İngiliz Elçi, Yemen’deki kıtlık konusunda uyarıda bulundu

Nick Dyer
Nick Dyer
TT

İngiliz Elçi, Yemen’deki kıtlık konusunda uyarıda bulundu

Nick Dyer
Nick Dyer

İngiltere’nin Kıtlık Önleme ve İnsani Çalışmalar Özel Elçisi Nick Dyer, binlerce Yemenlinin açlık riskiyle karşı karşıya olduğu uyarısında bulundu. Dyer, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, insani müdahaleyi desteklemek için daha fazla kaynak tahsis edilmesi çağrısı yaptı.
Geçen eylül ayında özel elçi olarak atanmasından bu yana ilk kez gerçekleştirdiği Körfez turu kapsamında Suudi Arabistan’ı ziyaret eden Dyer, Suudi Arabistan’ın Yemen Merkez Bankası ve Birleşmiş Milletler (BM) kuruluşlarına verdiği desteğe övgüde bulundu. Elçi, Suudi Arabistan’ın son iki yıldır Yemen’deki kıtlığı engelleme çalışmalarının merkezinde yer aldığına dikkat çekti.
‘Çatışma, iklim ve salgın’ üçlü riskinin dünya genelinde gıda güvensizliği riskini artırdığını belirten Nick Dyer, başta Yemen, Burkina Faso, Güney Sudan ve Kuzeydoğu Nijerya olmak üzere dört bölgede durumun kötüye gitmesinden dolayı duyduğu endişeyi dile getirdi.

Çift görev
Dyer, Dışişleri ve Kalkınma bakanlıklarının geçen eylül ayında birleştirilmesinin ardından Kıtlık Önleme ve İnsani Çalışmalar Özel Elçisi olarak atanmıştı. Bu görev kendisine, İngiltere hükümetinin birçok ülkede artan gıda güvensizliği ve kıtlık koşulları risklerine karşı duyduğu endişe doğrultusunda verildi.

Nick Dyer yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Bazı ülkelerin halihazırda acil seviyede gıda güvensizliği ile karşı karşıya olduğu inancını taşıyoruz. Çatışmanın karmaşık faktörlerine, Kovid-19’a ve iklim değişikliğine bakarsak 10 ila 11 ülke, kötüye giden koşullarla birlikte risk altında olabilir.”
Dyer söz konusu ülkelere örnek olarak Yemen, Burkina Faso, Güney Sudan ve Kuzeydoğu Nijerya’yı gösterdi.
Dyer’ın elçi rolü iki ana bileşene sahip. Dyer görevine ilişkin şunları söyledi:
“Görevin ilk olarak insani yönler bağlamında kaynakların toplanmasıdır. İkinci olarak da diplomatik çabalarla insani yardımların erişiminin ve kaynakların iyileştirilmesinin incelenmesi geliyor. Bu sebeple mesele yalnızca finansal tarafla ilgili değil. Aynı zamanda diplomatik liderliklerimizi insani yardımların erişimini iyileştirmek için nasıl kullanacağımızla da ilgilidir.”

Üç eksenli ziyaret
Körfez turuna bugün Suudi Arabistan ile başlayan Dyer ziyaretlerine ilişkin şunları aktardı:
 “Körfez’e ve Suudi Arabistan’a ilk yolculuğum. Bunu sabırsızlıkla bekliyordum. Suudi Arabistan ve İngiltere, insani yardım çalışmaları açısından dünyanın en büyük iki bağışçısıdır. Benim açımdan bu ziyaret, birçok şeyi yapmak için bir fırsat. Öncelikle dünya çapında gördüklerimize (insani krizler ve gıda güvensizliği) ilişkin analizimizi paylaşmamızı sağlıyor. Aynı şekilde ziyaret sırasında özellikle dünyadaki en acil gıda güvenliği risklerinden mustarip ülkelerde insani ortaklığımızı güçlendirmenin yollarını ele almak istiyorum. İkinci olarak Suudi Arabistan, Yemen Merkez Bankası’na ve BM kuruluşlarına ek destek sağlayarak son iki yılda Yemen’deki kıtlığı önlemede merkezi bir konuma geldi. Bu ziyaret aracılığıyla şu an ne yaptığımızı ve Yemen’de büyüyen gıda güvensizliği sorununu hafifletmek için neler yapabileceklerimizi bulmaya çalışıyorum.”

16 bin Yemenli kıtlıkla karşı karşıya
İngiliz Elçi, uzun bir süre Yemen krizi ve binlerce Yemenlinin karşılaştığı kıtlığa ilişkin açıklamasında “İngiltere’de, Suudi Arabistan’a ziyaretimin de amacı olan gıda güvensizliği konusunda Yemen’de yaşananlara dair endişe verici bir değerlendirme yayınlandı.” dedi. Her gün yaklaşık 13 milyon 500 bin Yemenlinin temel beslenme gereksinimlerini karşılamak için mücadele ettiğini ve artan ciddi hastalık ve ölüm riskiyle karşı karşıya olduğunu belirten Dyer, 16 binden fazla erkek, kadın ve çocuğun ciddi açlık koşullarıyla karşı karşıya olduğunu vurguladı.
Nick Dyer, ‘açlık koşullarından’ kastının ‘açlıktan veya hastalıktan ölüm noktasına kadar sağlık durumunun bozulması’ olduğunu ifade ederken bunun son derece kötü bir durum olduğunu vurguladı.
Elçi, verilerin gelecek altı ay içinde daha da kötüleşeceğini ve kıtlık koşullarındaki Yemenlilerin sayısının yaklaşık 47 bine ulaşacağını gösterdiğine dikkat çekti.
İngiliz Elçi sözlerine şöyle devam etti:
“Tüm deneyimlerimiz kıtlıkla mücadelede konusunda yardım sağlanması için krizin ilanının beklenmemesi gerektiğini gösteriyor. 2011 yılında Somali’de yaşanan son büyük kıtlığa bakarsak tahminler 250 bin kişinin gıda güvensizliği nedeniyle öldüğünü ortaya koyuyor. Ancak bu ölümlerin büyük çoğunluğu kıtlık ilan edilmeden önce meydana geldi. Yemen’de insanlar ölüyor. Şimdi harekete geçmeliyiz.”
İngiliz Elçi, kendisinin ve Suudi Arabistan’ın rolünün ‘alarm durumu ilan etmek’ olduğunu belirttiği açıklamasında ‘özellikle Yemen’de, insani yardım için daha fazla kaynak ayrılması ihtiyacını uluslararası çapta gündeme getirdiklerini’ vurguladı.
Koronavirüs salgının insani yardımları olumsuz etkilediğiniifade eden Dyer, “Kovid’in ülkeler üzerindeki finansal etkisini görüyoruz. Buna İngiltere’de tanık olduk. Sınırlı kaynaklar, en çok ihtiyaç duyan ülkelere tahsis edilmelidir. Yemen de kesinlikle bu ülkelerden biridir” dedi.

Husilerin sınıflandırılması
Husilerin terör grubu olarak sınıflandırılması ve bunun yardım dağıtımı konusunda getirebileceği zorluklara da değinen Nick Dyer sözlerinin devamında şunları söyledi:
“Bildiğim kadarıyla bu konudaki görüşmeler halen devam ediyor. Somali’de gördüğümüz gibi, olası bir atamayla insani yardımların erişiminde istisnalar sağlamak önemlidir. Umarız bu görüşme, Yemen’deki konuşmalar bağlamında olur. Ancak dediğim gibi; Husileri sınıflandırma görüşmeleri halen sürüyor. Yardıma erişimi sağlamak için dikkate alınması gereken temel husus, uluslararası hukuk kapsamındaki sorumluluklarını anlamalarını ve yerine getirmelerini sağlamak için her düzeyde ve çatışmanın tüm taraflarıyla sürekli görüşmektir.”
Dyer, yardımları ihtiyaç sahiplerine ulaştırma meselesini, dünya çapındaki çatışmalarda süren bir sorun olarak nitelendirirken ister gıda ister yakıta erişim olsun, sorunların aynı olduğunu ‘çünkü yakıt eksikliğinin, gıda fiyatlarının yükselmesine yol açtığını ve su dağıtımını zorlaştırdığını’ vurguladı. Elçi, “Tüm tarafları, Martin Griffiths ve BM barış süreciyle ilişki kurmaya davet ediyoruz. Çünkü Yemen’in karşı karşıya olduğu krizi çözmenin tek yolu barış sürecinden geçiyor” değerlendirmesinde bulundu.

Güney Sudan
İngiliz Elçi, gıda güvensizliği riski en yüksek olan bölgeler arasında Yemen’in yanı sıra Güney Sudan ve Kuzeydoğu Nijerya’yı gösterdi. Güney Sudan’ın Jonglei eyaletine yaptığı ziyarette ‘son derece çaresiz bir duruma’ tanık olduğunu belirten Dyer şunları söyledi:
“Kovid-19 salgını, iklim ve çatışmanın birleşik etkileri gıda güvensizliği ile karşı karşıya kalan insan sayısını ve artırıyor. Oradaki hükümetle, 2018 yılında imzalanan barış anlaşması ve buna özellikle devlet düzeyinde nasıl uyulacağı konularında olumlu görüşmeler gerçekleştirdik.”
Konuya ilişkin denklemin her yerde aynı olduğunu vurgulayan Dyer “İhtiyacımız olan şey finansman, ihtiyaç sahiplerine erişim ve barıştır” dedi.

Yardım bütçesini azaltmak
İngiltere Maliye Bakanı Rishi Sunak’ın pandeminin finansal yansımaları nedeniyle dış yardımların gayri safi yurtiçi milli hasıla (GSYİH) içerisindeki payını yüzde 0,7’den yüzde 0,5’e düşürme yönündeki açıklaması ise tartışmalara yol açtı.

Nick Dyer konuya ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:
“Kesintiler, istisnai koşullara özel bir tepkiydi. Ben iyimserim. Halen yılda 10 milyar sterlin yardımlar için ayrılıyor. GSYİH içindeki pay bakımından dünyadaki en büyük insani yardım bağışçılarından biri olmaya devam ediyoruz. Başbakan, iddialı bir insani gündemi ilerletme ve ihtiyaç sahiplerini korumaya devam edeceğimiz hususunda oldukça net. Elçi olarak bu taahhüdü duymak güzel. Ancak rolümün bir parçası da başkalarından daha fazla kaynak toplamak için baskı yapmaktır. Daha önce de söylediğim gibi, bu durum sadece parayla ilgili değil. Gıda krizlerinin çoğunun temel nedeni çatışmalardır. Temel önceliklerimden biri en çok ihtiyaç duyanlara insani yardımı sağlamak ve barış süreçlerini desteklemek için diplomasiyi kullanmanın yollarını araştırmaktır.”



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.