Emir Tahiri
Batı dünyası, koronavirüsü salgınının etkileriyle boğuşurken ve uzun vadeli sorunlarla başa çıkamazken, kuruluşunun yüzüncü yılına yaklaşan Çin Komünist Partisi, geleceğe ve küresel zorluklara hazırlanıyor.
Komünist Parti Bürosu'nun son toplantısında bir araya gelen 25 önemli lider, 14. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın ana hatları üzerine uzlaş sağladı ve 300 önde gelen üyeden oluşan merkez komitesi konferansı için çalışma çerçevesini belirledi.
Bu her iki toplantının da içeriği, Çin Halk Cumhuriyeti'ni geleceğin gücü veya küresel süper güç olarak tanıtmaktır. Her iki zirvede ortaya konan hedef ise Vizyon 2030 programının amaçlarının gerçekleşmesi için süreci hızlandırmaktır. Merkez komite ve siyasi büro toplantılarına ilişkin sızan bilgilere baktığımız zaman, Çin Komünist Partisi Genel Sekreteri ve Devlet Başkanı Şi Cinping başta olmak üzere partideki lider kadronun, Çin’in dünya ile olan balayını sona erdirmeye karar verdiğini ve Çin’i dünyaya yeni gelin olarak sunmak dışında sorunları çözmenin bir yolu olmadığı mesajını ilettiklerini söyleyebiliriz.
Çin, geçtiğimiz otuz yıl içerisinde ucuz işgücü kullanarak ‘dünyanın atölyesi’ rolünü elde etmeyi başararak, gerek Avrupa’da gerekse de Kuzey Amerika'da büyük pazarlar edinerek muazzam bir sanayi devrimi gerçekleştirdi. Fakat artık bu senaryonun devam etmeyeceği açığa çıktı. Hindistan, Bangladeş, Pakistan, Endonezya, Vietnam, Filipinler, Nijerya ve hatta Brezilya ve Meksika gibi ülkeler ucuz işgücü temelli pazarlar için güçlerini seferber ettiler. Ayrıca Çin’in, Batı ülkeleri ve üçüncü dünya ülkeleri söz konusu olduğunda, güvenilir bir ticaret ortağı olma vasfı lekelendi. Aynı zamanda AB-Çin zirvesinin üzerinden neredeyse bir ay geçti ve Avrupalılar Çin ile ilişkilerinde parlak bir gelecek görmediklerini gösterdiler. ABD de, her ne kadar açık bir düşman olduğunu söylemek istemesek de Çin’in karşısında rakip olarak çıkıyor. En azından Donald Trump ve rakibi Joe Biden'ın takipçilerine sunduğu tablo budur.
Çin'in üçüncü dünya ülkelerindeki yaklaşık yirmi yıldır devam eden tekeli sona eriyor. Çin, Asya’da ve Afrika’da bir ‘hayır sever’ olarak kendini gösterdi, fakat artık bu ülkelerdeki ortak projeler hedefinin iki kıtanın doğal kaynaklarını elde etmek amacıyla yüz binlerce ihracat işçisine iş fırsatı yaratmaktan başka bir şey olmadığı görülebiliyor. Ayrıca Rusya, Hindistan, Türkiye ve Endonezya'nın Asya ve Afrika'da Çin'e rakip olarak ortaya çıkmasıyla birlikte bu hayırseverlik senaryosuna yeni oyuncular katıldı.
30 yaşındaki Çin modeli, aynı zamanda dahilde de yeni gerçeklerle karşı karşıya. Geçtiğimiz otuz yılda Çin nüfusunun neredeyse üçte birini oluşturan yeni orta sınıf, rejimin omurgası olmak yerine tıpkı Rıza Şah döneminde İran’da ve Güney Kore’de tanık olduğumuz duruma benzer şekilde rakip olarak ortaya çıkmaya başladı. Nitekim bu sınıf ekonomik gelişmeden diğer herhangi bir gruptan daha fazla yararlandı ve rejime karşı güçlü bir muhalefet haline geldi.
Çin'in Batı dünyasındaki imajının zedelenmesi ve üçüncü dünya ülkelerindeki hayırseverliğinin ortadan kalkmasına ek olarak bir başka problem çıktı. Komünist Parti, şu anki liderler kuşağı ile çoğu Batı’daki üniversitelerden mezun olan genç kuşak arasında giderek artan bir uçurumdan mustarip. 2017 yılındaki tahminlere göre Avrupa, ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda'daki üniversite ve okullarda en iyi ihtimalle yaklaşık bir milyon Çinli eğitim gördü. Çin'in nüfusu ile karşılaştırıldığında bu sayı okyanusta bir damla olabilir, fakat bu damla 40'tan fazla ülkede sayısının yaklaşık 100 milyon olduğu tahmin edilen Çin kökenli insanlarla temas kurduğunda çok önemli hale gelecek. Ek olarak, kalkınmanın ve değişimin motoru olabilecek Hong Kong ve Makao halkını da unutmamak gerekir.
Çin Komünist Partisi liderliği son toplantılarında, ülkenin mevcut durumunu değiştirmese bile üç alanda reform için tedbirler almaya karar vermiş gibi görünüyor. Ayrıca Devlet Başkanı Şi ve ekibi, komünist kimliği küçümsemeye ve milliyetçi bir vurguyla ülkeyi pragmatik bir güç olarak göstermeye çalışıyor. Bundan dolayı, Çin'i İkinci Dünya Savaşı'nda Almanya ve Japonya'ya karşı Batı güçlerinin ve Sovyetler Birliği'nin müttefiki olarak göstermek için propaganda başlattılar. Ancak Çin'in Japonya ile savaşan ilk ülke olduğu ve Almanya ve İtalya eksenindeki Asya gücü olduğu gerçeğini inkâr etmek mümkün değil. Pearl Harbor Saldırısı ve Japonya-ABD savaşından dört yıl önce “Yükselen Güneş” İmparatorluğu’na karşı savaşa girdi. 1937'den 1945'e kadar süren savaşta milyonlarca Çinli öldü. Son aşamalarda, Japon kuvvetlerinin üçte birinden fazlası Çin kuvvetleriyle olan savaşa katıldı.
İlginç olan Çin'in 20’nci yüzyılda faşist güçlere karşı savaşındaki bu harika bölümün, birkaç ay öncesine kadar ülkede bir aksinin olmamasıydı. Bunun nedeni, o zamanlar Mareşal Çan Kay Şek’in önderliğinde 'Kuomintang' milliyetçilerin ülkeye liderlik etmesiydi. Kuzey Çin'in Komünist Parti güçleri, her fırsatta Çin Ulusal Ordusu'na karşı savaşan Sovyetler Birliği'nin Hitler Almanya’sı ile bir işbirliği yapmasından sonra İkinci Dünya Savaşı'nın ilk iki yılında, Nazi Almanyası ile müttefik Japon işgalcilere karşı savaşa katılmayı reddetti.
1949'da komünistlerin yükselişiyle birlikte faşizm güçlerine karşı mücadelede ‘ulusal hükümetin’ rolüne atıfta bulunmak yasaklandı ve Çan Kay Şek ‘halk düşmanı’ olarak ilan edildi. Ancak Komünist Parti’nin söylemi şimdi değişiyor. Şi Cinping, ‘Çin Marksizmini’, geleneksel ‘Maoist Leninizm’ Marksizmi ile değiştirmeye çalışıyor. Milliyetçiliğe doğru kayma eğilimini bir dizi alanda görmek mümkün. Lao Tzu, Konfüçyüs,ve diğer kadim bilgelere duyulan saygının yeniden sağlanması, Budist tapınakları da dahil olmak üzere bazı anıtların restorasyonu ve eski generaller ve krallar hakkında televizyon programlarının yapımı, parti liderliğinin halkın vatanseverlik duygularını tetikleme ve kontrol altına alma çabalarının göstergeleridir. Mançurya, İç Moğolistan ve Tibet'teki yoğun etnik baskı ise bu çabaların insanlık dışı bağlamlarını göstermektedir. Daha da kötüsü, Uygurlar, Kırgızlar ve Soğdlar’dan olan 1,5 milyondan fazla Müslüman toplama kamplarında esir edildi. Pekin, her zaman olduğu gibi bu olayda da ulus karşıtı güçleri bastırmaktan başka seçeneği olmadığını iddia etti.
Pekin'in yeni söylemi, ülkenin küresel liderlik yolunda ilerlemesinin önünü açmak gibi bir hedefi de var. Pekin'in, Çin'in Birleşmiş Milletler'in (BM) kurucularından biri olduğuna işaret eden yeni propagandası buna işaret ediyor. Elbette bu iddia da doğrudur. Çin’in diplomatik heyeti, Birleşmiş Milletler Şartı'nın hazırlanmasında önemli bir rol oynadı. Ayrıca küresel bir finansal sistem olan Bretton Woods Anlaşması hazırlıklarında rol oynadı. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin yazarları arasında Çinli bir diplomat yer alıyor. Çin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin veto hakkına sahip 5 daimi üyesinden biridir. Aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı'nda müttefik kampın liderlerinden biri olan Çin, 1945 ila 1949 yılları arasında yeni dünya düzeninin şekillendirilmesinde aktif rol aldı.
Çin o sıralar milliyetçiydi ve şu an mevcut olan komünizm yoktu. Komünist Parti ilk defa ‘milliyetçilik söylemini’ kendi adına tescillemeye çalışıyor. Bu, İran’da tanık olduğumuz duruma benziyor. Humeyni rejimi, Büyük Kiros döneminden Muhammed Rıza Şah Pehlevi'ye kadar İran ulusunun başarılarını kendi adına kaydetmeye çalışıyor.
Pekin'deki komünist liderlerin son toplantıları, mevcut gerçekliğe ve karışıklığa işaret ediyor da olabilir. Komünistlerin iktidara gelmesinin öncesinde Çin'in uluslararası müttefik olduğunu ve dünya düzeninin şekillenmesinde rol oynadığını kabul etmemiz halinde bu durumu mevcut gerçekliğin bir işareti olarak okuyabiliriz. Komünizm canavarının küçük süslememelerle ulusal bir melek olarak tasvir edilebileceği fikri ise şaşkınlığın bir işaretidir. Aslında komünizmin adının tarihin tozlu raflarında tedricen kaybolan bir geçmişi vardır. Çin, yavaş yavaş mevcut siyasi rejimin modern, çoğulcu bir endüstriyel topluma yanıt vermediğini anlayacaktır. Çin'in önümüzdeki yıllarda karşı karşıya olacağı zorluk, bir rejimden diğerine bu tarihi geçişin nasıl sağlanacağıdır. Pekin'in komünist liderlerinin son toplantıları, kaçınılmaz sondan kaçma girişiminden başka bir şey değildir.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



