Şarku’l Avsat’a konuşan ABD'nin eski DEAŞ karşıtı uluslararası koalisyon nezdindeki temsilcisi William Robak: Washington, Fırat’ın doğusunda bir Kürt devleti kurulmasını desteklemiyor

Suriye Biden için bir ‘öncelik değil’... ‘Hedefleri düşürmeye’ yönelik öneriler

ABD'nin eski DEAŞ karşıtı uluslararası koalisyon nezdindeki temsilcisi William Robak, DEAŞ’ın Mart 2019'da Suriye’nin kuzeydoğusunda yenilgisini böyle kutlamıştı (AP)
ABD'nin eski DEAŞ karşıtı uluslararası koalisyon nezdindeki temsilcisi William Robak, DEAŞ’ın Mart 2019'da Suriye’nin kuzeydoğusunda yenilgisini böyle kutlamıştı (AP)
TT

Şarku’l Avsat’a konuşan ABD'nin eski DEAŞ karşıtı uluslararası koalisyon nezdindeki temsilcisi William Robak: Washington, Fırat’ın doğusunda bir Kürt devleti kurulmasını desteklemiyor

ABD'nin eski DEAŞ karşıtı uluslararası koalisyon nezdindeki temsilcisi William Robak, DEAŞ’ın Mart 2019'da Suriye’nin kuzeydoğusunda yenilgisini böyle kutlamıştı (AP)
ABD'nin eski DEAŞ karşıtı uluslararası koalisyon nezdindeki temsilcisi William Robak, DEAŞ’ın Mart 2019'da Suriye’nin kuzeydoğusunda yenilgisini böyle kutlamıştı (AP)

ABD'nin eski DEAŞ karşıtı uluslararası koalisyon nezdindeki temsilcisi William Robak, ABD’nin Suriye’deki mevcut durum ile ilgili acelesi olmadığını düşünüyor. Robak ayrıca ABD Başkanı Joe Biden yönetiminin, Washington’ın Suriye'deki politikasını gözden geçirmesi ve bununla ilgili olarak “Suriye ABD için bir öncelik mi? ABD’nin hedefleri neler? Bu hedeflere ulaşmak için hangi araçlar mevcut? Şu an uygulanan politikanın sürmesi veya değiştirilmesi Suriyelilere nelere mal olur?” sorularını yanıtlaması için bir ‘fırsatı’ olduğuna inanıyor.
ABD'nin eski DEAŞ Karşıtı Uluslararası Koalisyon nezdindeki temsilcisi William Robak cuma akşamı telefon aracılığıyla Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda çeşitli açıklamalarda bulundu. Röportaj esnasında yukarıdaki sorularla birlikte bir takım önerilerde de bulunan Robak, Washington'da şu an gündemde olan tartışmanın ortasında, Biden'ın Suriye yönelimiyle ilgili, “Suriye bölgelerini hükümetin kontrolü dışında tutmak ABD’nin çıkarına olur mu? Bu alanların tecrit edilmesi ve DEAŞ’ın gelişmesi ABD’nin çıkarına mı? ABD yıllar önce olduğu gibi bugün de hedeflerini aynı tutmalı mı?” sorularını da gündeme getirdi.
Robak, 2004-2007 yılları arasında ABD büyükelçiliğinde siyasi danışman olarak ve 2018-2019 arasında ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Suriye’nin kuzeydoğusundaki danışmanı olarak çalıştığı sırada edindiği tecrübeler ışığında bir takım önerilerde bulunurken çeşitli sorular yöneltti.
Eski ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ve Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Joel Rayburn ile birlikte Şam’a yönelik ‘azami baskı’ politikası uygulanmasına ikna olan ABD'nin eski Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’nin yardımcılığını yapan Robak, birkaç gün önce Biden tarafından ABD’nin Orta Doğu ve Kuzey Afrika Koordinatörlüğüne getirilen Brett McGurk ile bir döenm çalışmıştı. Robak ayrıca Şam ile ‘adım adım’ yaklaşımını ve ‘şartlı şeffaf katılım’ önerilerinde bulunanlardan biri olan eski Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Siyasi İşlerden Sorumlu Yardımcısı ABD’li bürokrat Jeffrey D. Feltman’ı da yakından tanıyor.

“Bir Kürt devleti kurulmasını desteklemiyoruz”
Fırat'ın doğusunda sahadaki ve siyaset arenasındaki mevcut koşulları, DEAŞ karşıtı Uluslararası Koalisyon’un ve Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) rolünü iyi bilen ve Kürt-Kürt diyalogunun desteklenmesine katkıda bulunan Robak, bölgedeki durumun Irak'ın Kürt bölgesinden farklı olduğunu söylüyor. “Söylediklerimiz, yaptıklarımız ve SDG ile ilişkilerimiz açıktı” diyen Robak, “Bölgede bir Kürt devletinin kurulmasını desteklemiyoruz. Bunun (kurulması için çalışmanın) yapıcı bir yaklaşım olacağına da inanmıyoruz. DEAŞ Karşıtı Uluslararası Koalisyon, DEAŞ’ı yenmek için geldi ve SDG bunu verimli bir şekilde yapıyor. Bölgedeki Suriyelilere bir miktar insani yardımda bulunduk. Özerk Yönetim’e bağlı yerel meclislere çalışmalarını iyileştirmeleri konusunda yardımcı olduk. (Askeri olarak) Suriye'nin kuzeydoğusunu kontrol etmek için değil, SDG’nin DEAŞ’a karşı rolünü güçlendirmek için yardım sağladık” ifadelerini kullandı.
ABD tarafından özellikle de eski Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’nin, Washington'ın Fırat'ın doğusu ile ilgili ‘niyetlerini’ açıklamak için Türkiye ile görüştüğünü söyleyen Robak, “SDG’ye her zaman, DEAŞ’a karşı mücadelede ABD ve Uluslararası Koalisyon ile ilişkileri sürdürmesi, Suriye'nin kuzeydoğusunda güvenliğin sağlanması, Türkiye'ye karşı herhangi bir kışkırtıcı harekette bulunulmaması ve bir devlet kurmak veya belirli bir ideoloji ya da (PKK lideri Abdullah Öcalan’a atıfta bulunarak) Öcalan’ın posterlerini kullanmak gibi güven eksikliği yaratan girişimlerden kaçınması tavsiyelerinde bulunduk” şeklinde konuştu. Robak, ancak ABD’nin SDG'yi, PKK'nın bir parçası olarak görmediğini, daha çok DEAŞ’a karşı verilen mücadelenin bir parçası olarak gördüğünü de sözlerine ekledi.
SDG, Suriye'nin toplam alanının (185 bin kilometre kare) yaklaşık dörtte birini, doğal kaynakların, petrol ve gazın yüzde 80'ini ve ülkedeki en büyük barajları kontrol ediyor. Polis ve güvenlik güçleri dahil yaklaşık yüz bin savaşçısı var. ABD, özellikle Fırat'ın doğu kesiminde çok sayıda merkez ve üsse konuşlanmış durumda. Suriye-Ürdün-Irak sınırının birleştiği noktada yer alan et-Tanf üssünde de askerleri bulunuyor.  DEAŞ Karşıtı Uluslararası Koalisyon’daki bazı ülkeler, gözetleme ve hava bombardımanları dahil olmak üzere çeşitli şekillerde operasyonlara katkıda bulunuyor.

Hedefler, araçlar ve engeller
Robak’a göre ABD, Suriye'deki hedeflerini beş yıl önce belirledi. Bu hedeflerin ilki, DEAŞ’ı yenmek ve yeniden ortaya çıkmasını engellemek. İkincisi, BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 2254 sayılı kararının uygulanması sürecini desteklemek. Üçüncüsü, İran'ı Suriye'den çıkarmak. Dördüncüsü, (Suriye Devlet Başkanı Beşşar) Esed rejiminin kitle imha silahlarını kullanmasını engellemek ve elindeki kimyasal silahları imha etmek. Beşincisi ise insani krize müdahale etmek ve Suriye halkının yurtiçinde ve dışında çektikleri sıkıntıları hafifletmek. Yine Robak’a göre ABD’nin elinde, Suriye'de bu ‘hedeflere’ ulaşmak için yeterli miktarda ‘belge ve araç’ var. Bunlardan birincisi, Suriye'nin kuzeydoğusundaki petrol ve doğalgaz zenginliğinin yanı sıra ABD’nin Irak sınırları yakınındaki belirli sayıda da olsa askeri varlığı. Burada 500 ila 800 civarı ABD askeri ve sözleşmeli personel bulunuyor. İkincisi, bu stratejik bölgeyi, kaynaklarını ve anayollarını kontrol eden SDG ve yerel ortaklarının desteklenmesi. Üçüncüsü, rejime karşı ekonomik yaptırımlar uygulanması. Dördüncüsü, uluslararası diplomatik bir platformu sağlayan DEAŞ Karşıtı Uluslararası Koalisyon’un desteklenmesi. Beşincisi, Çin ve Rusya'nın engellemeye çalıştığı BM aracılığıyla sağlanan nüfuzun desteklenmesi.
Robak'a göre bu ‘nüfuz araçlarının’ yanı sıra bir de ‘engelleme araçları’ var. Bunlardan ilki ise, Şam ile Arap ya da Avrupa ülkeleri arasında normalleşme çabalarını durdurmak ya da yavaşlatmak. İkincisi, ‘hedeflere’ ulaşılmadan önce Suriye’nin yeniden inşasına başlanmasını ve Arap ve Avrupa ülkelerinin bu sürece katılımını durdurmak.
Suriye rejimine baskı yapmak için bir takım ‘baskı araçları’ da olduğunu söyleyen Robak, Türkiye’nin Suriye'nin kuzeybatısındaki varlığının İsrail saldırılarını ve rejimin bu bölgenin kontrolünü ele geçirmesini engellediğini belirtti. Ancak Robak, Türkiye’nin Fırat'ın doğusunda Rasulayn ve Tel Abyad arasındaki faaliyetleri nedeniyle bölgedeki askeri varlığının ABD için bir baskı aracı olup olmadığını da sorguladı.

Dikkatli bir gözden geçirme
Robak, bu ‘hedefleri’ ve ‘araçları’ tanımlarken Biden’ın ekibinin Suriye politikasına yönelik şu soruları yöneltti:
 “Suriye, Biden yönetimi için bir öncelik mi? Hedefler halen aynı mı? Hedeflere götürecek gerekli araçlar mevcut mu? Şu an uygulanan politikanın sürmesi veya değiştirilmesi Suriyelilere nelere mal olur?”
Robak’a göre ayrıca, yalnızca belirli koşullar altında kaldırılabilen yaptırımlar getiren Caesar (Sezar) Yasası’nın, ABD Kongresi'nden hem Demokratların hem de Cumhuriyetçilerin rızasıyla geçtiği göz önüne alındığında “ABD’deki yasal belirleyiciler nelerdir?” sorusu da sorulabilir.
DEAŞ’ın yeniden ortaya çıkışını engellemenin ve Suriye’nin doğusunda güvenliği sağlamanın öncelik olduğunu belirten Robak, ABD’nin, bunu, ‘Washington üzerinde baskı oluşturmayan düşük maliyetli büyük bir yatırım’ olan askeri varlığını korurken, ‘mevcut durumun sürmesi’ ve ‘uzun soluklu çıkmazı’ destekleyerek başarabileceğini düşünüyor.
Biden yönetiminin bu soruları yanıtlamak için acele etmesine gerek olmadığını belirten Robak, “Biden’ın ekibinin, bir politika belirleyip soruları yanıtlamak için zamanları var” dedi. Robak’a göre o zamana kadar işler, aşağıdaki gibi bazı değişikliklerle SDG'ye destek sağlayarak ‘mevcut durumu sürdürme’ yönünde ilerleyebilir. Buna göre yapılacak ilk iş, Suriye'nin doğusunda ‘istikrarı desteklemek’ için tahsis edilen fonları donduran yasanın kaldırılmasıdır. Eski ABD Başkanı Donald Trump'ın 2018-2019 yıllarında Washington’ın yaklaşık 300 milyon dolarlık harcamada bulunmasını durduran kararı, Arap ve Körfez ülkeleri tarafından iki yılda 600 milyon dolar harcanarak telafi edildi.  İkincisi olarak istikrarın yeniden tanımlanması gerekiyor. Çünkü ABD’nin örneğin, ‘bir okulun onarımına katkıda bulunulabilir, ancak bir okul inşa edilemez’ şeklindeki önceki politikası, destekleme noktasındaki birçok yolu büyük ölçüde engellemişti. Üçüncüsü ise ABD’nin yeni bir politikayı veya olası değişiklikleri duyurmadan önce uluslararası ve bölgesel müttefikleriyle görüşmelerde bulunması gerekiyor.

Peki, nasıl bir politika uygulanacak?
Suriye'nin doğusundaki çalışmalarını sona erdirdiğinden Körfez bölgesiyle ilgili araştırmalar yapan bir kuruluşta çalışan Robak'tan yeni politikalara ilişkin tahminlerde bulunması isteniyor. Robak ise yeni politikalarla ilgili olarak tahminlerde bulunmak için ABD’nin gerçek çıkarlarına, sahip olduğu araçlara ve bu politikaların Suriyelilere nelere mal olabileceğine dikkat edilmesi gerektiğini vurguluyor. Robak, “Suriye, çevresindeki müttefiklerimiz için önemli bir konu. DEAŞ’ın faaliyet gösterdiği ve çıkarlarımıza karşı saldırılarda bulunmasına veya tehlikeli planlar yapmasına izin vermeyen bir hükümet istiyoruz. Kolay olan ABD’nin mevcut politikasını sürdürmektir. Ancak, yeni bir ABD yönetiminin gelişi, Washington'a Suriye politikasını yeniden değerlendirmesi ve sonraki adımlar konusunda müttefikleri ile istişare etmesi için bir fırsat veriyor” yorumunda bulundu.
“Mevcut durumun sürmesi, Suriye'nin kuzeydoğusundaki oluşum, bu oluşumun tanınması ve özyönetim anlamına gelir mi?” sorusuna ise Robak, “Bu bir ülke değil. Geçici bir oluşum ve DEAŞ ile savaşmak için alınan geçici tedbirlerdir.  Bu tedbirlerin sürdürülmesi için ABD’nin bölgedeki varlığı önemlidir. Ancak ABD’nin askeri varlığı olmadan söz konusu tedbirler kalıcı olmazlar. Önümüzdeki üç ay içinde ve yakın bir gelecekte ABD’nin bölgedeki askerlerinin geri çekilmesi ile ilgili herhangi bir adım atılması düşünülmüyor. Fakat ABD, Suriye'nin kuzeydoğusunda sonsuza kadar kalmayacaktır” yanıtını verdi.
Eski ABD yönetiminin SDG’yi ve onun siyasi kanadı Suriye Demokratik Konseyi’ni (SDK) rejimle yapılan müzakerelerde dahi desteklediğini söyleyen Robak, “Onları cesaretlendirdik ve çıkarlarına en uygun olanı yapmaya teşvik ettik” dedi.



Kasım'ın müdahale tehdidi, Hamaney ile dayanışmayla mı sınırlı?

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Beyrut'un güney banliyölerinde Hizbullah tarafından İran'ı desteklemek için düzenlenen programda konuşurken (Reuters)
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Beyrut'un güney banliyölerinde Hizbullah tarafından İran'ı desteklemek için düzenlenen programda konuşurken (Reuters)
TT

Kasım'ın müdahale tehdidi, Hamaney ile dayanışmayla mı sınırlı?

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Beyrut'un güney banliyölerinde Hizbullah tarafından İran'ı desteklemek için düzenlenen programda konuşurken (Reuters)
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, Beyrut'un güney banliyölerinde Hizbullah tarafından İran'ı desteklemek için düzenlenen programda konuşurken (Reuters)

Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’ın, ABD’nin İran Dini Lideri Ali Hamaney’i hedef alması halinde müdahalede bulunabilecekleri yönündeki tehdidi, müdahale edip etmeyeceği konusunda kesin bir tutum ortaya koymamasına rağmen, Lübnan genelinde benzeri görülmemiş bir reddiye ile karşılandı. Söz konusu tepkinin, Gazze’ye destek verilmesine yönelik itirazlardan dahi daha sert olduğu belirtilirken, Kasım’ın nihai kararı sahadaki gelişmelere ve İran’a yönelik, halen tartışma konusu olan olası bir saldırının gerçekten gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine bağladığı ifade ediliyor.

Her ne kadar Kasım bu tehdidiyle yalnız başına hareket ediyor görünse de, İran ve Hamaney ile dayanışma amacıyla düzenlenen programda dile getirdiği bu söylemin dışına çıkmasının zor olduğu kaydediliyor. Hizbullah ile Emel Hareketi’nden oluşan Şii İkilisi’ne yakın bir kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Kasım’ın dini açıdan ‘velayet-i fakih’ ilkesine bağlı olduğunu ve bunun kendisi için vazgeçilmez bir meşruiyet zemini oluşturduğunu belirtti. Kaynak, bu bağın kopması halinde söz konusu meşruiyetin ortadan kalkacağını ifade ederken, yalnızca müdahale ihtimalinden söz edilmesinin dahi, bu tutumun sembolik bir dayanışma çerçevesinde mi kalacağı yoksa Washington’ı askeri olarak meşgul etmeye varan bir aşamaya mı taşınacağı yönünde soru işaretleri doğurduğuna dikkat çekti.

Popüler kuluçka merkezinin hesap verebilirliği

Siyasi ve askeri olarak Hizbullah’ın müdahil olması, öncelikle kendi toplumsal tabanı tarafından sorgulanmasını gerektiriyor. Ancak bir siyasi kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, bu sorgulamanın Hizbullah çevresinin ötesine geçerek, ‘Artık yeter, savaş istemiyoruz, barış içinde yaşamak istiyoruz’ sloganı etrafında birleşen Lübnanlıların geneline yayılacağını vurguladı.

Aynı kaynak, Naim Kasım’a yöneltilen soruları şu başlıklar altında topladı:

– Kasım, hemen her vesileyle Hizbullah’ın askeri kapasitesini yeniden kazandığını vurguluyor. Peki bu kapasite, İsrail’in 27 Kasım 2024’te Lübnan’da yürürlüğe giren çatışmaların durdurulması anlaşmasını ihlal eden saldırılarına karşılık vermekten kaçınılırken, İran’ın yanında müdahil olmak için mi yeniden inşa edildi? Oysa İsrail, söz konusu anlaşmaya uymamayı sürdürdü.

– Hizbullah’ın ateşkese bağlı kalmasından bu yana İsrail saldırılarına karşılık vermemesi ve bu süreçte çoğu kendi mensuplarından olmak üzere 500’den fazla kişinin hayatını kaybetmesi, tabanı nezdinde ciddi bir sıkıntı ve sorgulama yaratmadı mı? Bu sorulara verilecek yanıtın eksikliği, Hizbullah’ı zor durumda bırakmadı mı?

– İran’ın, Hizbullah’ın Gazze’ye destek kararını tek başına aldığı dönemde ya da İsrail’in Hizbullah’ın önde gelen siyasi, askeri ve güvenlik liderlerini hedef alarak eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah ile Haşim Safiyuddin’i ve onlarla birlikte İranlı askeri uzmanları öldürdüğü aşamalarda müdahil olmadığı göz önüne alındığında, Kasım olası bir müdahaleyi nasıl gerekçelendirebilir?

– Kasım, ABD ve İsrail’in Haziran 2025’te İran’a karşı başlattığı ve 12 gün süren savaşa neden müdahil olmadı? Bu savaş, Hizbullah’ın meşruiyetini ve gücünü dayandırdığı rejimin devrilmesiyle sonuçlanmadığı için mi müdahaleden kaçınıldı?

xcdfgt
İranlı askeri lider Kasım Süleymani'nin fotoğrafı, Sana (X)

– Kasım, İsrail’in olası tepkisini hesaba katıyor mu? Müdahalesini gerekçelendirmek için, başta kendi tabanı olmak üzere kamuoyuna ne söyleyecek? Gazze’ye destek gerekçesiyle Lübnan’ı sürüklediği ve onlarca yerleşimin yıkılmasına, binlerce ölü ve yaralıya, on binlerce kişinin yerinden edilmesine yol açan deneyimin ardından, ülkenin bir kez daha hesaplanmamış bir askeri maceranın yükünü taşıyıp taşıyamayacağı sorusu gündeme geliyor.

– İsrail’in, önleyici de olsa, Lübnan’a askeri bir saldırı düzenlemesini engelleyecek korumayı kim sağlayacak? Bu arada, çatışmaların durdurulması anlaşmasının uygulanmasını denetleyen Ateşkesi Denetleme Komitesi’nin (Mekanizma) etkinleştirilmesi yönündeki ısrarı karşılıksız kalırken, Lübnan ordusunun Litani Nehri’nin güneyindeki kurtarılmış bölgeyi kontrol altına alması ve silahların devletin elinde toplanmasını öngören ikinci aşamaya geçilmesi hazırlıkları sürüyor.

– Hizbullah’ın müdahalesi, silahların yalnızca devletin elinde toplanması yönündeki baskıları daha da artırmayacak mı? Arap ve uluslararası toplum, bu müdahaleyi Lübnan’ı, bölgede gerileme yaşayan ve İran liderliğindeki ‘direniş eksenine’ yeniden bağlama girişimi olarak görmeyecek mi? Bu çerçevede, başkalarının savaşlarının Lübnan topraklarında yürütülmesinin ülkenin çıkarına olmadığı yönündeki değerlendirmeler güçlenmeyecek mi?

– Hizbullah, olası müdahalenin yıkılan yerleşimlerin yeniden inşasına getireceği ek maliyeti hesaba katıyor mu? Silahların devletin tekeline alınması taahhüdü olmaksızın Arap ve uluslararası herhangi bir yeniden imar desteğinin bulunmadığı bir ortamda, bu yük nasıl karşılanacak? Yerlerinden edilenlerin köylerine dönmesini bekleyen Hizbullah tabanına ve genel Şii kamuoyuna ne söylenecek? Tüm bu kesimler, İran’a destek amacıyla yapılacak bir müdahalenin gerekçelerine ikna edilebilecek mi?

– Kasım, Şii İkilisi’ndeki ortağı Emel Hareketi’nin, Şii Yüksek İslam Konseyi Başkan Yardımcısı Şeyh Ali el-Hatib ile birlikte dayanışma toplantısına katılmış olmasına rağmen, İran’la birlikte askeri bir müdahaleyi gerçekten desteklediğini mi düşünüyor? Özellikle geniş bir Şii kesimin Necef’teki en yüksek dini merci Ayetullah Ali es-Sistani’yi taklit ettiği ve ABD’nin İran’a yönelik tehditlerine karşı çıkmakla yetindiği dikkate alındığında, bu sorunun önemi daha da artıyor.

ABD müdahalesinin azalacağına dair bahisler

Bu nedenle siyasi kaynaklara göre Hizbullah, halihazırda bulunduğu durumdan daha ağır bir biçimde uluslararası, Arap ve iç kamuoyu düzeylerinde kuşatma altına girecek ve ülkenin maruz kaldığı sonuçları dikkate alarak hesaplarını gözden geçirmek zorunda kalacak. Kaynaklar, Hizbullah’ın tutumunda ısrarı bir kenara bırakarak, İran ve Dini Lider’le dayanışmayı askeri müdahalenin altına çekmeden, sembolik bir çerçevede tutmaya çalışabileceğini belirtiyor. Aksi bir senaryoda ise Naim Kasım’ın, ABD’nin müdahale düzeyinin düşeceği ve Washington ile Tahran arasında müzakerelere dönüşün ağır basacağı varsayımına dayanarak ‘bahsini büyütmüş’ olabileceği; böylece İran liderliğine sahada karşılığı olmayan, ancak siyasi ağırlığı yüksek bir tutum hediye ettiği değerlendirmesi yapılıyor. Bu yaklaşımın, Haziran 2025’teki ABD-İsrail saldırısına ilişkin tutumuna benzediği ifade ediliyor.

ABD’nin İran konusunda nasıl bir yol izleyeceği, müzakereye mi yoksa saldırıya mı yöneleceği netleşene kadar, Hizbullah’ın kendisi için yeni bir siyasi kriz satın aldığı görüşü dile getiriliyor. Bu durumun, Hizbullah üzerindeki iç baskıyı daha da artıracağı, Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile yeniden başlatılması planlanan diyaloğu bekleme listesine alacağı ve bu sürecin, Direnişe Vefa Bloğu Başkanı Muhammed Raad ile kısa vadede yeniden canlandırılmasının da zor göründüğü kaydediliyor.

dfrtg
Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım'ın televizyonda yaptığı konuşmadan (Hizbullah medyası)

Bu bağlamda, diyalog olasılığının ertelenmesini gerektiren bir diğer unsur, Cumhurbaşkanlığı Danışmanı Andre Rahal’in, Muhammed Raad’ın en önemli yardımcılarından biri olan Ahmed Muhna ile gerçekleştirdiği görüşmenin yalnızca karşılıklı sitemle sınırlı kalmasıdır. Kaynaklara göre, diyaloğun yeniden başlatılabilmesi, Hizbullah’ın devlet projesine cesurca katılmasını ve silahların devletin elinde toplanması yönündeki kararını desteklemesini gerektiriyor. Ayrıca silahların devlet tekelinde tutulmasını öngören ikinci aşama için hazırlıklara başlanması, Hizbullah’ı niyetlerinin samimiyetini test edecek ciddi bir sınavla karşı karşıya bırakıyor. Kaynaklar, Kasım’ın Hizbullah’ın askeri kapasitesini yeniden kazandığını sık sık dile getirmesinin, tabanını etkileme ve onu güvenceye alma amacı taşıdığını, ancak bunun yüksek sesle ifade edilen sözlerin ötesine geçemediğini belirtiyor. Bu söylem, askeri dengeyi eski haline getirmeye yeterli değil; çünkü Gazze’ye destek kararı sırasında İsrail’in tepkisini hesaba katmayarak kaybedilen caydırıcılık ve çatışma kuralları dengesi telafi edilememişti.


İsrail, Hizbullah'ın çevresine baskı uygulamak için suikastları yeni bir düzeye taşıyor

Lübnan'ın güneyindeki ez-Zehrani bölgesinde İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir arabanın enkazını inceleyen sivil savunma gönüllüsü (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki ez-Zehrani bölgesinde İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir arabanın enkazını inceleyen sivil savunma gönüllüsü (AFP)
TT

İsrail, Hizbullah'ın çevresine baskı uygulamak için suikastları yeni bir düzeye taşıyor

Lübnan'ın güneyindeki ez-Zehrani bölgesinde İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir arabanın enkazını inceleyen sivil savunma gönüllüsü (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki ez-Zehrani bölgesinde İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir arabanın enkazını inceleyen sivil savunma gönüllüsü (AFP)

Geçen hafta İsrail’in, Hizbullah saflarına yönelik suikastlarda yeni bir aşamaya geçtiği dikkat çekti. İsrail, son aylarda bu tür saldırıları büyük ölçüde örgüt içinde lider konumunda bulunan ya da sahada askerî açıdan etkin isimlerle sınırlarken, son dönemde hedef yelpazesini genişleterek sıradan kişilerin yanı sıra örgüte yakın medya mensupları, akademisyenler ve mühendisleri de hedef almaya başladı.

Bu çerçevede, kısa süre önce Şeyh Ali Nureddin’in hedef alınması öne çıktı. Nureddin’in daha önce el-Menar televizyon kanalında dini programlar sunduğu, İsrail tarafından ise Güney Lübnan’daki el-Hariş köyünde Hizbullah’a bağlı topçu birliğinin sorumlusu olmakla suçlandığı belirtildi. İsrail makamları, Nureddin’in ‘savaş sırasında İsrail devleti ve ordu güçlerine karşı çok sayıda terör planı hazırladığını’ ve son dönemde ‘Hizbullah’ın Güney Lübnan’daki topçu kapasitesinin yeniden inşası için çalıştığını’ iddia etti.

sxdfrgt
Geçtiğimiz hafta çarşamba günü Güney Lübnan'daki Kanarit kasabasında İsrail hava saldırısıyla yıkılan bir binanın enkazında arama yapan Lübnanlılar (EPA)

Hizbullah, ‘şehit gazeteci’ olarak nitelediği kişinin hedef alınmasını kınarken, düşmanın saldırılarını sürdürerek medya camiasını da kapsayacak şekilde genişletmesinin taşıdığı tehlikeye dikkat çekti. Lübnan Enformasyon Bakanı ile Lübnan Basın Editörleri Sendikası da Nureddin’in öldürülmesini kınadı.

Bu operasyondan önce ise matematik öğretmeni olan Muhammed el-Hüseyni’nin öldürülmesi yaşanmıştı. İsrail ordusu, Hüseyni’nin Hizbullah’a bağlı topçu biriminde askeri bir sorumluluk üstlendiğini ileri sürdü. Lübnan Öğretmenler Sendikası, Hüseyni için taziye yayımlayarak saldırının ‘işgalin sivilleri hedef alma siciline eklenen yeni bir suç’ olduğunu vurguladı.

Güvenlik kaynakları, son dönemdeki suikastların münferit güvenlik eylemleri olarak değerlendirilemeyeceğini, aksine İsrail’in hedef bankasında planlı bir dönüşümün parçası olduğunu belirtiyor. Kaynaklar, Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, mevcut değişimin ‘Hizbullah çevresi içinde kimsenin dokunulmazlığı olmadığı’ mesajını vermeyi amaçladığını; bunun da korku yaymayı, toplumsal çevreyi parçalamayı ve söz konusu çevreyi zorunlu olarak örgütten uzaklaşıp ona yönelik desteği ve medya örtüsünü geri çekmeye itmeyi hedeflediğini ifade etti.

Hedeflerin coğrafyası, doğasından daha önemlidir

Operasyonların genişletilmesi Nureddin ve Hüseyni ile sınırlı kalmazken, mühendisler ve bazı toplumsal figürlerin de hedef alındığı belirtiliyor. İsrail, bu kişilerin günlük ve kamuoyuna açık mesleklerinin yanı sıra askeri görevler üstlendiklerini öne sürerek söz konusu saldırıları gerekçelendiriyor. Emekli Tuğgeneral Hasan Cuni ise İsrail’in saldırıların sertlik düzeyini her alanda yükselttiği görüşünü dile getirdi. Cuni’ye göre bu artış, hedef alınan bölgeler ve kullanılan silahların yanı sıra, suikastların niteliğinde de kendini gösteriyor. Son dönemde saldırıların yalnızca savaşçılara değil, çatışmalara fiilen katılmayan ancak Hizbullah etkinliklerinde öne çıkan, bu etkinliklere katılan ya da destekleyici konumda bulunan kişilere de yöneldiğine dikkat çekti. Cuni, bu politikanın amacının ‘hedefin önemine bakılmaksızın, günlük bir öldürme takvimi doğrultusunda saldırıların sürekliliğini sağlamak’ olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı: “Görünen o ki hedeflemenin coğrafyası, niteliğinden daha önemli hale geldi. İsrail planına göre, güvenlik ortamını bozmak ve toplumu korkutmak amacıyla farklı bölgelerde düzenli suikastlar gerçekleştirilmesi öngörülüyor.”

Hizbullah’ın çevresine uygulanan baskı

Cuni, hedef alınan kişilerin artık İsrail açısından önem taşımadığını, asıl amacın suikastların sürdürülmesi olduğunu savundu. Cuni’ye göre hedef bankası, Hizbullah’a destek veren herhangi bir kişinin yeterli görülmesiyle on binlerce kişiyi kapsayacak şekilde genişliyor. Bu durumun ‘zararın dozunu artırma’ çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini belirten Cuni, köyleri hedef alan saldırılarda yüksek etkili silahların kullanıldığına ve bunun geniş çaplı ve ağır yan hasara yol açtığına dikkat çekti.

Cuni, yaşananların Hizbullah’a, onun toplumsal çevresine ve devlete yönelik baskıyı kademeli olarak artırmayı amaçlayan bir stratejiyle uyumlu olduğunu ifade etti. Bu stratejinin, çevre ile Hizbullah arasındaki ayrışmayı derinleştirmeyi hedeflediğini belirten Cuni, İsrail’in bazı kopuşları, hoşnutsuzlukları ve Hizbullah kararlarına yönelik itirazları, özellikle Hizbullah ile Emel Hareketi arasındaki gerilimleri izlediğini öne sürdü. Cuni’ye göre bu yaklaşım, toplumsal çevreyi zorlayarak onu ‘direniş’ kavramından uzaklaştırmayı amaçlayan bilinçli bir baskı politikasını yansıtıyor.

dfrgt
İsrail'in Lübnan'ın güneyine düzenlediği hava saldırıları sonrasında yükselen duman (AFP)

Cuni ayrıca İsrail’in sert tepkilerini, Hizbullah Genel Sekreteri’nin silaha bağlılık vurgusunu artıran ve İsrail’e boyun eğmeyi reddeden konuşmalarına bir karşılık olarak değerlendiriyor. Bu nedenle, söz konusu konuşmaların ardından genellikle daha sert askeri ve güvenlik adımlarının geldiğini belirtiyor.

Öte yandan üniversite öğretim üyesi Ali Murad, daha önce yerel kamuoyunda tanınmış ve aktif sayılmayan kişilerin hedef alınmasının, İsrail’in Hizbullah üzerindeki baskıyı artırma konusundaki ısrarını ortaya koyduğunu dile getirdi. Murad’a göre bu operasyonlar, istihbarat savaşı boyutunu da yansıtıyor; zira örgütün gizli çalışma yapısını yeniden gözden geçirdiği ya da alternatif yapılanmalar oluşturmaya çalıştığı bir dönemden geçtiği izlenimi doğuyor. Murad, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, kesin olarak söylenebilecek noktanın ‘İsrail’in Lübnan’daki istihbarat kapasitesinin hâlâ çok yüksek olduğu’ olduğunu vurguladı. Murad, İsrail’in Hizbullah’ı halen görece açık bir örgüt olarak gördüğünü, bunun da örgüt unsurlarını farklı güvenlik düzeylerinde sürekli bir açıkta kalma durumuyla karşı karşıya bıraktığını ifade etti. Murad, bu tablonun, Hizbullah’ın bu tür sızmalarla başa çıkma kapasitesi ve özellikle üst düzey yöneticilerin daha önce ağır darbeler almasının ardından, alt kademelerde güvenlik baskısının sürmesine ne ölçüde dayanabileceği konusunda ciddi soru işaretleri yarattığını belirtti.


ABD, İran'ı Irak hükümeti müzakerelerinden dışlamaya hazırlanıyor

Irak'taki Koordinasyon Çerçevesi İttifakı, bazı çekincelere rağmen Nuri el-Maliki'yi başbakanlık için aday gösterdi (AP)
Irak'taki Koordinasyon Çerçevesi İttifakı, bazı çekincelere rağmen Nuri el-Maliki'yi başbakanlık için aday gösterdi (AP)
TT

ABD, İran'ı Irak hükümeti müzakerelerinden dışlamaya hazırlanıyor

Irak'taki Koordinasyon Çerçevesi İttifakı, bazı çekincelere rağmen Nuri el-Maliki'yi başbakanlık için aday gösterdi (AP)
Irak'taki Koordinasyon Çerçevesi İttifakı, bazı çekincelere rağmen Nuri el-Maliki'yi başbakanlık için aday gösterdi (AP)

ABD'den gelen bir mektup, Nuri el-Maliki'nin Irak başbakanı olma girişimini bozdu. Bu, yeni hükümetin kurulması için yapılan müzakerelerden Tahran'ı dışlamak amacıyla atılan adımların bir parçasıydı.

Pazartesi günü yapılan toplantıda sunulan mektupta, “İran'ın onayladığı” bir hükümete doğru ilerlemenin Irak'ı izolasyona ve yaptırımlara maruz bırakacağı uyarısında ve bu hükümetle ilişki kurulmayacağı tehdidinde bulunuldu.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre mektupta, Maliki'nin adaylığının, onun başkanlık ettiği önceki hükümetlerin olumsuz uygulamalarına geri dönüşün habercisi olduğu belirtilerek, Irak toplumunun tüm bileşenlerini içeren bir hükümetin kurulması gerektiği vurgulandı.

Amerikan tarafının gerilimi artıran girişimi, Bağdat ve Erbil'deki siyasi liderlerle temasları da içeriyordu. Bunlar arasında ABD'nin özel temsilcisi Tom Barrack'ın Demokrat Parti lideri Mesud Barzani'yi araması da vardı. Bu gelişmeler, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ertelenmesine ve Maliki'nin atanmasının önünü açan anlaşmanın bozulmasına katkıda bulundu.

“Hukuk Devleti” koalisyonunun liderlerinden biri, el-Maliki'nin adaylık kozunun “artık işe yaramayabileceğini, ancak sonuna kadar manevra yapıp fırsatını korumaya çalışacağını” söyledi.