Aşıların Kovid-19’a karşı etkinlik oranları ne anlama geliyor?https://turkish.aawsat.com/home/article/2800906/a%C5%9F%C4%B1lar%C4%B1n-kovid-19%E2%80%99-kar%C5%9F%C4%B1-etkinlik-oranlar%C4%B1-ne-anlama-geliyor
Aşıların Kovid-19’a karşı etkinlik oranları ne anlama geliyor?
Paris/Şarku’l Avsat
TT
TT
Aşıların Kovid-19’a karşı etkinlik oranları ne anlama geliyor?
Kovid-19 aşılarının etkinliği veya virüsün mutasyona uğramış versiyonlarının etkinliği söz konusu olduğunda yetkili çevreler yüksek yüzdelik oranlardan bahsediyor. Ancak bazen bu durum anlaşılması zor bir hale geliyor. Bu durumu anlamaya yardımcı olabilecek bazı açıklamalar aşağıda yer alıyor.
Fransız haber ajansına göre (AFP) gönüllüler üzerinde yapılan klinik araştırmalara dayanan hesaplamalara göre, aşının Kovid-19'a karşı bir dereceye kadar etkili olması, hastalığa yakalanma riskini de bu yüzde oranı kadar azalttığı anlamına geliyor.
Bir deneye on binlerce gönüllü katıldığında, bazıları gerçek aşıyı alırken diğerleri ise plasebo aşısı alıyor. Deney sırasında gönüllüler normal hayatlarına devam ederken, Kovid-19 aşısı etkili olursa bunlardan bazıları virüse yakalanıyor. Gerçek aşıyı alan katılımcılar arasında enfekte kişi sayısı ise daha az oluyor.
Bunu açıklamak için, sonuçları 2 Şubat'ta The Lancet tıp dergisinde yayınlanan son aşı olan Rusya’nın geliştirdiği Sputnik V aşısını ele alabiliriz. Sonuçlar, aşının semptomatik hastalığa karşı yüzde 91,6 etkili olduğunu gösterdi.
Rusya’daki araştırmacılar bu orana ulaşabildi. Çünkü deneylerde plasebo aşısı alan 4 bin 900 gönüllünün 62'sine kıyasla, iki doz aşı alan (üç hafta arayla) 14 bin 900 gönüllüden sadece 16'sının koronavirüs testi pozitif çıktı.
Bu noktada en iyi performans gösteren aşılar, Pfizer-BioNTech şirketi ile Moderna şirketi tarafından haberci RNA (mRNA) teknolojisi kullanılarak üretilen iki aşı olarak kabul ediliyor. 21 gün arayla iki doz şeklinde verilen Pfizer aşısının etkinliği yüzde 95 olarak kaydedilirken, 28 gün arayla verilen Moderna aşısında bu oran yüze 94,1 oldu.
Ancak aşının etkinliği sabit bir orana sahip değil ve aşının nasıl verildiği gibi çeşitli kriterlere dayanıyor. Örneğin, AstraZeneca ve ortağı Oxford Üniversitesi, geliştirdikleri aşının etkinliğinin dozlar arasındaki zamana göre büyük ölçüde değiştiğini açıkladı. Aşıyı geliştiren araştırmacılar, 1 Şubat'ta yayınlanan bir çalışmada yaptıkları açıklamada, "Aşının etkinliği, en az 6 hafta şeklindeki aralıklarla verildiğinde yüzde 54,9'a kıyasla, iki doz arasında 12 hafta veya daha fazla aralıklarla verildiğinde gönüllüler arasında yüzde 82,4 olarak tespit edildi" ifadelerini kullandı. Araştırmacılar bunu, deneylerindeki gönüllülerin alt gruplarında kaydettikleri sonuçlara dayandırdılar.
Avrupa İlaç Ajansı (EMA), söz konusu aşının 29 Ocak'ta kullanımını onaylamak için gereken oranı “genel olarak yaklaşık yüzde 60'lık etki oranı” (iki doz arasında 4 ila 12 haftalık bir aralıkla) olarak belirledi.
Aynı zamanda aşıların etkinliği onu ölçmek için kullanılan standartlarla da ilişkili. Johnson&Johnson aşısı, şirketin 29 Ocak'ta yaptığı açıklamaya göre, genel olarak yüzde 66 oranında bir etkinliğe sahip. Ancak uzmanlar, hastalığın şiddetli formlarını önlemeye odaklanırken bu potansiyelin yüzde 85'e yükseldiğinde ısrar ediyor.
Son olarak bazı bilim insanları, ikinci dozda ilk aşıdan farklı bir aşı kullanmanın etkinlik oranını artırıp artıramayacağını merak ediyorlar. Oxford Üniversitesi, bu fikri Pfizer-BioNTech ve AstraZeneca aşıları ile test etmek için 50 yaşın üzerindeki 820 gönüllünün katıldığı bir araştırmaya başladı.
Uzmanların uykusunu kaçıran durum
Bilim insanları, İngiltere'de ortaya çıkan mutasyonlu yeni türün yayılmasından endişe duyarken, asıl endişeleri artıran Güney Afrika'da ortaya çıkan tür oldu. Virüsün mutasyonlarından birinin aşıların etkinliğini zayıflatmasından endişe ediliyor. Bu çerçevede, Güney Afrika hükümeti Çarşamba günü yaptığı açıklamada, Güney Afrika’daki türe karşı etkinliği incelenen bir çalışmanın ardından, AstraZeneca aşısı yerine Johnson&Johnson aşısını kullanmaya karar verdiğini duyurdu. 2 bin kişiyi içeren çalışmada, AstraZeneca aşısının gençlerde Güney Afrika’daki mutasyonun neden olduğu hastalığın orta dereceli formlarına karşı son derece sınırlı koruma sağladığı sonucuna varıldı.
Ancak birçok uzman, herhangi bir nihai sonuca varılmaması konusunda uyarıda bulundu. Dünya Sağlık Örgütü de (WHO) Çarşamba günü yaptığı açıklamada, "mutasyonlu varyantlar söz konusu olsa bile" aşının kullanılmaya devam edilmesini tavsiye etti.
WHO Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, Pazartesi günü yaptığı açıklamada, Güney Afrika’daki türe yönelik yürütülen çalışmanın sonucunun "şüphesiz endişe verici olduğunu, ancak yetersiz olduğunu" vurguladı. Araştırmanın az sayıda gönüllü üzerinde yapıldığına dikkati çeken Ghebreyesus, bu durumun istatistiksel önemini sınırlandırdığını ve gönüllülerin genç ve sağlıklı olmaları nedeniyle nüfusun genelini temsil etmediğini belirtti. Ayrıca açıklamasında, "Bu aşının hastalığın daha şiddetli formlarını önlemede etkili olup olmadığını bilmek önemlidir" dedi.
Pfizer ve BioNTech firmaları ise, araştırmacıları tarafından yürütülen ve 27 Ocak'ta yayınladıkları bir ön çalışmaya dayanarak, aşılarının İngiltere ve Güney Afrika’daki virüsün mutasyonlarına karşı etkili olduğunu doğruladı. Söz konusu çalışma, Salı günü Nature Medicine dergisinde de yayınlandı.
Buna karşılık Moderna, Ocak ayının sonunda aşısının İngiltere’deki türe ve bir dereceye kadar da Güney Afrika’daki türe karşı etkili olduğunu duyurdu. Bu nedenle şirket, Güney Afrika türüne karşı özel olarak formüle edilecek güçlendirilmiş yeni bir doz geliştirmek istiyor.
Nature dergisi Çarşamba günü, virüsün mutasyonları karşısında Pfizer-BioNTech ve Moderna aşılarının etkinliklerinin "küçük ama önemli" bir kısmını kaybettikleri sonucuna varan bir çalışma yayınladı. Araştırmacılar, “mutasyonlu türlere karşı mRNA teknolojisini benimseyen aşıların etkinliklerini kaybetmemek için periyodik olarak değiştirilmesi gerekebileceği" sonucuna vardılar.
EMA, Çarşamba günü yaptığı açıklamada tüm üreticilerden "aşılarının yeni türlere karşı koruma sağlayıp sağlamadığını belirlemek için araştırma yapmalarını" istedi.
Öte yandan, bağışıklık tepkisi yaşla birlikte azaldığı için söz konusu aşıların yaşlılar üzerinde etkinliğini sürdürüp sürdürmediği de henüz bilinmiyor.
Bu duruma yönelik sorular, özellikle birçok Avrupa ülkesinin yaşlılarda etkinliği konusunda veri bulunmaması nedeniyle AstraZeneca aşısını yalnızca 65 yaş ve hatta 55 yaşın altındakilere vermesi yönündeki kararının ardından gündeme geldi. Ancak WHO, Çarşamba günü yaptığı açıklamada, aşının bu yaş grubu için de geçerli olduğunu belirtti.
Son olarak, aşılanan kişide koruma sağlamasının yanı sıra, söz konusu aşıların hastalığın bulaşmasını önleyip önlemediği de soruluyor. Son günlerde İsrailli bilim insanları sosyal medyada bu durumun en azından İsrail'de yaygın olarak kullanılan Pfizer-BioNTech aşısında geçerli olduğunu öne sürdüler.
Bilim insanları, arabaları hiç olmadığı kadar siyah yapmanın yolunu bulduhttps://turkish.aawsat.com/ya%C5%9Fam/5286229-bilim-insanlar%C4%B1-arabalar%C4%B1-hi%C3%A7-olmad%C4%B1%C4%9F%C4%B1-kadar-siyah-yapman%C4%B1n-yolunu-buldu
Bilim insanları, arabaları hiç olmadığı kadar siyah yapmanın yolunu buldu
Çinli bilim insanları, siyah araba kaplamasını daha da siyah hale getirmenin yolunu keşfettiklerini söylüyor. İşin sırrı ışıkta (AFP)
Bilim insanları, otomobil kaplamalarını hiç olmadığı kadar koyu hale getirmenin yolunu bulduklarını söylüyor.
Kaliforniya Üniversitesi Santa Barbara kampüsüne göre, görünür ışığın tüm dalga boylarını emen nesneler siyah görünüyor.
Hakemli bilimsel dergi Cell Press'te aktarıldığı üzere yeni kaplama, emilen dalga boylarının sayısının artırılmasıyla geliştirildi.
Dergi perşembe günü yaptığı açıklamada, "Siyah kaplamalar üretmeye yönelik mevcut yaklaşımlar, ışığı emerken yalnızca karbon siyahı parçacıklarının doğal emicilik özelliğinden yararlanıyor ve bu da kaplamanın ulaşabileceği siyahlık seviyesini sınırlıyor. Oysa ekibin yeni yaklaşımı 'yapısal emilim'i kullanıyor" ifadelerine yer veriyor.
Yeni yöntem, "malzemenin ışığı emme verimliliğini yeni seviyelere taşıyarak... Görünür ışık dalga boylarının ortalama yüzde 99,9'unu emmesini sağlıyor".
Yapısal emilim, bir malzemenin yüzey şeklinin ışığı emme yeteneğini nasıl artırdığını ifade ederken, karbon siyahı parçacıkları ise kurum içeren karışımlardır.
Nipsea Group'un Renk Teknolojisi bölümünden araştırmacı kimyager Zhiwei Liu, yazarı olduğu makaledeki tekniğin gelecekte daha da iyileştirilebileceğini söylüyor.
Ancak bu yeni renk, lüks araç sahiplerine daha fazla seçenek sunarken mevcut otomotiv standartlarına da uygun olacak.
Liu, "Zarif görünümleri, güçlü görsel etkileri ve lüks alt tonları nedeniyle yoğun siyah kaplamalar, uzun süredir lüks otomobillerde birincil tercih ve imza renk oldu" diyor.
Sonuç olarak otomotiv kaplama şirketleri, aşırı siyahlığa sahip ve seri üretimde kullanılabilen ultra siyah kaplama çözümleri geliştirmek için renk teknolojisi alanında aktif bir yenilik arayışında.
Eylül 2019'da Almanya'nın Frankfurt kentinde düzenlenen Uluslararası Otomobil Fuarı sırasında ziyaretçiler, BMW X6 Vantablack aracının yanında duruyor. Bu arabanın da görünür ışık dalga boylarının yüzde 99'undan fazlasını emen bir kaplaması vardı (AFP)
Yine de bu renkteki otomobillerin piyasaya çıkması biraz zaman alabilir. Liu'ya göre daha fazla test yapılması gerekiyor.
Araştırmacı şu ifadeleri kullanıyor:
Sonraki çalışmalar, kaplama uygulama aralığının onaylanmasına ve karbon siyahı pigmenti-karbon nanotüp birleşiminden oluşan ultra siyah otomotiv kaplamasının kapsamlı film performansı doğrulamalarına odaklanacak.
2019'da benzer bir kaplamaya sahip, X6 Vantablack diye bilinen konsept bir BMW aracı tasarlanmıştı. BMWBLOG'a göre bu kaplama da görünür ışık dalga boylarının yüzde 99'undan fazlasını emiyordu.
Yayın organı, bunun türünün tek örneği bir sergi aracı olduğunu ve tahmini değerinin 300 bin doların üzerine çıktığını bildirmişti. Ancak çevresel koşullar, pigmentin kalitesini bozabilirdi.
Independent Türkçe
Küçük ekrandan beyazperdeye: Hollywood'un yeni jönlerihttps://turkish.aawsat.com/ya%C5%9Fam/5286227-k%C3%BC%C3%A7%C3%BCk-ekrandan-beyazperdeye-hollywoodun-yeni-j%C3%B6nleri
Euphoria'nın kötü çocuğu Jacob Elordi, 2022'de verdiği bir röportajda aniden gelen şöhrete alışmakta zorluk çektiğini ve "kendi olmaktan uzak hissettiği için" oyunculuğu bırakmayı düşündüğünü söylemişti (HBO)
Küçük ekrandan beyazperdeye: Hollywood'un yeni jönleri
Euphoria'nın kötü çocuğu Jacob Elordi, 2022'de verdiği bir röportajda aniden gelen şöhrete alışmakta zorluk çektiğini ve "kendi olmaktan uzak hissettiği için" oyunculuğu bırakmayı düşündüğünü söylemişti (HBO)
Hollywood'un şatafatlı dünyasında zirveye tırmanmanın yolu, sanılanın aksine her zaman dev bütçeli sinema filmlerinden geçmiyor. Geçmişe dönüp baktığımızda ER'ın acil servisinden fırlayıp Hollywood'un belki de en karizmatik jönüne dönüşen George Clooney'yi, komedi dizisi Bosom Buddies'le televizyonda rüştünü ispatlayıp sinema tarihinin en saygın isimlerinden biri olan Tom Hanks'i ya da bir sitcom yıldızıyken gişe canavarına dönüşen Will Smith'i görmek bu kadim geleneğin en büyük kanıtı. Hatta bugün Marvel evreninde Thor rolünde çekiç sallayan Chris Hemsworth'ün bile bir zamanlar Avustralya pembe dizilerinde ter döktüğünü düşünürsek, küçük ekranın nasıl bir yıldız fabrikası olduğu daha iyi anlaşılıyor.
Günümüzde ise dijital platformların küresel gücü sayesinde bu geçiş süreci çok daha hızlı. Diziler artık sinemaya geçmeden önceki "ısınma turu" gibi görülmüyor. Birkaç bölüm içinde milyonlarca izleyiciye ulaşan genç oyuncular, kısa sürede stüdyoların en çok aradığı yüzlere dönüşebiliyor.
Euphoria, Normal People, Skins, Stranger Things ve Sex Education gibi diziler de bu yıldız fabrikasının en güçlü örnekleri arasında. Jacob Elordi'den Paul Mescal'a, Nicholas Hoult'tan Finn Wolfhard ve Asa Butterfield'a uzanan bu kuşak, gençlik dizilerinin konforlu alanından çıkıp prestijli yönetmenlerin, büyük stüdyo filmlerinin ve ödül sezonlarının merkezine yerleşti.
Üstelik onları ilginç kılan yalnızca dış görünüşleri ya da sosyal medyadaki popülerlikleri değil; riskli rol seçimleri, türler arasında rahatça gezebilmeleri ve çocuk yıldızlıktan yetişkin oyunculuğa geçerken kimliklerini yeniden kurmaları...
Biz de bu başarı hikayelerini yakından incelemek ve kuşağın en dikkat çeken isimlerine göz atmak istedik. İşte dizilerin konforlu dünyasında parlayıp, basamakları hızla tırmanarak Hollywood arenasında güç dengelerini değiştiren yeni nesil aktörler...
Jacob Elordi
Doğum tarihi: 26 Haziran 1997 Hollywood kapısını açan dizi: Euphoria Sıçrama yaptığı Hollywood filmleri: Priscilla, Saltburn, Frankenstein Bugün: Euphoria'daki tekinsiz ve toksik Nate Jacobs rolüyle yeteneğini tüm sektöre kanıtlayan Elordi, jenerasyonunun en karizmatik oyuncularından biri olarak Sofia Coppola gibi rejisörlerin vazgeçilmez başrolü haline geldi.
Avustralya'nın Brisbane kentinde büyüyen Jacob Elordi, lise yıllarında okul tiyatrosunda oyunculuğa adım attığında, boyunun 1.96 metreye ulaşması nedeniyle "çok uzun olduğu için asla rol alamayacağı" eleştirilerine maruz kalsa da bu fiziksel özelliğini zamanla ekrandaki en büyük avantajına dönüştürmeyi başardı. Sinemaya olan tutkusunu küçük yaşta keşfeden ve Heath Ledger'ın Kara Şövalye'deki (The Dark Knight) Joker performansını izledikten sonra oyuncu olmaya karar veren Elordi, Hollywood'a tutunmaya çalıştığı dönemde cebindeki son birkaç yüz dolarla arabasında yaşamak zorunda kaldı.
Heath Ledger ve Marlon Brando gibi isimleri örnek alan Jacob Elordi, öfkeli ve manipülatif Nate Jacobs performansıyla sadece "yakışıklı genç oyuncu" olmadığını kanıtladı (HBO)
Karayip Korsanları: Salazar'ın İntikamı'nda (Pirates of the Caribbean: Dead Men Tell No Tales) figüran olarak kamera karşısına geçen Elordi, gençlik üçlemesi The Kissing Booth'la geniş bir hayran kitlesi kazansa da bu dönemde yaptığı işin kendisini tatmin etmediğini söyledi. 28 yaşındaki yıldız, daha sonra GQ'ya verdiği bir röportajda The Kissing Booth hakkında, "O filmleri çekmeden önce de yapmak istemiyordum. Saçmalar. Evrensel değiller, sadece bir kaçış" sözleriyle Hollywood'da nadir görülen bir açıksözlülüğe imza attı.
Kariyerindeki asıl dönüm noktasıysa HBO dizisi Euphoria'daki Nate Jacobs rolü oldu. Elordi, seçmeler sırasında repliklerinin bir kısmını unuttuğunu daha sonra kendisi anlatacaktı. Elordi, "Euphoria seçmeleri olmasaydı eve dönmek zorunda kalacaktım. Banka hesabımda sadece birkaç yüz dolar kalmıştı" diyerek o dönemde yaşadığı belirsizliği anlatmıştı.
Canlandırdığı karakterinin karanlık ve manipülatif dünyasına girebilmek için set boyunca çekim aralarında bile insanlardan uzak durup yalnız kalmayı tercih eden Elordi, bu tekniğiyle Hollywood'un radarına bir karakter oyuncusu olarak girmeyi başardı.
Sektörün dayattığı "romantik jön" kalıplarını yıkmak için bilinçli olarak riskli ve bağımsız projelere yönelen Avustralyalı aktör, Sofia Coppola imzalı Priscilla'da Elvis Presley'yi canlandırırken, karakterin ses tonunu yakalayabilmek için günde iki paket pastırma yiyerek ses tellerini kalınlaştırmaya çalıştı. Oscar ödüllü Emerald Fennell imzalı Saltburn'de aristokrat Felix rolüyle popüler kültürde adeta bir fenomene dönüşen Elordi, oyunculuk anlayışını klasik sinema geleneğinden ve eski kuşak oyunculardan beslediğini söylüyor.
Magazin basını ve sosyal medya kültürüne mesafeli duran Elordi, dijital dünyanın oyuncular üzerindeki etkisini şu sözlerle özetliyor:
Sosyal medyada sürekli bir vitrin oluşturmak ve insanların sizin hakkınızda ne düşündüğünü umursamak zorunda kalmak, oyunculuğun doğasındaki o özgür ve yaratıcı ruhu tamamen öldüren korkunç bir zehir.
Kırmızı halılarda benimsediği 1970'ler esintili eforsuz retro stili, vintage çanta koleksiyonuna olan merakı ve entelektüel duruşuyla Z kuşağının en dikkat çeken moda ikonlarından biri kabul ediliyor. Klasik edebiyata, senaryo yazımına ve analog fotoğrafçılığa karşı tutku besleyen, set aralarında elinden kitap düşürmeyen oyuncu, kariyerini sadece kamera önüyle sınırlamak istemediğini her fırsatta dile getiriyor.
Guillermo del Toro'nun Frankenstein uyarlamasından Uğultulu Tepeler'e (Wuthering Heights) uzanan projeleriyle Elordi, doğal karizmasını minimalist oyunculuk tekniğiyle harmanlayarak Hollywood sinemasının geleceğini kendi sanatsal kurallarıyla şekillendiriyor.
Paul Mescal
Doğum tarihi: 2 Şubat 1996 Hollywood kapısını açan dizi: Normal People Sıçrama yaptığı Hollywood filmleri: Güneş Sonrası (Aftersun), All of Us Strangers, Gladyatör 2 (Gladiator II) Bugün: Normal People'daki Connell rolüyle adeta bir gecede küresel bir fenomene dönüşen Mescal, bağımsız sinemada kazandığı Oscar adaylığının ardından Ridley Scott imzalı Gladyatör 2'de başrolü kaparak Hollywood'un en saygın aktörleri arasına yerleşti.
İrlanda'nın Maynooth kasabasında büyüyen Paul Mescal, gençlik yıllarında ülkenin geleneksel sporu olan Gal futbolunda profesyonel bir savunma oyuncusuyken, geçirdiği ciddi sakatlık nedeniyle spor kariyerine veda etmek zorunda kaldı. Bu dönüm noktasının ardından oyunculuğa yönelen ve Dublin'deki prestijli Lir Akademisi'nden mezun olan Mescal, kariyerinin henüz başındayken ilk kez kamera karşısına geçtiği, Sally Rooney'nin çok satan romanından uyarlanan Normal People'daki Connell Waldron performansıyla Emmy adaylığına uzanarak tüm sektörü şaşkına çevirdi. İlginçtir ki Mescal seçmeler sırasında Connell rolünü alacağından hiç emin olmadığını, hatta son tur görüşmeden çıktığında işin başkasına gideceğini düşündüğünü söylemişti.
Paul Mescal, 2020 yapımı Normal People'da sessiz, popüler ancak içe kapanık ve duygusal olarak karmaşık Connell Waldron'ı canlandırıyor (BBC)
Dizide canlandırdığı karakterin simgesi haline gelen gümüş zincir kolye, beklenmedik şekilde bir popüler kültür fenomenine dönüştü. Mescal ise hayranların bu kolye adına sosyal medya hesabı açmasını hem komik hem de şaşırtıcı bulduğunu dile getirmişti.
Şöhret patlaması yaşamasına rağmen süper kahraman filmleri yerine bağımsız sinemaya yönelen Mescal, düşük bütçeli ilk film Güneş Sonrası'ndaki melankolik genç baba Calum rolüyle ilk Oscar adaylığını kucaklayarak kariyerindeki yükselişi farklı bir seviyeye taşıdı. Henüz 26 yaşındayken Oscar'a aday gösterilince, Peter O'Toole ve James Dean gibi isimlerin ardından bu kategoriye aday olan en genç oyuncular arasına girdi.
Tiyatro sahnesine olan tutkusundan hiçbir zaman vazgeçmeyen ve Londra'da kapalı gişe oynadığı Arzu Tramvayı'nın (A Streetcar Named Desire) kulisindeyken usta yönetmen Ridley Scott'tan kariyerinin en önemli tekliflerinden birini aldı.
Canlandıracağı karakterleri inşa ederken fiziksel dönüşüme de büyük önem veren İrlandalı yıldız, antik Roma arenalarında dövüşecek bir gladyatöre dönüşmek için aylarca çalışsa da Hollywood'un tek tipleştirilmiş "kaslı jön" imajına karşı mesafeli duruşunu her zaman korudu. GQ'ya verdiği bir röportajda, "İnsanların bir karakteri oynadığımı unutup sadece onu izlemelerini istiyorum" sözleriyle oyunculuğa yaklaşımını özetlemişti.
Şöhretin getirdiği yoğun ilgiden, magazin dünyasından ve sosyal medyadan bilinçli olarak uzak duran Mescal, sektörün yıpratıcı doğasını Guardian'a verdiği röportajda şu sözlerle özetlemişti:
Oyunculuğu sadece bir iş, karakter yaratmayı ise kutsal bir zanaat olarak görüyorum. Bu yüzden sosyal medyadaki takipçi sayılarının ya da popülarite çılgınlığının bir oyuncunun sanatsal değerini belirlemesine izin verilmesini tamamen saçmalık olarak buluyorum.
Piyano çalabilen, şarkı sözü yazan ve müzikal geçmişi olan çok yönlü sanatçı, Ridley Scott'la gerçekleştirdiği ilk tanışma toplantısında usta yönetmenle yarım saat boyunca oyunculuk yerine sadece Gal futbolu üzerine sohbet ederek rolü kapacak kadar samimi ve eforsuz bir duruşa sahip. Setlerden uzak olduğu zamanlarda kitap okumayı, analog fotoğraf çekmeyi ve memleketi İrlanda'daki dostlarıyla vakit geçirmeyi seçen genç yıldız, kariyeri büyüse de özel hayatını ve üretim biçimini göz önünde yaşamamayı tercih ediyor.
Son olarak Hamnet'te izlediğimiz Paul Mescal, bakışlarındaki hüzünlü derinliği güçlü bir ekran karizmasıyla harmanlayarak, hem bağımsız sinemada hem de büyük stüdyo yapımlarında aranan oyuncular arasında yer alıyor.
Nicholas Hoult
Doğum tarihi: 7 Aralık 1989 Hollywood kapısını açan dizi: Skins Sıçrama yaptığı Hollywood filmleri: Mad Max: Fury Road, X-Men serisi, The Favourite, Superman: Legacy Bugün: Gençlik fenomeni Skins'deki Tony Stonem karakteriyle adeta bir jenerasyonun çehresini değiştiren Hoult, çocuk yıldız lanetini kırarak Hollywood'un en eksantrik karakter oyuncularına ve James Gunn'ın yeni DC evrenindeki Lex Luthor gibi devasa başrollere uzanan muazzam bir kariyer inşa etti.
Birleşik Krallık'ın Berkshire kontluğunda büyüyen Nicholas Hoult, henüz 11 yaşındayken Nick Hornby uyarlaması Bir Erkek Hakkında'da (About a Boy) Hugh Grant'le paylaştığı başrolle çocuk yaşta büyük bir şöhret yakalasa da asıl küresel çıkışını, ikonik gençlik draması Skins'deki manipülatif ve karizmatik Tony Stonem rolüyle gerçekleştirdi.
Nicholas Hoult, Skins'de zeki, manipülatif, popüler ve karizmatik lise öğrencisi Tony Stonem rolündeydi (E4)
Ergenlik döneminin karmaşıklığını ekrana taşıyan Hoult, dizinin başarısının ardından Hollywood'un dikkatini çekerek çocuk yıldız imajını tamamen yıkan nadir aktörlerden biri olmayı başardı. Yakışıklı bir jön olarak kariyerine çok daha konforlu bir yoldan devam edebilecekken tekinsiz, tuhaf ve fiziksel olarak tanınmayacak hale geldiği rollere çekilen ünlü aktör, X-Men serisinin tüylü mavi canavarı Beast'e, Mad Max: Fury Road'daysa yüzü tamamen beyaza boyanmış, çılgın savaş çocuğu Nux'a hayat vererek farklı türlerdeki performanslarıyla dikkat çekti.
Guardian'a verdiği bir röportajda "Kariyerimde en çok hata yapmaktan korktuğum zamanlar, genellikle en doğru kararları verdiğim zamanlar oldu" sözleriyle kariyerinde güvenli tercihler yerine risk almayı seçtiğini anlatmıştı.
Ekran süresi kısa olsa bile yer aldığı her sahnede tüm dikkatleri üzerine çekme becerisiyle tanınan oyuncu, Sarayın Gözdesi'ndeki (The Favourite) peruklu, pudralı aristokrat Robert Harley rolüyle ve hiciv dehası The Great dizisindeki absürt Rus İmparatoru Peter performansıyla komedi ve dramı harmanlamadaki yeteneğini tüm dünyaya ilan etti.
Kariyeri boyunca disiplinli çalışmasıyla tanınan Hoult, rollerine hazırlanırken ayrıntılara büyük önem veriyor. Buna rağmen sinema sektörünün yalnızca dış görünüşe ve popülariteye odaklanan yönlerine her zaman mesafeli yaklaşmayı tercih etti.
Hollywood'un dayattığı pırıltılı ama bir o kadar da yıpratıcı şöhret kültürüyle kurduğu ilişkiyi GQ'ya verdiği bir röportajda şu sözlerle özetlemişti:
Eğer aynaya baktığınızda sadece Hollywood'un sizin hakkınızda ne düşündüğünü görüyorsanız, bu meslekte çok çabuk delirirsiniz. Benim için önemli olan tek şey kamera 'kayıt' dediğinde tamamen başka birine dönüşebilmenin verdiği o çocukça heyecan.
Çocukluğunda bale eğitimi alan, trombon çalabilen ve motor sporlarında profesyonel yarış lisansına sahip olan çok yönlü aktör, James Gunn imzalı Superman'de meşhur kötü adam Lex Luthor rolünü kaparak kariyer zirvelerinden birine ulaştı.
Özel hayatını gözlerden uzak yaşamayı tercih eden oyuncu, sosyal medyanın yarattığı sürekli görünür olma baskısından da uzak duruyor. Set dışındaki zamanını ailesiyle vakit geçirerek ve doğayla iç içe yaşayarak değerlendiren Hoult, klasik İngiliz beyefendisi duruşunu sıradışı karakter seçimleriyle birleştirerek kuşağının en dikkat çekici oyuncuları arasında yer almayı sürdürüyor.
Finn Wolfhard
Doğum tarihi: 23 Aralık 2002 Hollywood kapısını açan dizi: Stranger Things Sıçrama yaptığı Hollywood filmleri: O (It) serisi, Hayalet Avcıları: Öteki Dünya (Ghostbusters: Afterlife) ve Saturday Night Bugün: Stranger Things'de canlandırdığı Mike Wheeler karakteriyle henüz 13 yaşındayken küresel şöhrete kavuşan Wolfhard, çocuk yıldız olarak başladığı kariyerini popüler sinema projeleriyle sağlamlaştırırken, müzisyen ve yönetmen kimlikleriyle de çok yönlü bir sanatçıya dönüştü.
Kanada'nın Vancouver şehrinde büyüyen Finn Wolfhard, senarist babasının etkisiyle daha bebekken arka planda sürekli filmlerin döndüğü bir ev ortamında büyüdü. Henüz 9 yaşındayken yönetmen olmak istediğini fark eden Wolfhard, film setlerini yakından tanıyabilmek için Craigslist'teki ilanlara başvurarak oyunculuğa adım attı. Kısa süre içinde kamera önünde olmayı da en az yönetmenlik kadar sevdiğini keşfetti.
Stranger Things'de Finn Wolfhard, arkadaşlarına düşkünlüğü ve olayları çözmedeki kilit rolüyle dizinin ana karakterlerinden Mike Wheeler'ı canlandırmıştı (Netflix)
İlk ciddi deneyimini The 100'daki konuk rolüyle kazanan genç yetenek, her sabah karakterinin protez makyajı için saatlerce katlandığı zorlu süreci kariyerinin ilk ciddi sınavlarından biri diye anımsıyor. Daha ergenliğe bile adım atmadan dahil olduğu Stranger Things'in bir dünya fenomenine dönüşmesiyle spot ışıklarının merkezine yerleşen Wolfhard, bu popülariteyi Stephen King'in 2017 yapımı O (It) uyarlamasında geveze Richie Tozier rolündeki başarısıyla taçlandırdı. Küçük bir çocukken bile Nintendo oyunları oynayan ve plak biriktiren tam bir retro kültürü hayranı oyuncu, bu nostaljik eğiliminin kendisini Stranger Things ve Hayalet Avcıları (Ghostbusters) gibi dönem işlerine doğal olarak çektiğine inanıyor.
Kamera önündeki özgüvenli duruşuna rağmen aslında röportajlarda ve topluluk önünde son derece gergin hissettiğini belirten içe dönük aktör, sosyal medyaya mesafeli yaklaşırken vaktini yakın çevresiyle geçirmeyi tercih ediyor. Şöhret baskısını çok erken yaşta göğüsleyen genç yıldız, spot ışıkları altındaki hassas dengeyi bir röportajında şu sözlerle özetlemişti:
Eğer biri ünlü olmaktan tamamen memnun ve rahat olduğunu söylüyorsa, o kişi psikopattır. Kameralar önünde büyürken sınırları test etme veya hata yapma şansınız olmuyor. Bu yüzden odağımı sadece nihai hedefime, yani film çekmeye ve işimi hakkıyla yapmaya yönlendiriyorum.
Oyunculuğun yanı sıra müzik dünyasında da aktif bir kariyer sürdüren, Calpurnia ve The Aubreys gruplarıyla indie rock sahnesinde gitarist ve solist olarak adından söz ettiren Wolfhard, solo albüm projeleriyle de üretimlerine hız kesmeden devam ediyor. NME'ye verdiği röportajda, "Müzik ve oyunculuk arasında seçim yapmak istemiyorum çünkü ikisi de kimliğimin bir parçası" sözleriyle yaratıcı yaklaşımını özetlemişti.
Henüz 20'lerinin başında olmasına rağmen kısa filmler çeken, senaryolar yazan ve Hell of a Summer gibi bağımsız yapımlarda yönetmen koltuğuna oturarak çocukluk hayalini gerçeğe dönüştüren Wolfhard, kariyerini yalnızca oyunculukla sınırlamak istemediğini gösterdi.
Kendini popüler kültüre tamamen kaptırmadan müzik stüdyolarıyla film setleri arasında köprü kurmayı başaran genç aktör, kendi kuşağının dinamik ve vizyoner yaratıcılarından biri.
Asa Butterfield
Doğum tarihi: 1 Nisan 1997 Hollywood kapısını açan dizi: Sex Education Sıçrama yaptığı Hollywood filmleri: Çizgili Pijamalı Çocuk (The Boy in the Striped Pyjamas), Hugo, Our Hero, Balthazar Bugün: Sex Education dizisindeki Otis Milburn rolüyle yetişkinlik kariyerinde küresel bir fenomene dönüşen Butterfield, çocuk yaşta adım attığı Hollywood dünyasındaki yerini perçinleyerek jenerasyonunun en popüler ve saygın İngiliz aktörlerinden biri olmayı başardı.
Londra'da büyüyen Asa Butterfield, oyunculuğa ilkokul yıllarında başladı ve henüz 10 yaşındayken rol aldığı Çizgili Pijamalı Çocuk'la geniş kitlelerin dikkatini çekti. Martin Scorsese'nin Oscar ödüllü filmi Hugo'da başrolü kaparak Hollywood'un parlak çocuk yıldızlarından birine dönüşen Butterfield, Netflix'in hit gençlik dizisi Sex Education'daki Otis Milburn karakteriyle dünya çapında tanınan bir yıldıza dönüştü.
Asa Butterfield, Netflix'in kült gençlik dizisi Sex Education'da sosyal açıdan çekingen ama duygusal zekası yüksek Otis Milburn'ü canlandırmıştı (Netflix)
NME'ye verdiği bir röportajda, "Her zaman biraz inek ve içe dönük biri oldum, bu yüzden Otis'in bazı yönlerini anlamak benim için çok kolaydı" sözleriyle karakterle kurduğu bağı anlatmıştı.
Butterfield, bir dönem Marvel Sinematik Evreni'nin yeni Örümcek Adam'ı olmaya en yakın isimlerden biri olarak görülüyordu. Ancak rol son anda Tom Holland'a gitti. Oyuncu daha sonra bu hayal kırıklığının kariyerinde beklenmedik kapılar açtığını söyleyecekti. Kaybettiği rolün kariyerini nasıl farklı bir yöne taşıdığını anlatırken şu sözleri kullanmıştı:
Bazen çok istediğiniz bir rol olur, senaryoyu çok seversiniz ve tüm kalbinizi ortaya koyarsınız ama yine de seçilemezsiniz. Bu durum gerçekten çok can sıkıcı olsa da sonunda hep çok daha iyi bir şeyin çıkacağını fark ettim ve nitekim Örümcek Adam rolünü kaybetmem sayesinde Sex Education dizisinde oynayabildim.
Kamera önündeki çekingen ve melankolik duruşunun aksine gerçek hayatta büyük bir bilgisayar oyunu tutkunu olan Butterfield, espora olan ilgisiyle de tanınıyor. İnternette "Stimpy" takma adıyla bilinen oyuncu, Super Smash Bros. turnuvalarında da yarıştı. Oyunculuğun yanı sıra müzik yapımcılığıyla ilgilenen Butterfield, yaratıcı yönünü farklı alanlarda geliştirmeyi sürdürüyor.
Çocuk yaşta gelen şöhrete rağmen göz önünde yaşamayı hiçbir zaman çok sevmediğini söyleyen oyuncu, boş zamanlarında kitap okumayı ve uzay bilimleriyle ilgili içerikleri takip etmeyi seviyor. Şöhretin ve sosyal medyanın yarattığı gürültüden uzak kalmaya çalışan Butterfield, özel hayatını mümkün olduğunca gözlerden uzak yaşamayı tercih ediyor.
Oyuncu son yıllarda kariyerini farklı türlerdeki projelerle çeşitlendirmeyi sürdürüyor. Netflix'in psikolojik gerilim dizisi Unchosen ve prömiyerini Tribeca Film Festivali'nde yapan bağımsız kara komedi Our Hero, Balthazar gibi yapımlarda rol alan Butterfield, ayrıca Duncan Jones'un çizgi roman uyarlaması animasyon bilimkurgu Rogue Trooper'ın seslendirme kadrosunda da yer alıyor.
Çocuk yıldızlıktan yetişkin oyunculuğa geçişi başarıyla tamamlayan Asa Butterfield, bugün hem bağımsız yapımlarda hem de büyük stüdyo projelerinde yer alırken, kuşağının en istikrarlı ve en sevilen Britanyalı oyuncularından biri olarak kariyerine devam ediyor.
Independent Türkçe
Düşmanlara zarar verme büyüsü içeren Roma tableti keşfedildihttps://turkish.aawsat.com/ya%C5%9Fam/5286009-d%C3%BC%C5%9Fmanlara-zarar-verme-b%C3%BCy%C3%BCs%C3%BC-i%C3%A7eren-roma-tableti-ke%C5%9Ffedildi
Mısır üslubunda Antik Yunanca yazılmış Heerlen lanet tableti, tanrılara ve iblislere sesleniyor (Elke Fuchs/Papiroloji Enstitüsü/Heidelberg Üniversitesi)
Düşmanlara zarar verme büyüsü içeren Roma tableti keşfedildi
Mısır üslubunda Antik Yunanca yazılmış Heerlen lanet tableti, tanrılara ve iblislere sesleniyor (Elke Fuchs/Papiroloji Enstitüsü/Heidelberg Üniversitesi)
Hollanda'da keşfedildikten sonra çözümlenen bir Roma tabletinin, düşmanlara zarar vermek amacıyla tanrıları ve iblisleri çağırmaya yönelik "sihirli" büyüler içerdiği ortaya çıktı.
Eser, Hollanda'nın Heerlen belediyesindeki Aşağı Germania adlı Roma eyaletine ait bir arkeolojik kazı alanında bulundu.
Yaklaşık 9,3'e 4,8 santimetre boyutlarındaki tablette, o dönemde yaygın olan Latince değil, Mısır üslubuyla yazılmış Antik Yunanca metinler yer aldığı tespit edildi.
Heidelberg Üniversitesi Papiroloji Enstitüsü'nden araştırmacılar, tablette üç farklı karakter grubunun kullanıldığını saptadı.
Bu tür lanet tabletleri genellikle ağır, dokununca serin bir his veren, işlenmesi kolay ve "bağlayıcı" özellikler barındırdığına inanılan bir malzeme olan kurşundan yapılır.
Daha küçük lanet tabletlerine büyüler veya bağlayıcı tılsımlar yazılarak daha sonra bunlar mahkemedeki rakiplerini, atletik veya romantik rakipleri etkilemek ya da "bağlamak" amacıyla toprağa gömülürdü.
Araştırmacılar Heerlen tabletini, 2. yüzyılda eski Roma askeri yerleşimi Coriovallum'un bulunduğu Belediye Binası meydanının altındaki bir çukurda keşfetti.
Bilim insanları yazıyı açığa çıkarmak için değişken ışıklandırma kullanarak yazıtın çok sayıda fotoğrafını çeken bilgisayar destekli bir fotoğraf tekniği kullandı.
Daha sonra tek tek çekilen fotoğraflar dijital ortamda tek bir görüntü haline getirilerek yüzeydeki en küçük ayrıntıların bile net bir şekilde ortaya çıkması sağlandı.
Tabletin, çeşitli tanrılara ve iblislere Mısır tarzında seslendiği ancak Antik Yunanca yazıldığı tespit edildi.
Bu, Kuzey Avrupa'da bulunan Latince yazılmış diğer lanet tabletlerinin çoğundan belirgin şekilde ayrılıyor.
Heerlen tabletinde köleler diye anılan iki erkek ve iki kadının isimleri de yer alıyordu.
Heidelberg'den papirolog Rodney Ast, "Bu tablet ya bu 4 köleye yönelik bir lanet ya da onların adına adı belirtilmeyen bir kişiye yönelik bir lanet olarak kullanıldı" diyor.
Kölelerin ismi yazılırken erkeklerde Latince, kadınlarda ise Yunanca gibi farklı dillerin kullanılması da araştırmacıların ilgisini çekti.
Papiroloji Enstitüsü'nden araştırma görevlisi Julia Lougovaya şu ifadeleri kullanıyor:
İki kadından birinin yazıtın yazarı olduğu ve bu tür lanetler aracılığıyla ilahi güçlerle iletişim kurulabildiğine dair inancı Roma Mısırı'ndan getirdiği ihtimali elenemez.
Lanet tableti, Roma Mısırı'nda büyünün önemli bir rol oynadığının da göstergesi.
Koruma ve şifayla ilgili bazı uygulamalar resmen tanınıp dini yaşamın parçası kabul edilirken, kişinin kendi çıkarları için ve başkalarının zararına gerçekleştirdiği uygulamalar ise gizlice yapılıyordu.
Heidelberg Üniversitesi'nden Mısırbilimci Joachim Quack şunları söylüyor:
Milattan sonraki ilk yüzyıllarda Yakın Doğu, Mısır, Yahudi ve hatta bazen Hıristiyan gelenekleri giderek birbirine karışarak o dönemin tüm Roma İmparatorluğu'na yayıldı. Heerlen'deki bu keşif, bu gelişmeyi etkileyici bir şekilde vurguluyor.
Independent Türkçe
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة