kaynağa dayandırdığı açıklamasında, Şiraz’daki tutukluların büyük bölümünün, saçma mermileriyle yaralandığını, cezaevinde ise bazı kişilerin yaraları nedeniyle hayatını kaybettiğini bildirdi. Kaynak, yaralıları tedavi etmekte ısrar ettiği için Caferzade adlı bir doktorun, yaralıların tedavi edilmemesi yönündeki talimatlara uymadığı gerekçesiyle gözaltına alındığını aktardı.

İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkanı İbrahim Azizi, yabancı medya kuruluşlarının yayımladığı rakamları ‘yalan’ olarak nitelendirdi. Kesin bir sayı vermeyen Azizi, 3 bin 709 güvenlik görevlisinin yaralandığını söyledi.

Azizi, hayatını kaybedenler arasında olaylarla ilgisi olmayan kişilerin de bulunduğunu ifade ederek, güvenlik birimlerinin ölü sayısına ilişkin kesin rakamları açıklamasının inceleme ve analiz gerektirdiğini savundu. Açıklanan rakamların, yabancı basında yer alan sayılardan çok daha düşük olduğunu öne sürdü.

Başta İran Dini Lideri Ali Hamaney olmak üzere bazı yetkililer ise ölü sayısının ‘birkaç bin’ olduğunu dile getirmişti.

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Danışmanı Hamid Rıza Mukaddemfer, devlet televizyonuna verdiği röportajda, ‘çatışmaların benzeri görülmemiş düzeyde olduğunu’ belirterek, güvenlik güçlerinin şiddetli saldırılara maruz kaldığını ve bazı mensuplarının ‘vahşi yöntemlerle’ öldürüldüğünü söyledi. Mukaddemfer, şiddet olaylarını İsrail’e bağlayarak, şiddetin bazı yönleriyle DEAŞ’ı dahi aştığını iddia etti.

Meşhed’deki olaylara da değinen Mukaddemfer, son iki haftadaki protestolar sırasında bir aşamada İmam Rıza Türbesi’ni neredeyse tamamen çevreleyen bir kalabalığın oluştuğunu ileri sürdü. Karşıt unsurların dinî mekânları ateşe verdiğini öne süren Mukaddemfer, bu kişilerin Meşhed’de İmam Rıza Türbesi’ni adeta kuşattığını savunarak, bunun sokaklardaki yoğun katılımı gösterdiğini ifade etti.

Mukaddemfer, ‘fitnenin ana senaryosunun ölüler yaratmak üzerine kurulu olduğu anlaşıldıktan sonra polis ve Besic güçlerine hiçbir şekilde silah ya da gerçek mermi kullanma izni verilmediğini’ iddia etti.

İnternet ve iletişim

İranlı yetkililerin geniş çaplı internet kesintisi uygulamasının üzerinden 12 gün geçmesine rağmen, iletişim üzerindeki sıkı kısıtlamalar sürüyor. Bağımsız izleme kuruluşlarının rapor ve güncellemelerine göre, küresel ağlara erişim hâlâ büyük ölçüde sınırlı durumda.

İnternet izleme kuruluşu NetBlocks, verilerin ‘beyaz liste’ politikasının uygulandığını gösterdiğini belirterek, bu yöntemle yalnızca belirli kurum ve kesimlerin kısıtlamaları aşabildiğini bildirdi.

Tesnim Haber Ajansı ise bazı yerel mesajlaşma uygulamalarının yeniden devreye alındığını, yurt dışına arama yapılabildiğini ve kısa mesaj gönderilebildiğini, ancak gelen arama ve mesajların alınamadığını aktardı.

NetBlocks, internet kesintisinin 280 saati aşkın süredir devam ettiğini ve bunun İran’da iletişimin kısıtlandığı en uzun dönemlerden biri olduğunu açıkladı. Resmî kaynaklar, dijital ekonominin günlük kaybının yaklaşık 3,8 trilyon tümen olduğunu tahmin ediyor.

Artan uluslararası baskı

İran genelindeki protestolara yönelik sert baskıların ardından Tahran ile Washington arasındaki gerilim tırmanırken, ABD Başkanı, baskı olaylarının Washington’dan bir karşılık gerektirebileceği uyarısında bulundu.

Donald Trump, cumartesi günü İran Dini Lideri Ali Hamaney’in yaklaşık 40 yıldır süren iktidarının sona ermesi çağrısında bulundu. Politico’ya verdiği röportajda Trump, Hamaney’i ‘ülkesini doğru şekilde yönetmesi ve insanları öldürmeyi bırakması gereken hasta bir adam’ olarak nitelendirerek, “İran’da yeni bir liderlik arayışının zamanı geldi” dedi.

İranlı Öğrenciler Haber Ajansı (ISNA) ise İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu’na dayandırdığı haberinde, Dini Lider Ali Hamaney’i hedef alan herhangi bir saldırının ‘tüm İslam dünyasıyla savaş ilanı anlamına geleceğini’ bildirdi. Haberde, böyle bir durumda din âlimlerinden cihat fetvası çıkmasının ve ‘Müslüman askerlerin’ dünyanın dört bir yanında karşılık vermesinin bekleneceği ifade edildi.

Daha sonra İran Silahlı Kuvvetleri Sözcüsü Ebu’l-Fazl Şekarçi yazılı bir açıklama yaparak, “Trump, liderimize uzanacak herhangi bir saldırgan elin yalnızca kesilmeyeceğini, onların dünyasının da ateşe verileceğini çok iyi biliyor” ifadesini kullandı.

Washington’dan açıklama yapan İran’ın son şahının oğlu Rıza Pehlevi ise İran halkını ‘hazırlıklı olmaya’ çağırdı. Pehlevi, dini lideri ‘İran karşıtı bir suçlu’ olarak nitelendirerek, mevcut yönetimin ‘dökülen her damla kanın hesabını vereceğini’ söyledi.

Rıza Pehlevi, kendisini muhalefetin lideri olarak tanıtırken, protestoların 8 Ocak’ta ailesinin adının atıldığı kalabalıkları gösteren videoların yayılmasıyla büyük ölçüde tırmanmasından önce de gösteri çağrısında bulunmuştu.

Pehlevi, geçen hafta sonu için protesto çağrısını yineledi. Hafta sonunda yer yer gösteriler düzenlendiğine dair haberler çıkarken, Pehlevi dün X platformunda yaptığı paylaşımda İranlılara ‘hazırlıklı olmaları’ çağrısında bulunarak, “Sokaklara dönüş anı gelecek” ifadesini kullandı.

Dış cephede ise Tahran, söz konusu baskı politikaları nedeniyle ciddi bir uluslararası yalnızlıkla karşı karşıya bulunuyor. Dünya Ekonomik Forumu (WEF), İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin dün İsviçre’nin Davos kentinde düzenlenmesi planlanan zirveye katılımını, zamanın ‘uygun olmadığı’ gerekçesiyle iptal etti.

Arakçi, karara tepki olarak yaptığı açıklamada, kararın ‘İsrail ve ABD kaynaklı yalanlar ile siyasi baskılara’ dayandığını söyledi.

BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği de Birleşik Krallık ve Almanya’nın da aralarında bulunduğu bazı Avrupa ülkelerinin talebi üzerine, İran’daki insan hakları durumunun kötüleşmesini ele almak üzere cuma günü acil bir toplantı yapılacağını duyurdu. Komiserlik, ülke genelinde endişe verici şiddet olayları, protestoculara yönelik baskılar ve uluslararası insan hakları hukukunun ihlal edildiğine dair güvenilir raporlar bulunduğunu belirtti.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise Avrupa Birliği’nin (AB), ‘süregelen vahşi baskılara’ yanıt olarak İran’a yönelik yaptırımların sertleştirilmesini ve insansız hava araçları (İHA) ile füze teknolojilerine ilişkin ilave ihracat yasakları getirilmesini önerdiğini açıkladı.

Moskova’da konuşan Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ABD’nin yaptırım tehditlerine rağmen Rusya’nın İran ile ticari faaliyetleri durdurmak için herhangi bir neden görmediğini ve bu faaliyetleri uygun gördüğü şekilde sürdürmeye devam edeceğini söyledi.

Bu açıklamalar, ABD Başkanı Donald Trump’ın 12 Ocak’ta yaptığı ve İran ile ticari faaliyette bulunan her ülkenin, ABD ile olan ticaretinde yüzde 25 gümrük vergisiyle karşı karşıya kalacağını duyurmasının ardından geldi.


İran, dini liderin hedef alınması halinde cihat ilan etmekle tehdit ediyor

Tahran'daki hükümet karşıtı protestolar sırasında yakılan İran Merkez Bankası (Bank Melli) şubesi (AFP)
Tahran'daki hükümet karşıtı protestolar sırasında yakılan İran Merkez Bankası (Bank Melli) şubesi (AFP)
TT

İran, dini liderin hedef alınması halinde cihat ilan etmekle tehdit ediyor

Tahran'daki hükümet karşıtı protestolar sırasında yakılan İran Merkez Bankası (Bank Melli) şubesi (AFP)
Tahran'daki hükümet karşıtı protestolar sırasında yakılan İran Merkez Bankası (Bank Melli) şubesi (AFP)

Uluslararası baskının artmasıyla birlikte yetkililer protestoculara yönelik baskıyı genişletirken, İran parlamentosu, Yüksek Lider Ali Hamaney'e saldırılması halinde "cihat" fetvası yayınlamakla tehdit etti.

Devlet medyası, parlamentonun Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komitesi'nin, Yüksek Lideri hedef almanın "savaş ilanı" olarak değerlendirileceğini ve "dünya çapındaki din alimlerinden cihat fetvasına ve İslam askerlerinden karşılık gelmesine" yol açacağını söylediğini belirtti.

Bu uyarı, ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'da yeni bir liderlik arayışı olasılığına işaret ettiği açıklamalarının ardından geldi.

Sahada yetkililer, İsfahan'da onlarca kişinin gözaltına alındığını ve Tahran'da 25 oyuncu ve sporcu ile 60 kafeye karşı "ayaklanmaya ve terörizme teşvik" suçlamasıyla dava açıldığını ve mallarına el konulduğunu açıkladı. BM İnsan Hakları Konseyi, İran'daki kötüleşen insan hakları durumunu görüşmek üzere cuma günü acil bir toplantı düzenleyeceğini duyurdu.