Nebil Fehmi
Birinci Dünya Savaşı'nın ardından eski kıta Avrupa ülkelerinin altın sömürgeleştirme çağının, özellikle İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesi sonrası bu akımın çöküşünden sonra gerilemeye başlamasıyla çağdaş uluslararası sistemin hızla, güvenlik ve ekonomi açıdan pusulasına yön veren Amerikalıların etkisine girdiğine tanık olduk.
ABD’nin, yaşanan gelişmeler ve değişimler çerçevesinde çıkarlarını güvence altına almak ve rakiplerini caydırmak için başvurduğu uygulama ve düzenlemeler arasında; dünyanın farklı bölgelerinde güvenlik politikalarını duyurmak, bu bölgelerdeki ülkelere herhangi bir tehlike karşısında bu güvenlik politikalarını uygulama taahhüdünde bulunmak ve bazen de askeri güvenlik sistemi bağlamında bazıları için doğrudan güvenlik teminatı vermek yer alıyor. Bu taahhütler ve teminatlar, dünya nüfusunun dörtte birini oluşturan toplam iki milyar nüfuslu 69 ülkeye verilmiş durumda.
Söz konusu güvenlik düzenlemelerinin en önemli örneklerinden biri, Japonya ve Güney Kore'ye yönelik Çin veya Kuzey Kore kaynaklı olası risklere karşı ‘Hub & Spoke’ olarak tanımlanan bir ittifaklar ağı içinde sağlanan nükleer korumadır.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabai’dan aktardığı analize göre, ABD, nükleer silahlarını kendisine karşı herhangi bir saldırıyı caydırmak veya yenmek için kullanacağına dair kamuya açık ve resmi açıklamalarda bulunmanın yanı sıra her iki ülkede çeşitli bölgelerde ABD kuvvetleri konuşlandırdı. Ayrıca Japonya’nın Okinawa Adası’nda 1972'ye ve Güney Kore'de 1958'den 1991 yılına kadar nükleer silahlar konuşlandırdı. ABD, bu silahların konuşlandırıldıkları yerlerden kaldırılmasının ardından dahi iki ülkeye nükleer olarak koruma sağlamayı sürdürme taahhüdünü yineledi.
Son dönemde meydana gelen olaylar ve düzenlemelerde yaşanan gelişmelerle birlikte, Japonya başta olmak üzere ABD’nin Asya'daki müttefikleri arasında pek çok soru gündeme geldi. Japonya’nın bu konuda başı çekme sebebi, Kuzey Kore ile olası bir anlaşma yapılması halinde ABD’nin koruma kalkanının daralması ve böylece önce Çin, sonra Kuzey Kore tehdidi karşısında Japonya’nın güvenliğinin olumsuz etkilenmesi korkusundan kaynaklanmaktadır.
Öte yandan ABD, geçtiğimiz yüzyılın ortalarından bu yana, eski Doğu Avrupa ülkelerinin imzaladığı ‘Varşova Paktı’ çerçevesinde komünist dost ülkeleri bir araya getiren Sovyetler Birliği'nin hegemonik emellerine karşı Avrupa’daki batı ülkelerinin yanı sıra Türkiye, Kanada ve Avustralya’yı geleneksel nükleer ve güvenlik ilişkilerinde bir araya getiren NATO’ya liderlik ediyor.
Bu Amerikan politikası o zamanlar, ABD’nin uluslararası güvenliğe bakışının özünü oluşturan bir plan ve teori olan ‘Truman Doktrini’ olarak biliniyordu. Bu politika, özellikle ABD önceliklerinin yeniden düzenlenmesine yol açan Sovyetler Birliği'nin dağılmasından ve Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra, ABD'nin Avrupa ülkelerini gerekirse nükleer silahlarla koruma taahhüdünün güvenilirliğine ilişkin birkaç sorunun ortaya çıktığı Asya arenasındakiyle aynıdır. Bununla birlikte Ukrayna ve çevresinde yaşananlar olaylara karşı ABD'nin sert bir tutum sergilemediğine tanık olduk.
Tarihçiler, ABD'nin 1954 yılında Vietnam'daki Dien Bien Phu Savaşı sırasında Fransa’nın - iki ülke arasında ortak bir savunma anlaşması yapılmış olmasına rağmen- kendisine askeri destek sağlaması yönündeki taleplerine yanıt vermeyi reddettiğini görmezden geliyor. Öte yandan söz konusu sorular, Trump'ın Almanya'da konuşlu Amerikan askerlerini geri çekme kararıyla daha da arttı.
Ortadoğu ile ilgili olarak ise 23 Ocak 1980 tarihi unutulmamalıdır. Bu tarihte dönemin ABD Başkanı Carter, ülkesinin Körfez'deki çıkarlarını korumak için elindeki tüm askeri araçları kullanacağını duyurmuştu. Başka bir deyişle duyurunun temelinde ABD'nin Arap ülkelerinde var olan enerji ihtiyacının korunmasının istenmesine, duyuruda Arap ülkelerine işaret edilmemiş ve sadece Basra Körfezi terimi kullanılmış olmasına rağmen duyuru, Körfez'deki Arap ülkeleri için bir Amerikan güvenlik kalkanı olarak kabul edildi ve ‘Carter Doktrini’ olarak adlandırıldı.
Aynı zamanda duyuru, -dolaylı da olsa- Körfez ülkelerine güvenlik garantileri vermek anlamına geldiği şeklinde yorumlandı. Bunun belki de en önemli sonuçlarından biri, ABD’nin Kuveyt'in enerji kaynaklarına karşı bir tehdit olarak görerek ve ABD ulusal güvenliği için tehdit oluşturacak şekilde Suudi Arabistan’a uzanabileceği ihtimaliyle 1990’ların başlarındaki Irak işgali karşısında Kuveyt’i kurtarmasıydı.
Son yıllarda, kaya gazından enerji elde edilmesini sağlayan teknolojik gelişmelerin ABD'nin Körfez’deki enerjisi kaynaklarına olan bağımlılığını azalttığını söylemeye gerek yok. Bu durum, ABD’nin önceliklerinin sıralamasını etkiledi. Silahlanmadaki teknolojik gelişmeler de bu konuda etkili oluyor. ABD şuan Körfez’deki seyrüsefer güvenliğini sağlıyor. Herhangi bir ABD vatandaşının zarar görmediği Suudi Arabistan’daki petrol tesislerine yönelik saldırıların ardından olay yerinden uzak bölgelerden düşman ülkelerin stratejik veya askeri bölgelerini hedef aldı. Ancak, Irak’ta Amerikan vatandaşlarının ölmesine ve yaralanmasına yol açan saldırının ardından Kasım Süleymani’yi hedef alması, ABD’nin taahhütlerini etkili savunma amaçlı güvenlik eylemlere dönüştürme konusundaki istekliliğine dair birçok soruyu gündeme getirdi.
İsrail'in Carter Doktrini çerçevesinde korunmasına dair resmi bir anlaşma olmamasına ve ABD, Asya veya Avrupa koruma kalkanı kapsamına girmemesine rağmen ABD’nin Ortadoğu'daki en önemli ve en güçlü askeri ilişkisi İsrail iledir. Bu, en istikrarlı ve kapsamlı sayılabilecek bir ilişkidir. ABD’nin İsrail’e yaptığı bağışların büyüklüğü, verdiği silahların kalitesi ve teknoloji transferi bölgede rakipsiz bir askeri yardım olarak görülmektedir. ABD ve İsrail’in savunma anlaşması imzalamasının yeterli siyasi destek verilmemesine rağmen birkaç kez ileri sürülmesi göz önüne alındığında, tüm aşırılıklarıyla birlikte İsrail'e sağlanan siyasi desteğin başka bir örneği daha yoktur. Çünkü İsrail böyle bir savunma anlaşması imzalanmasının, hareket özgürlüğünü kısıtlayabileceğini ve ABD’nin İsrail'in eylemlerinin kendi öncelikleriyle örtüşmeyen bir takım bölgesel çatışmaların tekrarlanmasından korktuğunu düşünüyor.
Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerden geniş siyasi destek alan ABD-İsrail güvenlik ilişkisinin gücüne ve sürdürülebilirliğine rağmen ABD ve İsrail siyaset arenasında, ABD'nin İsrail'i ve onun politikalarını savunma isteğinin güvenilirliğine dair bir takım sorular var. Çünkü Amerikan toplumu savaşlardan yoruldu. Özellikle Ortadoğu'daki çatışmalardan rahatsız. Bu da İsrail'e en yakın olan ve Netanyahu'yu destekleyen ABD Başkanı olmasına rağmen Trump’ın İran’a askeri olarak karşılık verme konusunda Netanyahu’ya muhalefet edenlerin başında gelmesine neden oluyor.
ABD'li yetkililer, her ne kadar son zamanlarda Ortadoğu'daki asker sayısında çok fazla gerileme olmadığını belirtseler de sonuç olarak ABD’nin dünyadaki ve Ortadoğu bölgesindeki dostları, düşmanları ve rakipleri, çağdaş Amerikan güvenlik kavramlarını ve oynayabilecekleri güvenlik rolünü yeniden değerlendirmeye başladılar.
Dürüst olmak gerekirse herkes hata yaptı. ABD güvenlik taahhütlerinin ve ABD’li yöneticilerin başlıca amacının, müttefikleri savunmak değil, Amerikan çıkarlarını korumak olarak formüle edildiği açıkça ortaya konmuştur. Bu nedenle, taahhütlerin yerine getirilişinin koşullar ve ilgi alanlarına göre değişiklik göstermesi şaşırtıcı değildir.
İçinde bulunduğumuz Kasım ayı başlarında yapılan ABD başkanlık seçimleri sırasında, ABD’nin müttefiklerini savunma isteğinde bir azalama olduğuna şahit olmamızı normal buluyorum. Zira özellikle Obama ve Trump dönemlerinde siyasi, güvenlik ve diplomatik bir gerilemeye tanık olduk.
ABD, askeri gücünü fevri olarak veya dikkatli hesaplamalar yapmadan kullanmıyor. Ancak sorun şu ki, ABD'nin müttefikleri veya dostları ile stratejik ilişkilerinde daha izole ve insani riskler veya kayıplar almaya daha isteksiz hale geldiğine dair genel bir düşüncenin olması nedeniyle güvenlik taahhütlerinin güvenilirliği büyük ölçüde azaldı.
Bu durum, ABD’nin ve başlıca büyük ve küresel ülkelerin çıkarları dahil olmak üzere uluslararası barış ve güvenlik açısından oluşabilecek tüm sonuçlarıyla birlikte ABD’nin dostlarını endişelendirirken rakiplerini veya düşmanlarını risk almaya teşvik ediyor.
ABD’nin düşmanlarından önce dostları, önümüzdeki on yıl içinde ABD’nin güvenlik taahhütlerinin güvenilirliğini ve etkinliğini değerlendirmeli, ABD ile ilişkilerini teyit etmeli ve bunlardan mümkün olduğunca çok yararlanmalıdır. Bölgesel dengelerde ve özellikle büyük ülkelerin çıkarlarını doğrudan etkilemeyen ve güvenlik taahhütlerini aktifleştirmesi gerekmeyen bölgesel çatışmalarda ne rahatsız olan ne de rahatsız olmayan bir duruma düşmemek için uygun gördüklerinden faydalanmalıdır.
ABD’nin koruma kalkanı
ABD’nin düşmanlarından önce dostları, önümüzdeki on yıl içinde ABD’nin kendilerine verdiği garantilerin güvenilirliğini değerlendirmeli
ABD, geçtiğimiz yüzyılın ortalarından bu yana Sovyetler Birliği'nin hegemonik hedeflerine karşı koymak amacıyla NATO'ya liderlik etti (AFP)
ABD’nin koruma kalkanı
ABD, geçtiğimiz yüzyılın ortalarından bu yana Sovyetler Birliği'nin hegemonik hedeflerine karşı koymak amacıyla NATO'ya liderlik etti (AFP)
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة