İsrail’in ABD-Çin ikilemi: Washington’a sadakat göstermek mi Pekin ile ittifak kurmak mı?

İsrail’in ABD-Çin ikilemi: Washington’a sadakat göstermek mi Pekin ile ittifak kurmak mı?
TT

İsrail’in ABD-Çin ikilemi: Washington’a sadakat göstermek mi Pekin ile ittifak kurmak mı?

İsrail’in ABD-Çin ikilemi: Washington’a sadakat göstermek mi Pekin ile ittifak kurmak mı?

İmil Emin
ABD’nin Demokrat Başkanı Joe Biden yönetimi döneminde Washington’dan Tel Aviv’e yönelik siyasi yollardaki gidişat pek iyi değil gibi görünüyor. Beyaz Saray’ın İsrail Başbakanı'nı ancak iki haftayı aşkın bir süre sonra araması, Binyamin Netanyahu başkanlığındaki İsrail yönetimini rahatsız etmiş olmalı. Bu durum, özellikle Çin’in başta bol nakit rezervi olmak üzere elindeki ekonomik caydırıcı araçlarla şimdi ve gelecekte bir kutup olmasına yönelik yeni bir acil durum değişikliği açısından ABD ile İsrail arasındaki organik ilişkide neler olduğunun sorgulanmasına neden oldu. Peki, hikaye nerede başlıyor?

Gelişen Tel Aviv ve Pekin dinamizmi
Tel Aviv Üniversitesi Ulusal Güvenlik Araştırmalar Enstitüsü Şubat ayının ilk haftasında, Pekin ile Tel Aviv arasındaki yeni ilişki hakkında, son yirmi yılda gelişen ve karşılıklı olarak büyük ekonomik çıkarlara dayanan ilişkinin dinamiklerini açıklığa kavuşturan önemli ve heyecan verici bir rapor yayınladı. Rapor aynı zamanda “Pekin ve Tel Aviv arasındaki ilişki, yaklaşık seksen yıldır ABD’nin Ortadoğu'daki varlığının doğal tezahürü olan İsrail ile ABD arasındaki organik ve dogmatik bağı kötüleştirebilir mi? İsrail ve Çin arasındaki modern iş birliğinin özellikleri neler?” gibi Washington için rahatsız edici olan soruları da ortaya çıkardı.

Karşılıklı ekonomik çıkarlar
Napolyon Bonapart’ın bir zamanlar söylediği gibi sadece ordular mideleri üzerinde yürümezler, insanlar da böyledirler. Bu nedenle, Tel Aviv ile Pekin arasındaki ticari ilişkiler ve karşılıklı her türlü ekonomik iş birliği, İsrailliler ve Çinliler için büyük önem taşıyor gibi görünüyor.
İki ülke arasındaki ticari uçuşlar beş yıl önce başladı. Tel Aviv, turizm açısından gözünü Çin pazarına dikerken Çinli turistleri ağırlamak için farklı programlar geliştirdi.
 İki ülke arasındaki uçuşların rahatlığı, iş insanlarının seyahat etmesini kolaylaştırırken İsrail'e muazzam bir kazanç getirecek ve böylece bir milyar üç yüz milyon tüketicinin olduğu Çin pazarlarına açılmasını sağlayacaktır. Tel Aviv’in gözünü başka önemli iş birliği alanlarına dikip dikmeyeceğinden ise daha sonra bahsedeceğiz. İki ülke arasındaki ilişki aynı zamanda Çin için özellikle İsrail'in kendisini Asya, Afrika ve Avrupa arasında önemli bir buluşma noktası haline getiren coğrafi konumundan ötürü, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınından büyük ölçüde etkilenen İpek Yolu Girişimi’ni desteklemek için altın bir fırsat.
Ellerindeki tüm kartları kullanma konusunda yetenekli olan Çinliler, son zamanlarda İsrail'e, Avrupa Birliği (AB) ve Kanada ile birlikte teknik iş birliği ve karşılıklı ticaret alanında bir avantaj sağladılar.

Kaçırılmayan siyasi ufuklar
Ne kadar önemli de olsa iki ülke arasındaki ilişkilere sadece mali veya ekonomik açıdan bakmak mümkün değildir. Çünkü siyaset, en önemli boyut olmaya devam ediyor. Siyaset ve ekonomi arasında her zaman iç içe geçmiş ve ayrılmaz bağlar vardır.
İsrail ise Çin'i ikinci küresel kutup olarak görüyor. Burada ABD ile tartışması veya tartışmamasının herhangi bir önemli yok. İsrail açısından önemli olan en büyük çıkarı elde etmek ve 2030 yılına kadar dünyanın ekonomik açıdan birinci sırasına yerleşmesi beklenen bir ülkeyle en yakın ilişkileri kurmaktır.
Gelişmiş bir bilim ve araştırma üssüne sahip olan İsrail, Çin'in üretimini geliştirmesine ve dünya pazarlarını kendi ürünleriyle doldurmasına yardımcı olacak daha fazla araca ihtiyaç duymasından yola çıkarak iki ülke arasındaki ilişkinin kaderini ve nelerin olabileceğine dair net bir okuma yapmış da olabilir.
Çin, hayalperest değil, pragmatik bir ülke olduğundan İsrail’i iki açıdan Aşil’in topuğu olarak görüyor. Bunlardan ilki konumu ve bu konum aracılığıyla Ortadoğu ve Afrika’nın yanı sıra Akdeniz'in diğer tarafında Avrupa ile iletişimi kolaylaştıran başta Hayfa Limanı olmak üzere İsrail limanlarının olmasıdır.  Ancak ortada daha önemli bir siyasi boyut daha var. O da Çin’in İsrail’i ABD’nin siyasi ve askeri ajanı olarak görmesidir. İlişki ağları dokuma ve iletişim hatları kurma konusunda yetenekli olan Çinliler, İsrail'in Washington ile ilişkilerini, yeri geldiğinde Pekin'e bir şekilde faydası olabilecek ek değer olarak görüyorlar.

Çin, İsrail için bir fırsat ve ABD için bir tehdittir
 Eski ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, geçtiğimiz Haziran ayında İsrail’e yaptığı ziyaret sırasında, Çin ile iş birliği yapması nedeniyle İsraillilere yazılı oalarak güçlü bir uyarı mesajı gönderdi. Pompeo mesajında, “Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) İsrail altyapısına ve İsrail iletişim ağlarına erişiminin olmasını istemiyoruz. Çünkü bu İsrail halkına ve Washington ile Tel Aviv arasındaki iş birliğine yönelik bir tehdittir” ifadelerine yer verdi.
Peki, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun hükümeti bu uyarıyı dikkate aldı mı?
İsrail bu uyarıyı dikkate almazken Pompeo'nun ziyaretinden sadece iki hafta sonra, Netanyahu hükümeti, Hong Konglu CK Hutchison Grubu’nun 1,5 milyar dolar değerindeki bir deniz suyu arıtma tesisi inşası ihalesini onayladı. Bunun son proje olmayacağı da aşikar. Çinli inşaat şirketlerinin İsrail'de hafif raylı sistemlerden 5G ağlarına kadar uzanan altyapı projeleri için teklif vermesi bekleniyor. Çinli girişimcilerin, İsrail'deki yapay zeka şirketlerine milyarlarca dolar yatırım yapmak istediği de çok iyi biliyor.

Peki ya İsrail’in mesajı ABD’ye ulaştı mı?
İsrail'in eski Washington Büyükelçisi Michael Oren, İsrail ile ABD arasında Pekin ile ilgili algı farkı olduğunu söylüyor. Oren,  “İsrail, Çin'i bölgesel ve uluslararası varlığını güçlendirmek için umut verici bir fırsat olarak görürken, ABD, Çin'i dünyanın tek taraflı kutupluluğuna yönelik mevcut ve yaklaşan bir tehdit olarak görüyor” yorumunda bulundu.

Washington’ın Pekin ile Tel Aviv arasındaki ilişkilerin güçlenmesine yönelik korkuları
ABD’nin İsrail-Çin yakınlaşması konusundaki korkularından bahsetmek için ayrı bir araştırma yapmak gerekse de bizce Washington'ın öfkesinin nedenini açıklayan iki ana noktaya değinmek de mümkündür. Bunlardan ilki, Çin’in askeri ve endüstriyel statüsünü yükseltme bahanesiyle İsrail şirketlerine ve  teknolojisine yaptığı yatırımdır. Çin, şimdiden Hayfa’da yeni bir liman inşa etmek için yatırım yaptı bile. Bu durum, ABD’nin Altıncı Filosu’na ait gemilerin bu limanı güvenli bir şekilde ziyaret etmeleri konusunda endişelere yol açıyor. İsrail'in son zamanlarda ABD’nin limanda inceleme yapmasını reddetmesi de Amerikalı üst düzey stratejistler arasında İsrail ile uzun vadeli ittifak açısından alarm durumuna geçilmesine neden oldu. Çok sayıda Amerikalı güvenlik analisti, Pekin'in stratejik güvenlik projelerinde ilerleme kaydettiği bilgi teknolojisi göz önüne alındığında özellikle Hayfa Limanı'nın modernize edilmesi ve yönetilmesi projesi başta olmak üzere İsrail’deki altyapı alanındaki çalışmalarının endişe verici bir rol oynadığına inanıyorlar.
Amerikalıları endişelendiren bir diğer faktör de İsrail'in gelişmiş askeri teknolojisinin Çinlilerin eline geçeceği korkusu olabilir. Herkes, 1990'ların sonlarında, eski ABD Başkanı Bill Clinton yönetiminin İsrail'i, Falcon erken hava uyarı ve kontrol sistemlerinin Çin'e satışı ile ilgili anlaşmadan geri adım atmazsa ciddi sonuçları olabileceğine dair uyardığı hikayeyi hatırlıyordur. Ne var ki dönemin İsrail Başbakanı Ehud Barak, anlaşmayı iptal ederek Çin'i kızdırmıştı. Bu durum, George W. Bush’un birinci başkanlık dönemi sırasında, dönemin İsrail Başbakanı Ariel Şaron'un 2004 yılında ABD’nin güçlü baskısı nedeniyle Çin ile yapılan ‘Harpy’ adlı keşif uçağı satış anlaşmasını iptal etmek zorunda kalmasıyla bir kez daha tekrarlandı.

Tel Aviv bu şekilde Washinton’a baskı mı yapıyor?
Siyaset, müttefikler ve dostlar arasında bile bir çekişme oyunudur. Dolayısıyla ufukta “Tel Aviv, Pekin ile ilişkisini güçlendirmekle tehdit ederek Washington'a baskı mı yapıyor?” sorusu beliriyor.
Öncelikle İsrail-ABD ittifakının mevcut atmosferinin, geçtiğimiz yüzyılın ortalarından bu yana aynı olmadığı unutulmamalıdır. Biden yönetimi ve gelecekteki planları ile ilgili birkaç önemli konu var. Özellikle iktidardaki Demokrat Parti içindeki, İsrail ile ilişkilerin mutlakıyetine inanmayan sol eğilimli ilerici kanadın varlığı çerçevesinde Biden’ın çevresindekiler, İsrail ilişkileri konusunda hemfikir görünmüyorlar.
İsrail'in bugün Biden yönetiminin kendisine baskı uygulayacağından korktuğu ilk konu, Filistin meselesinin çözümü konusudur. Tel Aviv’de herkes bundan kaçınırken, Biden'ın İsrail’in yanında bağımsız bir Filistin devleti kurulması fikrine daha yakın olduğunu biliyor.
İkinci konu ise İran'ın nükleer programıyla ilgili. Biden yönetiminin, eski Başkan Donald Trump'ın tek taraflı olarak çekildiği nükleer anlaşmayı yeniden canlandırma niyetinde olduğu açık. İsrail, Biden'ın bu niyetine olan öfkesini gizlemiyor ve bunu kabul edilemez buluyor. Bu nedenle İsrail Genelkurmay Başkanı Aviv Kochavi'nin yakın zamanda nükleer anlaşmayı ‘taktik ve stratejik açıdan kötü’ olarak nitelendirmesi de bir tesadüf değildir.
Netanyahu hükümeti, Biden yönetiminin İsrail'in istek ve yönelimlerini ciddiye alması için, modern Amerikan teknolojisinin, özellikle de askeri teknolojisinin Pekin'e sızmasından kaynaklanabilecek büyük risklere rağmen Çin ile iş birliğini güçlendirerek ABD’yi zor bir seçim yapmaya zorlamayı ciddi ciddi düşünüyor gibi görünüyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Şemseddin: Şiilerin kendi ülkeleri içinde ayrı bir proje oluşturması caiz değildir

Lübnan İslam Şii Konseyi Başkanı merhum Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin
Lübnan İslam Şii Konseyi Başkanı merhum Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin
TT

Şemseddin: Şiilerin kendi ülkeleri içinde ayrı bir proje oluşturması caiz değildir

Lübnan İslam Şii Konseyi Başkanı merhum Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin
Lübnan İslam Şii Konseyi Başkanı merhum Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin

Şarku’l Avsat, cumartesiden itibaren, Lübnan İslam Şii Yüksek Konseyi Başkanı merhum Şeyh Muhammed Mehdi Şemseddin ile 1997 yılında Hizbullah çevresine yakın isimler arasında yapılan kapsamlı bir söyleşinin tam metnini yayımlıyor.

Metin, Şiilerin yaşadıkları ülkelerde entegrasyonu esas alan bir perspektif sunması ve İran’a bağlı siyasi projelere karşı net bir tutum içermesi bakımından öne çıkıyor. Bu görüşleri nedeniyle Şeyh Şemseddin, Hizbullah ve Emel Hareketi’ne yakın çevreler tarafından uzun süre dışlanmış, Beyrut’un güney banliyösü Haret Hreyk’ten ayrılarak bölge dışında yaşamaya mecbur kalmıştı.

Merhum Şeyh’in oğlu İbrahim Muhammed Mehdi Şemseddin’in, söz konusu söyleşi metnini “Lübnanlı ve Arap Şiiler: Ötekiyle İlişki ve Öz-Kimlik” başlıklı bir kitapta yayımlaması planlanıyor. Şarku’l Avsat, Lübnanlı Şii din adamının vefatının 25. yıl dönümüne denk gelen 10 Ocak Cumartesi vesilesiyle metinden geniş alıntılar yayımlıyor.

İlk kez gün yüzüne çıkan söyleşide Şeyh Şemseddin’in ele aldığı başlıca hususlar şöyle özetleniyor:

*Başkalarının çıkar düzenini kendi özel çıkar yapınızla tehdit etmediğiniz sürece, size karşı çıkanların sayısı az olur

*Devletlerinize entegre olun… Halklarınızla bütünleşin… Kendi çıkar düzenlerinize uyum sağlayın… Özel bir çıkar sistemi kurmayın… Başkalarının kuşkularını tahrik etmeyin… Yasalarınıza saygı gösterin.

*Mesajım, Şiileri kendi toplumları ve ümmet içinde kabul edilir kılmaktır. Başka bir devletin koruması altında oldukları için değil, bizzat kendileri olarak kabul edilmelerini istiyorum.

*Şiilerdeki dışlanmışlık duygusu, dünyanın onlara karşı olmasından değil, onların dünyaya karşı durmasından kaynaklanıyor. Görevlerimden biri, Şiileri dünyaya karşı olma psikolojisinden çıkarmaktır.

*İran’ın Mısır’da ya da başka bir yerde kendine bağlı bir yapı kurması benim meselem değildir; İran kendi işini kendi görür.

*Şiiler, Müslümanların beşte birini oluşturur; görevim, onları mezhepçi siyasetten uzak biçimde kendi toplumlarıyla dostane ilişkiler içine sokmaktır.

*Türkiye’deki, Azerbaycan’daki ya da Hint alt kıtasındaki Şiiler, İran’a değil kendi ülkelerine, halklarına ve kimliklerine aittir. İran onlar için ne siyasi ne de dini bir otoritedir.

*Şiilerin kendi ülkeleri içinde özel bir proje oluşturması caiz değildir.

*Şiiler için en doğru yönetim anlayışı, bulundukları ülkeye entegre olmaktır; ayrı ve gizli çıkar sistemleri oluşturmanın hiçbir faydası yoktur.

*Şiilerin gücü, İran’a bağlı ayrı bir cemaat haline gelmelerinde değil, İslam’ın bütününe entegre olmalarındadır.

*Vatandaşlık, hilesiz ve samimi olmalıdır; Sünni ya da Hristiyan’ın malını helal sayan sahte fetvalar haramdır.

*Zalim yönetici ve zulüm düzeni kavramları modern devlette geçerliliğini yitirmiştir; modern devlet meşru bir mülkiyete sahiptir ve onun malını zimmete geçirmek, yasaları çiğnemek ve kamu düzenini bozmak haramdır.


Herzog ve Netanyahu anlaşması İsrail'de bomba etkisi yarattı: Af karşılığında cumhurbaşkanlığı

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 13 Ekim 2025'te Ben Gurion Havalimanı'nda ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog arasında (AP)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 13 Ekim 2025'te Ben Gurion Havalimanı'nda ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog arasında (AP)
TT

Herzog ve Netanyahu anlaşması İsrail'de bomba etkisi yarattı: Af karşılığında cumhurbaşkanlığı

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 13 Ekim 2025'te Ben Gurion Havalimanı'nda ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog arasında (AP)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 13 Ekim 2025'te Ben Gurion Havalimanı'nda ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog arasında (AP)

İş adamı Moti Sander, Yitzhak Herzog ve Binyamin Netanyahu'nun beş yıl önce bir anlaşma yaptığını ve bu anlaşma uyarınca Herzog'un cumhurbaşkanı seçilmesi karşılığında Netanyahu'ya yolsuzluk suçlamalarından yargılanmasını engelleyecek bir af verileceğini açıklayarak, siyasi bir bomba attı. Birçok uzman, bu ifşanın, ABD Başkanı Donald Trump'ın müdahalesiyle zirveye ulaşan af çabalarını rayından çıkarabileceğini vurguladı.

Sander, uluslararası düzeyde elektronik sektöründe çalışan önemli bir iş adamı. İsrail, Romanya ve Yunanistan'daki seçim kampanyalarında stratejik danışmanlık yapıyor. Ehud Barak'ın 1999'da başbakan seçildiği kampanyayı yönetti. Ancak Netanyahu ve Herzog dahil olmak üzere sağ ve sol kanattaki birçok önde gelen politikacı ile yakın ilişkileriyle tanınmaktadır.

Sander Channel 12 ile dün gece yaptığı uzun röportajda, Netanyahu'ya yolsuzluk suçlamaları nedeniyle hapse girmesini önleyecek bir anlaşmayı kabul etmesi için yaklaştığını ve eşi Sara Netanyahu'yu da bunu kabul etmeye ikna ettiğini açıkladı: “Ona, ‘Bibi hapse girecek. Onu haftada bir kez ziyaret edeceksin. Her seferinde medya da sana eşlik edecek. Buna dayanamayacaksın. Bu işi bitirelim. Dava mahkemede düşecek ve o cezadan feragat edecek’ dedim. O ağlıyor ve bağırıyordu. Ama Bibi onun elini tuttu ve ‘Moti bizim için en iyisini istiyor. Ona kızma’ dedi.” Herzog, "Herzog, Netanyahu'nun affını gerektiren anlaşma karşılığında, onu başkanlık için destekleyeceği önerisiyle beni Bibi'ye göndermişti. Herzog, Netanyahu'nun sağ kanadın çoğunluğunun destekleyeceği başka bir Likud adayını öne çıkarmasından korkuyordu. Hatta Netanyahu'nun kendisinin başkanlığa aday olacağından korkuyordu, çünkü İsrail yasalarına göre başkan yargılanamaz. Bu göreve seçilmesi, yargılanmasını durduracaktı. Bu yüzden beni anlaşmayı sonuçlandırmam için gönderdi."

de
Tel Aviv'de Netanyahu'nun af talebine karşı düzenlenen protesto sırasında, bir gösterici İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog'u tasvir eden maske takarken, diğeri Netanyahu'yu tasvir eden bir maske takarak ona muz yediriyor (Arşiv- Reuters)

Sander, bir soruya yanıt olarak Herzog, İsrail Devleti ve yasalarına hakaret edecek şekilde Netanyahu'yu yatıştırma konusunda çok ileri gittiği için bu skandalı şimdi ifşa etmeye karar verdiğini söyledi. Bugün, suçunu kabul etmeden ve cezadan feragat etmeden ona af vermek istiyor. Bu kabul edilemez.

Herzog, Sander'ın skandalı ortaya çıkaracağını biliyordu, bu yüzden adamları ona karşı kışkırtma ve Alzheimer hastalığına yakalandığı suçlamasında bulunmaya başladılar. Likud partisi, Sander'ı açıkça yalan söylemekle suçlayan bir açıklama yayınladı. Sander ise şu yanıtı verdi: "Arkadaşım Herzog'un benim hakkımda bu kadar aşağılık bir şekilde yalan söylemesi üzücü. Gerçekten hastayım. Bir yıl önce doktor bana Alzheimer'ın erken belirtilerine sahip olduğumu söyledi. Ancak doktor durumumu takip etti ve bunun kalıcı etkisi olmayan geçici bir evre olduğunu tespit etti. İtibarımı zedelemeye çalışıyorlar."

Şöyle devam etti: “Netanyahu benim hakkımda yalan söylüyor, bu normal ama yalanları inandırıcı değil. Bizi tanıyan herkes kimin dürüst, kimin yalan söylediğini bilir.” Şöyle sürdürdü: "İlkeler diye bir şeyin varlığını anlamıyorlar. Devlet aleyhine işlenen böyle bir suçta ortak olamam. Netanyahu'nun hapse girmesini önlemek ve Herzog'un affetmesi için kişisel olarak mücadele etmeye hazırım. Ancak bunun koşulu, yasalara, mantığa ve kararın saflığına uygun olarak yapılmasıdır. Mahkeme İsrail'e ciddi zarar veriyor ve durdurulması gerekiyor. Ancak kurallara uygun olarak. Netanyahu suçlamayı kabul eder, evine gider ve hükümetten ayrılır. Hapishanede tek bir gün bile geçirmeden evine gider.

Uzmanlar ve yorumcular, bu gelişmenin artık af olasılığını tamamen ortadan kaldıracağına inanıyor. Eğer Herzog böyle bir anlaşma temelinde seçilmişse, İsrail'de resmi ve tarafsız bir makam olarak kabul edilen cumhurbaşkanlığı kurumunu zayıflatır. Herzog'un eli kolu bağlı kalacak ve bu koşullar altında Trump'ın talebine uyarak Netanyahu'yu affetmesi daha da zorlaşacaktır.


Washington'ın yardımları askıya almasının ardından Somali ile ABD arasındaki ilişkiler en düşük seviyesine geriledi

Washington'daki ABD Dışişleri Bakanlığı binası (Reuters)
Washington'daki ABD Dışişleri Bakanlığı binası (Reuters)
TT

Washington'ın yardımları askıya almasının ardından Somali ile ABD arasındaki ilişkiler en düşük seviyesine geriledi

Washington'daki ABD Dışişleri Bakanlığı binası (Reuters)
Washington'daki ABD Dışişleri Bakanlığı binası (Reuters)

Somali ile ABD arasındaki ilişkiler, Washington’ın Mogadişu’daki hükümetin yararlandığı ek yardımları durdurmayı planladığını açıklamasının ardından en düşük seviyesine geriledi. Bu gelişme, tonlarca gıda yardımının akıbetine ilişkin yaşanan anlaşmazlık ortamında meydana geldi.

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın dış yardımlardan sorumlu müsteşarı, çarşamba günü X platformunda yaptığı paylaşımda, Somalili hükümet yetkililerinin Washington tarafından finanse edilen Dünya Gıda Programı’na (WFP) ait bir depoyu tahrip ettiğini ve savunmasız Somalililer için bağışçılar tarafından sağlanan gıda yardımlarına yasa dışı şekilde el koyduğunu belirtti.

Yetkili, bu nedenle Washington’ın Somali’ye yönelik yardımlarını askıya alacağını ifade etti. Yardımların parasal değerine ilişkin ise henüz net bir bilgi verilmedi.

Somali Dışişleri Bakanlığı ise dün, ABD tarafından sağlanan yardımların çalındığı yönündeki iddiaları yalanladı ve söz konusu yardımların halen WFP’nin kontrolünde olduğunu açıkladı.

Bakanlık, ana yardım deposunun bulunduğu Mogadişu Limanı bölgesinde, ‘mavi depo’ olarak bilinen tesiste genişletme ve rehabilitasyon çalışmalarının sürdüğünü bildirdi. Açıklamada, bu çalışmaların insani yardımların muhafazası, yönetimi veya dağıtımını etkilemediği vurgulandı.

yjuı
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Mogadişu'daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda bulunan ofisinde Reuters'e verdiği röportajda (Reuters – Arşiv)

WFP adına konuşan bir sözcü, liman yetkililerinin mavi depoyu yıktığını, WFP’nin ise bu sorunun çözümü ve yardımların güvenli şekilde depolanmasının sağlanması için yetkililerle iş birliği yaptığını söyledi.

Reuters’ın incelediği ve Mogadişu Limanı İdaresi tarafından düzenlenen bir teslimat belgesinde, çarşamba günü itibarıyla, daha önce mavi depodan başka bir depoya taşınan gıda maddelerinin WFP tarafından teslim alındığı belirtildi. Belgenin Somali’deki bir WFP yetkilisi tarafından imzalandığı görülürken, el yazısıyla eklenen bir notta, laboratuvar incelemesinin gıdaların insan tüketimine uygun olduğunu teyit etmesinin ardından nihai teslim almanın onaylanacağı ifade edildi.

ABD Dışişleri Bakanlığı da çarşamba günü yaptığı açıklamada, yardımların yeniden başlatılmasının, Somali hükümetinin sorumluluk üstlenmesi ve durumu düzeltmeye yönelik adımlar atması şartına bağlı olacağını bildirdi.