Biden, neden Harris'i dış politikada daha büyük bir rol oynamaya teşvik ediyor?

Başkan Biden, Yardımcısı Harris’i bir rakip değil, daha ziyade Demokrat Parti liderliğinin varisi olarak görüyor

ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris, Biden'ın teşvikiyle dış politikadaki yerini almaya çalışıyor (AFP)
ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris, Biden'ın teşvikiyle dış politikadaki yerini almaya çalışıyor (AFP)
TT

Biden, neden Harris'i dış politikada daha büyük bir rol oynamaya teşvik ediyor?

ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris, Biden'ın teşvikiyle dış politikadaki yerini almaya çalışıyor (AFP)
ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris, Biden'ın teşvikiyle dış politikadaki yerini almaya çalışıyor (AFP)

Tarık eş-Şami
ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris, ABD Başkanı Joe Biden'ın yönetiminde çok belirgin bir role ihtiyaç duymadığı konusunda ısrar ettikten sonra şimdi kendisini yabancı liderlerle iletişim kurmaya ve ABD’nin ortaklarıyla ilişkilerini geliştirmeye çağıran Başkan Biden’ın teşviki ile ABD dış politikasındaki yerini almaya çalışıyor. Ancak bu durum hukuk alanında uzman olan ve daha çok iç meselelere odaklanan Harris'in özellikle Biden’ın bir sonraki seçimlerde 82 yaşın üzerinde olacağı için seçimlere katılamayacağından dolayı daha fazla dış politika bilgisine ihtiyaç duymasına neden oluyor. Peki, Biden’ın Harris’i dış politikada daha büyük rol oynamaya teşvik etmesinin nedenleri neler? Harris, deneyimlerine ve çoklu kültürel geçmişine dayanarak ABD’nin dış politikasına neler ekleyebilir? Harris’in rolü, Amerikan tarihindeki geleneksel başkan yardımcılarının rollerinden ne kadar farklı olacak?

Farklı bir deneyime sahip
Kamala Harris, 20 Ocak'ta birçok açıdan tarihe geçti. ABD’nin ilk kadın başkan yardımcısı olan Harris, aynı zamanda bu göreve gelen ilk Afrika ve Güney Asya kökenli kişi oldu. Bunlar başlı başına önemli başarılardır. Öte yandan ABD Başkan Yardımcılığı, son yıllarda artan etkisine rağmen geleneksel olarak sembolik bir makam olarak kalırken Başkan Biden, eski Başkan Barack Obama’nın Yardımcısı olduğu dönemde ABD dış politikasında belirli sınırlar içinde oynadığı rolü daha da büyüterek tarihe geçmek istiyor.
Ancak sorun Harris’in dış politika alanında yeterli bilgi ve deneyime sahip olmamasıdır. Harris, şu anki Oval Ofis görevlisi ile karşılaştırıldığında dış politika alanında bir çaylak olarak başkan yardımcılığına getirildi. Biden, ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi başkanlığından bu yana onlarca yıldır Washington’da yer alırken birçok yabancı liderle ilişkilerini geliştirdi. Obama’nın Başkan Yardımcılığı görevini sürdürdüğü sekiz yıl boyunca 50'den fazla ülkeye resmi ziyaretlerde bulundu.
Kariyerinin büyük bölümü Kaliforniya'da savcı olarak geçen Harris, son dört yıldır Senato’daki Seçilmiş İstihbarat Komitesi’nin üyeliği yapsa da dış ilişkilerle ilgili meseleler, Harris’in Washington'daki başkanlık seçimi kampanyası sırasında önemli bir odak noktası olmamıştır.

Biden'ın nedenleri
Biden, Harris'in kendisini dış politikadaki büyük bir role hızla hazırlamasını istiyor. Bu amaçla ondan yabancı liderlerle doğrudan iletişim kurmasını ve ABD’nin önemli ortaklarıyla hâlihazırda başlamış olan ilişkilerini geliştirmesini istedi. Harris, ABD'nin yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınına karşı mücadeledeki rolünü tartışmak için Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Genel Direktörü Tedros Adhonam Ghebreyesus ile temasa geçmiş, Kanada Başbakanı Justin Trudeau ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile görüşmeler yapmıştı. Ayrıca ABD Dışişleri Bakanlığı'nda bir konuşma yapan Harris, geçtiğimiz Salı günü yeni yönetimin ABD ile Kanada arasında yapılan ilk ikili toplantısına katıldı.
Biden’ı Harris’i bu role teşvik etmeye iten önemli nedenlerden biri, Demokrat Parti liderliğinin varisi olarak görmesi olabilir. Şuan 78 yaşında olan Biden 2024 yılında ikinci bir dönem için başkanlık yarışına katılamayabilir. Bu da birden fazla etnik kökene sahip bir kadın olan Harris’i partinin geleceği haline getiriyor. Ancak Harris şu andan itibaren dış politika alanındaki tecrübesini artırmaya ve politika vizyonları geliştirmeye başlamazsa zor bir durumda kalacaktır. Harris’in başkanlık seçimini kazanması, bilgi, beceri ve özellikle ulusal güvenlik konusunda yüksek düzeyde güvene sahip olmasını gerektiriyor.
Washington'daki bazı gözlemciler, Başkan Biden’ın yardımcısını rakibi olarak görmediği için Harris'e gücü kullanma fırsatı vereceğine inanıyorlar. Yine aynı gözlemcilere göre Biden, daha ziyade dış politikada yönetici rolü oynaması için Harris’i nasıl yetkilendireceğine ve yönlendireceğine bakıyor.

Söz konusu rolün doğası
Bazı uzmanlar Harris'in dünya siyaset sahnesine ilişkin yeterli bilgiye sahip olmadığını kabul etseler de, bu alanda deneyimli danışmanlardan oluşan bir ekibe sahip olduğunun altını çiziyorlar. Ayrıca Dışişleri Bakanı Anthony Blinken ile görüştüğüne dikkati çektiler. Bu arada Beyaz Saray yetkilileri, CBS ağına yaptıkları açıklamalarda, Harris'in en azından ilk aşama olarak müttefiklerle ortaklık, siber güvenlik ve küresel sağlık gibi belirli konularda reform yapmaya odaklanacağını söylediler. Çünkü Harris, bu konulara, Kaliforniya senatörü olduğundan ve Senato İstihbarat Komitesi üyeliği deneyiminden bu yana ilgi gösteriyor. Harris’in yakın çevresinden kaynaklar ise Harris’in 5G teknolojilerine olan ilgisinin yanı sıra anne ve çocuk sağlığı, gıda ve su güvensizliği gibi diğer konulara da odaklandığını belirttiler.
Harris ile çalışan birkaç kişiye göre çok fazla deneyime sahip olmasa bile senatör olduğu zaman iç politika ve ulusal güvenlik konularına odaklandığında yaptığı gibi öğrenmek için doğru araçlara sahip ve uluslararası arenayla ilgili ilkeli değerler ve politikalar tarafından yönlendirildi. Harris, 2017 yılında İsrail'e gitti ve ABD ile İsrail arasındaki ilişkiye olan derin bağlılığını gösterdi. ABD Senatosu Seçilmiş İstihbarat Komitesi’ndeyken, Rusya'nın 2016’daki başkanlık seçimlerine müdahalesinin araştırılmasında aktif bir rol üstlendi.
Her ne kadar Harris'in komitedeki görevi boyunca edindiği deneyimler, kendisine ABD istihbarat teşkilatları ve dünyanın dört bir yanından ortaya çıkan tehditlerin doğası hakkında fikir verse de bunlar bir senatörün yabancı liderlerle ilişkilerini geliştirmesine veya uluslararası arenada bir dosya incelemesine yardımcı olmaz. Ancak bu ikisi, dış ilişkilerde vazgeçilmez birer araçtır.
Biden, açıkça bunu değiştirmek için çalışıyor ve Harris’e, eşit ortaklığın kanıtı olarak dış politikaya daha derin bir şekilde girme fırsatı veriyor. Aynı zamanda 2024 veya 2028 seçimlerine giderken Harris’e liderlik konusunda bir avantaj sağlamak için dış politikayı geliştirmeye teşvik ettiği de ortadadır.

Bulunmaz fırsat
Biden’ın, bu şekilde Harris'e, özellikle ABD Anayasası’nda birkaç durum dışında başkan yardımcılığı görevine değinilmediğinden, Amerikan tarihinde daha önce hiçbir başkanın yardımcısına vermediği altın bir fırsat verdiğinden şüphe yok. ABD Anayasası’nın birinci maddesi üçüncü bölümü, başkan yardımcısının Senato başkanı olduğunu, ancak şuan olduğu gibi Senato'da oyların eşit olması durumu dışında oy hakkına sahip olmadığını belirtir.
Anayasa’nın birinci bölümdeki ikinci maddenin başlangıcında başkan yardımcısının nasıl seçileceğini ve başkanın ölümü, istifası veya görevlerini yerine getirememesi durumunda başkanın yetkisinin başkan yardımcısına ait olduğu belirtilir. Aynı maddenin dördüncü bölümünde ise ihanet, rüşvet veya diğer büyük suç ve kabahatler nedeniyle hakkında iddianame oluşturulması ve mahkum edilmesi durumunda başkan yardımcısının görevden alınabileceği hükmü yer almaktadır.
Bu nedenle Kamala Harris’in şuan yaptığı gibi, hesap verebilirlikten kaçınmanın ve başkanın değiştirilmesine ihtiyaç duyana kadar beklemenin yanı sıra Senato'da oy eşitliği olması durumunda oy kullanması gerekiyor. Ancak bu mesele, 2023 yılının Ocak ayından itibaren, ara seçimlerin ABD Kongresi’nde yeni dengeler oluşturmasının ardından büyük olasılıkla sona erecektir. Bu da ABD tarihindeki başkan yardımcılarının büyük çoğunluğunun anayasada belirtilen yetkilerine uygun olarak yapacak gerçek işleri olmadığı anlamına geliyor.

Birden fazla alternatif
ABD başkanlarının çoğu, Birinci Dünya Savaşı sonrası eski Başkan Woodrow Wilson'ın ardından başkanlık koltuğuna oturan, bir başkan yardımcısının rolünün önemi konusunda sıra dışı görüşlere sahip olan ve başkan yardımcısının beklemedeki bir alternatiften daha fazlası olması gerektiğine inanan başkan yardımcısı Warren G. Harding'in marjinal rolünün farkındalar. Harding, daha sonraki bir aşamada, yardımcısı Calvin Coolidge'i ABD tarihinde ilk kez düzenli olarak kabine toplantılarına katılmaya yönlendirdi.
Harding, 1923'te kalp krizi nedeniyle öldüğünde, yardımcısı Coolidge onun yerini aldı. Coolidge daha sonra kabine toplantılarına katılmasının, başkan olduğunda ona büyük yardımı olduğunu itiraf etti.
Harding ve Coolidge'in ardından göreve gelen başkanların çoğu, hayati konularda dahi başkan yardımcılarını olay yerinden uzak tutma geleneğini sürdürdüler. Örneğin, eski Başkan Franklin Roosevelt, atom bombasını, yardımcısı Harry Truman'dan bir sır olarak sakladı. Truman, bunu ancak Roosevelt'in ölümünden sonra öğrendi. Bir diğer örnekte eski Başkan Dwight Eisenhower, 1960 başkanlık seçimi sırasında yardımcısı Richard Nixon'ın, John F. Kennedy karşısında seçimleri kaybetmesine neden oldu. Çünkü Eisenhower, gazetecilerden kendi başkanlığı sırasında Nixon'ın gerçekleştirdiği herhangi önemli bir şeyi hatırlatması için Nixon’a bir hafta vermelerini istedi.

Öneri ve tavsiyelerde bulunan başkan yardımcısı
1976 yılında ise dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter’ın Yardımcısı Walter Mondale, başkanın duymak istediklerinden uzakta tarafsız tavsiyelerde bulunması ve bağımsız analizler yapması gerektiği fikrini ilk dile getiren kişiydi. Carter daha sonra bu fikri kabul etti ve Mondale'yi yakın çevresinin bir parçası haline getirdi.
O tarihten bu yana, bazı başkan yardımcıları, başkanın görüşüne uygun olmayan görüşlerini dile getirdiler. Örneğin, eski Başkan Bill Clinton ile Başkan Yardımcısı Al Gore, First Lady Hillary Clinton'a emanet edilen güç ve nüfuz konusunda hem fikir değillerdi. O dönem patlak veren Monica Lewinsky skandalıyla başa çıkma yolu konusunda da aynı fikirde değillerdi. Yine ABD’nin eski başkanlarından George W. Bush ile yardımcısı Dick Cheney, zaman zaman Irak konusunda ve başkanlık affının kullanılıp kullanılmaması konusunda fikir ayrılığına düştüler. Buna karşın eski Başkan Yardımcısı Mike Pence, eski Başkan Donald Trump'ın sadık bir müttefiki olduğunu kanıtladı. Ancak sadece iktidarın son günlerinde Trump’la aynı fikirde değildi.

Odadaki son ses
Joe Biden, Barack Obama’nın başkan yardımcısı olmayı kabul ettiğinde önemli kararlar alınırken ‘odadaki son kişi’ olmak istediğini, böylece Obama'ya hiçbir söze gerek kalmadan veya nezaket göstermeden fikirlerini açıkça belirtebileceğini söyledi. Biden aynı şekilde Harris'i yardımcısı olarak seçtiğinde de ondan odadaki son ses olmasını istediğini, böylece zor soruları sorabileceğini ve aynı fikirde değilse görüş ve varsayımlarına meydan okuyabileceğini belirtti.
Harris'in başkan yardımcılığı görevine gelmesinin üzerinden bir ay geçti ve başkanın duymak istemediği farklı görüşlere karşı bağışıklığı olduğundan emin olmak için Walter Mondale pelerini giymekten daha büyük bir şansı var. Dünya liderleri ve önde gelen isimler, haftalar önce Avrupalı bir büyükelçinin de açıkça ifade ettiği gibi pek çok kişinin bir gün başkan olabileceğine inandığı Harris ile ilişkiler kurmaya başlamayı istiyor.



Trump ve yeni dünya düzeni: Hesaplaşma ve ABD’nin sessizce çekilmesi

Fotoğraf: AFP/Al Majalla
Fotoğraf: AFP/Al Majalla
TT

Trump ve yeni dünya düzeni: Hesaplaşma ve ABD’nin sessizce çekilmesi

Fotoğraf: AFP/Al Majalla
Fotoğraf: AFP/Al Majalla

Remzi İzzeddin Remzi

Modern uluslararası diplomasi tarihinde, özellikle ABD Başkanı Donald Trump'ın Davos'ta oluşturduğu Barış Konseyi'nin kuruluş tüzüğünü imzaladıktan sonra, bir süper gücün sessizce çekilmesinin sembolik ve pratik ağırlığını taşıyan çok az gelişmeye rastlanır. ABD, (Birleşmiş Milletlerden 31 ve diğer uluslararası kuruluşlardan 35 olmak üzere) 66 uluslararası kuruluştan çekilme sürecine devam ederken, sadece bu kuruluşlardaki üyeliğini kısıtlamakla kalmıyor, çekilmesi bunun çok daha ötesine uzanan bir gölge düşürüyor. Bir zamanlar tasarlamasına, meşrulaştırmasına ve desteklemesine yardımcı olduğu İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan uluslararası yapının temel direklerini bir bir yıkıyor.

Washington’da iktidara (iklim değişikliği, ticaret, kalkınma ve uluslararası hukukla ilgilenen kurumları hedef alan) Trump yönetiminin gelişiyle ‘Önce Amerika’ sloganının yeniden benimsenmesi, uluslararası ilişkiler alanında uzman akademisyenlerin uzun süredir işaret ettiği uzun vadeli eğilimin ani kırılmasından ziyade, Amerikan liderliği merkezli tek kutuplu sistemin kademeli olarak aşınması ve çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkması, giderek bölgesel nüfuz alanları etrafında dönmesi şeklindeki bu eğilimin hız kazanması anlamına geliyor.

Bu an, çok taraflılık yanlıları için istikrarsızlık getirse de uluslararası toplumun uzun süredir ertelediği ve devam etmesini engelleyen, giderek işlevsiz ve felç kalan uluslararası sistemde köklü bir reform yapma fırsatı da sunabilir. Şu an ‘Dünya bu fırsatı değerlendirmek için siyasi iradeye sahip mi, yoksa ABD'nin çekilmesi sistemin önemsizliğe doğru gidişini hızlandıracak mı?’ sorusu gündemde.

Bu politika değişikliğinin fikri temeli, Trump yönetimi sırasında yayınlanan 2025 ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi'nde açıkça ortaya konuldu. Bu strateji, uluslararası kuruluşlardan çekilmenin aceleci veya dürtüsel bir hareket değil, tartışmalı olsa da tutarlı bir doktrinin kasıtlı olarak uygulanması olduğunu gösterdi. Bu strateji, geniş, değerlere dayalı enternasyonalizmi reddederek dar ulusal çıkarları ön plana çıkarıyor. Strateji, ‘ABD'nin tüm küresel sistemi uygulanamaz bir okyanus olarak desteklediği günlerin sonsuza dek geride kaldığını’  ilan ediyor. Bu da liberal uluslararası düzeni korumak pahasına egemenlik, ekonomik güç ve bölgesel hakimiyete öncelik verilmesi anlamına geliyor. Pratikte ise bu, karşılıklı çıkarlar ve uluslararası hukuki ve kurumsal kısıtlamalara karşı derin şüphecilik üzerine kurulu ikili ilişkilere dönüşüyor.

Önceki ulusal güvenlik stratejileri küresel kurumları kolektif sorunları çözmek için vazgeçilmez platformlar olarak tasvir ederken, 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi bunları ABD’nin nüfuzunun azaldığı, hatta rakip ideolojiler tarafından etkili bir şekilde zayıflatıldığı arenalar olarak tasvir ediyor. Bu bakış açısı, Başkan Trump'ın BM Nüfus Fonu (UNFPA), Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) ve Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) gibi kuruluşları, ABD’nin temel öncelikleri ile uyumsuz ‘küresel bürokrasiler’ olarak nitelendirmesinde de yankı buluyor.

Trump'ın yeni yönetimi, giderek işlevsiz hale gelen ve felç olan uluslararası sistemde köklü bir reform gerçekleştirme fırsatı sunabilir.

BM sistemi şu anda hem varoluşsal hem de mali bir krizle karşı karşıya. ABD, tarih boyunca BM'ye en büyük katkıyı sağlayan ülke olmuş ve düzenli bütçesinin yaklaşık yüzde 22'sini, barış gücü ödeneklerinin ise yüzde 26'sını karşılamıştır. Trump yönetiminin 2026 mali yılı bütçesi, çoğu BM kurumuna sağlanan fonları tamamen ortadan kaldırmayı ve önceki Kongre ödenekleri kapsamında onaylanmış ödemeleri askıya almayı ön görüyor.

BM Genel Sekreteri António Guterres, bağışçı ülkelere paylaştırılan katkıların ‘BM Şartı'na göre yasal bir yükümlülük’ olduğunu vurgulasa da bu şart, dünyanın en büyük ekonomisi tarafından ihlal edildiğinde yasal yükümlülüklerin pek bir ağırlığı kalmıyor.

Görsel kaldırıldı.
BMGK üyeleri Gazze’de ateşkes kararı için oy kullanırken, 18 Eylül 2025 (AFP)

Bu gerçeklik, alternatif finans mekanizmalarının belirlenmesi konusunda acil bir ihtiyaç doğuruyor. Ciddi olarak değerlendirilmeye değer birkaç seçenek var. İlk olarak, BM Genel Kurulu, değerlendirilen katkı payı çizelgelerini gözden geçirerek, ABD’nin payını diğer büyük ekonomilere, özellikle de değerlendirilen katkı payı yaklaşık yüzde 20'ye yükselen Çin'e ve ekonomik gücü mevcut katkı paylarını çok aşan Hindistan, Brezilya ve Körfez ülkeleri gibi yükselen güçlere yeniden dağıtabilir.

İkinci olarak, uluslararası toplum, gönüllü fonlara aşırı bağımlılığın neden olduğu yapısal zayıflığı ele almalı. Gönüllü katkılar siyasi esneklik sağlar, ancak aynı zamanda bağışçıların değişkenliğine tehlikeli bir bağımlılık yaratır ve özel fonlar kontrolsüz bir şekilde artarsa kurumlar, araştırmacıların ‘kurumsal ele geçirme’ olarak tanımladıkları durumla karşı karşıya kalır. Daha sürdürülebilir bir yaklaşım, zorunlu ücretleri, finansal işlemler üzerinde mütevazı vergiler, gelirleri çok taraflı kurumlara yönlendiren karbon fiyatlandırma mekanizmaları veya uluslararası sularda deniz seyrüseferi ücretleri gibi hedefe yönelik küresel vergilerle birleştirebilir.

Üçüncü olarak, Afrika Birliği (AfB), Avrupa Birliği (AB), Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) ve Arap Devletleri Ligi (AL) gibi bölgesel kuruluşlar, kendi bölgelerindeki Birleşmiş Milletler operasyonlarının finansmanında daha büyük sorumluluk üstlenebilirler. Bu yaklaşım, bölgesel kuruluşlara BM Güvenlik Konseyi (BMGK) çerçevesinde daha fazla rol verilmesi yönündeki uzun süredir devam eden önerilerle uyumlu, daha esnek ve eşitlikçi bir mali yapı oluşturulmasını sağlar.

Şu anda ciddi bir kriz gibi görünen durum, paradoksal olarak, BM’nin son on yıllardaki en güçlü reform itici gücü olabilir.

Şu anda ciddi bir kriz gibi görünen durum, paradoksal olarak, BM’nin son on yıllardaki en güçlü reform itici gücü olabilir. Yıllardır, BMGK ve Bretton Woods Sistemi kurumlarının modernize edilmesi yönündeki çağrılar, sadece lafta kalmış ve söylemlerle karşılanmıştır. Özellikle BM daimi üyeleri, ayrıcalıklı statülerini zayıflatabilecek reformlara direnmişlerdir. Bugün, mevcut sistemin sütunlarından biri gönüllü olarak kenara çekilirken, donmuş manzara nihayet değişmeye başlayabilir.

Başta BMGK’da olmak üzere reform taleplerinin merkezinde, küresel karar alma süreçlerinde ve özellikle Küresel Güney ülkeleri tarafından daha adil bir temsil çağrısı yer alıyor. ABD'nin sessizce geri çekilmesi temel bir soruyu, ‘Sistem artık geleneksel garantörüne güvenemiyorsa, mevcut yapı herhangi bir meşruiyet veya yararını koruyabilir mi?’ sorusunu gündeme getiriyor. Reform, tarihsel olarak ulaşılması zor olduğu görülen bir konsensüs gerektirdiği için kesinlikle zordur, ancak statükoyu savunma yetersizliği her geçen gün daha da artırıyor.

Soğuk Savaş'ın sona ermesinden bu yana uluslararası sistem bir dönüşüm sürecinden geçiyor. Savaşın ardından başlayan, ABD’nin rakipsiz hegemonyasının hakim olduğu dönem, Çin'in ekonomik ve siyasi yükselişi ve Brezilya, Hindistan ve Suudi Arabistan gibi orta güçlerin artan etkisiyle giderek daha fazla zayıfladı. ABD’nin geri çekilmesi bu dönüşümü hızlandırarak küresel gücün yeniden dağılımını hızlandırıyor.

Görsel kaldırıldı.
Davos'ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu yıllık toplantısı sırasında düzenlenen Barış Konseyi toplantısında, bazı ülkelerin devlet başkanları, başbakanları ve bakanları, ABD Başkanı Donald Trump ile birlikte kuruluş tüzüğünü imzalarken, 22 Ocak 2026 (AFP)

Bugün dünya, işlerin nihai olarak nasıl sonuçlanacağını belirleyecek bir dönüm noktasında bulunuyor. Yenilenen çok taraflı iş birliği olasılığı var mı, yoksa rekabet halindeki etki alanlarının parçalanmış bir sistemin hakimiyetine mi tanık olacağız? Ne yazık ki, Trump'ın ulusal güvenlik stratejisi açıkça ikinci seçeneği benimsiyor ve küresel meseleleri yönetmek için yeni bir forum olarak ABD, Çin, Rusya, Hindistan ve Japonya'dan oluşan bir ‘beşli çekirdek” grubun kurulmasını öneriyor. Bu vizyon, demokratik ilkelerle sınırlanmayan ve küçük devletlerin seslerine büyük ölçüde kayıtsız kalan, modern bir süper güçler konferansını andırıyor ve bu durum hem Küresel Güney hem de Avrupa devletleri için son derece endişe verici.

Alternatif ise, çok kutupluluğu parçalanma yerine istikrara yönlendirebilecek, yenilenmiş ve iyileştirilmiş, çok taraflılık modelidir. Ancak bunun için, yükselen güçler arasında meşruiyete sahip kurumlara ihtiyaç vardır ki, mevcut BM yapıları bu konuda açıkça yetersiz kalıyor. Bu kurumların ne ölçüde uyum sağlayabileceği de halen belirsizliğini koruyor, ancak Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi, BRICS grubunun genişlemesi ve bölgesel güvenlik düzenlemelerinin yaygınlaşması gibi gelişmeler, reformun acil bir ihtiyaç olduğunu vurguluyor.

Alternatif ise çok kutupluluğu parçalanma yerine istikrara yönlendirebilecek, yenilenmiş ve iyileştirilmiş, çok taraflılık modelidir.

Uluslararası toplumun karşı karşıya olduğu temel stratejik zorluk, temel bir paradoksu, yani dünyanın en büyük askeri ve ekonomik gücünün öfkesini uyandırmadan ABD'ye olan bağımlılığın azaltılması paradoksunu azaltıyor. Bu, tek taraflılığa boyun eğmeden ve gereksiz çatışmalara yol açmadan, düşünülmüş cevaplar gerektirir. Ayrıca, uluslararası kurumlara yönelik bazı Amerikan eleştirilerinin bir parça doğruluk içerdiğinin kabul edilmesi de gerekir.

BM kurumları zaman zaman verimsizlik, mükerrerlik ve dar çıkarların hakimiyetinden şikayet ediyor. Bu eksiklikleri gideren ciddi bir reform, kurumsal meşruiyeti zayıflatmak yerine güçlendirir.

Ancak bununla birlikte ABD'nin tamamen çekilmesi kimsenin çıkarına olmaz. İklim değişikliği, salgın hastalıklar, nükleer silahların yayılması ve siber güvenlik gibi konularda etkili önlemler alınması, ABD'nin katılımı olmadan mümkün değil. Dolayısıyla ABD'nin liderliği olmadan da işlev görebilecek kadar esnek kurumlar oluşturmak ve aynı zamanda, geçmişte olduğu gibi ve kaçınılmaz olarak tekrar olacak şekilde, siyasi koşullar değiştiğinde Washington'u yeniden entegre edebilecek uyum yeteneğini korumak hedeflenmeli.

Kısacası ABD’nin uluslararası kuruluşlardan çekilmesi, küresel yönetişim için derin bir kriz ortaya çıkarıyor. Finansman eksikliği, program kesintilerine ve kurumsal kapasitelerin aşınmasına yol açar. Dahası, bir süper gücün antlaşma yükümlülüklerini terk etmesi, başka yerlerde de benzer davranışları teşvik etme tehlikesi yaratan emsal teşkil ediyor. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre uzun vadede belki de en zararlı etki, bağlayıcı uluslararası hukuk kavramına olan güvenin aşınmasına yol açan sembolik zarardır.

Ancak, ABD’nin hegemonyasının ötesinde bir dünya, etkili bir küresel iş birliğinin olmadığı bir dünya olmamalı. Bu geleceği inşa etmek için 1945 için tasarlanan kurumların 2026'nın ihtiyaçlarını en iyi şekilde karşılayamayacağını kabul etmek gerekir. Reformu ertelemek, hızla reddetmeye dönüşür. Kademeli uyum artık yeterli değil. Ya radikal bir dönüşüm ya da hızlanan marjinalleşme şeklinde iki olasılık var. Üçüncü bir olasılık ise yok.

Tarih, kademeli politikaların başaramadığı reformları tetikleyebilen kriz örnekleriyle dolu. BM, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından ortaya çıkan yıkım ve o dönemde Milletler Cemiyeti'nin başarısızlığından doğdu. Bugün, bu kırılma, gerçek anlamda çok kutuplu bir dünyaya temsil gücü daha yüksek, daha esnek ve tek bir gücün taahhüdüne daha az bağımlı, uygun kurumlar inşa etmek için benzer bir fırsat sunuyor.

Peki, günümüzün dünya liderleri bu fırsatı değerlendirecek vizyon ve cesarete sahip mi? Alternatifin son derece kasvetli olduğunu kabul etmek gerek. Uluslararası sistemin, sonuçların yalnızca güçle belirlendiği rekabet halindeki etki alanlarına bölünmesine izin vermek, direnç gösterilmeden kabul edilemeyecek bir alternatiftir. Küresel yönetişimin kendini yeniden keşfedip keşfedemeyeceğine ya da dünyanın sadece güç paylaşımı için değil, uluslararası sistemin anlamı için de rekabet eden bloklara bölüneceğine dair cevabı önümüzdeki on yıl verecek.


Trump: Davos ziyaretim harikaydı... Birçok şeyi başardım

ABD Başkanı Donald Trump, Davos’a yaptığı ziyaretten sonra Beyaz Saray'a dönerken... Washington, 22 Ocak 2026 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Davos’a yaptığı ziyaretten sonra Beyaz Saray'a dönerken... Washington, 22 Ocak 2026 (Reuters)
TT

Trump: Davos ziyaretim harikaydı... Birçok şeyi başardım

ABD Başkanı Donald Trump, Davos’a yaptığı ziyaretten sonra Beyaz Saray'a dönerken... Washington, 22 Ocak 2026 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Davos’a yaptığı ziyaretten sonra Beyaz Saray'a dönerken... Washington, 22 Ocak 2026 (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump bugün yaptığı açıklamada, Davos ziyaretinin birçok başarıyla sonuçlandığını belirterek, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ile Grönland konusunda bir anlaşma çerçevesi oluşturulduğunu ve Barış Konseyi’nin kurulduğunu söyledi.

Trump, Truth Social platformunda paylaştığı mesajda, “Davos’a harika bir yolculuktu. NATO ile Grönland konusunda bir anlaşma çerçevesinin oluşturulması da dahil olmak üzere pek çok başarı elde edildi. Ayrıca Barış Konseyi kuruldu. Harika! Amerika’yı yeniden büyük yapalım” ifadelerini kullandı.

Trump dün Davos’ta yaptığı açıklamada, NATO ile Grönland konusunda anlaşmaya varılmasının yakın olduğunu duyurmuş, bu kapsamda ABD ve müttefikleri için ‘hayati bir stratejik öncelik’ niteliği taşıyan güvenceler aldığını belirtmişti.

Trump, NATO ile yapılan anlaşma çerçevesinde ABD’nin Grönland’a tam ve kalıcı erişim hakkını güvence altına aldığını ifade ederek, söz konusu düzenlemeyi ‘nihai ve uzun vadeli bir anlaşma’ olarak nitelendirdi.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile ‘son derece verimli’ bir görüşme gerçekleştirdiğini kaydeden Trump, Rutte’nin de Danimarka ve Grönland’ın bölgede daha fazla ABD varlığına açık olduğunu teyit ettiğini aktardı.

Öte yandan ABD Başkanı dün Davos’ta, uluslararası anlaşmazlıkların çözümünü hedefleyen bir yapı olarak tanımladığı Barış Konseyi’nin kuruluş sözleşmesini, kurucu üyelerin katılımıyla imzaladı.


Tahran uyarılarını daha da sertleştirirken Trump diplomasi istiyor

Tahran'da son dönemdeki halk protestoları sırasında yakılan hükümet binalarının önünde ayakkabı tamir eden bir ayakkabıcı (AFP)
Tahran'da son dönemdeki halk protestoları sırasında yakılan hükümet binalarının önünde ayakkabı tamir eden bir ayakkabıcı (AFP)
TT

Tahran uyarılarını daha da sertleştirirken Trump diplomasi istiyor

Tahran'da son dönemdeki halk protestoları sırasında yakılan hükümet binalarının önünde ayakkabı tamir eden bir ayakkabıcı (AFP)
Tahran'da son dönemdeki halk protestoları sırasında yakılan hükümet binalarının önünde ayakkabı tamir eden bir ayakkabıcı (AFP)

İran, dün ABD'ye yönelik uyarılarını tırmandırdı; askeri liderler herhangi bir "yanlış hesaplamaya" karşı uyardı ve ABD üslerini ve çıkarlarını "meşru hedefler" olarak ilan etti. Bu, ABD Başkanı Donald Trump'ın Tahran'ın diplomatik yola ilgi duymaya devam ettiği yönündeki açıklamasıyla eş zamanlı olarak geldi.

Mesaj alışverişi, İran'ı sarsan yaygın protestoların ardından yaşanan iç karışıklıklar, artırılmış güvenlik önlemleri ve benzeri görülmemiş bir internet kesintisi ile birlikte, çelişkili kayıp rakamları arasında gerçekleşti.

Son günlerde Tahran ve Washington, iki ülkenin lider kadrosunun hedef alınması durumunda daha geniş çaplı bir çatışmanın yaşanabileceği konusunda karşılıklı uyarılarda bulundular.

ABD Başkanı dün Davos'tan yaptığı açıklamada, İran'ın nükleer silah edinmesini engellemek için İran tesislerine saldırma niyetini yineledi. Müzakereye hazır olduğunu belirtmesine rağmen, daha fazla eylem olasılığını da dışlamadı.

İran operasyon komutanı Tümgeneral Gulam Ali Abdullahi, herhangi bir saldırıya "hızlı, kesin ve yıkıcı" bir yanıt verileceği uyarısında bulunurken, Devrim Muhafızları komutanı General Muhammed Pakpur ise güçlerin "harekete geçmeye hazır" olduğunu açıkladı.

Bu arada, Kum'daki dini yetkililer de söylemlerini sertleştirdi; Nasır Makarem Şirazi, Yüksek Lider'e yönelik herhangi bir tehdidi, kesin yanıt gerektirecek bir savaş ilanı olarak nitelendirdi.