Afrika’nın Sahel bölgesindeki Fransız askeri varlığı, faydasına ilişkin sorularla karşı karşıya

Paris Mali batağına saplanmış durumda ve terör tehdidini bitiremedi

Fransa, 2014 yılında Afrika kıtasındaki G5 Sahel ülkelerinde 3 bin asker konuşlandırdı (Getty Images)
Fransa, 2014 yılında Afrika kıtasındaki G5 Sahel ülkelerinde 3 bin asker konuşlandırdı (Getty Images)
TT

Afrika’nın Sahel bölgesindeki Fransız askeri varlığı, faydasına ilişkin sorularla karşı karşıya

Fransa, 2014 yılında Afrika kıtasındaki G5 Sahel ülkelerinde 3 bin asker konuşlandırdı (Getty Images)
Fransa, 2014 yılında Afrika kıtasındaki G5 Sahel ülkelerinde 3 bin asker konuşlandırdı (Getty Images)

Nevfel Şarkavi
Mali’de terör saldırılarının artması sonucu durumun kötüleşmesi, Fransa ordusunun sivillerin hayatını kaybetmesine yol açan art arda yaptığı hatalar, silahlı grupların terör operasyonlarını varlıklarıyla ilişkilendirmesi ve Malililerin 2017’de patlak veren protestolar çerçevesinde Fransız kuvvetlerinin ülkeden ayrılmasını istemesi Afrika’nın Sahel bölgesindeki bu askeri varlığın faydasına ilişkin soruları akıllara getiriyor.
Bu bölge, dünyanın çoğu bölgesinde köşeye sıkışan terörist gruplar için en önemli sığınaklardan biri sayılıyor. Bölge pek çok kişinin canına mal olan bir dizi saldırının akabinde siyasi, ekonomik ve sosyal durumu bozan kolları ile el-Kaide ve DEAŞ için ana bir üs haline geldi.

Askeri darbe
22 Mart 2012 tarihinde bir grup subay ve asker, ülkenin kuzeyinde bulunan ve düzenli ordunun sahip olduğundan daha üstün silahlar kullanarak peş peşe yaptıkları saldırılarla orduyu büyük bir şekilde sindiren Tuareglerin isyan dosyasını kötü yönettiğini iddia ederek Cumhurbaşkanı Amadou Toumani Toure rejimine karşı askeri darbe yaptı. Toure, tıpkı komşu Nijer’de olduğu gibi Muammer Kaddafi rejiminin düşmesinin ardından Libya’dan gelen sığınmacı savaşçıların silahlanmasına göz yummakla suçlandı.
24 Ocak 2012’de meydana gelen saldırı bardağı taşıran son damla oldu. Ülkenin kuzeyinde Azavad Ulusal Kurtuluş Hareketi (MNLA) ve Mağrib el-Kaidesi (AQMI) ve Ensaruddin tarafından askeri bir garnizona düzenlenen saldırıda 70 asker hayatını kaybetti.
Bu şartlar bölgenin istikrarını korumak için bölgesel ve uluslararası eylemleri hızlandırdı. Ülkeler kendi çıkarlarını ve vatandaşlarının güvenliğini korumak için müdahale etmeye başladı. Fransa, uluslararası yetki çerçevesinde terörizmle mücadele etme gerekçesiyle askeri müdahalede bulunan ilk ülke oldu.

Fransız müdahalesi
2012 yılının Aralık ayında Fransa, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi tarafından 2085 sayılı kararın çıkarılmasını sağladı. Böylece Fransız kuvvetlerine bölgesel istikrarı sağlamak, devlet otoritesini yeniden tesis etmek ve özellikle de 900 milyon dolar olduğu tahmin edilen ekonomik ve turizm yatırımlarını korumak için askeri müdahalede bulunmalarına izin verilmiş oldu.
Tuaregler tüm kuzey bölgesini ele geçirip başkent Bamako’yu da ele geçirmek üzere harekete geçtikten hemen sonra Mali Cumhurbaşkanı’nın talebi üzerine 11 Ocak 2013 tarihinde Serval operasyonu başladı. Fransız askeri müdahalesi silahlı grupların güneye doğru ilerlemesini engellemeyi başarsa da bu, grupların eylemlerini durdurmaya yetmedi. Böylece askeri müdahale stratejisinin değerlendirilmesi kaçınılmaz oldu.
2014 yılının Ağustos ayında Fransız kuvvetleri Barkhane Operasyonu’nu başlattı. Fransa bu operasyon ile G5 Sahel ülkelerinin bulunduğu bölgede helikopterler, zırhlı araçlar ve hava taşıtları da dahil olmak üzere büyük bir teçhizatla 3 bin askeri yeniden konuşlandırdı ve onlara teröristleri takip etmek için sınır ötesi operasyon yetkisi verdi.
Buna ek olarak terör tehdidinden etkilenen bölgelerdeki vatandaşların durumunu iyileştirmek ve yapılan çalışmaları koordine etmek amacıyla 2017 yılında Fransa-Almanya girişimiyle Sahel İttifakı kuruldu. Ayrıca G5 Sahel Ortak Gücü’ne Fransa tarafından büyük bir destek verildi. Bu da terör, organize suç ve insan kaçakçılığı ile mücadele görevlerinin kolay bir şekilde yürütülmesine yardımcı oldu.

Askeri varlık üzerindeki ısrar
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre, Fransa’nın Mali’deki askeri varlığının üzerinden yedi yıldan fazla zaman geçmesine rağmen Mali’deki terör saldırılarının hala devam ettiği bir dönemde Fransa’da bu varlığın ne gibi bir faydası olduğuna dair sorular ortaya çıkmaya başladı.
Sonuncusu 2019 yılının Ekim ayında meydana gelen ve iki helikopterin çarpışması sonucu 13 kişinin hayatını kaybettiği bu operasyonlarda, Fransız askerlerinin peş peşe hayatını kaybetmesiyle birlikte Fransa merkezli medya kuruluşları bu durumu Mali bataklığındaki Fransız düşüşü olarak nitelendirdi.
Ancak tüm bunlara rağmen Fransa Afrika’nın Sahel bölgesinde varlığını devam ettirmekte ısrarcı. Zira Fransa Genelkurmay Başkanı General François Lecointre “Fransa’nın Mali’den çekilmeye niyeti yok. Ancak müttefiklerinin daha çok yardımına ihtiyacı var çünkü bu bölgenin güvenliğinin istikrarı Fransa ve Avrupa’nın güvenliğini etkiliyor” ifadelerini kullandı.
Diğer taraftan Sahel bölgesindeki güvenlik konularında uzman Faslı araştırmacı Abdulvahid Evlad Mevlüd Fransa’nın bir taraftan eski sömürgeci olması diğer taraftan da bölge için uluslararası bir çatışma olmasından hareketle burada kalmakta ısrarcı olmasının normal olduğuna işaret etti.
Evlad Mevlüd ABD müdahalesinin askeri bir strateji ile yapıldığını, ancak bölge ülkelerindeki güvenlik tehditlerini kırmada bir dereceye kadar başarısız olduğunu söyledi ve bu müdahalenin eski ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in 2000 yılında yayınladığı bir rapora dayanarak enerji güvenliğini kullanma veya tedarik etme niyetiyle geldiğini öne sürdü.
Buna karşılık araştırmacı bölgede kalkınma ve yatırıma odaklanan Çin nüfuzunun gittikçe tırmandığına dikkat çekti. Aynı zamanda Moskova’nın askeri gerekçelere dayanarak bölge ülkeleri ile anlaşmalar yaptığını kaydetti. Zira Rus silahları, aşılması mümkün olmayan ekonomik hedeflerin yanı sıra Afrika'nın tüm kutuplarını işgal etmiş durumda.

Oldu-bitti politikası
Evlad Mevlüd’e göre bu unsurlar Fransa’ya bölge ülkelerine bir oldu-bitti politikası dayatmasına olanak sağladı. Bu, Fransa’nın Mali’ye girdiği günden beri Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkeleri tarafından Barkhane’ye dönüşen Serval Operasyonu, Katuba Ortak Görev Gücü, Sahel bölgesinin istikrarını ve güvenliğini sağlamak için kurulan ortaklık ve her türlü yasadışı ticaretle mücadele etmek amacıyla başlatılan “Dinar” Girişimi’nin yanı sıra başta gıda olmak üzere sosyal güvenlik düzeyini artırmayı hedefleyen Sahel İttifakı üzerinden verilen destek ile ortaya çıkıyor.
Bununla birlikte Fransız girişimlerinin hepsi Sahel’in önde gelenleri tarafından eleştirilere maruz kaldı. Evlad Mevlüd’e göre bu eleştirilerin sebebi girişimlerin ağırdan alınması ve bölgenin askerileştirilmesi ile sınırlı kalmasına dayanıyor.
Faslı araştırmacı, Fransızların terör tehdidini azaltmadaki rolünün önemini kabul etse de varlığının temel olarak Fransa’nın kapsamlı bir yaklaşım benimsemek yerine işleri ağırdan alması ve militarizme duyduğu güvene bağlı olduğunu düşünüyor. Zira Fransa’nın el-Kaide ve müttefiklerinin ilerlemesini 2013 yılında durdurmasının ardından bölgedeki politikası belirsizleşti. Bu belirsizlik de terör örgütlerinin Belmuhtar, Durukdal, Ebu Hammam, Ebu Leys ve Ebu Dahdah gibi liderlerinin tekrar hedef alınmaya başlanmasıyla birlikte daha radikal ve tehlikeli yeni bir nesil ortaya çıkarmak için evraklarını toplamaya çalışması ışığında bölgenin zor koşullardan geçmesinden ötürü BM Elçisi Romano Baroudi tarafından 2013 yılında başlatılan girişimin uygulanmasına yardımcı olmadı.



Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!

Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!
TT

Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!

Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!

Trump, Beyaz Saray'da valiler için akşam yemeği düzenlemeden kısa süre önce Grönland'a hastane gemisi göndereceğini duyurdu (Reuters)

Ancak adanın neden böyle bir gemiye ihtiyaç duyduğu, Trump'ın hangi gemiyi ne zaman göndereceği belirsiz.

Başkan, duyurusunu cumartesi akşamı, Beyaz Saray'da valiler için akşam yemeği düzenlemeden kısa süre önce Truth Social hesabından paylaştı. Trump, geçen yılın sonlarında Grönland'a ABD özel elçisi olarak atadığı Louisiana'nın Cumhuriyetçi valisi Jeff Landry'yle birlikte çalıştığını belirtti.

Trump, Truth Social'da şöyle yazdı:

Louisiana'nın harika valisi Jeff Landry'yle birlikte, orada hasta ve bakıma muhtaç birçok insanın bakımını üstlenecek büyük bir hastane gemisini Grönland'a göndereceğiz. Yolda!!!

Başkanın paylaşımında, ABD Donanması'nda faaliyet gösteren iki hastane gemisinden biri olan USNS Mercy'nin resmi de vardı. Geminin ne zaman varacağı veya ne kadar süre kalacağı konusunda bilgi vermedi. Trump'ın bu kararına neyin sebep olduğu da belirsiz. Grönland hükümeti sakinlerine ücretsiz sağlık hizmeti sağlıyor.
 

Görsel kaldırıldı.
Başkan Donald Trump'ın Truth Social'daki duyurusunda, ABD Donanması'nda faaliyet gösteren iki hastane gemisinden biri olan USNS Mercy'nin resmi yer aldı (Donald Trump/Truth Social)

Donanma takip sistemlerine göre USNS Mercy ve kardeş gemisi USNS Comfort, Alabama eyaletinin Mobile kentinde demirli durumda.

The Independent, Beyaz Saray, ABD Savunma Bakanlığı ve Landry'nin ofisinden daha fazla bilgi talep etti.

Reuters'a göre, duyuru ayrıca Danimarka'nın Ortak Arktik Komutanlığı'nın Grönland sularında ABD denizaltısından bir mürettebat üyesini tahliye etmesinden saatler sonra geldi. Yetkililer, mürettebat üyesinin acil tıbbi müdahaleye ihtiyaç duyduğunu söyledi.

ABD Donanması denizcisi, görevinden ayrılan ve Grönland'ın Nuuk kentinden yaklaşık 13 km açıkta yüzeye çıkan nükleer denizaltıdan tıbbi sebeple tahliye edilmek zorunda kaldı.

Landry, Trump'ın duyurusunu X'te yeniden paylaşarak, "Teşekkürler Başkan @realDonaldTrump! Bu önemli konuda sizinle çalışmaktan gurur duyuyorum!" diye yazdı.

Önde gelen Grönlandlı aktivist Orla Joelsen, Trump'ın duyurusuna X'te "Hayır teşekkürler!!!" diye tepki gösterdi.

"Biz Grönlandlılar sağlıklı ve iyi durumdayız, nesillerdir nüfusumuzu güçlü tutan vitamin ve besin açısından zengin fok yağı da dahil kendi geleneksel yiyeceklerimizle besleniyoruz" dedi.

Trump ve müttefikleri, ulusal güvenlik amacıyla ABD'nin Danimarka'nın özerk bölgesi Grönland'ı satın alması gerektiğini defalarca savundu. Öte yandan Grönlandlı yetkililer adanın satılık olmadığını ve Danimarka'nın bir bölgesi olarak kalması gerektiğinde ısrar ediyor.

Geçen ayın sonlarında Trump, Grönland konusunda "gelecekteki bir anlaşmanın çerçevesini" duyurmuştu.

Truth Social'da, "NATO Genel Sekreteri Mark Rutte'yle yaptığım çok verimli görüşmeye dayanarak, Grönland ve aslında tüm Arktik Bölgesi'yle ilgili gelecekteki bir anlaşmanın çerçevesini oluşturduk" diye yazmıştı.

Trump'ın Grönland'a yönelik çabalarının birçok Amerikalı arasında popüler olmadığı anlaşılıyor. Bu ay yayımlanan AP-NORC anketine göre ABD'li yetişkinlerin yüzde 72'si Trump'ın Grönland'ı ele alma biçimini onaylamazken, sadece yüzde 24'ü onaylıyor.

Independent Türkçe


Umman Dışişleri Bakanı: ABD–İran müzakereleri Perşembe günü Cenevre’de yapılacak

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)
TT

Umman Dışişleri Bakanı: ABD–İran müzakereleri Perşembe günü Cenevre’de yapılacak

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, ABD ile İran arasındaki yeni müzakere turunun önümüzdeki Perşembe günü Cenevre’de yapılmasına karar verildiğini açıkladı. Busaidi, nihai bir anlaşmaya varılması amacıyla “ilave çaba gösterilmesi için olumlu bir ivme” bulunduğunu belirtti.

Umman’dan gelen bu teyit, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin bugün (Pazar) yaptığı açıklamanın ardından geldi. Arakçi, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ile Perşembe günü Cenevre’de görüşmesinin muhtemel olduğunu söyledi ve Tahran’ın nükleer programına ilişkin diplomatik bir çözüme ulaşılması için hâlâ “iyi bir fırsat” bulunduğunu ifade etti.

Arakçi bu açıklamaları, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik olası askeri saldırı seçeneğini değerlendirdiği bir dönemde, CBS News kanalına verdiği mülakatta yaptı.

Başkan Trump’ın özel temsilcisi Witkoff ise, İran’ın bugüne kadar neden “teslim olmadığını” ya da nükleer programını sınırlamayı kabul etmediğini başkanın sorguladığını söyledi. Washington’ın Ortadoğu’daki askeri kapasitesini artırmayı sürdürdüğü bir süreçte bu değerlendirmelerin yapıldığını kaydetti.

Witkoff, dün (Cumartesi) , Fox News’te yayımlanan ve başkanın gelini tarafından sunulan “My View with Lara Trump” programında şu ifadeleri kullandı: “Onu (Trump’ı) ‘hayal kırıklığına uğramış’ olarak tanımlamak istemem; çünkü önünde çok sayıda seçenek olduğunu biliyor. Ancak neden onların... ‘teslim oldular’ kelimesini kullanmak istemem ama neden teslim olmadıklarını soruyor. Bu baskılar altında ve orada bu kadar büyük bir deniz gücü varken neden bize gelip ‘Nükleer silah istemediğimizi ilan ediyoruz ve atmaya hazır olduğumuz adımlar şunlardır’ demediler?... Buna rağmen onları o aşamaya getirmek bir şekilde zor.”

Trump, Orta Doğu’da büyük çaplı bir askeri yığınak talimatı vermiş ve haftalar sürebilecek bir hava saldırısı ihtimaline karşı hazırlık yapılmasını istemişti. Tahran ise saldırıya uğraması hâlinde bölgedeki Amerikan üslerini vurmakla tehdit etmişti.

Tekrarlanan yalanlama

ABD, İran’dan Washington’a göre bomba yapımında kullanılabilecek zenginleştirilmiş uranyum stokundan vazgeçmesini, Ortadoğu’daki silahlı gruplara desteğini durdurmasını ve füze programına kısıtlamalar getirilmesini kabul etmesini talep ediyor.

Tahran ise nükleer programının barışçıl olduğunu vurguluyor. Bununla birlikte, mali yaptırımların kaldırılması karşılığında programa bazı kısıtlamalar getirilmesini kabul edebileceğini belirtiyor; ancak nükleer dosyanın füze programı ya da silahlı gruplara destek gibi diğer başlıklarla ilişkilendirilmesini reddediyor.

Witkoff, “Uranyumu sivil nükleer enerji için gerekli seviyenin çok üzerinde zenginleştirdiler. Saflık oranı yüzde 60’a ulaşıyor... ve muhtemelen bomba yapımına uygun endüstriyel düzeyde malzemeye sahip olmaya sadece bir hafta uzaktalar. Bu gerçekten tehlikeli” dedi.

Öte yandan, üst düzey bir İranlı yetkili bugün (Pazar) Reuters ajansına yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında yaptırımların hafifletilmesinin mekanizması ve kapsamı konusunda görüş ayrılıklarının sürdüğünü söyledi.


Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.