Irak'ın demokrasiye geçiş hayali yıkılmak üzere

Partilerin sistemi kontrol etmesine izin veren mevcut siyasi model, halkı hayal kırıklığına uğrattı

Askeri kökenli bir lider fikri, Iraklı gençlere halen çekici gelmiyor (Getty)
Askeri kökenli bir lider fikri, Iraklı gençlere halen çekici gelmiyor (Getty)
TT

Irak'ın demokrasiye geçiş hayali yıkılmak üzere

Askeri kökenli bir lider fikri, Iraklı gençlere halen çekici gelmiyor (Getty)
Askeri kökenli bir lider fikri, Iraklı gençlere halen çekici gelmiyor (Getty)

Ahmed es-Suheyl
Irak’ın yıllardır yaşadığı siyasi, güvenlik ve ekonomik sorunların ve bunların toplum üzerindeki etkilerinin ardından Iraklıların özellikle 2003 yılı sonrası ülkedeki siyasi sistemin üzerine kurulduğu demokrasiye geçme hayallerine ilişkin sorular gündemi meşgul ediyor.
Ülkede son 17 yıldır ortaya çıkan sorunlar, güvenlik ve ekonomi dahil olmak üzere hayat mücadelesinin öncelikleri ve daha önce eşi benzeri görülmemiş boyutlara ulaşan işsizlik ve yoksulluk, demokrasiye olan ilginin azalmasına doğrudan katkıda bulunuyor.
Ekonomik sıkıntıların yanı sıra İslami eğilimli partilerin ve Irak devleti üzerinde kontrol sağlayan silahlı kanatlarının hegemonyası, vatandaşların karşı karşıya olduğu en büyük ikilemi oluştururken gözlemcilere göre özellikle siyasi paranın devlet kurumları üzerindeki doğrudan etkisi ile kontrolsüz silahların ülkedeki seçimlerin seyri üzerindeki etkisi, demokratik sürece geçiş olasılığını önemli ölçüde azalttı.
Irak’ta birçok kez yaşanan protesto hareketlerinin ana tetikleyicisi, belki de seçimlerin hiçbir faydası olmadığına dair halk arasındaki genel görüştü. Bu protesto hareketlerinin en sonuncusu, Mayıs 2018’de yapılan genel seçimlerden yaklaşık bir yıl sonra patlak veren Ekim 2019 ayaklanmasıydı. Bu da seçimlerin yapılmasının herhangi bir anlamı olmadığına dair halk arasındaki genel görüşü net bir şekilde gözler önüne seriyor.
Irak’ta 2018 yılında yapılan genel seçimler, ülke tarihindeki en az katılımın olduğu seçimlerdi. Resmi verilere göre katılım oranı yaklaşık yüzde 44’tü. Ancak gözlemciler bu oranın çok daha düşük olduğunu belirttiler.

Rızaya dayalı demokrasi, Irak’ın hayallerine inen en büyük darbe oldu
Mevcut siyasi partilerin sistemi kontrol etmesine izin veren 2003 sonrası siyasi model ya da ‘rızaya dayalı demokrasi’ olarak adlandırılan model, gerçek demokrasiye geçiş noktasında Iraklılar için büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Bu durum ülkenin zenginliklerinin ve yönetiminin söz konusu bu partiler arasında mezhep temelinde paylaşılmasının yolunu açtı. Bu da demokratik dönüşüme yönelik eğilimin azalmasına büyük ölçüde katkıda bulundu.
Belki de Iraklıların, halka siyasi sistemi değiştirme imkânı veren demokratik bir uygulama olarak seçimlere olan inancındaki azalma, demokrasiye geçiş hayaline inen en büyük darbedir.
Iraklı gazeteci Ali Riyad, “Iraklıların, rızaya dayalı demokrasi modelini yürütme yetkisine sahip temsilcileri seçme fırsatı verilememesi ve parlamento seçimlerinde seçeneklerin sınırlandırılması, demokrasi denilen şeyin halkın gözünden düşmesine neden oldu” değerlendirmesinde bulundu. Ancak Riyad'a göre en ciddi sorun, bu başarısızlıkların Iraklılar arasında bir diktatörlük hasretini ya da tüm kesimleri tek bir ulusal kimlik çatısı altında bir araya getiren güçlü bir liderin otoritesi özlemini tetiklemesidir.  
Iraklıların birçoğunun yukarıdaki özlemlerin nedenini, kaostan ve dış güçler tarafından desteklenen milislerin ve partilerin egemenliğinden sıyrılmış bir devlet kavramını eski haline getirme girişimine bağlayan Riyad, “Iraklıların çok büyük bir kesimi, kararları herhangi bir iç veya dış güç tarafından kontrol edilmeyen otoriter bir liderin iktidara gelmesini istiyor” dedi.
Iraklıların ‘diktatörlüğe olan eğiliminin yolsuzluğa, katillere ve ülkenin yıkımına neden olanlara karşı intikam alma arzusunun açık bir tezahürü’ olduğuna işaret eden Riyad, “Bu eğilim, dışarıdan ve içeriden hiçbir müdahale olmaksızın halkın arzularını yerine getirebileceğine inanılan bir liderin gelmesi gerektiğine dair hayali bir bakış açısıyla Irak'ın askeri liderlere olan sevgisi konusunda bir fikir birliğine yola açtı” şeklinde konuştu.
Riyad sözlerini şöyle sürdürdü:
“Diktatörlüğe olan eğilim, esasında gerçek bir lidere olan özlemdir. Gerçek demokrasi, halen gerçekleştirilmesi beklenen bir hayaldir. Ancak bunun gerçek bir demokrasi olması için partizan ve mezhepçi normlarla sınırlandırılmamış ve meclis ön plana çıkarılarak yasama otoritesinin bir kenara itilmemiş olması gerekiyor.”

‘Hırsızların ve katillerin’ egemen olduğu bir platform
Iraklıları demokratik geçiş arzusundan uzaklaştıran belki de en büyük nedenlerden biri, demokrasinin koruyucusu olması gereken siyasi sisteme olan güvenlerinin azalmasıdır. Bu güven, özellikle resmi devlet kurumları ve söz sahibi partilerle bağlantılı silahlı milislerin, başta protesto hareketlerine katılan aktivistler olmak üzere muhaliflere yönelik baskıların, suikastların ve sindirme operasyonlarının ardından azaldı.
Ekim 2019 ayaklanması, Iraklı gençlerin devletin temellerini atmaya ve demokrasi hayalini yeniden tesis etmeye yönelik ciddi bir girişimini temsil ediyordu. Ancak gözlemcilere göre otoriter baskı sistemi, bu ayaklanmanın hedeflerine ulaşılmasını engelledi.
Aktivistlerden biri olan Alaa Settar, mevcut yönetim şeklinin, iktidarın demokrasiyi temsil etmek için sunmaya çalıştığı model olduğunu belirterek, “Gerçek özgürlük hayali kuran Iraklılar, hayal kırıklığına uğratıldı. Ekim Devrimi, iktidarın ezilmesinin ve hiçbir demokratik standardı karşılayamadığının canlı bir kanıtıydı. Irak'ta olan, Saddam Hüseyin rejiminin, onun baskıcılığını ve otoriterliğini uygulayan birkaç parti tarafından paylaşılmasıydı. Iraklıların gözünde rızaya dayalı demokrasi tam da budur. Gençler, iktidarın seçimlerle değişeceği demokratik bir sistemde yaşadıklarını düşünüyorlardı. Ancak, Ekim Devrimi sırasında bu düşünce hızla değişti. Gençlere göre siyasi sistem, hırsızların ve katillerin egemen olduğu bir platform ve devleti yöneten çetelerin liderleri arasında güçlerin dengelendiği, kendi kendini yeniden yapılandırmaya imkan verilmeyen bir düzen haline geldi.

Rüya, kâbusa dönüştü
Gözlemciler, 2003 yılından sonra bölgesel ve uluslararası güçlerin ülkedeki siyasi karar üzerinde oluşan etkisinin, siyasi partilerin hâkimiyetinin güçlenmesine, devlet üzerindeki hegemonyasının artırılmasına ve demokrasiye giden yolun önüne engel koyulmasına büyük katkı sağladığına inanıyorlar.
Iraklı siyasi analist Ahmed Şerifi, 2003'ten sonra diktatörlüğün farklı bir tezahürünün ortaya çıktığı ve demokratik bir devlet hayalinin Iraklılar için adeta bir kâbusa dönüştüğü değerlendirmesinde bulunurken “Irak'taki yönetim şeklinin, bireysel diktatörlükten parti diktatörlüğüne evirildiğine’ dikkati çekti.
Iraklılar için mevcut alternatiflerin ‘genellikle karanlık’ olduğunu belirten Şerifi, söz konusu alternatiflerin ‘ordunun müdahalesi ve acil durum hükümeti’ ile sınırlı olduğuna dikkati çekti.
Şerifi, Irak'taki demokratik dönüşüm hayalinin yadsınamaz işaretlerinden birinin, Iraklıların kendilerini içinde bulundukları durumdan çekip çıkaracak bir kurtarıcı arayışı ve genele yayılan değişim ihtimalinin zayıfladığı hissi olduğuna işaret etti.
Şerifi sözlerini şöyle sürdürdü:
“Son ayaklanmanın ülkede değişikliğe neden olamaması, (Başbakan Mustafa) el-Kazımi'nin tecrübesi ve taraflarla kurduğu iletişim, protesto gösterisi düzenleme fikrini ortadan kaldırdı. Fikir, başarısız bir seçenek haline getirdi. Bununla birlikte Irak'ın seçimlerle değişimin gerçekleşmesinin imkansız olduğuna dair inancı, Irak'ın askeri darbeye veya acil durum hükümeti kurulmasına yönelik eğilimini tetikledi.”

En büyük dönüşüm
Irak’ta 2003 yılından sonra İslami eğilimli partilerin iktidara gelmesi ve Irak'taki siyasi sistemi kontrol etmeleri belki de Irak’ın demokratik bir ülke olma hayalini yıkan en büyük dönüşümdü. Şerifi, söz konusu partilerin ‘dini ​​kullanarak hakimiyet kurmaya inandıklarını ve bunun da Irak'ta demokratik dönüşüm için en büyük ikilemi yarattığını’ söyledi.
Irak’ın demokratik bir ülke olmasının engellenmesinde birçok faktörün önemli rol oynadığını söyleyen Şerifi,  bunların başında bölgesel ve uluslararası ülkelerle ittifak kuran ve ülkenin siyasi sisteminin kontrolünü ele geçiren tarafların geldiğini belirtti. Şerifi, “Yabancı ülkelerin, bu siyasi partilere verdiği destek, demokrasinin sağlanmasının önünde engeller oluştururken iktidar dümenindeki konumlarını da sağlamlaştırdı” dedi.
‘Demokratikleşme hayalinin ortadan kalkmasının, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi modelini Iraklılar için oldukça çekici hale getirdiğini’ söyleyen Şerifi, “Bu durum, ülkenin istikrarı için en iyi çözümü temsil ediyor olabilir” şeklinde konuştu.

‘Ekim Devrimi’ ve umutların yeniden yeşermesi
Öte yandan Mustansıriyya Üniversitesi’nde felsefe profesörü olan Ali el-Merhec, ‘Ekim Devrimi'nin Irak'ta sivil bir devlet ve demokratik bir ülkeye dönüşme ihtimalini yeniden canlandırdığını ve bu hayalin önceki dönemlere kıyasla azalmasına rağmen halen devam ettiğini’ söyledi. Prof. Merhec, ‘mevcut siyasi sistemden etkilenen çoğunluğun, Irak'ta yönetimi kontrol eden partilerin hegemonyasından ve zulmünden kurtulma çabalarını sürdüreceğini’ kaydetti.
Prof. Merhec, Iraklıların askeri kökenli bir lideri kabul etme olasılığıyla ilgili konuşulmasına rağmen, ‘askeri lider fikrinin, özellikle ayaklanmadan sonra Iraklı gençlere henüz çekici gelmediğini’ düşünüyor. Gençler arasında siyasi farkındalığın olduğunu söyleyen Prof. Merhec, bunun özellikle en çok kullandıkları ‘bir vatan istiyoruz’ sloganında ortaya çıktığını ve sivil bir devlet inşa etme konusundaki bilinçli iradenin açık bir göstergesi olduğunu kaydetti.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre, Merhec, Irak'ta çarpık bir demokrasi algısı oluşmasının nedenini, siyasi sistemin son 17 yılda yaşadığı büyük başarısızlıkların yanı sıra genel olarak demokrasi kavramını olumsuz etkileyen fikir birliğine ve kota sistemine bağladı.
Merhec son olarak Irak’ın demokratik bir ülke olma hayalinin sürmesine rağmen, değişimi sağlama konusundaki güçsüzlük hissinin, bazı sosyal sınıfları demokratik olmayan alternatifler aramaya itebileceğini belirterek, ‘adil ve şeffaf seçimlerin Irak'ta demokratik bir devlet hayalini yeniden tesis etmeye katkıda bulunabileceğinin’ altını çizdi.



Seyfülislam Kaddafi... ‘Potansiyel varisten’ suikast kurbanına

Seyfülislam Kaddafi (Reuters – Arşiv)
Seyfülislam Kaddafi (Reuters – Arşiv)
TT

Seyfülislam Kaddafi... ‘Potansiyel varisten’ suikast kurbanına

Seyfülislam Kaddafi (Reuters – Arşiv)
Seyfülislam Kaddafi (Reuters – Arşiv)

Geçtiğimiz salı akşamı, Libya’nın eski lideri Muammer Kaddafi’nin oğlu Seyfülislam Kaddafi’nin öldürüldüğünün açıklanmasıyla birlikte, uzun soluklu bir siyasi sürecin de sonuna gelindi. Yıllar boyunca uluslararası alanda ‘rejimin kabul edilebilir yüzü’ ve babasının iktidarının muhtemel varisi olarak görülen Seyfülislam Kaddafi, 2011 sonrası dönemde ise uluslararası düzeyde aranan bir sanığa dönüştü. Daha sonra başkanlığa aday olarak ortaya çıkan Kaddafi, gölgelerden çıkarak yeniden Libya’daki siyasi kutuplaşmanın merkezine yerleşti.

Peki Seyfülislam Kaddafi kimdi ve siyasi kariyeri boyunca hangi rolleri üstlendi?

‘Geçiş projesi’ olmaya çalışan rejimin oğlu

Seyfülislam Kaddafi, 25 Haziran 1972’de doğdu ve babasının onlarca yıl yönettiği Libya’da büyüdü. 1990’lı yıllarda Trablus’ta mimarlık eğitimi alan Kaddafi, daha sonra Batı ağırlıklı bir eğitim yolunu izleyerek Avusturya’da işletme eğitimi gördü. Akademik kariyerini ise 2008 yılında Londra Ekonomi Okulu’ndan (LSE) aldığı doktora derecesiyle tamamladı. Bu eğitim süreci, ona aynı anda hem ‘teknokrat’ hem de ‘elit’ bir imaj kazandırdı.

dferg
Libya lideri Muammer Kaddafi'nin oğlu Seyfülislam, 23 Ağustos 2011 tarihinde başkent Trablus'ta destekçilerini selamlıyor. (Reuters)

Ancak eğitim, siyasetten bağımsız bir unsur olmadı. Çeşitli anlatımlara göre Seyfülislam Kaddafi, bu süreçte Batılı çevreler ve etkili isimlerle geniş bir ilişki ağı kurdu; babasının rejimine temkinli yaklaşan başkentlerle Libya arasında bir köprü olarak kendini konumlandırmasında bu bağlantılar belirleyici rol oynadı.

‘Uluslararası bir figür’ olarak yükselişi ve uzlaşma dosyaları

2000’li yılların başından itibaren, herhangi bir resmî ve sürekli devlet görevi üstlenmemesine rağmen, Seyfülislam Kaddafi’nin adı hassas dosyalarda öne çıkmaya başladı. Dış uzlaşma süreçlerinde ve arabuluculuk girişimlerinde rol oynadı; adı, tartışmalı dönüm noktalarıyla birlikte anıldı. Bunlar arasında Lockerbie davası kapsamında yürütülen tazminat düzenlemeleri ile Batı’yla kademeli normalleşme sürecine ilişkin dosyalar yer aldı. Bu dönemde Seyfülislam, ekonomik ve siyasi modernleşmeden söz eden bir ‘reformcu’ figür olarak lanse edilirken, babasının kurduğu yönetim yapısıyla açık bir kopuş ilan etmedi.

Söz konusu yıllarda, uluslararası alandaki varlığını yönetmek üzere etrafında idari, mali ve medya alanlarında çalışan bir ekip oluşturuldu. Lüks bir yaşam tarzı ve geniş ilişki ağlarına işaret eden göstergeler dikkat çekti. Batılı bir gazetecilik anlatısı, Londra’daki ikameti süresince yürütülen yazışmalar, düzenlemeler ve halkla ilişkiler faaliyetlerini, 2011’de Muammer Kaddafi yönetimine karşı patlak veren ayaklanma öncesindeki ‘perde arkasına’ açılan nadir bir pencere olarak tanımladı.

Londra'da: Bağlantılar ve aracılar

İngiltere’de bulunduğu dönemde, özel hayat ile kamusal alan arasındaki sınırlar giderek iç içe geçti. Prestijli bir üniversitede eğitim, iş dünyasından çevrelerle ve siyasi figürlerle kurulan ilişkiler ile güvenlik ve gayriresmi temsil gereklilikleri çerçevesinde çeşitli kurum ve yapılarla temaslar bu sürecin parçaları oldu.

fevf
Libya'nın eski lideri Muammer Kaddafi'nin oğlu Seyfülislam Kaddafi, 25 Mayıs 2014 tarihinde Zintan şehrindeki bir hapishane içinden duruşmaya katılıyor. (Reuters)

Buna paralel olarak, belirli dosyalar etrafında halkla ilişkiler faaliyetleri yoğunlaştı. Bunların başında, İngiltere’de ve uluslararası alanda uzun süre tartışma konusu olan Lockerbie hükümlüsü Abdülbasit el-Megrahi’nin serbest bırakılmasına yönelik girişimler geldi. Batılı raporlara göre bu süreç, medya ve siyasi baskı faaliyetleriyle birlikte yürütüldü.

2011... Devrimle yüzleşme

Şubat 2011’de Libya’da başlayan protestolar ve ardından patlak veren savaşla birlikte, Seyfülislam Kaddafi’nin söylemi de değişti. ‘Reform’ vurgulu çizgiden açık bir meydan okuma diline geçen Kaddafi, rejimi savunan ve muhaliflerini tehdit eden açıklamalarla kamuoyunun karşısına çıktı. Bu tablo, birçok gözlemciye göre, onu sistem içinde ‘yumuşak bir alternatif’ olarak konumlandıran imajın sona erdiği kırılma noktası oldu. Bu gelişmelerin ortasında, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) 27 Haziran 2011’de Seyfülislam Kaddafi hakkında insanlığa karşı suçlar kapsamında tutuklama kararı çıkardı.

sdf8o98
Seyfülislam Kaddafi, 19 Kasım 2011'de Libya'nın Zintan kentinde bir uçakta otururken (Reuters)

Trablus’un düşmesi ve Muammer Kaddafi’nin öldürülmesinin ardından, Kasım 2011’de Seyfülislam Kaddafi’nin yakalandığı açıklandı. Böylece, uzun süreli tutukluluk ve kamuoyundan uzak bir dönemle tanımlanan yeni bir sürece girildi.

Trablus’taki bir mahkeme, 2015 yılında, Seyfülislam Kaddafi’yi gıyabında kurşuna dizilerek idam cezasına çarptırdı. Yaklaşık 30 Kaddafi dönemi yetkilisiyle birlikte yargılandığı davada, babasının iktidarına karşı ayaklanma sırasında göstericilerin öldürülmesi de dahil olmak üzere savaş suçlarından hüküm giydi. Ancak söz konusu karar daha sonra iptal edildi.

Kayboluş ve ardından 'siyasi geri dönüş'

Seyfülislam Kaddafi’nin 2017 yılında bir af yasası kapsamında serbest bırakıldığı duyuruldu. Bu tarihten sonra kamuoyundaki görünürlüğü sınırlı kalan Kaddafi, 2021’de başkanlık seçimleri için adaylık başvurusunda bulunarak yeniden gündeme geldi. Gür sakalı ve geleneksel kıyafetleriyle verdiği görüntü, eski rejim yanlılarının toplumsal tabanının bir kesimiyle uzlaşma mesajı olarak yorumlanırken, yıllar süren bölünmenin ardından merkezi devlet fikrini yeniden canlandırma çabasına da işaret etti.

Ancak bu geri dönüş, hukuki ve siyasi engellere takıldı. Libya içindeki önceki yargılamalar ve verilen hükümler ile UCM’nin tutuklama kararının yürürlükte olması, Seyfülislam Kaddafi’nin adaylığını tartışmalı bir mesele haline getirdi.

Öldürülmesi

3 Şubat 2026’da Libya’nın resmi haber ajansı, Seyfülislam Kaddafi’nin öldürüldüğünü duyurdu. Seyfülislam’ın siyasi ekibinin başkanı Abdullah Osman, Libya el-Ahrar televizyon kanalına yaptığı açıklamada, 53 yaşındaki Seyfülislam Kaddafi’nin evinde dört kişilik bir grup tarafından öldürüldüğünü söyledi. Osman, “Dört silahlı kişi Seyfülislam’ın ikametgâhına girdi, güvenlik kameralarını devre dışı bıraktıktan sonra kendisini öldürdü” ifadesini kullandı.


Almanya, "güvenlik gerekçeleriyle" Kuzey Irak'taki asker sayısını azaltıyor

Alman askerleri (DPA)
Alman askerleri (DPA)
TT

Almanya, "güvenlik gerekçeleriyle" Kuzey Irak'taki asker sayısını azaltıyor

Alman askerleri (DPA)
Alman askerleri (DPA)

Alman Silahlı Kuvvetleri, Ortadoğu'daki gerginliğin tırmanmasıyla birlikte "güvenlik gerekçeleriyle" Kuzey Irak'ta konuşlandırılan asker sayısını azaltacağını duyurdu.

Alman ordusunun operasyon komuta merkezi, artan bölgesel gerginlikleri gerekçe göstererek dün, görev için varlığı gerekli olmayan personelin geçici olarak Kürdistan Bölgesi'nin başkenti Erbil'den çekileceğiniaçıkladı.

Askeri bir sözcü, yeniden konuşlandırılacak asker sayısını veya bölgede kalacak gücün büyüklüğünü belirtmekten kaçındı.

Şarku’l Avsat’ın Alman Der Spiegel dergisinden aktardığına göre bu adım, Amerika Birleşik Devletleri ve İran arasında potansiyel bir askeri gerilimin artması riskine yanıt olarak atıldı.

Dergi, Washington ve Tahran arasındaki devam eden ve artan gerilimler nedeniyle bu adımın gerekli olduğunu belirten bir parlamento brifingine atıfta bulunarak, Almanya'nın Kuzey Irak'taki askeri varlığını önemli ölçüde azaltmayı planladığını bildirdi.

Ortak Operasyonlar Komutanlığı ise bu adımı ihtiyati bir önlem olarak nitelendirerek, kalan personelle temel görevlerini yerine getirmeye devam edeceğini vurguladı.

Kararın, sahadaki çok uluslu ortaklarla yakın bir koordinasyon içinde alındığını belirten yetkili, Alman askerlerinin güvenliğinin en büyük öncelik olduğunu vurguladı.

Almanya, DEAŞ'ın yeniden ortaya çıkmasını önlemek amacıyla Irak güçlerine eğitim de dahil olmak üzere Irak'ı desteklemek için uluslararası bir misyona katılıyor.

Misyon Erbil'e odaklanmış durumda, ancak Der Spiegel'in haberine göre son zamanlarda yaklaşık 300 Alman askeri ülke genelinde, çoğunlukla Ürdün'de konuşlandırıldı.


CENTCOM, bir hafta içinde Suriye'deki DEAŞ hedeflerine karşı 5 hava saldırısı düzenlediğini duyurdu

ABD'ye ait bir Apache helikopteri, 14 Ağustos 2024'te gerçek mühimmatla yapılan eğitim tatbikatı sırasında (Reuters)
ABD'ye ait bir Apache helikopteri, 14 Ağustos 2024'te gerçek mühimmatla yapılan eğitim tatbikatı sırasında (Reuters)
TT

CENTCOM, bir hafta içinde Suriye'deki DEAŞ hedeflerine karşı 5 hava saldırısı düzenlediğini duyurdu

ABD'ye ait bir Apache helikopteri, 14 Ağustos 2024'te gerçek mühimmatla yapılan eğitim tatbikatı sırasında (Reuters)
ABD'ye ait bir Apache helikopteri, 14 Ağustos 2024'te gerçek mühimmatla yapılan eğitim tatbikatı sırasında (Reuters)

ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) yaptığı açıklamada, güçlerinin 27 Ocak ile 2 Şubat tarihleri ​​arasında Suriye'deki DEAŞ hedeflerine karşı 5 hava saldırısı düzenlediğini duyurdu. X platformu üzerinden dün yayınlanan açıklamada CENTCOM, DEAŞ’ın iletişim merkezlerini ve silah depolarını tespit edip imha ettiğini belirtti.

CENTCOM Başkanı Brad Cooper, “Bu saldırılar, DEAŞ’ın Suriye'de yeniden güçlenmesini önleme kararlılığımızın altını çiziyor… ABD'nin, bölgenin ve tüm dünyanın güven içinde yaşayabilmesi için DEAŞ’ın kalıcı olarak yenilgiye uğratılmasını sağlamak üzere Küresel Koalisyon ile koordineli olarak çalışıyoruz” dedi.  

CENTCOM açıklamasında, askeri operasyonlarının son iki ayda 50'den fazla DEAŞ üyesinin öldürülmesi veya yakalanmasıyla sonuçlandığı vurgulandı.