Şarku’l Avsat’ın eski Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa’nın yakın zamanda Daru’ş-Şuruk yayın evi tarafından yayımlanacak olan ve editörlüğünü Halid Ebu Bekir’in üstlendiği ‘ ‘Senevatu’l-Camiati’l-Arabiyye’ (Arap Birliği Yılları) adlı kitabından bölümler yayımladığı yazı dizisinin beşinci bölümünde Musa, Arap Birliği'nin Sudan’daki krizlerin çözümüne yönelik çabalarına değiniyor. Kitabının 44 sayfalık iki bölümünde Sudan’daki krizleri ele alan Musa, birinci bölümü Güney Sudan'ın ayrılmasıyla sona eren kuzey ve güney Sudan arasındaki krize, ikinci bölümü de Darfur bölgesinin Mart 2003 itibariyle yaşadığı siyasi ve insani krize ayırdı.
Kitabında, Sudan Halk Kurtuluş Hareketi (SPLM) lideri Albay John Garang’ın kendisine tüm Sudan'ın başkanı olmak istediğini ilettiğini belirten Musa, Garang’ın kendisine “Yoksul, güçsüz ve kapalı bir ülke olarak Güney Sudan'ın lideri olmanın ne kıymeti var?” diye sorduğunu aktarıyor. Sudanlı liderlerin, ‘Güneylileri birliğe ikna etmek için çalışmalarını ancak ayrılmayı kaçınılmaz bir kader olarak gördüklerini’ ifade eden Musa, Darfurluları ‘kurbanlar ve cellatlar’ olarak nitelendirirken SPLM ile yapılan barış anlaşmasının, Sudan'ın tamamında tüm isyancı hareketler için bir ilham kaynağı olduğunu düşünüyor.
Amr Musa, konuya dair anlattıklarına şöyle devam ediyor:
Sudan ve onun bitmek bilmeyen sorunları ve çatışmaları, Mısır diplomasisinde kariyerimin başlangıcından itibaren en önemli endişelerimden biri olmuştur. Sudan'a yönelik bu istisnai ilgim, Mısır Dışişleri Bakanı olarak görev yaptığım on yıl içinde daha da güçlendi. Arap Birliği Genel Sekreteri olarak geçirdiğim sonraki yıl boyunca da Sudan'a yönelik bu ilgimin sürmesi son derece doğaldı. Çünkü o dönemde bu geniş topraklara sahip ülke, birçok yönden ateş çemberiyle sarılmıştı. Güneyde SPLM ile savaş, Darfur krizi, birden fazla bölgede yaşanan yerel isyanlar, batıda Çad ile huzursuzluk, doğuda Eritre ve bazen Etiyopya ile ilişkilerin bozulması gibi sorunların yanı sıra Libya’daki istikrarsızlığın neden olduğu tehdit ve çeşitli nedenlerle Mısır-Sudan ilişkilerinde zaman zaman yaşanan kargaşadan bahsetmiyorum bile.
Güney Sudan meselesi
Sudan’ın güneyi de dahil olmak üzere etnik çeşitliliği ve kuzey ile arasındaki anlaşmazlık da dahil olmak üzere, güney ile kuzey arasında çatışma çıkmasına ve bu çatışmanın körüklenmesine neden olan birkaç faktör var. Bu faktörler, güneydeki dini çoğulculuk, kaynaklar ve gelirleri konusunda kuzey ile güney arasındaki mücadele, merkezi hükümetlerin tüm taraflara karşı uyguladığı ötekileştirme politikası ve peş peşe gelen bu hükümetlerin etnik, dini ve aşiret çatışmalarını daha da körükleyen vatandaşlık bilincini desteklemedeki başarısızlığı olarak sıralanabilir. Ayrıca sömürgeci İngiltere’nin misyonerlerin rolünü ve Arap kültürünü zayıflatma politikasını güçlendirerek, kuzeylilerin yerine güneyli memurları getirerek ve kuzeyli tüccarların güneye ulaşmasını engelleyerek Güney Sudan halkı arasında ayrılıkçılığı başlatma ve sürdürme çabaları da unutulmamalı.
Sudan hükümeti ve SPLM, 20 Temmuz 2002'de, Kenya'da, -Sudan hükümeti imzaladıktan sonra Arap Birliği tarafından kabul edilen- iki belgenin yer aldığı ‘Machakos Protokolü’nü imzaladılar. Söz konusu belgelerden ilki, mevcut ateşkesin Mart 2003 sonuna kadar uzatılmasını öngörürken ikincisi, iki tarafın prensipte kabul ettiği bir dizi konuyu kapsıyordu. Bu konular özellikle üzerinde herhangi bir belirleyici konum kabul edilmemiş olan güç ve servet paylaşımı ile ilgiliydi. İki taraf, Müslüman olmayanların yaşadığı bölgelerde İslam hukukunun uygulanmasından vazgeçilmesi ve altı yıllık bir geçiş döneminin ardından güneyde ayrılık veya birlik konusunda referandum yapılması konusunda fikir birliğine vardılar.

Musa, Juba ziyareti sırasında Salva Kiir ile birlikte.
Protokolün imzalanmasının ardından, ilgili Arap hükümetleriyle görüştükten sonra, Arap Birliği’nin Kuzey ve Güney Sudan arasındaki çatışmaya ilişkin çabalarını iki ana yönden belirledim. Birincisi, Sudan hükümeti ile SPLM arasındaki barış sürecini ve müzakereleri ilerletmek ve bir araya gelmelerine yardımcı olabilecek kapsamlı bir barış anlaşması imzalamaya çağırmaktı. İkincisi de savaştan etkilenen bölgelerde kalkınmayı ve yeniden yapılanmayı desteklemekti.
Bundan önce üniter eğilimleri ifade eden ve bular için Arap Birliği’nin desteğini talep eden SPLM lideri John Garang’ı Mart 2002'de Arap Birliği’nin Kahire’deki genel merkezinde kabul ettim. Çabalarımı bu verimli görüşme üzerine inşa ettim. Arap Birliği Afrika İşleri Departmanı Direktörü Samir Husni başkanlığındaki bir heyet, Arap Birliği ve ona bağlı kurumların, Sudan’ın ve savaştan etkilenen bölgelerinin kalkınmasında aktif bir şekilde katkıda bulunma isteğini vurgulamak ve yeniden bir araya gelmeyi çekici bir gönüllü seçenek haline getirmek için Nisan 2003'te SPLM’nin Güney Sudan'daki kalesi olan Rumbek şehrine gönderildi.
Burada durup, özel bir iletişime sahip olduğum Garang hakkında konuşmalıyım. Onunla görüşmelerim 1997'de Mısır'a yaptığı ilk ziyaretten sonra katlanarak arttı. Konumu yavaş yavaş gelişti. Güneyin ayrılması mücadelesi yerine, güney de dahil olmak üzere Sudan'ın her yerinde tüm Sudanlılar arasında eşit haklar mücadelesi veren Garang, tüm etnik kökleri ve dinleri kucaklayan ‘Yeni Sudan’ sloganı çerçevesinde ortaya çıktı. Belki de Garang’ın tutumundaki bu gelişme, talihsiz bir şekilde Sudan'daki siyasi arenadan çıkmasına katkıda bulunan nedenlerden biriydi.
Garang onunla her görüşmemde bana şunu söylerdi:
“Yoksul, zayıf, küçük, kapalı bir ülke olarak Güney Sudan'ın lideri veya başkanı olmanın ne kıymeti var? Ben bütün Sudan'ın başkanı olmak istiyorum. Sudan vatandaşı olduğum sürece bu benim hakkım."
Garang’ın bu yaklaşımını alkışlayıp destekledim. Fakat yaklaşımı, Afrikalı, Batılı, Arap ve hatta (kuzey) Sudan'ın liderleri başta olmak üzere Sudan meselesindeki aktörlerin hiçbiri tarafından hoş karşılanmadı. Ancak Garang'ın devlet başkanlığına aday olma fırsatı elde edip ‘Yeni Sudan’ sloganı temelinde yeni bir başlangıca ulaşması durumunda olaylar tamamen farklı seyredebilirdi. Çünkü bu durum, Sudan arenasındaki hiçbir tarafın oluşturmak istemediği farklı dinamikler yaratırdı.
Kapsamlı Barış Anlaşması
Kenya hükümetinin daveti üzerine birçok Arap ve Afrikalı liderle birlikte 9 Ocak 2005 tarihinde, Nairobi'de Sudan hükümeti ile SPLM arasında Kapsamlı Barış Anlaşması'nın imzalanması törenine katıldım. Kapsamlı Barış Anlaşması, kalıcı bir ateşkes ve Kuzey ile Güney'in ülkeyi yönetmek için iş birliği yapacağı 6 yıllık bir geçiş dönemi şart koşuyordu. Garang, Sudan Devlet Başkanı’nın Birinci Yardımcısı görevine getirildi. Anlaşma aynı zamanda petrol gelirlerinin paylaşılmasını, SPLM ve onun güneyli müttefiklerinin güneydeki işlerini tam olarak yönetecek 6 yıllık bir hükümet kurma hakkı veriyordu. Söz konusu hükümetin görev süresinin, güney halkının ve petrol zengini Abyei bölgesinin, Kuzey Sudan'dan ayrılma veya birleşme konusunda 9 Ocak 2011'de yapılması planlanan referandumda sona ermesi öngörülüyordu.
Dönemin Mısır Dışişleri Bakanı Ahmed Ebu Gayt, Nairobi'deki Naivasha Stadyumu'nda yapılan imza töreninde yanımda oturuyordu. İmza töreni sırasında düşüncelere daldım. İşlerin kesinlikle güneyin ayrılmasına doğru ilerlediğini düşünüyordum. Görünüşe göre Ebu Gayt da benimle aynı şeyi düşünüyordu. Bana döndü ve “Amr Bey size şunu söyleyebilirim ki bu anlaşmanın imzalanmasıyla taraflar bölünecek” dedi.
Kendisine “Doğrusu ben de bunu bekliyorum, ama vazgeçmemeliyiz. Güneylileri, 9 Ocak 2011'deki referandumda birleşmeyi seçmeye teşvik etmek için elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız” dedim. Bu konuda benimle aynı fikirdeydi. Arap Birliği ve Mısır bunu başarmaya çalıştı.
Arap Birliği'nin Güney Sudan'ın kalkınmasına katkı sağlamada önemli bir rol oynaması ve Sudan'ın birliğini cazip bir seçenek haline getirmesi için ortak Arap eylemi sistemini harekete geçirmek için düzenlenen koordinasyon toplantılarıyla büyük çalışmaların yapıldığı söylenebilir. Bu toplantılara Arap mali fonları, alanında uzman Arap örgütler ve Arap bakanlık konseylerindeki birlikler katıldı. Başta eğitim ve sağlık olmak üzere yol, su, elektrik ve kamu hizmeti alanlarında Güney Sudan'da fiilen hayata geçirilen projelerin değeri 200 milyon doları aştı.
Arap Birliği, Sudan sorununda kapsamlı bir barışçıl çözüme ulaşılmasına yardımcı olmak için somut çabalar gösterdi ve aktif roller oynadı. Ancak, ortak Arap eylem sisteminin performansı, alınan kararların pratiğe dönüştürülmesindeki sorunlar nedeniyle kötüye gitti. Beyrut’ta yapılan Arap Birliği Zirvesi’nde Arap ülkelerinden gelen mali katkılarla Güney Sudan'ın Kalkınması için Arap Fonu'nun kurulmasına karar verilse de bu fona önemli bir mali destekte bulunulmadı. Bunun üzerine Arap Birliği Konseyi üye devletleri, Sudan'ın barışın ve birliğin inşası önündeki zorluklarla mücadele edebilmesini sağlamak için Sudan'ın Arap ülkelerine olan borçların yeniden düzenlenmesi için çağrıda bulunulması kararı aldı. Ancak bu da sonuçsuz kaldı.
Musa ve eski Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir.
Ayrılık referandumu
Güney Sudan'da halkı arasında kuzeyle birliğin devam etmesi ya da ayrılma konusunda bir referandum yapıldı ve Sudanlılar ayrılmayı seçtiler. Bir Mısırlı ve Arap Birliği Genel Sekreteri olarak Sudan'ın bölünmesine karşıydım. (Eski Sudan Devlet Başkanı Ömer) el Beşir, Sadık el-Mehdi, Muhammed Osman el-Mirgani el-Hatim ve diğerleriyle bu konuda uzun uzadıya konuştum. Ayrılmanın (bölünmenin) reddedilmesini teşvik ettim. Bu konuda hoşgörülü olunmaması veya bölünme planlarına boyun eğilmemesi çağrısında bulundum.
Fakat burada birkaç nokta dikkatimi çekti:
1- Ayrılmanın kaçınılmaz olduğunu kabul ettikleri açıktı.
2- Beşir rejiminin dini çerçevelerinde, Sudan’ın güneyi ayrılsa dahi İslam hukukunun tüm Sudan’da uygulanması tercih edilmişti.
3- Bence kuzey ile güneyin yanı sıra İslami akımlar ile Sudan’ın birliğini isteyenler arasındaki ilişkide bir dizi keskin köşeyi dönmeyi başaran ve geleneksel Sudan siyaseti ile Sudan’ı daha önce eşi-benzeri görülmemiş bir açıklıkla farklı bir gelecek bakış açısıyla gören Garang'ın ölümü de seyri değiştirmişti.
4- Büyük güçler, bölgesel kuvvetler, güney ve kuzey Sudan güçleri de dahil olmak üzere Sudan'ın bölünmesi konusunda fikirlerini belirleyen nüfuzlu güçler, güneyin ayrılmasının, birçok ikileme çözüm olacağına inandılar.
Darfur'daki siyasi ve insani kriz
Sudan hükümeti ile ayrılıkçı SPLM arasında 20 Temmuz 2002'de birçok ayrıntıyla birlikte Kuzey ve Güney Sudan arasında güç ve servet paylaşımına ilişkin bir ön belge de içeren Machakos Protokolü’nün imzalanmasından sonra beklediğim oldu. Çünkü söz konusu protokol, Darfur'daki isyancı hareketlere ilham kaynağı olmuştu. Söz konusu hareketler, tıpkı Sudan’ın diğer bölgeleri gibi ötekileştirilen ve ihmalden edilen bu bölgedeki güç ve servet paylaşımının yanı sıra genel olarak Sudan'daki gücü ve devrimi paylaşma çabaları bağlamında, Beşir rejimini müzakere masasına oturtmanın tek yolunun onunla savaşmak olduğunu düşünüyorlardı.
Darfur'daki çatışma, mevcut durum patlak vermesini sağlayacak noktaya gelene kadar yavaş yavaş ısınmaya başladı. Tüm etnik bileşenleri ile bölge sakinleri için büyük bir insanlık trajedisine neden oldu. Mart 2003'te çatışma patlak verdi. İsyancılar ötekileştirildiklerini iddia ederek Beşir'e rejimine karşı ayaklandılar. İki silahlı hareket, Adalet ve Eşitlik Hareketi (JEM) ile Sudan Kurtuluş Ordusu (SLA) rejime karşı isyan başlattıklarını duyurdular. İki harekete de bağlı militanlar, Kuzey Darfur'un yönetim merkezi olan Faşir şehrine saldırdılar ve şehrin havaalanındaki 7 uçağı imha ettiler.
Hükümet, işledikleri vahşetlerle ünlü ‘Cancavid’ olarak bilinen Arap milisleri, isyancılarla savaşmak üzere harekete geçirmeye başladı. Beşir rejimi 1980'lerde Sadık al-Mehdi döneminden bu yana Sudan hükümetleri tarafından isyanları bastırmak için kullanılan ve bilinen bir stratejiyle isyana karşılık verdi.
Darfur krizi ve bu krize yol açan faktörlerden söz ederken, tüm bölgenin merkezi hükümet tarafından ötekileştirilmesinin yanı sıra kalkınma projelerinin ve eğitim, sağlık gibi temel hizmetlerden mahrum bırakılmasından bahsetmek gerekir.
Musa ve Muhammed Osman el-Mirgani el-Hatim.
Darfur'da çatışan taraflar arasında çözüm sağlandı mı?
Darfur’da 2003'ten bu yana yaşanan siyasi ve insani krizin ayrıntılarını, aşamalarını ve Arap Birliği’nin Afrika Birliği ve BM ile koordineli olarak buna çözüm bulmaya çalışmasındaki rolüne değinmeden önce, birçok kişinin içine düştüğü yanlış bir algıya dair uyarıda bulunmak isterim. Batılı çevreler, savaşı ‘Afrikalı Müslümanlar’ ile ‘Arap Müslümanlar’ arasındaymış gibi lanse ederek ezici bir Müslüman çoğunluğun yaşadığı Darfur üzerinden Arap ve İslam dünyasına karmaşa ihraç etmeye çalıştı. ‘Arap İslamı’ ve ‘Afrika İslamı’ gibi nahoş göndermeler, bunun olumsuz yansımaları olarak gösterilebilir.
Söz konusu çevreler, 2003'ten bu yana halen (2018) devam eden bu çatışmanın iki tarafını Araplar ve Afrikalılar olarak tasvir ediyor ve böyle gösteriyorlar. İsyanı destekleyen aşiretler veya hükümeti destekleyenler düzeyinde bu çatışmadaki ana tarafların, birbiri ardına yaşadıkları kırılmalardan bahsetmiyorum bile. Hükümetin, Afrikalı isyancı kabilelerle mücadele etmek için Arap kabilelerinden yardım talep etmesinin ardından Arap kabileleri aralarında şiddetli bir çatışmaya girdiler. Ardından Beşir, Afrikalı isyancı kabilelerle mücadele etmek için Afrikalı kabileleri kullandı. Bölge sakinleri, yaşadıkları trajediler farklı derecelerde de olsa aynı anda hem kurban hem de cellat olduklarını kanıtlamak için bu çatışmanın farklı aşamalarına (kitapta birçok ayrıntıda yer alıyor) değinmeyi planladım.
Darfur’da Mart 2003'ten beri yaşanan olayların alevlenmesiyle birlikte krize küresel olarak ilgi gösterilmeye ve Sudan hükümetine yönelik eleştiri çemberi genişlemeye başladı. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği Başkanı, 4 Mart 2004'te, Batı Sudan'ın Darfur bölgesinde insanlık trajedisi yaşandığını duyurdu. Hükümetten isyancılar ile diyaloga hızla kapı açmasını ve Cancavid milislerinin eylemlerini durdurmasını talep etti.
Batı'daki daha önce eşi-benzeri görülmemiş medya kampanyalarıyla, çatışma ’20’inci yüzyılın ilk soykırımı’ (gerçek olmayan bir iddia) olarak nitelendirildi. Bu kampanyalar, Darfur Araplarını - çoğu tarafsız kalmıştır - hükümetin desteklediği Cancavid milisleri arasında saymak eğilimindeydi. Güvenilir Batılı çalışmalarla bu durumun yanlış olduğu, bu milislere katılan Arapların yüzdesinin çok düşük olduğu onaylandı. Batılı çevreler, kırılgan Sudan hükümetinin Cancavid milislerini dizginleyebileceğine dair abartılı iddialarda bulunuyordu. Bununla birlikte Batılı medya kampanyalarının, isyancıların uygulamalarına ve Darfur'da ihlallerin tek taraflı olmadığına değinmemesi dikkat çekiciydi!
Önceki verilere dayanarak, Arap Birliği’nin genel olarak Arap kültürünü Darfur'daki çatışmanın vahşetinden aklamayı başardığını söyleyebilirim. Arap Birliği bu konuda temaslarını artırdı ve çalışmalarını, ayrı görünmemesi için Afrika ve özellikle Afrika Birliği'nin çabaları ile koordine etti. Böylece uluslararası toplumun önünde, Arap ve Afrika ülkelerinin sözde etnik ve ırksal önyargılara yol açan bu kriz karşısında aynı tutumu sergiledikleri ortaya koyuldu. En büyük korkum, Arap-Afrika temas hatlarının tüm Afrika Kıtası’na yayılması ve Kıta’nın kuzeyi ile güneyi arasında etnik bir bölünmenin sürerek Arap ve Afrika ülkelerinin ulusal güvenliklerini tehdit eden etnik veya mezhep bahanelerle ilgili ayrılıkçı taleplere kapıyı açmasıydı.
Musa ile Sudan Milli Ümmet Partisi’nin merhum lideri Sadık el-Mehdi’nin gerçekleştirdiği görüşme.
Arap Birliği’nden gerçekleri ortaya çıkarma görevi
Darfur’daki tüm bu gelişmelerle karşısında Arap Birliği Afrika İşleri Departmanı Direktörü Samir Husni'yi gerçekleri ortaya çıkarmak ve bölgedeki durumu öğrenmek üzere kurulan bir heyetin başında görevlendirdim. Darfur'a giden ilk uluslararası heyet, Husni başkanlığındaki Arap Birliği heyeti oldu. Heyet, 29 Nisan - 15 Mayıs 2004 tarihleri arasında Sudan'ı ziyaret etti. Heyet, geri döndüğünde birincisi Darfur'a genel bir bakış, ikincisi heyetin gözlemleri ve üçüncüsü de heyetin gözlemleri üzerine tavsiyeleriyle ilgili olmak üzere üç bölümden oluşan bir rapor sundu. Heyetin gözlemlerine gelince; Darfur'daki çatışmanın, her iki tarafta da ciddi insan hakları ihlallerine yol açtığı tespit edildi. Ancak Afrika Birliği Komisyonu Başkanı Alpha Omer Konare’nin açık sözlülük ve cesaretle ifade ettiği gibi kesin bir şekilde bölgede ‘soykırım’ veya ‘etnik temizlik’ uygulanmadığı sonucuna varıldı. Tarihe not düşülmesi ve araştırmacılar, Sudanlılar, Araplar ve Darfur'da olanlarla ilgili gerçeği öğrenmek isteyenler için, heyetin notlarını (kitapta tamamı yayınlanmıştır) kelimesi kelimesine aktaracağım.
Heyetin raporundan gürültü koparacak çok az şey sızdı. Ancak Sudan hükümeti, Arap Birliği Genel Sekreterliğini protesto etmeye başladı. Dönemin Sudan Devlet Başkanı el-Beşir, Arap Birliği Genel Sekreteri’nin rolünün artırılması ve Arap Birliği üyesi ülkelerin içişlerine yönelik bir soruşturma yürütme ve soruşturma başlatma talimatı verme yetkisinin kapsamı ile ilgili çeşitli tehditlerle bu raporu protesto ederek 2004'te Tunus'taki Arap Birliği Zirvesi’ne katılmama kararı aldı.
Arap ülkelerindeki bazı üst düzey yetkililer de benimle konuştular. Arap Birliği’nin çalışmalarındaki büyük gelişmeye ve Arap ülkelerindeki krizlerle mücadeledeki rolüne duydukları saygıyı dile getirdiler. Arap Birliği içinde sorunlara neden olabilecek olan bu konuda daha fazla ileriye gidilmemesini tavsiye ettiler. Bunun farkındaydım. Fakat Arap Birliği’nin rolünün radikal bir şekilde gelişmesi gerektiğini ve Darfur'daki durum gibi olumsuz pozisyonları örtbas etmeyi veya görmezden gelmeyi kabul etmemesi gerektiğini düşünüyordum. Halen de böyle düşünüyorum. Bunun ardından şu talimatları verdim:
*Sudan hükümetine hızlı ve kararlı önlemler alması için baskı uygulamak amacıyla, bölünme tehlikelerinden ve bununla ilgili uluslararası baskılardan kaçınan Beşir'in yanıt vermeyeceğini önceden bildiğim yalvarışlar yerine raporun bazı bölümlerinin sızdırılması.
*Arap Birliği’nin Darfur'daki varlığını artırmaya çalışarak olumlu müdahale etmesi ve çeşitli taraflarla iletişim kurması.
*Darfur'daki durumu Hartum'daki hükümetle devam eden görüşmelerin gündeminde tutulması.
Ayrıca Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) Başsavcısı ile bizzat görüştüm. Böylece takibin, sadece hükümet ve eylemleriyle sınırlı kalmaması, aynı zamanda kontrolden çıkan ve birçok insanlık suçu işledikleri için terörist olarak kabul edilen diğer isyancı örgütleri de kapsamasını talep ettim. Başsavcı da bu talebimi kabul etti ve bunları yapacağına söz verdi. Kısmen de olsa yaptı.
Aslında Arap Birliği’nin bu hamleleri, tartışmaya ve ardından Sudan hükümeti ile Arap Birliği’nin rolünün önemi ve hareketinin geniş kapsamı hakkında bir anlayışa kapıların açılmasını sağlamayı başardı. Sudan hükümetinin, kendi açısından Arap Birliği’nin adımlarında gördüğü olumsuzlukların Afrika Birliği ile daha fazla koordinasyon sağlayarak pozitif eleştirilerle dengelenmesi, Arap Birliği Genel Sekreteri'nin Darfur'a ilk resmi ziyaretinden itibaren Arap Birliği’ne daha fazla hareket özgürlüğü verdi.
*Kitabın bölümleri, Daru’ş-Şuruk ile yapılan özel anlaşma ile yayınlanmıştır
*Tüm hakları saklıdır