Suudi Arabistan'da bir Komünist: Kızıl Paşa Hakimov

Hicaz’da ardından da Suudi Arabistan Krallığı’ndaki Sovyet diplomatik temsilciliğinin ilk başkanı Karim Hakimov (Wikipedia)
Hicaz’da ardından da Suudi Arabistan Krallığı’ndaki Sovyet diplomatik temsilciliğinin ilk başkanı Karim Hakimov (Wikipedia)
TT

Suudi Arabistan'da bir Komünist: Kızıl Paşa Hakimov

Hicaz’da ardından da Suudi Arabistan Krallığı’ndaki Sovyet diplomatik temsilciliğinin ilk başkanı Karim Hakimov (Wikipedia)
Hicaz’da ardından da Suudi Arabistan Krallığı’ndaki Sovyet diplomatik temsilciliğinin ilk başkanı Karim Hakimov (Wikipedia)

Sami İmara
“Bir Yaşam Öyküsü: Karim Hakimov” yalnızca içeriği ve yayınlanma zamanlaması nedeniyle değil, aynı zamanda yazar ile kitabın olaylarının etrafında döndüğü karakter arasındaki vizyon ve kaderlerin yakınlığı nedeniyle de çok önemli bir kitap.
Akademisyen Vitaly Naumkin, kitabın okuyucularına hitaben yaptığı konuşmada, “İki karakteri birbirine bağlayan birçok şey var. Birincisi 2010-2017 yılları arasında Rusya Federasyonu'nun Suudi Arabistan Krallığı Büyükelçisi olarak görev yapan yazar Oleg Ozerov, ikinci ana figür ise, 1924-1928 ve ardından 1936-1937 dönemlerinde Hicaz'daki Sovyet diplomatik misyonunun, ardından SSCB’nin Suudi Arabistan Krallığı'ndaki ilk Temsilcisi olan Karim Hakimov'dur” ifadelerini kullandı.
Kitapla ilgili olarak Rusya'nın başkentindeki siyasi ve diplomatik çevreler tarafından Rusya Dışişleri Bakanlığı Diplomasi Akademisi tarafından özel bir toplantı düzenlendi.
Eski Rusya Dışişleri Bakanı Yardımcısı ve Akademi’nin mevcut Başkanı Alexander Yakovenko, kutlama toplantısında kısa fakat özlü bir açılış konuşması yaptı. Yakovenko, konuşmasında şu ifadelere yer verdi: “Böyle kitaplar sadece Rus literatürünü zenginleştirmekle kalmaz; aksine, genç diplomatlar ve diplomatik çalışmanın sanatını anlamak isteyen herkes için yol gösterici bir kaynak olmaya daha yakın görünüyor”.
Yakovenko, konuşmasında ayrıca Suudi Arabistan'da yedi yıldan fazla zaman geçiren önde gelen Rus diplomatlardan biri olan Büyükelçi Oleg Ozerov'un, 1990 yılında iki ülke arasındaki ilişkilerin yeniden başlamasının ardından, Riyad'daki Sovyetler Birliği'nin ilk büyükelçisi olan meslektaşı Gennady Tarasov’dan aktardıkları üzerinde durdu. Tarasov, Prof. Dr. Vitaly Naumkin ve Büyükelçi Oleg Ozerov'un Suudi Arabistan hakkındaki kitaplarına atıfta bulunarak, “Bundan önce böyle bir literatür ortaya çıksaydı, Rus büyükelçilerinin strateji ve faaliyetleri daha kaliteli olurdu” ifadelerini kullanmıştı.
Bu bağlamda Yakovenko, mümkün olan değişikliğin ne mahiyette olabileceğini sordu. Büyükelçi Ozerov, kitabının ‘ev sahibi ülkedeki koşulları, değişiklikleri hesaba katma ihtiyacına ve sosyokültürel hayatta olayların neden olduğu dalgalanmanın yanı sıra kişisel ilişkilere güvenmenin önemine’ üstü kapalı bir şekilde değindiğini söyleyerek yanıt verdi. Ozerov, 1920’lerde Dışişleri Halk Komiseri (Bakan) Georgi Çiçerin ile birlikte Mekke’de Karim Hakimov tarafından düzenlenen konferansın önemini vurgulayarak tarihteki bazı olayları hatırlattı. 

Gerçekleştirilmemiş ortaklık  
Ozerov, Hakimov’un o dönemde yaptıklarını, eski Rusya Başbakanı Yevgeni Primakov, Tataristan Cumhuriyeti'nin eski Cumhurbaşkanı Mintimer Şaymiyev, ayrıca diğer Arap ve İslam ülkelerinin kuruluşuna katkıda bulunduğu ‘Rusya - İslam Dünyası' Stratejik Vizyon Grubu’nun 2006 yılından itibaren yaptıklarıyla ilişkilendirdi.
Oleg Ozerov, kitabının önsözünde 2011 yılının Eylül ayından bu yana eserinde Hakimov’un ülkesinin Suudi Arabistan büyükelçisi olarak çalışmaları ve Rusya’yı İslam İşbirliği Teşkilatı'ndaki temsil etme faaliyetlerine odaklandığını söyledi. Bunun sonucunda ‘tarihin bugünü etkilediği ve tarihi bilmemenin onu sorumluluktan kurtarmadığı’ kanısına vardığını ifade etti. Ozerov ayrıca tarihi görmezden gelmek ya da anlamamanın iki ülke arasındaki ilişkilere zarar vereceğini ve diplomatların manevra alanının azaltacağına işaret etti.
Bu perspektiften kitap, Orta Rusya'da çoğunluğu Müslüman bir cumhuriyet olan Başkurdistan’ın evladı Karim Abdraufoviç Hakimov’un hayatındaki ‘bilinen ve bilinmeyen’ birçok konuyu ele alıyor. Bilgi, tecrübe ve yaşanmışlık bakımından oldukça zengin olan bu hayatın bilinen kanadında yazar, selefleri olan akademik, kültürel ve bilimsel çalışma erbaplarının yazdıklarını görmezden gelmedi. Yazarın selefleri arasında Gennadiy Gatilov, Gumerov, Damir  Hayretdinov Fve Kosach’ın yanısıra Suudi Arabistan’ın Tarihi adını verdiği kitabı 1986 yılında Moskova’daki et-Tekaddum Yayınevinden çıkan akademisyen Casey Vasiliev,  Eski Sovyet Yemen Büyükelçisi Oleg Peresıpkin ve 1926-2007 arasında Dünya Siyasetinde Suudi- Rus İlişkileri isimli kitabın yazarı Suudi Araştırmacı Macid et-Türki de bulunuyordu.  Yazar, elbette ki Akademisyen Vitaly Naumkin ve son kitabı ‘Gerçekleştirilmemiş Bir Ortaklık: Suudi Arabistan'da İki Dünya Savaşı Arasında Sovyet Diplomasisi’ne değinmeden geçmedi.

Karim Hakimov arşive göz atarken (Bir Yaşam Öyküsü: Karim Hakimov kitabından)
Büyükelçi Ozerov, bu bilimsel çalışmaların en önemlilerini gözden geçirirken, birçok kişinin Hakimov'u bugünün ve onun bilgilerinin bakış açısından değil, onunla yaşayan çağdaşlarının gözünden de tüm nitelikleri ve özellikleri hakkında bilgi edinmek istediği sonucuna vardı.
Oleg Ozerov da kitabına buradan başladı. Karim Hakimov’un çocukluk ve gençlik yıllarını mevcut belgeler ve literatür perspektifinden ayrıca hala hayatta olan yakın ve akrabalarının anılarını kullanarak anlattı. Ozerov, kitabında Müslüman Başkurdistan’ın evladı Hakimov’un 15 Kasım 1890 tarihinde şu anki başkent olan Ufa eyaletindeki Deuma Nehri kıyısındaki Dyusyanovo köyünde dünyaya geldiğini ifade etti. 
Yazar, Hakimov’un sosyal hayatı ve ailesinin ekonomik durumunu ele aldıktan sonra kitabında, Rus temsilcinin Tanrı arayışı hakkında bilgilere yer verdi.
Ozerov, Bolşeviklerin, o dönemin vatandaşlarının, bir gecede devrimci harekete dönüştüğü ve proletaryanın saflarına katılır katılmaz sloganlarını benimsedikleri yönünde söylediklerini tekrarlamanın yanlış olduğunu ifade etti. Yazar ayrıca Hakimov’un aynı inancı paylaştığı vatandaşlarından başlayarak Kur’an’daki hakikati aramak için bir yolculuğa çıktığını ardından da dini ilimleri öğrendikleri ‘medreseleri’ araştırdığını belirtti. Ozerov, İslam ve dini ilimlerle sınırlı olmayan bu bilgi ve ilim arayışının Birinci Dünya Savaşı patlak verene kadar Orta Asya bölgeleri arasında devam ettiğini ifade etti. Hakimov, aldığı eğitim ve kazandığı deneyimlerle onur sahibi siyasi bir figüre dönüşmeyi başardı. 1917 yılında meydana gelen ve birçok Müslüman’ın Ekim Sosyalist Devrimi’ni desteklemeye başladığı bir dönemde bile İslam ve dini mezhebinin sembolleri ile ilişkilerini sürdürebildi.
 Yazar, Hakimov'un kişiliğinde meydana gelen dönüşümleri, bir yandan din ile devrim arasında meydana gelen paradoks ve anlaşmazlıkları, diğer yandan devrim ve komünizm inancının etkisi altında meydana gelen psikolojik etkileşimleri, üçüncü bir açıdan İslam inancı ve imana bağlılığı ele alıyor. Yazar, kitabında Tanrı'ya inanmayan sosyal demokratlar ile tek tanrı inancına sahip olan Müslümanlar arasındaki örtük farklılıklar üzerinde duruyor. Ancak o dönemden sonra yaşanan olaylar Hakimov'u, dinler meselesinin yanısıra ulusal sorun ve buna dayalı kaderini tayin hakkı gibi iki temel konuyu en iyi bilenlerden biri olması nedeniyle Sosyal Demokratlar içinde devrimci ve siyasetçi saflarına yükseltti.

Lenin ve Stalin’in kamçısı
Bu durum onu, Lenin, Stalin ve Buharin de dahil olmak üzere, devrimci hareketin en büyük sembolleriyle mücadele edebileceği ayrıcalıklı bir konuma yükseltti. Hakimov çıktığı eğitim yolculuğunu Sibirya’nın batısındaki Tomsk şehrindeki bir okulda tamamlamayı başardı. Ardından Sosyalist devrimin zaferinden sonra devrim lideri Vladimir Lenin’in İslam ve komünizmi yakınlaştırma çabaları sırasında çok sayıda partisel ve siyasi pozisyon kazandı. Ozerov kitabında bu konuyla ilgili tartışmalar ve manevraların birçok detayına yer verdi. Söz konusu detaylar Hakimov'un ‘merkez’ adaylığını kazanarak Orta Asya'daki Türkistan'a müfettiş olarak gönderilmesi ve Doğu Cephesi'nin büyük askeri komutanı Farunze ile Taşkent'e seyahat etmesini de içeriyordu. Ozerov, Hakimov'un Farunze’den çok şey öğrendiğini ve hem partizan hem de siyasi düzeyde insan sarrafı olduğunu söyledi.
Yazarın Hakimov'un bu bölgenin tarihini ve bununla birlikte Bolşeviklerin ve Kızıl Ordu'nun muhaliflere karşı kazandığı zaferleri ele almaya önem vermesi bizim açımızdan dikkat çekici oldu. Ozerov başarı olarak nitelediği konularda, o bölgede edindiği bilgi birikimi ve tecrübelere dayanarak Hakimov’un rolüne vurgu yaptı.
Büyükelçi Oleg Ozerov, meydana gelen çatışmaların ve savaşların detaylarına yaptığı atıfta, 1919-1920 yıllarında Buhara Halk Sovyet Cumhuriyeti'nin ilanı ve bununla ilgili gelişmeler üzerinde durdu. Söz konusu gelişmelerden birinin de çok sayıda Özbek’in ‘muhalif eğilimleri’ nedeniyle Arap bölgelerine sürülmeleri olduğuna işaret etti. Suudi Arabistan Krallığı'nın kurucusu Kral Abdulaziz'in kurduğu otorite organları Orta Asya'dan gelen bu vatandaşların kendileri hakkında bilinen eğitim ve bilgiler doğrultusunda ülkeye yerleştirilmesiyle ile ilgilendi. Bu organlar arasında Dışişleri Bakanlığı da bulunuyordu. Bu kişiler, Cidde’de Sovyet Rusya ve ardından Sovyetler Birliği ile yakınlaşma karşıtları olarak ortaya çıktı. Daha sonraları Hakimov, Cidde’de çalıştığı dönemde bu trendlerle çatışacaktı.

İslam ve Komünizm Karışımı
Hakimov, Semerkant'ın temsilcisi, ardından Merkezi Yürütme Komitesi, yani hükümetin bir üyesi olarak seçilmesine kadar bu bölgedeki parti organizasyonlarında yer aldı. Dokuzuncu Merkez Yürütme Kurulu Kongresi, Türkistan Özerk Sovyet Cumhuriyeti'nin yeni anayasasını onayladı. Söz konusu anayasada, Özbekistan ve Türkmenistan Cumhuriyetleri'nin 1924'te kuruluş ilanına kadar yürürlükte kalan Rusya Sovyet Federatif Cumhuriyeti ile karşılıklı ilişki alanları belirlenmişti.
Yazar kitabında, Hakimov’un politik yaşamı ve partide bulunduğu birçok faaliyeti oldukça ayrıntılı bir şekilde ele alıyor. Hakimov, bölge liderlerinin önde gelen bir üyesi, çoğunlukla liderlik görevlerinde şahit olduğu tüm olay ve çatışmaların birincil katılımcısı, Buhara Komünist Partisi Merkez Komitesi Sekreteri, orada Rusya Federasyonu'nun bir temsilcisi oldu. Bu, dış politika düzeyindeki ilk diplomatik göreviydi. Bu nedenle, özellikle Buhara Cumhuriyeti'nin bölünmesi sırasında Afganistan'la yaşanan çatışmalar göz önünde bulundurulduğunda, imtihanlarından en iyisini burada verdi.
Bütün bunların ışığında, Moskova'daki Sovyet liderliği, Hakimov'un, Buhara'dan tayin edilmesi zamanının fazlasıyla uygun hale geldiğini düşünmesinin ardından SSCB’nin 26 Şubat 1921'de İran'la imzaladığı antlaşmanın şartlarının uygulanmasını takip etmek üzere 15 Eylül 1921'de İran Başkonsolosu atanmasına karar verdi. Ancak yazar Oleg Ozerov, Hakimov için bir sonraki pozisyonun belirlenmesi konusunda Rus başkentinde yapılan görüşmelerin ayrıntılarını sıralarken, Tatar araştırmacısı Rashid Shakrov, o sırada Hakimov'un diplomatik örtü altında KGB bünyesinde çalışmak üzere görevlendirilmesinin düşünüldüğünü söyledi. Ancak kısa süre sonra bu bilginin kaynağına sahip olmadığını söyleyerek düzeltti.
Yazar, verdiği tüm ciddi bilgilere ve bütünüyle Hakimov'un uluslararası ilişkilerle ilgilenen bir devlet adamı olarak faaliyetine odaklanmış olmasına rağmen, kişisel yaşamına da atıfta bulunmayı ihmal etmedi. Hatice Ainuddin Nogaeva ile yaptığı evlilik meselesine de değine Ozerov, Hakimov’un eşinin sanatsal performanslarını sergilemek için gelen bir grup sanatçının Türkistan'ı ziyareti sırasında tanıştığı Tatar köylü bir aileden olduğunu söyledi. 1921 yılının Haziran ayında yaptıkları evliliğin Şamil (Shamil) adını verdikleri bir oğlan çocuğuyla taçlandığını ifade etti. Ozerov, dans edip şarkı söyleyebilen Tatar bir kadınla evlenme fikrinden hoşlanan devlet adamı Karim Hakimov'un sanatsal romantik doğasına atıfta bulundu. Annesinin bu özelliklerinin daha sonra 1927 yılında doğan kızları Flora’ya miras kaldığını ifade etti. Neden olmasın? Hakimov’un kendisi de sanata eğilimliydi. Rusya'nın merkezindeki Orenburg'daki faaliyeti sırasında bir sanat grubuna katılmıştı.
Arap dönemi
Oleg Ozerov, Karim Hakimov'un biyografisinde;  Alexei Vasiliev, Vitaly Naumkin ve Moskova'daki ve büyük Rus şehirlerindeki bilim camiasının diğer önde gelen yıldızlarının da aralarında bulunduğu çok sayıda Rus ve Sovyet araştırmacı, akademisyenin kitaplarında birçok ayrıntı bulduğunu söylediği Arap dönemini anlatıyor. Yazar, bu kitaplar ve bilimsel çalışmaların birçoğunun, Hakimov'un 1924-1926 ve 1936-1937 dönemlerinde Suudi Arabistan'da ikamet ettiği ve çalıştığı yıllarda Rusya Dışişleri Bakanlığı arşivlerine ve Hakimov'un bu bakanlık liderleriyle yazışmalarına dayanan faaliyetleriyle ilgilendiğine dikkat çekiyor.
Ozerov, ‘Rusya’nın Ortadoğu’ya İlgisinin Kaynakları’ başlığı altında, vaftizinden ve Hristiyanlığa girişinden bu yana Moskova Emirliği’nin ve ardından Rus İmparatorluğu’nun ilgisinin tarihini, Kudüs’teki Kutsal Topraklar’a hac kervanlarıyla ve 1854’deki Kırım Savaşı’na kadar geçen yüzyıllar boyunca devam eden olayları ele aldı. Bu ayrıca Saint Petersburg Üniversitesi'nde Oryantalizm Fakültesi'nin kurulduğu tarihtir. Yazar, 1840'ta El-Ezher'den Rusya'ya gelen Şeyh İyad et-Tantavi'nin Arapça öğretimine katkılarını hatırlattı. Ayrıca Ortadoğu ve Hicaz bölgesindeki kutsal toprakları ile birçok yakınlaşma kaydeden olaylardan da bahsetti.
Ozerov, Rus İmparatorluğu’nun, bu kitabın ana karakteri ve odak noktası Karim Hakimov'un daha sonra gönderildiği Arap Yarımadası'ndaki ilk konsolosluğunu 1891'de açarak, ülkesindeki Müslümanların Kutsal Topraklarda Mekke ve Medine'deki hac kervanlarını kısa sürede güçlendirdi.

Lenin’in Sykes-Picot anlaşmalarına ilişkin tutumu
Belki de Lenin’in 25 Ekim 1917’de Ekim Sosyalist Devrimi’nin lideri olması kaderin bir güzel tesadüfüydü. Lenin, aynı yılın aralık ayında İzvestia gazetesinde, Sykes-Picot anlaşmalarını kınadığını ve Çarlık hükümeti tarafından akdedilen tüm anlaşmaları feshettiğini yazarak bu bölgeye olan ilgisini ortaya koymuştu. Bu Şerif Hüseyin’in Sovyet otoritesiyle temaslara geçmesine neden olmuştu. Bu durum Britanya’nın yanıt verilmesi için aceleci davranmasına yol açtı. 4 Ocak 1918’te Kahire’deki İngiliz istihbarat temsilcisi tarafından İngiliz hükümeti adına Hicaz Kralı’na, Londra’nın birleşik bir Arap devletinin kurulmasını desteklemeye hazır olduğunu belirttiği bir muhtıra gönderilmişti. Şerif Hüseyin ise hareket temsilcileriyle görüşmelerin başlatılması çağrısında bulunmuştu.
Yazara göre, o andan itibaren, yeni Sovyet Rusyası, Arapların da planlarından vazgeçmek istememesi ışığında Ortadoğu'da hareket özgürlüğünü garanti eden kartlara sahip olduğunu düşündü. Hatta İngilizlerin emri ile henüz kurulmamış Arap Devleti adına Siyonistlerle görüşmelere bile girdiler. Faysal bin Şerif Hüseyin ile Siyonist hareketin lideri Haim Weizmann arasında, 3 Ocak 1919’da Arap Devleti ve Filistin’in tüm ilişkilerinde ve aldıkları önlemlerde anlayış ve iyi niyeti dikkate almalarını şart koşan bir anlaşma imzalandı. Bu amaçla iki Arap ve Yahudi temsilciliği açılarak akredite edildi. ( Oleg Ozerov, Bir Yaşam Öyküsü: Karim Hakimov, Moskova 2020, s.148)
Araplar ve Sovyetler arasındaki ilişkinin tarihinin, özellikle Sovyet - Suudi ilişkilerinin Georgi Çiçerin başkanlığındaki Sovyetler Birliği delegasyonunun liderlik ettiği 1922-1923 Lozan Konferansı’na; Suriye, Filistin, Mısır ve Hicaz’dan birçok Arap örgütü ve hareketinin temsilcilerinin katılmasıyla başladığını belirten yazar, Arap delegelerinin, Batı ülkelerinin Birinci Dünya Savaşı bittikten sonra Arap ülkelerine vaat ettikleri bağımsızlıkları vermelerini sağlamak için birçok görüşme yaptıklarını söyledi.

Hakimov ile Cidde’deki diplomatik görevliler  yıl 1924 ( Bir Yaşam Öyküsü: Karim Hakimov adlı kitaptan)
Ozerov ayrıca, Cidde’de bir Sovyet konsolosluğu açma fikrinin bu konferansın çalışmaları sırasında ortaya çıktığını ifade ediyor. Churchill, Moskova'ya gönderdiği mektupta, “Bu, Cidde'nin Mekke'ye yakın olması ve Sovyet konsolosunun İslam dünyasının kalbinde yer alacak olması hasebiyle bizimle ilişki kurmaktan kaçınan tüm ülkelerin temsilcileriyle yakınlaşma için bir fırsat bulmayı sağlayacağı anlamına gelir. Ayrıca İslam dünyasının kalbinde uygun bir isme sahip olmamız gerek" ifadelerini kullanarak bu konsolosluğu açma fikrini sunmuştu.  (Oleg Ozerov, Bir Yaşam Öyküsü: Karim Hakimov, s.150)

Arapların İlk Sovyet Komiseri
Bolşevik Parti Politbürosu’nun iki haftadan daha kısa bir süre içinde buradaki jeopolitik varlığın güçlendirilmesi perspektifinden bu bölgeyle resmi ilişkiler kurma konusunda aldığı hızlı kararın nedeni de buydu. 18 Ocak 1923 tarihinde Hicaz’daki siyasi misyonunun üyelerinin siyasi komiser, sekreter, Arapça ve Türkçe tercüman, matbaa çalışanı, muhabir ve nöbetçi olmak üzere altı kişiden oluştuğu onaylandı. 

Arap kıyafetleri içinde Hakimov ( Karim Hakimov’un Biyografisi adlı kitaptan)
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analiz habere göre Moskova, bölgedeki ilk diplomatik  görevi için en  uygun konumu arama seçenekleri ile karşı karşıya kaldı. Tam diplomatik temsil çerçevesinde olmamanın ve konsoloslukla yetinmenin daha iyi olacağını düşünüldü. 27 Kasım 1923'te konsolosluğun karargahı olarak Cidde seçildi. Cidde söz konusu dönemde hakkında ‘daha aktif ve etki alanlarını genişletmeye kararlı olsa da, çok fazla gizemli bir karaktere sahip’ ifadeleri kullanılan Prens Abdulaziz bin Suud'un başkanlığındaki Necd Emirliği'ne bağlı bulunuyordu. (s.150)
Karim Hakimov’un  Moskova’nın İslam ve Komünizm arasındaki bağlantı üzerine yapmış olduğu plandan dolayı Arap Yarımadası’ndaki İslami kökenli ilk Sovyet komiseri olmasına seçimle karar verildi. Ancak faaliyete geçirilemedi. Bu görevlendirme pratikte Hakimov’un Moskova’ya çağrılmasıyla sona erdi. Hapis cezasına çarptırılan Hakimov, 1938 yılının Ocak ayında casusluk yaptığı suçlamasıyla idam edildi.
Bu, Moskova’dan gelebilecek başka araştırmalarla ele alınabilecek, birçok ayrıntıyla iç içe geçmiş durumda olan çok karmaşık bir hikaye... 



"Mekke Anlaşması" ile Suudi Arabistan, bölgede istikrar ve kalkınmayı teşvik etme yolunda ilerlemesini sürdürüyor

Suudi Arabistan, bölgede güvenlik ve barışı güçlendirmeye yönelik girişimlerini sürdürüyor (SPA)
Suudi Arabistan, bölgede güvenlik ve barışı güçlendirmeye yönelik girişimlerini sürdürüyor (SPA)
TT

"Mekke Anlaşması" ile Suudi Arabistan, bölgede istikrar ve kalkınmayı teşvik etme yolunda ilerlemesini sürdürüyor

Suudi Arabistan, bölgede güvenlik ve barışı güçlendirmeye yönelik girişimlerini sürdürüyor (SPA)
Suudi Arabistan, bölgede güvenlik ve barışı güçlendirmeye yönelik girişimlerini sürdürüyor (SPA)

Küresel ekonomiyi çevreleyen belirsizliğin arttığı, ABD-İran savaşının etkilerinin yanı sıra Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimlerin ve çok sayıda kritik deniz koridorunda seyrüseferi tehdit eden risklerin sürdüğü bir dönemde Suudi Arabistan, güvenlik ve istikrarı güçlendirmeye yönelik bölgesel girişimlerini yoğunlaştırıyor. Riyad’ın yaklaşımı, jeopolitik risklerin azaltılmasıyla büyüme, kalkınma ve yatırımların çekilmesi için gerekli ortamın oluşturulmasını birbiriyle bağlantılı olarak değerlendiriyor.

Bu çerçevede Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki “Mekke Anlaşması”, uzmanların bölgesel istikrarın güçlendirilmesine ve enerji piyasaları ile yatırım ortamına duyulan güvenin artırılmasına katkı sağlayabileceğini düşündüğü girişimlerden biri olarak öne çıkıyor. Bölge, küresel enerji piyasaları, ticaret ve tedarik zincirleri açısından stratejik bir konumda bulunuyor. Suudi Arabistan’ın bölgesel girişimleri, güvenlik boyutunun ötesinde doğrudan kalkınma sürecini desteklemeyi hedefliyor.

“Şarku’l Avsat”a konuşan uzmanlar, Suudi Arabistan’ın adımlarının istikrarlı ve dış şoklara karşı daha dayanıklı bir bölgesel ortam oluşturmayı amaçlayan, geniş bir stratejinin parçası olduğunu belirtiyor. Uzmanlara göre güvenliğin güçlendirilmesi, enerji arzının sürdürülebilirliği, deniz yollarının güvenliği ve ticaret ile yatırım akışları üzerinde doğrudan olumlu etki yaratırken, bölge ülkeleri arasında ekonomik entegrasyonun ve ortak projelerin kapsamının genişletilmesi imkanlarının da önünü açıyor.

Uzmanlar ayrıca Suudi girişimlerinin güvenlik boyutunu aşarak riskleri azaltmak, yatırımcıların öngörülebilirliğini artırmak enerji, sanayi, teknoloji, madencilik, lojistik ve savunma sanayisi gibi alanlarda yeni ortaklıkların önünü açmak suretiyle kalkınma ve büyüme sürecine katkı sağlayacağını ifade ediyor.

Enerji arzı ve deniz taşımacılığında istikrar

Suudi Arabistan Şura Konseyi üyesi Fadl bin Saad el-Buaynin Şarku’l Avsat’a yaptığı  açıklamada, Suudi Arabistan’ın öncülük ettiği girişimlerin, başta Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasındaki “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” olmak üzere, bölgenin ekonomik ve stratejik ağırlığı nedeniyle küresel ekonomi, gıda güvenliği ve uluslararası ticaret üzerinde etkili olabileceği değerlendirmesinde bulundu.

Buaynin, bölgenin dünya petrol ihtiyacının yaklaşık beşte birini karşıladığını, bunun yanı sıra doğal gaz ve tarımsal gübre ihracatında da önemli bir konuma sahip olduğunu belirtti. Bu nedenle bölgenin istikrarı ve güvenliğinin, enerji arzının sürekliliği ile deniz ulaşımının güvenliği açısından temel öneme sahip olduğunu vurguladı.

Buaynin, Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın ekonomik kalkınmaya, halkların ve devletlerin refahının temeli olarak büyük önem verdiğini belirterek, yatırımların akışını kalkınmanın temel unsurlarından biri olarak gördüğünü ifade etti. Diğer yandan Suudi Arabistan’ın enerji sektöründeki kapasitesini güçlendirmeye ve küresel tedarik zincirindeki etkili konumunu sürdürmeye odaklandığını belirtti.

Suudi Arabistan’ın çabalarının bölgede güvenlik ve istikrarı sağlayarak hem Suudi Arabistan ekonomisine hem de bölge ülkelerinin ekonomilerine olumlu katkı sunmayı hedeflediğini belirten Buaynin, kalkınmanın üzerine inşa edilebileceği istikrarlı bir ortama ihtiyaç olduğunun altını çizdi. Savunma anlaşmasının, caydırıcılığı güçlendirerek ekonomik faaliyetleri olumsuz etkileyebilecek riskleri azaltabileceğini ifade etti.

Buaynin’e göre girişimciler karar alırken, yatırım ortamındaki istikrarı öncelikleri arasında tutuyor. Dolayısıyla bölgesel güvenliğin güçlendirilmesi ve ekonominin daha öngörülebilir hâle gelmesi, çeşitli yatırım fırsatları sunan Suudi Arabistan’ın cazibesini artıran unsurlar arasında yer alıyor.

Buaynin, “Mekke Anlaşması”nın yerli ve yabancı yatırımcılara güven mesajı verdiğini, enerji arzının sürdürülebilirliği ve kritik altyapıların korunmasına yönelik güveni artırdığını belirtti. Bunun da projelerin hızına, yatırım akışlarına ve ticaret hacmine olumlu yansımaları olabileceğini kaydetti.

Suudi Arabistan’ın büyük yatırımlar gerektiren “Vizyon 2030” programlarına dayandığını hatırlatan Buaynin, ekonomik öngörülebilirliğin artırılması ve jeopolitik belirsizliğin azaltılmasının sermaye akışlarını ve projelerin hayata geçirilmesini desteklemek açısından önemli olduğunu ifade etti.

Bölgesel güvenlik sisteminin güçlendirilmesi halinde, yatırımcıların fırsatlardan yararlanmaya ve kalkınma projelerine katılmaya motive olacağını belirten Buaynin, bu olumluluğun yalnızca Suudi ekonomisiyle sınırlı kalmayacağını bölge ekonomilerine de yayılacağını ifade etti.

Buaynin ayrıca, yıllar süren müzakerelerin ardından anlaşmanın imzalanmasının Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki ilişkilerin derinliğini gösterdiğini, güvenlik, istikrar ve refahın tesis edilmesine yönelik daha kapsamlı iş birliği döneminin kapısını açtığını vurguladı.

Ekonomik entegrasyon şekilleniyor

Suudi Arabistanlı iş insanı ve “Al Tamayoz” Saudi Holding for Technology şirketinin Üst Yöneticisi Abdullah bin Zeyd el-Muleyhi ise Suudi Arabistan’ın yerel ve bölgesel ekonomilere yönelik güveni güçlendirmeye devam ettiğini belirtti. Muleyhi, “Mekke Anlaşması”nın Suudi Arabistan’ın bölgesel ve uluslararası konumunu güçlendirebilecek ve yeni iş birliği ve ekonomik entegrasyon döneminin önünü açabilecek girişimlerden biri olduğunu belirtti.

Muleyhi, “Şarku’l Avsat”a yaptığı açıklamada, Suudi Arabistan’ın güvenlik ve istikrarı güçlendirmeye yönelik adımlarının ekonomik ve yatırım ortamına doğrudan yansıdığını belirterek, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan yakınlaşmasının siyasi, ekonomik, savunma ve beşerî alanlarda ortak çalışmaların geliştirilmesi için zemin oluşturduğunu ifade etti.

Suudi Arabistan’ın ortak çıkarları gerçekleştirmeyi ve bölgenin güvenliği ile istikrarını desteklemeyi amaçlayan stratejik ortaklıklar kurarak, etkili bir siyasi ve ekonomik güç olarak konumunu güçlendirdiğini söyledi.

Muleyhi’ye göre Suudi Arabistan’ın istikrarı güçlendirme ve uzun vadeli ortaklıklar kurma stratejisi, yatırımlar için ortamı daha cazip hale getiriyor ve özel sektöre sanayi, teknoloji, enerji, madencilik, lojistik, savunma sanayisi ve ticaret alanlarında yeni imkan ve fırsatlar sunuyor.

Suudi Arabistan’ın büyük bir ekonomiye, stratejik bir coğrafi konuma ve “Vizyon 2030” gibi iddialı dönüşüm programlarına sahip olduğunu belirten Muleyhi, siyasi ve güvenlik alanındaki yakınlaşmanın daha kapsamlı ekonomik ortaklıklara dönüşebileceğinin altını çizdi.

Bunun özellikle ortak projeler, bilgi ve teknoloji transferi, sanayinin yerlileştirilmesi ve ticaret hacminin artırılması yoluyla yatırımcılar ve iş insanları açısından önemli fırsatlar yaratabileceğini kaydetti.

Muleyhi, bölgesel istikrardan ekonominin, kalkınmanın ve vatandaşların doğrudan yararlandığını belirterek, Suudi Arabistan’ın siyasi gücü ve dengeli ortaklıklarının özel sektöre daha fazla güven verdiğini; ülkenin sermaye, teknoloji ve uluslararası ortaklıkları çekme kapasitesini artırdığını ifade etti.

Muleyhi, Suudi Arabistan’ın kendi çıkarlarını korumak, güvenliğini güçlendirmek ve geleceğin ekonomisini inşa etmek arasında korelasyon kuran vizyon doğrultusunda hareket ettiğini belirterek, “Mekke Anlaşması”nın krallığın güvenlik, kalkınma ve bölgesel iş birliği denklemlerini şekillendirmedeki konumunu güçlendirdiğini vurguladı.

Sürdürülebilir kalkınmaya giden yol

Cizan’daki eş-Şuruk Ekonomik Araştırmalar Merkezi Başkanı Dr. Abdurrahman Ba'şen ise “Şarku’l Avsat”a yaptığı açıklamada, Suudi Arabistan’ın riskleri azaltmayı ve istikrarı desteklemeyi amaçlayan girişimlerle uluslararası güvenilirliğini güçlendirdiğini söyledi. Ba'şen, “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nın, ABD-İran savaşının ve Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimlerin yol açtığı gelişmelerin ardından bölgede ekonomik öngörülebilirliğin artırılmasına katkı sağlayabileceğini ifade etti.

Suudi Arabistan’ın siyasi, güvenlik ve ekonomik adımları bir arada ele alan yaklaşımının bölgesel dengeyi desteklediğini ve Suudi ekonomisine ve bölgedeki iş ortamına duyulan güveni güçlendirdiğini ifade eden Ba'şen, bunun özellikle küresel enerji piyasalarında merkezi role sahip Suudi Arabistan’ın konumu nedeniyle ticaret, yatırım ve uluslararası ortaklıklarda olumlu etkisini görülebileceğini söyledi.

Önümüzdeki dönemde ticari ve yatırım faaliyetlerinin, özellikle savunmayla bağlantılı teknoloji sektörlerinde daha da hareketlenebileceğini belirten Ba'şen, bunun gelişmiş uzmanlık ve kapasiteye sahip ülkelerle stratejik ortaklıkların genişlemesine paralel ilerleyeceğini kaydetti.

Ba'şen’e göre anlaşma, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında nitelikli ekonomik projeler ve girişimlerin hayata geçirilmesi için destekleyici bir çerçeve sağlayabilir; bu etkiler üç ülkenin uluslararası ortaklarına da yayılarak Riyad, Ankara ve İslamabad arasında daha kapsamlı ekonomik entegrasyon ve sürdürülebilir kalkınmanın temellerini oluşturabilir.

Sanayi, teknoloji, enerji, tedarik zincirleri, altyapı ve ulaştırma alanlarında ortaklıkların geliştirilmesinin, üç ülke arasındaki stratejik yakınlaşmayı somut ekonomik fırsatlara dönüştürebileceği ve bölgenin dış kaynaklı çalkantılara karşı dayanıklılığını artırabileceği değerlendirmesinde bulundu.

Ba'şen, Suudi Arabistan’ın girişimlerinin temelinde güvenlik ile kalkınmayı entegre etme yaklaşımının bulunduğunu vurguladı. Gerilimlerin azaltılması ve bölgesel istikrarın güçlendirilmesinin yalnızca siyasi sonuçlar doğurmadığını; ticaret akışlarının ve enerji arzının korunması, yatırım ortamının iyileştirilmesi ve bölgesel ekonominin büyümesi için daha sürdürülebilir bir ortam oluşturulması açısından da kritik öneme sahip olduğunu ifade etti.


Hürmüz'de iki BAE tankerine yönelik saldırıya Arap dünyasından geniş kınama

Hürmüz Boğazı yakınlarında bir gemi (Reuters)
Hürmüz Boğazı yakınlarında bir gemi (Reuters)
TT

Hürmüz'de iki BAE tankerine yönelik saldırıya Arap dünyasından geniş kınama

Hürmüz Boğazı yakınlarında bir gemi (Reuters)
Hürmüz Boğazı yakınlarında bir gemi (Reuters)

Körfez ülkeleri, Arap ülkeleri ve uluslararası kuruluşlar, cuma günü, Birleşik Arap Emirlikleri'ne ait ADNOC şirketinin iki tankerinin Hürmüz Boğazı'ndan geçişi sırasında İran tarafından hedef alınmasını en sert ifadelerle kınadı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, İran'ın bu saldırıların devam etmesinin sonuçlarından tamamen sorumlu tutulduğu belirtildi. Riyad, Tahran'a söz konusu ihlallere derhal son verme ve ilgili uluslararası hukuk kurallarına uyma çağrısında bulundu.

Açıklamada, bölgenin güvenliği ile uluslararası deniz taşımacılığının güvenliğinin ortak sorumluluk olduğu vurgulanırken, saldırıların sürdürülmesinin kabul edilemez ve göz yumulamaz olduğu ifade edildi.

Suudi Arabistan, saldırıların tekrarlanmasının deniz ulaşımının güvenliği açısından tehlikeli bir tırmanış ve doğrudan tehdit oluşturduğunu, küresel enerji arzının güvenliğini riske attığını ve uluslararası hukuk ile teamüllerin ağır biçimde ihlal edildiğini belirtti.

Riyad ayrıca bu saldırıların, ticari gemilerin Hürmüz Boğazı'ndan geçiş hakkı ve özgürlüğüne saygı gösterilmesini öngören ve bunu engelleyecek eylem veya tehditleri kınayan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 2817 sayılı kararına açık bir meydan okuma olduğunu kaydetti.

Suudi Arabistan, BAE ile tam dayanışma içinde olduğunu ve Abu Dabi'nin egemenliğini, güvenliğini ve varlıklarını korumak amacıyla attığı adımları desteklediğini yineledi. Riyad, iki tankerin hedef alınmasını, İran'ın ticari gemi ve tankerleri hedef alan saldırılarının tekrarlanması olarak değerlendirerek en sert biçimde kınadı.

Katar: Hürmüz Boğazı baskı aracı olarak kullanılamaz

Katar, iki tankere yönelik İran saldırısını uluslararası hukuk kurallarının ve deniz seyrüsefer özgürlüğünün açıkça ihlali olarak nitelendirdi ve bunun BM Güvenlik Konseyi'nin 2817 sayılı kararına aykırı olduğunu belirtti.

Katar Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada, Hürmüz Boğazı'nın bir baskı aracı olarak kullanılmasını kesin biçimde reddetti. Bakanlık, bu kapsamda boğazın koşulsuz şekilde yeniden açılması çağrısında bulundu.

Açıklamada, bu kritik geçiş güzergâhında seyrüsefer özgürlüğünün pazarlık konusu yapılamayacak yerleşik bir ilke olduğu vurgulandı. Boğazın kapalı tutulmasının bölge ülkelerinin hayati çıkarlarını ve küresel ekonomiyi tehlikeye attığı belirtildi.

Katar ayrıca İran'ın kardeş ülkelerin mallarına yönelik gerekçesiz saldırılarını durdurması gerektiğini ifade etti. Doha, BAE ile tam dayanışma içinde olduğunu ve ülkenin varlıklarını korumak için alacağı tüm önlemleri desteklediğini bildirdi.

Mısır'dan uluslararası seyrüsefer vurgusu

Mısır Dışişleri Bakanlığı da yayımladığı açıklamada BAE ile tam dayanışma içinde olduğunu belirtti.

Kahire, uluslararası deniz ulaşımının güvenliğini tehdit eden veya gemiler ile sivil tesisleri tehlikeye atan tüm eylemlerin durdurulması gerektiğini vurguladı. Mısır ayrıca uluslararası hukuk kurallarına uyulması çağrısında bulunarak bunun gerilimin düşürülmesine ve bölgenin güvenlik ve istikrarının korunmasına katkı sağlayacağını ifade etti.

Körfez İşbirliği Konseyi: Tehlikeli ve kabul edilemez tırmanış

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) de iki tankerin hedef alınmasını kınadı. KİK Genel Sekreteri Casim el-Budeyvi, saldırıların tehlikeli ve kabul edilemez bir tırmanış olduğunu belirtti.

Budeyvi, saldırıların dünyanın en önemli stratejik su yollarından biri olan Hürmüz Boğazı'nda deniz ulaşımı ve uluslararası ticaretin güvenliği açısından doğrudan tehdit oluşturduğunu söyledi.

KİK Genel Sekreteri, bu değerlendirmelerin BM Deniz Hukuku Sözleşmesi ve ilgili Güvenlik Konseyi kararları, özellikle de 2817 sayılı karar çerçevesinde yapıldığını belirtti.

Budeyvi, İran'ın bu kritik uluslararası geçiş güzergâhını bir baskı ve tehdit aracına dönüştürme girişimlerini kesin biçimde reddetti. Uluslararası topluma sorumluluklarını yerine getirerek tekrarlanan saldırıların durdurulması için kararlı bir tutum alma ve uluslararası hukuk, deniz hukuku ve ilgili uluslararası kararlar doğrultusunda deniz ulaşımının güvenliği ile özgürlüğünü garanti altına alma çağrısında bulundu.

KİK Genel Sekreteri ayrıca Konseyin BAE ile tam ve kararlı dayanışma içinde olduğunu, Abu Dabi'nin güvenliğini, egemenliğini, varlıklarını ve çıkarlarını korumak için aldığı tüm önlemleri desteklediğini yineledi.

Arap Birliği: Deniz ulaşımına doğrudan tehdit

Arap Birliği de İran'ın iki tankeri hedef almasını kınayarak saldırının uluslararası hukukun ve BM Güvenlik Konseyi kararının açık bir ihlali olduğunu belirtti.

Birlik, "İran'ın bu ihlallerini tekrarlaması, deniz ulaşımının özgürlüğüne doğrudan tehdit oluşturuyor" değerlendirmesinde bulundu. Saldırıların uluslararası ticaretin seyri ve küresel enerji güvenliği açısından ciddi sonuçlar doğurabileceği uyarısı yapıldı.

Arap Birliği, uluslararası hukuk ve deniz hukuku kurallarına uyulması gerektiğini vurgulayarak İran'a tırmandırıcı eylemlerine son verme ve deniz ulaşımının güvenliği ile emniyetini tehdit edecek uygulamalardan kaçınma çağrısında bulundu.

Kuveyt: Hürmüz tamamen ve koşulsuz açılmalı

Kuveyt Dışişleri Bakanlığı da yaptığı açıklamada, ticari gemilerin ve uluslararası deniz yollarının hedef alınmasının uluslararası hukuka ve 2817 sayılı karara aykırı olduğunu belirtti.

Açıklamada, bu tür saldırıların deniz ulaşımının güvenliğini, enerji arzının istikrarını ve uluslararası ticareti tehlikeye attığı vurgulandı.

Kuveyt, bölgede gerilimi daha da artıracak tüm eylemlerin durdurulması, uluslararası geçiş güzergâhlarında seyrüsefer özgürlüğüne ve güvenli geçiş hakkına saygı gösterilmesi ve Hürmüz Boğazı'nın tamamen ve koşulsuz şekilde yeniden açılması çağrısında bulundu.


Suudi Arabistan ve Irak, güvenlik koordinasyonunun devam edeceğini vurguladı

Prens Halid bin Salman, dün Riyad'da Korgeneral Abdülamire el-Şemmari ile yaptığı görüşmede, (Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı)
Prens Halid bin Salman, dün Riyad'da Korgeneral Abdülamire el-Şemmari ile yaptığı görüşmede, (Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı)
TT

Suudi Arabistan ve Irak, güvenlik koordinasyonunun devam edeceğini vurguladı

Prens Halid bin Salman, dün Riyad'da Korgeneral Abdülamire el-Şemmari ile yaptığı görüşmede, (Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı)
Prens Halid bin Salman, dün Riyad'da Korgeneral Abdülamire el-Şemmari ile yaptığı görüşmede, (Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı)

Suudi Arabistan Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman, Irak Silahlı Kuvvetleri Başkomutanlık Ofisi Başkanı Orgeneral Abdül Emir eş-Şemmari ile dün Riyad’da bir araya geldi. Görüşmede iki ülke arasındaki askeri ve savunma alanlarındaki ilişkilerin yanı sıra bölgesel gelişmeler ele alındı.

Suudi Savunma Bakanı dün X hesabından yaptığı paylaşımda, “Ortak çıkarlarımıza hizmet etmek, bölgenin güvenliğini ve istikrarını sağlamak amacıyla iki ülke arasındaki koordinasyon ve iş birliğinin sürdürülmesinin önemini teyit ettik” ifadelerini kullandı.

Prens Halid bin Selman, “Irak, bizim için her zaman değerli bir komşu olmaya devam edecek. Hükümeti ve kardeş Irak halkıyla aramızda kardeşlik, dayanışma ve yardımlaşma bağları bulunuyor” ifadelerini kullandı.

Suudi Arabistan’ın Irak’ın güvenliği, istikrarı, kalkınması ve refahını desteklemek amacıyla her zaman ülkenin yanında duracağını belirten Bakan, bunun Irak’ın ve halkının çıkarlarına hizmet ettiğini vurguladı.

Görüşmeye Suudi Arabistan tarafından Genel İstihbarat Başkanı Halid el-Humeydan, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Feyyad er-Ruveyli, Müşterek Kuvvetler Komutanı Korgeneral Fehd es-Selman ve Savunma Bakanı İstihbarat İşlerinden Sorumlu Danışmanı Hişam bin Seyf katıldı.

Irak heyetinde ise İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hamid eş-Şatri, Terörle Mücadele Teşkilatı Başkanı Korgeneral Zeyd el-Musevi ve Hava Savunma Komutanı Korgeneral Mühenned el-Esedi yer aldı.

Şarku’l Avsat’ın Irak Haber Ajansı’ndan aktardığına göre Şemmari başkanlığındaki üst düzey Irak güvenlik heyeti dün Suudi Arabistan’a ulaştı. Heyetin ziyaretinde, insansız hava araçları (İHA) dosyası da dahil olmak üzere çeşitli güvenlik konuları ve ortak meselelerin ele alınması, ayrıca iki ülke arasındaki güvenlik koordinasyonu ve iş birliğinin güçlendirilmesi yollarının görüşülmesi planlandı.