Birleşmiş Milletler'in Eski Libya Temsilcisi Gassan Selame Şarku’l Avsat’a konuştu: Hasta bir dünyada yaşıyoruz…Yeni bir Amerikan yaklaşımına ihtiyacımız var

Gassan Selame (Şarku'l Avsat)
Gassan Selame (Şarku'l Avsat)
TT

Birleşmiş Milletler'in Eski Libya Temsilcisi Gassan Selame Şarku’l Avsat’a konuştu: Hasta bir dünyada yaşıyoruz…Yeni bir Amerikan yaklaşımına ihtiyacımız var

Gassan Selame (Şarku'l Avsat)
Gassan Selame (Şarku'l Avsat)

Eski Lübnan Kültür Bakanı, Birleşmiş Milletler'in Eski Libya Temsilcisi ve Uluslararası İlişkiler Profesörü Gassan Selame, Şarku'l Avsat’a verdiği özel röportajda uluslararası duruma ilişkin bir okuma yaptı. Politika ve ekonominin yanı sıra gündelik hayatımıza da yansıyan koronavirüs (Kovid-19) salgınının ‘bizi meşgul eden ve diğer tüm olayları sadece marjinal bir dekorasyon haline getiren tek önemli olay’ olduğunu düşünüyor. Selame, “Gerek mecazi gerekse de gerçek anlam da olsun hasta bir dünyada yaşıyoruz. Pandeminin, uluslararası sistemdeki ciddi bir zayıflık ve rahatsızlıkla aynı zamana denk gelmesi, uluslararası ilişkilerde başlamış olan çok sayıda dönüşümü hızlandırdı. Ayrıca bu sistemde özellikle de Çin ve ABD arasındaki ilişkiler konusunda kendi başına başka değişimler de başlattı” ifadelerini kullandı.
Gassan Selame ayrıca, “Salgın, Çin'le ticari ve mali sorununu ele almaya başlayan Batı'daki geniş çaplı tembelliği ortaya çıkardı. Bugün Batı da onunla bir jeopolitik sorunu olduğunu kabul etmek zorunda kaldı” dedi.  Ancak Selame, bu yeni ilişkiyi ‘Soğuk Savaş’ olarak nitelemekten kaçındı. Çünkü Batı ve Sovyetler Birliği arasında var olan ilişki ile bugün Çin ile Batı arasında var olan ilişki arasında büyük farklılıklar olduğuna inanıyor.
Salgının dünya genelindeki demokratik rejimler için ‘gerçek bir meydan okuma’ oluşturduğunu düşünen Selame, “Çünkü salgınla mücadele, bu rejimlerin bireysel özgürlüklerin önceliği ilkesine dayandığı bir dönemde bu özgürlüklerde giderek daha fazla kısıtlama getirilmesini zorunlu kıldı” dedi. Ancak buradan, otoriter devletlerin, demokratik rakiplerinden daha etkili oldukları ya da kalkınma ve sağlık özellikle de yönetim alanlarında onlardan daha iyi performans sergiledikleri sonucuna ulaşmak, Selame’ye göre erken ve büyük olasılıkla yanlış bir yargıya varmak anlamına geliyor.
 ABD konusuna gelince Selame, ABD Başkanı Donald Trump’ın salgını kötü yönettiğine ve bunu tuhaf bir şekilde umursamadığını düşünüyor. Bunun da ABD seçimlerinin sonuçlarını belirlemede ‘en büyük rolü’ oynadığına işaret etti. Yeni yönetimle ilgili olarak Bill Clinton ve Barack Obama yönetimlerinden sonra ‘bunun, okuduğumuz, hepimizin sınırları ve hatalarını anladığımız bir kitabın sadece üçüncü bir bölümü olabilmesinden endişe ettiğini’ dile getirdi. 
Selame, Biden yönetiminin, ‘sadece önceki iki demokrat yönetimin zayıf bir restorasyonu olmayan bir politika üretme’ yeteneği ve arzusunu sorguladı.
Şarku'l Avsat’ın geçtiğimiz Salı günü telefon aracılığıyla gerçekleştirdiği Libya ve Lübnan gibi Arap dünyasındaki durumu ele alan röportaj metninin tamamı şöyle:

-Koronavirüs salgını ile mücadele devam ediyor. Aşı sürecinin başlamasıyla birlikte yeni bir tür ortaya çıktı. Pandemiden sonraki dünya ve salgının belirli sonuçlardan bahsedebilir miyiz?
Gerek gerçek gerekse de mecazi anlamda olsun hasta ve illetli bir dünyada yaşıyoruz. Gerçek anlamıyla benzeri görülmemiş bir salgının ortasındayız. Mecazi anlamda ise içinde yaşadığımız küresel sistem hastalıklı. Tek ümidim gelecek yılın bir iyileşme yılı olmasıdır. Ancak bu çok yönlü hastalık, o kadar derin ki iyileşme aşamasına yakında başlasak bile tamamen iyileşmemiz yıllar alacak.
Dünya, gerçek anlamda da hasta. Bir pandemiye bakış açısının bireysel yolları vardır. Onu unutmak isteyenler olduğu gibi hayatının her anı ve hareketinde onunla meşgul olanlar da var. Ancak herhangi bir biçimi olmadan. Öncelikle günlük hayatımızı ve ardından tüm insanlığın hayatını etkiledi. Ancak kolektif etkileri de mevcut.

-Mesela?
Bir milyon 700 binden fazla insanın ölümüne neden oldu. Bu mütevazı bir rakam. Belki de pandemide kimsenin haberi olmadan ölen milyonlarca insan var. Salgının 70 milyon kişiyi etkilediği söyleniyor. Ancak bunlar yalnızca kaydedilen sayılar ve gerçek sayılar çok daha büyük. Uzaman bir arkadaşımdan 300 milyondan fazla insanın enfekte olduğunu duydum.

-Peki ya ekonomi?
Çok büyük etkiler söz konusu. Bunlardan sadece bazılarına değineceğim: Hindistan, yıllık üretiminin dörtte birini kaybetti. Bu yıl küresel büyüme ekonomisinden beklediğimiz kalkınmaydı, bu durum yüzde 7 ile 9 arasında bir düşüşe yol açtı. Batı'daki zengin ülkeler ekonomik etkileri tazmin etmeye çalışıyor. Dokuz ayda, 2007 yılındaki mali krizle mücadele için harcadığının üç katını harcadı. Trilyonlarca daha harcanacağını düşünüyorum ve telafi etmek yıllar alır.

-Turizm, istihdam ve servet sektörleri ne durumda?
Farkında olmadığımız birkaç şey olduğu dikkatimizi çekti; mesela turizm sektörünün kırılganlığı… Turizme bel bağlayan ülkeler salgın nedeniyle ağır bir darbe aldı. İnsanların tekrar seyahate ve turizme alışması yıllar alır. Ayrıca belirli alanlara servet aktarımı da söz konusu. ‘Amazon’un sahibi Jeff Bezos, salgının dokuz ayı boyunca servetini iki katına çıkarıp 200 milyar dolara ulaştı. Evlerinde oturan insanlara ulaşmak için binlerce işçi istihdam edebildi. Bir sektörden diğerine net bir istihdam transferi söz konusu. Dolayısıyla bu pandeminin 2020’yi en öne çıkan yıl haline getirdiğini görüyoruz. Salgın, bizi meşgul eden ve diğer tüm olayları sadece marjinal bir dekorasyon haline getiren tek önemli olay.

-Ancak aşılar ortaya çıktı…
Doğru, bulundu ancak uzun vadeli etkisinden emin değiliz. Virüs mutasyona uğradığı takdirde aşıların etkisinin nasıl olacağını bilmiyoruz. Dünyada yaşayan milyarlarca insanın enfekte olmadan önce aşı olacağından da emin değiliz. Özellikle şimdiye kadar bu hastalığa bir çare bulamadığımız düşünüldüğünde bu tür başka bir pandemiden etkilenmeyeceğimize dair hiçbir garantimiz yok. Yani, dünya bu salgın nedeniyle bitkin. Sonuçlar, bulunana aşılar olmasına rağmen ucu açık bir dönem için büyük ve zaman alıcıdır. Ayrıca mecazi anlamda, küresel sistemin hastalıklı olduğu ortada.

- Salgının yaptığı şeyin, istihdam ve turizm sektörünün kırılganlığından Çin'in yükselişi ve rolüyle ilgili daha büyük bir soruna kadar hakim eğilimleri hızlandırmak olduğunu söyleyenler var…
Bazı durumlar hızlanırken, ayrıca bazı yeni durumlar ortaya çıktı. Turizm sektörünün kırılganlığı ve ofisten eve çalışmaya geçiş gibi. Pandemiden önceki mesai saatleri kavramı değişmeye başladı. Pandemi, bunu hızlandırdı. Ancak aynı zamanda, tüm işletmelerin taşınabilir olmadığının altını çizdi. Gelir eşitsizliği sorunu ortaya çıktı. Memurlar ve işçiler arasındaki uçurum arttı.

-Üniversiteler ve eğitim hakkında ne düşünüyorsunuz?
Üniversite eğitiminin büyük bir kısmı ‘çevrimiçi’ bir hal aldı. Dolayısıyla hızlandırılmış ancak çok pahalı bir şeyle karşı karşıyayız. Üniversite eğitiminin ‘çevrimiçi’ olarak gerçekleştirilemeyen unsurları vardır. Tıpkı üniversite ortamında öğrencilerin kendi içlerindeki ve öğretim görevlileri arasındaki ilişkiler ve kütüphanelere giriş gibi. Hızlanışın gerçekleştiği doğru, ama aynı zamanda bir bedel söz konusu oldu. Bir plana göre veya bu konulara kademeli bir geçişle değil, ani ve kesin bir şekilde gerçekleştirildi.

Çin modeli ve küreselleşme

-Peki ya büyük resme bakacak olursak, Çin sorunu hakkında ne düşünüyorsunuz?
Çin'in yükselişinin masada olduğuna ve salgının gelip konuyu hızlandırdığına inananlar var. Bu bir. İkincisi, salgın, özellikle de Çin’in, salgın hastalıklarla baş etmenin en iyi yolu olarak kendi yöntemini tanıtmaya çalıştığı göz önünde bulundurulduğunda demokratik sistemlerin etkinliği hakkında sorulara neden oldu.
İki nokta çok önemli. Çin meselesi bir süredir ortada, bu yüzden sakince gündeme getirilmeli. Çin, 30 yıl önce baş döndürücü bir hızla dönüşmeye başlayan bir ülke. Otuz yılda yüz milyonlarca Çinliyi yoksulluk sınırının üstüne çıkarıp, büyük bir pazara dönüştü. Bu pazar, dünya fabrikası için en önemlisi haline geldi. Bu, sanki Çin ve onunla ilişki içinde bulunan ülkeler, masada olmadığı için jeopolitik faktörleri bir kenara koymuş gibi oluyordu. Beş veya altı yıl önce Çin, askeri harcamalarına ilgi göstermeye başladı. Bazıları, Çin’in 19’uncu yüzyılın başında dev bir ekonomi olduğu için ekonomik olarak toparlandığını söylemeye başladı. Olan, Çin’in dünya statüsüne geri dönüşüydü. Bu ilk de değil.  Hızlı bir şekilde gerçekleşen Çin dönüşü jeopolitik meseleyi parantez içine aldı. Yıllardır bazı gözlemciler şu soruyu sormaya başladı: Çin’in askeri harcamalarına dikkat ediyor musunuz? İlk uçak gemisini ürettiğini fark ettiniz mi? Hızla askeri üslere dönüşebilecek yapay adalar inşa etmeye başladı. Ben de şunu ekliyorum: Çin ile Hindistan arasında onlarca yıldır ilk kez bir savaş meydana geldiğinin farkına vardınız mı? Ayrıca Çin'in ilk kez Hong Kong'da demir yumruk ve demokratik çatışmalarla hareket ettiğini fark ettiniz mi?

-Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, askeri boyutun önceliğinden bahsetti…
Çin Devlet Başkanı, 2050 yılından önce askeri alanda dünyanın bir numaralı ülkesi olmayı istediğini söylediğinde, birçok ülke endişeye kapılıyor. Çünkü Çin'in boş sloganlar atmayan bir ülke olduğunu biliyorlar. Japonya askeri bütçesini artırıyor ve en son çıkan F-35 modellerinden 150 tane satın alıyor. Hindistan, sınırdaki hazırbulunuşluğunu ikiye katladı. ABD güçlerinin Asya üslerinden çekilmesi yönündeki talepler azaldı. Çin’in jeopolitik yükselişi ile başa çıkma konusu salgından önce masaya konulmuştu. Pandemi, Başkan Donald Trump'ın ‘Çin salgını’ hakkındaki konuşmalarına demagojik argümanlar verdi. Bunu tam da Amerika'nın Çin ile çok önemli ticaret müzakerelerine girdiği bir zamanda kullandı. Çünkü iki farklı şey var: Birincisi, Batı’nın bir dönem kendisine fayda sağlayan küreselleşme hareketinin diğer ülkelere Batı'dan daha faydalı olmaya başladığı duygusu. Bu nedenle Batı ülkelerinde yeni akımlar türemeye başladı. Hiç kimse de bunları sunmaya cesaret edemedi. Başkan Trump, geldi ve küreselleşmeden kendilerinden fazla yararlandığı için Çin ile ticari ilişkileri yeniden gözden geçirmek istediğini söyledi. Batı’nın küreselleşmeye bakışında ilk kez gözlenen bir değişim söz konusu. Pandemiden önceki yıllarda çok olumludan, olumsuza doğru bir değişim gerçekleşti. Pandemi geldi ve Çin tıbbi ekipman gönderme ve Wuhan’a tedavi sunmada öncü hale geldi. Bu durum, küreselleşmenin Çin’in küresel sistemdeki imajı ve gücünü Batı’nın artık yapamayacağı bir şekilde güçlendirmesine olanak sağladığını bir kez daha kanıtlamış oldu. Batı ki, ABD’nin küresel ekonomideki payının, İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra 1945 yılında yüzde 45 iken bugün yüzde 17’ye düştüğüne inanıyor. Demografik olarak, beyaz erkeklerin oranı yirminci yüzyılın başında yaklaşık yüzde 30 iken bugün yüzde 17'nin altına düştü. Dolayısıyla, küreselleşmenin Batılı şirketlerin üretimi, Çin ve Asya'ya taşıyarak üretim maliyetlerini düşürmelerine olanak sağladığı düşüncesi söz konusu. Şirketler canlandı. Batı ürünleri için yeni bir Pazar açtı. Bu, Çin pazarıydı. Ancak küreselleşmenin, Batı'nın küreselleşmeden elde ettiği faydalardan daha fazlası olmaya başlayan bir bedeli var.

-Sonra pandemi geldi ve neyi ortaya çıkardı?
Pandemi, yeni bir kavram oluşturdu; sağlıklı egemenlik kavramı. Gelişmiş ülkelerin, küreselleşme mantığı ve maliyetlerin düşürülmesi nedeniyle kendi ilaçlarının üretiminden vazgeçmeye başladıklarını keşfetmeleri anlamına geliyor. Koronavirüse karşı üretilen ilk 12 aşıdan beşi Çin menşeiliydi. Bu, büyük bir başarıdır. Birçok ülkenin, düşük fiyatları göz önünde bulundurulduğunda Çin aşılarına güvenmesiyle bu başarı artış gösterecek. Örneğin Fransa, ülkede maske üretimi yapılmadığını ve ‘Panadol’ isimli hapların Hindistan’dan ithal edildiğini fark etti. Bu durum, salgından sonra değişecek. Çünkü ülkeler küreselleşme gerçeklerini ve onları etkileyen güvenlik açığını gözden geçirecekler.

-Çin’e yeni bir bakış
Askeri kanat gelişiyor. Burada jeopolitik bir mesele var. Batı’da entelektüel tembellik söz konusu. Rusya ile jeopolitik ve askeri bir sorunumuz var. Çin ile ise ticaret. Bugün Çin’le hem jeopolitik hem de ticari bir sorun olduğu fark edilir oldu. Bu nedenle, Çin ile Batı arasındakini ‘Soğuk Savaş’ ifadesi ile nitelemek doğru değil.

-Neden?
Sovyetler Birliği ile Batı arasındaki ‘Soğuk Savaş’ askeri, kültürel ve ekonomik üretim gibi her konuda kendi kendine yeterliliğe dayanıyordu. Amerika ve Sovyetler Birliği arasındaki ticaret yılda yaklaşık 50 milyon dolardı. Şimdi Çin denen devletle jeopolitik bir sorun söz konusu. Ancak endüstriyel ve ticari bir uyum var. Dev bir ticari alışveriş söz konusu. Bu, bugün Çin ile Batı arasındaki ilişkilerdeki temel fark da budur. ‘Soğuk Savaş’ döneminde Batı ile Doğu bloğu arasındaki ilişkiler birbirine sırt çevirmeye dayalıydı. O dönemde alışveriş yoktu. Ancak şimdi ise alışveriş oldukça büyük ve çok yönlü. ABD’deki üniversitelerde yüz binlerce Çinli öğrenci var. Çin ile iletişim kesilirse ölecek Batılı şirketler var.

-Çin ile Batı arasındaki ‘Soğuk Savaş’ için alternatif terim nedir?
Soğuk Savaş değil. Yavaş yavaş, her iki tarafta da birbirine karışmaması ve kanlı bir çatışmaya dönüşmesin diye her şeyi birbirinden ayırmak için günlük bakım gerektiren gergin bir ilişkiye dönüşüyor.

-Bu nasıl oluyor?
Ortada adı pandemi olan bir sorun var. Çin’de başladı. Çin tarafından tedavi edilip aşılar üretildi. Bu konuyu ticari ilişkiden, yuan'ın döviz kurundan, Çin'in Çin Denizi'ndeki askeri davranışından, Hindistan veya Hong Kong ile olan ilişkilerden ayrı tutulmalıdır. Çin ile ilişkiler karmaşık. Hepsinin bir araya gelmesi felakete neden olur. Bu nedenle, iyileşme yolunda adımlar atılırsa bir sonraki aşamada kesinlikle izlenen yollar arasında bir tür ayrılığa tanık olacaktır. İzlenen yolların birleştirilmesi yüksek bir gerilim düzeyine neden olacak. İzlenen yollar ayrı olursa, Çin, bu yolların her biri için ayrı ayrı Batı ile pazarlık yapabilir. Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'ın Sovyetler Birliği ile yaptığı gibi yolları birleştirmek, Çin meselesinde nahoş ve yararsızdır.

- Demokratik ülkeler ile totaliter devlet arasındaki fark hakkında ne düşünüyorsunuz? Salgın ve popülizmin yükselişi iki modelin algısını değiştirdi mi?
1990'larda tarihsel boyutu olan tehlikeli bir şey oldu. İnsanlık tarihinde ilk kez, dünya ülkeleri ve vatandaşlarının yarısından fazlası otoriter rejimlerden demokratik rejimlere geçiş yaptı. Ancak yirmi birinci yüzyılın başında iki farklı biçime sahip bir tür kademeli gerileme yaşandığını fark ettik. Önce demokrasiye geçiş yapan ülke sayısı azaldı. Askeri darbeler veya seçim yoluyla otoriter rejimlere dönen ülkeler gördük. İkinci olarak, sayısal olarak değişmeyen demokrat rejimlerde ise kaliteyi değiştiren bir popülizm artışına sahne olundu. Demokratik yaşamın kalitesi, özgürlüklerin bastırılması, yasama birimlerinin geri plana atılması, siyasi partiler dışından iş adamlarının seçilmesi, sosyal medya platformlarının değiştirilmesi ve parlamento, sendika ve partiler gibi aracı kurumlar olmaksızın halka hitap edilmesiyle değişti. Bunun yerine liderler doğrudan halka hitap etmeye başladı. Bu durum da popülizmi körükledi. Bazı ülkelerde popülizmin demokratik yaşamın merkezine girmesine izin veren Macaristan, ABD veya Brezilya gibi ülkelerde yüksek puanlar alan teknolojik bir devrim gerçekleşti.
Siber Devrim popülizmin yayılmasına olanak sağladı. Ancak aynı zamanda devletlerin başkalarının işlerine aşırı müdahalesine de izin verdi. Önümüzdeki aylar ve yıllarda daha fazla siber savaşa tanık olacağımız açık. Bu durum, büyük güçlerin ilişkilerinde gerilimi artıracak ve dünya liderleri arasındaki güven ilişkilerini zayıflatacaktır.

-Demokratik ülkelerin hastalığından bahsedebilir miyiz?
Demokratik yaşam kalitesinde sayısal bir gerileme söz konusu. Ancak bu, demokratik ülkelerin pandemi gibi fenomenlerle başa çıkmaktan aciz olduğu ve otoriter devletlerin buna güç yetirebildiği anlamına mı geliyor? Cevabından emin değilim. Güney Kore, Vietnam, Laos ve Tayvan gibi Asya ülkelerinin rejimleri ne olursa olsun daha etkili olduklarını görüyorum. Siyasi rejimleri Çin gibi değil. Ancak pandemiyle demokratik ülkelerden daha iyi bir şekilde mücadele etmeyi başardılar.

-Öyleyse sorun nerede?
Sorun şu ki, salgın Birleşik Krallık, Fransa ve İtalya gibi hükümetlerin kamusal özgürlükleri ihlal etmesini zorunlu kılıyor. Demokratik ülkelerin dayandığı felsefe özgürlükler iken salgın özgürlüklere kısıtlamalar getirmeyi gerektiriyor. Dolayısıyla demokratik ülkeler bir tür çelişkiyle karşı karşıya kaldılar. Ancak salgın süreci iyi geçer ve uzun vadeli etkisi kalmazsa, bu ülkelerin belirli bir özgürlük ve demokrasi düzeyine geri dönebileceklerini düşünüyorum. Dolayısıyla, otoriter devletlerin daha yetenekli olduğu sonucunu çıkarmak abartılı, aceleci ve erken hareket etmektir. Bununla birlikte, salgından önce de otoriter ve demokratik ülkeler arasında sosyal ve ekonomik kalkınmayı yönlendirme konusundaki karşılaştırmalarla ilgili tartışmalar vardı. Çin, Rusya’nın seçtiği biraz demokrasi ve biraz kapitalizm karışımı rejimle kıyaslandığında seçtiği tek partili kapitalizm sisteminin kalkınma için en uygunu olduğunu söylüyor. Çin, sistemik komuta ekonomisini ortadan kaldırdı. Ancak tek partililikten kurtulamadı. Bu tartışma eskiden beri vardı ve şimdi yeniden alevlendi. Otoriter devletler, özgürlüklere her zaman kısıtlamalar koydukları için kolaylıkla özgürlüklere kısıtlama getirebilirler. Buna karşılık, demokratik ülkeler özgürlüklere kısıtlamalar getirdiklerinde, dayandıkları ilkeden saparlar.
Fakat demokrasi bir kültürdür. İstisnai bir aşama olması hasebiyle bir sonraki aşamada, İngiltere, Fransa ve İtalya hükümetlerinin salgınla mücadele etmek için aldıkları kararlara geri dönmeleri konusunda şiddetli bir taleple karşılaşacaksınız. Önümüzdeki yıllarda Batı ülkelerindeki ana tartışma şu olacak: Demokrasiler ne zaman ve hangi hızda eski haline dönecek? Salgın karşısında koymak zorunda kalınan kısıtlamalar devam edecek mi?

-ABD hakkında ne düşünüyorsunuz? Salgın onu ve rolünü nasıl etkiledi?
ABD seçimlerinin sonucunu salgının belirlediğini düşünüyorum. Karar, direk salgınla değil, büyük ölçüde Başkan Trump’ın onunla başa çıkma konusunda yaptığı yanlışlardan ötürü verildi. Trump, geçtiğimiz Nisan ayında ABD halkına söylediği gibi Bob Woodward’a, bu salgının tehlikeli olmadığını ve hayatın normale döneceğini söylemişti. Ardından maske meselesini ‘siyasallaştırdı.’ Cumhuriyetçilerin ayırt edilebilmesi için Demokratların takıp, Cumhuriyetçilerin takmadığı bir nişane şekline geldi. Sonra maske takılmayan büyük toplantılar gerçekleştirilmesine izin verildi. Trump'ın bu salgını kötü yönetmesi, onun için seçimlere mal oldu. Trump ve Joe Biden arasındaki oy farkı yaklaşık olarak 6 milyondu. Ancak merkezi eyaletlerdeki fark o kadar büyük değildi. Trump’ın salgını kötü yönetmesi, seçimi kaybetmesinde rol oynadı. Bundan önemli bir ders çıkarmak gerek. İnsanların tarih boyunca marjinal rolleri olduğunu öğrendik ve öğrettik. Tarihte rol oynayanların bireyler değil, güçler olduğunu söyledik. Ancak bu durumda, Trump'ın bireysel davranışı bunun tam tersidir. Farklı davranmış olsaydı, yeniden seçilme şansını neredeyse garanti olacaktı. Biden, ‘Demokrat Parti’nin ön seçimlerinde güçlü değildi. Seçimlerde Trump’ın lehine veya aleyhine oy kullanıldı.

- Peki ya “Biden okuduğumuz bir kitabın üçüncü bölümüdür” cümleniz için ne diyorsunuz?
Biden yönetimi açıklandığında aralarında yeni isimler olduğunu gördük. Fakat Biden yönetimindeki isimlerin büyük çoğunluğu, daha önce Bill Clinton ve Barack Obama yönetimlerinden kendilerine iki kez aşina olduğumuz kişiler. Biden yönetimde böyle isimlerden çok sayıda mevcut. Bugün bile şunu sorguluyorum: ‘Soğuk Savaş’ sonrası dönemde ‘iki demokrat’ yönetim var: Clinton ve Obama. Şimdi bir de Biden yönetimi eklendi. Bu iki bölümünü okuyup bildiğimiz bir kitabın üçüncü bölümü mü? Biden, Clinton ve Obama dönemlerinde tanık olduğumuz hataları yeniden gözden geçirebilecek mi?

-Hangi hatalar?
Clinton, Sovyetler Birliği ve Boris Yeltsin'e büyük bir küçümseme ile yaklaştı ve Yeni Rusya ile bir güven ilişkisi kurmayı başaramadı. Bugün hala bunun bedelini ödüyoruz. Rusya’da Sovyetler Birliği’nin çökmesinden bu yana Batı’yı özellikle de ABD’yi ilgilendiren gerçek bir öfke söz konusu. Her gün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) bunun bedelini ödüyoruz.  Bunun bedelini, Libya, Suriye ve daha başka yerlerde ödemeye devam ediyoruz. Yeni demokratik yönetim 1990'larda yapılan bu tarihi hatayı gözden geçirdi mi, yoksa gözden geçirmeden mi geri döndü?
Çin, 2003 yılındaki Irak ve 2011 yılındaki Libya müdahalesi ve savaşlar için de aynı durum geçerli. ABD’de son dört yıl içinde oturup, önceki iki demokratik yönetim döneminde yapılan hataları tekrarlamayacağım diyen biri oldu mu? Biden’a ilk sorum bu.

-Peki ya ikinci soru?
Ben dünyanın değiştiğini ve artık 1990’lar dönemeyeceğimizi, ABD’nin artık küresel sistemin tek lideri olmadığının farkında mıyım? Komşularının işlerine karışmaya başlayan birçok ülke var. Her gün askeri harekat gerçekleştiren ülkeler söz konusu. Türkiye, dört savaşın içinde. İran da aynı şekilde.  Şimdi, ABD'nin İkinci Dünya Savaşı'nda öncü bir rolü olduğunu, Trump döneminde bu role kısa bir ara verildiğini ve her şeyin eski haline döneceğini söylemek çok tehlikeli. Bu yönetimde bir değerlendirme yapan var mı? Bu yönetimde, Amerika'nın dünyadaki konumunu, dramatik biçimde değişmiş bir şekilde yeniden okuyan var mı? Bu değişim Trump'ın kişiliği yüzünden değil, tüm küresel sistem değiştiği için suçu sadece Trump'a yüklemek saflık olur.
İşin özüne baktığınızda, Trump'ın kişiliğinde, tweetler, çalışanlarının aniden işten çıkarılması, görev değişiklikleri, sağa ve sola sözlü saldırılar gibi sorunlu bir yönü vardı. Ancak bu karakter ABD’de yeniden 60 milyon oy almayı başardı. Gerçek bir popülaritesi var. Bu karakter Kuzey Kore ile bir şeyler yapmaya çalıştı. Çin ile ticaret dosyasını açtı. Dünyada yeni bir savaş başlatmadı.
Yeni yönetim şöyle demesinden endişe ediyorum: “Dört yıl aradan sonra İklim Anlaşması, Dünya Sağlık Örgütü ve İran ile nükleer anlaşma gibi konularda önceki duruma döneceğiz.”

- Bu dahili olarak mümkün mü?
Bu fikir yeni yönetime hakim olursa, özellikle de ABD Yüksek Mahkemesi’ndeki çoğunluk muhafazakar olduğu için başarılı olmasını beklemiyorum. Büyük olasılıkla yılın başında gerçekleştirilmesi planlanan Georgia seçimlerinden sonra Senatonun çoğunluğu, ‘Cumhuriyetçiler’in elinde olacak. Temsilciler Meclisi'ndeki ‘Demokrat’ çoğunluğu ise zayıf.

-Peki ya Avrupa? ‘Brexit’ anlaşması uygulamaya kondu. Popülizm, göç, terörizm gibi birçok zorluğun ortasındaki Avrupa hakkında ne düşünüyorsunuz?
Konulara farklı bir bakış açısı getirecek olursak: Britanya'daki Brexit taraftarlarının başarısının Avrupa Birliği'nin (AB) dağılmasına yol açacağı konusunda bahse giren kimselerin bahsi başarısız oldu. Bunun birçok kanıtı var. Öncelikle diğer ülkeler birliği terk etmediler. Dahası hala birliğe katılmaya aday ülkeler mevcut. Bir başka delil ise,  AB’de Almanya ilk kez; Fransa, İspanya ve diğerlerinin, AB’nin salgınla birlik düzeyinde başa çıkmak için borç alma taleplerini kabul etti. Bu yeni bir durum, ilk kez oluyor. Başka bir deyişle, salgın, sendikanın mali gücünü zayıflatmaktan çok sağlamlaştırmak için bir sebep oldu. Üçüncüsü ise istatistiklere göre Britanya’da bile Brexit taraftarları artmadı aksine sayıları azaldı.
Böylece, salgının dehşetine rağmen Avrupa Birliği, koronavirüs (Kovid-19) salgınının ilk aşamasında başarılı oldu. Şimdi yeni bir zorlukla karşı karşıya: Birliğe ait kararlar oy birliğiyle alınıyor. Oy birliğiyle alınan kararlar, temel meseleler üzerinden gerçek bir mutabakat ve siyasi sistemlerde benzerlik gerektirir. Macaristan ve Polonya'da olduğu gibi, bazı ülkeler daha fazla popülizme yönelir ve özgürlükleri kısıtlarsa, birlikteki oy birliği kuralı şüphesiz işleyişi bozacaktır. Bu, birkaç gün önce son dakikada çözüm bulunmasaydı neredeyse yaşanmak üzereydi. Avrupa Birliği’nin ekonomi projesi Polonya ve Macaristan yüzünden çökmenin eşiğine geldi. Bu nedenle, Avrupa Birliği gibi oluşumlarda, ülkelerin yönetmeliklerde birbirine benzemesi ve temeller üzerinde anlaşması gerekir. Bu ne zamana kadar korunabilir?

-Avrupa’nın ABD ile ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Avrupa’da salgın öncesinde olduğundan çok daha fazla bir şekilde Çin düşmanlığına doğru bir kayma söz konusu. Düşman bir ABD duruşu ve Çin ile bir ticaret savaşı vardı. Ancak Avrupa buna hazır değildi. Şimdi, Almanya’ya gerçekleştirdiğim son ziyaret ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un sözlerindeki değişim, Çin'in mali ve ekonomik yeteneklerinin jeopolitik yeteneklere dönüşmesinden endişe duyulduğunu gösteriyor. Bu nedenle Çin’in Yunanistan ve Cezayir’de liman satın almasından büyük ölçüde rahatsızlık duyuldu. Bu daha önce yoktu. ABD’de ortaya çıkmaya başladı. ABD’liler, Çin pazarından yararlanmak ve ona büyük bir önem vermekle meşgullerdi. Şu an da Avrupa ve ABD’nin Çin’e karşı tutumunda bir benzerlik söz konusu. Belki de Avrupa Parlamentosu’nun Çin’deki Uygurlar hakkındaki oylama yapılması, Çin’e karşı tutumdaki bu yakınlaşmanın bir göstergesiydi. 

-Rusya’ya karşı takınılan tutum farklı mı?
Macron, Rusya ile stratejik bir ilişki kurma konusunda gerçek bir arzuya sahip. 2018 yılının Eylül ayında bunları açıklamıştı. Ancak birçoğunu gerçekleştiremedi. Ayrıca Almanya’nın Rusya’dan çektiği bir doğalgaz boru hattı var. ABD buna itiraz ediyor. Tartışmalı bir konu. Biden yönetiminde, Çin’e karşı takınılan tavırda bir yakınlaşma söz konusu iken, Rusya’ya karşı tutum konusunda anlaşmazlık yaşanan alanlar olabilir.

-Salgının başlangıcında, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, Libya ve Suriye gibi savaş ülkelerinde ‘Koronavirüs Ateşkesi’ başlattı. Uygulanması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Genel Sekreteri’n çağrısı yerinde bir çağrıydı. Ancak verilen yanıt gerektiği gibi değildi. Öncelikle, BMGK’nın bu kararı alması haftalar sürdü. Neden? Yapılması gereken açık. Bu salgına karşı durup, savaşçıların karşılaştığından daha tehlikeli olan bu hastalığı tedavi etmeliyiz.  Peki, bu gecikme neden? Çünkü ABD, Çin’den bahsetmek ve Dünya Sağlık Örgütü’ne duyduğu güvensizliğin altını çizmek istiyor. Güvenlik Konseyi içindeki durum bu salgını ‘siyasallaştırdı’ ve Genel Sekreteri’n çağrısına verilecek yanıt beklediğimizden daha karmaşık hale getirdi.

-Çatışan ülkeler hakkında ne diyeceksiniz?
Hiçbir ülke bu çağrıya yanıt vermedi. Ancak salgın, savaşçılara kendini dayattı. Libya’da iki taraf da salgın adımını inkar sürecinin ardından her iki taraftan da savaşçıların enfekte olması kademeli olarak ateşkes uygulama kararı almak zorunda kaldı. Daha sonra Cenevre’deki 5+5 toplantısında resmiyete döküldü. Salgın, hiç şüphe yok ki bu karar yardımcı oldu. Savaşçılar bu çatışmayı sürdürseler, ortaya gerçek bir katliam çıkar. Düşmanınızın kurşunu ile öldürülmezseniz, arkadaşınızın virüsü tarafından öldürüleceksiniz. İki seçeneğiniz var: Ya karşı taraftan bir mermi ya da yakınınızdaki müttefikinizden bulaşacak olan virüs. Salgın savaşın şiddetini azalttı. Ancak bu, Genel Sekreteri’n çağrısına tam ve hızlı bir yanıt oluşturmuyor.

-Salgın sonrasında BM kurumlarının geleceği ne olacak?
Salgın, büyük bir zorluktu. Ancak önümüzdeki yıllarda daha büyük zorluklar bekliyoruz. BM bünyesinde daha önce kendilerinden istenenden çok daha fazlasına ihtiyaç duyulacak kurumlar var. Örneğin Dünya Gıda Programı (WFP), dünya genelindeki yoksulları doyurmak için milyarlara ihtiyacı var. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), milyonlarca mültecinin sorununu çözmek için bir bütçeye ihtiyaç duyuyor. Mesela önemli bir role sahip olan ‘Dünya Sağlık Örgütü’ var. Yine önemli bir role sahip olan UNICEF var. Bunlara onlarca milyar dolarlık bütçeler nereden geliyor? Güya dünyanın tüm ülkeleri tarafından karşılanıyor. Ama gerçekte bütçelerin çoğu Batı ülkeleri tarafından sağlanıyor. Şimdi büyük bir zorlukla karşı karşıyayız: Bu zengin ülkeler, özellikle Batı ülkeleri, kendilerini sarsan ekonomik gerileme, kitlesel işsizlik, aşı, ilaç ve hastane giderleri ve salgınının tedavisini finanse etmek için paraya ihtiyaç duyuyorlarsa, yoksul ülkelerdeki felaketlerle mücadele etmek için gereken ek onlarca milyarlar doları sağlayacaklar mı?

-Ne düşünüyorsunuz?
‘Küresel sistem programı’, daha önce on milyar dolara ihtiyaç duyuyordu. 200 milyon insan daha yoksulluk sınırına düştükten sonra ne kadara ihtiyaç duyacak? Bunu sunacak ülkeler var mı? Zengin devletlerin de petrol üreten ülkelerin de paralarına kendi gereksinimleri için ihtiyaç duyacaklarını düşünüyorum. Petrol fiyatları düştü. Uzun bir süre de öyle kalacak. Ülkeler, BM kurumlarını ve ihtiyaçlarını finanse edemeyecek. Bu, BM için büyük bir zorluktur.

-Politik olarak süper güçler arasındaki ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz?
Süper güçler arasındaki ilişki, kötü. Biden yönetimi ile ilişkilerin daha iyi olmasını umuyorum. BMGK’nın Çin ve Hindistan arasında yaşananlar ve Dağlık Karabağ meselesi gibi küresel krizlerde herhangi bir rolü yok. BM’nin rolünün neredeyse yok denecek kadar az olduğu çok sayıda çatışma mevcut. Suriye meselesi veya Lübnan ve İsrail arasındaki deniz sınırlarının belirlenmesini bunlara örnek gösterebiliriz. Normalde BM’nin başrole sahip olması gerekirken başrolde ABD vardı, BM ise gözlemciydi. Süper güçler arasındaki şiddetli anlaşmazlıklar nedeniyle BM'nin küresel barış ve güvenlik alanındaki rolünde bir gerileme var.

-Ancak iklim, yoksulluk ve salgın gibi başka krizler de var…
Zorluklar söz konusu. İnsan ve kalkınma güvenliği alanındaki güvenlik ve barış konusunda geri planda kalışını telafi edebilecek mi? Bunu büyük ülkelerin sunacağı tekliflere belirleyecek.

Libya konusunda iyimser olmak için 3 neden

-Libya'nın yeni bir sürece girdiğine dair işaretler söz konusu. Libya’daki durum hakkında gözlemleriniz neler?
Libya'da, Birleşmiş Milletlerin (BM) çözüm sürecine öncülük ettiği benzersiz bir durum söz konusu. Bu rolü oynamak için yarışan ülkeler var. Ancak BM heyeti büyük zorluklara rağmen bölgedeki bu öncü rolünü sürdürmeyi başardı. Hiç tereddüt etmeden söyleyebilirim ki son iki yılda çok zor koşullarda yapabildiklerimizden gurur duyuyorum. Cumhurbaşkanları Abdulettah es-Sisi ve Recep Tayyip Erdoğan'ı tek çatı altında bir araya getirdik ve 19 Ocak'ta Berlin konferansını düzenledik. Libya meseleleriyle ilgilenen tüm ülkeler, elde etmeyi büyük güçlükle başardığımız 2510 sayılı uluslararası kararı desteklemek için önemli taahhütlerde bulundular ve Berlin planının uygulanmasını Libyalılara bıraktılar.

-Uygulamaya ne oldu?
 Uygulama zamanı geldiğinde beklenmeyen durumlar yaşandı. Berlin Konferansı kararının uygulanmasını, "yağmalama" durumlarını etkileyeceği ve Libya'nın servetini ele geçiren insanların durumunu yeniden değerlendireceği için saptırmaya çalışanlar var. Trablus çerçevesinde savaşlar oldu ve salgın meydana geldi. Bu da bizim harekete geçmemize ve Libyalıların toplanmasına engel oldu. Aylar sonra geçen yaz, Berlin Zirvesi kararlarını, yılın başında bizzat kendim başlatmış olmaktan gurur duyduğum 3 eksen üzerinde aşamalı bir uygulama süreci başladı. Yaşadığım sağlık sorununa rağmen, yardımcım Stephanie Williams liderliğinde yanımda çalışan ekip Berlin planının uygulanması için çalışmaya devam etti. Bu uygulama istediğim hızda mı? Hayır. Savaş geri dönebilir mi? Evet. Berlin zirvesinden önce olduğu gibi dış müdahalenin aynı duruma dönmesi mümkün mü? Evet. Paralı askerler konusu istediğimiz gibi gitti mi? Hayır. Tüm yollar açıldı mı? Hayır.

-Olumlu şeyler neler?
 Libya'daki durumu birkaç ay önceki durumla karşılaştırırsanız, durum çok daha iyi. Şehirlerarası uçuşlar tekrar başladı. Yollar açıldı. Yerinden edilmiş insanlar bölgelerine geri döndü. 3 yıl aradan sonra ilk defa Merkez Bankası Yönetim Kurulu toplantısı düzenlendi. Tunus'ta başlayan ve sanal olarak devam eden siyasi bir diyalog var. Durumun iyiye gittiğine işaret eden göstergeler var.

-Nedir?
 Birincisi, Libyalılar arasında daha iyi bir farkındalık durumu oluştu. Askeri açıdan kontrol altına alma girişimleri gerçekleşti ve bunlar başarısız oldu. Siyasi anlaşmalara ihtiyaç var. İkincisi, Birleşmiş Milletler (BM) öncülüğündeki bir siyasi anlaşma, herhangi bir siyasi anlaşmadan daha iyidir. Çünkü BM’nin petrol, endüstriyel veya ticari hedefleri yokken, devletlerin bu yönde hedefleri olabilir. BM sadece Libya'nın mallarını değil, Libyalıları da önemsiyor. Üçüncüsü, müdahale eden devletler arasında hiçbir ülkenin tam kontrol gücüne sahip olmadığına dair bir farkındalık var. Tamamını değil, payına düşeni kabul etmek zorundalar.
Bu nedenle üç eksende hala zayıf göstergeler var. Libya'da doğru yönde ilerliyoruz. Bu süreç önümüzdeki aylarda zaman alacak. Tüm engellere rağmen, Libya'yı içine soktuğu krizden kurtarmak için doğru yönde gittiğimiz konusunda iyimser olduğumu söyleyebilirim.

Lübnan’da çözüm 

-Lübnan hakkında ne düşünüyorsunuz? Yoksulluk, göç ve hükümet olmadığına dair haberler var ve Taif Anlaşmasının sona ermesinden bahsediliyor. Genel olarak durumu nasıl okuyorsunuz?
Taif Anlaşması’nın fiili uygulamasının sona erdiğini söyleyebilirim. Bir ‘troyka’ inşa etmek gibi kurumsal yönleri olan ve bazı grupları zayıflatmak, diğerlerini güçlendirmek gibi mezhepsel yönleri olan uygulamalar var. Taif Anlaşması’nı uygulamak geride kaldı. Anlaşmanın ruhuna daha sadık başka bir uygulamaya ya da Taif’e alternatif bir şeye ihtiyaç var mı? İlk fikri destekliyorum. Taif Anlaşması'nın özünde 170 bin Lübnanlının hayatına mâl olan bir iç savaşı sona erdirdiğine inanıyorum. Ondan kolay kolay vazgeçme niyetinde değilim. Ancak anlaşmanın gerçekçi bir şekilde uygulanmasının, anlaşmanın gerçek ruhunu öldüren bir sapma olduğunu düşünüyordum. Bana, Taif Anlaşması’nın metninde bazı değişiklikler yapılarak anlaşmanın daha dürüst bir şekilde uygulanmasını sağlamak mı yoksa ona bir alternatif aramak mı diye sorsanız. Ben, birinci çözümden yanayım.

-Sizin “Lübnan ayaklanması, mezhep liderlerinin kusurlarını ortaya çıkardı” dediğinizi öğrendik. Peki, nasıl?
Temel mesele, temel sınıf ve kamuoyu yoklamasının buna işaret etmesidir. Büyük ölçüde tabanları ve popülerliklerini kaybettiler. Lübnan halkı, kendilerini bu kadar küçümsemeleri karşısında şoke oldu. Merkez Bankası’nın çöküşü, vatandaşın ömrü boyunca yurt içinde ve yurt dışında oluşturduğu birikimin yok olduğunu görmesi ve çocuğuna eğitim verecek gücünün kalmadığı halkı dumura uğrattı. Beyrut Limanı’nın patlamasıyla bir kez daha şoka uğradı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Beyrut’a gidip gezdi. Ancak Lübnanlı herhangi bir politikacının hiçbir restoran yok ki gittiği gibi kovulmasın. Siyasi tabaka, insanların artık onlardan ne denli nefret ettiklerinin farkında. Yayınlanmayan kamuoyu yoklamaları da bunu gösteriyor.

-Peki ya hükümet kurma konusundaki düşüncelerin neler?
İki mesele söz konusu olmasaydı, hükümet, bu gerçekleştirdiğimiz görüşme bitmeden kurulabilirdi: Birincisi, ülke yöneticilerinin çoğunun popülaritesindeki acı düşüş. Bu durum, ülkenin trajik çıkarının gerektirdiği uzlaşıyı hızlandırmak yerine, mezhep ve hizipçilik çevrelerinde azalan popülerliklerini güçlendirmek için hükümet kurma sürecini istismar etmelerine neden oluyor. İkincisi ise bu liderlerin, hükümet kurulduktan sonra uluslararası taleplere ve popüler olmayan kemer sıkma kararları alma, kamu maliyesi ve sancılı bankacılık sisteminde yapısal reformlar gerçekleştirme baskısına maruz kalacaklarını bilmeleri. Gerçek mali durum göz önüne alındığında Merkez Bankası hesapları ve ülkedeki altmış bankanın durumu hakkında ayrıntılı bir açıklama yapılmadıkça hükümet kurulumunun tamamlanmayacağının farkındalar. Bu da pek çok endişe duyduğu mikroskobik bir aydınlatmadır. Bu endişenin nedenlerini detaylandırmaya gerek yok. Macron’un ısrarından kaçılmasının, ‘Uluslararası Para Fonu’ ile hızlı bir uzlaşıya duyulan ihtiyaca ilişkin inkar hali, limandaki korkunç patlamanın ardından geçtiğimiz Ağustos ayında  Hassan Diyab hükümetinin istifa etmesinden hemen sonra kurulması planlanan hükümetin geciktirilmesinin sebebi de buna dayanmakta.
Korkum şu: Bir yandan yoksulluk durumu ve Suriyeli, Filistinli mültecilerin sayısının artması, diğer yandan yoksulluk ve ihtiyaç artışı insanları mezhep liderlerine daha bağımlı hale getirecek. Çünkü onlara yardım edecek birilerine ihtiyaçları olacak. Korkarım ki kriz, her şeyini kaybetmiş muhtaçların ihtiyaçlarını karşılayan ve asgari yaşamlarını sürdürmek için siyasi sınıfa öfkelerini bir kenara bıraktırıp geçimlerini sağlamaları nedeniyle siyasi sınıfı yeniden canlandıracak.

‘Yağmakrasi’

-Servet içinde yüzen Irak’ın memurların maaşlarının ödeyemediğini duyduğunuzda ne hissediyorsunuz?
İki şey hissediyorum: Birincisi, Saddam Hüseyin devrildiğinde Irak'ta kaç memur vardı? Bir milyondan az. Peki, Saddam’ın devrilişinden 20 yıl sonra bugün sayıları kaç? Yaklaşık dört milyon. Bu, ne anlama geliyor? Saddam’ın düşüşünden sonra gelen Iraklı siyasi liderler, sorumsuz davrandı. Her parti, devlete kendi taraftarlarını yerleştirdi. Ve bu kişiler sadakatlerini sürdürmek için de bir maaş almıyorlar. Libya’da da olan buydu. Tüm Libyalıların maaşı var. Çalışmayan kimse yok. Hatta Tunus’ta da durum bu şekilde. Devrimden sonra ihtiyacı olsun olmasın birçok kişi istihdam edildi. ‘Asalak’ bir böcek gibi kamu sektörüne yük oluyorsunuz. Onları susturmak ve bağlılıklarını kazanmak için çalışan sayısını arttırıyorsunuz. Bu ülkelerin maliye bakanlıkları hiçbir şey yapamayacak, en iyi durumda maaş ödeyebilecek. Bunu bile yapamayabilir. Dolayısıyla, Arap ülkelerimizde yönetişim yolunda ve kamu sektöründeki istihdam yönteminde ele alınması gereken temel bir mesele var. Bu özel bir konu.
İkincisi, ‘yağmakrasi’ konusu. Siyasi tartışmalara odaklanma söz konusu. Siyasal İslam ve siyasal olmayan İslam. Askeri yönetim mi yoksa Sivil yönetim mi? Demokratik yönetim mi yoksa Otoriter yönetim mi? Peki ya kamu maliyesi? Para nereye gidiyor? BM Genel Sekreteri ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK), BM’nin bu devletlere bir mali harcama denetim birimi tayin etmesini söyledim. Bazı Arap devletlerimizde harcamalar yağmaya dayalı, yolsuzluk beni rahatsız eden bir ifade. Birleşik Krallık, Fransa ve İtalya’da yolsuzluk var, biz ise yolsuzluk değil yağmalama aşamasındayız. Devlet bütçesini yağmalamak için siyasi gücün açık bir şekilde kullanılması, bu, Lübnan, Irak ve daha birçok ülkede oldu.

-Bunu Libya’da fark ettiniz mi?
Elbette, ne zaman ekonomi veya petrol söz konusu olsa siyasetle alakası olmayan ittifaklar ortaya çıkıyor. Petrol, kamu tesisleri ve elektrik konusunda siyasi ittifakla tamamen çelişen bir ittifak olduğunu fark ettim. Irak, Lübnan ve diğer ülkelerde de aynı şey oluyor. Bu, popüler ve ideolojik meselelerle halkın dikkatini dağıttığımız anlamına geliyor. Ancak paranın öncelik olduğunu unutmayan ve bu konuda uzmanlaşan, birbirleriyle uğraşmaktan dikkati dağılmış insanları biriktiren insanlar var. Ülkenin barış ya da savaş halinde olması bunların umurlarında değil. Çünkü savaşta da barışta da yağma yapmak için kendilerince yöntemleri var. Dolayısıyla güvenlik ve siyasetle ilgili meseleler ve özgürlükler onlar için fark etmiyor. Çünkü savaş halinde de yağlama yapılabilir. Hatta savaş zamanları yağmalama için barış dönemlerinden çok daha verimli bile olabilir. Bu nedenle, anlaşmazlıkları sona erdirmek için bir aceleleri yoktur. Ben bunu ‘yağmakrasi’ olarak adlandırıyorum. Afrika’da yaygın olan bu sistem, son zamanlarda Arap ülkelerinde de gözle görülür bir şekilde çoğaldı.



Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
TT

Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)

Tıp dergisi The Lancet’te yayımlanan bir araştırma, Gazze Şeridi’nde süren savaşın ilk 16 ayında 75 binden fazla kişinin hayatını kaybettiğini ortaya koydu. Bu rakamın, o dönemde yerel makamlarca açıklanan bilançodan en az 25 bin daha fazla olduğu belirtildi.

Çalışma ayrıca, Gazze Şeridi’ndeki Sağlık Bakanlığı’nın hayatını kaybedenler arasında kadınlar, çocuklar ve yaşlıların oranına ilişkin yayımladığı verilerin doğruluğunu teyit etti.

Araştırmaya göre, 7 Ekim 2023 ile 5 Ocak 2025 tarihleri arasında yaklaşık 42 bin kadın, çocuk ve yaşlı yaşamını yitirdi. Bu ölümler, Gazze savaşında meydana gelen toplam can kayıplarının yüzde 56’sını oluşturdu.

Ekonomist, demograf, epidemiyolog ve saha araştırmacılarından oluşan yazar ekibi, The Lancet Global Health dergisinde kaleme aldıkları makalede, “Mevcut bulgular birlikte değerlendirildiğinde, 5 Ocak 2025’e kadar Gazze Şeridi nüfusunun yüzde 3 ila 4’ünün şiddet sonucu hayatını kaybettiğine işaret etmektedir. Ayrıca çatışmanın dolaylı etkileri nedeniyle çok sayıda şiddet dışı ölüm de kaydedilmiştir” ifadelerine yer verdi.

Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısı tartışma konusu olmaya devam ederken, üst düzey bir İsrailli güvenlik yetkilisi geçen ay İsrailli gazetecilere yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamlarının topladığı verilerin büyük ölçüde doğru olduğunu söylemişti. Bu açıklama, aylardır süren resmi şüphelerin ardından dikkat çekici bir tutum değişikliği olarak değerlendirildi.

Söz konusu yetkili, Ekim 2023’ten bu yana İsrail saldırıları sonucu yaklaşık 70 bin Filistinlinin hayatını kaybettiğini, bu sayıya kayıpların dahil olmadığını aktardı.

Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamları ise İsrail saldırıları nedeniyle doğrudan hayatını kaybedenlerin sayısının 71 bini aştığını, Ekim 2025’te yürürlüğe giren ateşkesten bu yana 570’ten fazla kişinin yaşamını yitirdiğini bildirdi.

gbrhy
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta İsrail'in düzenlediği saldırılarda hayatını kaybeden yakınlarının cenaze namazını kılan Filistinliler (EPA)

Geçtiğimiz yıl The Lancet’te yayımlanan bir başka araştırmada, savaşın ilk dokuz ayında Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısının, Filistin Sağlık Bakanlığı verilerinde açıklanandan yaklaşık yüzde 40 daha düşük tahmin edildiği bildirilmişti.

Yeni çalışma da resmi vefat sayısının gerçek rakamın oldukça altında kaldığına işaret etti. Araştırma, Gazze Şeridi genelini temsil edecek şekilde özenle seçilen 2 bin aileyle yapılan bir ankete dayanıyor. Katılımcılardan, aile fertleri arasındaki ölümlere ilişkin ayrıntılı bilgi vermeleri istendi. Saha çalışması, Filistin’de ve bölgenin diğer kısımlarında yürüttükleri çalışmalarla tanınan deneyimli Filistinli kamuoyu araştırmacıları tarafından gerçekleştirildi.

Londra’daki Royal Holloway, University of London bünyesinde görev yapan ve çatışmalardaki can kayıplarının hesaplanması üzerine 20 yılı aşkın süredir çalışan ekonomist Michael Spagat, hakemli olarak yayımlanan araştırmanın yazarlarından biri olarak, yeni bulguların Ekim 2023 ile Ocak 2025 arasında Gazze Şeridi’nde 8 bin 200 ölümün yetersiz beslenme ya da tedavi edilemeyen hastalıklar gibi dolaylı etkilerden kaynaklandığını gösterdiğini belirtti.

Çalışma, İsrail saldırılarının en yoğun ve en ölümcül dönemini kapsarken, Gazze Şeridi’ndeki insani krizin en ağır safhasını içermiyor. Birleşmiş Milletler (BM) destekli uzmanlar, geçen yıl ağustos ayında Gazze Şeridi’nde kıtlık ilan etmişti.

Araştırmacılar, nihai ve kesin bir can kaybı sayısına ulaşmanın uzun zaman ve önemli kaynaklar gerektireceğini vurgulayarak, kendi bulguları da dahil olmak üzere mevcut tüm tahminlerin geniş hata payları içerdiğine dikkat çekti.


Suriye'deki durum Iraklı Sünnilerin siyasi havasını değiştiriyor

Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
TT

Suriye'deki durum Iraklı Sünnilerin siyasi havasını değiştiriyor

Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)

Rustem Mahmud

Iraklı Sünni siyasi güçler, bu yılın başlarında Meclis Başkanlığı pozisyonu için Heybet el-Halbusi’yi ortak aday olarak sessizce kararlaştırıp seçtikten sonra olağanüstü bir siyasi dönüm noktasına ulaşırken, kurulacak yeni federal hükümet içinde Sünnilere ayrılan makamların dağıtımı konusunda da gayri resmi bir anlaşmaya vardılar.

Irak siyasi sahnesinde Sünni siyasi güçlerin tercihlerini ve konumlarını uzun süre etkileyecek ve hesaplarını yeniden gözden geçirmelerine neden olacak iki temel değişim yaşanıyordu. Bu iki değişim, "oyunun kurallarını" temelden değiştirecekti.

(Şii) Koordinasyon Çerçevesi koalisyonu içindeki en büyük parlamento bloğunun lideri olan mevcut Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani, Irak'taki Sünni siyasi hafızada ‘olumsuz’ bir imaja sahip olan eski Başbakan Nuri el-Maliki lehine başbakanlık adaylığından çekildi. Sünniler Maliki’yi, ‘iktidarda olduğu yıllarda (2006-2014) Irak'ın Sünni bölgelerindeki sosyal tabanların terörle mücadele adı altında maruz kaldıkları baskı politikalarını genişletmekle ve terör örgütü DEAŞ’ın Irak'ın batısındaki çoğu Sünni bölgenin kontrolünü ele geçirmesine neden olmakla’ suçluyor.

Diğer olay ise ordunun ve yeni Suriye yönetimine yakın grupların, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrolü altındaki bölgelerin çoğunu, özellikle Irak sınırındaki Haseke ve Deyrizor illerini ele geçirmesiydi. Suriye'deki bu olay, birçok Iraklı ‘Şii’ gücün dayandığı, yeni yönetim ile SDG arasındaki dengeyi bozdu. Bu da ‘Sünni İslamcı’ geçmişi ve ideolojisiyle Suriye yönetiminin nüfuzunu ve gücünü pekiştirdi. Özellikle ABD'nin Irak sınırındaki et-Tanf ve eş-Şeddadi askeri üslerini Suriye yönetimine devretmesinden sonra, ABD ile siyasi ve güvenlik bağlarının güçlendirilmesi önerildi. Bu durum, Iraklı Sünni siyasi güçler arasında ‘güven’ duygusunun artmasına yol açtı.

Irak'taki yoğun Sünni nüfus, yetkililerin kimlik, özellikle de mezhep ve dinî kimlik temelinde iç çatışmalara doğru kaymasından korkuyor.

Irak sahnesini izleyen gözlemciler, Tekaddum Partisi ve en büyük Sünni parlamento bloğunun lideri Muhammed el-Halbusi'nin, Maliki'nin başbakanlık adaylığına itiraz ettiğini açıklaması, Irak'taki Sünni güçlerin artan yetenek ve nüfuzunun bir göstergesi olduğunu belirttiler. Zira Sünni güçlerin bazıları, Şii muadilleriyle daha dengeli bir ortaklık kurmayı arzuluyorlar. Halbusi ve partisi, Maliki ve onun lideri olduğu Hukuk Devleti Bloğu ile çok yakın siyasi bağlara sahipti. Bu ilişki sayesinde Halbusi, son iki dönem boyunca Meclis Başkanlığı için önceleri Mahmud el-Meşhedani, son olarak ise Heybet el-Halbusi olmak üzere kendi adaylarını dayatabildi. Ancak, değişiklikler Halbusi'nin Maliki'den uzaklaşmasına ve hatta ona karşı bir pozisyon almasına olanak sağladı.

Sünni iklimine ilişkin ayrıntılar

Iraklı yazar ve araştırmacı Cabbar el-Meşhedani, al-Majalla’ya verdiği uzun röportajda, Irak'taki Sünni siyasi çevrelerdeki mevcut duruma değindi. Irak Meclis Başkanı'nın eski danışmanı olan Meşhedani, Irak'taki Sünni siyasi liderlerin düşünce ve hesaplamalarını bizler için değerlendirdi.

Meşhedani, şunları söyledi:

 “Irak'taki Sünni çevrelerde Suriye'deki olaylara verilen tepkinin temel paradoksu, bu çevrelerdeki geniş halk kitlesinin bu olayları yorumlama ve algılama mekanizmasında yatıyor. Bu halk, söylemi Sünni olsa bile, İslami siyasi referansları olan herhangi bir örgüt veya ideolojiye tamamen şüpheyle yaklaşıyor. (Sünni) Irak İslam Partisi'nin üç seçim döngüsü boyunca hiçbir parlamento koltuğu kazanamamış olması da bunu kanıtlıyor. Ancak bu aynı sosyal gruplar, Irak'ın komşusu olan, sembolik ağırlığı ve Sünni siyasi referanslara dayalı siyasi seçenekleri olan komşu bir devletin varlığının, bazı Iraklı Şii sosyal grupların İran'a karşı ilişkisine benzer şekilde, kendileri için siyasi destek ve koruma kaynağı olabileceğini düşünüyor. Ancak, daha geniş Irak Sünni halk, Esed rejiminin düşüşünü ve Sünni İslam referans noktasına sahip bir siyasi gücün ortaya çıkışını kendileri için bir zafer olarak görürken, bu yönetimin kimlik, özellikle mezhepçilik ve mezhepçiliğe dayalı iç çatışmalara doğru kaymasından, bunun ardından çatışmalar ve mezhepsel kutuplaşmanın artmasından ve böylece daha geniş bölgeye sıçrayarak, onların içinde bulundukları koşullarda hakim olan genel sükuneti olumsuz ve endişe verici bir şekilde etkilemesinden korkuyor.”

dftgrbhgt
Asaib Ehl-i’l-Hak lideri Kays el-Hazali ve eski Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, parlamento seçimleri sırasında Bağdat'taki bir oy verme merkezinde oylarını kullandıktan sonra birlikte yürürken, 11 Kasım 2025 (AFP)

Irak’taki birçok medya kuruluşu son iki hafta içinde, Irak'taki Şii siyasi çevrelerde hakim olan endişe duygusunu haberleştirdi.

Son gelişmelere dayanarak Irak'taki Sünni siyasi çevrelerde şu anda mevcut olan farklı seçenekleri ayrıntılı olarak ele almaya devam eden Meşhedani, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İlişkiler ve doğrudan iletişim açısından, Irak siyasi çevreleri, Hamis el-Hançer liderliğindeki Egemenlik Bloğu'nun Suriye'deki yeni siyasi rejimle iletişim kuran tek parti olduğunu biliyor. Bu iletişim, diğer Irak partilerinin çoğuyla varılan bir uzlaşmaya dayanıyor. Tekaddum Partisi lideri Muhammed el-Halbusi'nin Maliki'yi ve genellikle Irak'taki siyasi Şiiliğin tüm sert çekirdeğini düşmanlaştırma çabaları, Halbusi'nin kendisi için koruyucu bir ağ oluşturduğunu düşündüğü bir dizi koşullardan kaynaklanmaktadır. Suriye sahnesi ise bu ağın sadece bir unsurudur. Halbusi'nin bölgesel ilişkileri, Şii siyasi forum içindeki partilerle açıkça ilan etmediği iletişimleri, iki ardışık parlamento dönemi boyunca en büyük Sünni parlamento bloğunu kontrol etmesi ve başta Suriye'de meydana gelen ve halen devam edenler olmak üzere bölgesel değişimler, ona daha büyük bir dokunulmazlık hissi veriyor. Sonuç olarak ‘Sünni lider’ konumunu sağlamlaştırma ve diğer Iraklı sivil grupların liderleriyle rekabet etmek de dahil olmak üzere, elindeki tüm araçları kullanarak bu konumunu savunacaktır.”

fdfdv
Irak’taki parlamento seçimleri sırasında Bağdat’ta eski Meclis Başkanı Muhammed el-Halbusi'nin seçim kampanyası fotoğrafı, 14 Kasım 2023 (AFP)

Irak'taki Sünni güçler arasındaki mevcut bölünmelerin Suriye'dekilerle aynı olmayabileceğini düşünen araştırmacı ve yazar Meşhedani, “Yıllar süren iç siyasi çatışmalardan sonra, Iraklı Sünni siyasi liderler şu anda üç düzeye ayrılmış durumda. Musul'daki Nuceyfi ailesi gibi siyasi örgütlerini aile ve bölgesel bağlara dayalı olarak koordine eden güçler var. Hamis el-Hançer gibi etkili finansal sermaye bloğuna dayanan liderler de var. Üçüncü akım ise kendilerini yükselen sivil siyasi nesil olarak gören ve ideolojik kutuplaşmanın ötesine geçmeye daha istekli olan genç Iraklı Sünni nesillerin beklentilerine yanıt veren Muhammed el-Halbusi ve Azm İttifakı lideri Musenna es-Samarrai tarafından temsil ediliyor. Ancak bu, Irak'taki Şii partilerin, özellikle İran'a yakın olanların endişelerini gidermemiştir. Bu partiler, önümüzdeki dönemde hassas güvenlik pozisyonlarını Sünni siyasi gruplara devretme konusunda temkinli davranacaktır” yorumunda bulundu.

Katılımdan ortaklığa

Irak’taki birçok medya kuruluşu son iki hafta içinde, Irak'taki Şii siyasi çevrelerde, Tekaddum Partisi ve en büyük Sünni parlamento bloğunun lideri Muhammed el-Halbusi'nin, Irak'ta Sünni güçlerin artan gücü ve etkisinin bir göstergesi olarak görülen Maliki'nin başbakanlık adaylığına karşı çıkacağını açıklamasının ardından ortaya çıkan endişeyi haberleştirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu durum, Irak'ta Sünni güçlerin artan gücü ve etkisinin bir göstergesi olarak görülüyor.

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Neçirvan Barzani ve Başbakan Mesrur Barzani'nin yeni Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile görüşmeler yapmasının ardından Bağdat'ın, bölgenin sınırları yakınındaki yaygın etnik çatışmaları önlemek amacıyla yeni Şam yönetimi ile SDG arasında ortak bir zemin oluşturma çabaları kapsamında hareket etmesine rağmen, bu süreci durdurmak için bölgeye mali ve hukuki baskı uyguladığı bildirildi.

Irak, Suriye'deki yeni siyasi rejimle herhangi bir siyasi gerginlik olmadığını reddetse de Suriye'ye karşı net bir siyasi girişimde bulunmayan bölgedeki tek ülke.

Gözlemcilere göre Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın bölgesel ve uluslararası düzeyde, özellikle ABD tarafından gösterilen sıcak karşılamanın ve ABD'nin, karşılaştığı birçok engele rağmen Suriye'yi yönetme projesinin başarısında ısrarının, öngörülebilir gelecekte ABD ile İran arasında askeri bir çatışma olasılığıyla birleşmesi, bölgesel güç dengesini tamamen değiştirebilir ve bu da Irak'ın iç siyasi dengesini etkileyebilir. Bu denklem, hükümetin çekirdeğini ve iktidarın özünü oluşturan Şii siyasi partilere dayanıyor ve karşılığında IKBY’ye bölgesel bir pay ve Sünni güçlerin iktidar yapıları ve kurumlarına bir miktar katılım sağlanıyor. Ancak, son zamanlarda kamuoyuna açık bir şekilde, özellikle bölgesel manzarada Irak'ın stratejik vizyonunu etkisiz hale getirmenin ayrıntıları ve mekanizması konusunda, ‘resmi ve kontrollü’ bir katılım mekanizmasından etkili bir ortaklığa geçilmesi talep edildi.

df
Irak güvenlik güçleri, Suriye'den Irak'a nakledilen DEAŞ üyelerini sorgulama için Bağdat'taki Karh Merkez Hapishanesi'ne götürürken, 12 Şubat 2026 (AP)

Mevcut durum, 1980'ler boyunca iki ülke arasında yaşananları akla getiriyor. Her iki ülke de aynı Baas Partisi tarafından yönetiliyordu, ancak Hafız Esed ve Saddam Hüseyin arasındaki şahsi düşmanlıktan ötürü birbirlerine düşmanca davranan siyasi sistemlere sahiptiler. Ancak bu düşmanlık, mezhepsel hassasiyetlere, ideolojik retoriğe ve tamamen farklı bölgesel ve uluslararası siyasi tercihlerine de dayanıyordu. O dönemde ilginç olan ise her iki ülkedeki bazı sivil toplum gruplarının diğer ülkenin siyasi sistemiyle psikolojik ve ideolojik bağlarıydı. Esed rejimi, Irak’taki Kürt ve Şii siyasi güçleri ve Saddam rejimine karşı silahlı mücadelelerini destekledi. Irak rejimi ise Suriye’deki Müslüman Kardeşleri (İhvan-ı Müslimin) destekleyerek onlara para ve silah sağladı. Suriye'deki aşiret çevrelerinde, özellikle Irak sınırına yakın yerleşik olanlarda, geniş bir nüfuza sahipti.

Irak, Suriye'deki yeni siyasi rejimle herhangi bir siyasi gerginlik olmadığını vurgulasa da Suriye'ye karşı net bir siyasi girişimde bulunmayan bölgedeki tek ülke ve iletişimini istihbarat servisi başkanıyla sınırlamaya devam ediyor. Mevcut başbakan adayı Nuri el-Maliki de dahil olmak üzere birçok Iraklı siyasi lider, yeni Suriye rejiminin Irak için oluşturduğu ‘tehlike’ konusunda kamuoyunu uyardı ve hazırlıklı olunması çağrısında bulundu. Irak basını son birkaç gün ve hafta içinde Irak-Suriye sınırından canlı yayınlarla ‘halk içinde seferberlik’ havası yaratarak, binlerce Suriyeli silahlı unsurun iki ülke arasındaki sınırı geçtiğini, dolayısıyla 2014 yılında yaşananların tekrarlanabileceğini ima etti.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

TT

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Geçtiğimiz ayın başında vefat eden eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat, ülkesinin tarihindeki hassas dönemeçlerde hem bir oyuncu hem de bir tanıktı.

Ubeydat, 1970'lerde İstihbarat Genel Müdür Yardımcısı olarak başladığı görevinde, 1982 yılına kadar bu kurumun başkanlığını yürüttü. Filistin-Ürdün çatışmasının zirve yaptığı dönemde, Eylül 1970 olaylarından önce Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) tarafından kaçırıldı. İki yıl boyunca İçişleri Bakanlığı görevini üstlendikten sonra, 1984 başlarında Kral Hüseyin tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi ve Nisan 1985'e kadar bu göreviyle birlikte Savunma Bakanlığı'nı da yürüttü.

Ubeydat, on beş yılı aşkın bir süre karar mekanizmasının merkezinde yer aldı. Bu dönemin ardından, 1990'ların başında Ulusal Sözleşme'yi hazırlayan Kraliyet Komisyonu başkanlığından, 2008'e kadar sürdürdüğü Ulusal İnsan Hakları Merkezi Mütevelli Heyeti Başkanlığı'na kadar uzanan bir yelpazede, hukuki geçmişinden beslenen roller üstlendi.

Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil  Aksa Tufanı" operasyonundan haftalar önce, Ubeydat ile Amman'da röportaj için bir araya geldi. Röportajın Ekim 2023'te yayımlanması planlanıyordu ancak büyük olay, özellikle de Ubeydat'ın Ürdün-Filistin ilişkileri dosyasındaki hassas konulara değinmesi nedeniyle ertelendi.

Tanıklığının ilk bölümünde Ubeydat, 14 Temmuz 1958 devrimi arifesinde Bağdat'ta hukuk öğrencisiyken başlayan ve Irak'taki kralcı yönetimin devrilmesinin ardından ülkeye dönüşüyle devam eden siyasi ve mesleki yolculuğunun ilk yıllarına dönüyor. Bu süreç bölgede yaşanan büyük dönüşümlerle eş zamanlıydı.

Tanıklık, Ürdün'deki mesleki hayatının başlangıcına, kısa süren avukatlık deneyiminden Kamu Güvenlik teşkilatına katılmasına ve ardından düzenli istihbarat çalışmasının ilk çekirdeğini oluşturan Siyasi Soruşturma Bürosu'ndaki görevine uzanıyor. Röportaj, 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı'nın kuruluş koşullarının, teşkilatın henüz emekleme dönemindeki yapısının ve Ürdün devletinin son derece çalkantılı bir bölgede yönetim araçlarını yeniden inşa ettiği bir evredeki ilk kadrolarının ayrıntılı bir anlatımıyla son buluyor. İşte  Gassan Şerbil’in  Merhum Ubeydat’la Amman'da gerçekleştirdiği röportajdan bir bölüm

*Sayın Başbakan, siz Bağdat'ta öğrenciydiniz ve 1958 Devrimi oldu. Devrim gerçekleştiğinde neredeydiniz?

Doğrusu, hukuk fakültesindeki birinci yılımı bitirmiş, yaz tatilini ailemin yanında geçirmek üzere Ürdün'e dönmüştüm. İrbid şehrindeyken Irak'ta devrim olduğu, kralcı yönetimi deviren 14 Temmuz Devrimi haberleri geldi. Bu nedenle yaz tatili bittikten sonra Bağdat'a döndüğümde, Abdülkerim Kasım ve yanındaki grubun cumhuriyet yönetimi kurduğu bir Irak vardı.

*14 Temmuz'da yaşananların ardından Bağdat'a dönmek zor muydu?

Bazı zorluklarla karşılaştık. Yolda bile zorluklar yaşadık, Ürdün ile Irak arasındaki sınırlar neredeyse kapalıydı. Bu yüzden Şam üzerinden dönmek zorunda kaldık ve yine çöl yollarından Şam'dan Bağdat'a döndük. Bu, Şam'dan itibaren yorucu bir yolculuktu.

gthy
Ahmed Ubeydat, Amman’da Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil ile yaptığı röportaj sırasında (Şarku'l Avsat)

*Bağdat'tan ne zaman ayrıldınız?

Son sınıfın bitiminde, 1961'de dördüncü sınıf sınavlarının son gününde, son sınav biter bitmez Bağdat'ta diğer bazı Ürdünlü öğrencilerle kaldığım eve doğru yola çıktım. Hazırlığımı yaptım ve aynı gün Ürdün'e döndüm. O zamana kadar Bağdat ile Amman arasındaki sınırlar yeniden açılmıştı.

*Üniversitede sizinle birlikte olup daha sonra Irak'ta görev alan öğrenciler var mıydı?

Doğal olarak. Saddam Hüseyin'in kendisi de bizimle birlikte Hukuk Fakültesi'ndeydi, akşam bölümünde okuyordu. Çünkü eğitim sabah ve akşam olmak üzere iki bölüm halindeydi.

Bu 1958 yılındaydı; zira 1959'da Abdülkerim Kasım'a suikast girişiminde bulunup kaçtı. Onu üniversitede gördünüz mü?

Onu tesadüfen bir kez gördüm, yanında başkaları da vardı ve içlerinden biri daha sonra vali olarak atandı. Diğer bazı öğrenciler avukat oldu ve yanımızda sınırlı sayıda kişi vardı, şimdi isimlerini hatırlamıyorum.

*Bağdat'a ne zaman döndünüz?

Bağdat'a 1983 yılında İçişleri Bakanı olarak döndüm. 22 yıl aradansonra Arap İçişleri Bakanları Konseyi toplantısına katılmak için gitmiştim.

*Bağdat'ta İçişleri Bakanı olarak kiminle görüştünüz?

Sadun Şakir ile.

*Sadun Şakir ile güçlü bir ilişkiniz mi vardı, yoksa sıradan bir ilişki miydi?

Sıradan bir ilişkiydi. Daha sonra, Amerikan işgalinden sonra epey geç bir tarihte kendisi ve ailesi Ürdün'e sığındı. Tabii ki Taha Yasin Ramazan ve daha sonra Ticaret Bakanı olan Muhammed Mehdi Salih ile de tanıştım, kendisi halen Ürdün'de bulunuyor.

*Taha Yasin Ramazan nasıl biriydi? Sadun Şakir'in sert ve acımasız bir içişleri bakanı olduğu söylenirdi?

Iraklılar için öyle olabilir ancak bizim için ilişkilerimiz, günlük davranışlarını derinlemesine tanımanızı sağlayacak türden samimi ilişkilerden ziyade, daha çok nezaket çerçevesindeydi.

*Bu ziyarette İçişleri Bakanı dışında biriyle daha görüştünüz mü?

Görüşmeler sınırlıydı. O dönemde Prens Nayef, Arap içişleri bakanlarının en kıdemlisi sayılıyordu.

*Prens Nayef de bu toplantıda mıydı?

Evet, toplantıdaydı. Bağdat'ta sadece üç gün geçirdim. Konferans bittikten sonra Iraklılardan korumasız bir araba ve şoför istedim ve öğrenciliğim sırasında kaldığım A'zamiye ve Veziriye bölgelerine gittim. Hoş bölgelerdi, sessiz sakinlerdi ve genellikle mühendis, doktor, avukat ve subay gibi profesyonellerin yaşadığı yerlerdi.

gyj
Eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat (Şarku'l Avsat)

*O dönemde hem İçişleri Bakanı hem de İstihbarat Başkanı mıydınız?

"İstihbarat Başkanlığı'ndan yedi buçuk yılın sonunda emekli oldum. Ertesi gün ise, Mudar Bedran hükümetinde İçişleri Bakanı olan Süleyman Arrar'ın, Meclis'in kapalı olduğu bir dönemde kurulan Ulusal Danışma Konseyi'nin başına getirilmesiyle boşalan bu göreve atandım. Dolayısıyla iki görevi aynı anda yürütmedim."

*Bağdat'tan döndüğünüzde ne yaptınız?

Döndüğümde Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunmadım. Hedefim avukatlık yapmaktı. Babam Kamu Güvenlik teşkilatında subay olarak çalışıyordu. O da emekli olmuş, annem ve kız kardeşlerimle birlikte İrbid'e yerleşmişti.

Bir gün İrbid'deki Birinci Derece Mahkemesi Başkanı merhum Avukat Said ed-Dura'yı ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. Beni büyük bir memnuniyetle karşıladı, kendimi tanıttım: Ben filan kişiyim, Bağdat Hukuk mezunuyum. Bana tavsiyede bulunmasını, İrbid bölgesinde çalışan avukatların yanında nerede staj yapabileceğimi sordum. Adam beni çok iyi karşıladı ve “İrbid'de o zamanlar çok sayıda mükemmel avukat yok, ama sana iki kişi önerebilirim" dedi.

Gerçekten de bana önerdiği avukatlardan birine gittim. Adam beni gerçekten iyi karşıladı. Ancak sorun şuydu ki, her gün ofiste olmuyordu. Onun yanında staja başladım. Birkaç ay sonra İrbid'de yeterli hukuki ve ekonomik hareketlilik olmadığını fark ettim. Yani başarılı bir avukat olmama yardımcı olacak bir katma değer yoktu. Babama Amman'da çalışıp yaşamak üzere taşınmayı teklif ettim.

Babamın cevabı, bana yardım edemeyeceği şeklindeydi; çünkü o zamanlar emekli maaşı çok düşüktü, evimiz kiralıktı ve hala okula giden kız kardeşlerim vardı. Bir maaşı tüm aile ile bir birey arasında bölmenin zor olduğunu söyledi.

Başka seçeneklerim olup olmadığını sordu. Ben de Amman'a gideceğimi ve Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunacağımı söyledim.

Nitekim birkaç hafta sonra Kamu Personel Dairesi'ne çağrıldım ve Gümrük ve Maliye'ye atandığıma dair yazıyı teslim aldım. Amman Gümrük Müdürlüğü'nde göreve başladım.

*Genel İstihbarat Teşkilatı'na ne zaman girdiniz?

İstihbarat Teşkilatı 1964 yılında kuruldu. Bundan önce, yani 1964'ten önce, Kamu Güvenlik teşkilatına subay rütbesiyle katılmıştım. O zamanlar henüz bir istihbarat teşkilatı yoktu. O dönemde Kamu Güvenlik teşkilatı, bazı Arap ülkelerinde de olduğu gibi, genel güvenlik soruşturmaları olarak adlandırılan işleri yürüten bir birim barındırıyordu.

Tabii ki Kamu Güvenlik teşkilatı, hukuk diplomasına sahip kişiler için ilanlar veriyordu. Hukukçular ya Kamu Güvenlik teşkilatına ya da orduya katılıyordu. Orduda hukuk diplomasına sahip olanlar askeri yargıya katılırken, Kamu Güvenlik teşkilatında ise polis yargısına katılıyor ya da teşkilat yönetiminin belirlediği herhangi bir pozisyonda kendi uzmanlık alanlarına göre çalışıyorlardı.

Göreve alınmak isteyenleri mülakata alan bir komisyon vardı. Gittim, komisyonla görüştüm. Kısa bir süre sonra kabul edildim. Gerçekten de Gümrük ve Maliye'deki görevimden istifa edip Kamu Güvenlik teşkilatına katıldım. Daha sonra bizi üç aylık bir kursa tabi tuttular. Üç ayın sonunda bana 1 Nisan 1962'de Üsteğmen rütbesi verildi. O zamana kadar gümrükte 5-6 ay çalışmıştım.

*Yani 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatına mı girdiniz?

Nisan 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatında üsteğmen oldum. Kısa bir süre sonra, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından oluşan Siyasi Soruşturma Bürosu kuruldu. Bu büro, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından gelen hukukçu subaylardan oluşturuldu. Ordudan merhum Mudar Bedran gibi isimler geldi (kendisi askeri yargıdan geliyordu ve yanında Adib Tahabub vardı, ikisi de yüzbaşı rütbesindeydi). Kamu Güvenlik teşkilatından ise ben ve benden sonra İstihbarat Başkanı olan Tarık Alaaddin geldik. Nitekim dördümüz, Kamu Güvenlik teşkilatından Muhammed Resul el-Keylani başkanlığındaki Siyasi Soruşturma Bürosu'na gittik.

Siyasi Soruşturma Bürosu, herhangi bir güvenlik biriminden, resmi kurumdan, ordudan, askeri istihbarattan veya Kraliyet Divanı'ndan havale edilen davalarla ilgileniyordu.

Bir süre sonra, çalışmalarımızın sonuçlarını gördükten sonra, rahmetli Kral Hüseyin, ülkede yasal dayanağı olan bir teşkilat kurulmasını emretti. Nitekim 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı Yasası çıkarıldı ve teşkilat bu yasa hükümlerine göre kuruldu.

Kamu Güvenlik teşkilatından ayrılıp istihbarata geçtim. O dönemde teşkilatta çalışanlar ve kurucular, Genel İstihbarat Teşkilatı'nın seçkin kadrolarıydı. Muhammed Resul el-Keylani ilk İstihbarat Başkanı oldu. Ardından Mudar Bedran geldi, ondan sonra teşkilatın başına Nazir Reşid geçti, ardından Muhammed Resul kısa bir süreliğine tekrar göreve döndü. Daha sonra teşkilatın yönetimini ben devraldım ve benden sonra da Tarık Alaaddin başkan oldu. Allah hepsine rahmet eylesin.

*Kader, istihbarattaki deneyiminizin Ürdün ve Arap dünyası açısından sıcak bir döneme denk gelmesini istemiş. Hepimiz 1967'nin izlerini taşıyoruz, siz o dönemde istihbarat subayıydınız ve savaş çıktı. O an neler hissettiniz?

1967'de, tıpkı her Arap vatandaşı gibi, dairede bulunan biz gençler büyük bir şok yaşadık. Bunun bir "aksaklık" (nikse) değil, bir yenilgi olduğunu hissettik. Askeri bir yenilgi, siyasi bir yenilgi, psikolojik bir yenilgi, kelimenin tam anlamıyla sosyal bir yenilgiydi.

*"Keşke Ürdün savaşa katılmasaydı" diye düşündüğünüz oldu mu?

Tabii ki; çünkü bu konuda, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır ile yapılan istişarelerin bir kısmına vakıftım.

*İstihbaratın savaşa Ürdün'ün katılımı konusundaki görüşü neydi?

İstihbaratın bir görüşü yoktu. Örneğin, Vasfi et-Tal gibi ağırlığı ve önemi olan bir şahsın siyasi görüşü, Ürdün'ün 1967 savaşına girmesinin hata olduğu yönündeydi. Doğrudur, Vasfi o dönemde resmi bir görevde değildi ancak Kral'a yakın ve etkili bir isim olarak kaldı.

*Onca yıl sonra, sizce Kral Hüseyin neden savaşa girdi?

Kral Hüseyin, İsrail'in ister savaşa katılalım ister katılmayalım Batı Şeria'yı işgal edeceğine inanıyordu. Katılmak, başarılı olabilecek ya da olmayacak bir maceraydı. Tabii ki felaket, Mısır hava kuvvetlerinin tamamen yok edildiğini öğrenmekti ve asıl büyük sorun, bu silahların yarım saat içinde imha edildiğini öğrendiğimizde ortaya çıktı.

*Bir istihbarat teşkilatı olarak Mısır hava kuvvetlerinin hızla yok edildiğini biliyor muydunuz?

Hayır, bilmiyorduk. Ancak acılık hissi hem resmi düzeyde hem de halk düzeyinde açıktı. Ürdün için kayıp büyüktü.

*Rejim için endişelendiniz mi?

Rejim için endişelenmedik, ancak öfkeli olanları sakinleştirmeye çalıştık. Öfkelerini anlayışla karşıladık ve yenilginin şokunu tüm acılığıyla sindirme sorumluluğunu üstlendik.

*1967 Savaşı başladı ve bitti, Arap orduları yenildi ve Filistin meselesi yeniden ön plana çıktı, bu sefer umut Filistin örgütlerine bağlanmaya başladı. Bu sizin için en önemli dosya mıydı?

Tabii ki, bu durum son derece hayatiydi.

*Yaser Arafat ile ilk kez ne zaman tanıştınız?

Eylül 1970 olaylarından (Ürdün-Filistin çatışmaları) sonra. Bundan önce onunla hiç oturup konuşmamıştım.

vfgthy
Nasır, Eylül 1970'teki Kahire Zirvesi sırasında Kral Hüseyin ve Arafat'ı uzlaştırıyor (AFP)

*Yaser Arafat'ın Arap heyetiyle birlikte Amman'dan ayrılması istihbaratın ve Ürdün yönetiminin bilgisi dahilinde miydi?

Mesele bu değil. Mesele şu ki, resmi bir heyetle birlikte çıktı.

İlginçtir, İstihbarat Başkanı olduğumda yanımda bir şoför vardı ve bu şoför, Eylül olayları sırasında Arap Ordusu'nda zırhlı araç kullanıyordu. Bu şoför bana, Yaser Arafat'ı havaalanına götüren zırhlı aracı kullandığını anlattı. Arafat'ın Körfez kıyafeti giyerek gizlice ayrıldığını söyledi.

Tabii ki, zırhlı araçlar resmi heyetlerin ulaşım aracıydı ve doğal olarak Arafat'ın kimliği açıklanmış olsaydı, o dönemde tutuklanmazdı; çünkü Kahire'deki Arap Zirvesi'ne katılmak üzere ayrılıyordu. Bu arada, zirveden hemen sonra Amman'a geri döndü.

*O dönemdeki zirveye siz de gittiniz mi?

Evet, ancak biz heyet olarak zirveye katılmadık, sadece krallar, emirler ve cumhurbaşkanları katıldı. Olayları durdurmak için yapılan bir zirveydi ve resmi heyetler olarak bizler liderler toplantısına katılmadık. Kral Hüseyin geldiğinde, toplantı sadece heyet başkanlarıyla yapıldı.

*Kral Hüseyin'in o zaman gitmesi zor muydu?

Hayır. Rahmetli Hüseyin ile Arafat arasında bir barışma sağlandı. Konferans bitti ve uçağa döndük. Uçaktayken Nasır'ın ölüm haberi geldi ve Kral Hüseyin çok üzüldü.

*O dönemde tutuklanan önde gelen Filistinli liderler kimlerdi?

Tesadüfen Ebu İyad'ı tutukladık, yanında farklı liderler vardı, bunların arasında Baas Partisi liderlerinden Mahmud el-Muayta da vardı. Gerçekten de dairedeydiler. Ancak onlara hiçbir şey yapılmadı. Kendilerine misafir muamelesi yapıldı, hiçbir şeye maruz kalmadılar ve kimse onlara soru sormadı.

*Bu arada, dönemin Ürdün Başbakanı Vasfi et-Tal, Kahire'deki Savunma Bakanları toplantısına gitmek üzere ayrıldı ve orada suikasta uğradı. Kendisine gitmemesi tavsiye edilmiş miydi?

Duyduğuma göre tavsiye edilmiş ama o, "Mısır kendine saygısı olan ve misafirlerine saygı duyan bir ülkedir" demiş ve ardından gitmiş.

fvbghju
Vasfi et-Tal, Kral Hüseyin ile birlikte (Getty)

*Vasfi et-Tal suikastındaki gizemli nokta nedir?

Hâlâ gizemli olan nokta, kendisine ateş açan grubun otel girişinde onun karşısında olmasıdır. Otopsi raporunda, bu grubun sıktığı kurşunların onun ölümüne neden olmadığı ortaya çıktı. Onu öldüren, arkadan gelen ve görünmeyen başka bir yerdeki bir keskin nişancının sıktığı ölümcül kurşundu. Bugüne kadar kimliği tespit edilemeyen bir keskin nişancı. Kim olduğunu hala kimse bilmiyor.

*Vasfi et-Tal'in Kahire'ye yaptığı bu son yolculukta maceracı olduğu söylenebilir mi?

Hayır, Vasfi maceracı değildi. Vasfi farklı bir siyasi projenin sahibiydi. Bu nedenle Vasfi, söyledikleri ve yaptıklarıyla eşsiz bir kişilikti.

*Vasfi et-Tal suikastı dışında Ürdün'e yönelik başka eylemler düzenlendi mi?

Bu şekilde, hayır.

*Vasfi et-Tal'i öldürme kararını Ebu İyad'ın aldığını düşünüyor musunuz?

Tek başına alması imkânsız. Kararı Filistin liderliği aldı ve bence Ebu Ammar da bilgi sahibiydi.

*Neden diğer askeri veya güvenlik yetkilileri değil de sadece Vasfi et-Tal suikasta uğradı?

Ebu İyad'ın kurduğu ve liderliğini yaptığı Kara Eylül Örgütü, şehit Vasfi et-Tal'i, ülkenin kuzeyindeki Ceraş ve Aclun illerindeki ormanlık bölgelere sığınan geri kalan fedailerin sürülmesine karar veren kişi olmakla suçlamıştı.

*Peki, o olaya neden olan o muydu?

Hayır.

*Öyleyse, fedailerin sürülmesiyle sonuçlanan o olayın sebebi neydi?

Ceraş'taki fedailer polis karakoluna saldırdı ve bazı polis memurlarını öldürdü. Vatandaşların gözü önünde güpegündüz yapılmış apaçık bir saldırıydı. Bunun üzerine ordunun tepkisi, fedailerin en yakın mevzilerine anında saldırmak şeklinde oldu. Sorun böyle başladı. İlk saatlerde fedailerin büyük bir kısmı teslim olup silahlarını bıraktı, geri kalanlar direndi. Ölenler oldu, kaçıp Batı Şeria'ya geçenler oldu, bu kargaşa bittiğinde. Silahlarını teslim edenlerin tamamı Mafrak Hava Üssü'ne nakledildi.

Vasfi et-Tal'i Aclun ve Ceraş'ta olanlardan sorumlu tutuyorlardı. Vasfi et-Tal, Başbakandı ve Savunma Bakanıydı. Vicdanen, kendine saygısı olan her insan, sorumluluğu üstlenmek gibi manevi bir yükümlülükten kaçamazdı. Bir başkası çekilip "Benim haberim yoktu, benimle bir ilgisi yok" diyebilirdi. Vasfi et-Tal kendini feda etti ve sustu.

*Yani karar ordunun muydu? O operasyonda Ebu Ali İyad öldürüldü mü?

Evet.

*Bu dönem istihbarat için zor muydu?

Çok zordu. Tüm dönem zordu.

*Siz, 1970 olaylarından önce, önce Halk Cephesi, ardından El Fetih tarafından kaçırıldınız. Bu bir "hava almaca" (gezi) gibiydi ve sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle. Tek bir soru bile sorulmadı.

*Halk Cephesi sizi kaçırdı ve sorgulamadı mı?

Tek bir soru bile sorulmadı. Bu çok tuhaf bir durum. Çay içtik, bir veya iki saat kaldık, sonra Vahdat'ta bir eve geçtik. Orada çay içtik, kek yedik ve beni Tacu't-Tepesi'ndeki evime geri götürdüler.

*Dönemin İstihbarat Başkanı sizi kurtarmak için askeri bir operasyon düzenleme tehdidinde bulundu mu?

Bana söylendiğine göre, ben Halk Cephesi'ndeyken Mudar Bedran (İstihbarat Başkanı) Genelkurmay Başkanı'na, "Harekete geçeceğim, İstihbarat Genel Müdürlüğü'ne bağlı silahları ve araçlarıyla bir bölüğü harekete geçirip Vahdat'taki Halk Cephesi karargahına saldıracağım" demiş. O da ona "Hiçbir şey yapma. Bana haberleşmelerimi yapma fırsatı ver" demiş.

*Nasıl ve nerede kaçırıldığınızı hatırlıyor musunuz?

Tabii ki, Tacu't-Tepesi bölgesinde bir apartman dairesinde kalıyordum. Bir gün öğleden sonra, ailemle ve yanımızda Kraliyet Tıbbi Hizmetleri'nde doktor olan eşimin erkek kardeşiyle birlikte dışarı çıkmak üzereydim. Tam ayrılacağımız sırada, silahlı araçlar bizi durdurdu ve beni bir Volkswagen marka arabaya binmeye zorladılar. Hemen askeri üniformasını giymiş olan eşimin kardeşine baktım ve ondan eşim ve çocuklarla kalmasını istedim. Onlar ise, "Hayır, sen de gel" dediler ve onu da yanıma alıp Vahdat Mülteci Kampı bölgesine gittik. Ardından, refakatçi silahlı araçlar, beni tutuklamanın ya da kaçırmanın sevinciyle havaya ateş açmaya başladı.

*O zamanki rütbeniz neydi?

Tam olarak hatırlamıyorum, İstihbaratta albay ya da tuğgeneraldim. Ancak o dönemde İstihbarat Başkan Yardımcısıydım.

*Kaçırılmanız ne kadar sürdü?

Sadece birkaç saat. Vahdat'a vardıktan sonra Halk Cephesi karargahına girdik.

Orada bizi karşıladılar ve kimse bize rahatsızlık vermedi. Halk Cephesi'nden son derece kibar bir adam bizi karşıladı. Yaklaşık iki saat onun yanında oturduk. Daha sonra bir araba gelip bizi Amman'daki bir tepede, Halk Cephesi liderlerinden birine ait bir eve götürdü, ismini hatırlamıyorum. Bize evinde ikramda bulundu. Bizden özür diledi, ardından bize bir araç ayarlayıp Tacu't-Tepesi'ndeki evime bıraktırdı.

Eve vardığımda, kiracı olduğum evimin yanında oturan komşularımın ailemi yanlarına aldıklarını ve onlarda kaldıklarını gördüm. Onların yanına gittim ve ertesi sabaha kadar orada kaldım.

Ertesi sabah, Fetih örgütünden bir grup geldi ve benden kendileriyle gelmemi istediler. Ayrıca beni ve ailemi misafir eden komşum Haşim Ali Salim'den de bizimle gelmesini istediler. Kendisi demir doğrama işiyle uğraşıyordu.

Fetih örgütünün ofisinin veya yerinin bulunduğu bir yere vardıktan sonra, içlerinden bir adam gelip "Biz senden bir şey istemiyoruz, güle güle" dedi.

Bizi yaya olarak, kaçırılma nedenlerimize veya amaçlarına dair hiçbir işaret vermeden serbest bıraktılar.

Yaya olarak eve döndüm ve kısa bir süre sonra eşyalarımızı toplayıp, ailemle birlikte Tacu't-Tepesi bölgesinden çıkarılmamız için düzenleme yapıldı. Bu, İstihbarat Dairesi, ordu ve direniş arasındaki görüşmeler sayesinde oldu. Bir araba geldi, bindik, yanımızda Silahlı Mücadele'den korumalar vardı. Araç, Doğu Amman'ın çeşitli bölgelerinde dolaştı. Birçok kontrol noktasıyla karşılaştık. Ancak, Silahlı Mücadele korumalarının söylediği bir parola sayesinde bu noktaları geçebildik. Tacu'l-Husayn bölgesine geldiğimizde başka bir arabaya bindik ve bizi bir noktaya kadar götürüp yola devam edemeyeceklerini söyleyerek özür dilediler. Artık güvende olduğumuz için istediğimiz yere yürüyerek gidebileceğimizi söylediler.

xcfdvgbh
Aralık 1970'te Ürdün ordusu ile Aclun Kalesi arasında yaşanan çatışmalar sırasında Filistinli fedailer (AFP)

Eski yerindeki İstihbarat Dairesi binasına ulaşmak istiyordum. Ancak önümüzde kritik bir kavşak noktası oluşturan bir bölge vardı ve ordu, fedailerden kimsenin o askeri noktayı geçmemesi için ateş ediyordu.

Araçtan indik. O sırada eşim hamileydi ve yanımızda çocuklarımız da vardı. Dikkatlice yürümeye devam ettik. İstihbarattaki iş yerime yaklaştığımda, ailemden beklemesini istedim, ben daireye gidip onlar için dönecektim. İstihbarattan bir araç getirdim, ailemin yanına döndüm ve onları iş yerine yakın kiraladığım başka bir eve götürdüm. Ailemi güvence altına aldıktan sonra işime döndüm.

*Bugün sakin bir şekilde anlatıyorsunuz ama o an, Halk Cephesi ile Fetih arasında kaldığınız o anda neler hissediyordunuz?

Tamamen şaşkınlık hakimdi üzerimde.

*Bu bir teslim olmuşluk hissi miydi, yoksa kaderin ne getireceğini mi düşünüyordunuz?

Tamamen, şaşkınlık sizi birden fazla düşünceye ve yöne sürüklüyor.

*Yani kaçırıldığınız saatler boyunca sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle, tek bir kelime bile etmediler. Yukarıda çay içtik, aşağıda çay içtik.

*Eylemin amacı tahrik miydi?

Bu tür tahriklerin amacının ne olduğunu, ne istediklerini bilmiyorum.

*İstihbarata döndüğünüzde ne yaptınız ya da olaydan sonra ne gibi önlemler aldınız?

Hiçbir şey; çünkü o olaylar sırasında istihbarat da diğer tüm güvenlik veya resmi kurumlar gibi tehdit altında ve hedefteydi.