Suudi Arabistan'da bir Komünist: Kızıl Paşa Hakimov

Hicaz’da ardından da Suudi Arabistan Krallığı’ndaki Sovyet diplomatik temsilciliğinin ilk başkanı Karim Hakimov (Wikipedia)
Hicaz’da ardından da Suudi Arabistan Krallığı’ndaki Sovyet diplomatik temsilciliğinin ilk başkanı Karim Hakimov (Wikipedia)
TT

Suudi Arabistan'da bir Komünist: Kızıl Paşa Hakimov

Hicaz’da ardından da Suudi Arabistan Krallığı’ndaki Sovyet diplomatik temsilciliğinin ilk başkanı Karim Hakimov (Wikipedia)
Hicaz’da ardından da Suudi Arabistan Krallığı’ndaki Sovyet diplomatik temsilciliğinin ilk başkanı Karim Hakimov (Wikipedia)

Sami İmara
“Bir Yaşam Öyküsü: Karim Hakimov” yalnızca içeriği ve yayınlanma zamanlaması nedeniyle değil, aynı zamanda yazar ile kitabın olaylarının etrafında döndüğü karakter arasındaki vizyon ve kaderlerin yakınlığı nedeniyle de çok önemli bir kitap.
Akademisyen Vitaly Naumkin, kitabın okuyucularına hitaben yaptığı konuşmada, “İki karakteri birbirine bağlayan birçok şey var. Birincisi 2010-2017 yılları arasında Rusya Federasyonu'nun Suudi Arabistan Krallığı Büyükelçisi olarak görev yapan yazar Oleg Ozerov, ikinci ana figür ise, 1924-1928 ve ardından 1936-1937 dönemlerinde Hicaz'daki Sovyet diplomatik misyonunun, ardından SSCB’nin Suudi Arabistan Krallığı'ndaki ilk Temsilcisi olan Karim Hakimov'dur” ifadelerini kullandı.
Kitapla ilgili olarak Rusya'nın başkentindeki siyasi ve diplomatik çevreler tarafından Rusya Dışişleri Bakanlığı Diplomasi Akademisi tarafından özel bir toplantı düzenlendi.
Eski Rusya Dışişleri Bakanı Yardımcısı ve Akademi’nin mevcut Başkanı Alexander Yakovenko, kutlama toplantısında kısa fakat özlü bir açılış konuşması yaptı. Yakovenko, konuşmasında şu ifadelere yer verdi: “Böyle kitaplar sadece Rus literatürünü zenginleştirmekle kalmaz; aksine, genç diplomatlar ve diplomatik çalışmanın sanatını anlamak isteyen herkes için yol gösterici bir kaynak olmaya daha yakın görünüyor”.
Yakovenko, konuşmasında ayrıca Suudi Arabistan'da yedi yıldan fazla zaman geçiren önde gelen Rus diplomatlardan biri olan Büyükelçi Oleg Ozerov'un, 1990 yılında iki ülke arasındaki ilişkilerin yeniden başlamasının ardından, Riyad'daki Sovyetler Birliği'nin ilk büyükelçisi olan meslektaşı Gennady Tarasov’dan aktardıkları üzerinde durdu. Tarasov, Prof. Dr. Vitaly Naumkin ve Büyükelçi Oleg Ozerov'un Suudi Arabistan hakkındaki kitaplarına atıfta bulunarak, “Bundan önce böyle bir literatür ortaya çıksaydı, Rus büyükelçilerinin strateji ve faaliyetleri daha kaliteli olurdu” ifadelerini kullanmıştı.
Bu bağlamda Yakovenko, mümkün olan değişikliğin ne mahiyette olabileceğini sordu. Büyükelçi Ozerov, kitabının ‘ev sahibi ülkedeki koşulları, değişiklikleri hesaba katma ihtiyacına ve sosyokültürel hayatta olayların neden olduğu dalgalanmanın yanı sıra kişisel ilişkilere güvenmenin önemine’ üstü kapalı bir şekilde değindiğini söyleyerek yanıt verdi. Ozerov, 1920’lerde Dışişleri Halk Komiseri (Bakan) Georgi Çiçerin ile birlikte Mekke’de Karim Hakimov tarafından düzenlenen konferansın önemini vurgulayarak tarihteki bazı olayları hatırlattı. 

Gerçekleştirilmemiş ortaklık  
Ozerov, Hakimov’un o dönemde yaptıklarını, eski Rusya Başbakanı Yevgeni Primakov, Tataristan Cumhuriyeti'nin eski Cumhurbaşkanı Mintimer Şaymiyev, ayrıca diğer Arap ve İslam ülkelerinin kuruluşuna katkıda bulunduğu ‘Rusya - İslam Dünyası' Stratejik Vizyon Grubu’nun 2006 yılından itibaren yaptıklarıyla ilişkilendirdi.
Oleg Ozerov, kitabının önsözünde 2011 yılının Eylül ayından bu yana eserinde Hakimov’un ülkesinin Suudi Arabistan büyükelçisi olarak çalışmaları ve Rusya’yı İslam İşbirliği Teşkilatı'ndaki temsil etme faaliyetlerine odaklandığını söyledi. Bunun sonucunda ‘tarihin bugünü etkilediği ve tarihi bilmemenin onu sorumluluktan kurtarmadığı’ kanısına vardığını ifade etti. Ozerov ayrıca tarihi görmezden gelmek ya da anlamamanın iki ülke arasındaki ilişkilere zarar vereceğini ve diplomatların manevra alanının azaltacağına işaret etti.
Bu perspektiften kitap, Orta Rusya'da çoğunluğu Müslüman bir cumhuriyet olan Başkurdistan’ın evladı Karim Abdraufoviç Hakimov’un hayatındaki ‘bilinen ve bilinmeyen’ birçok konuyu ele alıyor. Bilgi, tecrübe ve yaşanmışlık bakımından oldukça zengin olan bu hayatın bilinen kanadında yazar, selefleri olan akademik, kültürel ve bilimsel çalışma erbaplarının yazdıklarını görmezden gelmedi. Yazarın selefleri arasında Gennadiy Gatilov, Gumerov, Damir  Hayretdinov Fve Kosach’ın yanısıra Suudi Arabistan’ın Tarihi adını verdiği kitabı 1986 yılında Moskova’daki et-Tekaddum Yayınevinden çıkan akademisyen Casey Vasiliev,  Eski Sovyet Yemen Büyükelçisi Oleg Peresıpkin ve 1926-2007 arasında Dünya Siyasetinde Suudi- Rus İlişkileri isimli kitabın yazarı Suudi Araştırmacı Macid et-Türki de bulunuyordu.  Yazar, elbette ki Akademisyen Vitaly Naumkin ve son kitabı ‘Gerçekleştirilmemiş Bir Ortaklık: Suudi Arabistan'da İki Dünya Savaşı Arasında Sovyet Diplomasisi’ne değinmeden geçmedi.

Karim Hakimov arşive göz atarken (Bir Yaşam Öyküsü: Karim Hakimov kitabından)
Büyükelçi Ozerov, bu bilimsel çalışmaların en önemlilerini gözden geçirirken, birçok kişinin Hakimov'u bugünün ve onun bilgilerinin bakış açısından değil, onunla yaşayan çağdaşlarının gözünden de tüm nitelikleri ve özellikleri hakkında bilgi edinmek istediği sonucuna vardı.
Oleg Ozerov da kitabına buradan başladı. Karim Hakimov’un çocukluk ve gençlik yıllarını mevcut belgeler ve literatür perspektifinden ayrıca hala hayatta olan yakın ve akrabalarının anılarını kullanarak anlattı. Ozerov, kitabında Müslüman Başkurdistan’ın evladı Hakimov’un 15 Kasım 1890 tarihinde şu anki başkent olan Ufa eyaletindeki Deuma Nehri kıyısındaki Dyusyanovo köyünde dünyaya geldiğini ifade etti. 
Yazar, Hakimov’un sosyal hayatı ve ailesinin ekonomik durumunu ele aldıktan sonra kitabında, Rus temsilcinin Tanrı arayışı hakkında bilgilere yer verdi.
Ozerov, Bolşeviklerin, o dönemin vatandaşlarının, bir gecede devrimci harekete dönüştüğü ve proletaryanın saflarına katılır katılmaz sloganlarını benimsedikleri yönünde söylediklerini tekrarlamanın yanlış olduğunu ifade etti. Yazar ayrıca Hakimov’un aynı inancı paylaştığı vatandaşlarından başlayarak Kur’an’daki hakikati aramak için bir yolculuğa çıktığını ardından da dini ilimleri öğrendikleri ‘medreseleri’ araştırdığını belirtti. Ozerov, İslam ve dini ilimlerle sınırlı olmayan bu bilgi ve ilim arayışının Birinci Dünya Savaşı patlak verene kadar Orta Asya bölgeleri arasında devam ettiğini ifade etti. Hakimov, aldığı eğitim ve kazandığı deneyimlerle onur sahibi siyasi bir figüre dönüşmeyi başardı. 1917 yılında meydana gelen ve birçok Müslüman’ın Ekim Sosyalist Devrimi’ni desteklemeye başladığı bir dönemde bile İslam ve dini mezhebinin sembolleri ile ilişkilerini sürdürebildi.
 Yazar, Hakimov'un kişiliğinde meydana gelen dönüşümleri, bir yandan din ile devrim arasında meydana gelen paradoks ve anlaşmazlıkları, diğer yandan devrim ve komünizm inancının etkisi altında meydana gelen psikolojik etkileşimleri, üçüncü bir açıdan İslam inancı ve imana bağlılığı ele alıyor. Yazar, kitabında Tanrı'ya inanmayan sosyal demokratlar ile tek tanrı inancına sahip olan Müslümanlar arasındaki örtük farklılıklar üzerinde duruyor. Ancak o dönemden sonra yaşanan olaylar Hakimov'u, dinler meselesinin yanısıra ulusal sorun ve buna dayalı kaderini tayin hakkı gibi iki temel konuyu en iyi bilenlerden biri olması nedeniyle Sosyal Demokratlar içinde devrimci ve siyasetçi saflarına yükseltti.

Lenin ve Stalin’in kamçısı
Bu durum onu, Lenin, Stalin ve Buharin de dahil olmak üzere, devrimci hareketin en büyük sembolleriyle mücadele edebileceği ayrıcalıklı bir konuma yükseltti. Hakimov çıktığı eğitim yolculuğunu Sibirya’nın batısındaki Tomsk şehrindeki bir okulda tamamlamayı başardı. Ardından Sosyalist devrimin zaferinden sonra devrim lideri Vladimir Lenin’in İslam ve komünizmi yakınlaştırma çabaları sırasında çok sayıda partisel ve siyasi pozisyon kazandı. Ozerov kitabında bu konuyla ilgili tartışmalar ve manevraların birçok detayına yer verdi. Söz konusu detaylar Hakimov'un ‘merkez’ adaylığını kazanarak Orta Asya'daki Türkistan'a müfettiş olarak gönderilmesi ve Doğu Cephesi'nin büyük askeri komutanı Farunze ile Taşkent'e seyahat etmesini de içeriyordu. Ozerov, Hakimov'un Farunze’den çok şey öğrendiğini ve hem partizan hem de siyasi düzeyde insan sarrafı olduğunu söyledi.
Yazarın Hakimov'un bu bölgenin tarihini ve bununla birlikte Bolşeviklerin ve Kızıl Ordu'nun muhaliflere karşı kazandığı zaferleri ele almaya önem vermesi bizim açımızdan dikkat çekici oldu. Ozerov başarı olarak nitelediği konularda, o bölgede edindiği bilgi birikimi ve tecrübelere dayanarak Hakimov’un rolüne vurgu yaptı.
Büyükelçi Oleg Ozerov, meydana gelen çatışmaların ve savaşların detaylarına yaptığı atıfta, 1919-1920 yıllarında Buhara Halk Sovyet Cumhuriyeti'nin ilanı ve bununla ilgili gelişmeler üzerinde durdu. Söz konusu gelişmelerden birinin de çok sayıda Özbek’in ‘muhalif eğilimleri’ nedeniyle Arap bölgelerine sürülmeleri olduğuna işaret etti. Suudi Arabistan Krallığı'nın kurucusu Kral Abdulaziz'in kurduğu otorite organları Orta Asya'dan gelen bu vatandaşların kendileri hakkında bilinen eğitim ve bilgiler doğrultusunda ülkeye yerleştirilmesiyle ile ilgilendi. Bu organlar arasında Dışişleri Bakanlığı da bulunuyordu. Bu kişiler, Cidde’de Sovyet Rusya ve ardından Sovyetler Birliği ile yakınlaşma karşıtları olarak ortaya çıktı. Daha sonraları Hakimov, Cidde’de çalıştığı dönemde bu trendlerle çatışacaktı.

İslam ve Komünizm Karışımı
Hakimov, Semerkant'ın temsilcisi, ardından Merkezi Yürütme Komitesi, yani hükümetin bir üyesi olarak seçilmesine kadar bu bölgedeki parti organizasyonlarında yer aldı. Dokuzuncu Merkez Yürütme Kurulu Kongresi, Türkistan Özerk Sovyet Cumhuriyeti'nin yeni anayasasını onayladı. Söz konusu anayasada, Özbekistan ve Türkmenistan Cumhuriyetleri'nin 1924'te kuruluş ilanına kadar yürürlükte kalan Rusya Sovyet Federatif Cumhuriyeti ile karşılıklı ilişki alanları belirlenmişti.
Yazar kitabında, Hakimov’un politik yaşamı ve partide bulunduğu birçok faaliyeti oldukça ayrıntılı bir şekilde ele alıyor. Hakimov, bölge liderlerinin önde gelen bir üyesi, çoğunlukla liderlik görevlerinde şahit olduğu tüm olay ve çatışmaların birincil katılımcısı, Buhara Komünist Partisi Merkez Komitesi Sekreteri, orada Rusya Federasyonu'nun bir temsilcisi oldu. Bu, dış politika düzeyindeki ilk diplomatik göreviydi. Bu nedenle, özellikle Buhara Cumhuriyeti'nin bölünmesi sırasında Afganistan'la yaşanan çatışmalar göz önünde bulundurulduğunda, imtihanlarından en iyisini burada verdi.
Bütün bunların ışığında, Moskova'daki Sovyet liderliği, Hakimov'un, Buhara'dan tayin edilmesi zamanının fazlasıyla uygun hale geldiğini düşünmesinin ardından SSCB’nin 26 Şubat 1921'de İran'la imzaladığı antlaşmanın şartlarının uygulanmasını takip etmek üzere 15 Eylül 1921'de İran Başkonsolosu atanmasına karar verdi. Ancak yazar Oleg Ozerov, Hakimov için bir sonraki pozisyonun belirlenmesi konusunda Rus başkentinde yapılan görüşmelerin ayrıntılarını sıralarken, Tatar araştırmacısı Rashid Shakrov, o sırada Hakimov'un diplomatik örtü altında KGB bünyesinde çalışmak üzere görevlendirilmesinin düşünüldüğünü söyledi. Ancak kısa süre sonra bu bilginin kaynağına sahip olmadığını söyleyerek düzeltti.
Yazar, verdiği tüm ciddi bilgilere ve bütünüyle Hakimov'un uluslararası ilişkilerle ilgilenen bir devlet adamı olarak faaliyetine odaklanmış olmasına rağmen, kişisel yaşamına da atıfta bulunmayı ihmal etmedi. Hatice Ainuddin Nogaeva ile yaptığı evlilik meselesine de değine Ozerov, Hakimov’un eşinin sanatsal performanslarını sergilemek için gelen bir grup sanatçının Türkistan'ı ziyareti sırasında tanıştığı Tatar köylü bir aileden olduğunu söyledi. 1921 yılının Haziran ayında yaptıkları evliliğin Şamil (Shamil) adını verdikleri bir oğlan çocuğuyla taçlandığını ifade etti. Ozerov, dans edip şarkı söyleyebilen Tatar bir kadınla evlenme fikrinden hoşlanan devlet adamı Karim Hakimov'un sanatsal romantik doğasına atıfta bulundu. Annesinin bu özelliklerinin daha sonra 1927 yılında doğan kızları Flora’ya miras kaldığını ifade etti. Neden olmasın? Hakimov’un kendisi de sanata eğilimliydi. Rusya'nın merkezindeki Orenburg'daki faaliyeti sırasında bir sanat grubuna katılmıştı.
Arap dönemi
Oleg Ozerov, Karim Hakimov'un biyografisinde;  Alexei Vasiliev, Vitaly Naumkin ve Moskova'daki ve büyük Rus şehirlerindeki bilim camiasının diğer önde gelen yıldızlarının da aralarında bulunduğu çok sayıda Rus ve Sovyet araştırmacı, akademisyenin kitaplarında birçok ayrıntı bulduğunu söylediği Arap dönemini anlatıyor. Yazar, bu kitaplar ve bilimsel çalışmaların birçoğunun, Hakimov'un 1924-1926 ve 1936-1937 dönemlerinde Suudi Arabistan'da ikamet ettiği ve çalıştığı yıllarda Rusya Dışişleri Bakanlığı arşivlerine ve Hakimov'un bu bakanlık liderleriyle yazışmalarına dayanan faaliyetleriyle ilgilendiğine dikkat çekiyor.
Ozerov, ‘Rusya’nın Ortadoğu’ya İlgisinin Kaynakları’ başlığı altında, vaftizinden ve Hristiyanlığa girişinden bu yana Moskova Emirliği’nin ve ardından Rus İmparatorluğu’nun ilgisinin tarihini, Kudüs’teki Kutsal Topraklar’a hac kervanlarıyla ve 1854’deki Kırım Savaşı’na kadar geçen yüzyıllar boyunca devam eden olayları ele aldı. Bu ayrıca Saint Petersburg Üniversitesi'nde Oryantalizm Fakültesi'nin kurulduğu tarihtir. Yazar, 1840'ta El-Ezher'den Rusya'ya gelen Şeyh İyad et-Tantavi'nin Arapça öğretimine katkılarını hatırlattı. Ayrıca Ortadoğu ve Hicaz bölgesindeki kutsal toprakları ile birçok yakınlaşma kaydeden olaylardan da bahsetti.
Ozerov, Rus İmparatorluğu’nun, bu kitabın ana karakteri ve odak noktası Karim Hakimov'un daha sonra gönderildiği Arap Yarımadası'ndaki ilk konsolosluğunu 1891'de açarak, ülkesindeki Müslümanların Kutsal Topraklarda Mekke ve Medine'deki hac kervanlarını kısa sürede güçlendirdi.

Lenin’in Sykes-Picot anlaşmalarına ilişkin tutumu
Belki de Lenin’in 25 Ekim 1917’de Ekim Sosyalist Devrimi’nin lideri olması kaderin bir güzel tesadüfüydü. Lenin, aynı yılın aralık ayında İzvestia gazetesinde, Sykes-Picot anlaşmalarını kınadığını ve Çarlık hükümeti tarafından akdedilen tüm anlaşmaları feshettiğini yazarak bu bölgeye olan ilgisini ortaya koymuştu. Bu Şerif Hüseyin’in Sovyet otoritesiyle temaslara geçmesine neden olmuştu. Bu durum Britanya’nın yanıt verilmesi için aceleci davranmasına yol açtı. 4 Ocak 1918’te Kahire’deki İngiliz istihbarat temsilcisi tarafından İngiliz hükümeti adına Hicaz Kralı’na, Londra’nın birleşik bir Arap devletinin kurulmasını desteklemeye hazır olduğunu belirttiği bir muhtıra gönderilmişti. Şerif Hüseyin ise hareket temsilcileriyle görüşmelerin başlatılması çağrısında bulunmuştu.
Yazara göre, o andan itibaren, yeni Sovyet Rusyası, Arapların da planlarından vazgeçmek istememesi ışığında Ortadoğu'da hareket özgürlüğünü garanti eden kartlara sahip olduğunu düşündü. Hatta İngilizlerin emri ile henüz kurulmamış Arap Devleti adına Siyonistlerle görüşmelere bile girdiler. Faysal bin Şerif Hüseyin ile Siyonist hareketin lideri Haim Weizmann arasında, 3 Ocak 1919’da Arap Devleti ve Filistin’in tüm ilişkilerinde ve aldıkları önlemlerde anlayış ve iyi niyeti dikkate almalarını şart koşan bir anlaşma imzalandı. Bu amaçla iki Arap ve Yahudi temsilciliği açılarak akredite edildi. ( Oleg Ozerov, Bir Yaşam Öyküsü: Karim Hakimov, Moskova 2020, s.148)
Araplar ve Sovyetler arasındaki ilişkinin tarihinin, özellikle Sovyet - Suudi ilişkilerinin Georgi Çiçerin başkanlığındaki Sovyetler Birliği delegasyonunun liderlik ettiği 1922-1923 Lozan Konferansı’na; Suriye, Filistin, Mısır ve Hicaz’dan birçok Arap örgütü ve hareketinin temsilcilerinin katılmasıyla başladığını belirten yazar, Arap delegelerinin, Batı ülkelerinin Birinci Dünya Savaşı bittikten sonra Arap ülkelerine vaat ettikleri bağımsızlıkları vermelerini sağlamak için birçok görüşme yaptıklarını söyledi.

Hakimov ile Cidde’deki diplomatik görevliler  yıl 1924 ( Bir Yaşam Öyküsü: Karim Hakimov adlı kitaptan)
Ozerov ayrıca, Cidde’de bir Sovyet konsolosluğu açma fikrinin bu konferansın çalışmaları sırasında ortaya çıktığını ifade ediyor. Churchill, Moskova'ya gönderdiği mektupta, “Bu, Cidde'nin Mekke'ye yakın olması ve Sovyet konsolosunun İslam dünyasının kalbinde yer alacak olması hasebiyle bizimle ilişki kurmaktan kaçınan tüm ülkelerin temsilcileriyle yakınlaşma için bir fırsat bulmayı sağlayacağı anlamına gelir. Ayrıca İslam dünyasının kalbinde uygun bir isme sahip olmamız gerek" ifadelerini kullanarak bu konsolosluğu açma fikrini sunmuştu.  (Oleg Ozerov, Bir Yaşam Öyküsü: Karim Hakimov, s.150)

Arapların İlk Sovyet Komiseri
Bolşevik Parti Politbürosu’nun iki haftadan daha kısa bir süre içinde buradaki jeopolitik varlığın güçlendirilmesi perspektifinden bu bölgeyle resmi ilişkiler kurma konusunda aldığı hızlı kararın nedeni de buydu. 18 Ocak 1923 tarihinde Hicaz’daki siyasi misyonunun üyelerinin siyasi komiser, sekreter, Arapça ve Türkçe tercüman, matbaa çalışanı, muhabir ve nöbetçi olmak üzere altı kişiden oluştuğu onaylandı. 

Arap kıyafetleri içinde Hakimov ( Karim Hakimov’un Biyografisi adlı kitaptan)
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analiz habere göre Moskova, bölgedeki ilk diplomatik  görevi için en  uygun konumu arama seçenekleri ile karşı karşıya kaldı. Tam diplomatik temsil çerçevesinde olmamanın ve konsoloslukla yetinmenin daha iyi olacağını düşünüldü. 27 Kasım 1923'te konsolosluğun karargahı olarak Cidde seçildi. Cidde söz konusu dönemde hakkında ‘daha aktif ve etki alanlarını genişletmeye kararlı olsa da, çok fazla gizemli bir karaktere sahip’ ifadeleri kullanılan Prens Abdulaziz bin Suud'un başkanlığındaki Necd Emirliği'ne bağlı bulunuyordu. (s.150)
Karim Hakimov’un  Moskova’nın İslam ve Komünizm arasındaki bağlantı üzerine yapmış olduğu plandan dolayı Arap Yarımadası’ndaki İslami kökenli ilk Sovyet komiseri olmasına seçimle karar verildi. Ancak faaliyete geçirilemedi. Bu görevlendirme pratikte Hakimov’un Moskova’ya çağrılmasıyla sona erdi. Hapis cezasına çarptırılan Hakimov, 1938 yılının Ocak ayında casusluk yaptığı suçlamasıyla idam edildi.
Bu, Moskova’dan gelebilecek başka araştırmalarla ele alınabilecek, birçok ayrıntıyla iç içe geçmiş durumda olan çok karmaşık bir hikaye... 



Kral Selman: Devletimizin kuruluşu tevhid, adalet ve dağınıklığın tek bayrak altında toplanması üzerine inşa edildi

Kral Selman bin Abdulaziz Al Suud (Şarku’l Avsat)
Kral Selman bin Abdulaziz Al Suud (Şarku’l Avsat)
TT

Kral Selman: Devletimizin kuruluşu tevhid, adalet ve dağınıklığın tek bayrak altında toplanması üzerine inşa edildi

Kral Selman bin Abdulaziz Al Suud (Şarku’l Avsat)
Kral Selman bin Abdulaziz Al Suud (Şarku’l Avsat)

Suudi Arabistan’ın “Kuruluş Günü” dolayısıyla bir mesaj yayımlayan Kral Selman bin Abdulaziz Al Saud, devletin tevhid kelimesi etrafında şekillendiğini, adaletin tesisini ve toplumsal birliğin sağlanmasını temel hedef olarak benimsediğini vurguladı.

Kral Selman, sosyal medya platformu X’teki resmî hesabından yaptığı paylaşımda, “Bu mübarek devletimizin kuruluşunu, ecdadımızın tevhid kelimesi, adaletin tesisi ve dağınıklığın tek bayrak altında toplanması üzerine inşa ettiği o şanlı günü anıyoruz; ki Allah’ın lütfuyla bu sayede güvenlik ve refah sağlanmıştır” ifadelerini kullandı.

ddeffde
Suudi bölgeleri, “Kuruluş Günü” münasebetiyle süslendi (SPA)

Selman bin Abdulaziz Al Saud ile Veliaht Prens ve Başbakan Muhammed bin Selman, “Kuruluş Günü” münasebetiyle Körfez, Arap ve İslam ülkelerinin liderleri ile üst düzey yetkililerinden tebrik mesajları aldı. Mesajlarda Suudi Arabistan’ın sahip olduğu saygın uluslararası konuma, sürdürdüğü kalkınma hamlelerine ve medenî katkılarına dikkat çekilirken, bölgesel güvenlik ve istikrarın desteklenmesi ile barışın güçlendirilmesindeki rolü övüldü.

Liderler, ülkeleri ile Suudi Arabistan arasındaki seçkin ilişkilerden duydukları memnuniyeti dile getirerek, ortak çıkarlar doğrultusunda bu ilişkilerin tüm alanlarda daha da güçlendirilmesi arzusunu ifade etti. Ayrıca Suudi Arabistan ve halkı için, bilge liderliği altında ilerleme ve refahın sürmesini temenni ettiler.

dfrgt
Suudi devletinin tarihi hakkında düzenlenen akademik oturumlardan bir kare

Kuruluş Günü yıldönümü, Suudi şehirlerinin sokaklarının yeşil renkler ve geleneksel kıyafetlerle süslendiği bir döneme denk geldi. Pazar günü ülkenin tüm bölgelerinde kültürel ve eğlence içerikli büyük etkinlikler başlatıldı. Başkent Riyad başta olmak üzere krallığın şehirleri, binlerce vatandaş, mukim ve turisti çeken kültürel ve turistik merkezlere dönüştü.

Bu yılki anma, Ramazan gecelerine de denk geldi. Etkinlikler, Ramazan atmosferinde gece kutlamaları ve zengin içerikli millî programlarla gerçekleştirildi. Ülkenin farklı bölgelerinde, yaklaşık üç asır önce Birinci Suudi Devleti’nin kuruluşundan bu yana vatandaşların liderleriyle olan bağını ve köklü tarihî derinliği yansıtan gösteriler düzenlendi.

Diriyeh… Tarihin atan kalbi

Kutlamaların merkezinde tarihî Diriyeh yer aldı. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan et-Turayf Mahallesi, Diriyeh Kapısı Geliştirme Otoritesi tarafından düzenlenen nitelikli etkinliklere ev sahipliği yaptı. Et-Turayf’ta gerçekleştirilen Kuruluş Günü programları, ziyaretçileri tarihî atmosferle buluşturan özel deneyimler sundu.

fd bv
Riyadh Municipality, Kuruluş Günü dolayısıyla başkentin yol ve meydanlarını 5 binden fazla dekoratif aydınlatmayla süsledi (SPA)

Turayf Meclisi’nde çocuklara yönelik atölyeler aracılığıyla Diriyeh’ın hikâyeleri anlatılırken, Nevvaf el-Huveymil de tarihî anlatımı zengin sunumlarla izleyicilere aktardı.

“Mısyaan Oturumları” kapsamında Dr. Faysal el-Âmir, Diriyah’ın mirası ve Suudi devletinin yayılma süreci üzerine akademik içerikli oturumlar gerçekleştirdi. Ayrıca Arap atı gösterileri ve Kuruluş Günü rehberli turları düzenlendi. Bu turlar, kuruluş döneminde liderlik, toplumsal ortaklık ve fedakârlık rollerini öne çıkaran tarihî güzergâhlarda yapıldı.

Başkent… Modernite ile mirasın buluşması

Riyad’ın merkezinde yer alan Kasr el-Hukm bölgesi ve Adl Meydanı’nda, Riyad Kraliyet Komisyonu himayesinde millî etkinlikler düzenlendi. Program kapsamında, devletin kuruluş aşamalarını çağdaş görsel tekniklerle anlatan “Mikhyal Hal el-Awja” sergisi gerçekleştirildi.

Riyad Belediyesi, Kuruluş Günü dolayısıyla başkentin ana arterlerini ve meydanlarını 5 binden fazla dekoratif aydınlatmayla süsledi. Bu düzenlemeler, şehrin farklı mahallelerinde günün görünürlüğünü artırırken, devlet tarihine duyulan gururu yansıtan bütüncül bir görsel atmosfer oluşturdu.

fdvfd
Cidde, Kuruluş Günü münasebetiyle kutlama programı başlattı (SPA)

Aydınlatma çalışmaları, devlet tarihine duyulan aidiyet ve gururun sembolü olarak başkent sokaklarında kimlik ile ışığı bir araya getirdi. Yollar ve meydanlar, 299 yıllık inşa ve fedakârlık sürecini simgeleyen millî tablolar hâline dönüştü. Bu görüntü, Kuruluş Günü’nün vatandaşların gönlündeki yerini ve liderliğe bağlılık anlamlarını yansıttı.

Riyad Belediyesi, park ve meydanlardaki etkinliklerini sürdürerek, kamusal alanlarda Kuruluş Günü’nün görünürlüğünü artırdı ve tarihî köklere duyulan gururu pekiştirdi.

Kutlamalar yalnızca başkentle sınırlı kalmadı. Kral Selman’ın her yıl 22 Şubat’ın “Kuruluş Günü” olarak kabul edilmesine ilişkin kraliyet kararnamesi yayımlamasından bu yana beşinci kez kutlanan bu millî münasebet kapsamında, 13 Suudi bölgesinde eş zamanlı etkinlikler düzenlendi.

Cidde’de birkaç gün sürecek kapsamlı bir program başlatıldı. Şehrin ana yolları, meydanları, kapıları ve parkları süslenirken, 22 Şubat’ta Prens Macid Parkı’nda sahra etkinlikleri düzenlendi. Programda doğan ve at gösterileri, el sanatları köşeleri, çocuk etkinlikleri, resim ve kına faaliyetleri yer aldı. Cidde’deki kutlamalar, Kuruluş Günü’nün tarihî derinliğini ve millî kimlikle gurur duygusunu yansıttı.

Tabuk bölgesinde ise kamu ve özel sektör kurumlarının katılımıyla şehir ve vilayetlerde 23 millî, kültürel ve miras temalı etkinlik düzenlendi. Bu faaliyetler, münasebetin tarihî derinliğini ortaya koyarken aidiyet ve millî kimlik değerlerini güçlendirdi.


Kuruluşundan vizyonuna... Suudi devleti ve sözlü tarihi

Kral Abdulaziz bin Abdurrahman (X)
Kral Abdulaziz bin Abdurrahman (X)
TT

Kuruluşundan vizyonuna... Suudi devleti ve sözlü tarihi

Kral Abdulaziz bin Abdurrahman (X)
Kral Abdulaziz bin Abdurrahman (X)

 

Araplar, temel yapıları, kültürel kimlikleri ve miraslarıyla, sözlü bir toplum olarak tanımlanıyor; ağırlıklı olarak söz ve şiirle var olmuş bir kimlikleri bulunuyor. Şiire ve sözün gücüne hayran olan Araplar, ifadeyle büyülenir, kelimelerle hareketlenir ve kelimenin anlamını canlı imgelerle hayatlarına, çevrelerine, değerlerine ve ahlaki normlarına yansıtır. Arap şiirleri, atasözleri, hikâyeleri; hatta soy ağaçları ve tarihî olayların kaydı, nesilden nesile sözlü olarak aktarılmıştır. Meğazi, siyer ve tarih kitaplarındaki isnad zincirleri, Kur’an tilavetlerinde ve hadis rivayetlerindeki icazetler, Arap kültüründe sözlü geleneğin merkezî rolünü halen gözler önüne seriyor. Bu gelenek, Arap kültürünün ufukları genişlese ve yazılı kültür sanat, bilim ve edebiyat alanlarında gelişse de günümüzde hâlâ yaşatılmakta ve kültürel yaşamın önemli bir parçası olarak varlığını sürdürmektedir.

Meşruiyet unsuru olarak ulusal hafıza

Devletler yalnızca toprak ve iktidara dayanmaz; varlıklarını anlamlı kılan ve sürekliliğini sağlayan ortak bir anlatıya da ihtiyaç duyarlar. Suudi Arabistan’ın sözlü kültürel belleği, ulusal bir anlatının oluşumuna katkı sağlamış, kaos döneminin ardından hukuk ve adaletin egemen olduğu bir devlet imajını pekiştirmiş, kuruluşun sembolizmini vurgulamış ve kuşaklar arasında bağlılık ile dayanışma değerlerini aktarmıştır.

Ancak modern devlet için bu hikâyeleri yalnızca geleneksel sosyal çerçevede tutmak yeterli değildir. Bu anlatılar, ulusal bir proje kapsamında yönetilen ve kullanılan kurumsal sembolik sermayeye dönüştürülebilir. İşte burada korunmaktan vizyona geçiş başlar.

Değişim dönemlerinde, özellikle hızla ilerleyen ekonomik ve sosyal dönüşümler bağlamında, ulusal kimlik sürekli yeni zorluklarla karşı karşıya kalır. Ulusal vizyonlar yalnızca ekonomik yapı kurmakla kalmaz, aynı zamanda vatandaşlık ve aidiyet anlayışını yeniden tanımlar. Dolayısıyla asıl mesele, sözlü anlatıları saklamak değil, onları işlevsel hale getirmektir; hikâyeleri sadece hatırlamaktan öte, yeniden okumak, yorumlamak, eğitimde ve dijital etkileşimli içeriklerde kullanmak, yerel bellekleri kapsayıcı bir ulusal anlatıya bağlamaktır. Böylece hafıza, sadece geçmişe özlem değil, kimliği harekete geçiren bir güç haline gelir.

Terminoloji düzenleme

1- Sözlü miras: Nesilden nesile konuşma, anlatım veya performans yoluyla sözlü olarak aktarılan ve hikâyeler, atasözleri, şiirler, masallar, şarkılar, ilahiler ve efsaneleri içeren mirastır.

2- Sözlü anlatım: Bu, görgü tanıkları ve çağdaşlarından sonraki nesillere sözlü iletişim ve aktarım yoluyla anlatılan bir tarih kaynağıdır.

3- Sözlü tarih: Modern bir terim ve tarih yazımının bir dalı olan sözlü tarih, uzmanlar tarafından tarihi olaylara tanık olan kişilerin sözlü anlatılarını bilimsel standartlara uygun olarak ve kayıtlı ve filme alınmış röportajlar yoluyla, inceleme, doğrulama ve titiz bir değerlendirmeye tabi tutularak belgelemek için kullanılan bilimsel bir yöntem olarak tanımlanır.

Bu nedenle, sözlü mirasın tüm sözlü ifade biçimlerini içerdiğini ve her tarihsel anlatının sözlü tarih olarak kabul edilemeyeceğini görüyoruz.

Araştırmacılar ve tarihçiler genellikle ‘sözlü miras’, ‘sözlü anlatı’ ve ‘sözlü tarih’ terimlerini karıştırırlar, bu da alıcılar arasında kafa karışıklığına neden olur.

Sözlü gelenek ve yazı

Sözlü anlatı, tarih yazımının temel taşlarından biri olarak öne çıkıyor. Tarih biliminin gelişmesiyle birlikte, sözlü anlatılar tarihî belgeleri tamamlayıcı bir nitelik kazandı. Araştırmacılar, bu anlatıların belirli bir döneme ilişkin bazı olayları aydınlattığını, gizemleri çözümlediğini ve toplumun davranışlarını, değerlerini ve özelliklerini yansıttığını belirtiyor. Sözlü anlatılar, kişisel anılardan toplumsal hikâyelere kadar günlük yaşam, yaşam biçimleri, meslekler, sosyal ilişkiler ve çeşitli uygulamalar hakkında bilgi sunuyor; tarım, ticaret, hayvancılık ve eğitim gibi alanları da kapsıyor.

Resmî tarih ve yazılı belgeler genellikle siyaset ve savaş odaklıyken, sözlü anlatı alışkanlıklar, gelenekler ve toplumsal, ekonomik ve kültürel konulara ışık tutar. Aynı zamanda yemek ve içecekler, kıyafetler, tedavi yöntemleri, sanat, oyunlar, sohbetler, seyahat hikâyeleri, aşk ve yaşam öyküleri ile acı, hastalık ve ölüm öykülerini de aktarır. Sözlü anlatılar, duyguları ve düşünceleri ifade ederek bazı kayıtlar, kişisel günlükler ve aile belgelerinde de bulunabilen içsel deneyimleri gün yüzüne çıkarır.

Araştırmacılar, Arapların sözlü mirasa ve sözlü anlatıya gösterdiği ilginin geçici ya da modern bir uygulama olmadığını vurguluyor. Dr. Abdullah el-Asker’e göre, “Müslüman bilim insanları sözlü anlatılardan yararlanmak için bilimsel kurallar geliştirdi. Bu kurallar zamanla bağımsız ilim dallarına dönüştü; örneğin isnad ilmi, râvî ilmi, cerh ve tadil, hadis terimleri ve daha birçok alan.” Arapların bu yöntemle sözlü mirası sistematik şekilde topladığı ve yazıya geçirdiği, özellikle hadislerin derlenmesinde uygulandığı ifade ediliyor.

Sözlü miras

Sözlü edebî miras, şiir ve haberler gibi alanları kapsar. Dr. Ömer es-Seyf, bu konudaki çalışmaları şöyle özetliyor: “Sözlü şiir mirasının kaybolma tehlikesi fark edildiğinde, sözlü miras toplandı, sınıflama ve belgeleme sistemleri kuruldu, ardından çalışma ve analiz süreci başladı. Râvîler, dil materyalini toplarken belli kurallar ve ölçütler belirledi. Amaç, saf Arap dilini, yabancılarla karışmamış seçkin Araplardan derlemekti. Ayrıca, dilsel sezgi ve kullanımın İslam Devleti’nin genişlemesiyle değiştiği düşüncesiyle belirli bir döneme ait eserler önceliklendirildi. Materyal toplandıktan sonra dil, edebiyat, tarih ve hadis alanlarında yoğun bir yazım faaliyeti başladı ve birçok önemli yazılı kayıt oluşturuldu. Bu kayıtlar, halen mevcut olan metinlerin incelenmesi, analiz edilmesi ve gizli anlamlarının ortaya çıkarılması çalışmalarının temelini oluşturdu. Bu nedenle, Arapların sözlü mirası toplama ve yazıya aktarma geleneğinin yeni bir uygulama olduğunu söylemek doğru değil; ancak sözlü mirasın yazılı hale dönüşmesi, ona günümüzdeki saygı ve değeri kazandırdı, bu saygı günümüzdeki sözlü mirasta eksik.”

Özellikle Suudi Arabistan örneğinde ise birçok sözlü miras halen yazıya geçirilmiş değil. Bu durum, henüz keşfedilmemiş tarihî bir hazine ve büyük bir bilgi alanı olarak değerlendiriliyor; mevcut kaynaklardan yalnızca küçük bir kısmı gün yüzüne çıkarılabilmiş durumda.

Suudi tarihçilerin yaklaşımı

Suudi tarihinin, çok çeşitli bileşenleri, kanalları ve zengin mirasıyla Arap-İslam tarihinin bir devamı olduğu dikkate alındığında, tarihçilerin yoğun şekilde başvurduğu sözlü anlatılar öne çıkıyor. Suudi tarihçiler, devletin kuruluşundan yaklaşık üç yüzyıl önce başlayarak sözlü anlatıları farklı yollarla derlemiş ve kendi yöntemlerine göre Suudi tarihini yazmışlardır. Dr. Abdullatif el-Hamid’in, devletin kuruluşundan Kral Abdulaziz dönemine kadar 18 tarihçinin sözlü anlatıları belgeleme yöntemlerini incelediği araştırmasına göre, bu tarihçiler üç okulda sınıflandırılabiliyor: Birinci okulda yer alan İbn Bişr, Muhammed el-Ubeyyid, Abdurrahman bin Nasır, ez-Zerklî ve Muhammed el-Ukaylî, sözlü anlatılardan faydalanmış ve bunları titiz, bilimsel bir yöntemle belgelemiştir. Bu yaklaşım, olayları doğrudan tanıklardan veya güvenilir aktarımlardan almayı, anlatıyı iletenin adını, olayın yerini ve niteliğini kayda geçirmeyi içeriyordu.

İkinci okuldaki İbn Gınâm, el-Bessâm, İbn İsa, er-Reyhânî, Mukbil ez-Zekîr, Halid el-Ferac, Hafız Vehbe, Suud bin Hezlûl, Ahmed Attar ve Muhammed Âl Abdulkadir ise sözlü anlatıları sistematik olarak belgelemedi; yalnızca eserlerinin girişlerinde kaynak olarak işaret etmekle yetindiler. Üçüncü okulda yer alan İbn Abbâd, el-Fâhırî ve İbn Davyân ise sözlü kaynaklarını veya belgelemeye dair yöntemlerini hiç belirtmedi.

Sözlü miras geleneği

Suudi devletinin kuruluş dönemine bakıldığında, yerel toplulukların kolektif hafızasında, devletin kurulmasından önce yaşanan kaos ve adaletsizlik ile kurulduktan sonraki değişimle ilgili birçok aktarım yer alıyor. Bu durum, Kral Abdulaziz döneminden önce ve onun döneminde yaşanan olaylarla ilgili anlatılan hikâyelerle paralellik gösteriyor. Ayrıca, insanların günlük yaşamlarına ve geçim koşullarına dair tasvirler de sözlü anlatılarda yer alıyor.

‘Meclisler’ ise adeta birer tarih platformu olarak tanımlanabilir; burada haberler paylaşılır, hikâyeler anlatılır ve şiirler okunur. Bu meclislerin kendine özgü kuralları, adetleri ve gelenekleri bulunmakta ve bunlara uyulması beklenmektedir.

Sözlü anlatıda yeterince dikkat çekilmeyen bir diğer konu da kadının rolüdür. Kadınlar yalnızca anlatıları koruyan kişiler değil, aynı zamanda ailelerin sosyal yaşamındaki ayrıntıları ve tarihî hikâyeleri aktaran anlatıcılardır. Bu görev, ‘büyükanneler’ aracılığıyla nesiller boyu sürdürülmüş ve günümüzde de devam etmektedir.

Şiirler, özdeyişler ve atasözleri ise tarihî olayları ve yaşanmış vakaları kaydeden hazineler olarak değerlendirilmektedir; bu eserler, olayları bir şiir dizesi, bir öğüt veya atasözü şeklinde özetlemiştir.

Tüm bu unsurlar, resmi yazılı kaynaklarda yer almayan tarihî bilgileri günümüze taşıyan sözlü mirasın önemli örnekleri olarak değerlendirilmektedir.

Güvenilirlik, önyargı ve seçici hafıza sorunu

Sözlü anlatılar, olayları birebir olduğu şekilde aktarmaktan ziyade, anlatıcının zamanı, bilinci ve topluluğun kimliği doğrultusunda yeniden şekillendirir. Bu nedenle sözlü anlatılar, doğrudan hazır bir gerçek olarak kabul edilmez; eleştirel bir bakışla, üç temel noktaya dikkat ederek değerlendirilmelidir.

Güvenilirlik: Bellek zamanla değişir ve hikâyenin tekrar edilmesi ile anlatıldığı bağlamdan etkilenir. Çözüm, anlatıyı tamamen göz ardı etmek değil, diğer anlatılarla karşılaştırmak, varsa belgelerle doğrulamak ve ortaya çıkış zamanı ile koşullarını anlamaktır.

Önyargı: Anlatıcı, sosyal, sınıfsal veya politik bir konumdan konuşur; topluluğunun rolünü abartabilir, meşrulaştırabilir veya sembolizmi güçlendirebilir. Bu nedenle sözlü anlatı, hem olayları hem de anlatıcının perspektifini yansıtan bir kaynak olarak okunmalıdır.

Seçicilik: Toplumlar, kendi anlatılarını destekleyen bilgileri korur, rahatsız edici olanları sessiz bırakabilir; bu sessizlik de bir göstergedir. Dolayısıyla boşluklara ve anlatılmayanlara dikkat etmek, yalnızca anlatıyı aktarmakla yetinmemek gerekir. Bu yaklaşım, sözlü anlatıyı basit bir hikâyeden, bilimsel olarak analiz edilebilecek bir materyale dönüştürür.

Dr. Abdullah el-Asker bu konuyu şöyle açıklıyor: “Tarihçinin, sözlü anlatıları incelemesi, değerlendirmesi, ardındaki motivasyonları ve aktarım biçimini bilmesi önemlidir. Bu çalışma, anlatının stilistik yapısını, amacını ve anlatıcının arka planını incelemeyi de kapsar. Tarihçi, ayrıca sözlü anlatının iç ve dış yapısını da tarihçilerce bilinen yöntemle analiz etmelidir. Tüm bu adımlar başarıyla tamamlandığında, sözlü anlatı yazıya geçirilebilir ve bilinen belgeler gibi tarihî bir belge haline gelir.”

Kültürel mirası ve sözlü anlatıları belgeleme çabaları

Tüm bunlara rağmen, Suudi devletinin kuruluşundan bu yana sözlü anlatıları belgeleme çabalarının var olduğu söylenebilir. Daha önce değinilen bazı tarihçilerin çalışmalarının yanı sıra, bireysel ve kurumsal girişimler de sözlü mirasın, özellikle sözlü anlatıların korunmasına katkı sağlamıştır. Bu kapsamda medya kuruluşları -gazeteler, dergiler, radyo ve televizyon- çok sayıda alan uzmanıyla yapılan röportajlar aracılığıyla önemli bir rol oynamıştır. Ayrıca, o dönemde kültür ve sanat sektörünü denetleyen Gençlik Başkanlığı, 1980’lerde sözlü mirasın çeşitli yönlerini kayıt altına almıştır.

Bireysel çabalar, yazarlar, araştırmacılar ve tarihçiler tarafından yürütülmüş olup sayısızdır; ancak bu alanda öne çıkan isimlerden biri Dr. Saad es-Suveyyan’dır. 1983-1990 yılları arasında, çöl hayatına dair tarih, şiir, soy ağaçları, hikâyeler, yerleşimler ve kaynaklar gibi pek çok konuyu kapsayan yüzlerce saatlik sözlü anlatı kaydı yapmıştır.

Ayrıca Suudi edebiyatçı ve entelektüel Abdulmaksud Hoca’nın edebî salonu (El-İsneyniyye Salonu 1982-2015) önemli bir tarihî platform olarak öne çıkmaktadır. Salon, edebiyat alanındaki rolünün yanı sıra, 500’den fazla bilim insanı, düşünür ve yazarın hayatını, deneyimlerini ve başarılarını kaydetmiş; anlatılar, ödül alan kişilerin kendileri veya sürekli konukların katkılarıyla belgelenmiştir. Bu süreçte nadir tarihî bilgiler de ortaya çıkmıştır. El-İsneyniyye Salonu, hem tarihî hem de kültürel bir hafıza işlevi görmüştür; ancak en önemlisi Abdulmaksud Hoca’nın sözlü anlatıları yazıya geçirme çabasıdır. Bu süreçte, anlatıların tüm detaylarını derleyip, 30’dan fazla cilt halinde yayımlamıştır. Böylece Abdulmaksud Hoca, binlerce sayfalık sözlü anlatıyı ve tanıklığı ulusal hafızaya kazandırmıştır.

Sözlü tarih

Sözlü tarih, daha önce de belirtildiği gibi, nispeten yeni bir alan olarak kendi yöntemleri, kuralları ve ilkelerine sahiptir ve özellikle çağdaş tarih üzerinde yoğunlaşır. Bu alanda kurumların katkıları öne çıkmaktadır.

Hac Araştırmaları Merkezi: 1970’lerde, Kral Abdulaziz Üniversitesi’ne bağlıyken, hacı adayları ve umreciler için hizmet veren meslek gruplarıyla -rehberler, görevliler ve acenteler- röportajlar gerçekleştirdi. Bu kayıtlar, söz konusu mesleklerin tarihine ve sunulan hizmetlere dair önemli bilgiler içermektedir.

Ulusal Muhafızlar: 1980’ler ve 1990’lar boyunca Kral Abdulaziz’in yanında çalışmış kişilerle röportajlar yaptı. Bu görüşmeler, Kral’ın hayatı ve devletin kuruluş süreci hakkında değerli bilgiler sundu. Kayıtların bir kısmı yayımlandı ve sonrasında Kral Abdulaziz Vakfı’na devredildi.

Kral Fahd Milli Kütüphanesi: 1994’te sözlü tarih projesini başlattı ve Suudi Arabistan’ın farklı bölgelerindeki entelektüeller, yazarlar ve toplum önderleriyle 350’den fazla röportaj yaptı. Ancak bu kayıtların hiçbiri yayımlanmadı.

Yüzüncü Yıl Etkinlikleri: 1999’da Suudi Arabistan’ın yüzüncü yılı hazırlıkları sırasında, Eğitim ve Ulaştırma bakanlıkları dahil birçok kamu kurumu, kendi personeli ve ilgili kişilerle röportajlar yaparak eğitim, ulaşım ve iletişim tarihini belgeledi.

Kral Halid Hayır Kurumu: Kurum, Kral Halid’in hayatının belgelenmesi için yaklaşık 100 kişilik bir grup üzerinden röportajlar yaptı; bu grup arasında prensler, bakanlar, devlet başkanları, danışmanlar, doktorlar, saray görevlileri ve Kral’ın yakın çevresi yer aldı. Röportaj metinleri, Kral Halid bilgi tabanında yayımlandı.

Kral Abdulaziz Vakfı: Kral Selman’ın yönetiminde, 1995’te Suudi Arabistan’da sözlü tarih alanında uzman ilk merkezi kurdu. Önceki çabaların üzerine inşa edilen merkez, UCLA’nın (Kaliforniya Üniversitesi, Los Angeles) sözlü tarih deneyiminden yararlandı ve bilimsel metodoloji ile standartlar oluşturdu. Yaklaşık 8 bin röportaj kaydedildi; bunlar krallar, prensler, devlet yetkilileri ve kurumların kuruluş ve gelişim süreçlerini kapsıyordu. Bu çalışmalar, sözlü anlatının yazılı belgeleri tamamlayan, güvenilir bir tarih kaynağı ve Suudi Arabistan tarihindeki siyasi ve toplumsal dönüşümlerin anlaşılmasında önemli bir kaynak olduğunu pekiştirdi.

Ulusal dijital arşiv

Sözlü hafıza, Suudi devletinin kuruluşunu ve değerlerini koruduğu gibi, yüzyıllar boyunca ülkenin tarihinin birçok yönünü de aktardı. Günümüzde ise asıl zorluk, yalnızca bu anlatıları toplamak değil; onları kurumsal bir bilinçle yöneterek ulusal hafızayı belgelenmiş bir kaynak haline getirmektir. Amaç, bu hafızayı farklı kurumlarda saklanan arşivlerden ulusal dijital bir arşive taşımak, kayıt ve sınıflandırma standartlarını birleştirmek, ayrıntılı tanımlayıcı verilerle ilişkilendirmek ve dijital olarak erişilebilir hale getirmektir. Bu süreçte gizlilik ve hakları koruyacak düzenlemeler uygulanmalı, aynı zamanda dijital analiz ve yapay zekâ araçlarıyla kalıplar ve anlamlar çıkarılmalıdır.

Böylesi bir girişimi teşvik eden adımlardan biri, Kral Abdulaziz Vakfı ile Ulusal Muhafız Bakanlığı iş birliğiyle başlatılan ‘Kral Abdulaziz’in Adamları’ projesidir. Bu proje, Aralık 2025’te düzenlenen ‘Sözlü Tarih Buluşması’ etkinliği kapsamında yürütülmektedir.

Sözlü arşivin yönetimi, hafızayı yalnızca bir bilgi yığını olmaktan çıkarıp ulusal kimliği destekleyen, bilimsel araştırmalara hizmet eden ve çok sesli bir tarih anlatısını inşa eden bir bilgi sistemine dönüştürebilir. Böylece hafıza, geçmişin saklanmasından öte, dijital çağda ulusal bilgi yönetimi için stratejik bir dayanak haline gelir. Bu noktada, Kral Abdulaziz Vakfı’nın, Suudi mirasının referans kurumu olarak ve ulusal tarihin bir penceresi, milletin hafızasını koruyan ve Suudi Arabistan’ın tarihî belgeler hazinesini yöneten bir kurum olarak, böyle bir girişimi üstlenmeye en uygun ve yetkin kurum olduğu görülmektedir.


Birinci Suudi Devleti mührü: Resmen tanınma ve idari belgeler

Faris el-Meşrafi (Şarku’l Avsat)
Faris el-Meşrafi (Şarku’l Avsat)
TT

Birinci Suudi Devleti mührü: Resmen tanınma ve idari belgeler

Faris el-Meşrafi (Şarku’l Avsat)
Faris el-Meşrafi (Şarku’l Avsat)

Kral Suud Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Dr. Faris bin Muteb el-Meşrafi, Suudi Arabistan’ın ‘Kuruluş Günü’nde ciddi tarih yazımının olayları anlatmak veya başlangıçları yüceltmekle sınırlı olmadığını, daha çok devletin araçlarını, yetkililerin nasıl düşündüklerini, kendilerini nasıl tanımladıklarını ve siyasi ve idari varlıklarını nasıl kullandıklarını ortaya koyan küçük işaretleri ispat etme eğiliminde olduğunu vurguladı. Bu araçlar arasında mühür, devlet kavramını tek bir eser içinde özetleyen, anlam açısından zengin bir materyal belge olarak öne çıkıyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan Dr. Meşrafi, “Mühür, siyasi ve idari bağlamından ayrı görülemeyeceğinden yapısını ve ifadesini incelemek, onu üreten devletin doğasını daha derinlemesine anlamanın kapısını açar. Birinci Suudi Devleti’nin üçüncü imamı olan İmam Suud bin Abdulaziz'e (ö. 1229 H/1814 M) atfedilen mühür, 13. yüzyılın ilk on yılında Şam Valisi’ne hitaben yazılmış bir mektup da dahil olmak üzere resmi yazışmaları tasdik etmek için kullanıldı. Mühürün ortasında, ‘Abdullah Suud bin Abdulaziz’ ve hicri 1223 tarihi yazarken bütünlük ve kesinlik ifade eden dairesel bir çerçeve bulunuyor. Mühür, süs amaçlı değil, resmi tanıma amacıyla yapılmıştır. Mühürün varlığı, kararlarını ve yazışmalarını belgelendirmesi gereken merkezi bir otorite ve temsil bilincine sahip bir idare olduğunu gösteriyor. Mühürlenmiş her mektup, dolaylı olarak şunu belirtir: Bu, kendi adına konuşan bir devlet ve bir meşruiyet sistemidir. Mektubun gücü, yalnızca içeriğinden değil, üzerine basılan mühürden de kaynaklanıyor” dedi.

rgtbgrt
Kanuni Sultan Süleyman'ın altın ve mavi mürekkeple yazılmış tuğrası (1520 –1566 yılları arasında hüküm sürdü)

Dr. Meşrafi, ‘Abdullah Suud bin Abdulaziz’ ifadesinin kişisel boyutunu aşarak siyasi meşruiyet diline girdiğini, ‘Abdullah’ kelimesinin seçilmesinin dini otoriteden ayrılamaz bir otorite anlayışını yansıttığını, liderliğin siyasi bir ayrıcalık değil ahlaki bir görev olarak sunulduğunu belirtti. Dr. Meşrafi’ye göre bu dil kendiliğinden ortaya çıkan bir dil değil, siyasi iktidarın ahlaki meşruiyet olmadan eksik olduğunu ve devletin inanç sisteminin ötesine geçmediğini, aksine bu sistem içinde işlediğini savunan bir yönetim modelinin ifadesiydi.

Mühürün hem içeride hem de dışarıda devlet işlevleri

Kral Suud Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı, mührün yerel alanın dışındaki Şam Valisi’ne yazılan mektuplarda da kullanıldığını öğrendiğimizde mührün öneminin kat kat arttığını vurguluyor. Burada mühür, dış siyasi ilişkilerin bir aracı haline gelirken erken dönem Suudi devletinin, o dönemin siyasi yazışmalarında kabul gören resmi bir dilde iletişim kuran, hitap eden ve kendini tanıtan bir siyasi aktör olarak kendinin farkında olduğunu gösteriyor. Zira mühür, sadece iç kullanım için değil, aynı zamanda yurtdışında da egemenliğini ifade ediyordu.

Aynı zamanda, mühürde hicri tarihin bulunması resmi bir ayrıntı değil, idari işlerin ‘zamansallaştırılmasının’ bir göstergesi olduğuna dikkati çeken Dr. Meşrafi, “Belgelerine tarih ekleyen bir devlet, sıra, öncelik ve argümantasyonun önemini kabul eden ve siyasi eylemin zamana bağlı olmadan tamamlanamayacağını anlayan bir devlettir. Burada, Birinci Suudi Devleti’nin idari zihniyetinin ilk belirtilerini görüyoruz” diye konuştu.

Dr. Meşrafi, mührü çağdaş bölgesel bağlamında ele alarak, İmam Suud bin Abdulaziz'in mührünün öneminin, 18’inci yüzyıl sonu ve 19’uncu yüzyıl başlarında çağdaş İslam devletlerinin mühürleriyle karşılaştırıldığında daha net hale geldiğini açıkladı. Osmanlı İmparatorluğu'nda padişahlık mührünün, padişahın adını ve unvanlarını görsel olarak yoğun bir formülasyonla taşıyan ve prosedürel boyutun ötesinde imparatorluk statüsünü ve idari hiyerarşiyi vurgulayan son derece sembolik bir işleve sahip olan bileşik bir egemenlik imzası olarak kullanıldığını söyleyen Dr. Meşrafi, dolayısıyla mührün -o dönemin dilinde- belgeleme aracı olduğu kadar egemenliğin görsel bir ifadesi haline geldiğini belirtti. Kral Suud Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı, benzer şekilde, Kaçar Hanedanlığı İran'ında resmi mühürler, Şah'ın adı ve unvanlarıyla ilişkilendirilmiş görünür ve kişisel markalaşma ve kraliyet meşruiyetinin açık bir varlığıyla, mührü tarafsız bir idari kontrol aracından ziyade hükümdarın prestijinin bir uzantısı ve devletin sembolik temsili haline getirdiğinin altını çizdi.

Dr. Meşrafi, Mısır'da Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın idaresi döneminde, idari modernleşmenin ilk belirtilerinin görülmesine rağmen, resmi mührün sadece bir mühür olarak değil, padişahın Osmanlı valisi olarak ait olduğu egemen yapıdan da kaynaklanan bir otorite ve statü dilinde işlevini sürdürdüğünü belirtti.

Dr. Meşrafi’ye göre Mehmed Ali Paşa ‘Abdullah Mehmed Ali’ formülünü kullandığında bile, bu ifade meşruiyetin temel tanımı olarak değil, Osmanlı yazım gelenekleri içinde usule ilişkin bir formalite olarak işlev görüyordu. Bu aynı zamanda mührün tonunu yumuşattı, ancak hükümdarın konumunu ve işlevini tanımlayan resmi unvanlar ve rütbeler sistemi aracılığıyla, örneğin Osmanlı idari ve askeri hiyerarşisinde yüksek bir rütbe olan ‘paşa’ unvanı ve ‘Mısır Valisi’ unvanı gibi protokol ifadeleri dışında, tanınmış yasal ve egemen unvanı olarak kullanıldı. Bu yüzden Mısır örneğinde mühür, bir belge aracı olduğu kadar siyasi statünün bir beyanı olarak da kalır ve hükümdarın konumunun ve işlevinin belirlendiği üst otorite sisteminden ayrılamaz.

scdfergthy
Sultan 2. Abdulhamîd Han’ın tuğrası (1861–1978 yılları arasında hüküm sürdü)

Bu modellerin aksine Suudi mührünün farklı bir formüle sahip olduğunu vurgulayan Dr. Meşrafi’ye göre ‘Abdullah Suud bin Abdulaziz’ ifadesi ve hicri tarih, sembolik gösteriler veya abartılı unvanlar olmadan ve devletin kendi çerçevesi dışındaki daha yüksek bir egemenliğe atıfta bulunmadan resmi tanınma ve idari belgeleme işlevini yerine getirmek için yeterli. Burada mühür, statü beyanından ziyade bir devlet aracı olarak işlev görür ve sembollerin ekonomisi, temsilin netliği ve idari kontrol üzerine kurulu bir egemenlik modelini vurgular. Bu, Birinci Suudi Devleti’nin doğasını ve erken oluşum mantığını anlamada önemli bir farktır, çünkü bu devlet kendini sadece sembollerin ihtişamıyla değil, işlevi ve uygulamalarıyla tanımlıyor.

Mühür ve Birinci Suudi Devleti’ndeki işlevi

Dr. Meşrafi, bu bölgesel karşılaştırma çerçevesinde İmam Suud bin Abdulaziz'in mührünün yalnızca izole bir idari belge olarak yorumlanamayacağını, aksine Birinci Suudi Devleti’nin işlevi bağlamında anlaşılması gerektiğini belirtti. Bu devlet, törensel veya sembolik bir varlık olarak değil, kontrol, uygulama, güvenlik ve iç ve dış ilişkilerin düzenlenmesi ile ilgilenen bir otorite olarak kurulmuştu.

Mührün tasarımının sadeliği, unvanların azlığı ve hicri takvimle birlikte kullanılması, iktidarı egemenliğin bir göstergesi olarak değil, sorumlu bir görev olarak gören bir devletin unsurları olduğunu belirten Dr. Meşrafi, “Sembollerini en aza indiren bir devlet, retorikten çok eylemi, süslemeden çok organizasyonu ve temsilden çok işlevi önceliklendiren bir devlettir. Dolayısıyla mühür, imamın şahsının bir işareti olarak değil, tarih yazan, iletişim kuran, yükümlülükler getiren ve kayıt tutan bir devletin aracı olarak okunur” ifadelerini kullandı.

Bu anlamda, İmam Suud bin Abdulaziz'in mührünün, Birinci Suudi Devleti’nin, sergilediği değil, yaptıklarıyla kendini tanımlayan ve sadece sembolik ihtişamla değil, idari ve hukuki kontrol yoluyla varlığını ortaya koyan, eylem halindeki bir devlet olduğu gerçeğinin kanıtı haline geldiğini vurgulayan Dr. Meşrafi, Kuruluş Günü’nde bu mührü anmanın, eski bir kalıntıyı kutlamak değil, Suudi devletini meşru ve siyasi temsil bilincine sahip organize bir varlık olarak şekillendiren anı bilinçli bir şekilde okumak olduğunun altını çizdi. Kral Suud Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı’na göre mühür böylece, ‘işte bir devlet ve işte kendini tanıyan ve varlığını nasıl ortaya koyacağını bilen bir otorite var’ diyen tarihi bir tanık haline geliyor.