Aşırı sağcı gruplar Almanya’ya karanlık tarihini hatırlatıyor

19 Şubat'ta Hanau Katliamı’nın anısına mum yakan bir Alman. (AP)
19 Şubat'ta Hanau Katliamı’nın anısına mum yakan bir Alman. (AP)
TT

Aşırı sağcı gruplar Almanya’ya karanlık tarihini hatırlatıyor

19 Şubat'ta Hanau Katliamı’nın anısına mum yakan bir Alman. (AP)
19 Şubat'ta Hanau Katliamı’nın anısına mum yakan bir Alman. (AP)

Almanya bugününü, geçmişin hayaletinin gölgesinde yaşıyor. Başkent Berlin'de, Holokost kurbanları için dikilen devasa anıt, şehrin en önemli simgesi olan Brandenburg Kapısı'nın yakınında bulunuyor. Anıt uzaktan bir toplu mezar gibi görünüyor. Aslında inşa edilirken de böyle görünmesi amaçlanmıştı. Söz konusu anıt, birbirlerine yakın dizilmiş çeşitli betonlardan oluşuyor. Uzaktan bakıldığında yan yana dizilmiş onlarca tabut gibi görünüyor.
Bu anıt, kara tarihin unutulmaması ve ‘bir kez daha tekrarlanmaması’ için yapıldı. Nazizim dehşetini hatırlatan tek anıt bu değil. Buna benzer birçok simge de bulunuyor.
Berlin'deki Reich Güvenlik Karargahı’nın yıkıntıları üzerinde, bir açık hava ‘terör topografyası’ sergisi bulunuyor. Nazi suçlarını, Reich hapishanelerinin mahzenlerinde çürürken işkence gören ve öldürülen mahkumları gösteren resimler ve çok daha fazlasıyla belgeliyor.
Almanya'da birçok yerde yol taşları ve kaldırımlar arasına yerleştirilmiş 10 santimetreyi geçmeyen büyüklükteki küçük altın renkli kare plakalar görülebiliyor. Söz konusu plakalar üzerinde isim, doğum ve ölüm tarihleri yazılı. İsimler, çoğunluğu Yahudilerden olmak üzere aralarında azınlıkların da bulunduğu Nazi kurbanlarına ait. Almanca ‘tökezleten blok’ anlamına gelen ‘Stolperstein’ ifadesiyle anılan bu plakalar, kurbanların öldürülmeden önce yaşadıkları evlerin önlerinde yer alıyor.
Ancak görünüşe göre tüm bu işaret ve simgeler bazı Almanlar için yeterli değil. Bu, ‘bazılarına’ göre artık sadece pek bir anlamı olmayan tarihsel simgeler. Hatta Almanya için Alternatif (AfD) Partisi Eş Başkanı Alexander Gauland gibi bazıları daha da ileriye gidiyor. Gauland, Almanya’nın Nazi tarihini hatırlama konusunu abarttığını ve bu yüzden kendini cezalandırdığını düşünüyor. Nazi döneminin, uzun ve başarılı Alman tarihinde ‘kısa bir lekeden’ başka bir şey olmadığını belirten Gauland, ülkenin eski ihtişamına dönebilmesi için bunu atlatması gerektiğine inanıyor.
Gauland’ın aşırı sağcı olarak nitelendirilen partisi, mülteci enkazı ve onlara yöneltilen nefret konusunda tırmanışa neden oldu. 2013 yılında kurulmuş olmasına rağmen, Şansölye Angela Merkel'in yaklaşık bir milyon Suriyeli mülteciyi kabul etmesine izin verdiği 2015 yılında Almanya mülteci krizinin sonrasına kadar ‘ses çıkarmayı” fiilen başaramadı. Merkel söz konusu dönemde “Bunu yapabiliriz” demişti. Gerçekten de Almanya bunu yaptı. Çok sayıda mültecinin ülkeye girmesine izin vererek onlara ikinci bir yaşam fırsatı tanıdı. Ancak bunun maliyeti Merkel açısından oldukça pahalı oldu. Vatandaşlarının geçmişin izni silme konusundaki istekliliğini ve açıklığını yanlış mı değerlendirdi?
Merkel'in kararı, mültecilere ve Müslümanlara yönelik düşmanlık düzeyinin artmasının ve Almanya için Alternatif Partisi’nin seçim kampanyasının sloganları haline gelen nefretin doğrudan bir nedeniydi. Almanların büyük bir kısmını bu sloganlara kulak verdi. Bu sloganlar, 2017'de aşırı sağ partiyi federal parlamento Bundestag’a taşımayı başardı. Almanya İçin Alternatif, Parlamento'daki en büyük muhalefet partisi haline geldi. Bu, halkın bir kesimine karşı açıkça harekete geçen ve ordusu sayesinde kazanan aşırı sağcı bir partinin parlamentoya ilk girişi oldu.
Partinin bu başarısı, birçok kişinin endişeli bir şekilde şu soruları sormasına neden oldu: Almanya kara tarihini atlamaya ve unutmaya başladı mı? Almanların birlikte büyüdüğü utanç damgası geçmişte mi kaldı? Almanya, Nazizm fikirlerini yeniden canlandırıp nüfusuna karşı renk, ırk ve din temelinde bir ayrımcılığa geri dönecek mi?
Almanya için Alternatif partisinin Parlamento'ya girmesinden bu yana rahatsız edici pek çok soru cevap bulmadı. Aksine arttı. ‘Hanau Katliamı’ kurbanlarının ailelerine sorarsanız, partinin kırmızı çizgileri görünmez hale getirdiğini ve önceden yasak olanların çoğunun bugün tartışılması normal konular olduğunu söylüyorlar.
Bu katliam tam olarak bir yıl ve iki hafta önce, Frankfurt'tan çok uzak olmayan küçük bir kasabada gerçekleşti. 19 Şubat 2020'de 43 yaşında Tobias Rathjen adında beyaz bir Alman, akşam saatlerinde bir nargile kafeye girerek oturanlara ateş açtı. Hepsi göçmen kökenli beş kişinin ölümüne yol açtı. Ardından yakınlarda bulunan başka bir nargile kafeye giderek tekrar ateş açtı. Orada da dört kişinin ölümüne neden oldu. Burada yaşamını yitirenlerin hepsi Müslüman olmamakla beraber göçmen kökenlere sahipti. Rathjen daha sonra evine gidip annesini öldürdü. Babasını affettikten sonra kendini vurdu.
Polis memurları, katilin evinde benimsediği radikal fikirler, komplo teorileri, ırkçı düşünceleri, mülteci ve göçmenlere karşı nefretini yansıtan video ve belgeler ele geçirdi. Özetle bunlar, ‘Almanya için Alternatif’ partisinin Federal Meclis'e girmesinden bu yana yükselişlerini açıkça yeniden başlatan neo-Naziler tarafından ifade edilen fikirlerdi. Katil arkasında bıraktığı manifestodaki odak noktası, özellikle de Almanların yüceltilmesi, insan ırkını taşıdıkları noktaya kıyasla Ortadoğu ve Güney Afrika ülkelerinden gelen göçmenlerin ‘yeterince saf ve zeki olmadıkları’ idi.
Tüm bu kanıtlar, suçtan bir yıl sonra halen soruşturmanın sonuçlarını açıklamayan müfettişler için yeterli değildi. Soruşturmalardan sızdırılan bir belgede bile, odak noktasının adamın radikalliğine değil, ‘delilik’ ve ‘akıl hastalıklarından’ muzdarip olduğuna işaret edildi. Kurbanların seçimi renk ve kökene dayalı olduğu herkes için açık olsa da, hazırlanan raporlara göre bu, kurbanların seçiminin ‘rastgele’ gerçekleştiğini düşünen araştırmacılar için kanıtlanamadı.
Kasıtlı olup olmadıklarına ilişkin sonuçlar henüz net değil. Her şeye rağmen ister polis ister ordu olsun, Alman güvenlik servisleri yaşanılan birçok soruna aşırı sağcılığın müdahil olduğuna işaret ediyor. Son yıllarda birçok Alman şehrinde polis ve ordu mensupları ile ilgili çok sayıda skandalla karşılaşıldı. Tarafsız olması gereken kamu sektöründeki bu insanların Nazi selamı yaptıkları fotoğraflarının ortaya çıkmasından bir asker tarafından depolanan ve mültecilere yönelik operasyonlarda kullanılan silah yığınları bulunmasına kadar birçok olay yaşandı.
Hanau kurbanlarının aileleri için daha da sinir bozucu olan şey, polisten henüz çocuklarının neden öldürüldüğüne ve artık kendilerini güvende hissetmediklerine dair yararlı bir cevap almamış olmaları. Bu insanlar, Almanya’da doğup büyüdü ve anadil olarak Almanca konuşuyorlar. Ancak yine de yabancı olarak görülüyorlar.
Katilin 73 yaşındaki babasının kendilerine tehdit mesajları gönderdiğini ve onun da oğlu gibi radikal fikirlere sahip olduğunu söylüyorlar. Olanlardan oğlunu değil kendilerini suçlu bulduğunu ifade eden bu aileler, Rathjen’i katliam yapmaya teşvik eden kişinin babası olduğundan şüpheleniyorlar.
Buna karşılık baba, tanık olarak soruşturulmasını kabul etmiyor. Suçun işlendiği gece saat sekizde uyuduğunu ve evin içinde silah sesi bile duymadığını söyledi. Bu ifadeler, polis tarafından kabul edilse de kurbanların aileleri tarafından inandırıcı bulunmadı. Gönderdiği tehdit mesajları, polisi soruşturma yürütmeye bile sevk etmedi. Hatta birkaç gün hastanede kalıp eve döndükten sonra ‘onu rahat bırakmalarını ve rahatsız etmemelerini’ bile istedi. Bütün bunlar Hanau kurbanlarının ailelerine bugün ‘terk edilmiş’ olduklarını ve doğdukları Almanya'da artık güvende olmadıklarını hissettiriyor.
Ancak az da olsa bir umut var.
Hanau kurbanlarının fotoğraları katliamın yıl dönümünde Berlin'in Neukölln ve Kreuzberg semtlerinin sokaklarında asıldı. İki bölge, göçmen kökenli büyük topluluklara ev sahipliği yapıyor. O gün bu caddelerde de yaklaşık 6 bin kişinin katıldığı, ellerinde kurbanların fotoğraflarıyla ve aşırılığın reddedilmesi çağrısında bulunan büyük bir yürüyüş düzenlendi. Ancak yürüyüş, ‘beyaz’ sakinleri açısından daha homojen olan diğer Berlin sokaklarına uzanmadı.
Bu umut bir süreliğine de olsa biraz daha büyüdü. Birkaç gün önce, Alman gazeteleri, iç istihbaratın radikalizmin ve anayasaya aykırı fikirleri teşvik etmesi nedeniyle Almanya için Alternatif partisini gözetim altına aldığını yayınladı. Bu da parti ve üyeleri hakkında bilgi toplamanın, yasaklamanın başlangıcı olabilir. Ancak bu haberin etkisi kısa sürdü. Köln'deki bir mahkeme, istihbarat servislerinin partiyi şu an izlememesine karar verdi. Çünkü bu partiyi, önümüzdeki sonbaharda yapılacak önemli yerel ve federal seçimler öncesinde diğer partilere göre daha zayıf bir konuma getirdi. Ancak mahkemenin kararı geçici. İstihbarat her an vazgeçebilir.
Ancak Almanya'da asıl endişe verici olan, ülkenin eylül ayında Merkel'in emekliliğinin yaklaşmasıyla birlikte bir dönemin sonunun eşiğinde olmasıdır. Onun yerini kim alacak ve bundan sonra siyasi yaşam nasıl olacak? Kimse bilmiyor. Yirmi yılı merkeze doğru çekerek geçirdikten sonra partisi sağa dönecek mi? Almanya, Merkel'in ülkeyi diğerini daha kabul eden bir yere götürdüğü 15 yıllık dönemi sona erdiren ve seçim amaçları için aşırı sağa güzelleme yapan bir şansölye tarafından mı yönetilecek?
Şimdi Almanya'nın gökyüzünde bir grilik beliriyor. Ülke kış mevsiminin bitmesini bekliyor. Bu da beraberinde daha fazla netlik getirebilir. Belki de Almanya için Alternatif Partisi’nin gözetiminin geri dönmesi ve sonunda yasaklanmasıyla, kırmızı çizgiler daha net ortaya çıkacak ve onlarla birlikte ülkenin göklerinde yüzen kara anılar ‘tekrarlanmayacak şekilde’ kalacak.



Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
TT

Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, ülkesinin ABD ile nükleer görüşmeler sürerken dünya güçlerinin baskısına "boyun eğmeyeceğini" söyledi.

Reuters'ın haberine göre Pezeşkiyan televizyonda yayınlanan konuşmasında, "Dünya güçleri bizi boyun eğmeye zorlamak için sıraya giriyor... ama bize yarattıkları tüm sorunlara rağmen başımızı eğmeyeceğiz" ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü, İran'a iki taraf arasındaki devam eden müzakerelerde "anlamlı bir anlaşmaya" varması için 15 günlük bir ültimatom verdi, aksi takdirde "kötü sonuçlarla" karşılaşacakları uyarısında bulundu. Tahran ise uranyum zenginleştirme hakkını yineledi.

ABD'nin bölgedeki askeri yığılması devam ederken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD müttefiki olan ülkesinin Tahran'ın herhangi bir saldırısına güçlü bir şekilde karşılık vereceği konusunda uyardı.

ABD ve İran, Umman'ın arabuluculuğuyla 6 Şubat'ta dolaylı görüşmelere yeniden başladı. Salı günü Cenevre'de ikinci tur görüşmeleri gerçekleştirdikten sonra müzakerelere devam etme niyetlerini açıkladılar.

İran çarşamba günü bu müzakereleri ilerletmek için bir taslak çerçeve hazırladığını açıklarken, ABD, Tahran'a saldırmak için "birden fazla neden" olduğunu belirterek uyarı tonunu korudu.

Trump, “Yıllar içinde İran'la uygulanabilir bir anlaşmaya varmanın kolay olmadığı kanıtlandı. Uygulanabilir bir anlaşmaya varmalıyız, yoksa kötü şeyler olacak” dedi.

Şöyle devam etti: “Bir adım daha ileri gitmemiz gerekebilir, gitmeyebiliriz veya bir anlaşmaya varabiliriz. Bunu muhtemelen önümüzdeki 10 gün içinde öğreneceksiniz.” Daha sonra Trump, gazetecilere sürenin “10-15 gün” olduğunu söyledi.


İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
TT

İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)

Yunanistan Kültür Bakanlığı, Naziler tarafından kurşuna dizilen 200 komünistin son anlarına ait olduğu belirtilen fotoğrafları bir Belçikalı koleksiyoncudan almak için ön anlaşma imzaladı.

Bu fotoğrafların ülke mirası olduğunu kabul eden Atina yönetimi, anlaşmanın detaylarını açıklamadı.

Anlaşma üzerine internetteki satış ilanı yayından kaldırıldı. 

Kültür Bakanı Lina Mendoni, koleksiyoncu Tim de Craene'nin yanına giden uzmanların, fotoğrafların gerçek olduğunu tespit ettiğini cuma günü duyurdu. 

200 komünistin, 1 Mayıs 1944'te Atina'nın banliyölerinden Kesariani'de infaz edilmeden önce çekildiği bildirilen 12 fotoğraf, geçen hafta eBay'de satışa çıkarılmıştı. 

Yunanistan Kültür Bakanlığı'nın Belçika'ya gönderdiği uzmanlar, bunların 1943-1944'teki Nazi işgali sırasında Yunanistan'da görevlendirilen Alman komutanlarından Hermann Heuer'ın imzasını taşıyan 262 fotoğraflık koleksiyonun bir parçası olduğunu fark etti. 

Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)

200 komünist siyasi mahkumun Naziler tarafından kurşuna dizilmesi, o dönemin en büyük katliamlarından biri olarak kabul ediliyor. Olaya dair fotoğraflar ilk kez gün yüzüne çıkarken açık artırma girişimi tepki çekti.

Teselya Üniversitesi'nde toplumsal tarih dersleri veren Polymeris Voglis, New York Times'a şu yorumu yaptı:

Kendi infazlarına yürüyen bu kişilerin yüzlerini 82 yıl sonra ilk kez görüyoruz. Boyun eğmeyen duruşları beni çok etkiledi.

Voglis bu fotoğrafların ders kitaplarına eklenmesi gerektiğini ifade etti. 

Kesariani'de Nazilerin öldürdüğü komünistler için yapılan bir anıt, fotoğrafların gündem olmasının ardından tahrip edildi. 

Anıtı onaracağını bildiren Kesariani Belediyesi, "Bazılarını ne kadar rahatsız ederse etsin tarihi hafıza silinemez" dedi.

II. Dünya Savaşı biterken Batı destekli yönetimle komünistler arasında patlak veren iç savaş 1949'a kadar sürmüştü. O dönemde yaşanan kutuplaşmaların etkileri, günümüzde de hissediliyor. 

Independent Türkçe, New York Times, France24, AP


Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.