Çin: Komünizmi küçümsemek ve milliyetçiliği yüceltmek

Çin, koronavirüsü salgınının yankılarına rağmen küresel liderliğini sürdürmek için iddialı bir plana sahip (AFP)
Çin, koronavirüsü salgınının yankılarına rağmen küresel liderliğini sürdürmek için iddialı bir plana sahip (AFP)
TT

Çin: Komünizmi küçümsemek ve milliyetçiliği yüceltmek

Çin, koronavirüsü salgınının yankılarına rağmen küresel liderliğini sürdürmek için iddialı bir plana sahip (AFP)
Çin, koronavirüsü salgınının yankılarına rağmen küresel liderliğini sürdürmek için iddialı bir plana sahip (AFP)

Emir Tahiri
Batı dünyası, koronavirüsü salgınının etkileriyle boğuşurken ve uzun vadeli sorunlarla başa çıkamazken, kuruluşunun yüzüncü yılına yaklaşan Çin Komünist Partisi, geleceğe ve küresel zorluklara hazırlanıyor.
Komünist Parti Bürosu'nun son toplantısında bir araya gelen 25 önemli lider, 14. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın ana hatları üzerine uzlaş sağladı ve 300 önde gelen üyeden oluşan merkez komitesi konferansı için çalışma çerçevesini belirledi.
Bu her iki toplantının da içeriği, Çin Halk Cumhuriyeti'ni geleceğin gücü veya küresel süper güç olarak tanıtmaktır. Her iki zirvede ortaya konan hedef ise Vizyon 2030 programının amaçlarının gerçekleşmesi için süreci hızlandırmaktır. Merkez komite ve siyasi büro toplantılarına ilişkin sızan bilgilere baktığımız zaman, Çin Komünist Partisi Genel Sekreteri ve Devlet Başkanı Şi Cinping başta olmak üzere partideki lider kadronun, Çin’in dünya ile olan balayını sona erdirmeye karar verdiğini ve Çin’i dünyaya yeni gelin olarak sunmak dışında sorunları çözmenin bir yolu olmadığı mesajını ilettiklerini söyleyebiliriz.
Çin, geçtiğimiz otuz yıl içerisinde ucuz işgücü kullanarak ‘dünyanın atölyesi’ rolünü elde etmeyi başararak, gerek Avrupa’da gerekse de Kuzey Amerika'da büyük pazarlar edinerek muazzam bir sanayi devrimi gerçekleştirdi. Fakat artık bu senaryonun devam etmeyeceği açığa çıktı. Hindistan, Bangladeş, Pakistan, Endonezya, Vietnam, Filipinler, Nijerya ve hatta Brezilya ve Meksika gibi ülkeler ucuz işgücü temelli pazarlar için güçlerini seferber ettiler. Ayrıca Çin’in, Batı ülkeleri ve üçüncü dünya ülkeleri söz konusu olduğunda, güvenilir bir ticaret ortağı olma vasfı lekelendi. Aynı zamanda AB-Çin zirvesinin üzerinden neredeyse bir ay geçti ve Avrupalılar Çin ile ilişkilerinde parlak bir gelecek görmediklerini gösterdiler. ABD de, her ne kadar açık bir düşman olduğunu söylemek istemesek de Çin’in karşısında rakip olarak çıkıyor. En azından Donald Trump ve rakibi Joe Biden'ın takipçilerine sunduğu tablo budur.
Çin'in üçüncü dünya ülkelerindeki yaklaşık yirmi yıldır devam eden tekeli sona eriyor. Çin, Asya’da ve Afrika’da bir ‘hayır sever’ olarak kendini gösterdi, fakat artık bu ülkelerdeki ortak projeler hedefinin iki kıtanın doğal kaynaklarını elde etmek amacıyla yüz binlerce ihracat işçisine iş fırsatı yaratmaktan başka bir şey olmadığı görülebiliyor. Ayrıca Rusya, Hindistan, Türkiye ve Endonezya'nın Asya ve Afrika'da Çin'e rakip olarak ortaya çıkmasıyla birlikte bu hayırseverlik senaryosuna yeni oyuncular katıldı.
30 yaşındaki Çin modeli, aynı zamanda dahilde de yeni gerçeklerle karşı karşıya. Geçtiğimiz otuz yılda Çin nüfusunun neredeyse üçte birini oluşturan yeni orta sınıf, rejimin omurgası olmak yerine tıpkı Rıza Şah döneminde İran’da ve Güney Kore’de tanık olduğumuz duruma benzer şekilde rakip olarak ortaya çıkmaya başladı. Nitekim bu sınıf ekonomik gelişmeden diğer herhangi bir gruptan daha fazla yararlandı ve rejime karşı güçlü bir muhalefet haline geldi.
Çin'in Batı dünyasındaki imajının zedelenmesi ve üçüncü dünya ülkelerindeki hayırseverliğinin ortadan kalkmasına ek olarak bir başka problem çıktı. Komünist Parti, şu anki liderler kuşağı ile çoğu Batı’daki üniversitelerden mezun olan genç kuşak arasında giderek artan bir uçurumdan mustarip. 2017 yılındaki tahminlere göre Avrupa, ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda'daki üniversite ve okullarda en iyi ihtimalle yaklaşık bir milyon Çinli eğitim gördü. Çin'in nüfusu ile karşılaştırıldığında bu sayı okyanusta bir damla olabilir, fakat bu damla 40'tan fazla ülkede sayısının yaklaşık 100 milyon olduğu tahmin edilen Çin kökenli insanlarla temas kurduğunda çok önemli hale gelecek. Ek olarak, kalkınmanın ve değişimin motoru olabilecek Hong Kong ve Makao halkını da unutmamak gerekir.
Çin Komünist Partisi liderliği son toplantılarında, ülkenin mevcut durumunu değiştirmese bile üç alanda reform için tedbirler almaya karar vermiş gibi görünüyor. Ayrıca Devlet Başkanı Şi ve ekibi, komünist kimliği küçümsemeye ve milliyetçi bir vurguyla ülkeyi pragmatik bir güç olarak göstermeye çalışıyor. Bundan dolayı, Çin'i İkinci Dünya Savaşı'nda Almanya ve Japonya'ya karşı Batı güçlerinin ve Sovyetler Birliği'nin müttefiki olarak göstermek için propaganda başlattılar. Ancak Çin'in Japonya ile savaşan ilk ülke olduğu ve Almanya ve İtalya eksenindeki Asya gücü olduğu gerçeğini inkâr etmek mümkün değil. Pearl Harbor Saldırısı ve Japonya-ABD savaşından dört yıl önce “Yükselen Güneş” İmparatorluğu’na karşı savaşa girdi. 1937'den 1945'e kadar süren savaşta milyonlarca Çinli öldü. Son aşamalarda, Japon kuvvetlerinin üçte birinden fazlası Çin kuvvetleriyle olan savaşa katıldı.
İlginç olan Çin'in 20’nci yüzyılda faşist güçlere karşı savaşındaki bu harika bölümün, birkaç ay öncesine kadar ülkede bir aksinin olmamasıydı. Bunun nedeni, o zamanlar Mareşal Çan Kay Şek’in önderliğinde 'Kuomintang' milliyetçilerin ülkeye liderlik etmesiydi. Kuzey Çin'in Komünist Parti güçleri, her fırsatta Çin Ulusal Ordusu'na karşı savaşan Sovyetler Birliği'nin Hitler Almanya’sı ile bir işbirliği yapmasından sonra İkinci Dünya Savaşı'nın ilk iki yılında, Nazi Almanyası ile müttefik Japon işgalcilere karşı savaşa katılmayı reddetti.
1949'da komünistlerin yükselişiyle birlikte faşizm güçlerine karşı mücadelede ‘ulusal hükümetin’ rolüne atıfta bulunmak yasaklandı ve Çan Kay Şek ‘halk düşmanı’ olarak ilan edildi. Ancak Komünist Parti’nin söylemi şimdi değişiyor. Şi Cinping, ‘Çin Marksizmini’, geleneksel ‘Maoist Leninizm’ Marksizmi ile değiştirmeye çalışıyor. Milliyetçiliğe doğru kayma eğilimini bir dizi alanda görmek mümkün. Lao Tzu, Konfüçyüs,ve diğer kadim bilgelere duyulan saygının yeniden sağlanması, Budist tapınakları da dahil olmak üzere bazı anıtların restorasyonu ve eski generaller ve krallar hakkında televizyon programlarının yapımı, parti liderliğinin halkın vatanseverlik duygularını tetikleme ve kontrol altına alma çabalarının göstergeleridir. Mançurya, İç Moğolistan ve Tibet'teki yoğun etnik baskı ise bu çabaların insanlık dışı bağlamlarını göstermektedir. Daha da kötüsü, Uygurlar, Kırgızlar ve Soğdlar’dan olan 1,5 milyondan fazla Müslüman toplama kamplarında esir edildi. Pekin, her zaman olduğu gibi bu olayda da ulus karşıtı güçleri bastırmaktan başka seçeneği olmadığını iddia etti.
Pekin'in yeni söylemi, ülkenin küresel liderlik yolunda ilerlemesinin önünü açmak gibi bir hedefi de var. Pekin'in, Çin'in Birleşmiş Milletler'in (BM) kurucularından biri olduğuna işaret eden yeni propagandası buna işaret ediyor. Elbette bu iddia da doğrudur. Çin’in diplomatik heyeti, Birleşmiş Milletler Şartı'nın hazırlanmasında önemli bir rol oynadı. Ayrıca küresel bir finansal sistem olan Bretton Woods Anlaşması hazırlıklarında rol oynadı. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin yazarları arasında Çinli bir diplomat yer alıyor. Çin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin veto hakkına sahip 5 daimi üyesinden biridir. Aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı'nda müttefik kampın liderlerinden biri olan Çin, 1945 ila 1949 yılları arasında yeni dünya düzeninin şekillendirilmesinde aktif rol aldı.
Çin o sıralar milliyetçiydi ve şu an mevcut olan komünizm yoktu. Komünist Parti ilk defa ‘milliyetçilik söylemini’ kendi adına tescillemeye çalışıyor. Bu, İran’da tanık olduğumuz duruma benziyor. Humeyni rejimi, Büyük Kiros döneminden Muhammed Rıza Şah Pehlevi'ye kadar İran ulusunun başarılarını kendi adına kaydetmeye çalışıyor.
Pekin'deki komünist liderlerin son toplantıları, mevcut gerçekliğe ve karışıklığa işaret ediyor da olabilir. Komünistlerin iktidara gelmesinin öncesinde Çin'in uluslararası müttefik olduğunu ve dünya düzeninin şekillenmesinde rol oynadığını kabul etmemiz halinde bu durumu mevcut gerçekliğin bir işareti olarak okuyabiliriz. Komünizm canavarının küçük süslememelerle ulusal bir melek olarak tasvir edilebileceği fikri ise şaşkınlığın bir işaretidir. Aslında komünizmin adının tarihin tozlu raflarında tedricen kaybolan bir geçmişi vardır. Çin, yavaş yavaş mevcut siyasi rejimin modern, çoğulcu bir endüstriyel topluma yanıt vermediğini anlayacaktır. Çin'in önümüzdeki yıllarda karşı karşıya olacağı zorluk, bir rejimden diğerine bu tarihi geçişin nasıl sağlanacağıdır. Pekin'in komünist liderlerinin son toplantıları, kaçınılmaz sondan kaçma girişiminden başka bir şey değildir.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



İran’ın askeri gücündeki gerileme, Körfez üzerindeki tehdidi ortadan kaldırmıyor

14 Mart 2026 tarihinde el-Fuceyre’deki bir petrol tesisinden yükselen dumanlar (AP)
14 Mart 2026 tarihinde el-Fuceyre’deki bir petrol tesisinden yükselen dumanlar (AP)
TT

İran’ın askeri gücündeki gerileme, Körfez üzerindeki tehdidi ortadan kaldırmıyor

14 Mart 2026 tarihinde el-Fuceyre’deki bir petrol tesisinden yükselen dumanlar (AP)
14 Mart 2026 tarihinde el-Fuceyre’deki bir petrol tesisinden yükselen dumanlar (AP)

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri, ABD-İsrail ile İran arasında patlak veren savaşın başlangıcından bu yana, balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla (İHA) düzenlenen 5 binden fazla İran saldırısına maruz kaldı. Söz konusu saldırıların, ağırlıklı olarak sivil ve kritik altyapı tesislerini hedef aldığı belirtildi.

Körfez Araştırma Merkezi (GRC) tarafından bugün yayımlanan bir raporda, Körfez ülkelerinin çatışmanın tarafı olmamasına rağmen bu saldırıların gerçekleştiği vurgulandı. Rapora göre, İran’ın bu ülkeleri çatışma alanına çekmeye ve savaşın kapsamını genişletmeye yönelik girişimlerine rağmen, Körfez ülkeleri gerilimi tırmandırmama ve doğrudan çatışmaya dahil olmama politikasını sürdürdü.

İran’dan Körfez’e yönelik 5 bin 61 saldırı

Rapora göre, 28 Şubat ile 24 Mart 2026 tarihleri arasında toplam 5 bin 61 saldırı kaydedildi. Bunların bin 131’i balistik füze, 3 bin 930’u ise İHA saldırısı olarak gerçekleşti. Saldırıların Körfez ülkelerine dağılımına bakıldığında, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) 2 bin 156 saldırıyla en fazla hedef alınan ülke oldu (bin 789 İHA ve 367 füze). Onu 953 saldırıyla Suudi Arabistan (850 İHA ve 103 füze) izledi. Ayrıca Kuveyt 807 saldırıya (542 İHA ve 265 füze), Katar 694 saldırıya (449 İHA ve 249 füze) ve Bahreyn 429 saldırıya (282 İHA ve 147 füze) maruz kaldı. Umman ise tamamı İHA’larla gerçekleştirilen 22 saldırıyla en az etkilenen ülke oldu.

İran’ın gücünün azalması, bölgeye yönelik tehdidini ortadan kaldırmıyor

Raporda, savaşın başlangıcından bu yana İran’ın ABD ve İsrail tarafından 9 binden fazla askeri saldırıya maruz kaldığı, bu saldırılar sonucunda ülkenin özellikle füze, deniz ve İHA kapasitesinin önemli ölçüde tahrip edildiği ve işlevsiz hale getirildiği belirtildi. Ancak rapor, bu durumun Körfez ülkeleri için İran kaynaklı tehdidin sona erdiği anlamına gelmediğini vurguladı.

df fd
İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kara Kuvvetleri Komutanı Muhammed Keremi, İran’ın kuzeybatısındaki sınır bölgelerini denetledi. (Fars Haber Ajansı)

GRC bünyesinde savunma ve güvenlik çalışmaları kıdemli danışmanı olan Abdullah ez-Zayidi, mevcut verilerin İran’ın kalan askeri kapasitesinin yeniden değerlendirilmesini zorunlu kıldığını ifade etti. Ez-Zayidi özellikle İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) kontrolünde bulunan unsurların önemine dikkat çekti.

Ez-Zayidi, değerlendirmelerin artık İran’ın saldırılar öncesindeki askeri gücünden ziyade, geriye kalan kapasitenin niteliği ve bu kapasitenin Körfez ülkelerine yönelik tehdit oluşturma potansiyeline odaklanması gerektiğini belirtti. Bu kapsamda, balistik füzeler, İHA’lar ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz unsurlarının öne çıktığı ifade edildi.

DMO Deniz Kuvvetleri’nin yetenekleri

Raporda, yoğun askeri kampanyaya rağmen Hürmüz Boğazı’na yönelik İran tehdidinin tamamen ortadan kalkmadığı, ancak önceki döneme kıyasla daha düşük yoğunlukta sürdüğü belirtildi. Şarku’l Avsat’ın GRC’den aktardığı rapora göre DMO, deniz mayınları, sürat tekneleri, İHA’lar ve gemi savar füzeleri gibi asimetrik kapasiteyi elinde tutmaya devam ediyor. Raporda, bu unsurların, dar ve kritik deniz geçişlerinde seyrüseferi aksatmak ve geçiş maliyetlerini artırmak amacıyla tasarlandığı ifade edildi.

Raporda ayrıca, bu kapasitenin asıl riskinin geleneksel deniz hakimiyeti kurmadan da deniz trafiğini sekteye uğratabilme yeteneği olduğu vurgulandı. Söz konusu durumun küresel piyasaları sürekli bir tedirginlik içinde tuttuğu ve tedarik hatlarının güvenliğini sağlamak için ayrılan askeri kaynaklar üzerinde ek baskı oluşturduğu kaydedildi.

Dolaylı tehditler

Raporda, İran’ın tehditlerinin yalnızca geleneksel unsurlarla sınırlı olmadığına dikkat çekilerek, deniz ve deniz altı altyapılarının da hedef alınabileceği belirtildi. Bu kapsamda iletişim kabloları ve kıyıya yakın tesislerin risk altında olduğu vurgulandı. Bu durumun, Hürmüz Boğazı’nın önemine ek bir boyut kazandırdığı ifade edildi. Boğazın yalnızca enerji ve ticaret geçişi açısından değil, aynı zamanda küresel iletişim ağları için de hayati bir koridor olması nedeniyle, olası saldırıların etkisinin çok daha geniş çaplı olabileceği değerlendirildi.

Özet

Raporda, 28 Şubat 2026’da başlayan askeri operasyonun İran’ın deniz kapasitesini büyük ölçüde zayıflattığı, ancak DMO’nun Körfez güvenliği ve Hürmüz Boğazı üzerindeki tehdit oluşturma kabiliyetini tamamen ortadan kaldırmadığı sonucuna varıldı.

fvdvfd
Muharrek’teki havaalanı yakınlarında bulunan yakıt depolarında yangın çıktı. (Reuters)

Raporda görüşlerine yer verilen ez-Zayidi, geriye kalan kapasitenin büyük ölçüde asimetrik unsurlarda yoğunlaştığını belirtti. Buna, sürat tekneleri ve insansız sistemler aracılığıyla mayın döşeme, İHA’lar ve kıyı konuşlu füze platformları gibi unsurların dahil olduğu ifade edildi. Ez-Zayidi, bu kapasitenin İran’a sınırlı da olsa sürekli bir bozma ve aksatma yeteneği sağladığını, ancak bu kapasitenin yapısal olarak zayıfladığı ve sürdürülebilirliğinde belirgin bir aşınma yaşandığını vurguladı.


Trump İran'da: Yüksek riskli bir kumar

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla
TT

Trump İran'da: Yüksek riskli bir kumar

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla

Akil Abbas

Savaşın hedeflerinin net olmaması nedeniyle yönetime yönelik eleştiriler giderek artıyor. ABD'den gelen resmi açıklamalar, İran'daki dini rejimin çökertilmesi ile rejimin davranışlarının değiştirilmesi arasında gidip gelerek sıklıkla birbirleriyle çelişiyor

Savaş devam ederken ve Amerikan kamuoyunda kendisi ile ilgili anlaşmazlıklar büyürken, Amerikan medyasının ABD-İsrail savaşına ayırdığı zaman ve yer de genişliyor. Savaşın ikinci gününde Kuveyt'te İran füzesiyle altı Amerikan askerinin öldürülmesi, bu genişlemenin nedenlerinden biriydi. Zira bu, özellikle Başkan Donald Trump'ın “bu savaş bitene kadar daha fazla askerin ölebileceğini” vurgulaması ile birlikte daha fazla Amerikalının hayatını kaybedebileceği bir savaşın acı bir hatırlatıcısı oldu.

Ancak, Trump yönetiminin bastıramadığı veya ortadan kaldıramadığı bu savaşla ilgili genel Amerikan endişesinin ana kaynağı, şu anda yaklaşık yüzde 30 olan ve daha da yükselmesi beklenen yakıt fiyatlarındaki istikrarlı yükselişle bağlantılı.

Zamanla ve kademeli olarak bu artış, Amerikan ekonomisinin çoğu sektöründe, özellikle de gıda sektöründe, tüketim mallarının fiyatlarının yükselmesine neden oluyor. Bunun nedeni, devasa büyüklüğü nedeniyle geniş bir kıta olan ABD'deki mal tedarik ve dağıtım zincirlerinin, çalışması için büyük miktarda yakıt gerektiren büyük bir tır ve demiryolu filosuna bağlı olmasıdır. Ayrıca, evlerde günlük tüketim için veya işletmelerde, mağaza ve şirketlerde malların depolanması için gerekli olan elektriğin faturası, jeneratörleri çalıştırmak için gereken yakıtın artan maliyeti nedeniyle yükseliyor.

Cumhuriyetçi Parti’nin kaygısı ile zayıf resmi söylem arasında savaş

Cumhuriyetçi Parti, İran savaşından kaynaklanan sürekli fiyat artışlarından derin endişe duyuyor çünkü Kongre'deki temsilcilerinin büyük çoğunluğu kasım ayındaki ara seçimlerde yeniden seçilmek için yarışacak. Temsilciler Meclisi'ndeki yaklaşık 220 Cumhuriyetçi ve Senato'daki yaklaşık 34 üye bu seçimlerde yeniden rekabet edecek. Bu kritik seçimler, Cumhuriyetçi Parti'nin geleceğini ve Başkan Trump'ın gündemini en azından önümüzdeki iki yıl boyunca belirleyecek. Demokratların Kongre'nin bir veya her iki kanadını da kontrol altına almaları, Trump yönetiminin seçmen tabanına verdiği birçok sözü yerine getirememesi anlamına gelecektir.

Trump yönetimi üzerindeki İran'a karşı savaşın anlamı ve faydası konusundaki baskıyı daha da artıran, Amerikan kamuoyunu böyle bir savaşa hazırlama ve ABD'nin katılımının nedenlerini, özellikle de İran'ın Amerikan ulusal güvenliğine ciddi bir tehdit oluşturduğunu, dolayısıyla onu caydırmanın bir Amerikan askeri müdahalesini gerektirdiğini açıklama konusunda neredeyse kayıtsızlığa varan bir acizlik içinde olmasıdır.

Bu savaş geniş çaplı Amerikan muhalefetiyle karşı karşıya olsa da (anketler Amerikalıların çoğunun buna karşı olduğunu gösteriyor) bu muhalefet, Trump yönetimi üzerinde önemli bir baskı oluşturacak kadar ciddi veya etkili değil

Aslında, yönetimin savaştan önce bu konudaki en ciddi çabası, çok uzun (bir saat 48 dakika süren) bir Birliğin Durumu konuşmasında, İran'ın Amerika Birleşik Devletleri'ne ulaşabilecek balistik füzeler geliştirmesiyle ilgili birkaç saniyelik kısa bir cümleydi. Savaşın patlak vermesi ve ABD yönetimi içindeki hoşnutsuzluğun artmasının ardından da yönetim Amerikan halkına İran'ın ABD ulusal güvenliğine neden doğrudan bir tehdit oluşturduğunu açıklamadı.

Bunun yerine Trump, kamuoyunu ikna edecek güvenilir kanıtlar sunmadan, İran'ın nükleer silah geliştirme niyetinde olduğu ile ilgili yeni iddialarda bulundu ve kendisi önce saldırmasaydı İran'ın ABD'ye saldıracağını “hissettiğinden” bahsetti. İran'ın ABD’ye yönelik sözde tehdidini ABD'nin başına dayatılmış bir silaha benzeterek, yakın bir tehlike gibi gösterdi. Hatta geçen yıl haziran ayında, İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü 12 günlük savaş sırasında ABD’nin düzenlediği hava saldırısı ile ilgili anlatısını bile yeniden şekillendirerek, saldırının İran'ın neden olmak üzere olduğu bir “nükleer soykırımı” önlediğini iddia etti.

Net hedefleri olmayan bir savaş

Savaşın hedeflerinin net olmaması nedeniyle yönetime yönelik eleştiriler giderek artıyor. ABD'den gelen resmi açıklamalar, İran'daki dini rejimin çökertilmesi ile rejimin davranışlarının değiştirilmesi arasında gidip gelerek sıklıkla birbirleriyle çelişiyor. Amerikan askeri makinesinin İran'a uyguladığı mevcut ve muazzam askeri baskı yoluyla bu hedeflerin nasıl gerçekleştirileceği ise açıklanmıyor.

Yönetimin bu savaşla ilgili söylemindeki ve Amerikan kamuoyunu savaşın anlamı ve faydası konusunda ikna edememesindeki sorunun temel kısmı, Trump'ın kendi kişiliğinde yatıyor. O, açık, neredeyse dürtüsel ve içgüdüsel bir şekilde, o an aklına gelen her şeyi söyleme eğilimiyle tanınıyor; sözleri ile liderliğini yaptığı ve dünyaya karşı birincil yüzü olduğu ülkenin yerleşik kurumsal ve belgelenmiş gerçekleri arasındaki tutarlılığı dikkate almıyor.

fdvfd
Açıklanmayan bir konumda seyreden USS Gerald R. Ford uçak gemisinde nöbet tutan bir ABD Donanması astsubayı, 17 Mart 2026 (Reuters)

Bununla birlikte Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Savunma Bakanı Pete Hagseth gibi yönetiminin diğer yetkililerinin söylemleri tutarlı görünüyor ve savaşın amacının İran'daki rejimi devirmek değil, davranışını değiştirmek, askeri nükleer emellerinden vazgeçmeye zorlamak, balistik füze programını kısıtlamak ve “direniş ekseni” olarak bilinen İran'ın bölgesel nüfuzunu ortadan kaldırmak olduğunu ısrarla vurgulayarak, Başkan’ın sözlü “hatalarını” dolaylı olarak düzeltmeye çalışıyor. Ancak bu söylem de bu çok yönlü hedefin askeri yollarla nasıl gerçekleştirilebileceği sorusuna cevap veremiyor.

Başkan bir fiyat savaşıyla karşı karşıya

Bu savaş geniş çaplı Amerikan muhalefetiyle karşı karşıya olsa da (anketler Amerikalıların çoğunun buna karşı olduğunu gösteriyor) bu muhalefet şu ana kadar savaşı durdurması için Trump yönetimi üzerinde önemli bir baskı oluşturacak kadar ciddi veya etkili değil. Bu anketlere göre, Amerikalılar için en acil sorun İran'daki uzak savaş değil, ekonomidir.

İşte yönetimin karşı karşıya olduğu risk burada yatıyor. ABD'de yükselen yakıt fiyatlarının olumsuz etkisi Amerikan ekonomisinin çeşitli sektörlerine yayılır ve birçok tüketim malında fiyat artışlarıyla sıradan Amerikalılar için somut hale gelirse, yönetim, ekonomik etkisini hafifletmek ve önümüzdeki aylarda başlayacak ve yoğunlaşacak seçim kampanyalarında önemli bir faktör haline gelmesini önlemek için savaşı yeterince hızlı bir şekilde durdurmazsa, gelecek kasım ayındaki ara seçimlerde ağır bir siyasi bedel ödeyecektir. Şu ana kadar bu olumsuz etki Trump'a gerçek bir baş ağrısı verecek kadar yayılmadı.

Cumhuriyetçi üyeler, Başkan ile savaşın devamı konusunda açıkça anlaşmazlığa düşmeye başlarsa, o zaman Trump yönetimi için bu savaşla ilgili ciddi alarm zilleri çalacaktır

Bu nedenle, yönetimin karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, küresel petrol fiyatlarında yükselişe neden olan Hürmüz Boğazı'nın kapanması krizidir. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre Yönetim bu krizi çözemezse veya İran'ın boğazdan geçişini engellediği Körfez petrolünü telafi etmek için küresel piyasalara daha fazla petrol sağlayarak krizi hafifletmek için diğer alternatif önlemleri almakta başarısız olursa, bu savaşı sürdürme kapasitesi azalacak ve istenen siyasi hedeflere ulaşmadan savaşı bitirmek zorunda kalacaktır.

Bu önlemler arasında Amerika Birleşik Devletleri'nin stratejik petrol rezervlerinin bir kısmını ve diğer büyük sanayileşmiş ülkelerin rezervlerini piyasaya sürmesi, Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden sonra ABD tarafından uygulanan Rus petrolüne yönelik ambargonun geçici olarak kaldırılması, son olarak da çoğu İran dışındaki uluslararası sularda depolanmış bulunan İran'ın yaklaşık 140 milyon varil petrolünün satışına izin verilmesi yer alıyor.

Cumhuriyetçi “muhalefet” bir uyarı zilidir

Cumhuriyetçi üyeler, Başkan ile savaşın devamı konusunda açıkça anlaşmazlığa düşmeye başlarsa, o zaman Trump yönetimi için bu savaşla ilgili ciddi alarm zilleri çalacaktır. Bu üyeler, Trump'ın kendisini eleştirenleri sert bir şekilde hedef alma eğilimi ve kendi seçim bölgelerindeki rakiplerine siyasi ve hatta mali destek sağlama isteği nedeniyle genellikle Trump ile alenen karşı karşıya gelmekten kaçınmaktadırlar.

vdfsvdfs
Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Yassamin Ansari, Washington'daki Capitol binası önünde, İran’da bir ilkokulun vurulması sonucu hayatını kaybeden öğrencileri ve öldürülen diğer sivilleri simgeleyen ayakkabı ve sırt çantalarından oluşan bir anıtın önünde konuşuyor, 18 Mart 2026 (AFP)

Bu nedenle, Cumhuriyetçilerin Trump'ın İran'daki savaşına yönelik kamuoyu önündeki eleştirileri nadirdir. Ancak birçok Cumhuriyetçi, özellikle Kongre üyeleri, bu savaşın devamına ilişkin çekincelerini öncelikle yönetimin diğer yetkilileriyle iletişim kurarak ve bu endişeleri Başkan’a iç kanallar aracılığıyla ileterek dile getiriyorlar.

Bu üyelerin asıl endişesi ve aynı zamanda çıkarlarını kendi çıkarları ile birleştirerek Trump'ı kazanmak için sahip oldukları en önemli koz, bu savaşın devamının ve olumsuz ekonomik etkilerinin ortaya çıkmasının, yaklaşan ara seçimlerde koltuklarını kaybetmelerine yol açacak olmasıdır. Bu, Trump'ın büyük ölçüde korktuğu bir kayıp çünkü Demokratların bir sonraki seçimlerde Kongre'nin her iki kanadına da hakim olması, siyasi ajandası için ölüm çanlarının çalması anlamına geliyor. Kısacası, Cumhuriyetçilerin bu savaşa karşı duydukları hoşnutsuzluk kamuoyuna yansıdığında, Trump'ın İran ile olan savaşı askeri olarak kazanması ve siyasi hedeflerine ulaşması durumunda bile, başkanlığını siyasi olarak kaybetme yolunda olduğu anlamına gelir. Trump'ın şu anda oynadığı kumar budur.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


İran'daki savaşın gerçek ölü sayısı konusunda belirsizlik devam ediyor

14 Mart 2026'da İran'ın İsfahan kentine düzenlenen hava saldırılarının ardından kent üzerinde yükselen duman bulutları (AFP)
14 Mart 2026'da İran'ın İsfahan kentine düzenlenen hava saldırılarının ardından kent üzerinde yükselen duman bulutları (AFP)
TT

İran'daki savaşın gerçek ölü sayısı konusunda belirsizlik devam ediyor

14 Mart 2026'da İran'ın İsfahan kentine düzenlenen hava saldırılarının ardından kent üzerinde yükselen duman bulutları (AFP)
14 Mart 2026'da İran'ın İsfahan kentine düzenlenen hava saldırılarının ardından kent üzerinde yükselen duman bulutları (AFP)

İran'da üç haftadır süren savaşta hayatını kaybedenlerin gerçek sayısı, resmi bir güncelleme yapılmaması ve ülkedeki çatışmanın bilançosunu belgelemeye çalışan yabancı insan hakları örgütlerinin çalışmalarını engelleyen tekrarlanan internet kesintileri nedeniyle, büyük bir belirsizlikle örtülü.

İran Sağlık Bakanlığı'nın son tahminleri, çatışmanın dokuzuncu günü olan 8 Mart'a dayanıyor.

O tarihte bakanlık, ülke genelinde ABD ve İsrail hava saldırılarında yaklaşık bin 200 sivilin öldüğünü açıklamıştı.

İran'da sansürün son derece sıkı olduğu bir ortamda, yabancı insan hakları örgütleri her zaman ülke içindeki yaşamla ilgili bilgi edinmek için en güvenilir kaynaklar arasında görülmüştür.

Ancak internet ve telefon bağlantılarının kesilmesi nedeniyle, bu örgütler sahadaki bilgi ağlarına ulaşmakta zorlanmaktadır.

ABD merkezli bir sivil toplum kuruluşu olan ve ocak ayında hükümet karşıtı protestoların şiddetle bastırılması sırasında ölenlerin sayısını belgelemede merkezi rol oynayan İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (Hrana), çatışmalarda 214'ü çocuk olmak üzere bin 407 sivilin öldürüldüğünü tahmin ediyor.

Şarku'l Avsat'ın AFP'den aktardığına göre HRANA müdür yardımcısı Skylar Thompson ajansa yaptığı açıklamada, “Bunun asgari rakam olduğunu, mutlak asgari rakam olduğunu düşünüyorum, çünkü tek bir anda her yerde bulunup olan bitenin boyutunu tam olarak kavrayacak kapasitemiz yok” ifadelerini kullandı.

Thomson şöyle devam etti: «Saldırıların boyutu ve ülke genelindeki hedeflerin vurulma hızı göz önüne alındığında, kayıpları aynı hızda belgelemek imkansızdır.»

İran Kızılayı kurban sayısına ilişkin tahminlerde bulunmuyor, ancak en son verilerine göre, 28 Şubat'tan bu yana süren savaşta 61 bin 555 ev, 19 bin şirket, 275 sağlık merkezi ve yaklaşık 500 okul hasar gördü.

Tahran'da bulunan AFP muhabirleri, saldırılar sonucu birçok sivil binanın hasar gördüğünü doğrulayabildi; bunlara patlamaların şiddetiyle yerle bir olan konutlar da dahildi. Ancak gazetecilerin resmi izin olmadan ülke içinde seyahat etmesine izin verilmediğinden şehir dışındaki hasarın ne olduğu ve boyutu bilinmiyor.

İletişim sorunları

Özellikle ocak ayındaki protestoların şiddetli bir şekilde bastırılmasının ardından, insan hakları örgütlerinin İran’ın resmi rakamlarına yönelik şüpheleri giderek artırıyor.

İran, bu protestolarda çoğu güvenlik güçlerinden olmak üzere yaklaşık 3 bin kişinin öldüğünü açıklasa da yurtdışında yaşayan araştırmacı ve aktivistlerin tahminleri, ölü sayısının 7 bin ile 35 bin arasında değişen çok daha yüksek rakamlara işaret ediyor.

Norveç merkezli insan hakları örgütü “Hengaw”dan Oyar Şeyhi, AFP'ye verdiği demeçte, İran'ın “verileri yayınlamaktan veya toplamaktan kaçınma geçmişine" sahip olduğunu söyledi.

“Hengaw” ve eksik resmi verilere güvenilir bir alternatif sunmaya çalışan diğer kuruluşların karşılaştığı en büyük sorun, savaşın başlamasından bu yana İran’da internetin neredeyse tamamen kesilmiş olmasıdır.

Şeyhi, «İnternet bağlantısı hiç olmadığı kadar kötü, bu yüzden ölü sayısına ilişkin doğru verileri elde etmek çok zor ve elimizdeki bilgiler son derece sınırlı» dedi.

İranlı yetkililerin yurt dışına bilgi gönderen kişileri tutuklayabileceğini ve İran'a yurt dışından telefonla ulaşmanın neredeyse imkansız olduğunu vurguladı.

Minab Okulu

Resmi rakamlara göre, Minab'daki bir ilkokulu hedef alan ve en az 165 kişinin ölümüne yol açan hava saldırısı, savaşta bugüne kadar yaşanan en büyük sivil kayıp olarak kabul ediliyor.

New York Times gazetesi tarafından yayınlanan bir ABD askeri soruşturmasının ilk sonuçlarına göre okul, bir hedef belirleme hatası sonucu, çatışmaların ilk gününde bir Tomahawk füzesi ile vuruldu.

Ayrıca, «Hengaw» örgütü, 7 Mart'ta ülkenin batısındaki Nakde kentinde bir un fabrikasına düzenlenen hava saldırısını belgeledi; saldırı sonucunda 11 işçi hayatını kaybetti, 21 kişi ise yaralandı.