İsrail Cumhurbaşkanı Rivlin, Biden'ı Kudüs'e davet ettihttps://turkish.aawsat.com/home/article/2614671/i%CC%87srail-cumhurba%C5%9Fkan%C4%B1-rivlin-biden%C4%B1-kud%C3%BCse-davet-etti
İsrail Cumhurbaşkanı Rivlin, Biden'ı Kudüs'e davet etti
İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin. (Reuters)
Tel Aviv/Şarku’l Avsat
TT
TT
İsrail Cumhurbaşkanı Rivlin, Biden'ı Kudüs'e davet etti
İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin. (Reuters)
İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin, ABD’nin yeni Başkanı Joe Biden’a İsrail’i ziyaret davetini ve “Kudüs’te misafirimiz olmanızı isteriz” mesajını içeren sıcak bir tebrik mesajı gönderdi.
Cumhurbaşkanı Rivlin mesajında şu ifadeleri kullandı:
“Amerika Birleşik Devletleri’nin 46’ıncı başkanı seçilmesi münasebetiyle dostumuz Joe Biden’e İsrail halkının ve İsrail Devleti’nin iyi temennilerini gönderiyorum. Ayrıca seçilmiş Başkan Yardımcısı Kamala Harris’i de en içten duygularla tebrik ediyor ve başarılar diliyorum. İsrail’in kadim bir dostu olarak siz artık özgür dünyanın liderisiniz ve İsrail Devleti’nin en yakın ve en önemli müttefikisiniz. Ülkelerimiz ve halklarımız arasındaki stratejik ortaklık, herhangi bir siyasi liderlikten çok daha güçlüdür. Bu ortaklık sadece dostluğa değil, aynı zamanda toplumlarımızın temelleri olarak özgürlük ve demokrasiye olan uzun süreli bağlılığımızdaki ortak değerlerimizin derinliklerine de dayanıyor. Özel ilişkilerimizin ve çok yönlü iş birliğimizin gelecekte de gelişmeye devam edeceğine dair en ufak şüphem bulunmuyor. İsrail halkı adına size gelecekteki yönetiminizde başarılar diliyorum. Ayrıca misafirimiz olarak Kudüs’ü ziyaret etmeniz isterim. Bu anlamda sizi Kudüs’e davet ediyorum.”
Rivlin ayrıca Başkan Trump’a da “İsrail’in güvenliğini artırmada 4 yıl boyunca sürdürdüğü ortaklık” için teşekkür etti.
İsrail siyasi çevreleri, Başbakan Netanyahu’yu, ABDnin eski Başkanı Barack Obama döneminde hüküm süren kötü ilişkilerin tekrarlanmamasına karşı uyardı. Netanyahu pazar sabahı erken saatlerde sosyal medya hesaplarından hem yeni Başkan Biden’ı hem de yardımcısını tebrik ettiği mesajında şu ifadeleri kullandı:
“Tebrikler Joe Biden ve Kamala Harris. Joe ile yaklaşık 40 yıldan uzun bir süredir devam eden sıcak, kişisel ilişkilerimiz var. Ben sizi harika bir İsrail dostu olarak tanıyorum. ABD ile İsrail arasındaki özel ittifakı güçlendirmek için ikinizle de çalışmayı dört gözle bekliyorum.”
Netanyahu söz konusu mesajdan birkaç dakika sonra da Donald Trump’a hitaben bir başka mesaj yayınladı. “Başkan Trump’a, İsrail’e ve şahsıma gösterdiği dostluk, Kudüs ve Golan’ı tanıması, İran’a tarihi barış anlaşmalarında direnmesi ve ABD-İsrail iş birliğini benzeri görülmemiş zirvelere taşıması vesilesiyle teşekkür ediyorum” ifadelerini kullandı.
İsrail muhalefetinin ve Gelecek Partisi’nin (Yesh Atid-Telem) meclis bloğu başkanı Yair Lapid, Biden’i tebrik eden İsrailli ilk politikacı oldu. Lapid, Netanyahu’nun Biden’ı tebrik etmekte gecikmesini sert bir dille eleştirdi. Cumartesi akşamı yaptığı açıklamada, “Fransa Cumhurbaşkanı, Almanya Şansölyesi ve İngiltere Başbakanı bunu yapabildiyse siz neden onu tebrik etmekten kaçınıyorsunuz?” diye sordu. Bir dönem Netanyahu’nun yakın adamlarından biri olan İsrail’in ABD eski Büyükelçisi ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Michael Oren de Netanyahu’yu eleştirerdiği açıklamasında şunları söyledi:
“ABD’liler ülkelerindeki gelişmeler hakkında söylenenlere büyük önem veriyorlar. Netanyahu’nun Biden’ın zaferini kabul etmemesi, bir sonraki yönetimin İsrail hükümeti ile ilişkilerini olumsuz yönde etkileyebilir. Çünkü onlar bu tür davranışları çabucak unutmazlar.”
Tel Aviv’de Biden’ı tebrik eden ilk hükümet yetkilisi, alternatif başbakan ve İsrail Savunma Bakanı Benny Gantz oldu. Gantz yayınladığı tebrik mesajında şunları söyledi:
“İsrail’in uzun süredir destekçisi ve dostu olan Joe Biden ile ABD tarihinde seçilen ilk kadın Başkan Yardımcısı olan Kamala Harris’i tebrik ediyorum. Dünya çapında demokrasiyi, istikrarı ve barışı teşvik etme çabalarında müttefikimiz olarak, halklarımız arasındaki sağlam bağları ve güçlü savunma ortaklığını derinleştirmeye devam etmeyi dört gözle bekliyorum.”
Dışişleri Bakanı Gabi Aşkenazi de Gantz’ın paylaşımına yaptığı yorumda, “Onun başkalığı döneminde, ülkelerimiz arasındaki vazgeçilmez stratejik ortaklığın gelişmeye devam edeceğine yürekten inanıyorum” dedi.
İsrail dün gün boyunca Netanyahu hükümetiyle Biden yönetimi arasındaki muhtemel ilişkilerim nasıl olacağı hakkında tartışmalara sahne oldu. Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü’nden Araştırmacı ve ihtiyat askeri Albay Dr. Eldad Shavit konuya dair şu değerlendirmelerde bulundu:
“Trump’ın görev süresinin sona ermesi ve Biden’in yeni başkan olarak seçilmesi, İsrail dış politikasında yeni düzenlemeler yapılmasını gerektiriyor. Öncelikle İsrail’in ABD’de iki parti arasında bölünmüş siyasi kanatlar arasındaki konumu konusunda yeniden uzlaşı sağlayacak şekilde, yeni yönetimle bir iletişim stratejisi geliştirmeye ihtiyacı var. Bu bağlamda İsrail’in Demokratların seçilmiş üyeleri ve ABD’deki Yahudi cemaatiyle iletişim hatlarını açık tutmak da dahil olmak üzere derhal güçlü bir lobi faaliyetine başlaması gerekiyor. Stratejik konulara gelince… Arap ülkeleriyle devam eden normalleşme eğilimi yoluyla İran'ın İsrail'e yönelik oluşturduğu tehditten İsrail-Filistin çatışmasına kadar Amerika Birleşik Devletleri'nin Ortadoğu'daki bölgesel politikasına ilişkin İsrail ve ABD’li taraflar arasında yakın bir irtibat kurmaya çalışmak ve beklentileri koordine etmek büyük önem arz ediyor. Üçüncü olarak; uluslararası arenada İsrail ile Çin arasındaki ticaret ve iş birliği konularını açıklığa kavuşturmak uygun olacaktır. Bunun, ABD'nin Birleşmiş Milletler organlarına geri dönüşüne göre koordine etmeye çalışılması tavsiye edilir. Bu yüzden İsrail aleyhine otomatik olarak önyargıya neden olan hususlarda işlevsel değişikliklerin yapılması ve eksikliklerin düzeltilmesi şarttır. ABD’nin politikasının İsrail hükümetininkiyle tutarsızlık göstermesi durumunda İsrail’in tepkisinin iki ana değişkeni hesaba katması önemlidir. Bunlardan ilki, bölgede ve uluslararası sahnede İsrail için en önemli şey İsrail’in ABD ile ikili ilişkilerdir. ABD, Biden yönetimi altında dahi İsrail'i Ortadoğu'daki en önemli bir müttefik olarak görecektir. Dolayısıyla İsrail’in çıkarları, ülkeler arasında anlaşmazlıklar bulunsa dahi ABD’deki yönetimle ilişkilerini geliştirmek ve güçlendirmeyi gerektirmektedir. İkincisi; herhangi bir kamuoyu eleştirisi ve İsrail’in demokratik yönetime meydan okuması, ülkeler arasındaki uçurumu genişletecektir. Bu durum, iki ülke arasındaki tarihi ve ahlaki ilişkilerde önemli bir destek oluşturan ABD’deki Yahudi cemaatinin bazı kesimleri için de geçerlidir.”
Çin, "ayrılıkçı faaliyetler" gerekçesiyle iki Tayvanlı bakanın ülkeye girişini yasakladıhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5227338-%C3%A7in-ayr%C4%B1l%C4%B1k%C3%A7%C4%B1-faaliyetler-gerek%C3%A7esiyle-iki-tayvanl%C4%B1-bakan%C4%B1n-%C3%BClkeye-giri%C5%9Fini-yasaklad%C4%B1
Ziyaretçiler, Çin'in doğusundaki Fujian eyaletinde, Tayvan'a en yakın nokta olan Pingtan Adası'nda bir kamera gözetleme noktasının (ortada) ve bir Çin bayrağının (sağda) önünden geçiyor (AFP)
Çin, "ayrılıkçı faaliyetler" gerekçesiyle iki Tayvanlı bakanın ülkeye girişini yasakladı
Ziyaretçiler, Çin'in doğusundaki Fujian eyaletinde, Tayvan'a en yakın nokta olan Pingtan Adası'nda bir kamera gözetleme noktasının (ortada) ve bir Çin bayrağının (sağda) önünden geçiyor (AFP)
Çin, bugün iki Tayvanlı bakanın ayrılıkçı faaliyetlerde bulundukları gerekçesiyle Çin'e girişlerini yasakladı. Bu karar, Taipei'den öfkeli bir tepkiyle karşılandı ve Taipei, “tehdit ve sindirme”ye boyun eğmeyeceğini açıkladı.
Pekin'de düzenlenen basın toplantısında, Devlet Konseyi Tayvan İşleri Ofisi, Tayvan İçişleri Bakanı Liu Shih-fang ve Eğitim Bakanı Cheng Ying-yao'yu “sözde Tayvan bağımsızlığını destekleyen sert çizgideki ayrılıkçılar” olarak nitelendirdi ve kendileri ile akrabalarının Çin'e girişlerinin yasaklanacağını duyurdu. İki bakana getirilen yasak, Hong Kong ve Makao'ya giriş yasağını da içeriyor.
Pekin, Tayvan'ın kendi toprakları olduğunu ve adayı kontrol altına almak için güç kullanmayı göz ardı etmediğini söylüyor. Demokratik bir hükümet tarafından yönetilen Tayvan, Pekin'in egemenlik iddialarını şiddetle reddediyor ve adanın geleceğine sadece ada halkının karar verebileceğini söylüyor. Tayvan'ın Anakara İşleri Konseyi, bu hareketin iki ülke arasındaki ilişkileri ciddi şekilde zedelediğini ve halkın öfkesini kışkırtmaktan başka bir işe yaramayacağını belirten sert bir protesto yayınladı. Konsey, “Tehditler ve sindirme girişimleri, Tayvan halkının demokrasi ve özgürlüğü savunma kararlılığını asla sarsamayacaktır” ifadelerini kullandı.
Pekin'de, Tayvan İşleri Ofisi sözcüsü Chen Bin Hua, haftalık basın toplantısında gazetecilere, Çin'in şu anda 14 kişiyi “ayrılıkçı” olarak listelediğini söyledi. Bu açıklama, Çin ordusunun ada çevresinde şimdiye kadarki en büyük askeri tatbikatını gerçekleştirmesinden bir hafta sonra geldi.
Venezuela'dan sonra Ortadoğu: Trump'ın bir sonraki hedefi İran mı?https://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5227331-venezueladan-sonra-ortado%C4%9Fu-trump%C4%B1n-bir-sonraki-hedefi-i%CC%87ran-m%C4%B1
Venezuela'dan sonra Ortadoğu: Trump'ın bir sonraki hedefi İran mı?
Kolombiya'nın Cúcuta kentinden Venazuela’ya geçişte Venezuela sınır kapısını koruyan askerler, 3 Ocak 2026 (AFP)
Elie el-Kuseyfi
Venezuela'daki olaylar, Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve Cilia Flores'in ABD özel kuvvetleri tarafından kaçırılması ve ‘ABD mahkemesi kararı’ uyarınca yargılanmak üzere ABD'ye nakledilmesiyle başladı. Tüm dünya, yeni sorular ve endişelerle karşı karşıya kaldı. Dünyanın diğer yerlerinde yaşanan olaylar, tüm olasılıklara açık olan Venezuela'daki olaydan daha az önemli ve daha az soru ve endişe uyandırıcı görünüyordu.
Karakas'taki Amerikan saldırısını, sınırlı bir coğrafi alanda gerçekleşmiş olsa da bölgesel bir olay olarak değil, tam anlamıyla uluslararası bir olay olarak değerlendiriyoruz. Belki de bunu böyle tanımlamamızın ana nedeni, ABD'nin neredeyse tek başına doğrudan müdahil olmasıdır. ABD'nin müdahalesinin büyük ölçüde dolaylı olduğu veya ABD'nin tarihi müttefiki İsrail'in, Washington’ın politikalarını uygulasa da bölgedeki olayların ön saflarında yer aldığı ve özellikle Donald Trump'ın ikinci başkanlığı döneminde gündemlerinin ABD'nin gündemiyle kesiştiği Ortadoğu'daki açık çatışmadan farklı olarak, bu olay iki tarafın yakınlaşmalarının özünü etkilemeyen belirli konulardaki ‘durumsal’ farklılıklarla çelişmez.
Bu çerçevede Binyamin Netanyahu'nun, İsrail çevrelerinde ‘ABD dünyanın polisiyse, İsrail de bölgenin polisi’ konuşmalarının yapıldığı bir ortamda, Karakas'a yapılan saldırının ardından Trump'ı tebrik eden dünyadaki tek lider olması da yabana atılamaz.
Bu, İsrail ve Amerika'nın stratejik hedeflerine ulaşmak için askeri güç kullanmaya istekli olmaları bakımından benzerliklerini ortaya koymaktadır. Bu, uluslararası hukukun ihlali pahasına olsa bile geçerlidir. Uluslararası hukuk, aşırı ihlalleri ve tüm büyük ülkelerin birbirlerini ihlallerde bulunmakla suçlamaları nedeniyle artık uluslararası ilişkilerde etkili bir faktör olarak kabul edilemez. Tüm bunlar, daha fazla ihlale yönelik ‘uluslararası’ bir siyasi kisve haline geldi. Dolayısıyla, dünyadaki olaylara yasal ve etik yaklaşımlar, bu olayları anlamak yahut uluslararası eğilimler ya da İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra aldığı şekliyle çökmekte olduğu söylenen uluslararası sistemin geleceği hakkında bir algı ya da değerlendirme oluşturmak için artık yeterli değil. Ancak bu sistemin yıkıntıları üzerine inşa edilecek yeni sistemin özelliklerini ve temellerini öngörme yeteneği de yok. Kısacası, ‘dünya nereye gidiyor?’ sorusu her zaman sorulmaya devam ediyor.
Çin, Brezilya, Peru, Arjantin ve Şili dahil olmak üzere birçok Latin Amerika ülkesinin başlıca ticaret ortağı haline geldi. Bu ülkeler ile Pekin arasındaki ticaret hacmi, 2000 yılında 10 milyar dolar iken, 2024 yılında 518 milyar dolara ulaştı.
Ancak, İsrail'in eylemini ABD’nin eylemiyle veya bölgedeki olayları Venezuela'daki olaylarla ya da Latin Amerika yahut diğer adıyla Batı Yarımküre’de beklenen olaylarla karşılaştırmak, -ki bunlar şu anda Trump yönetiminin ulusal güvenlik stratejisinin merkezinde yer alıyor- Venezuela'daki olayların ölçeği hakkında bir tür yanlış değerlendirme yaratabilir. Bu, Washington'ın gerekli gördüğü durumlarda, Birleşmiş Milletler (BM), uluslararası veya hatta ABD yasal korumasından bağımsız olarak güç kullanmaya ve tek taraflı saldırılar başlatmaya istekli olduğunun açık işareti olarak görülebilir. Diğer bir deyişle, Batı'nın en büyük askeri ve ekonomik gücü, uluslararası hukuka uymak kendi çıkarlarına zarar verdiğinde veya bunları gerçekleştirmek için gerekli gördüğü adımları engellediğinde, uluslararası hukuku asla dikkate almıyor. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra uluslararası düzeni ve uluslararası hukuku yeniden şekillendiren ‘Batı’nın değerler sistemine’ ait olmayan, aksine bu sistemi reddeden ve onu zayıflatmaya çalışan Çin ve Rusya gibi öteki ülkelerle ABD arasındaki fark da bu. Mevcut uluslararası düzenin ikilemi tam da burada yatıyor; bu düzeni yaratan Batı sisteminin en büyük ülkeleri artık bu sisteme bağlı kalmıyor.
Artık dünya genelinde daha geniş yer kaplayan bu tartışma, 2003 yılında ABD'nin Irak'ı işgal etmesiyle ciddi bir şekilde başladı, çünkü ABD ordusunun Saddam Hüseyin rejimini devirmesi, 1945 yılından bu yana görülmemiş bir meşruiyet ihlali örneği oluşturdu. Ancak Bağdat ve Karakas'taki saldırılar arasındaki farklardan biri, Fransa gibi bir Batı ülkesinin ABD'nin Irak işgalini kategorik olarak reddetmiş, buna karşın ABD'nin Venezuela'daki operasyonundan sonra hiçbir Batı ülkesinin benzer tutum sergilememiş olması. Bu da Atlantik'in iki yakasında bölünmüş olan Batı kampı içindeki güç dengesini ve Batı ülkelerinde uluslararası hukuk ile siyasi uygulamalar arasındaki bağın zayıfladığını gösteriyor.
Venezuela ile sınır kapısını izlemek için Kolombiya'nın Cúcuta kentinde nöbet tutan Kolombiyalı askerler, 4 Ocak 2026 (AFP)
Ancak, 200 Amerikan askerinin katıldığı Karakas Operasyonu, Trump yönetimi içindeki iki eğilimi ortaya koyduğundan bu konuda tamamen Amerikan bir boyut da var. ABD Başkanı Trump, bir yandan dünyanın dört bir yanında sekiz savaşı durdurduğunu ve bu yüzden Nobel Barış Ödülü'nü hak ettiğini övünerek söylerken, diğer yandan kendi ülkesindeki meşruiyeti ve iktidarı kullanma yöntemleri ne olursa olsun, başka bir devletin başkanını kaçırmaktan ve ABD’nin arka bahçesi olan Güney Amerika’daki diğer ülkeleri ‘durumlarını iyileştirmezlerse’ tehdit etmekten çekinmiyor.
ABD'nin Batı Yarımküre’ye yönelik stratejisinin, resmi ABD söylemlerinde iddia edildiği gibi uyuşturucu ve yasadışı göçle mücadeleye değil, Çin’in buradaki genişlemesini durdurmak için ‘Donroe Doktrini’ olarak bilinen stratejiyi uygulamaya dayandığı aşikar. Diğer bir deyişle, Güney Amerika'da, bu kez ABD ile Brezilya, Peru, Arjantin ve Şili dahil birçok Latin Amerika ülkesinin başlıca ticaret ortağı haline gelen Çin arasında yeni bir Soğuk Savaş biçimiyle karşı karşıyayız. Peru, Arjantin ve Şili'nin Pekin ile ticareti 2000 yılında 10 milyar dolarken, 2024 yılında 518 milyar dolara ulaştı. Bu da Çin'in bu ülkelerdeki siyasi ve istihbarat etkisinin genişlemesi anlamına gelmekte ve bu ülkeleri öncelikle Çin'in etki alanı haline getirmektedir.
Karakas'taki ABD operasyonunun ardından bölgeyle ilgili en acil soru İran'la ilgili, özellikle de Washington’ın mevcut rejimi devirmek için bir tür güvenlik veya askeri operasyonla Tahran'da da aynı şeyi yapmaya hazır olup olmadığıyla ilgili.
Bu da Venezuela’daki olayı, ABD’nin dünya genelindeki varlığı ve nüfuzu göz önüne alındığında, doğrudan ABD’yi ve dolaylı olarak uluslararası toplumu ilgilendiren bir olay haline getiriyor. Başka bir deyişle, Trump yönetiminin tutumundaki herhangi bir değişiklik, ABD’nin varlığı, nüfuzu ve gücünün olduğu tüm dünyada, özellikle çatışmaların niteliği, kriz yönetimi ve ittifakların ve rekabetlerin oluşumu açısından bazı yansımalar bulabilir. Aynı durum, ABD’nin 7 Ekim 2023'ten sonra İsrail'i desteklemek ve savunmak için katılımını yeniden tanımladığı Ortadoğu için de geçerli. Oysa o dönemde, özellikle 2022 yılında Afganistan'dan çekilmesinden sonra, Washington’ın ‘Çin tehdidini’ kontrol altına almak için odak noktasını Pasifik bölgesine kaydırdığı ve bölgeden çekilme sürecinde olduğu yaygın olarak kabul ediliyordu.
Bu durum, 7 Ekim 2023'ten bu yana Ortadoğu’da yaşanan olayların, özellikle Çin ve ABD arasında uluslararası nüfuz mücadelesinin bir parçası mı, yoksa yansıması mı olduğu sorusunu gündeme getiriyor. Burada Ortadoğu'nun iki taraf arasında askeri ve güvenlik rekabetinin yaşandığı bir arena olmadığına dikkat çekilmesi gerekiyor. Ancak Pekin, fırsatı değerlendirmeye ve bölgedeki Amerikan boşluğunu doldurmaya hazır olduğunu erken bir aşamada belirtmişti. Bu, güvenlik veya askeri varlık açısından değil, daha çok ekonomik açıdan geçerliydi. Son birkaç yılda bölge, Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkeleri bir yana, İsrail'den İran'a kadar Çin'in ekonomik varlığının yoğunlaştığına tanık oldu.
Ancak, ABD’nin Karakas'taki operasyonundan sonra bölgeyle ilgili en acil soru İran'la ilgili. Özellikle Washington'ın, Karakas'taki ‘ertesi günün’ belirsizliği nedeniyle ayrıntıları henüz kesinleşmemiş olsa da İran’daki mevcut rejimi devirmek ya da Venezuela'daki darbeye benzer bir darbe gerçekleştirmek için bir tür güvenlik yahut askeri operasyon yoluyla Tahran'da da aynı tecrübeyi tekrarlamaya hazır olup olmadığı sorusu gündemde. Bu soru, özellikle de ABD Başkanı, Venezuela'ya yapılan saldırıdan bu yana, Tahran ve diğer İran şehirlerinde protestolara tanık olan çok sayıda protestocunun öldürülmesi durumunda İran'ı iki kez tehdit ettiğinden şu anda Trump'ın kendisi ve yakın çevresi dışında kimsenin cevaplayamayacağı açık bir soru. Trump, şimdiye kadar bu tehdidini gerçekleştirmedi. Ancak bu tehdit, önceki protestolardan niteliksel bir fark yaratıyor.
Burada, ABD'nin İran'a yönelik gelecekteki yaklaşımını değerlendirirken dikkate alınması gereken çeşitli ve bazen çelişkili faktörler bulunuyor. Bir yandan Karakas’taki Amerikan saldırısı, Trump'ın, iki on yıl süren maliyetli Amerikan askeri müdahalelerinin ardından ‘Önce Amerika’ sloganıyla cezbedilen Trump'ın destekçileri içinde ortaya çıkardığı tüm bölünmelere rağmen, topyekûn bir savaş riski düşük olan belirli saldırılar gerçekleştirmeye hazır olduğunu ortaya koydu.
Washington’ın İran’a karşı farklı bir yaklaşım benimsemeyi düşündüğü ihtimalini göz ardı edemeyiz, zira İran'ın zayıflıkları giderek artıyor ve bunun en son örneği, Tahran'ın müttefiki Maduro Venezuela'da iktidardan uzaklaştırıldı.
Bu, Tahran’ın teorik olarak Washington'ın onu hedef alma arzusunu artıran büyük zorluklarla karşı karşıya olduğu bir dönemde, içerde kötüleşen ekonomik kriz ve dışarda ‘direniş ekseninin’ zayıflamasından kaynaklanıyor. Geçtiğimiz haziran ayında İsrail ve ABD'nin İran'a karşı 12 gün süren savaşının, İran'a ahlaki ve askerî açıdan izler bırakmış olması da cabası. Tüm bunlar, İran'ın ABD ve İsrail karşısında konumunu zayıflatıyor. ABD ve İsrail şu anda İran'ı hedef almak için siyasi bir zemin oluşturmak amacıyla Tahran'ın nükleer ve balistik füze programlarını yeniden inşa etme girişimlerine odaklanıyor. Ancak Trump, geçtiğimiz hafta Florida'da Netanyahu ile yaptığı son görüşmede, İsrail'in İran'ın füze programına saldırmak için acele etmesine karşı daha temkinli bir tavır sergiledi ve İran'ın nükleer programını yeniden inşa etmeye kalkışması halinde askeri saldırıyı yeniden yönlendirmekte kararlı olduğunu belirtti.
Ancak, medyadaki abartılı haberlere rağmen, İsrail’in İran’a yönelik bir başka saldırıyı öncelikli olarak görmediği anlaşılıyor. Bu durum, İran ile İsrail arasında gerginliğin yeniden tırmanmasını önlemek için Rusya'nın arabuluculuk yaptığına dair İsrail kaynaklarından sızan bilgilerle de doğrulanıyor. İsrail'de, "İran henüz tam füze üretim kapasitesine ulaşmamış, ancak birkaç ay içinde ulaşabilir ve bu noktada saldırı konusu yeniden gündeme gelebilir" şeklinde yan sızıntılar da bulunmaktadır. Ancak bu gerçekler İran'daki gelişmelere bağlı olarak her an değişebilir.
İranlı öğrenciler başkent Tahran’daki Amir Kabir Üniversitesi önünde protesto düzenliyor, 11 Ocak 2020 (AFP)
Ancak Washington’ın hesaplamaları daha karmaşıktır ve İsrail'in durumunda olduğu gibi güvenlik endişeleri ve bölgesel kontrol ile sınırlı değil. İran, özellikle bölgedeki Amerikan üslerini ve çıkarlarını hedef alarak Washington'a zarar verebilecek güce halen sahipken ABD, Afganistan ve Irak'taki askeri müdahalesinin sonuçlarından, özellikle de ölen Amerikan askerlerinin sayısından dolayı hâlâ sarsılırken, İran'da bu deneyimi tekrarlamak istemeyebilir. Bu, İran rejiminin devrilmesinin kara birlikleri olmadan, sadece hava saldırıları ile gerçekleştirilebileceğini varsayıyor. Ancak nihayetinde en acil soru, Washington’ın İran'da kaosu tolere etmeye hazır olup olmadığıdır. Bu kaos, Trump yönetiminin son birkaç aydır durumu istikrara kavuşturmaya çalıştığı bölgenin geri kalanına da sıçrayabilir. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre burada da Washington, Gazze’deki durumun belirsizliğini koruduğu, aynı şekilde Karakas'ta da durumun kesin olarak belirsiz olduğu bir dönemde, ‘ertesi gün’ sorusuyla karşı karşıya!
Ancak, Washington’ın İran’a karşı farklı bir yaklaşım düşünmekte olduğu da göz ardı edilemez. İran'ın zayıflıkları giderek artıyor ve bunların en sonuncusu, Hugo Chávez tarafından kurulan rejimin elitlerinin liderlerinin kaçırılmasından sonra nasıl tepki verecekleri henüz belli değilken, Tahran’ın müttefiki Maduro'nun Venezuela'da iktidardan uzaklaştırılması oldu.
Birçok uzman, Maduro’nun kaçırılmasının rejim içindeki taraflarla koordine edildiğine inanıyor, yani ‘darbe’ rejimin kendi içinden bir ihlal yoluyla gerçekleşti. Ayrıca, ABD'nin Venezuela'ya müdahalesinin, Washington ile iş birliği temelinde Venezuela rejimi içindeki çıkarlar sistemini yeniden tesis etmesi de muhtemel.
Kısa vadede İsrail, ABD’nin yatıştırma stratejisinden uzaklaşarak bazı hedeflerine ulaşabilir, ancak bu strateji de esnektir ve potansiyel olarak tırmanabilir.
Fakat, Karakas’taki operasyona hayranlığını dile getiren Trump, yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı ve özellikle de İran'daki durum daha karmaşık olduğundan, iktidar tabanı sağlam kaldığı ve ona karşı yapılacak herhangi bir operasyon, son savaşta olduğu gibi halkı birleştirebileceğinden, Washington içeriden bir ‘darbe’ düzenlemeyi planlamıyorsa, İran'da bu deneyimi tekrarlamak istemeyebilir. Ancak, ABD'nin ‘ertesi günü’ garanti etmeden düşmanca ortamlarda farklı siyasi gerçeklikleri dayatmak için aşırı güç kullanması, uzun vadede onu tüketebilir ve bu da Çin'i, ABD ile rekabetin ana alanı olan endüstriyel ve teknolojik ilerlemesini sürdürürken uzun vadede stratejik bir konuma getirebilir.
Washington'ın açık bir güç kullanma stratejisi benimsemesini beklerken ihtiyatlı olunması için ek ve temel bir neden de bu. Öte yandan Çin, şimdiye kadar itidalli davrandı ve yeni dünyanın güç dengesini temel olarak belirleyecek olan hassas ve teknolojik endüstrilerdeki kazanımlarını pekiştirdi.
Ortaya çıkan bir diğer soru ise Washington’ın kendi arka bahçesine odaklanmasının Ortadoğu'ya olan ilgisinin azalmasına yol açıp açmayacağı ve bunun kimin yararına olup olmayacağı sorusudur. Kısa vadede İsrail, ABD’nin yatıştırma stratejisi içindeki marjını genişletebilir, ancak bu strateji esnek ve tırmanmaya da açık. Bunun bir örneği, ABD’nin Lübnan ve İsrail arasında arabuluculuk yapmaya devam etmesine rağmen, İsrail'in Lübnan'daki bombardımanını Litani Nehri'nin güneyi ve kuzeyini de kapsayacak şekilde genişleterek Bekaa Vadisi’nin batısına kadar ulaşmasıdır. Ancak, Hizbullah'ı daha da zayıflatmak, nihai olarak olası bir ‘saldırı’ anına hazırlık olarak İran'ı daha da zayıflatmayı amaçlıyor. Tüm bunlar Trump ve ekibine zarar vermez, ancak daha da önemlisi, Venezuela'daki olaylardan sonra, bölgesel sahneyi daha geniş bir perspektifle görmek gerekli hale geldi.
*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.
Suudi Arabistan pazarının tüm yabancı yatırımcı kategorilerine açılması ne anlama geliyor?https://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5227328-suudi-arabistan-pazar%C4%B1n%C4%B1n-t%C3%BCm-yabanc%C4%B1-yat%C4%B1r%C4%B1mc%C4%B1-kategorilerine-a%C3%A7%C4%B1lmas%C4%B1-ne-anlama
Suudi Arabistan pazarının tüm yabancı yatırımcı kategorilerine açılması ne anlama geliyor?
Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’daki Tadawul (Suudi Arabistan Menkul Kıymetler Borsası) binasının önünden geçen bir kişi (AFP)
Analistler ve ekonomi uzmanları, Suudi Arabistan Sermaye Piyasası Kurulu’nun tüm yabancı yatırımcı kategorilerine finansal piyasayı açma ve doğrudan yatırım yapma imkânı tanıma kararını, piyasanın gelişim sürecinde temel bir dönüm noktası olarak değerlendirdi. Uzmanlar, şubat ayından itibaren yürürlüğe girecek düzenlemenin, ana piyasa olan Tadawul’un istikrarını ve uzun vadeli sermaye açısından cazibesini güçlendireceğini, aynı zamanda piyasadaki şirketlerin yatırımcı tabanını genişletip çeşitlendireceğini belirtti. Bunun da yatırım akışlarını ve likidite seviyesini artırmasının beklendiği ifade edildi.
Suudi Arabistan Sermaye Piyasası Kurulu’nun, yerleşik olmayan yabancı yatırımcıların ana piyasada doğrudan yatırım yapmasına imkân tanıyan düzenleyici çerçeve projeyi onayladığı kaydedildi. Böylece finansal piyasanın tüm segmentlerinin, dünyanın farklı bölgelerinden çeşitli yatırımcı gruplarına doğrudan erişime açılacağı bildirildi.
Yapılan düzenlemelerin, ana piyasada yatırım yapmasına izin verilen yatırımcı tabanını genişletmeyi ve çeşitlendirmeyi amaçladığı, bu yolla yatırım akışlarının desteklenmesi ve likidite seviyesinin artırılmasının hedeflendiği belirtildi. Düzenlemeler kapsamında, ana piyasada uygulanan ‘nitelikli yabancı yatırımcı’ kavramı kaldırılarak, yabancı yatırımcıların herhangi bir yeterlilik şartı aranmaksızın piyasaya girişinin önü açıldı. Ayrıca, daha önce yerleşik olmayan yabancı yatırımcılara yalnızca borsada işlem gören menkul kıymetlerden ekonomik fayda sağlama imkânı tanıyan takas anlaşmalarına ilişkin düzenleyici çerçevenin de yürürlükten kaldırıldığı ifade edildi. Bu adımla birlikte, yabancı yatırımcıların ana piyasada işlem gören hisselere doğrudan yatırım yapabilmesinin sağlandığı kaydedildi.
Fiyatlama verimliliğinin iyileştirilmesi
Razin Finans şirketinin CEO’su Muhammed es-Suveyd, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Sermaye Piyasası Kurulu’nun kararını piyasanın gelişim sürecinde dönüm noktası niteliğinde bir adım olarak nitelendirdi. Es-Suveyd, söz konusu adımın düzenleyici yapıya duyulan güvenin, piyasanın derinliğinin ve denetim çerçevelerinin olgunluğunun ileri bir seviyeye ulaştığını yansıttığını söyledi.
Bu dönüşümün yalnızca likidite artışıyla sınırlı kalmadığını belirten es-Suveyd, fiyatlama verimliliğinin iyileştirilmesi, kurumsal disiplinin güçlendirilmesi ve borsada işlem gören şirketlerde yönetişimin artırılması gibi daha derin etkiler taşıdığına dikkat çekti.
Es-Suveyd, kararın özellikle temel analiz ve sürdürülebilirlik kriterlerine dayalı hareket eden kurumsal yatırımcılardan, uzun vadeli ve nitelikli sermayenin Suudi Arabistan finansal piyasasına çekilmesine katkı sağlayacağını öngördü. Bunun kısa vadeli dalgalanmaları sınırlayarak piyasa istikrarını güçlendireceğini ifade etti. Es-Suveyd, “Buna karşılık bugün yük daha net biçimde borsada işlem gören şirketlere kayıyor. Zira şeffaflık düzeyi, açıklamaların kalitesi ve yönetim etkinliği, küresel yatırımcıların şirketleri değerlendirmesinde belirleyici unsurlar haline gelecek” dedi.
Rekabetçi zihniyet
Es-Suveyd, önümüzdeki aşamanın hem piyasa hem de şirketler açısından ‘uyum’ anlayışından ‘rekabet’ anlayışına geçişi gerektireceğini belirterek, bu dönüşümün, Suudi Arabistan’ın küresel ölçekte akıllı sermayeyi cezbeden bir finansal piyasa inşa etmeyi hedefleyen Vizyon 2030 amaçlarıyla uyumlu olduğunu ifade etti.
Hassas zamanlama
Ekonomist, finansal piyasalar analisti ve Suudi Arabistan Ekonomi Derneği üyesi Dr. Süleyman el-Hamid el-Halidi, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, söz konusu adımın son yıllarda finansal piyasanın seyrini en fazla etkileyen kararlardan biri olduğunu söyledi. El-Halidi, kararın, piyasayı zorlayan ve yerli yatırımcının güvenini zayıflatan bir yıllık gerileme döneminin ardından, son derece hassas bir zamanda alındığını vurguladı.
El-Halidi, piyasanın tepkisinin hızlı ve güçlü olduğuna dikkat çekerek, genel endeksin yaklaşık yüzde 6,5 artışla kapandığını, bankacılık hisselerine yönelik belirgin bir yöneliş yaşandığını ve bu hisselerin büyük bölümünün üst sınıra ulaştığını belirtti. Bu tablonun, piyasanın ivmesini yeniden kazandıracak herhangi bir teşvike duyduğu güçlü ihtiyacı yansıttığını, aynı zamanda yabancı yatırımcının istikrar unsuru ve uzun vadeli likidite kaynağı olarak görüldüğünü ortaya koyduğunu ifade etti.
El-Halidi, söz konusu gelişmenin yalnızca anlık etkiler üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini vurgulayarak, Suudi piyasasının son dönemde sert bir düzeltme sürecinden geçtiğini ve bunun fiyatları bölgesel ve küresel piyasalarla kıyaslandığında cazip seviyelere çektiğini söyledi. Bu çerçevede, yabancı yatırımcılara açılma kararının stratejik bir zamanda alındığını belirten el-Halidi, düşük fiyat seviyelerinin, düzenleyici çerçevenin ve yönetişimin güçlenmesiyle örtüştüğünü kaydetti.
Yatırımcılar güçlü temellere ihtiyaç duyar
El-Halidi, yabancı yatırımcının piyasaya girişinin yalnızca yeni sermaye akışları anlamına gelmediğini, aynı zamanda daha yüksek şeffaflık ve kurumsal disiplin standartlarını da beraberinde getirdiğini belirtti. Bu durumun piyasanın derinliğini ve çeşitliliğini artırdığını, geçen yıl yaşanan dalgalanmaların başlıca nedenlerinden olan kısa vadeli spekülasyonlardan kaynaklanan oynaklığı da azaltmaya katkı sağladığını ifade etti.
El-Halidi’ye göre piyasada karşılaşılan zorluklar varlığını sürdürecek. Bu olumlu etkinin kalıcı olması ise borsada işlem gören şirketlerin operasyonel performanslarını iyileştirmesine ve orta ile uzun vadede güveni pekiştiren ekonomik ve mali reformların devamına bağlı. El-Halidi, yabancı yatırımcının doğası gereği daha seçici olduğunu ve yalnızca haber akışına değil, güçlü temellere dayanan fırsatlara yöneldiğini vurguladı.
El-Halidi, Suudi Arabistan piyasasının yabancı yatırımcılara açılmasının sıradan bir gelişme değil, önemli bir dönüm noktası olduğunu belirterek, bunun piyasanın yeni bir olgunluk ve açıklık aşamasına girdiğine dair güçlü bir mesaj taşıdığını söyledi. El-Halidi, asıl zorluğun ise bu ivmenin ulusal ekonomiye hizmet eden ve Suudi piyasasının küresel konumunu güçlendiren sürdürülebilir bir büyüme patikasına dönüştürülmesi olduğunu kaydetti.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة