Türkiye, PKK'ya büyük darbe vurmak için gözünü Irak'ın daha güneyine dikti: Telafer'de askeri üs kurmak mümkün mü?

Arşiv
Arşiv
TT

Türkiye, PKK'ya büyük darbe vurmak için gözünü Irak'ın daha güneyine dikti: Telafer'de askeri üs kurmak mümkün mü?

Arşiv
Arşiv

Gara'da 13 rehin, 3'ü de özel herakatçı olmak üzere 16 "şehidin" gelmesinden sonra Türkiye'nin, Irak'ın daha içlerinde yeni askeri üsler oluşturması gerektiği tartışılmaya başlandı.
Özellikle de olası bir Sincar (Şengal) operasyonu için Türkmen kenti Telafer'de bu iş için bulunmaz "Hint kumaşı" gösteriliyor.
Kimi stratejist ve emekli askerlerin gündeme getirdiği önerinin hayata geçirilmesi, kimisine göre kolay, kimisine göre ise imkansız. 
Bilindiği üzere Türkiye ile Irak'ın hudut uzunluğu 380 kilometre. İki ülke arasındaki hududu belirleyen sıra dağlar ve derin vadiler var. 
Dağlık alanı mekan edinen PKK, yaklaşık 40 yıldır Türkiye sınırları için bir tehdit unsuru olarak görülüyor. 
Türkiye son yıllarda geliştirdiği insansız hava araçları (İHA) ve silahlı insansız hava araçlarıyla (SİHA) eskiden PKK'nın kontrol ettiği alanları büyük bölümde temizlediği ve Irak'ın 40 kilometre güneyine inerek denetimi ele geçirdiği ifade ediliyor. 
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı'nın daha önce yayımladığı haritaya göre eskiden beri PKK'nın büyük kamplarının bulunduğu Sidekan, Kanireş, Haftanin, Batufa, Metina, Sine, Avaşin, Basyan ve Hakurk'ta artık Türkiye hakim. 

Türkiye, SİHA'larla vurdukça PKK güneye iniyor
Bölge insanlarına göre artık bir hat bile oluşmuş durumda. Zaho'da başlayıp Amediye, Soran, Behdinan, Çoman'dan devam eden ve Hacı Omeran'a kadar süren yolun kuzeyinde Türkiye istediği operasyonu yapabiliyor. 
Durum böyle olsa da tehdidin bertaraf edilmesinden yeterli görünmüyor. Güneye indiği ifade edilen PKK'nın şu andaki faaliyet alanlarına operasyon düzenlenmesi gündeme getiriliyor. 
Bunun için de Kandil ve Şengal'e (Sincar) operasyonlarından söz konusu ediliyor. Şengal, Türkiye'nin güney sınırına (Haburdan) 100 kilometre güneyde yer alıyor. Kandil ise Şemdinli'den 90 kilometre uzakta ve İran-Irak sınırında.
Sincar'a bir operasyon yapılabilmesi için de karayolu irtibatı olan ve lojistik desteğin kesilmeyeceği bir yeni askeri üssün kurulmasının şart olduğu belirtiliyor. 
Bunun için de Sincar'a yakın mesafede bulunan Musul'un bir diğer ilçesi olan Telafer gündeme getiriliyor. 
Ama Telafer'de askeri üssün kurulmasını zorlaştıran unsurlar var. Öncelikle Telafer'in şu anda kontrolü büyük oranda İran destekli Şii milislerde kurulan Haşdi Şabi'de. Telafer ayrıca İran'ın Akdeniz'e açılan Şii hilalinin güzergahında bulunuyor. 

Telafer, Şii hilali güzergahında yer alıyor
IŞİD tehdidi yüksek olmasına rağmen İran şu anda aktif bir şekilde Diyala'nın Celavla beldesinden başlayıp sırasıyla Salahaddin'in Şirgat, Musul'un Telafer ve Sincar (Şengal) ilçesini kullanarak Suriye'ye doğru uzanan bir lojistik güzergahı kullanıyor.
Musul'un Telefer ilçesinin de çok nazik bir özelliği var. O da şu: Telafer IŞİD öncesinde kent nüfusu yaklaşık 400 bin civarındaydı. Ekseriyeti Türkmenlerden oluşuyor. Bu nüfusun bir bölümü Şii, diğer bölümü ise Sünnilerden oluşuyor. 
İran, Haşdi Şabi'yi devreye sokarak Suriye'ye giden güzergahın kapanmasını istemiyor. 
İşte bu hususlardan dolayı Telafer'den Türkiye'nin yeni bir askeri üs kurmasını kolay bulmayanlar var. 
Bunlardan biri Ortadoğu Uzmanı ve Siyaset Bilimci Dr. Arzu Yılmaz. 
Yılmaz'a göre Telafer'de bir askeri üs kurulma önerisi yeni değil: "Konu 2017'deki Musul operasyonu getirildi. O dönemde Türkiye, İran'a karşı çok sert açıklamalar yapmıştı."

Yılmaz: Telafer'e üs yeni değil 
Telafer'in Sünni Türkmenlerin ağırlıklı olduğu bir kent ve oradan çok sayıda kişinin IŞİD'e katıldığını savunan Yılmaz, "Iraklı DEAŞ'lılar veya kaçırılan Ezidiler konusunu Türkiye'de basından takip ettiğim zaman Telafer'den DEAŞ'a katılan Türkmenlerin ağırlıklı olduğu bir gözlem olarak dikkatimi çekmişti. Telafer'in demografik yapısından kaynaklı Türkiye'nin bölgeyle ilgili konularda bir politikasını meşrulaştırma bağlamında bir ısrarı var. Bu konuyu sık sık gündeme getiriyor" ifadelerini kullandı. 
"Askeri stratejik açıdan bakıldığı zaman Telafer'in şöyle bir önemi var: Türkiye'nin Musul rüyalarının önemli bir eşiğidir Telafer" diyen Yılmaz, şunları dile getirdi: 
"Musul operasyonu başladığında Türkiye, Haşdi Şabi'nin operasyona katılmasını istemedi. Çünkü Haşdi Şabi'nin operasyona katılması Telafer'in onlar tarafından kontrol altına alınması demekti. Türkiye'nin İran'ı karşısına alarak Telafer'in Sünni Türkmen demografik yapısına atıfla hamilik pozisyonunu öne çıkararak yürüttüğü politika karşılıksız kaldı. Ve günün sonunda Telafer ağırlıklı olarak İran destekli Haşdi Şabi güçlerinin kontrolüne girdi.
Son günlerde konuyu gündeme getirenlerin niyeti bilemem ama arka plan üzerinden baktığımız zaman bu aslında 2017 yılında Türkiye'nin deyim yerindeyse kursağında kalan hevesinin aslında hala o amacından vazgeçmediğini gösteriyor. Şengal operasyonu da aslında Telafer ile çok yakın bağlantılı. Çünkü o hattın kontrolünde Şengal, Telafer ve Musul yer alıyor. O hat hem Suriye-Irak sınırında bir pozisyon almak hem de Musul'a nüfuz etme bağlamında çok stratejik bir noktada yer alıyor. Kişisel kanaatime göre halihazırdaki konjektörde bunun mümkün olduğunu düşünmüyorum. Her şeyden önce Türkiye karşısında İran'ı bulacaktır. Keza Türkiye'nin Şengal ile ilgili dile getirdiği konularda da ilk önce İran'ın karşı durduğunu görüyoruz." 
Erbil Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkileri Öğretim Üyesi Dr. Beyar Doski ise Türkiye'nin Telafer'de askeri üs kurmayacağı görüşünde. 
Doski, Irak'ın tartışmalı bölgeleri konusunda Türkiye ile İran arasında yapılan bir sözleşmeden bahsetti ve "Yaşanan sadece bir oyundan ibaret" iddiasında bulundu. 
Türkiye'nin kuzeyde bazı askeri üsleri bulunduğunu ifade eden Doski, "Telafer'de kurulacak yeni bir üsse de ihtiyacı yok. Buradaki asıl oyun Kürdistan Bölgesi'nin Irak merkezi hükümeti üzerinden marjinalleştirilmesidir" yorumunu yaptı.
Irak'ta Irak Kürdistan Bölgesi'nin (IKB) kontrolü altında olmayan bölgelerde Haşdi Şabi'nin ne yapmak istediğine bakmak gerektiğine dikkati çeken Dr. Beyar Doski, "Haşdi Şabi, Sincar'a binlerce milis konuşlandırıp, Erbil ve Bağdat arasındaki 'Sincar Anlaşması'nın uygulanmaya konulmasını önlemek istiyorlar" dedi. 
İran'ın Türkiye'nin Kürdistan Bölgesi'nin 30 kilometre kadar derinliğe inmesine herhangi bir itirazı bulunmadığını ancak kendi etki alanındaki yerlere inilmesi halinde tavrının farklılaşabileceğine söyleyen Doski, şunları kaydetti: 
"Telafer ve diğer tartışmalı bölgeler için de dediğim gibi her iki ülkenin çok iyi dayanışmalı somut bir anlaşması var. Bu yüzden Telafer'de bir askeri üssünün inşa edilmesi çok önemli değil. Türkiye için asıl önemli olan Duhok vilayetindeki askeri üslerini her geçen gün arttırmaya çalışmasıdır. İleride belki Erbil'e yakın noktalarda da bu üslerin sayısı artabilir."
Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süphi Saatçi, Telafer'de bir askeri üssün kurulmasını imkansız görmeyenlerden. 
Aslen Kerküklü olan Prof. Dr. Saatçi, hem Türkiye'nin hem de Irak'ın terör örgütlerinden çok çektiğini söylüyor. 

"Türkiye kendi güvenliğini sağlamak için gerekli her türlü meşru yola başvurmalıdır"
Her iki ülkenin de terörden kurtulmak için uğraş verdiğini ifade eden Saatçi, "Telafer'de bir askeri üs kurmak tabii ki mümkündür. Burada esasa olan Bağdat hükümetiyle anlaşarak bunu yapmak" dedi. 
Irak ve Suriye'nin terör örgütlerinin yol geçen hanı haline getirildiğinin altını çizen Saatçi, şunları söyledi: 
"Suriye'de bir devletin varlığından bahsetmek de mümkün değil. Türkiye'nin hem Irak hem de Suriye ile oldukça uzun bir sınırı var. Bu iki ülkedeki terör örgütlerinden Türkiye'nin güvenliğine ciddi tehditler geliyor. Türkiye kendi güvenliğini sağlamak için gerekli her türlü meşru yola başvurmalıdır. Onun için ne gerekiyorsa yapmalıdır. Şu anda Telaferli Türkmenler arasında geçmişe nazaran bir ihtilaf yok. İkna edilmesi durumunda Türkiye elbette ki Telafer'de askeri üs kurabilir" 

"Bağdat ve Erbil, ikna edilirse Telafer'de askeri üs kurulabilir" 
Bir diğer Iraklı Türkmen Kemal Beyatlı da Ankara-Bağdat ve Erbil arasında yapılacak görüşmeler neticesinde tarafların ikna edilmesiyle Türkmen kenti Telafer'de Türkiye'nin askeri üs kurmasının mümkün gördüğünü kaydetti. 
Irak Türkleri Kültür Ve Yardımlaşma Derneği Genel Başkanı Beyatlı'ya göre üs açmanın birinci yolu diplomasi ve tarafların ikna edilmesi. 
Türkiye ile Irak arasında bir ticaret olduğunu ancak "terör" örgütlerinin buna zarar verdiğinin altını çizen Beyatlı, şunları ifade etti: 
"Irak'a yönelik ticaretten bir tek Türkiye kazanmıyor. Irak da bundan kazanıyor. Ama yıllardır buradaki varlığı bir türlü sona erdirilmeyen terör örgütlerinin faaliyetleri her iki ülkenin hem insan kaynağına hem de ticaretine büyük zarar veriyor. Ankara'nın diplomatik girişimlerle Bağdat'ı ikna etmesi halinde Irak'ta teröre karşı kalıcı sonuç elde edilecek adımlar atılabilir." 

"Irak ve Türk halkı terörden bıkmıştır"
Hem Türk hem de Irak halkının yıllardır süregelen terörden çok çektiğini söyleyen Beyatlı sözlerini şöyle tamamladı: 
"Amerika, binlerce kilometre öteden gelen, Türkiye'de İncirlik, Irak ve Suriye'de de başka askeri üsler inşa edebiliyorsa elbette Türkiye'de terörü bitirmek için komşusunda bir üs kurabilir. Ancak burada önemli olan diplomasidir. 'Biz burada kalıcı değiliz. Sincar'daki terörü bitirmek ve ülkede huzuru sağlamak için lojistik amaçlı bir üs inşa etmek istiyoruz. İşimiz bitince de gireceğiz' deyip Bağdat yönetimi ikna edilirse olabilir. Çünkü, iki ülkenin halkları artık cenazelerin gelmesini istemiyor. Terör olaylarından bıkmışlar. İş birliğiyle terörün bitirileceği konusunda ikna çabaları sonucunda üs kurulabilir. Karar alınması halinde ise Türkmenler ister siyasi yönden ister halk tarafından gereken desteği de verirler."

Independent Türkçe



SDG'nin yenilgisinin İsrail-Suriye anlaşması açısından sonuçları nelerdir?

İsrail işgali altındaki Golan Tepeleri ile Suriye arasındaki ateşkes hattına yakın Mecdel Şems'te, İsrail ve Suriye sınırındaki Dürzi protestocular, 16 Temmuz 2025 (Reuters)
İsrail işgali altındaki Golan Tepeleri ile Suriye arasındaki ateşkes hattına yakın Mecdel Şems'te, İsrail ve Suriye sınırındaki Dürzi protestocular, 16 Temmuz 2025 (Reuters)
TT

SDG'nin yenilgisinin İsrail-Suriye anlaşması açısından sonuçları nelerdir?

İsrail işgali altındaki Golan Tepeleri ile Suriye arasındaki ateşkes hattına yakın Mecdel Şems'te, İsrail ve Suriye sınırındaki Dürzi protestocular, 16 Temmuz 2025 (Reuters)
İsrail işgali altındaki Golan Tepeleri ile Suriye arasındaki ateşkes hattına yakın Mecdel Şems'te, İsrail ve Suriye sınırındaki Dürzi protestocular, 16 Temmuz 2025 (Reuters)

Michael Harari

Bu ayın başlarında Paris'te İsrail ve Suriye arasında yeniden başlayan müzakereler resmi bir anlaşmayla sonuçlanmadı, ancak bir dizi uzlaşıya varılmasını sağlamış gibi görünüyor. Bu toplantılar o dönemde İsrail medyasında kendisine geniş bir yer bulmadı, ancak konu son günlerde, özellikle Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve Suriye rejimi arasındaki devam eden çatışmalar ve rejimin askeri kazanımları ışığında, yeniden manşetlerde yer almaya başladı.

Genel olarak, İsrail medyasının haberleri Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'ya karşı artan bir şüpheciliği ifade ediyor, tekrarlanan haberlerinde cihatçı geçmişine ve niyetleri ile İsrail'in güvenlik çıkarlarını ne kadar dikkate alabileceği ile ilgili soru işaretlerine odaklanıyor.

İki taraf arasındaki görüşmelerin özüne ilişkin olarak, İsrail medyasında yer alan haberlerde de yansıtıldığı üzere, birkaç noktanın vurgulanması gerekiyor. Bu noktalar; yanlış değerlendirmeleri önlemeyi amaçlayan bir mekanizmanın kurulması, düzenli periyodik toplantıların yapılmasının yanı sıra, karşılıklı güven artırıcı adımların atılmasında uzlaşıya varılmasıdır.

Güney Suriye'deki Dürzi azınlığın korunmasına ilişkin olarak, iki tarafın da bunu dış müdahale veya güç kullanımı olmaksızın çözülmesi gereken Suriye’nin bir iç meselesi olarak değerlendirme konusunda anlaşmış olduğu görülüyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun ofisinden yapılan açıklamada, “Anlaşma, ortak hedeflere ulaşmak ve ülkedeki Dürzi azınlığın güvenliğini sağlamak için diyaloğun devamını öngörüyor” denildi.

İsrail medyasında yer alan haberlerde, 8 Aralık 2024'te eski Suriye rejiminin çöküşünün ardından İsrail'in ele geçirdiği topraklardan çekilmesinin kapsamına ilişkin herhangi bir ayrıntı yer almıyor. İsminin açıklanmasını istemeyen üst düzey bir ABD’li yetkili, ABD'nin her iki tarafa da Ürdün'de ortak bir operasyon merkezi kurulmasını ve sınırın her iki tarafında da silahsızlandırılmış bir bölge oluşturulmasını önerdiğini belirtti.

Suriye rejimi ile SDG arasındaki ateşkes geniş yankı uyandırdı ve özellikle SDG’nin ve bunun bir yandan İsrail, diğer yandan Türkiye için potansiyel sonuçları üzerinde duruldu

Son günlerde, Suriye rejimi güçleri ile SDG arasındaki şiddetli çatışmaların ortasında dört önemli nokta öne çıktı.

Birincisi, özellikle Esed rejiminin çöküşünün ardından İsrail'in kontrolünü pekiştirdiği Golan Tepeleri’ndeki topraklardan çekilmesi durumunda Tel Aviv’in hayati çıkarlarını tehdit edebilecek riskler konusunda, Şara yönetimine ilişkin şüpheler belirgin bir şekilde arttı. Benzer şekilde, önde gelen İsrailli askeri kaynaklar, silah kaçakçılığı (Hizbullah dahil) veya radikal İslamcı unsurların yeni rejimin tam kontrol edemediği bölgelere geri dönme olasılığı gibi nedenlerle İsrail’in aşırı bir şekilde geri çekilmesinden endişe duyduklarını dile getirdiler.

İkincisi, Suriye rejimi ile Kürtler arasındaki ateşkes geniş yankı uyandırdı ve özellikle “Kürtlerin yenilgisi” ve bunun bir yandan İsrail, diğer yandan da Türkiye için potansiyel sonuçları üzerinde duruldu; Türkiye, olaylardan en büyük faydayı sağlayan ülke olarak gösterildi.

sc vcf
İsrail güçleri, işgal altındaki Golan Tepeleri'ndeki Mecdel Şems köyü yakınlarında Suriye ile sınır hattında devriye geziyor, 23 Temmuz 2025 (AFP)

Üçüncüsü, Suriye rejimi ile Kürtler arasındaki çatışmanın sonucu ışığında Dürzi azınlığının kaderiyle ilgili endişeler arttı. Hükümetin Dürzi toplumunu koruma rolünden vazgeçmeyi ve bu konudaki etkisinden vazgeçmeyi kabul edebileceği korkusu da belirginleşti.

Dördüncüsü, medyanın İsrail güvenlik teşkilatı ile siyasi liderlik arasında ortaya çıkardığı uçurumla ilgili önemli bir ayrıntıyla bağlantılı. Haberlere göre, ordu daha geniş güvenlik mesafelerini korumaya çalışıyor ve Suriye sınırından kaynaklanabilecek daha fazla sürpriz olasılığı konusunda uyarıyor.

Bu, iki ülke arasında bir güvenlik anlaşmasına varılma şansının azalması anlamına gelmiyor, ancak dikkatlice değerlendirilmesi gereken çeşitli sonuçlar var.

İsrail ve Suriye arasında bir güvenlik anlaşmasına varılmasının önünde halen engeller bulunuyor. Bu engeller aşılmaz görünmese de, özellikle Kürtlerle ilgili son gelişmeler ışığında, bunların üstesinden gelmek daha fazla açıklık ve netlik gerektiriyor

İsrail, özellikle Kürtler tarafından fiili bir teslimiyet teşkil edip etmediği konusunda, Şara ile Kürtler arasında yapılan son anlaşmayı yakından inceleyecektir. Bu gelişme, İsrail'in Dürzi azınlığı ve Kürt nüfusunu koruma konusundaki duruşu açısından önemli sonuçlar doğuracaktır.

Türkiye faktörü son derece önemli ve hassas bir konu; zira İsrailli karar vericiler, Türkiye'nin Suriye'deki artan müdahalesinin ve bunun uzun vadeli sonuçlarının etkilerini kapsamlı bir şekilde değerlendirmek zorunda.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Suriye ile güvenlik anlaşması konusunda ilerleme kaydedilirse, İsrail'in siyasi liderliğinin bunu eskisinden daha ciddi bir şekilde pazarlaması gerekiyor. Erken seçim olasılığı da dahil olmak üzere iç siyasi gelişmeler de bu bağlamda özellikle önemli.

cdtgh
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ve ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack, Şam'daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda, 18 Ocak 2026 (AFP)

Amerikan faktörü de çok önemli. İsrail, Başkan Donald Trump'ın Şara'nın Suriye'deki yönetimini sağlamlaştırma arzusunun yanı sıra, Suudi Arabistan ve Türkiye'nin ABD yönetiminin politikaları üzerindeki etkisinin de farkında.

Bununla birlikte, ki bu çok önemli bir nokta, İsrail'in hayati önemde gördüğü güvenlik çıkarları söz konusu olduğunda, Washington kendisini çok dikkatli bir şekilde dinlemektedir. Bu nedenle, Suriye'deki son gelişmeleri ve bunların Kudüs'te nasıl yorumlandığını (doğru veya yanlış) anlamanın önemi açıkça ortaya çıkmaktadır.

Sonuç olarak, İsrail ve Suriye arasında bir güvenlik anlaşmasına varılmasının önünde halen engeller bulunuyor. Bu engeller aşılmaz görünmese de, özellikle Kürtlerle ilgili son gelişmeler ışığında, bunların üstesinden gelmek daha fazla açıklık ve netlik gerektiriyor. Temel stratejik çerçeve değişmeden kalsa da, son iki yılın son derece istikrarsız bölgesel gerçekliği, hassas ve dengeli bir diplomasiyi zorunlu kılıyor. Hükümetin ayrıca, Suriye ile olası herhangi bir anlaşma için İsrail kamuoyunun desteğini kazanmak üzere iyi planlanmış bir kampanya başlatması da gerekiyor.


Türkiye, İran'a karşı herhangi bir askerî müdahaleye karşı çıkıyor ve diyalog çağrısında bulunuyor

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan (AFP)
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan (AFP)
TT

Türkiye, İran'a karşı herhangi bir askerî müdahaleye karşı çıkıyor ve diyalog çağrısında bulunuyor

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan (AFP)
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan (AFP)

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bugün yaptığı açıklamada, İran’daki protestolar ve buna eşlik eden baskı politikaları nedeniyle ortaya çıkan krizin çözümü için İran ile ABD arasında ‘diyalog’ çağrısında bulundu. Fidan, Türkiye’nin Tahran’a yönelik herhangi bir askerî müdahaleye karşı olduğunu vurguladı.

Fidan, düzenlediği basın toplantısında, “İran’a karşı herhangi bir askerî operasyona kesinlikle karşıyız. İran’ın sorunlarını kendi başına çözebilecek kapasiteye sahip olduğuna inanıyoruz” dedi. Protestoların ‘rejime karşı bir ayaklanma’ olmadığını savunan Fidan, gösterilerin İran’daki ekonomik krizle bağlantılı olduğunu ifade etti.

Türkiye’nin diplomatik girişimlerini sürdürdüğünü belirten Fidan, “ABD ile İran’ın bu meseleyi ister arabulucular veya başka taraflar üzerinden, ister doğrudan diyalog yoluyla çözmesini umuyoruz” diye konuştu. Ankara’nın gelişmeleri ‘yakından takip ettiğini’ de sözlerine ekledi.

Fidan, İran’da istikrarsızlığın artmasının tüm bölgeyi etkileyeceğini söyledi.

Türkiye, son haftalarda 560 kilometrelik kara sınırını paylaştığı İran’daki gelişmelere ilişkin net ve sert açıklamalardan kaçındı.

Ankara, olası bir askerî müdahale durumunda ülkeye yönelik mülteci akınından endişe ediyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise protestoların başladığı 28 Aralık’tan bu yana konuya ilişkin bir açıklama yapmadı.

Norveç merkezli sivil toplum kuruluşu İran İnsan Hakları Örgütü’nün (IHR) yayımladığı son verilere göre, protestolarda hayatını kaybedenlerin sayısı en az 3 bin 428’e ulaştı. IHR, gerçek sayının daha yüksek olabileceğini belirtirken, gösteriler kapsamında 10 binden fazla kişinin gözaltına alındığını bildirdi.


Pakistan ordusu ve Ortadoğu'daki artan rolü

Pakistan Günü'nü kutlamak için düzenlenen askeri geçit töreninde Özel Hizmetler Grubu (SSG) askerleri, 23 Mart 2022 (Reuters)
Pakistan Günü'nü kutlamak için düzenlenen askeri geçit töreninde Özel Hizmetler Grubu (SSG) askerleri, 23 Mart 2022 (Reuters)
TT

Pakistan ordusu ve Ortadoğu'daki artan rolü

Pakistan Günü'nü kutlamak için düzenlenen askeri geçit töreninde Özel Hizmetler Grubu (SSG) askerleri, 23 Mart 2022 (Reuters)
Pakistan Günü'nü kutlamak için düzenlenen askeri geçit töreninde Özel Hizmetler Grubu (SSG) askerleri, 23 Mart 2022 (Reuters)

Kemal Allam

Pakistan ordusu, 1947'deki kuruluşundan beri, İngiliz Hint Ordusu'nun “Süveyş'in Doğusu” politikası olarak bilinen politikasını devralarak Arap dünyasında ve Ortadoğu'da sürekli olarak önemli bir rol oynamıştır. Ancak, on yıllarca bu rol büyük ölçüde Suudi Arabistan ve Ürdün başta olmak üzere kilit müttefiklerle ve daha az ölçüde Suriye ve Irak ile eğitim ve iş birliğiyle sınırlı kaldı.

Ne var ki, geçtiğimiz yıl boyunca, Başkan Donald Trump yönetimi, savunma diplomasisinin önemli bir bölümünü Pakistan ordusuna ve komutanı Mareşal Asım Münir'e devretti. Münir'in etkisi sadece askeri rolüyle sınırlı kalmadı; hem perde arkasında İran ile gerilimleri azaltmada hem de Gazze barış görüşmelerinde önemli bir rol oynayarak kilit bir diplomatik kanal olarak da öne çıktı. Öyle ki, Trump onu kamuoyu önünde övdü ve uluslararası figürler arasındaki saygınlığını takdir etti.

Son haftalarda, Münir'in liderliğindeki Pakistan ordusu, Suudi Arabistan liderliği, Libya Ulusal Ordusu Komutanı Halife Hafter, Ürdün Kralı İkinci Abdullah (iki kez), Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) yetkilileriyle görüştü. Ayrıca Yemen'deki gerilimi azaltmak için müdahalede bulundu. Pakistan ordusu, geleneksel bir güvenlik sağlayıcıdan, Kuzey Afrika'dan İran-Körfez yakınlaşmasına kadar birçok coğrafyada, potansiyel çözümler önermek için savunma diplomasisini kullanan bir oyuncuya dönüştü. Bu gelişen pozisyon, Pakistan ordusunu son derece istikrarsız bölgesel iklimde, önemli bir istikrar sağlayıcı güç haline getirebilir.

Pakistan ve Ortadoğu'daki büyük güçler: Tarihsel bir miras

Britanya Hindistanı'nın bölünmesinin ardından yeni bağımsız bir devlet olarak Pakistan'ın müthiş askeri yetenekleri, esasen Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da şekillenen askeri mirasın uzantısıydı. Askerlerinin önemli bir kısmı, Kudüs, Amman, Bağdat, Kahire ve Maskat'ta konuşlanmış Britanya Hindistan Ordusu birliklerinde görev yapmıştı.

Sadece birkaç gün önce Pakistan, BAE'nin İslamabad’a düzenlediği resmi ziyaret sırasında kendisini Yemen krizinin merkezinde buldu. İslamabad, Ordu Komutanı Asım Münir liderliğinde hemen arabuluculuk için harekete geçti

Bu mirasın önemli bir özelliği, askeri kurumun Pakistan'ın dış politikasını şekillendirmede her zaman üstünlüğe sahip olması. Bunun sonucunda, Pakistan şu anda Suudi Arabistan, Türkiye, Bahreyn, Irak, Ürdün ve Umman dahil olmak üzere birçok Ortadoğu ülkesinin en büyük askeri ortağı.

Bu ittifakların niteliği farklılık gösteriyor; Suudi Arabistan ve Pakistan arasında ortak savunma anlaşması bulunuyor, Bahreyn ve Umman ise silahlı kuvvetlerinin en az yarısını Pakistan'dan temin ediyor. Irak'a gelince, terörle mücadele eğitiminin yanı sıra, pilotları Pakistan'da eğitim aldı. Irak hükümeti, Musul'un kurtarılmasının ardından DEAŞ’ı yenmede verdiği destekten dolayı İslamabad'a teşekkür etti.

Türkiye, Pakistan'ın müttefiki olduğunu sürekli olarak vurguluyor. Pakistan ile Libya'da Ankara’nın hasmı Halife Hafter arasında yakın zamanda yapılan silah anlaşmasına rağmen, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a yakın isimlerden Amiral Cihat Yaycı, Türkiye ile Pakistan arasında bir zıtlaşmanın düşünülemez olduğunu vurguladı. Pakistan ayrıca, İran ile arabuluculuk yapmak için on yıllardır Suudi Arabistan ile olan yakın ilişkilerini kullandı. On yıllar önce, Pakistan ordusu, İran-Irak Savaşı'nın sona ermesi için arabuluculuk yaparak, kilit bir rol oynadı; bu rol, merhum İran Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani tarafından da açıkça övüldü.

xsd
Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Cumhurbaşkanı Asıf Ali Zerdari, Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda düzenlenen bir törenle Genelkurmay Başkanı General Syed Asım Münir'e Mareşal rütbesini birlikte takdim etti, 22 Mayıs 2025 (AFP)

Tüm bunlar, Pakistan'ı Ortadoğu güçleriyle yaklaşık 80 yıllık etkileşimden sonra olgun bir konuma getirdi; bu süre zarfında, bir tarafa karşı diğerinin tarafını tutmadan görünüşte karşıt ittifakları korumayı ve sürdürmeyi başardı. Bu durum, Pakistan'ı Arap ve Arap olmayan devletler arasında ve bölgedeki Arap içi rekabetlerde köprü görevi görmeye elverişli bir konuma getirdi.

2026, Pakistan'ın köprü rolü ve çatışmaları çözme gücü

Sadece birkaç gün önce, Pakistan, BAE'nin İslamabad’a düzenlediği resmi ziyaret sırasında kendisini Yemen krizinin merkezinde buldu. İslamabad, Ordu Komutanı Asım Münir liderliğinde hemen arabuluculuk için harekete geçti. Pakistan ayrıca, Arap Baharı'nın ardından Körfez ülkeleriyle olan gerilimleri azaltmak için Türkiye ile olan ilişkisini de kullandı. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre Pakistan, Libya ve Yemen'deki gibi çatışmalarda artık karşıt kutuplarda yer alan taraflarla on yıllardır süregelen askeri ittifakları göz önüne alındığında hem arabulucu hem de müttefik rolünün sınırlarını anladı. Nitekim Libya'da İslamabad, yakın zamanda Kaddafi sonrası dönemin en büyük savunma anlaşmalarından birine, dört milyar dolar değerinde bir anlaşmaya imza attı. Bu anlaşma, savaş uçakları, tanklar ve askeri eğitim uçaklarının yanı sıra Pakistan savunma sanayisini kullanan açık deniz petrol sondaj operasyonlarını da içeriyor.

Bu anlaşma, özellikle Ankara'nın Trablus hükümetini resmen desteklemesi nedeniyle, bazı gözlemcilerin Türk-Pakistan ilişkilerinin durumunu sorgulamasına yol açtı. Ancak Erdoğan'a yakın kaynaklar, Ankara'nın Hafter ile artan ilişkileri göz önüne alındığında, anlaşmanın Türkiye'nin önceden onayıyla sonuçlandırıldığını açıkladılar. Pakistan'ın, Hafter'in oğlunun İslamabad'a yaptığı son ziyaretler sırasında kendisi ile Türk yetkililer arasında görüşmeler ayarlamadaki rolüne işaret ettiler.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'daki gayri resmi kaynaklar, Ankara'nın Riyad ve İslamabad arasındaki iş birliğine katılma olasılığından bahsetti

Pakistan, elbette, Azerbaycan'ı Ermenistan'a karşı desteklemede Türkiye'nin en büyük askeri ortağıydı ve Türkiye'nin beşinci nesil savaş uçağı programının geliştirilmesinde resmi bir ortak.

Yunanistan ise Pakistan'ın sınırlarındaki tehditlerle mücadelede Ankara'yı desteklemeye istekli olduğunu gösterir şekilde, askeri müdahalelerinden ve uçaklarının Türk hava sahasında ve Ege Denizi sularında uçmasından sürekli olarak şikayet ediyor.

Pakistan, Suudileri ve Türkleri tek bir güç içinde bir araya mı getiriyor?

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'daki gayri resmi kaynaklar, Ankara'nın Riyad ve İslamabad arasındaki iş birliğine katılma olasılığından bahsetti. Bu bilgiye Bloomberg ve hükümete yakın birçok Türk medya kuruluşunda yer verildi. Ancak bu konuda resmi bir açıklama yapılmadı. Bugün Pakistan, Yemen, Sudan ve Libya'da ve belki de Suriye'de Suudi Arabistan ile koordinasyon içinde çalışıyor.

Gazze konusunda Trump, Pakistan ordusunun bir sonraki aşamaya liderlik edebilecek potansiyel bir güç olarak rolüne işaret etmeye devam ediyor. Yakın tarihli bir Financial Times haberinde, Pakistan ordusu, giderek daha çalkantılı bir dünyada Trump'ın yörüngesindeki jeopolitik nüfuzun yeniden şekillenmesinde “en büyük kazanan” olarak tanımlandı.

xcdfrgt
Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Genelkurmay Başkanı Mareşal Syed Asım Münir ve ABD Başkanı Donald Trump Beyaz Saray'da, 26 Eylül 2025 (AFP)

Mısır ve Ürdün de Pakistan ile resmi ilişkilerini yoğunlaştırdı; Kral Abdullah ve Cumhurbaşkanı Sisi, bir ay içinde Pakistan liderliğiyle iki kez görüştü. Gazze'nin bu iki komşusu, Gazze planının ikinci aşamasında kilit oyuncular. General Münir ile kamuoyu önündeki yakınlaşmaları, Trump'ın Pakistan ordusuna olan artan güveniyle birleştiğinde, gelecekte şekillenecek barışın beklentisiyle, uluslararası dikkatleri Pakistan'ın en üst düzey askeri liderliğine çevirdi.

2026 yılı başlarken, Ortadoğu'daki iç savaşlardan henüz netleşmeyen Gazze barış planına kadar dünya benzeri görülmemiş bir belirsizlik yaşıyor. Ancak Pakistan ordusu, Beyaz Saray'dan Maşrık’a (Levant) kadar konumunu sağlamlaştırdı.