Eski bir Wagner üyesi, Suriye'deki Rus ‘paralı askerlerinin’ sırlarını ortaya çıkardı

Eski bir Wagner üyesi olan Marat Gabidullin: Şam güçlerinin kaçmasını önlemek için askerlerin kafalarını kestik.. DEAŞ avcıları Libya’ya götürüldü.

Suriye’de Wagner unsuru Marat Gabidullin (Şarku’l Avsat)
Suriye’de Wagner unsuru Marat Gabidullin (Şarku’l Avsat)
TT

Eski bir Wagner üyesi, Suriye'deki Rus ‘paralı askerlerinin’ sırlarını ortaya çıkardı

Suriye’de Wagner unsuru Marat Gabidullin (Şarku’l Avsat)
Suriye’de Wagner unsuru Marat Gabidullin (Şarku’l Avsat)

Suriye'de 2015 yılından bu yana faaliyet gösteren Rus güvenlik şirketi Wagner'e bağlı paralı askerler, hakkında çok sayıda soru işareti olan en önemli özel askeri oluşumlardan biri gibi görünüyor. Faaliyetleri, kendisi hakkında sızdırılan bilgilerdeki belirsizlik ve çeşitlilik karmaşasıyla tam bir muamma olmaya devam ediyor. Eski bir Wagner üyesi, grubun faaliyetleriyle ilgili ayrıntıları, kamuoyuyla ilk kez paylaştı. Bu durum, Wagner gruplarının faaliyetlerine katılanlar için geçerli olan tüm gizlilik önlemlerini açık bir şekilde ihlal ederek gerçek adıyla konuştuğu için özel bir önem taşıyordu. Marat Gabidullin adlı eski Wagner üyesi, bu gruplar içindeki ilişkilerin doğasının yanı sıra bir tarafta Suriye rejim güçleriyle diğer tarafta normal Rus ordusuyla olan ilişkilerinin doğasına dair birçok bilinmeyen ayrıntının yer aldığı, alanında ilk olacak bir kitabı yayınlamaya hazırlanıyor.
Kitabın yakında yayımlanmak üzere Sibirya’daki matbaaya gönderildiğinin duyurulmasıyla, ‘Meduza’ adlı internet sitesi, Marat'a ulaşmayı ve Wagner’in Suriye’deki faaliyetleri hakkındaki ilk kitapla ilgili kendisiyle uzun bir röportaj gerçekleştirmeyi başardı. Kısa süre sonra kitabın matbaadan çekildiği ve yayınlanmasının yasaklandığı duyurulsa da, yayınlanan detaylar, Wagner ile ilgili uzun süredir gizli tutulan en büyük bilgilerin sızmasını sağladı.

Kafalar kesildi
Marat Gabidullin, 2015 yılı Nisan ayı başlarında Wagner’a katıldı. Birkaç hafta sonra, ağır yaralanarak tedavi için St. Petersburg'a dönmek zorunda kaldı. Bir ‘asker’ iken ‘keşif bölüğü komutanlığına’ terfi ederek yeniden faaliyet gösterdiği Suriye’ye geri gönderildi.  Ardından tüm bu yaşadıkları onu, Suriye savaşıyla ilgili ‘anılarını’ yayınlamayı düşünmeye sevk etti. Gabidullin, tehlikeli aşamayı atlattıktan sonra, “Hayatımın geri kalanını dolu dolu yaşamak istedim. Bununla birlikte İnsanlara özel askeri şirketler meselesinin ordu ve siyasetçiler tarafından tamamen aldatmacayla çevrili olduğunun söylenmesi gerekiyordu. Bütün dünya biliyor ve siz gerçeği halkınızdan saklıyorsunuz” diyerek itirafta bulundu.
Gabidullin, Suriye'ye gitmeye hazırlanırken yaşadıklarıyla ilgili ilk izlenimlerini şöyle anlatıyor:
“Açık olmaları ve dürüst davranmaları hemen dikkatimi çekti ve beğendim. Kimse olası sonuçları saklamadı. Açıkça, ‘Beyler, ülkemizin çıkarlarının olduğu yerde savaşa gidiyorsunuz. Orada ölümle yüzleşeceğiniz gerçeğine hazırlanın’ dediler.”
Gabidullin, Suriye'deki ilk hedeflerinin petrol sahalarının kontrolünü yeniden kazanmak olduğunu belirtti.
Suriye’deki savaş yönetim mekanizmasının ayrıntılarına değinmeden önce Gabidullin, kitabıyla, paralı asker gruplarının finansörlerinden biri olan Yevgeny Prigozhin’in, bu grupların içinde yaşananlar hakkındaki gerçeği bilmesini istediğini, ‘belki de düzeltebileceğini’ söyledi.
Gabidullin, “Suriye'de olup bitenlerin pek çoğunu gerçekten bilmediği gerçeğinden yola çıkıldı.  Savaşçılar, 2015-2016 yıllarında faaliyet gösterdi. Biri Prigozhin'den para çalıyordu, sadece bunu itiraf etmek istemiyordu. İşlerin iyi gittiğine o kadar ikna olmuştu ki. Ancak gerçek şu ki, tüm olanlar hırsızlıktan ibaretti. Çalışmayan teçhizatlar satın alıyorlardı. Onu (Prigozhin’i) sadece oradaki (Suriye'deki) savaş ağaları kandırmadı, en yakın yardımcıları da kandırıyordu” ifadelerini kullandı.
Kendisini kitap yazmaya iten  başka bir ‘güdünün’ daha olduğuna işaret eden Gabidullin, bunun ‘Suriye’de işlenen dehşeti ortaya çıkarmak’ olduğunu söyledi.
Gabidullin, Prigozhin’e işaret ederek şöyle devam etti:
“Beni ezmesinde sorun yok. Benim için asıl mesele, doğruyu-yanlışı birbirinden ayırmasıdır. Böylece kitap onu bir reforma zorlayabilir. Çünkü gizliliğe kapılıp gidemezsiniz. Tüm dünya bildiği halde neden kafanı bir pisliğin içine gömesin ki? Şimdi, bir balyozla kaçakların (Suriye ordusundaki askerlik hizmetinden kaçanlar) cesetlerine vururken ve kafalarını uçururken videolar çeken bazı salaklar yüzünden herkes, özel asker şirketlerin kana susamış canavarlarla dolu olduğunu düşünüyor.”
Gabidullin, (Wagner’in kurucularından) eski GRU Spetsnazı (Özel Kuvvetler) Yarbayı Dimitry Valeriyeviç Utkin’in ‘Suriye ordusundan başka firar olaylarının yaşanmaması için gözdağı vermek amacıyla’ söz konusu kişileri bunu yapmaya teşvik ettiğini söyledi. Gabidullin, “Bana, tüm Suriye ordusu personelinin görebilmesi için videonun çekilip internete yüklenmesini de emrettiği söylendi” dedi.

Tarihi eserler yağmalandı mı?
Öte yandan, Rus paralı asker, Palmira Antik Kenti’ni kontrol altına aldıktan sonra yaşanan tarihi eserlerin yağmalanması olaylarına değinen Gabidullin, “Tankodrom’da (hava üssü) Palmira'dan aldığımız antik taşlar vardı. Ancak bir arada değillerdi. Bir keresinde, rafta gravürlü bir parça bulduğum, bir odaya girmiştim. Kırık bir sütunun en üst kısmı olduğunu düşünüyorum. Üzerinde yazılı bazı ifadeler vardı” şeklinde konuştu.
Suriye’deki savaşlarda, Wagner gruplarının komutanlarının 2017 yılında ‘taktik ve stratejik uzman’ olarak hareket ettiklerini söyleyen Gabidullin, “Örneğin, petrol yataklarını bu silahlarla ve mevcut miktardaki mühimmat ile ele geçirmek imkansızdı. Ama komutan orduya ilerlemesini emretti. Aptallar gibi mayınlara bastığımızda artık komutan değil, bir iş adamısındır. Petrol sahalarını ele geçirirsen ödülü de kaparsın. Sonuç olarak, askerler komutanlarına güvenmeyi bıraktı ve bu, tek neden değildi” şeklinde konuştu.
Suriye'de faaliyet gösteren Wagner grupları içerisinde Sırp savaşçıların da olduğunu söyleyen Gabidullin, Wagner içinde yaygın olarak yapılan yolsuzluğun seviyesi hakkında ise, “Bazı komutanlar, takıma tahsis edilen ikramiyelerin yarısını aldı. Geri kalanı - yani kırıntılar - savaşçılar arasında dağıtıldı” dedi.
Palmira’daki ilk savaşla ilgili bazı detayları açıklayan Gabidullin, “Palmira’nın kontrol altına alınmasının ardından askerlerimiz hem Hmeymim’deki hem de Rusya'daki hastaneleri doldurdu. Doktorlar, ‘Orada kim savaşıyor, ordu mu yoksa paralı askerler mi?’ diye sordular. Suç öyle biçimlere büründü ki, 2017’nin başlarından itibaren düşük kaliteli silahlar elde ettik. Tamamen berbattılar. Vatandaşlarınızın bir savaşta olduğunu biliyorsunuz.  Öyleyse onlara ihtiyaçları olanı verin ki daha fazla insan hayatta kalabilsin” diye konuştu.
Wagner güçlerinin Palmira yakınlarındaki geçidi kontrol altına almaması ve yerel havaalanına girmemesi halinde Suriye ordusunun ve onu destekleyen Rus kuvvetlerinin şehri ele geçirmesinin imkansız olacağını söyleyen Gabidullin, Suriye ordusunu ‘hiçbir şey yapamayan gevşek bir oluşum’ olarak nitelendirdi.

DEAŞ avcıları
Suriyeli savaşçıların Libya'ya gönderilmesi konusuna yeniden değinen Gabidullin, “Daha sonra, 2019 yılında, bölüğümüzden Suriyelilerin (DEAŞ avcıları) Libya'ya hızlı bir şekilde gönderilmesi emri alındı. Oraya vardıklarında binbaşı bana telefon ederek, “Dinle, gönderdiklerim intihar bombacısı olarak kullanılabilirler mi?” diye sordu. Bu soru beni şaşırtmıştı.
Eski savaşçı ‘DEAŞ avcılarının’ rolünü şöyle açıkladı:
“Bunlar tamamı Suriyelilerden oluşan askeri bir taburdu. 2018 yılında ve 2019'un başlarında bu tabur için danışman olarak çalıştım ve onları eğittim. Bu eğitimden önce de gerçek çatışmalara girmiş gibi davrandılar. Girdikleri çatışmaların görüntüleri, Twitter'da paylaşıldı. Fakat gerçekte birer medya propagandasından ibarettiler. Sadece kontrolümüz altındaki yerlerde onlarla ilgili video ve resimler çekildi ​​ve daha sonra sosyal medya platformlarında yayınlandı. Amaç, dünyaya ‘Rus özel askeri şirketinden olmayan bazı Suriyeli birimlerin DEAŞ ile savaştığını göstermekti. 2017 yılında Palmira'yı ikinci kez kontrol altına aldığımızda, DEAŞ avcıları aniden arkadan görünüp filme alındılar.  Biz işimizi yaptık. Havaalanına gittik ve onlar sadece fotoğraf çekmeye geldiler. Çekimlerin olduğunu ve tanklarımızın yolunu nasıl izlediklerini gayet iyi hatırlıyorum.”
En kötü çatışmasını 8 Şubat 2018 gecesi Fırat Nehri kıyısında (ABD’nin Deyrizor yakınlarında Wagner konvoyuna yönelik saldırısı) yaşadığını söyleyen Gabidullin, “Çünkü kendimi çok çaresiz hissettim. Kim kiminle savaşıyor? Düşman görmemiştim! Düşman Amerikan helikopterleriydi.  O zamanlar elimde doğrudan çatışma için tasarlanmış kısa bir hafif makineli tüfek vardı. Ancak başka bir silahım olsa bile bu helikoptere karşı savaşamazdım. O an gelip kafamızı parçalayacak bir mermi karşısında çaresiz kaldık. Bununla mücadele edemezdik.
Gabidullin’in o gün 200’den fazla Wagner savaşçısının öldürülmesine neden olan hatanın Rus ordusuna ait olduğunu düşünmesi oldukça dikkat çekici bir durum. Gabidullin bunun nedenini Rus ordusunun bırakın Amerikalılarla iletişim kurmayı, ‘bölgede hiç Rus askeri olmadığı’ konusunda ısrar etmesine bağlıyor.
Suriye'de kendisini Martin adıyla tanıtan yazar anılarının bir başka bölümünde, eski DEAŞ savaşçılarının askere alınmasından bahsediyor. Bazı çatışmalara DEAŞ’lı tutukluların gönderildiğini belirten Gabidullin, Dmitry Utkin'in nasıl DEAŞ’lı tutukluları şahsen ‘asker yaptığına’ tanık olduğunu söylüyor.
Wagner birliklerinin 2016 yılında yanlışlıkla bir Rus savaş uçağı tarafından bombalandıklarını söyleyen Gabidullin, “Dördüncü müfrezenin mevzileri ağır bir bombardımana maruz kaldı. Uçağın yönünü değiştirmeye çalışan bir hava kontrolörümüz vardı. Fakat koordinatları değiştirmesi söylenmemiş olabilir. Eski simgeler kullanıyordu. Sonuç olarak grubumuzun çoğu bu hava saldırısında öldürüldü. Adamlar, pilotu parçalara ayırmak için doğruca Tifor Havaalanı'na koştular. Ancak orada kendilerine uçağın Tifor’dan değil, Hmeymim’den kalktığı söylendi” dedi.
Kayıpları gizlemenin, bir rejimden diğerine geçen tek miras olduğunu söyleyen Gabidullin, “Gerçek bizden saklandı. Onların başka yerlerde öldüklerini söylemekten utanç duydum. Bütün dünya, bir Rus özel askeri şirketinin burada savaştığını biliyor” ifadelerini kullandı.



Mutabakat muhtırası ve İran rejiminin iç bölünmesi

Telefonunun arkasına Mücteba Hamaney resmi yapıştıran İranlı bir kadın (AFP)
Telefonunun arkasına Mücteba Hamaney resmi yapıştıran İranlı bir kadın (AFP)
TT

Mutabakat muhtırası ve İran rejiminin iç bölünmesi

Telefonunun arkasına Mücteba Hamaney resmi yapıştıran İranlı bir kadın (AFP)
Telefonunun arkasına Mücteba Hamaney resmi yapıştıran İranlı bir kadın (AFP)

Emir Hüseyin Mir İsmaili

Bir yandan İran rejimi ile ABD arasında Doha'da yeni bir müzakere turu yapılacağının duyurulurken diğer yandan İran'ın iktidar yapısındaki bölünmeler her zamankinden daha belirgin hale geldi. Bu anlaşmazlıklar artık Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'nin kapalı kapılar ardındaki toplantılarıyla ya da parlamento ve Dini Liderlik (Rehberlik) Makamı'nın gündemleriyle sınırlı kalmayıp sokağa, dini kurumlara, devlet radyo televizyonuna, ilahiyat okullarına, Uzmanlar Meclisi'ne, Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) ve hatta eski İran Dini Rehberi Ali Hamaney'in yakın çevresine kadar yayılmış durumda.

Bu bölünme, Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ile Cumhurbaşkanı Mesut Pezişkiyan hükümetinin savaşı sona erdirme ve istikrarı yeniden tesis etmenin yolu olarak sunduğu ABD ile mutabakat muhtırası etrafında kümeleniyor. Buna karşılık rejimin ideolojik ve askeri tabanından önemli bir kesim bu muhtırayı, yeni Dini Lider (Rehber) Mücteba Hamaney'in vizyonunu da aşan bir ‘geri adım’ ya da yeni bir ‘zehir kadehi’ olarak görüyor.

Anlaşmazlığın en belirgin odak noktası, Mücteba Hamaney'e atfedilen ve 19 Haziran tarihini taşıyan mektup oldu. Mektupta, Hamaney'in ABD ile mutabakat muhtırasının metnine ilişkin ilke olarak farklı bir görüşe sahip olduğu, ancak nihayetinde Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Mesut Pezişkiyan'ın değerlendirmesine dayanarak müzakerelerin sürdürülmesini onayladığı ifade edildi. Bu kısa ve muğlak ifade, kısa sürede muhtıra karşıtlarının elinde siyasi bir araca dönüştü. İran Şura Meclisi’nin Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu üyesi ve anlaşmayı reddeden akımın önde gelen isimlerinden Mahmud Nebeviyan, pazartesi günü kaleme aldığı bir yazıda “Yetkililer belli bir menfaat gördüklerinde, Rehber ise farklı bir görüşteyken, söz konusu menfaat tam da fesadın ta kendisinden başka bir şey değil” ifadelerini kullandı. DMO’nun Kum kentindeki komutanlarından Hüseyin Yekta ise “İran rejimine yeni bir zehir kadehi içirilmesine izin verilmemeli” şeklinde konuştu. Meşhed Cuma imamı Ahmed Alamulhuda da geçtiğimiz cuma hutbesinde "Müzakereciler şehit imamın katiliyle nasıl anlaşma yapabilir?" diye sordu.

Bu söylem yalnızca siyasi şahsiyetlerle sınırlı kalmadı. İlahiyat Okulları Yönetim Merkezi de bir bildiri yayımlayarak ABD'nin taahhütlerinden en küçük bir sapma göstermesi halinde müzakerelerden çekilmenin dini, akli ve hukuki bir zorunluluk haline geleceğine dair uyararak sert bir karşılık verilmesi çağrısında bulundu. Merkez, Dini Lider Mücteba Hamaney'e atfedilen mektubun onun görüşü ile Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi üyelerinin tutumu arasındaki farklılığı yansıttığı yorumunda bulundu. Bu yorum, iktidar piramidinin zirvesindeki anlaşmazlığın dini kurumların söylemine yansımasını gözler önüne seriyor.

Tüm bunların yaşandığı ortamda ‘Keşverdust Revakı’ meselesi öne çıktı. Bu mekân, Tahran'ın Keşverdust Caddesi'nde son aylarda dini toplantılara ve yas törenlerine ev sahipliği yapıyor. İran merkezli haber sitesi Jamaran’ın haberlerine göre beyaz kefen giyen ve kendilerini ‘şehit Dini Lider’in kanının intikamcıları’ olarak tanıtan bir grup kadın Meşhed'den Tahran'a gelerek üç gün süren bir oturma eylemi başlattı. Sert sloganlar atan kadınlar geceleri de alanda kalarak revakın günlük yas törenlerini sekteye uğrattı. Mekânı yönetenler, yatıştırma ve arabuluculuk girişimlerine rağmen protestocuların alanı terk etmeyi reddettiklerini ve bunun üzerine gerginliğin daha da tırmanmasını önlemek amacıyla revakı kapatmak zorunda kaldıklarını duyurdu.

Hükümeti destekleyen akıma yakınlığıyla bilinen haber sitesi Ruyedad24, yaşananların salt bir dini gerilimden ibaret olmadığını, aksine ‘Direniş Cephesi’ne yakın akım ile müzakerelerin sürdürülmesini destekleyen güçler arasındaki rejim içi nüfuz çatışmasının bir boyutunu yansıttığını değerlendirdi. Siteye göre eylemciler mutabakat muhtırasının iptalini ve Dini Lider’in direktifleri olarak nitelendirdikleri talimatlara uyulmasını talep etti. Bu talepler artık devlet radyo televizyonu, dini kurumlar, kamuoyunun açık alanları ve resmi kurumların bildirilerinde giderek daha güçlü yankı buluyor.

Bu gelişme, yakın zamana kadar siyasi elit çevrelerle sınırlı kalan anlaşmazlığın kamuya açık alanlara ve dini etkinliklere sızdığını ortaya koyuyor. Bu da İran rejimi içindeki bölünmenin kapsamının genişlediğine işaret ediyor. Son günlerde İran devlet radyo televizyonu bu iç çatışmanın en belirgin sahnelerinden birine dönüştü. Mutabakat muhtırasına karşı çıkan isimlerin defalarca kez konuk olarak alınması ve müzakere karşıtı tutumların öne çıkarılması, güvenlik kökenli yöneticilerin ve üst düzey yetkililerin büyük çoğunluğunu oluşturduğu yayın kurulunun hükümet ile Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'ne karşı cephe aldığı izlenimini güçlendiriyor.

Aynı bağlamda, İran Dini Lideri’nin genel yayın yönetmenini bizzat atadığı Keyhan gazetesi, Hüseyin Şeriatmedari'nin kaleme aldığı bir makaleyi yayımladı. Şeriatmedari makalesinde İran müzakere heyetinin ilk talebi olarak ABD Başkanı Donald Trump'ın yargılanmak üzere İran'a iade edilmesini öne sürmesi gerektiğini savundu ve heyetin müzakere turlarında Amerikan yönetimi temsilcilerini kabul etmeyi reddetmesini de önerdi.

Bu bölünmelerin yansımaları parlamentoya da sıçradı. Kamran Gazanferi, Hamid Resai ve Hüseyin Samsami dahil bazı milletvekilleri parlamentonun oturumlarının askıya alınmasını eleştirerek oturumlar yeniden başlamadığı takdirde meclis binası önünde oturma eylemi düzenlemekle tehdit etti. Video konferans yöntemiyle yapılan gayri resmi bir toplantıda Resai açıkça “Parlamentoyu tatil etme yetkisi kimde?” diye sordu. Samsami ise elektronik mevzuat sisteminin bakanların ifadesinin talep edilmesi ya da parlamento bildirgelerinin çıkarılması taleplerinin kaydedilmesini bile engellediğini vurguladı. Eleştirmenler bu adımın yasama organının çalışmaları üzerindeki kısıtlamaların boyutunu gözler önüne serdiğini öne sürdü.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre oturma eyleminin nihayetinde sona erdirilmesine karşın eylem çağrısının yapılmış olması bile bir kısım milletvekilinin mutabakat muhtırasına ilişkin karar alma sürecinden dışlandıklarını ve ülkenin en önemli siyasi ve güvenlik dosyalarından birinin şekillendirilmesinde artık ortak olmadıklarını hissettiklerini yansıtıyor. Eleştiri ve baskıların şiddeti, Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf'ı bunlara alenen yanıt vermeye itti.

Kalibaf, müzakerelerin İsviçre'de sürdüğü 22 Haziran'da sosyal medya platformu X üzerinden paylaştığı mesajda şunları yazdı:

“Televizyonda iyi bir programda, müzakere heyetinin İsviçre'ye gidemeden Mehrabad Havalimanı'nın kapatılmasını temenni edenleri izledim. Bu değerli isimlere şunu söylüyorum: İsviçre'ye gitmeseydik, Lübnan'daki Müslümanlar ve Şiiler arasında her an daha fazla kan akardı.”

Uzmanlar Konseyi de bu tartışmadan payını aldı. Konseyin bazı üyeleri, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasının İran rejiminin yükümlülüklerine aykırı olduğunu vurgulayan ve bu konuda herhangi bir gevşekliğe karşılık verileceğini uyaran bir bildiri yayımladı. Bildiride ABD Başkanı Trump ve İsrail Başbakanı Netanyahu'nun öldürülmesine atıflar da yer aldı. Ancak Konseyin Genel Sekreterliği, birkaç saat içinde bildirinin Konseyin benimsediği mekanizmalara uygun biçimde yayımlanmadığını ve yayımlanmadan önce Başkanlık Kurulu'na ya da Genel Sekreterliğe sunulması gerektiğini belirten bir açıklama yayımladı. Bu kısmi geri adım, İran'ın en üst yönetim kurumlarında hüküm süren kargaşa ve bölünmüşlüğün ek bir göstergesi olarak değerlendirildi.

Tahran milletvekili Abdulhüseyin Ruh'ul Emini'nin aktardıkları ise anlaşmazlıkların mutabakat muhtırasının ilanından sonra değil, hazırlık aşamasında başladığını ortaya koyuyor. Milletvekili, anlaşmanın metninin Mücteba Hamaney ile müzakere heyeti arasında 25 kez gidip geldiğini, müzakerelerin etrafındaki gizlilik nedeniyle tüm tarafların yalnızca sınırlı bilgiye erişebildiğini söyledi. Bu anlatı doğruysa, mutabakat muhtırasının iktidar piramidi içinde tam bir uzlaşının ürünü olmadığına, aksine karar alma merkezleri arasında uzun ve çetrefilli iç müzakerelerin sonunda şekillendiğine işaret ediyor.

Bu tabloya paralel olarak Tahran ve Washington'dan gelen mesajlar birbiriyle çelişti. İran Dini Lideri'nin miras ve yaygınlaştırma ofisi üyesi Mehdi Fazaili geçtiğimiz pazar İran devlet televizyonuna verdiği röportajda son askeri gelişmeler ve dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılması dahil bir dizi koşulun yerine getirilmesi beklentisiyle İran'ın teknik müzakere turunu iptal ettiğini açıkladı. Ancak televizyon kanalı AlHadath, Reuters ve Axios başta olmak üzere çeşitli medya kuruluşları Amerikalı yetkililerden müzakerelerin durmadığını ve iki taraf arasındaki mesajlaşmanın kesintisiz sürdüğünü aktardı.

ABD Başkanı Donald Trump pazartesi günü, İran'ın görüşme talep ettiğini ve Doha'da iki tarafın temsilcileri arasında bir toplantı gerçekleştirileceğini duyurdu. Beyaz Saray, Steve Witkoff ve Jared Kushner'ın müzakerelere katılacağını teyit etti. Öte yandan İran Büyükelçisi Kazım Garibabadi iki taraf arasında teknik düzeyde bir toplantı yapılacağına dair haberleri yalanladı.

Tüm bu karmaşık tablonun içinde İran Cumhurbaşkanı Mesut Pezişkiyan, mutabakat muhtırasının başarısının maddelerine tam uyum sağlanmasına ve eksiksiz uygulanmasına bağlı olduğunu yazdı; üzerinde anlaşılan metni aşan açıklamaların müzakereleri ilerletmediğini vurguladı. Bu mesajın, Washington'a olduğu kadar müzakere sürecine çeşitli kürsülerden saldırmayı sürdüren rejim içi muhaliflerine de yönelik olduğu anlaşılıyor.

Tüm bu gelişmeler, iç çelişkilerle boğuşan bir rejimin tablosunu gözler önüne seriyor. İran'ın güneyindeki askeri çatışmalar, medyada tırmanan gerilim, beyaz kefenli protestocuların oturma eylemleri, milletvekillerinin tehditleri, ilahiyat okullarının tutumları, Uzmanlar Konseyi'nin bildirisi ve yetkililer arasındaki müzakere sürecine dair çelişkili açıklamalar aynı anda yaşanıyor. Mücteba Hamaney'in dört aydır kamuoyu önünden uzak kalması ve karar alma sürecindeki gerçek konumunu saran belirsizliğin gölgesinde, yıllardır kapalı kapılar ardında süren nüfuz çatışması artık sokağa, televizyon ekranlarına, parlamentoya, Hürmüz Boğazı'na ve Doha'daki müzakere masasına taşınmış durumda.

*Bu makale Independent Farsça’dan alınmıştır


Vance: İran’ın nükleer programıyla başa çıkmak için seçeneklerimiz var, ancak gereksiz yere bomba atmayacağız

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, ABD ordusunun kuruluşunun 250. yıldönümü vesilesiyle Virginia eyaletindeki Oceana Deniz Hava Üssü’nde düzenlenen etkinlikte konuşma yaparken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, ABD ordusunun kuruluşunun 250. yıldönümü vesilesiyle Virginia eyaletindeki Oceana Deniz Hava Üssü’nde düzenlenen etkinlikte konuşma yaparken (AP)
TT

Vance: İran’ın nükleer programıyla başa çıkmak için seçeneklerimiz var, ancak gereksiz yere bomba atmayacağız

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, ABD ordusunun kuruluşunun 250. yıldönümü vesilesiyle Virginia eyaletindeki Oceana Deniz Hava Üssü’nde düzenlenen etkinlikte konuşma yaparken (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, ABD ordusunun kuruluşunun 250. yıldönümü vesilesiyle Virginia eyaletindeki Oceana Deniz Hava Üssü’nde düzenlenen etkinlikte konuşma yaparken (AP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İran’ın nükleer programını yeniden inşa etmeye çalışması halinde Washington’ın elinde çeşitli seçenekler bulunduğunu belirterek, ABD’nin belirli bir hedef olmadan bombardıman düzenlemeyeceğini söyledi.

Virginia eyaletindeki Oceana Deniz Hava Üssü’nde dün askerlere hitap eden Vance, ABD’nin düzenlediği saldırılar sayesinde İran’ın nükleer programının onlarca yıl geriye götürüldüğünü savundu.

Vance, “İstihbaratımızın İran’ın nükleer programına ilişkin değerlendirmelerine bakarsanız, ülkenin son 20-30 yılın herhangi bir dönemine kıyasla nükleer silah geliştirmekten çok daha uzak olduğunu görürsünüz. Başkanın size verdiği görev, bu ülkenin savunma sanayi altyapısını yok etmekti. Böylece bir gün ordusunu ya da nükleer programını yeniden inşa etmeye karar verirse gerçek bir tehdit oluşturamayacak. Siz de bu görevi başarıyla yerine getirdiniz” dedi.

Vance’ın bu açıklamaları, ABD Başkanı Donald Trump’ın daha önce İran’ın nükleer programının ‘tamamen ortadan kaldırıldığı’ yönündeki ifadelerinden farklı bir değerlendirme olarak öne çıktı.

ABD askerlerine hitaben konuşmasını sürdüren Vance, “Trump sizden İran’ın konvansiyonel askeri kapasitesini yok etmenizi istedi. Bugün donanmalarının denizin dibinde olduğunu görüyoruz ve artık 12 ay önce yaptığı gibi güç gösterisi yapabilecek durumda değiller” ifadelerini kullandı.

Vance, “Başkanın sizden istediği, bu ülkenin savunma sanayi altyapısını yok etmenizdi. Böylece bir gün ordusunu ya da nükleer programını yeniden inşa etmeye karar verirse bunu yaparken tehdit oluşturamayacak. Siz de bu görevi eksiksiz yerine getirdiniz” diye konuştu.

İran ile müzakereler

Vance, “Başkan Trump artık sizin sayenizde müzakereleri güçlü bir konumdan yürütüyor” diyerek, “İranlılar nükleer programı yeniden inşa etmeye kalkışırsa elimizde seçenekler var. Komşularını tehdit etmeye ya da terörü finanse etmeye çalışırlarsa yine seçeneklerimiz mevcut. Ancak asla yapmamamız gereken şey, yalnızca bomba atmış olmak için bomba atmaktır. Başkan sizden hiçbir zaman böyle bir şey istemeyecek” ifadelerini kullandı.

Trump’ın güç kullanımına ilişkin yaklaşımını askerlere anlatan Vance, “Başkan sizden savaşa girmenizi isteyebilir. Ancak bunu istediğinde, ne uğruna savaştığınızı da size açıkça söyleyecektir. Bence siyasi liderliğinizden beklemeniz gereken şey de budur” dedi.

Vance, “Yönetimi müzakere yürüttüğü için eleştirenlerin, geçmişte bizi örneğin Afganistan gibi yerlerde biraz daha ileri gitmeye ve daha fazla bomba atmaya teşvik edenlerle aynı kişiler olduğunu gördüm. Geçmişte yapılan hatalara baktığımızda, bu kişiler atılan bombaların amacını açıklamayı da reddetmişti” diye konuştu.

degy6j6y
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsviçre’nin Luzern Gölü kıyısındaki Bürgenstock tatil beldesinde ABD, İran, Katar ve Pakistan arasında düzenlenecek dörtlü toplantı başlamadan önce (AFP)

Gazetecilerin sorularını da yanıtlayan Vance, ABD’nin İran, Katar ve diğer taraflarla ‘teknik nitelikte’ görüşmeler yürüttüğünü belirtti. Görüşmelerde ticari deniz taşımacılığının ele alındığını söyleyen Vance, “Nükleer dosya konusunda da açıkça endişelerimiz var ve bunu da görüşmeye başlayacağız. Henüz erken bir aşamadayız ancak temaslar olumlu ilerliyor” ifadesini kullandı.

İran’da ‘akılcı’ olarak nitelendirdiği bir kesimin bulunduğunu, buna karşılık ülke içinde sertlik yanlıları ile reformcular arasında bir mücadele yaşandığını dile getiren Vance, “Bazı kişiler, son 47 yıllık yönetim anlayışlarının yanlış olduğunun ve ABD, Avrupa ile Körfez ülkeleriyle ilişkilerini değiştirmeleri gerektiğinin farkında. Buna karşın eski yaklaşımı sürdürmek isteyen küçük bir kesim de var. Biz ise yeni bir sayfa açmaya çalışan kesimin önemli bir ivme kazandığını düşünüyoruz” dedi.

Vance, “Ancak daha önce de söylediğim gibi, eğer nükleer programı yeniden inşa etmeye kalkışırlarsa, denetimlere izin vermezlerse ya da ticari gemilere yönelik saldırıları sürdürür veya yeniden başlatırlarsa -ki bunu birkaç günlüğüne durdurmuşlardı- Başkan’ın masada değerlendirebileceği çok sayıda seçeneği bulunmaya devam ediyor” değerlendirmesinde bulundu.


Hedasi Barajı'ndan Kızıldeniz'e: Mısır-Etiyopya çatışması nasıl dönüştü

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve ABD Başkanı Donald Trump, Fransa’nın doğusundaki Evian kentinde düzenlenen G7 Zirvesi’nin oturum aralarında ikili bir görüşme gerçekleştirdi, 17 Haziran 2026 (AFP)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve ABD Başkanı Donald Trump, Fransa’nın doğusundaki Evian kentinde düzenlenen G7 Zirvesi’nin oturum aralarında ikili bir görüşme gerçekleştirdi, 17 Haziran 2026 (AFP)
TT

Hedasi Barajı'ndan Kızıldeniz'e: Mısır-Etiyopya çatışması nasıl dönüştü

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve ABD Başkanı Donald Trump, Fransa’nın doğusundaki Evian kentinde düzenlenen G7 Zirvesi’nin oturum aralarında ikili bir görüşme gerçekleştirdi, 17 Haziran 2026 (AFP)
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve ABD Başkanı Donald Trump, Fransa’nın doğusundaki Evian kentinde düzenlenen G7 Zirvesi’nin oturum aralarında ikili bir görüşme gerçekleştirdi, 17 Haziran 2026 (AFP)

Amr İmam

ABD Başkanı Donald Trump, Mısır ile Etiyopya arasındaki Nil anlaşmazlığı dosyasına yeniden el attı. Bu gelişme, söz konusu çatışmanın niteliğinde ve sınırlarında derin bir dönüşümün yaşandığı dönemle eş zamanlı gerçekleşti.

İki ülke arasındaki gerçek savaş artık eskisi gibi yalnızca Büyük Etiyopya Hedasi (Rönesans) Barajı etrafında dönmüyor. Kademeli olarak çok daha geniş ve tehlikeli bir alana, Kızıldeniz'deki hâkimiyet ve nüfuz mücadelesine taşındı.

Trump, 17 Haziran'da Fransa’nın Evian kentinde G7 Zirvesi'nin aralarında Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile gerçekleştirdiği görüşmede, Hedasi Barajı meselesinde Mısır’ın tutumuna açık destek verdi.

Nil Nehri gereğinden fazla kurumaya başladı ve biz bunun hakkında konuşmak için buradayız" diyen Trump, ilk döneminde anlaşmazlığı çözmeye neredeyse ulaştığını da vurguladı ve ikinci döneminde yeniden deneyeceğini taahhüt etti.

Trump’ın Hedasi Barajı dosyasını ele alması ilk kez değil. Daha önce eski Amerikan yönetimlerini barajın finansmanından sorumlu tutmuş, başka bir vesilede de yol açtığı krize son vermek için çalışacağını vaat etmişti.

17 Haziran'da yeniden alevlenen bu ilgi, yönetiminin Afrika Boynuzu’ndaki güç dengelerini yeniden biçimlendiren bir anlaşmazlıkta söz sahibi olmak istediğini ortaya koyuyor.

Mısır, barajın inşasının 2011 yılında başlamasından bu yana Etiyopya'yı inşaat ve işletme sürecini düzenleyecek bağlayıcı bir anlaşmayı kabul etmeye zorlamak için kapsamlı çabalar harcadı. Kahire’nin, bu yönde bir anlaşmanın önünü açabilecek her türlü Amerikan baskısını memnuniyetle karşılayacağından kuşku yok.

Etiyopya, Hedasi Barajı'nı ülkedeki elektrik açığı ve yaygın yoksulluğun çözümü olarak sunuyor. Ancak projenin muazzam boyutu ve dev rezervuarı, Addis Ababa'nın barajı daha geniş jeopolitik hedeflere ulaşmanın aracına dönüştürme arzusunu gözler önüne seriyor.

Etiyopya, barajı fiilen işletmeye açtı; bu durum Mısır'ı, özellikle yağmur mevsimi öncesinde su salınım operasyonlarında koordinasyon eksikliği nedeniyle ciddi zorluklarla yüz yüze bıraktı. Addis Ababa’nın geçen yıl bu operasyonları Kahire ile koordine etmemesi, Mısır ve Sudan'da çeşitli sorunlara yol açtı.

Mısır ise kuraklık dönemlerinde barajdan bırakılması gereken su miktarları konusunda Etiyopya ile net bir koordinasyona ihtiyaç duyuyor. Bu koordinasyon hem Mısırlıları susuzluktan korumak hem de tarım ürünlerini hasar görmekten kurtarmak açısından hayati önem taşıyor. Burada şu daha kapsamlı soru yeniden gündeme geliyor: Baraj meselesinde bir uzlaşıya varmak iki ülke arasındaki gerilimi yatıştırmak için yeterli olur mu?

Nil'den vazgeçiş

Su kıtlığı en yoğun yaşanan ülkeler arasında yer alan Mısır, su ihtiyacının yaklaşık yüzde 97'sini Nil Nehri'nden karşılıyor. Bu nedenle Kuzey Afrika'daki baraj inşaatının yol açacağı herhangi bir doğal akış azalması geçici bir sorun olarak değerlendirilemez; varoluşsal nitelikte tehdit ve derin bir kaygı kaynağı oluşturuyor.

Mısır geçen on yıl boyunca barajın inşası ve işletilmesinin sonuçlarına uyum sağlamak için büyük miktarlarda kaynak harcadı. Bu süreçte sulama sistemlerinin modernize edilmesi, deniz suyu arıtma kapasitesinin genişletilmesi ve her yıl üçlü arıtmadan geçirilen tarımsal atık sulara olan bağımlılığın artırılması gibi çeşitli adımlar atıldı.

dfbgthy
Etiyopya'nın Goba kentinde bulunan Büyük Etiyopya Rönesans Barajı, 19 Şubat 2022 (AFP)

Ancak Afrika Boynuzu'ndaki güç dengelerinin değişmesi ve Kızıldeniz'deki rekabetin kızışması, Mısır ile Etiyopya arasındaki çatışmayı yeni bir evreye taşıyor. Bu evrede baraj, çok daha derin bir krizin boyutlarından birine ve iki ülke arasındaki çok daha karmaşık ve tehlikeli çatışmaların yüzüne dönüşüyor.

Bu çatışmalar Afrika Boynuzu'ndaki güç dinamiklerini yeniden çiziyor ve bölgenin sınırlarını aşan ittifakların doğuşuna zemin hazırlıyor. Aynı zamanda Kızıldeniz güvenliği, Aden Körfezi'nin denetimi ve Süveyş Kanalı'nın geleceğiyle de sıkı sıkıya bağlantılı.

Etiyopya'nın Kızıldeniz hırsları

Etiyopya, Hedasi Barajı'nı ülkedeki elektrik açığı ve yaygın yoksulluğun çözümü olarak sunuyor. Ancak projenin muazzam boyutu ve dev rezervuarı, Addis Ababa'nın barajı daha geniş jeopolitik hedeflere ulaşmanın aracına dönüştürme arzusunu gözler önüne seriyor.

Baraj, Etiyopya'ya Nil havzasında, özellikle Mısır ve Sudan karşısında daha güçlü bir nüfuz dayatma kapasitesi kazandırıyor. Aynı zamanda Nil'e ortalama yüzde 60 oranında su taşıyan Mavi Nil üzerinde denetim imkânı da sağlıyor.

Mısır, Eritre ve Somali ile sağlam ittifaklar kurarak Afrika Boynuzu'nda önemli kazanımlar elde etti. Bu iki ülke, Etiyopya'nın mevcut dönemdeki en sert rakipleri arasında yer alıyor.

Hedasi Barajı’nın işletmeye açılmasıyla birlikte Etiyopya bir sonraki stratejik hedefine, yani Kızıldeniz’e doğrudan erişime yöneldi. Bunda başarı sağlarsa Mısır'ın iki hayat damarı olan Nil Nehri ve Süveyş Kanalı üzerinde nüfuz kazanmış olacak.

Başbakan Abiy Ahmed liderliğindeki Refah Partisi’nin son genel seçimlerde elde ettiği zafer, Etiyopya'nın Kızıldeniz'e ulaşma çabalarına güç kattı. Parti, çatışmaların gölgesinde, muhalefet partilerine yönelik baskı suçlamaları ve sınırlı katılım ortamında yapılan haziran başındaki seçimlerden ezici çoğunlukla çıktı.

Meşru kaygılar

Mısır ile Afrika Boynuzu arasındaki mesafe 2 bin 400 kilometreyi aşıyor. Etiyopya’nın Nil üzerindeki denetimini güçlendirme ve Kızıldeniz'e ulaşma çabaları karşısında Mısır'ın öfkesini ve kaygısını, iki ülke arasındaki çatışmanın derinliğini ve niteliğini bilmeyenler için anlamak güçleşebilir.

fj67
Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, genel seçimler sırasında Etiyopya'nın Oromia Bölgesi'ndeki Jima'da bulunan bir oy verme merkezinde oy kullanırken, 1 Haziran 2026 (Reuters)

Etiyopya, Mısır'ın Nil'deki yıllık su kotasına erişimini zorlaştırdığında kalabalık nüfuslu bir devletin istikrarını sarsıyor ve en temel kaynaklarından birine el atıyor. Mısırlı diplomatların bu yıllık kotayı güvence altına alma savaşını sürekli olarak ‘varoluşsal’ bir mesele olarak nitelendirmesinin nedeni de tam budur.

Mısır ile Etiyopya arasındaki tarihsel rekabetten bağımsız olarak Hedasi Barajı deneyimi, Mısırlılarda Addis Ababa'nın niyetlerine derin bir kuşku bıraktı; üstelik bu kuşku, Mısır ekonomisinin hayati dayanaklarından biri olan Süveyş Kanalı'nın bulunduğu Kızıldeniz'de tutunma arayışındaki Etiyopya'nın ardından geliyor.

Dışarıdan bakıldığında Mısır'ın Etiyopya'nın Kızıldeniz'deki varlığına karşı çıkışı, Kahire ile Addis Ababa arasındaki ikili bir mesele gibi görünebilir. Oysa özünde bu, hayati öneme sahip bir deniz geçidi üzerindeki denetim için sürdürülen uluslararası bir yarışın parçasıdır; bu yarışın sonuçları Mısır'ın stratejik çıkarlarını koruma ya da bu yolda tökezleme kapasitesini belirleyecek.

İki ülkenin odağının Kızıldeniz'e kayması, Afrika Boynuzu’nu çatışma alanı olarak terk ettikleri anlamına gelmiyor. Kızıldeniz, birbiriyle bağlantılı ve süregelen bir savaşın yeni cephesi; bir cephede kazanılan zafer diğerinde kapı aralayabilir ya da ana aktörleri çatışmalarını yeni sahalara taşımaya yönlendirebilir.

Mısır'ın karşı hamlesi

Mısır, Etiyopya'nın bu dönemdeki en sert rakipleri olan Eritre ve Somali ile güçlü ittifaklar kurmayı başararak, Afrika Boynuzu’nda önemli kazanımlar elde etti. Bu ittifaklar Mısır'a Afrika Boynuzu’nda askeri bir dayanak noktası sağlamanın yanı sıra Kahire'nin söz konusu ülkelerin Kızıldeniz kıyısında bulunan limanlarındaki varlığını pekiştirme imkânı tanıyor.

Belki de Amerikalı Başkanı'nın teklifi, Rönesans Barajı'nın geniş çaplı jeopolitik oyunun açılış hamlesi olmaktan ibaret olduğu gerçeği gün yüzüne çıkmadan önce bir kırılım sağlayabilirdi; oysa bu oyun birbirinden farklı çıkar ve hedeflere sahip çok sayıda aktörü kendine çekiyor.

Kahire bunu liman geliştirme ve bu ülkelerle lojistik iş birliği anlaşmaları zinciriyle hayata geçirmeyi hedeflemektedir. Bu varlık Etiyopya'nın Kızıldeniz'e açılan yolunu daraltmakta ve ona ayrılıkçı Somaliland bölgesi de dahil sınırlı seçenekler bırakıyor.

Öte yandan İsrail, Somaliland'ı tanıyarak ve bölgeye Etiyopya kökenli kuvvetler konuşlandırarak bu çatışmanın tam merkezine giriyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu gelişme Mısır'ın hesaplarını karmaşıklaştırırken, Etiyopya'yı da benzer adımlar atmaya teşvik ediyor; aynı zamanda Kızıldeniz üzerindeki çok taraflı yarışın boyutlarını da gözler önüne seriyor.

cdfg
Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati, Kahire’de Eritreli mevkidaşı Osman Salih Muhammed ve Somalili mevkidaşı Ahmed Ma’lem el-Faki ile birlikte düzenlediği basın toplantısında konuşma yaparken, 11 Ocak 2025 (AFP)

Bu tablo, Mısır-Etiyopya rekabetinin Afrika Boynuzu’ndaki nüfuz ve Kızıldeniz'deki varlık yarışının artık egemenlik, nüfuz ve dünyanın en kritik deniz geçitlerinden biri üzerindeki denetim etrafında dönen çok taraflı ve yüksek riskli bir yüzleşmeye dönüştüğünü ortaya koyuyor.

Aynı zamanda Sudan'daki iç savaşa Tahran'ın da dahil olmasıyla birlikte, İran'ın Mısır'ın güney sınırındaki bu ülkede büyüyen varlığı tabloyu daha da karmaşık bir hale getiriyor. Bu durum Kızıldeniz üzerindeki çatışmayı daha girift kılıyor ve yeni cephelere yayılma ihtimalini artırıyor.

Bütün bunlar, Başkan Trump'ın Rönesans Barajı anlaşmazlığını çözmeye yönelik teklifinin bölgeye barış getirip getiremeyeceği ya da Mısır ile Etiyopya arasındaki görüş ayrılıklarını sona erdirip erdiremeyeceğine dair sorunun ne denli sınırlı kaldığını gösteriyor.

Belki de ABD Başkanı Trump’ın teklifi, Hedasi Barajı'nın birbirinden farklı çıkar ve hedeflere sahip çok sayıda aktörü kendine çeken daha geniş çaplı jeopolitik oyunun yalnızca açılış hamlesi olduğu gerçeği gün yüzüne çıkmadan önce bir kırılım sağlayabilirdi.

ABD bu büyük jeopolitik oyunu ele almak için harekete geçmedikçe barajla ilgili herhangi bir anlaşma, Afrika Boynuzu ile Kızıldeniz'in geleceğinin hızla şekillendiği çatışmada geçici bir ateşkesten öteye geçen anlam taşımaz.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.