Türkiye, PKK'ya büyük darbe vurmak için gözünü Irak'ın daha güneyine dikti: Telafer'de askeri üs kurmak mümkün mü?

Arşiv
Arşiv
TT

Türkiye, PKK'ya büyük darbe vurmak için gözünü Irak'ın daha güneyine dikti: Telafer'de askeri üs kurmak mümkün mü?

Arşiv
Arşiv

Gara'da 13 rehin, 3'ü de özel herakatçı olmak üzere 16 "şehidin" gelmesinden sonra Türkiye'nin, Irak'ın daha içlerinde yeni askeri üsler oluşturması gerektiği tartışılmaya başlandı.
Özellikle de olası bir Sincar (Şengal) operasyonu için Türkmen kenti Telafer'de bu iş için bulunmaz "Hint kumaşı" gösteriliyor.
Kimi stratejist ve emekli askerlerin gündeme getirdiği önerinin hayata geçirilmesi, kimisine göre kolay, kimisine göre ise imkansız. 
Bilindiği üzere Türkiye ile Irak'ın hudut uzunluğu 380 kilometre. İki ülke arasındaki hududu belirleyen sıra dağlar ve derin vadiler var. 
Dağlık alanı mekan edinen PKK, yaklaşık 40 yıldır Türkiye sınırları için bir tehdit unsuru olarak görülüyor. 
Türkiye son yıllarda geliştirdiği insansız hava araçları (İHA) ve silahlı insansız hava araçlarıyla (SİHA) eskiden PKK'nın kontrol ettiği alanları büyük bölümde temizlediği ve Irak'ın 40 kilometre güneyine inerek denetimi ele geçirdiği ifade ediliyor. 
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı'nın daha önce yayımladığı haritaya göre eskiden beri PKK'nın büyük kamplarının bulunduğu Sidekan, Kanireş, Haftanin, Batufa, Metina, Sine, Avaşin, Basyan ve Hakurk'ta artık Türkiye hakim. 

Türkiye, SİHA'larla vurdukça PKK güneye iniyor
Bölge insanlarına göre artık bir hat bile oluşmuş durumda. Zaho'da başlayıp Amediye, Soran, Behdinan, Çoman'dan devam eden ve Hacı Omeran'a kadar süren yolun kuzeyinde Türkiye istediği operasyonu yapabiliyor. 
Durum böyle olsa da tehdidin bertaraf edilmesinden yeterli görünmüyor. Güneye indiği ifade edilen PKK'nın şu andaki faaliyet alanlarına operasyon düzenlenmesi gündeme getiriliyor. 
Bunun için de Kandil ve Şengal'e (Sincar) operasyonlarından söz konusu ediliyor. Şengal, Türkiye'nin güney sınırına (Haburdan) 100 kilometre güneyde yer alıyor. Kandil ise Şemdinli'den 90 kilometre uzakta ve İran-Irak sınırında.
Sincar'a bir operasyon yapılabilmesi için de karayolu irtibatı olan ve lojistik desteğin kesilmeyeceği bir yeni askeri üssün kurulmasının şart olduğu belirtiliyor. 
Bunun için de Sincar'a yakın mesafede bulunan Musul'un bir diğer ilçesi olan Telafer gündeme getiriliyor. 
Ama Telafer'de askeri üssün kurulmasını zorlaştıran unsurlar var. Öncelikle Telafer'in şu anda kontrolü büyük oranda İran destekli Şii milislerde kurulan Haşdi Şabi'de. Telafer ayrıca İran'ın Akdeniz'e açılan Şii hilalinin güzergahında bulunuyor. 

Telafer, Şii hilali güzergahında yer alıyor
IŞİD tehdidi yüksek olmasına rağmen İran şu anda aktif bir şekilde Diyala'nın Celavla beldesinden başlayıp sırasıyla Salahaddin'in Şirgat, Musul'un Telafer ve Sincar (Şengal) ilçesini kullanarak Suriye'ye doğru uzanan bir lojistik güzergahı kullanıyor.
Musul'un Telefer ilçesinin de çok nazik bir özelliği var. O da şu: Telafer IŞİD öncesinde kent nüfusu yaklaşık 400 bin civarındaydı. Ekseriyeti Türkmenlerden oluşuyor. Bu nüfusun bir bölümü Şii, diğer bölümü ise Sünnilerden oluşuyor. 
İran, Haşdi Şabi'yi devreye sokarak Suriye'ye giden güzergahın kapanmasını istemiyor. 
İşte bu hususlardan dolayı Telafer'den Türkiye'nin yeni bir askeri üs kurmasını kolay bulmayanlar var. 
Bunlardan biri Ortadoğu Uzmanı ve Siyaset Bilimci Dr. Arzu Yılmaz. 
Yılmaz'a göre Telafer'de bir askeri üs kurulma önerisi yeni değil: "Konu 2017'deki Musul operasyonu getirildi. O dönemde Türkiye, İran'a karşı çok sert açıklamalar yapmıştı."

Yılmaz: Telafer'e üs yeni değil 
Telafer'in Sünni Türkmenlerin ağırlıklı olduğu bir kent ve oradan çok sayıda kişinin IŞİD'e katıldığını savunan Yılmaz, "Iraklı DEAŞ'lılar veya kaçırılan Ezidiler konusunu Türkiye'de basından takip ettiğim zaman Telafer'den DEAŞ'a katılan Türkmenlerin ağırlıklı olduğu bir gözlem olarak dikkatimi çekmişti. Telafer'in demografik yapısından kaynaklı Türkiye'nin bölgeyle ilgili konularda bir politikasını meşrulaştırma bağlamında bir ısrarı var. Bu konuyu sık sık gündeme getiriyor" ifadelerini kullandı. 
"Askeri stratejik açıdan bakıldığı zaman Telafer'in şöyle bir önemi var: Türkiye'nin Musul rüyalarının önemli bir eşiğidir Telafer" diyen Yılmaz, şunları dile getirdi: 
"Musul operasyonu başladığında Türkiye, Haşdi Şabi'nin operasyona katılmasını istemedi. Çünkü Haşdi Şabi'nin operasyona katılması Telafer'in onlar tarafından kontrol altına alınması demekti. Türkiye'nin İran'ı karşısına alarak Telafer'in Sünni Türkmen demografik yapısına atıfla hamilik pozisyonunu öne çıkararak yürüttüğü politika karşılıksız kaldı. Ve günün sonunda Telafer ağırlıklı olarak İran destekli Haşdi Şabi güçlerinin kontrolüne girdi.
Son günlerde konuyu gündeme getirenlerin niyeti bilemem ama arka plan üzerinden baktığımız zaman bu aslında 2017 yılında Türkiye'nin deyim yerindeyse kursağında kalan hevesinin aslında hala o amacından vazgeçmediğini gösteriyor. Şengal operasyonu da aslında Telafer ile çok yakın bağlantılı. Çünkü o hattın kontrolünde Şengal, Telafer ve Musul yer alıyor. O hat hem Suriye-Irak sınırında bir pozisyon almak hem de Musul'a nüfuz etme bağlamında çok stratejik bir noktada yer alıyor. Kişisel kanaatime göre halihazırdaki konjektörde bunun mümkün olduğunu düşünmüyorum. Her şeyden önce Türkiye karşısında İran'ı bulacaktır. Keza Türkiye'nin Şengal ile ilgili dile getirdiği konularda da ilk önce İran'ın karşı durduğunu görüyoruz." 
Erbil Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkileri Öğretim Üyesi Dr. Beyar Doski ise Türkiye'nin Telafer'de askeri üs kurmayacağı görüşünde. 
Doski, Irak'ın tartışmalı bölgeleri konusunda Türkiye ile İran arasında yapılan bir sözleşmeden bahsetti ve "Yaşanan sadece bir oyundan ibaret" iddiasında bulundu. 
Türkiye'nin kuzeyde bazı askeri üsleri bulunduğunu ifade eden Doski, "Telafer'de kurulacak yeni bir üsse de ihtiyacı yok. Buradaki asıl oyun Kürdistan Bölgesi'nin Irak merkezi hükümeti üzerinden marjinalleştirilmesidir" yorumunu yaptı.
Irak'ta Irak Kürdistan Bölgesi'nin (IKB) kontrolü altında olmayan bölgelerde Haşdi Şabi'nin ne yapmak istediğine bakmak gerektiğine dikkati çeken Dr. Beyar Doski, "Haşdi Şabi, Sincar'a binlerce milis konuşlandırıp, Erbil ve Bağdat arasındaki 'Sincar Anlaşması'nın uygulanmaya konulmasını önlemek istiyorlar" dedi. 
İran'ın Türkiye'nin Kürdistan Bölgesi'nin 30 kilometre kadar derinliğe inmesine herhangi bir itirazı bulunmadığını ancak kendi etki alanındaki yerlere inilmesi halinde tavrının farklılaşabileceğine söyleyen Doski, şunları kaydetti: 
"Telafer ve diğer tartışmalı bölgeler için de dediğim gibi her iki ülkenin çok iyi dayanışmalı somut bir anlaşması var. Bu yüzden Telafer'de bir askeri üssünün inşa edilmesi çok önemli değil. Türkiye için asıl önemli olan Duhok vilayetindeki askeri üslerini her geçen gün arttırmaya çalışmasıdır. İleride belki Erbil'e yakın noktalarda da bu üslerin sayısı artabilir."
Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süphi Saatçi, Telafer'de bir askeri üssün kurulmasını imkansız görmeyenlerden. 
Aslen Kerküklü olan Prof. Dr. Saatçi, hem Türkiye'nin hem de Irak'ın terör örgütlerinden çok çektiğini söylüyor. 

"Türkiye kendi güvenliğini sağlamak için gerekli her türlü meşru yola başvurmalıdır"
Her iki ülkenin de terörden kurtulmak için uğraş verdiğini ifade eden Saatçi, "Telafer'de bir askeri üs kurmak tabii ki mümkündür. Burada esasa olan Bağdat hükümetiyle anlaşarak bunu yapmak" dedi. 
Irak ve Suriye'nin terör örgütlerinin yol geçen hanı haline getirildiğinin altını çizen Saatçi, şunları söyledi: 
"Suriye'de bir devletin varlığından bahsetmek de mümkün değil. Türkiye'nin hem Irak hem de Suriye ile oldukça uzun bir sınırı var. Bu iki ülkedeki terör örgütlerinden Türkiye'nin güvenliğine ciddi tehditler geliyor. Türkiye kendi güvenliğini sağlamak için gerekli her türlü meşru yola başvurmalıdır. Onun için ne gerekiyorsa yapmalıdır. Şu anda Telaferli Türkmenler arasında geçmişe nazaran bir ihtilaf yok. İkna edilmesi durumunda Türkiye elbette ki Telafer'de askeri üs kurabilir" 

"Bağdat ve Erbil, ikna edilirse Telafer'de askeri üs kurulabilir" 
Bir diğer Iraklı Türkmen Kemal Beyatlı da Ankara-Bağdat ve Erbil arasında yapılacak görüşmeler neticesinde tarafların ikna edilmesiyle Türkmen kenti Telafer'de Türkiye'nin askeri üs kurmasının mümkün gördüğünü kaydetti. 
Irak Türkleri Kültür Ve Yardımlaşma Derneği Genel Başkanı Beyatlı'ya göre üs açmanın birinci yolu diplomasi ve tarafların ikna edilmesi. 
Türkiye ile Irak arasında bir ticaret olduğunu ancak "terör" örgütlerinin buna zarar verdiğinin altını çizen Beyatlı, şunları ifade etti: 
"Irak'a yönelik ticaretten bir tek Türkiye kazanmıyor. Irak da bundan kazanıyor. Ama yıllardır buradaki varlığı bir türlü sona erdirilmeyen terör örgütlerinin faaliyetleri her iki ülkenin hem insan kaynağına hem de ticaretine büyük zarar veriyor. Ankara'nın diplomatik girişimlerle Bağdat'ı ikna etmesi halinde Irak'ta teröre karşı kalıcı sonuç elde edilecek adımlar atılabilir." 

"Irak ve Türk halkı terörden bıkmıştır"
Hem Türk hem de Irak halkının yıllardır süregelen terörden çok çektiğini söyleyen Beyatlı sözlerini şöyle tamamladı: 
"Amerika, binlerce kilometre öteden gelen, Türkiye'de İncirlik, Irak ve Suriye'de de başka askeri üsler inşa edebiliyorsa elbette Türkiye'de terörü bitirmek için komşusunda bir üs kurabilir. Ancak burada önemli olan diplomasidir. 'Biz burada kalıcı değiliz. Sincar'daki terörü bitirmek ve ülkede huzuru sağlamak için lojistik amaçlı bir üs inşa etmek istiyoruz. İşimiz bitince de gireceğiz' deyip Bağdat yönetimi ikna edilirse olabilir. Çünkü, iki ülkenin halkları artık cenazelerin gelmesini istemiyor. Terör olaylarından bıkmışlar. İş birliğiyle terörün bitirileceği konusunda ikna çabaları sonucunda üs kurulabilir. Karar alınması halinde ise Türkmenler ister siyasi yönden ister halk tarafından gereken desteği de verirler."

Independent Türkçe



Mısır, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na katılacak mı?

  Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında Mekke Anlaşması’nın imzalanmasının ardından (AFP)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında Mekke Anlaşması’nın imzalanmasının ardından (AFP)
TT

Mısır, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na katılacak mı?

  Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında Mekke Anlaşması’nın imzalanmasının ardından (AFP)
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında Mekke Anlaşması’nın imzalanmasının ardından (AFP)

Ahmed Abdulhakim

Kahire'nin Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ı bir araya getiren ve geçtiğimiz cuma imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na ilişkin şimdiye kadar resmi bir tutum açıklamamış olsa da Mısır'ın anlaşmaya taraf olan ülkelerle arasındaki yakın ve stratejik ilişkileri ile bölgenin sıcak kriz başlıklarında bu üç ülkeyle ikili düzeydeki çıkarları ve vizyonlarındaki kesişimleri göz önüne alındığında, gelecekte bu çerçeveye katılma ihtimali bir tartışma ve merak konusu olmaya devam ediyor.

Mısır’ın Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nda yer almaması önemsiz bir ayrıntı değildi. Çünkü anlaşma, süregelen güvenlik sorunlarının ve askeri çalkantıların yaşandığı bir ortamda, bölgenin güç ve güvenlik denklemlerinin yeniden şekillendiği bir dönemde ortaya çıktı. Söz konusu anlaşma, kolektif güvenlik anlayışına ve her türlü saldırganlığa karşı ortak caydırıcılığın güçlendirilmesine dayanan yeni dengeler kurmayı hedefliyor. Bu durum, ‘üç ülkeden herhangi birine yönelik bir silahlı saldırının, hepsine yapılmış sayılacağı’ ilkesine dayanıyor.

Zamanlama ve taşıdığı anlamlar açısından bakıldığında, Mısır’ın Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nda yer almaması önemsiz bir ayrıntı değildi. Çünkü anlaşma, süregelen güvenlik sorunlarının ve askeri çalkantıların yaşandığı bir ortamda, bölgenin güç ve güvenlik denklemlerinin yeniden şekillendiği bir dönemde ortaya çıkarak, ‘üç ülkeden herhangi birine yönelik bir silahlı saldırının hepsine yapılmış sayılacağı’ ilkesi temelinde kolektif güvenlik anlayışına ve her türlü saldırganlığa karşı ortak caydırıcılığın güçlendirilmesine dayanan yeni dengeler kurmayı hedefliyor.

Son birkaç gündür Mısır çevrelerinde Mekke Ortak Savunma Anlaşması üzerine tartışmalar yapılıyor. Bölgede yaşanan istikrarsızlık, süregelen çok sayıda kriz ve çatışmanın gölgesinde Kahire'nin stratejik çıkarlarının bölgedeki müttefik ve etkin ülkelerle bir savunma ittifakına girmesini mi gerektirdiği, yoksa bağımsız bir hareket alanını korumanın Mısır'ın hesaplarına daha mı uygun olduğu değerlendiriliyor.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması Riyad, Ankara ve İslamabad arasındaki ortak caydırıcılığı pekiştirmeyi amaçlıyor. Üç ülkenin kolektif güvenliğini güçlendirmeyi, bölgede ve ötesinde barış, güvenlik ve istikrarı desteklemeyi hedefleyen anlaşma, tarafların savunma ile stratejik kapasitelerini geliştirmelerine ve savunma yeteneklerinin entegrasyonu üzerine çalışmalarına imkan tanıyor.

Anlaşmaya dair yapılan resmi açıklamalarda; söz konusu imzanın üç ülke arasındaki köklü tarihi bağlar, aralarındaki kardeşlik ve İslami dayanışma ilişkileri ile ortak stratejik çıkarlar ve yakın savunma iş birliği temelinde atıldığı belirtildi. Açıklamada, anlaşmanın ‘hiçbir ülkeyi hedef almadığı’ ve ‘bölgede istikrarı sağlamayı hedefleyen’ diğer ülkelerin de katılımına açık olduğu vurgulandı.

Kahire'nin hesapları

Mısırlı diplomatik kaynaklara göre Kahire, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı ve Riyad, Ankara ile İslamabad arasında üçlü bir ittifak kurulmasının ilanını, ‘bölgesel güvenlik düzenlemelerinin yeniden şekillenmesinde önemli bir gelişme ve bölge ülkelerinin kendi çıkarları ile ihtiyaçlarını gözeten bir güvenlik sistemi kurma yeteneğinin bir teyidi’ olarak değerlendiriyor.

Independent Arabia’ya konuşan kaynaklar, Mısır'ın üç ülkeyle -vizyon ve önceliklerde fikir birliği düzeyine varan- seçkin ilişkilerine rağmen ittifaka katılıp katılmama konusunda temkinli davranmasının gerekçesini açıklarken, anlaşmanın ‘sadece askeri bir koordinasyon çerçevesi sunmayıp, tehdit halkalarının genişlediği, askeri ve siyasi hesapların iç içe geçtiği bir bölgede kolektif bir güvenlik modeli ortaya koyduğunu, bunun da kararı daha hassas hale getirerek Mısır açısından doğrudan sınırlarını aşan kriz ve çatışmalara yönelik yeni hesaplamaları zorunlu kıldığını’ belirttiler.

Diplomatik kaynaklardan biri, yaptığı açıklamada, “Mısır Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki savunma iş birliğinin önemini takdir etse de Mısır açısından iş birliği ve koordinasyondan ortak bir savunma taahhüdüne geçiş titiz bir inceleme gerektiriyor” ifadelerini kullandı. Kaynak, Kahire'nin geçtiğimiz dönem boyunca bölge ülkeleriyle çok sayıda güvenlik ve askeri istişareye dahil olduğuna işaret ederek ‘ancak konuyu Mısır'ın çıkarları ve milli güvenlik hesapları açısından ele aldığını’ belirtti.

Aynı kaynak, ‘özellikle çalışma mekanizması ve üye ülkelere getirilen yükümlülükler netleştikten sonra’ Mısır'ın ilerleyen bir aşamada ittifaka katılma ihtimalini dışlamadı. Aynı zamanda Kahire ile üç başkent arasındaki koordinasyonun ‘son aylarda diplomatik, güvenlik ve askeri tüm düzeylerde ivme kazandığını ve Mısır'ın bölge güvenliğine ilişkin bu istişarelerden uzak kalmadığını’ vurguladı.

Mck
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati (AFP)

Başka bir Mısırlı diplomat ise “Kahire ile üç ülke arasında muhtelif stratejik düzeylerde zaten geniş kapsamlı bir iş birliği mevcut ve mevcut sınamalar ışığında bu iş birliğinin güçlendirilmesinin önünde bir engel bulunmuyor” dedi. Ancak diplomat, Mısır'ın herhangi bir ittifaka üyeliğinin farklı bir mesele olduğunu ve bağımsız bir değerlendirme gerektirdiğini hatırlatarak, katılım konusunun yalnızca siyasi bir karar olmadığını; askeri yükümlülüğün niteliğiyle ve anlaşmanın bir koordinasyon ve caydırıcılık çerçevesi olarak mı kalacağı, yoksa operasyonel yükümlülükleri olan bir savunma ittifakına mı dönüşeceğiyle bağlantılı olduğunu belirtti.

Üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı bir saldırının hepsine yapılmış sayılacağını öngören Mekke Ortak Savunma Anlaşması, aynı zamanda Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında savunma, askeri ve istihbarat iş birliği alanlarının güçlendirilmesini içeriyor. Aynı kaynak, "Kahire'nin anlaşmayı ilgiyle takip ettiğini; ancak özellikle çalışma mekanizmalarının nihai tablosu ve katılabilecek ülkeler henüz netleşmediği için tutum belirlemede acele etmediğini" ifade etti.

Mısırlı kaynakların açıklamaları, iki gün önce Mısır'ın önümüzdeki dönemde Mekke Anlaşması'na katılmasını beklediğini açıklayan Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın sözleriyle örtüşüyor. Anadolu Ajansı'nın aktardığı açıklamasında Fidan, Kahire'nin ‘tüm konularda halihazırda doğal ortakları olduğunu ve önümüzdeki dönemde Mısır'ın da bir ittifak olarak aralarında yer alacağına inandığını’ belirterek, ‘bazı teknik hususların bulunduğunu, bunların tamamlanmasıyla Mısır'ın bu ittifakın bir parçası olmasının önünde hiçbir engel kalmayacağını’ vurguladı.

Mısır Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, Dışişleri Bakanı Bedir Abdülati ile Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, gerçekleştirdikleri bir telefon görüşmesinde bölgesel güvenlik düzenlemelerini, gerilimi düşürme çabalarını ve bölgede istikrarı destekleme adımlarını ele aldıklarını belirtti. Bu sırada Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı paylaşımda, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın temel ilkelerine bağlı kalmak ve anlaşmazlıkları karşılıklı saygı, iş birliği ve barışçıl yollarla çözmek isteyen bölgedeki her ülkeye açık olduğunu ve bu ülkeler arasında var olan veya üçüncü ülke/kuruluşlarla yapılmış mevcut ikili ya da çok taraflı anlaşmaları hükümsüz kılmadığını veya onların yerini almadığını yazdı. Dar, bunun ‘doğası gereği bir savunma anlaşması olduğunu, hiçbir ülkeyi hedef almadığını ve yegane amacının barışa yönelik kesintisiz çabaları daha da pekiştirmek olduğunu’ ifade etti.

Kahire'nin katılım ihtimalleri

Mısırlı gözlemci ve uzmanların Mısır'ın Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na katılma ihtimallerine dair görüşleri, Kahire'nin stratejik çıkarlarının bölgedeki müttefik ve etkin ülkelerle bir savunma ittifakına girmeyi gerektirdiğini savunanlar ile bölgede yaşanan istikrarsızlık durumu ve mevcut kriz ile çatışmaların çokluğu ışığında bağımsız bir hareket alanını korumanın Mısır'ın hesaplarına daha uygun olacağına inananlar arasında farklılık gösteriyor. Özellikle de bölgenin etkin ve ağırlık sahibi başlıca ülkelerinin bu ittifakın çatısı altında yer alması, bu ihtimallere yönelik tartışmaları daha da dikkat çekici kılıyor.

Jfjfj
Geçtiğimiz aylarda Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır; bölgedeki meseleleri, özellikle de İran'a karşı yürütülen savaşı ele almak üzere bir grup oluşturdu (AFP)

Mısır'ın eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Yaser Osman, üçlü ittifakın ilanına ilişkin değerlendirmesinde, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın bir boşluktan doğmadığını veya sürpriz olmadığını aksine, bölgenin bu ülkelerin çıkarlarına dokunan ve bölgesel güvenlik ile istikrarı olumsuz etkileyen şiddetli krizlerle kaynadığı son derece hassas bir dönemde, aylarca süren yakın bir koordinasyon ve istişare çerçevesinde ortaya çıktığını belirtiyor. Independent Arabia’ya konuşan Osman, bu üçlü ittifakın ortak çıkarlar ile bu ülkelerin milli güvenliklerini tehdit eden mevcut ve gelecekteki sınama ve tehlikelerin idrak edilmesi temelinde inşa edildiğini ifade etti.

İttifakın taşıdığı, ‘bölge ülkelerinin, büyük Batılı güçlerin şemsiyesi dışında kendi içlerinden bölgesel bir güvenlik sistemi kurma kapasitesinde somutlaşan’ mesajın önemini vurgulayan Osman, Mısır'ın veya bir başka ülkenin bu ittifaka katılma meselesinin her ülkenin kendi hesaplarına, çıkarlarına ve bölgesel güvenlik ile onun belirleyicilerine dair kapsamlı vizyonuna tabi olduğunu açıkladı. Durumun ‘Kahire açısından, Mısır'ın Arap milli güvenliği kavramı ile bunun bölgesel güvenlikle olan kesişim ve temas düzeyiyle bağlantılı olduğunu’ sözlerine ekleyen Osman, Mısır'ın Arap Ortak Savunma Anlaşması'nın bir üyesi olduğunu ve Arap milli güvenliğini korumak amacıyla ortak bir Arap gücü oluşturulması teklifini sunma konusunda öncü bir rol üstlendiğini unutmamak gerektiğini vurguladı.

Eski Mısır Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Masum Merzuk, konuya ilişkin yaptığı değerlendirmede, 1950 tarihli Arap Ortak Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması’na atıfla “Prensip olarak, bölgedeki güç dengelerini değiştirmeye yönelik herhangi bir bölgesel birleşmenin övgüye değer ve gerekli bir adım olduğuna şüphe yoktur. Ancak istenen hedefe ulaşılması ve bölgede daha önce tamamlanamayan girişimlerin tekrarlanmasından kaçınılması için bunun bilimsel bir yöntem ve biçimde gerçekleştirilmesi gerekir” ifadelerini kullandı.

“Bölgede herhangi bir askeri ittifakın başarılı olması mümkün mü?" sorusunu soran Merzuk, kendi sorusuna “Evet, mümkün. Eğer ciddi bir adım atılır ve Ortadoğu'daki dengeyi ve güvenlik denklemlerini yeniden tesis etmek amacıyla bilimsel bir şekilde inşa edilirse bu gerekli bir durumdur. Böylece bölgeye hegemonyasını dayatmaya çalışan -kim olursa olsun- o güçlere karşı bir caydırıcılık oluşur” yanıtını verdi. Kahire'nin anlaşmanın imza töreninde bulunmamasının ‘ilgi çekici ve şaşırtıcı’ olduğunu vurgulayan Merzuk, kendi ifadesiyle ‘bölgede hegemonya ve tahakküm kurmaya çalışan tüm planlara karşı koymak amacıyla Ortadoğu'da hepimizin ihtiyaç duyduğu bir gücün inşasına ulaşmak için’ Mısır'ın ‘anlaşmanın taraflarıyla koordinasyon ile iş birliğini sürdürmesinin ve imkanlar dahilinde yardım sunmasının’ önemini vurguladı. Merzuk, Mısır’ın ‘bölgedeki istikrarsızlık ve bozgunculuk girişimlerine karşı duran ciddi herhangi bir bölgesel sistemde etkin bir taraf olmasını sağlayacak tecrübe, kapasite ve imkanlara’ sahip olduğuna dikkati çekti.

Eski Mısır Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Hüseyin Heridi ise Kahire'yi İslamabad, Riyad ve Ankara'ya bağlayan seçkin ve iyi ilişkileri teyit ederek “Arap Birliği üyelerinden Mısır ve Suudi Arabistan, 1950 yılında imzalanan Arap Ortak Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması kapsamında savunma, güvenlik ve askeri bir çerçevede iş birliği yapıyor. Bu da teorik ve diplomatik açıdan iki ülkenin ortak bir savunma anlaşmasıyla birbirine bağlı olduğu anlamına geliyor” şeklinde konuştu. “Pakistan ve Türkiye'ye gelince; Mısır'ın bu ülkelerle askeri ve güvenlik iş birliği her biriyle ayrı ayrı yürütülüyor" diyen Heridi, bu iş birliğinin ülkelerin ortak çıkarlarını karşılayacak şekilde geliştiğine ve ilerlediğine dikkati çekti.

Kahire'nin bölgesel güvenlik ve caydırıcılığı pekiştirme yönündeki her türlü adım veya girişimi desteklediğini ifade eden Heridi, bölgedeki çeşitli etkin ülkelerin tehlike ve tehditleri kontrol altına almak, bölgedeki sorunları, krizleri ve çatışmaları barışçıl çözümlerle gidermek için çalıştığını ve kendi ifadesiyle bunun Mekke Anlaşması'nda yer alan hususlarla örtüştüğünü açıkladı.

Mısır’ın Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na katılıp katılmama meselesinin ‘imzacı taraf ülkelerle arasındaki ilişkilerin doğasını etkilemeyeceğini’ savunan Heridi, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın ‘Ortadoğu tarihinde taraflarından birinin nükleer güç olduğu ilk resmi ortak savunma anlaşması’ olduğuna işaret ederek, bu durumun beraberinde özel anlamlar ve önemli mesajlar getirdiğine dikkati çekti.

Kahire Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Dr. Hasan Nafaa da Heridi'nin görüşüne katılarak şunları söyledi:

“Geleneksel olarak Mısır dış politikasında, Arap çerçevesi dışında savunma veya askeri ittifaklara meyletmeme şeklinde sabit bir çizgi var olagelmiştir."

Nafaa sözlerine şöyle devam etti:

“Bu durum, illa ki siyasi, askeri ve güvenlik koordinasyonunun bulunmadığı veya belirli bazı rollerin üstlenilmediği anlamına gelmez. Ancak bu, doğrudan askeri yükümlülükler ve sorumluluklar doğuran bir askeri ittifak boyutuna varmaz. Mısır, kendisiyle birlikte Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ı bir araya getiren ve ABD/İsrail-İran Savaşı’nın gölgesinde oluşturulan uluslararası dörtlünün bir parçasıydı. Dolayısıyla, ilk olarak geçtiğimiz mart ayında İslamabad'da, ardından Türkiye ve Mısır'da gerçekleşen önceki istişarelere katıldı. Bu da dört ülke arasındaki koordinasyon ve iş birliğinin halen güçlü ve kesintisiz bir şekilde devam ettiği anlamına geliyor."

Nafaa son olarak, ‘belirli bir ülkeye karşı bir ittifaka dönüşmeksizin, bölgedeki genel gelişmelere yönelik olumlu yansımaları dolayısıyla bu dört güç arasındaki iletişim ve koordinasyonun sürdürülmesinin önemini’ vurguladı.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı Kamu Diplomasisi Müsteşarı Büyükelçi Raid Krimli sosyal medya üzerinden yaptığı bir paylaşımda, ‘anlaşmanın askeri bir eksen veya mezhepsel bir blok oluşturma girişimi olmadığını ve herhangi bir nükleer hedef ya da silahlanma yarışı ile de bağlantısı bulunmadığını’ ifade etti.

Bilindiği üzere geçtiğimiz birkaç ay içerisinde, her biri ABD’nin müttefikleri arasında yer alan Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır, bölgedeki meseleleri, özellikle de İran'a karşı yürütülen savaşı ele almak üzere bir grup oluşturmuştu. Daha sonra Türkiye, ‘R4’ adı verilen bu grubun somut mekanizmalar aracılığıyla ortaklığını güçlendirmeyi hedeflediğini duyurdu.

Öte yandan bazı kesimler, bu dört ülke arasındaki istişare ve koordinasyonun yoğunlaşmasının, bölgedeki krizlere ve çatışmalara olumlu yansıyacak geniş çaplı stratejik bir mutabakatla sonuçlanacağı değerlendirmesinde bulunuyor.


Türkiye, Libya’daki devlet kurumlarını birleştirme çabalarında koordinatör rolü üstlenmeyi hedefliyor

Müşir Halife Hafter ve Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, dün Bingazi'deki görüşmeleri sırasında (LUO Genel Komutanlığı Basın Ofisi)
Müşir Halife Hafter ve Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, dün Bingazi'deki görüşmeleri sırasında (LUO Genel Komutanlığı Basın Ofisi)
TT

Türkiye, Libya’daki devlet kurumlarını birleştirme çabalarında koordinatör rolü üstlenmeyi hedefliyor

Müşir Halife Hafter ve Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, dün Bingazi'deki görüşmeleri sırasında (LUO Genel Komutanlığı Basın Ofisi)
Müşir Halife Hafter ve Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, dün Bingazi'deki görüşmeleri sırasında (LUO Genel Komutanlığı Basın Ofisi)

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, dün yaptığı açıklamada, ülkesinin ‘Libya’daki devlet kurumlarını birleştirmeyi hedefleyen çabaları destekleme’ konusundaki kararlılığını vurgulayarak, Ankara'nın uluslararası çabaların koordinasyonunda rol oynama ve ‘Libya'daki kurumsal bölünmüşlüğü sona erdirmeyi amaçlayan ABD girişimini destekleme’ arzusunu dile getirdi.

Fidan, bu açıklamaları, Libya ziyaretinin ikinci gününde Bingazi'de Libya Ulusal Ordusu (LUO) Genel Komutanı Mareşal Halife Hafter, Yardımcısı Korgeneral Saddam Hafter ve Genelkurmay Başkanı Halid Hafter ile gerçekleştirdiği görüşmeler sırasında yaptı.

Ziyaretine salı günü Trablus'tan başlayan Fidan, ülkenin doğusundaki üst düzey yetkililerle görüşmek üzere Bingazi'ye geçmeden önce, geçici Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid ed-Dibeybe, Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed el-Menfi ve Devlet Yüksek Konseyi (DYK) Başkanı Muhammed Tekale ile bir araya gelmişti.

Ziyaret, Libya'da yürütme erki ile ülkedeki bölünmüş kurumların birleştirilmesine yönelik yeni bir formül geliştirilmesini amaçlayan ve ABD Başkanı Donald Trump’ın Arap ve Afrika İşleri Başdanışmanı Massad Boulos'un öncülük ettiği ABD girişimi etrafında temasların yoğunlaştığı hassas bir dönemde gerçekleşti.

Girişimin detaylarına dair basına yansıyan bilgilere göre bu plan, ülkenin doğusu ile batısındaki başlıca güç merkezlerini bir araya getirmeyi hedefleyen bir formül çerçevesinde yürütme erkinin yeniden şekillendirilmesini, Başkanlık Konseyi Başkanlığı'nın LUO Genel Komutan Yardımcısı Saddam Hafter'e verilmesini ve Dibeybe'nin başbakan olarak görevde kalmasını öngörüyor.

LUO Genel Komutanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre Fidan, Hafter ile gerçekleştirdiği görüşmede onun üstlendiği role duyduğu takdiri dile getirerek, bu ziyaretin Türkiye ile Libya arasındaki ilişkileri geliştirme sürecinin bir uzantısı niteliğinde olduğunu belirtti. Bakan Fidan ayrıca, yeni bir Türk konsolosun atanmasının ardından Bingazi'deki Türk Konsolosluğu'nun faaliyetlerine başladığına da dikkati çekti.

Fidan, pazartesi günü Bingazi'nin el-Havari mahallesinde aracını hedef alan bombalı bir saldırıyla suikasta uğrayan Libya'nın doğusundaki Askeri İstihbarat İdaresi Müdürü Korgeneral Fevzi el-Mansuri'nin vefatı dolayısıyla Hafter'e taziyelerini iletti.

Hafter ise ‘Libya ile Türkiye arasındaki ilişkilerin sağlamlığını ve kaydettiği gelişimi’ vurgulayarak, Türk şirketlerinin yeniden imar projelerindeki katkısına ve iki ülke arasındaki ticaret hacminin yükselişine işaret etti.

LUO Genel Komutanlığından yapılan açıklamaya göre taraflar, ikili ilişkilerin ortak çıkarlara hizmet edecek şekilde pekiştirilmeye ve güçlendirilmeye devam edilmesinin önemini teyit etti.

Anadolu Ajansı'nın (AA) bildirdiğine göre görüşmenin ardından Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih, Hakan Fidan’ı Bingazi'deki meclis binasında bulunan makamında kabul etti.

sdgs
Saddam Hafter, dün Bingazi’de Fidan’ı karşıladı (LUO Genel Komutanlığı Basın Ofisi)

Fidan'ın Libya'nın doğusuna ve batısına gerçekleştirdiği ziyaret, 2019 ve 2020 yıllarındaki Trablus savaşı sırasında Türkiye'nin üstlendiği rolün Libya'nın batısındaki eski Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile sıkı ilişkilerinin ardından, Ankara'nın ülkedeki muhtelif güç merkezlerine yönelik artan açılımını yansıtıyor.

Libya’daki devlet kurumlarının birleştirilmesi dosyası, Fidan'ın salı günü Trablus'ta Dibeybe ile gerçekleştirdiği görüşmelerin ana gündem maddesiydi.

Öte yandan Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed el-Menfi, Fidan ile görüşmesinde muhtelif çabaların devlet kurumlarının birleştirilmesine katkı sağlaması gerektiğini vurguladı. Menfi, geçiş süreçlerini sona erdirecek ve sürdürülebilir bir istikrar tesis edecek seçimlere ulaşmak maksadıyla, her türlü girişimin veya mutabakatın devlet kurumlarına ve ulusal egemenliğe saygı duyulması ile ‘siyasi sürecin Libyalılar tarafından sahiplenilmesi’ esasına dayanması gerektiğinin altını çizdi.

Fidan ayrıca Tekale ile de görüştü. Görüşmeye dair fazla detay paylaşılmazken, görüşmede siyasi süreçte uzlaşıyı ve istikrara doğru ilerletmeyi hedefleyen çabalar ele aldı.


Suriye’deki yabancı askeri üslere ne olacak?

Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
TT

Suriye’deki yabancı askeri üslere ne olacak?

Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)
Suriye'deki Türk askeri varlığı, Şam'ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara'nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiriyor (AFP)

İsmail Derviş

Suriye toprakları, Beşşar Esed rejiminin devrilmesinden önceki yıllarda bölgedeki muhtelif orduların cirit attığı bir alana dönüşmüştü. Bu süreçte sahada dört ana güç konuşlanmıştı. Bunlar, Uluslararası Koalisyon Güçleri çatısı altında ABD, düşen rejime destek vermek için gelen Rusya, yine rejimi desteklemek amacıyla on binlerce unsurunu gönderen İran ve muhalefeti desteklemek, rejimin sınır bölgelerini istila etmesini engellemek ile milli güvenliğini korumak üzere Suriye'nin kuzeyine yerleşen Türkiye’ydi.

Ancak 8 Aralık 2024 tarihi Suriye tarihinin seyrini değiştirdi. Esed rejiminin düşmesinin hemen ardından İranlı milisler Suriye topraklarından kayboldu. Binlercesi kaçarken geride kalanlar ise ülkeden ayrılmak için fırsat kollayarak gözlerden uzaklaştı. Bundan aylar sonra, Şam ile Washington arasındaki ilişkilerin güçlenmesine paralel olarak Amerikan askerlerinin kademeli çekilme süreci başladı. Nitekim Suriye, ABD'ye düşman ülkeler arasında sınıflandırılırken, Ortadoğu'daki müttefiklerinden biri haline geldi.

Rusya'ya gelince; Şam ile siyasi ilişkilerini güçlendirmesiyle eş zamanlı olarak Suriye sahilindeki iki askeri üssünü muhafaza etti. Türkiye'nin nüfuzu ise çok daha büyük bir oranda arttı. Öyle ki ABD Başkanı Donald Trump, bunu birçok kez farklı mecralarda “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye'de kazandı” diyerek ilan etti.

Rusya’nın Suriye’deki askeri üsleri ve akıbetlerinin netleşmesi

Bugün, eski rejimin devrilmesinin üzerinden bir buçuk yılı aşkın bir süre geçmişken, Suriye'de İran'ın veya ABD'nin herhangi bir askeri varlığı kalmamış bulunuyor.Şarku’l Avsat’ın  Şam, Suriye'nin resmi haber ajansı SANA'dan aktardığı habere göre Moskova ile Rusya’nın ülkenin kıyı kesimlerindeki varlığının yeniden düzenlenmesi sürecini başlatacak bir mutabakat zaptına ulaştı. Suriye Dışişleri Bakanlığı'ndan aktarılan bilgilere göre başta Hmeymim Hava Üssü ve Tartus Limanı'ndaki dördüncü ticari rıhtım olmak üzere sivil nitelikteki tesislerin yönetimi Suriye devleti tarafından üstlenilecek ve böylece bu tesisler kademeli olarak sivil yönetim sistemine dahil edilecek.

Dışişleri Bakanlığı, “Askeri nitelikteki üsler ve tesislere gelince, Suriye ve Rus tarafları mutabakat uyarınca bunların işlevinin yeniden tanımlanması hususunda anlaştı. Buna göre söz konusu noktalar, karşılıklı çıkarları koruyan yeni düzenlemeler çerçevesinde askeri üs olmaktan çıkarak ortak eğitim ve rehabilitasyon merkezlerine dönüştürülüyor” ifadelerini kullandı. Mutabakat zaptı, dönüşüm sürecinin tamamlanması için üç ayı geçmeyen bir zaman sınırı belirliyor. Ardından bu yeni düzenlemeler yürürlüğe giriyor. Yaklaşık 18 ay önce başlayan müzakerelerden bu yana en göze çarpan adım sayılan bu hamle, Suriye-Rusya ilişkilerinde farklı bir dönemin kapısını aralıyor. Bu mutabakat, söz konusu ilişkileri dönemin şartlarına uygun şekilde Rusya’nın Suriye’deki varlığının niteliğini yeniden düzenleyen ve iki ülke arasındaki münasebetleri karşılıklı çıkarlar temelinde sürdüren yeni bir aşamaya taşıyor. Bu anlaşmayla birlikte Rusya’nın Suriye'deki varlığı resmi olarak düzen altına alınırken Şam’ın stratejik bir müttefiki sayılan Ankara’nın nüfuzunun boyutuna ve bu varlığın niteliğine dair soru işaretlerini beraberinde getiren Türk askeri varlığı ise varlığını sürdürüyor.

Türkiye’nin Suriye'deki askeri varlığının sebebi

Askeri analist Nevvar Şaban, yaptığı değerlendirmede “Suriye'deki Türk üslerinin geleceğiyle ilgili olarak öncelikle bu üslerin kurulduğu bağlama bakmak gerekir. Söz konusu üsler, o dönemde Fırat Kalkanı Harekat Operasyon Odası ile iş birliği ve koordinasyon halinde, Türk milli güvenliğine yönelik tehditlerle mücadele etmeyi hedefleyen bir güvenlik harekatı kapsamında kuruldu. Daha sonra bu üslerin konuşlanması genişleyerek bölgenin istikrarı, ister hücre yapılanmaları ister başka şekillerde olsun bölgeden kaynaklanabilecek her türlü güvenlik tehdidinin önlenmesi ve kurtarma süreciyle eş zamanlı olarak Suriye tarafından Türkiye tarafına doğru sınırın denetim altına alınmasıyla bağdaşır hale geldi” ifadelerini kullandı.

Şaban sözlerine şöyle devam etti:

“Şu an sorulması gereken soru şu: Bu bölgeler üzerindeki tehdit ortadan kalktı mı? Bölge halen kırılganlığını koruyor. Suriye'deki güvenlik tehditleri ise çok boyutlu ve karmaşık. Nitekim sınır ötesi terör hücreleri var. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) içerisinde anlaşmayı halen reddeden ve tehlike oluşturabilecek bir kesim bulunuyor, ayrıca uyuşturucu ticareti de mevcut. Dolayısıyla bölge halen güvenlik odaklı bir nitelik taşıyor. Bu bakımdan, Ankara'nın perspektifinden bakıldığında bölgede askeri üsler şeklinde varlık göstermek halen bir dereceye kadar gereklilik arz ediyor ve Suriye'nin bu bölgelerindeki istikrarın korunmasında fayda sağlıyor."

Güvenlik ortamı Türk çekilmesine izin veriyor mu?

Şaban açıklamalarını şöyle sürdürdü:

“Güvenlik ortamının henüz bir çekilme için elverişli hale gelmediğini düşünüyorum. Ancak güvenlik ortamı istikrara kavuşur, Türkiye'nin perspektifindeki koşullar ve kaygılar ortadan kalkar ve Suriye'nin güvenlik kapasitesi güçlenirse; işte o zaman bu askeri varlığa gerek kalmayacaktır. Zira bu varlık maliyetlidir ve dolayısıyla bir çekilme gerçekleşebilir. Şu an için, güvenlik durumunun çoğu unsurunda belirgin bir iyileşme olmasına rağmen, Türk tarafını bu askeri varlığı çekmeye sevk edecek ideal bir güvenlik ortamının oluştuğunu görmüyorum. Türk tarafının önümüzdeki aşamalarda bu varlığı azaltılabilir, ancak bu durum, Türk tarafının Suriye hükümetiyle koordinasyon sağladıktan sonra tamamen çekilmesine imkan tanıyacak eksiksiz bir güvenlik durumuna ve istikrarlı bir güvenlik ortamına ulaşılmasına bağlı kalmayı sürdürmektedir."

Adana Anlaşması ve Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığının hukuki zemini

Siyaset araştırmacısı Yaser el-İyade ise konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Suriye hükümeti mevcut durumda; Suriye'de henüz tam bir istikrarın sağlanamamış olması nedeniyle ülkede yaşanan istikrarsızlıktan ötürü bu tür üslerin kaldırılmasını Türk tarafıyla konuşmak veya müzakere etmek için henüz erken olduğu görüşünü taşıyor. Zira her iki ülke de kendilerini halen gizlice faaliyet gösteren ve Suriye ya da Türk topraklarında her an terör eylemleriyle ortaya çıkabilecek terör örgütlerinin hedefinde görüyor. Aynı şekilde, projeleri Suriye, Türkiye ve diğer bazı ülkelerin topraklarını kapsayan ayrılıkçı örgütler şeklindeki ortak bir düşmanla karşı karşıya bulunuyorlar. Dolayısıyla iki tarafın da bu tür üslerin -en azından orta vadede- varlığını sürdürmesi gerektiği hususunda hemfikir olduğu söylenebilir. Bu noktada, Türk güvenlik varlığının Suriye topraklarındaki hukuki zeminini, iki taraf arasında 1998 yılında -yani 2011 Suriye Devrimi'nden ve ardından gelen güvenlik boşluğu ile Türkiye'ye komşu Suriye topraklarında muhtelif akımlardan askeri güçlerin belirmesinden önce- imzalanan Adana Anlaşması’nın oluşturduğunu belirtmek gerekir. Yaşanan bu süreç, Esad rejiminin çöküşünün ardından Türkiye'yi kendi milli güvenliğini ve gelecekteki çıkarlarını korumak adına üsler kurmaya mecbur bırakmıştır. Ankara da Suriye topraklarını kendi topraklarındaki güvenliğin anahtarı olan bir arka bahçe olarak değerlendiriyor.”

İyade, değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı:

“Ayrıca bu tür üslerin varlığının, bölgesel güvenlik ve istikrar durumuna bağlı olduğu gerçeğini de belirtmek gerekir. İsrail kaynaklı tehlikeler her iki ülkenin de ana gündem maddesini oluşturuyor. Özellikle Binyamin Netanyahu liderliğindeki mevcut İsrail hükümetinin uygulamaları, Suriye'nin güneyine yönelik günlük ve tekrarlanan saldırıları ve askeri birliklerinin 1974 tarihli Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması uyarınca belirlenen ayrışma hatlarını ihlal etmesi, iki tarafın da bölgesel dengenin sütunu olarak görülen bu üslerin muhafaza edilmesi gerekliliği hususunda mutabık kalmasını sağlıyor. Netanyahu kampına yakın çevrelerden gelen ve 'İran'dan sonraki hedefin Türkiye olduğunu' iddia eden bazı açıklamalar ise durumu daha da karmaşıklaştırıyor. Bu durum, Türk tarafının olası bir çatışma anında İsrail ile mücadelesinin ön cephesi olarak değerlendirdiği bu üslere daha da sıkı sarılmasına yol açıyor.”