Irak'ta Kürt sokaklarındaki ateşin perde arkası

Irak'ta Kürt sokaklarındaki ateşin perde arkası
TT

Irak'ta Kürt sokaklarındaki ateşin perde arkası

Irak'ta Kürt sokaklarındaki ateşin perde arkası

"Seyitsadık'ta bir parti binası ateşe verildiğinde yetim çocuklar için girişe konulan kumbarayı parçalayıp içindeki parayı cebine indiren göstericiye tanık oldum. Süleymaniye'nin birçok ilçesinde yakılan isyan ateşinin nedeni görünürde maaşların ödenmemesi ve ekonomik kriz. Fakat perde gerisinde başka hesaplar var." 
Bu cümleler günlerdir devam eden protesto gösterilerini takip eden Iraklı bir gazeteciye ait.
Süleymaniye'de ikamet eden ve Kürdistan Yurtseverler Birliği'ne yakın basın kuruluşlarında çalışan gazetecinin söylediklerine göre, eylemlerde boy gösteren birçok gösterici yabancı. 

"Başka yerden gelenler Sorani bilmiyor, yüzlerini kapatıyor"
Irak Kürdistan Bölgesi'nde faaliyet gösteren tüm parti binalarının ayrım gözetmeksizin ateşe verildiğini ifade eden gazeteci, "15-25 yaş aralığındaki gençler yakıp, yıkıyor. Yüzlerini kapatanların çoğu Süleymaniyeli değil. Soranice (IKB'de konuşulan Kürtçe'nin lehçesi) de konuşmuyorlar" sözleriyle eylemlere katılanların yaş aralığına başka yerden geldiklerine dikkati çekti. 
IKB'nin kontrolünde eskiden 5 kent vardı. Kerkük'ün tekrar Irak merkezi yönetimine geçmesiyle IKB'de dört kent kaldı.
Bunların ikisi Irak Kürdistan Demokrat Partisi'nin (KDP) denetiminde olan Duhok ve başkent Erbil.
KYB'nin hakimiyetinin olduğu iller ise Halepçe (IKB kent olarak ilan etti ama Bağdat yönetimi onay vermedi) ve Süleymaniye.
Özellikle Süleymaniye hem nüfus hem de yüz ölçümü olarak IKB'nin en büyük vilayeti. Süleymaniye, KYB'nin yanı sıra hükümetin 3'üncü koalisyon ortağı Goran Hareketi ve diğer İslami partilerin de güçlü olduğu bir vilayet olarak biliniyor. 
Protesto gösterileri günlerdir Süleymaniye kent merkezi ve ilçelerinde yaşanıyor. 

9 kişiyi keskin nişancılar mı vurdu?
Kent merkezindeki gösteriler büyük oranda kontrol altında tutulsa da Dokan, Piremegrun, Şarezur, Seyitsadık, Kifri ve Tekiye gibi yerleşim birimlerinde şiddet olayları yaşandı.
Hatta kan da aktı. Gösterilerde 9 kişi öldü, pek çok kişi yaralandı. Onlarca kişi de gece yarısı evlere yapılan baskınlarla gözaltına alındı. 
Tansiyon düşmüyor. Bölge yönetimi yaşananlardan dolayı şaşkın. Zira öldürülen 9 kişi kim tarafından ateşlendiği tespit edilmeyen silahlardan çıkan kurşunlarla vuruldu. Bunlardan Penciwin'deki bir kişinin keskin nişancı tarafından öldürüldüğü gündeme geldi. 

Erbil ve Duhok sakin, Süleymaniye karışık
Olayların Erbil ve Duhok'ta değil de KYB'nin denetimi altındaki yerleşim birimlerinde yaşanmasının birçok nedeni var. 
Yerel kaynaklardan alınan bilgilere göre, KDP güçlü bir istihbarat ağına sahip. Güvenlik güçleri bu iki kentte hadise çıkmasına göz yummuyor. Ayrıca bu iki kent ticaret merkezi gibi. Esnaf, düzeninin bozulmasını istemiyor. 
Süleymaniye ise kültür ve sanat kenti olarak biliniyor. Bu nedenle özgürlük alanı daha geniş. İnsanlara baskı ve şiddet fazla uygulanmazken halka hizmet de edilmiyor. 
Bölgede yolsuzluk iddiaları hiç eksik olmuyor. Ancak halk, KDP bölgesinde yolsuzluk olmasına rağmen "hizmet ediliyor" diyerek teselli bulurken, Süleymaniye için söylenen söz ise şu: "Hem çalıyorlar hem de hizmet etmiyorlar." 

KDP'nin komşusu Türkiye, KYB'nin İran
Ayrıca KDP ile KYB'nin komşuluk yaptıkları ülkelerde olayların meydana gelmesinde etkin olarak görülüyor.
Duhok ve Erbil'e hakim olan KDP'nin komşusu Türkiye. Süleymaniye ve Halepçe'yi yöneten KYB ve Goran Hareketi'nin komşusu ise İran. 
Irak ile İran arasındaki sınır uzunluğu bin 450 kilometre. Bu uzun hutut boyunca 11 gümrük kapısı bulunuyor. Bunların 6'sı IKB yönetimi ile Tahran yönetimi arasında. 
Hacı Omeran ve Kale Gümrük Kapıları kuzeyde yani KDP'nin denetimi altındayken Başmak, Seyranbend Pervizhan ve Şomse Gümrük Kapıları ise KYB'nin denetimdeki bölgede yer alıyor. Hacı Omeran, Başmak ve Pervizhan resmi gümrük kapıları ve açıklar. Diğerleri ise şu anda faal değil. 
Yani, İran ile IKB arasında geçiş noktaları oldukça fazla. Zaten KYB İran'ın etkisi altında kalmakla suçlanıyor. Bu konuda en çok da Talabani ailesi eleştiriliyor.
Bin 450 kilometrelik sınırda, Şii hilali için açılan birçok kapı var. Bu kapılardan Irak'a giren İranlılar, Yemen, Bahreyn Suriye ve Lübnan'daki nüfuzu bir şekilde organize ediyor. 

Süleymani öldürüldü, İran etkinliği azaldı mı?
ABD Başkanı Donald Trump'ın yürüttüğü siyaset özellikle de Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle Şii hilalindeki etkinliği nispeten azalan İran, Irak'taki güzergahının kapanmasını istemiyor. 
Bu karayolu güzergahının özelde Suriye için kapanma ihtimali Şengal (Sincar) Anlaşması ile ortaya çıktı. 
Şengal Anlaşması'nın yürürlüğe girmesi halinde Tahran'ın Şam ile irtibatı büyük oranda kesilebilir. 
Çünkü, şu anda Şengal, Suriye'ye açılan önemli bir kapı olarak görülüyor. Hatta hem Tahran hem de PKK burayı "kritik öneme haiz hat" olarak görüyor. 

Şengal'de etkin silahlı gruplar: Haşdi Şabi ve PKK
Şengal'de ise Haşdi Şabi ve PKK başta olmak üzere bazı silahlı gruplar var. Hem Bağdat hem de Erbil yönetimleri Haşdi Şabi ve PKK'nın bölgeden çıkmasını istiyor.
Baskılar sonucu ilk önce PKK'nın çıktığı iddia edildi. Fakat bir gün sonra bu iddia bizatihi IKB Başbakanı Mesrur Barzani tarafından yalanlandı.
Barzani yaptığı açıklamada, PKK'ya bağlı güçler Şengal'den çıkmadı. Birkaç saatliğine çıkıp farklı kıyafetlerle geri döndüler. Hatta Suriye'den de yeni silahlı güçler getirildi. Göstericilerde Suriyeli ve vatandaşlarımızda olmayanlar var" dedi. 
Barzani iddiasını bir adım öteye taşıyarak, "PKK 700 köyümüzü işgal etmiş ve bölgelerin isimlerini değiştirmiş. Irak'ta bayrağımızın dalgalanmasına izin verilmeyen yer onların kontrol ettiği bölgelerdir. Çünkü kendilerini hükümetin alternatifi gibi görüyorlar" ifadelerini kullandı. 

Peşmerge önce PKK ile birlikte hareket etti, PKK'nın önü açıldı
Örgütün böyle bir etkinliğe ulaşmış olmasının bazı nedenler bulunuyor. Bunların başında ise DEAŞ'ın Musul'u alıp ilçeleri tek tek işgal ettiği dönemde PKK ile Peşmerge birlikte hareket etti.
İlk başlarda PKK'nın bölgede yaptığı tüm faaliyetlere göz yumuldu. Bunu fırsat bilen örgüt, dağ kadrosundan gönderdiği kişiler aracılığıyla Ezidileri örgütledi. 
Bir taraftan Ezidilere silahlı eğitim verilirken diğer taraftansa şehirden kaçıp Şengal Dağı'nın tepesine yerleşen Ezidiler için okullar açtı. Küçük çocuklara buralarda eğitim verildi. 
Ezidilerin bir kısmı PKK ile birlikte hareket etti. Bizatihi eski İKB Başkanı Mesud Barzani'nin yönettiği operasyonlardan sonra Şengal'in DEAŞ'dan kurtarılmasının ardından da PKK saflarındaki Ezidiler sayesinde ilçede kalıcı hale geldi. 
Şu anda PKK'nin Şengal'de 8 noktada karargâhı bulunduğu bilinen bir gerçek. Üstelik bunların başında farklı yerlerde gelenlerden çok Ezidiler var. Yani, çıkartılmak istenen kişiler, Türkiye, Suriye ve İran'dan gelen Kürtlerden ziyade Iraklı Ezidiler. 
Başbakan Mesrur Barzani'nin bahsettiği yeni katılımlar ise sınırlı sayıda ve üst düzey yönetici olabilir.
Zira strateji oluşturan ve silahlı Ezidi grupların nasıl hareket etmesi gerektiğini salık veren ve çıkmak yerine "görünmeden" varlıklarını sürdürmeyi bunlar sağlıyor. 

300 bin kişiden 23 bini geri döndü
Şengal, DEAŞ saldırısından önce ekseriyeti Ezidi olmak üzere 300 bin nüfuslu bir yerleşim birimiydi. DEAŞ ilçeyi ele geçirdiğinde silahlı grupların dışında tüm çocuk, kadın ve yaşlılar ölümü göze alarak günler süren bir yolculukla evlerini terk etti. 
Şimdiye kadar 23 bin kişinin geri döndüğü belirtilirken diğer geri kalan Ezidilerin büyük bir kısmı Erbil, Duhok ve Zaho'daki kamplarda yaşarken bir kısmı Suriye'de diğer bir kısım ise Avrupa ülkelerine göç ederek hayatını sürdürüyor.
Ancak geri dönen ve ilk günden itibaren silahlı mücadele veren Ezidiler ise parçalanmış durumdalar. 
Bir bölümü PKK ile hareket ederken, bir kısmı Irak merkezi hükümetiyle diğer bir kısım ise Erbil ile birlikte hareket ediyor. 
Erbil ile hareket eden grubun gün geçtikçe küçüldüğü başındaki Kasım Şeşo'nun ise istifa ettiği gelen bilgiler arasında. 
Şengal'de Haşdi Şabi ve PKK birlikte hareket ediyor. Çünkü her iki grupta hem Erbil hem de Bağdat tarafından istenmiyor. 
İki grupta Şengal konusunda İran'a yakın görüşte. Hem Haşdi Şabi hem de PKK, Irak -Suriye arasındaki Tel Koçer Gümrük (Rabia) Kapısı'nın kapanmasını ya da tamamıyla Erbil ve Bağdat'ın kontrolüne geçmesini istemiyor. 
Suriye-Irak arasında elbette ki tek bir sınır kapısı yok. Peşhabur (Semelka) Sınır Kapısı KDP'nın denetiminde. Tel Koçer Suriye tarafından Suriye Demokratik Güçleri'nin kontrolünde. El Kaim ve El Velid Gümrük Kapıları ise Sünni bölgelerinde yer alıyorlar.
Dolayısıyla şu anda Şengal'i geçtikten sonra ulaşılabilen en kolay gümrük kapısı Tel Koçer gibi gözüküyor. 

Seravi: Bir kısmı maalesef dostlarımız PKK'ya bağlı gruplar
Onun için İran ve PKK'nın "kritik öneme sahip hattın" kapanmaması için Süleymaniye'deki olaylarda etkin rol aldığı iddia ediliyor. 
Bu iddianın sahibi bölgedeki pek çok kaynak. Yetkili konumdaki insanlar da bu duruma dikkati çekiyor. 
Kürdistan Yurtseverler Birliği Önderlik Meclisi Üyesi Aso Seravi bu konuya açık şekilde dile getirenlerden.
Protestolarda yer alan göstericileri "provokatör" olarak niteleyerek, "Bir kısım İran istihbaratı, bir kısım da maalesef dostlarımız PKK'ya bağlı gruplardı" dedi.
KYB'nin PKK için birçok şeyi göğüslediğini ve bu nedenle Süleymaniye'nin bazı ülkeler tarafından terör listesine alındığını anımsatan Seravi, "Süleymaniye Havalimanı ve Türkiye Hava Sahasını onların yüzünden kapandı. Tüm bunlara rağmen o dostlarımız gelip Yekiti (KYB) saldırdı. Ama Duhok ve Erbil'de bir ıslık bile çalamıyorlar" ifadelerini kullandı. 

Seravi iddialarını daha da ileriye taşıyarak şunları kaydetti: 
Yaşlı adamı vuruyor, Kuran-ı Kerim yakıyor, halkın evi ve malını talan ediyorlar. Buzdolabını sırtlamış götürüyor. Gaz tüpünü çalışıyor. Bu gösterici değil hırsızdır. Bu yağmacıdır. Bu işleri yapanların hiçbiri memur olarak atanma yaşında bile değil. Gösterici, memurdur, çalışandır hak talebinde bulunur. Bu şekilde taş ile gelen değildir. Gösterici olan memura kendi hakkını savunduğu için saygı duyulur. Kimsenin ona kötü söz bile söyleme hakkı yoktur. Gerçekten bir grup hırsız ve yağmacıydı. Seyidsadık'ın imajını zedelemek istediler.

"Görünürde ekonomik kriz gerçekte başka hesaplar var"
Hem Seravi hem de KYB'ye yakın gazeteciyi haklı çıkaran nedenler mevcut. Süleymaniye'deki olaylarla birçok amaç güdülüyor. 
Birincisi Kürtlerle- Arapların işbirliği yapmasını istemiyor. Bilindiği gibi Irak'ın mevcut Başbakanı Mustafa Kazimi, eski bir istihbaratçı. 
Kazimi, Kürtleri çok iyi tanıyor ve Kürtlerle birlikte hareket etmenin Irak'ın yararına olduğunu biliyor. 
Bunun içinde tıpkı kendisinden önceki Başbakan Adil Abdulmehdi gibi Bağdat-Erbil arasındaki sorunların çözülmesini istiyor. 
Tıpkı Kazimi gibi IKB Başbakanı Mesrur Barzani de bir istihbaratçı. Mesrur Barzani, yıllarca bölgenin istihbarat kurumu olan Parastın'ın başında görev yaptı. 

Eski istihbaratçılar aynı dili konuşuyor
Dolayısıyla eski istihbaratçı Mustafa Kazimi ile Mesrur Barzani aynı dili konuşuyor ve benzer yaklaşımlar gösteriyor. 
Eğer Bağdat-Erbil arasındaki sorunlar çözülürse birilerinin hesapları bozulacak. Bu nedenle protesto gösterileriyle krizin derinleşmesi ve kalıcı hale getirilmesi amaçlanıyor. 
İkincisi Irak Kürdistan Bölgesi'ndeki ikili yönetim anlayışının sürmesi arzulanıyor. Yani KDP, Erbil ve Duhok'ta KYB ve Goran ise Süleymaniye ve Halepçe'de etkinliğini sürdürmeli. 
Bu paçalı yönetim anlayışının devam etmesi halinde zayıflık sürecek. Tek ordu, tek istihbarat hayata geçirilmediği sürece güvenlik tam anlamıyla sağlanamıyor. Süleymaniye'deki olaylarda bu açık şekilde görüldü. KYB'ye bağlı güçler protesto olaylarını bastıramayınca KDP'den destek talep edildi. 
Üçüncüsü ise Şii Hilali için "hayati öneme haiz hat" olarak görülen güzergahın kapanmaması amaçlanıyor. Bu güzergah ise İran-Irak sınırından başlayıp Süleymaniye Kerkük ve Musul'a bağlı Şengal üzerinden Suriye'ye topraklarında devam ediyor. İran'ın Irak topraklarını Şii hilalinin güzergahı olarak kullandığını bütün dünya biliyor. 
Bu gerçek bölge yöneticileri tarafından da zaman zaman dile getirildi. Eski İKB Başkanı Mesud Barzani, IŞİD'in 2014'teki Erbil saldırısı karşısında kendisine askeri yardımlarda bulunan İran'a müteşekkir olduğunu birkaç defa açık şekilde dile getirdi. Fakat hiçbir zaman kendi hakimiyetindeki alanların tam olarak İran nüfuzuna girmesine müsaade etmedi.

Telafer'in hassas özelliği İran'ın işine geliyor
İran'ın Akdeniz'e açılan Şii hilalinin 3 ayağı bulunuyor. Tahran yönetimi, hilalin Irak'taki ayağını güvenlik gerekçesiyle IKB'den geçmesi arzuluyordu ama Barzani bu teklifi reddedince rota Kürtlerden Sünni bölgelerine kaydırıldı.
IŞİD tehdidi yüksek olmasına rağmen İran şu anda aktif bir şekilde Diyala'nın Celavla beldesinden başlayıp sırasıyla Salahaddin'in Şirgat, Musul'un Telafer ve Sincar (Şengal) ilçesini kullanarak Suriye'ye doğru uzanan bir lojistik güzergahı kullanıyor.
Musul'un Telefer ilçesinin de çok nazik bir özelliği var. O da şu: Telafer IŞİD öncesinde kent nüfusu yaklaşık 400 bin civarındaydı. Ekseriyeti Türkmenlerden oluşuyor. Bu nüfusun yüzde 60'i Şii, yüzde 40'ı ise Sünnilerden oluşuyor. 
Şu anda da bu bölgelerin tamamında Haşdi Şabi etkin. İran'a yakınlığı ile bilinen Haşdi Şabi, ülkedeki yol kontrolünü gerçekleştiriyor. Dolayısıyla gelen araçların kontrolünü bu grup yapıyor. 
Böylece yıllardır bir ülkede illegal olarak varlıklarını sürdüren yapılar, sorunların katlanarak devam ettiği parçalı ve zayıf yönetimlerde kalıcılıklarını muhkemleştirmeye çalışıyorlar. 
Durum böyle olunca hem PKK tüm bölgede rahat bir nefes alıyor hem de Haşdi Şabi girdiği yerlerden çıkmayarak İran'a yol açıcı görevini sürdürüyor. 
Erbil Soran Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Namam Talabani de Kürt sokağındaki tepkilerin farklı nedenleri olmakla birlikte olayların büyümesinde dış güçlerin etkisi olduğunu şu sözlerle dile getirdi: 
IKB güvenli ve birçok petrol şirketinin yatırım yaptığı bir bölge. Irak'ta yaşanan olaylar sonucu ABD Büyükelçililik çalışanlarını geri çekti. Bazı Iraklı siyasiler ve İran hükümeti IKB'deki güven ve istikrardan rahatsız oldu. Tahminlerime göre Irak ve IKB'de istikrar ve güven olması bazı İran'ın hoşuna gitmedi. Bölgede başlayan barışçıl gösterilerin şiddete dönüşmesinde aktif rol oynadı.

Independent Türkçe



Ahmed Şara’nın El Hol sınavı: DEAŞ kamplarının kontrolü nasıl sağlanacak?

El Hol kampı ilk olarak 1991'de Körfez Savaşı'ndan kaçan Iraklı mülteciler için kurulmuştu (Reuters)
El Hol kampı ilk olarak 1991'de Körfez Savaşı'ndan kaçan Iraklı mülteciler için kurulmuştu (Reuters)
TT

Ahmed Şara’nın El Hol sınavı: DEAŞ kamplarının kontrolü nasıl sağlanacak?

El Hol kampı ilk olarak 1991'de Körfez Savaşı'ndan kaçan Iraklı mülteciler için kurulmuştu (Reuters)
El Hol kampı ilk olarak 1991'de Körfez Savaşı'ndan kaçan Iraklı mülteciler için kurulmuştu (Reuters)

Suriye yönetimi, DEAŞ mahkumlarının tutulduğu El-Hol kampını kapatmaya hazırlanıyor.

Suriye ordusuyla ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında ocak ayında yoğunlaşan çatışmaların ardından mutabakata varılmıştı. Anlaşma kapsamında SDG'nin kontrolündeki DEAŞ kampları, Şam yönetimine devredilmişti.

Diğer yandan çatışmalarda ve SDG'nin geri çekilme sürecinde birçok DEAŞ savaşçısının kamplardan kaçması da gündem olmuştu.

Ahmed Şara yönetimi, geçen hafta cezaevinde çıkan isyandan SDG'nin "düzensiz geri çekilişini" sorumlu tutmuş, kampın saatlerce korumasız bırakıldığını ve güvenliği tekrar sağlamanın güçleştiğini bildirmişti.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla Wall Street Journal'a (WSJ) konuşan Şam'daki bazı diplomatlarsa son haftalarda hükümet kontrolü altındayken kamptan birçok kişinin kaçtığını iddia ediyor.

Suriye hükümetinden 17 Şubat'ta yapılan açıklamada, durumun kontrol altına alınması ve kaçak DEAŞ savaşçılarının takibi için işlemlerin başlatıldığı duyuruldu.

Le Monde'un 15 Şubat'taki haberinde, yaklaşık 24 bin kişinin tutulduğu kampta çatışmaların çıktığı aktarılmıştı. Adının gizli tutulması şartıyla gazeteye konuşan bir insani yardım görevlisi, SDG'nin geri çekilmesinin ardından binlerce mahkumun kaçtığını söylemişti. Suriye ordusu mensupları kampın kontrolünü ele geçirdiğinde de bazı tutukluların geceleri kaçmayı sürdürdüğünü belirtmişti.

Kimliğinin paylaşılmamasını isteyen ABD'li bir yetkili, WSJ'ye açıklamasında kamptaki yerinden edilmiş sivillerin evlerine dönmesine veya ülke içinde başka yerlere gitmesine izin verileceğini savunuyor. Kalanların önemli kısmınınsa Halep yakınlarında kurulacak yeni bir kampa transfer edileceğini söylüyor.

İstikrarsızlık nedeniyle daha fazla DEAŞ'lının kaçmasından endişe eden ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), 21 Ocak'ta savaşçıları Irak'a göndermeye başlamıştı. Komutanlıktan 12 Şubat'ta yapılan açıklamada, Suriye'deki 5 bin 700'den fazla IŞİD mensubunun Irak'a naklinin tamamlandığı bildirilmişti.

Washington, onlarca yıldır kampların güvenliği içi SDG'yle işbirliği yaptı. Ancak Aralık 2024'te Beşar Esad'ın devrilmesiyle değişen dengelerde Beyaz Saray'la Şara yönetimi arasındaki ilişki güçlendi. ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, 20 Ocak'taki mesajında SDG'nin "DEAŞ karşıtı başat güç rolünün büyük ölçüde miadını doldurduğunu" söylemişti.

WSJ'nin analizinde, Suriye Cumhurbaşkanı Şara'nın El Kaide bağlantılı geçmişi hatırlatılarak, kampların kapatılma süreci ve DEAŞ'la mücadelenin Şam yönetimi için "önemli bir sınav" olduğu belirtiliyor. Geçmişte DEAŞ'la mücadele etmesinin Şara'nın bu süreçte elini güçlendirebileceği, çeşitli istihbarat ağları ve bağlantılar aracılığıyla militanları yakından takip edebileceği vurgulanıyor.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, Le Monde


Irak’ta Maliki'nin başbakanlık adaylığına abluka

Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)
Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)
TT

Irak’ta Maliki'nin başbakanlık adaylığına abluka

Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)
Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasında yapılan daha önceki bir toplantıdan bir kare (INA)

Irak’ta Nuri el-Maliki'nin yeni hükümetin başbakanlığına adaylığı, artan iç baskı ve petrol gelirlerini de etkileyebilecek ABD yaptırımları tehdidi nedeniyle zorlu bir süreçten geçiyor.

Maliki, adaylığını kararlaştırmak üzere pazartesi gecesi yapılması planlanan Koordinasyon Çerçevesi güçleri arasındaki önemli toplantıya katılmaktan son dakikada vazgeçti ve ‘sonuna kadar’ devam etmekte kararlı olduğunu vurguladı.

Koordinasyon Çerçevesi koalisyonu içinde, birliği korumak için ona gönüllü olarak çekilme şansı vermeyi tercih edenler ile onu görevden alabilecek bir iç oylama yoluyla sorunun çözülmesini isteyenler arasındaki bölünme de giderek artıyor.

Eski Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, ‘Şii partilerin’ Maliki'nin adaylığıyla ilgili olarak Beyaz Saray'dan iki yeni ret mektubu aldığını belirterek, ‘yeni cumhurbaşkanının ona hükümet kurma görevini vermeyeceğini’ açıkladı.


Arap dünyasının bölgesel güvenlik vizyonu: Bağımlılıktan stratejik etkinliğe

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)
Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)
TT

Arap dünyasının bölgesel güvenlik vizyonu: Bağımlılıktan stratejik etkinliğe

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)
Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’nın güneybatısındaki ez-Zehra Mahallesi’nde yıkılmış binaların kalıntıları, 6 Şubat 2026 (AFP)

Remzi İzzettin Remzi

Ortadoğu, her zaman tekrarlanan savaş döngülerine tanık olan bir bölge, ancak şu anki durum tamamen farklı. Çünkü savaşlar kesişiyor, ittifaklar değişkenlik gösteriyor, dışarıdan koruma ve bölgesel düzenle ilgili uzun süredir var olan varsayımlar aşınıyor. Arap dünyası için bu artık geçici bir kargaşa dönemi değil, stratejik bir dönüm noktası. Arap ülkeleri bugün “Başkaları tarafından şekillendirilen bölgesel sistem içinde faaliyet göstermeye devam edecekler mi, yoksa kendi güvenlik ortamlarını şekillendirmeye başlayacaklar mı?” sorusuyla karşı karşıya.

Bu artık ertelenemez bir soru. Zira parçalanmanın maliyeti arttı ve bölgenin kırılganlığı, güç eksikliğinden çok kolektif vizyon eksikliğinden kaynaklanıyor. On yıllar süren dış müdahale, iç çatışmalar ve kurumsal aşınmanın ardından, Arap dünyası kendini ‘bölünme ve bağımlılık yolunda devam etmek mi, yoksa Arapların eylem ve etki kapasitesini geri kazandıracak tutarlı bir bölgesel güvenlik çerçevesi geliştirmek mi?’ şeklindeki belirleyici bir seçimle karşı karşıya buldu.

Gazze’ye yönelik savaş, İsrail'in bölgedeki varlığının genişlemesi ve bölgesel güvenliğin tarihsel garantörü olarak ABD'nin müdahalesinin azalması, mevcut düzenin kırılganlığını ortaya çıkardı ve temellerini sarstı. Batı politikaları, uluslararası hukukun uygulanmasında seçici ve sivillerin korunması ve egemenliğin muhafaza edilmesinde ikiyüzlü görünüyordu. Bu tutarlılık kaybı gözden kaçmadı. Batılı liderler, çifte standartların istikrarı koruması gereken sistemin güvenilirliğini zedelediğini kabul etmeye başladı. Arap dünyası için bu an, zor bir gerçeği pekiştirdi. O da dışarıdan gelen korumaya güvenmenin artık ne stratejik olarak uygulanabilir bir seçenek ne de siyasi olarak kabul edilebilir bir seçenek olduğu gerçeğiydi.

Arap Birliği, ülkeler dış güçlerle ikili güvenlik anlaşmalarına öncelik verme eğiliminde olduklarından etkinliğini giderek kaybetti.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı habere göre Gazze'deki büyük can kaybına rağmen, bu trajedi, güvenlik, egemenlik ve sorumluluk kavramları üzerine Arap düşüncesini yeniden şekillendirecek derin bir stratejik gözden geçirme için itici güç olmuş olabilir.

Arap stratejik bağımsızlığının aşınması

Ortadoğu'nun güvenliği son otuz yılda, öncelikle dışardan bir bakış açısıyla değerlendirildi. Soğuk Savaş sonrası dönem, Irak'ın Kuveyt'i işgaliyle damgasını vurdu. Bu olay, 2003 yılında ABD'nin Irak'ı işgal etmesinin ve ardından askeri üstünlüğün siyasi gerçekleri yeniden şekillendirebileceği inancına dayanan askeri müdahalelerin önünü açtı. Irak’ın 2003 yılında işgal edilmesi, devlet kurumlarını parçaladı ve bugün bile etkileri devam eden mezhepsel dinamikleri tetikledi. Halkların gerçek şikayetleri ile tetiklenen ve Arap olmayan bölgesel ve uluslararası güçler tarafından istismar edilen 2011 yılındaki Arap Baharı ayaklanmaları, çoğu durumda demokratik dönüşüme yol açmadı, aksine devletlerin çöküşüne, iç savaşlara ve aşırılıkçı gruplar ve rakip bölgesel aktörler tarafından sömürülen iktidar boşluklarına yol açtı.

vd v v
Kanada Başbakanı Mark Carney, Davos'ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu yıllık toplantısında konuşurken, 20 Ocak 2026 (AFP)

Bu başarısızlıklar, Batı'nın söylemleri ile fiili uygulamaları arasındaki uçurumun genişlemesiyle daha da kötüleşti. Kural temelli bir uluslararası düzen çağrısına özellikle Ortadoğu'da seçici bir uygulama eşlik etti.

Kanada Başbakanı Mark Carney'nin Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nda yaptığı konuşmada da belirttiği gibi, Batı'nın güvenilirliği, uluslararası hukukun uygulanması ve sivillerin korunması konusunda çifte standart uygulandığı algısı ve gerçeği ile zedelendi. Bu itirafın önemi sembolik anlamında değil, Batı'nın normatif otoritesinin aşınmasının tesadüfi değil, yapısal olduğu imasında yatmaktadır. Arap devletleri için bu durum, esas olarak dış meşruiyete dayanan güvenlik çerçevelerinin temelde kırılgan olduğu gerçeğinin daha da derinleştiğini gösterdi.

Bu gelişmeler, Arap ülkelerinin ortak eylemlerini büyük ölçüde zayıflattı. Devletler dış güçlerle ikili güvenlik anlaşmalarına öncelik verme eğiliminde olduklarından, Arap Birliği (AL) giderek etkinliğini büyük ölçüde yitirdi. Stratejik yaklaşımlar çeşitlilik gösterdi: Bazı devletler ABD'nin güvenlik garantilerine güvenirken, diğerleri bunu Rusya veya Çin ile ilişkiler yoluyla dengelemeye çalıştı ve birkaçı da kendilerini bölgesel arabulucu olarak konumlandırmaya çalıştı. Bunun sonucunda parçalanma ve stratejik tutarlılığın eksikliği oldu ve Arap dünyası krizlerin seyrini şekillendirmek yerine onlara tepki vermekle yetindi.

Gazze'deki savaş, İsrail'in daha geniş bir bölgesel hakimiyet arayışındaki niyetini ortaya çıkardı, ancak aynı zamanda bir dereceye kadar stratejik netlik de sağladı.

ABD'nin stratejik belgeleri bu eğilimi pekiştirdi. ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi, hem 2022 yılında Biden yönetimi döneminde hem de 2025 yılında Trump yönetimi dönemindeki güncellemesiyle, Çin ve Rusya gibi büyük güçler arasındaki rekabete öncelik verme yönündeki değişime dikkati çekti. Ortadoğu hala önemli olsa da, artık ABD'nin stratejik hesaplarının merkezinde yer almıyor. Bu değişim, Arap ülkelerine teorik olarak daha fazla bağımsızlık sağlıyor, ancak aynı zamanda devam eden bağımlılığın risklerini de ortaya koyuyor. Birleştirici bir kolektif çerçeve olmadan, bölge, korumaya çalıştığı net çıkarları olan bir aktör olmaktan ziyade, dış rekabetin arenası haline gelebilir.

Halihazırda kusurlu olan güvenlik modelinin çöküşü

Bölgesel güvenlik onlarca yıldır, kusurlu bir modele dayanıyordu. Dışarından verilen güvenlik garantileri, siyasi çözümden kopuk askeri caydırıcılık ve Arap bölünmelerinin sonsuza kadar kontrol altında tutulabileceği varsayımı. Bu model çatışmaları çözmemiş, sadece patlamalarını ertelemişti. Batı’nın desteğiyle İsrail’in ezici askeri üstünlüğü, tek taraflılığı pekiştirdi ve gücün diplomasiyi kalıcı olarak ikame edebileceği inancını sağlamlaştırdı. Filistin sorunu marjinalleştirilmiş ve temel bir sorun olmaktan ziyade can sıkıcı bir siyasi yük olarak ele alındı. Bu durum, Arap devletlerini kolektif bir strateji oluşturmak yerine dar ulusal düzenlemeler yapmaya teşvik etti.

fbf
Gazze Şeridi'nin orta kesimlerindeki Nuseyrat Mülteci Kampı’ndan Netzarim Koridoru’nu kullanarak Gazze şehrine doğru giden Filistinliler, 11 Ekim 2025 (AFP)

Bu yaklaşım, Arap etkisinin özünü boşaltmış ve Arap olmayan bölgesel ve uluslararası güçlerin gerginliğin seviyesini, sükunetin parametrelerini ve çatışma kurallarını belirlemesine olanak sağladı. Bu da hukukun üstünlüğünden çok güç dengesinin hâkim olduğu, uzlaşma yerine zorlamanın egemen olduğu bir bölgesel sistemle sonuçlandı. Bugün, bu model açıkça çöküyor.

Batı gücünün eşlik ettiği normatif boyutun gerilemesi, bu çöküşü hızlandırdı. Uluslararası hukuka sıkı bir bağlılık olmadan askeri hegemonyanın varlığı, caydırıcılığı zayıflattı. Carney'nin Davos'ta itiraf ettiği üzere, kurallar seçici bir şekilde uygulandığında, kural statüsünü yitirir ve etki aracı haline gelir. Ortadoğu bağlamında bu durum, ilkeler ve rıza yerine emsaller ve emirler tarafından yönetilen bir güvenlik ortamına yansıdı. Ancak bu koşullar, uzun vadeli istikrarla temelden tezat oluşturur.

Stratejik bir değerlendirme noktası olarak Gazze

İsrail’in Gazze'de yürüttüğü savaş, İsrail'in daha geniş bir bölgesel hegemonyaya ulaşma niyetini ortaya çıkardı. Fakat bununla birlikte stratejik açıdan da bir netlik sağladı. Filistin meselesinin sonsuza kadar hiçbir bedel ödemeden marjinalleştirilebileceği yanılsamasını ortadan kaldırdı. Sivillerin çektiği acının boyutu, Arap toplumlarında eşi görülmemiş bir halk baskısı yarattı ve hükümetleri, yetersiz olduğu kanıtlanmış önceki yaklaşımlarını gözden geçirmeye zorladı. Kriz, Filistinlilerin haklarını müzakere edilebilir olarak gören ve net bir siyasi ufuk olmadan normalleşmeye giden yolları kabul eden politikaların iflasını ortaya çıkardı. Aynı zamanda, Arap koordinasyonunun yenilenmesi için fırsatlar ortaya çıktı. Savaşa tepki olarak toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Arap Birliği Olağanüstü Ortak Zirvesi sınırlı bir etkiye sahip olmasına rağmen, ortak ilkelere dayanan önemli bir diplomatik hamle oluşturdu. Bu ilkelerin başında, ciddi bir iki devletli çözümün yeniden canlandırılması geliyordu.

Bugün Ortadoğu'yu şekillendiren en önemli değişikliklerden biri, bölgenin Amerikan stratejik düşüncesindeki önceliğinin giderek azalmasıdır.

Arap diplomasisi, Gazze’deki insani kriz sırasında, Batı'nın tutumlarına pasif bir şekilde uyum sağlamak yerine, uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler (BM) kararlarına dayalı olarak daha iddialı bir tavır sergiledi. Bu değişim, Batı başkentlerinde bile, bu standartlara seçici bir şekilde bağlı kalmanın bunların etkinliğini ve prestijini zayıflattığına dair artan bir farkındalıkla daha da güçlendi. Bu durum, Arap ülkelerinin önemli diplomatik, ekonomik ve yumuşak güç araçlarına sahip oldukları konusunda artan bir farkındalığı yansıttı. Söz konusu güç araçları, koordineli bir çerçeveye entegre edildiğinde, uluslararası söylemi etkileyebilir ve istikrarı bozan davranışları frenleyebilir. Geri çekilmenin artık istikrarı garanti etmediği, sadece çatışmayı ertelediği şeklindeki sonuç ise gayet aşikar.

İsrail'in stratejisi ve Arap dünyasının çıkmazı

Arap dünyasının perspektifinden bakıldığında, İsrail'in Gazze, Suriye, Lübnan ve işgal altındaki Filistin topraklarındaki davranışları, daha geniş bir bölgesel stratejiyi yansıtıyor. O da karşılıklı taahhütler olmaksızın askeri hareket özgürlüğü, siyasi çözüm olmaksızın normalleşme ve egemenlik veya eşitlik tanınmaksızın entegrasyon. Öte yandan İsrail'in Suriye'ye yönelik saldırıları ve askeri operasyonları sıradan hale gelirken Lübnan'ın egemenliğine darbe vurmaya devam ediyor. İsrail’in yaşayabilir bir Filistin devleti kurulmasına olan karşı tutumu ise üstü kapalı bir tutumdan açık bir beyanata dönüştü. Suriye'de Beşşar Esed rejiminin çökmesinin ardından İsrail'in derin saldırılar, altyapının tahrip edilmesi ve Golan Tepeleri'nin ötesine ilerleme gibi operasyonları, hırslarının doğrudan meşru müdafaa bahanesinin ötesine geçtiğini gösteriyor.

vc v vf
Suriye ile İsrail’in işgali altındaki Golan Tepeleri arasındaki ateşkes hattı yakınlarında konuşlu İsrail ordusuna ait askeri araçlar, 9 Aralık 2024 (Reuters)

Arap ülkeleri, İsrail ile nerede olursa olsun, bu genel davranış biçiminden kendilerini soyutlayamazlar. Arap dünyası, uluslararası hukukun seçici bir şekilde uygulandığı ve Arapların hayatlarının marjinal bir maliyet olarak değerlendirildiği bir bölgesel düzeni de kabul edemez. Sürdürülebilir bir güvenlik çerçevesi, net bir siyasi ufuk, karşılıklı itidal ve egemenliğe tutarlı bir saygı gerektirir.

Tek taraflılığa karşı çıkmak için askeri dengeye ihtiyaç yok. Diplomatik pozisyonları koordine eden, ekonomik ilişkileri kullanan ve uluslararası hukuki baskıyı sürdüren uyumlu bir Arap çerçevesi, saldırganlığın maliyetini artırabilir ve istikrarı bozan davranışları frenleyebilir.

İran, Türkiye ve bölgesel yeniden düzenleme

İran, Arap ülkelerinin bölgesel güvenliği için bir tehdit olmaya devam ediyor, ancak bu tehdidin niteliği değişti. Tahran'ın bölgedeki nüfuzu, kendi gücünden çok, Araplar arasındaki bölünme ve devam eden çatışmaların bir sonucu olarak daha da genişledi. İran’ın bölgede kurduğu vekil ağının zayıflaması, ileri savunma doktrininin ne kadar kırılgan olduğunu ortaya çıkardı.

Buradan çıkarılacak en önemli ders, çözülmemiş Arap çatışmalarının dış müdahaleye kapı açtığı gerçeğidir. Devleti yeniden kurmaya, çatışmaları çözmeye ve kolektif güvenlik oluşturmaya odaklanan tutarlı bir Arap stratejisi, doğrudan çatışmadan daha fazla İran'ın etkisini sınırlayacak.

Öte yandan Türkiye hem bir zorluk hem de bir fırsat teşkil ediyor. Askeri kapasitesi, savunma sanayisi ve jeopolitik konumu, egemenlik, şeffaflık ve karşılıklılık ilkelerine dayalı bir iş birliği çerçevesine entegre edildiğinde bölgesel istikrara katkıda bulunabilir. Dolayısıyla Arap dünyasının Arap olmayan bölgesel güçlerle ilişkisinin, reaktif diplomasi anlayışından, yönetim kurallarının oluşturulmasına katkıda bulunan bir etkileşim anlayışına geçmesi gerekiyor.

ABD’nin çekilmesi ve seçim yükü

Günümüz Ortadoğu'sunu şekillendiren en önemli değişikliklerden biri, bölgenin Amerikan stratejik düşüncesindeki önceliğinin giderek azalması oldu. Washington halen bölgede varlığını sürdürse de uzun vadeli bölgesel istikrarı sağlamak için gerekli siyasi sermayeyi yatırmaya daha az meyilli. Rusya'nın bu alandaki imkanları, Ukrayna'daki savaş nedeniyle kısıtlıyken, Çin güvenlik taahhütlerinden çok ekonomik ortaklıklara odaklanıyor.

Hem İran hem de Türkiye ile yapıcı ilişkiler kurmak, stratejik bir gereklilik olmaya devam ederken İran ile diyalog, tercihen çok taraflı bir çerçeve içinde, şartlı ve karşılıklı olmalı.

Arap ülkeleri için bu gerçekliğin ağır sonuçları söz konusu. Artık dışarıdan verilen garantilere güvenmek yeterli değil. Çok kutupluluk, kolektif hareket edenlere fırsatlar sunuyor. Ülke düzeyinde bireysellik, etki araçları sınırlı kalmaktadır, ancak birlikte hareket ettiklerinde Araplar önemli bir jeopolitik ve ekonomik güç oluşturuyor. Ya başkaları için rekabet arenası olarak kalmak ya da inisiyatif alan aktörlere dönüşmek arasında seçim yapılması gerektiği ortada.

Vizyondan Politikaya: Bölgesel güvenlik için geliştirilmiş Arap gündemi

Güvenilir bir Arap güvenlik çerçevesi oluşturmak için ilkelerden uygulamaya geçmek gerekir. Geçmişteki başarısızlıklar, hatalı teşhislerden çok, zayıf uygulama ve zorlu uzlaşmalardan kaçınmanın sonucuydu. Vizyonu uygulamaya geçirmek için, koordinasyonu sürdürebilecek ve koruyabilecek esnek koalisyonlar ve yenilenmiş bölgesel kurumlara ihtiyaç var. İlk olarak, Arap devletleri sorumluluk almaya hazır bir liderlik çekirdeği içinde stratejik koordinasyonu kurumsallaştırmalı. Tam bir uzlaşma arayışı defalarca kez çıkmaza neden oldu. Bundan dolayı, Körfez’deki kilit öneme sahip ülkeler, Mısır ve Ürdün'ün önderliğinde daha küçük bir koalisyon, kademeli genişlemeye açık yapılandırılmış bir iş birliği başlatabilir. İlk çabalar, deniz seyrüsefer güvenliği, kritik altyapının korunması, hava savunma sistemi çatışmalarının önlenmesi ve insansız hava araçlarına karşı önlemlerin güçlendirilmesi gibi çıkarların kesiştiği savunma alanlarına odaklanmalı. Bu alanlarda somut sonuçlar elde etmek, güveni artıracak ve bir iş birliği geleneği oluşturur.

dsvdf
Arap liderler, Bağdat'ta düzenlenen 34. Arap Birliği Zirvesi'nin açılış oturumu öncesinde aile fotoğrafı çektirirken, 17 Mayıs 2025 (AFP)

İkincisi, Arap diplomasisi dönemsel yahut duruma bağlı olmaktan ziyade, senkronize ve sürdürülebilir hale gelmeli. Uluslararası forumlarda tutumları uyumlaştırmak, büyük güçlerle ilişki kurmak ve bölgesel krizlere toplu olarak yanıt vermek için kalıcı bir koordinasyon mekanizmasına ihtiyaç var. Bu bağlamda, reformdan geçmiş Arap Birliği çok önemli bir rol oynuyor. Stratejik tartışmalar için kalıcı bir forum olmalı, ortak bir güvenlik vizyonunu uygulamak için üzerinde anlaşmaya varılmış mekanizmalar geliştirmeli ve uyumu izlemek ve taahhütleri uygulamak için araçlar bulundurmalı. Eğer Arap Birliği, uygun şekilde yeniden yapılandırılırsa, koordinasyon ve denetim işlevlerini birleştirebilir, üye devletler arasındaki girişimleri uyumlu hale getirebilir ve anlaşmalara saygı duyulmasını sağlayabilir. Böylece marjinalleşmesini ve kurumsal zayıflığını doğrudan ele alabilir ve Arap ülkeleri arasındaki iş birliğine meşruiyet ve pratik etki kazandırır. Hesaplı ekonomik ve siyasi sinyallerle desteklenen koordineli diplomasi de Arap dünyasının uluslararası sahnedeki etkisini katlayabilir.

Üçüncü olarak, Filistin sorunu sembolik bir slogan olarak değil, bölgesel güvenlik önceliği olarak yeniden konumlandırılmalıdır. Arap ülkelerin normalleşme, ekonomik iş birliği veya bölgesel entegrasyon gibi her türlü katılımı, yerleşim yerlerinin genişletilmesinin durdurulması ve bitişik topraklarda bir Filistin devletinin yaşayabilirliğinin korunması dahil olmak üzere, ölçülebilir siyasi taahhütlerle birlikte olmalıdır. Bu, çatışmacı bir yaklaşım değil, stratejik tutarlılıktır. Bu olmadan, hiçbir bölgesel güvenlik mimarisi meşruiyet veya sürdürülebilirlik kazanamaz.

Dördüncüsü, Arap ülkeleri Sudan, Libya, Yemen, Suriye ve Lübnan gibi kırılgan bölgelerde gerilimin azaltılmasına ve devletin yeniden kurulmasına yatırım yapmalı. Buralardaki krizler, dış müdahaleyi davet eden ve istikrarsızlığı sürdüren yapısal boşlukları temsil ediyor. Birleşik arabuluculuk, hedefli mali yardım ve yerel aktörler ile onların dış destekçileri üzerinde kolektif baskı, parçalanmanın azaltılmasına kademeli olarak katkıda bulunabilir.

Beşincisi, hem İran hem de Türkiye ile yapıcı ilişkiler sürdürmek stratejik bir gereklilik olmaya devam ediyor. İran ile diyalog, şartlı ve karşılıklı olmalı, tercihen çok taraflı bir çerçeve içinde yürütülmeli ve egemenlik, müdahale etmeme ve devlet kurumlarının üstünlüğüne saygı temeline dayanmalı. Parça parça ikili ilişkilerin aksine, çok taraflı çerçeveler güç dengesizliklerini sınırlayacak ve taraflar arasındaki bölünme dinamiklerini azaltırken, beklentileri ve kırmızı çizgileri netleştirecektir. Türkiye'ye gelince, Arap ülkelerinin karşı karşıya olduğu stratejik görev, Ankara'nın bölgesel iş birliği sistemine yönelik hedeflerini kanalize edecek teşvikler, kurallar ve kurumlar oluşturarak tepkisel tutumdan proaktif eyleme geçmek olacak. Bu yol egemenlik, karşılıklı saygı ve kapsayıcılığa dayalı olursa, Arap ülkeleri ile Türkiye arasındaki iş birliği Ortadoğu'da ortaya çıkan güvenlik mimarisini güçlendirebilir.

Arap dünyasının bir dönüm noktasında olduğu sık sık söylenir, ancak şu anki durum derhal bir kararın alınmasını gerektiriyor.

Son olarak ise, güvenlik iş birliği askeri alanın ötesine geçmeli. İklim baskısı, gıda güvensizliği, su kıtlığı ve enerji dönüşümleri istikrarsızlığın temel nedenleri haline geldi. Ortak dayanıklılık girişimleri, birbirine bağlı enerji ağları, ulaşım koridorları ve ticaretin kolaylaştırılması yoluyla daha derin ekonomik entegrasyon, çatışmanın maliyetini artırabilir ve aynı zamanda dış ortaklara karşı bölgesel pazarlık gücünü güçlendirebilir.

Uyumdan ziyade etkinliği tercih etmek

Arap dünyasının bir dönüm noktasında olduğu sık sık söylenir, ancak şu anki durum derhal bir karar alınmasını gerektiriyor. Araplar, başkaları tarafından yapılan düzenlemelere uyum sağlamaya devam edebilirler ya da kolektif sorumluluk ve siyasi çözümler temelinde bölgesel bir güvenlik sistemi kurmak gibi zorlu bir görevi üstlenebilirler.

Gazze'deki zulümler, bölgesel normların aşınması ve küresel güç dengesindeki değişim, eski düzenin stratejik ve normatif olarak çöktüğünü açıkça ortaya koydu. Bu düzenin yerini neyin alacağı, Arapların uzlaşma yerine etkinliği tercih edip etmeyeceklerine ve Batı'ya güvenmeye devam edip etmeyeceklerine bağlı. Arap ülkeleri güvenilirliği azalan dış çerçevelere güvenmeye devam edecekler mi, yoksa ortak sorumluluk ve siyasi çözümler temelinde bölgesel bir güvenlik sistemi kurmak için zorlu bir çalışmaya başlayacaklar mı? Yıllar sonra ilk kez, bu iki seçenek açıkça yeniden gündeme geldi. Ancak bunun bölgeye ve küresel istikrara maliyeti daha önce benzeri görülmemiş düzeylerde arttı.