Sudan Dışişleri Bakanı Meryem Sadık el-Mehdi, Şarku’l Avsat’a konuştu: Etiyopya barajın tek taraflı olarak doldurulmasında ısrar ederse Sudan ve Mısır diğer seçenekleri masaya yatıracaktır

Sudan Dışişleri Bakanı Meryem el-Mehdi Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, Sudanlı kadınların doğaları gereği güçlü olduklarını ve bu nedenle devrime büyük bir ivme kazandırarak katıldıklarını söyledi

Sudan Dışişleri Bakanı Meryem Sadık el-Mehdi (Şarku’l Avsat)
Sudan Dışişleri Bakanı Meryem Sadık el-Mehdi (Şarku’l Avsat)
TT

Sudan Dışişleri Bakanı Meryem Sadık el-Mehdi, Şarku’l Avsat’a konuştu: Etiyopya barajın tek taraflı olarak doldurulmasında ısrar ederse Sudan ve Mısır diğer seçenekleri masaya yatıracaktır

Sudan Dışişleri Bakanı Meryem Sadık el-Mehdi (Şarku’l Avsat)
Sudan Dışişleri Bakanı Meryem Sadık el-Mehdi (Şarku’l Avsat)

Sudan Dışişleri Bakanı Meryem Sadık el-Mehdi, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi'nin geçtiğimiz Cumartesi günü Sudan'a yaptığı ziyareti öncekilere kıyasla ‘farklı’ olarak nitelendirirken ziyaretin iki ülkenin kalkınma ve istikrarı için stratejik bir ilişki kurma ihtiyacının yoğunlaştığı bir dönemde geldiğine dikkati çekti.
Mehdi, “Bu (ziyaret) çok iyi bilinen bir olay, ama bu kez farklı. Çünkü her iki ülke de birbirinden vazgeçmeye çalıştı. Birbirlerinin iç işlerine hükmetme ve müdahale etme girişimlerinde bulundular, ancak başarılı olamadılar” ifadelerini kullandı.
Sudan Dışişleri Bakanı Mehdi, Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda şunları söyledi:
“Bu kez durum farklı, çünkü her iki ülke de tüm düzeylerde gerçek zorluklar karşı karşıyalar. Bunlar tüm ekonomik, sosyal ve güvenlik düzeylerinde iki ülke arasındaki tarihi ilişkiyi çağrıştıran ve karşılıklı yatırımlar yapılmasını gerektiren konulardır.”
Röportaj sırasında Sudanlı kadınlarla ilgili konulara değinen Meryem el-Mehdi, Sudan’daki Aralık devriminin ‘kadınları özgürleştirdiğini’ ve devrimin önceki rejimi değiştirerek elde ettiği zaferde önemli bir rol oynamalarıyla neler yapabileceklerini ortaya koyduğunu söyledi. Ancak kadınların devrimdeki rollerine kıyasla yeni hükümette sayılarının az olmasını sert bir şekilde eleştiren Mehdi, kadın hakları kuruluşlarından, ülkedeki denklemi değiştirebilmek için güçlerini birleştirmelerini istedi.
Tüm verilerin toplamının bu bilinçten kaynaklanan bir siyasi irade sağladığının altını çizen Mehdi, “(Mısır ile) birbirimize olan ihtiyacımızın nesnel ve gerçekçi bir şekilde farkındayız. Birimizin diğerine daha yüksek düzeyde bir ilişki dayatmasını değil, ilişkimizin her birimizin iradesiyle gelişmesini istiyoruz. Eski anlaşmalar, ilişkinin önemi, bugünkü koşulların istikrarı ve gelecekte halkların refahı için iki ülke arasında bağların olması gerektiğine dair gerçekçi ve nesnel bir vizyon geliştirmek için eşi benzeri görülmemiş bir ivme kazandırabilir.
İki ülke arasında yapılan, fakat hayata geçirilmeyen büyük anlaşmalar objektif bir şekilde reforme edilerek etkinleştirme ve yeniden canlandırma konusunda fikir birliğine vardıklarını belirten Mehdi,    böylece takvimler belirleyebileceklerini söyledi. Mehdi, “İki ülkenin ve bölgenin çıkarları için stratejik, güvenlik, ekonomik ve politik düzeylerde, dünya çapında hesaplanmış hızlarda ve geniş bir ufukla ilerliyoruz. Mısır ile ilişkimizin başka ilişkilere karşı bir tepki veya başkalarını engelleme değil, ilişkiye yönelik bir eylem ve ülkelerimizde, bölgemizde ve dünyada bir istikrar unsuru olmayı hedefleyen ortak bir anlayışa dayalı bir ilişki olduğunu çok açık bir şekilde söylüyoruz.
Mehdi, daha önce imzalanan ve her iki ülkenin vatandaşlarına yönelik ‘ikamet, çalışma, seyahat ve mülk sahibi olma’ hakkı veren, ama Sudan tarafından uygulanmasına rağmen Mısır’ın uymadığı ‘Dört Özgürlük’ adlı anlaşmaya ilişkin olarak, “Bu da etkinleştirilmesi gereken eski anlaşmalardan biridir” dedi. Cumhurbaşkanı Sisi’nin Hartum'da gerçekleştirdiği resmi görüşmeleri, ‘en yüksek siyasi iradelerin buluşması’ olarak nitelendiren Mehdi, “Cumhurbaşkanı Sisi’nin Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı (Orgeneral Abdulfettah) el-Burhan, Başbakan (Abdullah) Hamduk ve Egemenlik Konseyi Başkan Yardımcısı (Muhammed Hasan Dagalo) Hemeti ile yaptığı görüşmelerin devletin tüm kurumlarında aynı tutumu benimsediğimizin ve bunun Sudan yönetimindeki ortaklığın gerçek bir göstergesi olduğunu söyleyebiliriz. Tüm dosyalar, açıkça masaya yatırıldı. Yakında Başbakan Abdullah Hamduk tarafından Mısır'a bir ziyaret gerçekleştirilecek. Dışişleri Bakanlığı bu ziyarete yönelik hazırlıklarını sürdürüyor. Devletin tüm kurumları, bu ilişki konusunda hemfikirdir. Bu, büyük ve önemli bir mesaj olmanın yanı sıra bu noktada söylemek istediğimiz başlıklardan birdir.
Mısır Cumhurbaşkanı onuruna verilen öğle yemeğine çok sayıda bakanın katıldığını belirten Mehdi, bunun, ‘Sudan'daki siyasi tabanın geniş ve çeşitli olduğunu göstermesinin yanı sıra Mısır ile ilişkinin önemine yönelik bir mesaj’ olduğunu söyledi.
Mısır tarafının Sudan ile ilişkilerini geliştirme konusundaki tutumunu da değerlendiren Bakan Mehdi, Sudan ile ilişkiler, Mısır için birinci öncelik değilse de Mısır’ın bu ilişkilerin stratejik bir öneme sahip olduğuna inandığını belirtti. Mehdi, iki ülke arasındaki başlıca sorunları, stratejik ilişkinin ilerlemesine engel olmaları için şeffaf ve net bir şekilde ele alınması gerektirdiğinin altını çizdi.
Etiyopya'nın Nahda (Rönesans) Barajı konusuna da değinen Bakan Mehdi, Sudan Sulama ve Su Kaynakları Bakanı Yasir Abbas ile Kahire ziyareti sırasında, iki ülkenin Arap Birliği’ndeki (AL) tutumlarında bazı farklılıklar olduğu son toplantının aksine Arap ülkeleri dışişleri bakanları toplantısına ortak bir vizyonla girmelerini sağlayan çalışmalar yaptıklarını söyledi.
Sudanlı bakan sözlerini şöyle sürdürdü:
“Nahda Barajı’nı, anlaşmazlıklar veya tartışmalara neden olan bir konu yapmak yerine, bir işbirliği alanı ve üç ülkede refah ve kalkınmaya açılan bir kapı yapalım. Hepimiz bu (Nil) nehirden yararlanma hakkına sahibiz. Nehrin yukarı havzasındaki bir ülkenin bunu (baraj) yapma hakkı kesinlikle var, ancak biz, (Sudan ve Mısır) Etiyopya'nın her türlü tek taraflı eylemini reddediyoruz.”
Sudan ve Mısır'ın Afrika Birliği (AfB) öncülüğündeki müzakerelere başlamayı kabul ettiklerini söyleyen Mehdi, ancak Etiyopya'nın önümüzdeki Temmuz ayında barajı ikinci kez doldurmaya başlayacağını duyurduğunu belirterek, “Bu durum, hepimizi riske atsa da Sudan için çok daha tehlikeli. Mısır'ın su güvenliği konusunda bir takım zorluklarla karşı karşıya olduğu doğru, ancak Sudan, barajın doldurulmaya başlanmasından hemen sonra susuz kalacak ve bu da 20 milyon Sudanlının hayatını tehdit edecek” ifadelerini kullandı.
Hartum ve Kahire'nin ortak tutum belirlemek, Afrikalı liderlere barajın tek taraflı olarak doldurulmasının tehlikelerini anlatmak ve Etiyopya'nın tek taraflı eylemlerinin risklerini açıklamak için Afrika’da kapsamlı bir diplomatik girişim başlatmayı kararlaştırdıklarını açıklayan Bakan Mehdi, “Aynı zamanda başta Avrupa Birliği (AB), Birleşmiş Milletler (BM) ve ABD olmak üzere uluslararası toplumla da bir takım ortak adımlar atılacak” dedi. Etiyopya’nın barajı tek taraflı olarak doldurma konusunda ısrar etmesi halinde Mısır ve Sudan’ın masasında başka seçeneklerin de olduğunu söyleyen Bakan Mehdi, bahsi geçen seçeneklerin neler olduğunu açıklamadı.
AL’nin Nahda Barajı müzakerelerindeki tutumuyla ilgili olarak ise Mehdi, Arap ülkelerinin bakanlarının olan biteni takip ettiğini belirterek, “Onlardan şimdilik sadece takip ve dikkat etmelerini istiyoruz” şeklinde konuştu.
Öte yandan Sudan-Etiyopya sınırındaki durumu olağan halde olduğunu ve herhangi bir ciddi gelişmenin yaşanmadığını söyleyen Bakan Sudanlı Bakan, “Sudan’ın sınırları üzerindeki egemenliği, Etiyopya da dahil olmak üzere ülkeler tarafından tanınmış ve belgelenmiştir. Bizim duruşumuz da buna dayanmaktadır. Güney Sudan ile olan sınırlar çizdiğinde, 1902'de çizilen sınırlara başvuruldu. Eritre'nin Sudan ile sınırları çizilirken de aynı yöntem kullanıldı. Komşumuz Etiyopya, sınıra yakın askeri operasyonlar yapacağı için Sudan ordusunu sınırlara konuşlandırmamızı istedi. Sudan ordusu kan dökülmeyen bir operasyonla sınırlarda konuşlandırıldı. Şimdi her gün onlarca Etiyopyalı mülteci Sudan’a giriş yapıyor. Onları güzel bir şekilde karşılanıyoruz. Sahip olduklarımızı onlarla paylaşıyoruz. Her gün gerçekleşen cinayetler nedeniyle kaçıp Sudan’a sığınan Etiyopyalı mültecilerin sayıları 70 binin üzerinde” ifadelerini kullandı.
Sudan ve Etiyopya arasındaki ilişkiyi ‘stratejik bir ilişki’ olarak nitelendiren Sudanlı bakan, Sudan devrimine yönelik tutumu ve Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen genç bir Afrikalı lider olması nedeniyle Sudanlılardan büyük saygı ve takdir gören Başbakan Abiy Ahmed'i çevreleyen Etiyopya’da iç siyasi duruma işaret ederek Sudan'ın iki ülke arasındaki ilişkiler konusunda oldukça istekli olduğunu ve bu nedenle sınırın çizilmesini tamamladıktan sonra Etiyopya ile iş birliklerine açık olduklarını söyledi.
Etiyopya'yı hedef alan geniş medya kampanyalarına rağmen Sudan'ın sessiz kalmasını, Başbakan Abiy Ahmed'i çevreleyen Etiyopya'nın iç koşullarına ilişkin değerlendirmesine bağlayan Bakan Mehdi, “Etiyopya’nın iç siyasi denklemleri ve ülkedeki siyasi durumu daha iyi anlamayı tercih ettik. Ancak Etiyopya Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Demeke Mekonnen bize yönelik bir kınama açıklamasında bulundu ve iki ülke arasındaki ilişkileri sabote etmeye çalışmakla suçladı. Etiyopya Dışişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan açıklamasında Mekonnen, Sudan'ı üçüncü bir şahıs için çalışmakla suçlayarak sınırı aştı. Bu talihsiz suçlamayla Sudan'ı damgalamaya yeltenen Mekonnen’in açıklamalarını, Sudan Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan bir açıklamayla açık bir şekilde reddettik. Bu nedenle insanlara bunun bir iç kriz olduğunu, ancak Dışişleri Bakanı'nın eylemlerinin sınırları, ahlakı ve diplomatik normları aştığını anlatan medya kampanyalarına başladık” dedi.
Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle Sudan’da dışişleri bakanı olarak görev yapan ikinci kadın olduğunun altını çizen Meryem Mehdi, “Dışişleri bakanlığı, hükümetteki en önemli egemen makamlardan biridir. Diplomatik yollarla ulusun çıkarlarını savunmaya yönelik misyonu nedeniyle üstlendiği rolün ciddiyeti, onu ilk sıradaki bakanlık yapmaktadır. Kadının diplomatik çalışmadaki rolüne gelince, Arap dünyası dışında dünyanın dört bir yanında kadınların bu işi yapabilecekleri konusunda farkındalık oluşmuştur” yorumunda bulundu. Kadınların sahip oldukları yüksek düzeydeki sosyal zekanın diplomatik çalışmalarda büyük yardımı dokunduğundan kadınların dışişleri bakanlığı pozisyonuna uygun olduklarını söyleyen Bakan Mehdi, dünya çapında dışişleri bakanlığı yapan çok sayıda kadın olduğunu belirterek, “Tüm dünyada otuzdan fazla kadının dışişleri bakanlığı yaptığını öğrendim, ancak Arap dünyasında hala sadece bir tane kadın dışişleri bakanı var” şeklinde konuştu.
Dışişleri Bakanlığı sırasında herhangi bir güçlükle karşılaşmadığını söyleyen Mehdi, bunu 1990'larda muhalif güçlerle savaşırken edindiği ‘askeri’ geçmişine bağladı. Bakan Mehdi, “Askeri deneyim bir kadının yaşayabileceği en zor deneyimdir. Bu yüzden geri kalan her şey çok kolaydır. Bana göre kolay, çünkü herkes neler yaşadığımı ve nasıl tutuklandığımı biliyor. Bunları medyaya anlatıyorum” değerlendirmesinde bulundu.
Siyasette rolünü, Mehdi ailesinden olmasına bağlayan Meryem Mehdi sözlerini şöyle sürdürdü:
“Mehdi ordularında kadınlar da yer alıyordu. Tüm aile savaşıyordu, ben çok devrimci bir aileden geliyorum. Sudan’daki ilk kadın derneği rahmetli babaannem tarafından kuruldu. Batıda (ABD) okuyan ilk Sudanlı kadın, annem Sarah el-Fadil idi. Kadınlar için açılan en eski okul, Mehdi soyundan gelen Şeyh Babekir Bedri ile İmam Abdurrahman el-Mehdi tarafından kuruldu. İmam Mehdi’nin kadınların liderliği ve kamu çalışmalarındaki rolleri üzerine sıra dışı ve devrimci bir ideolojisi vardı.  İmam Mehdi’nin, Sudan’daki kadın ve erkek arasındaki katı ayrıma rağmen kadınlar için erkeklerle eşit temelde din eğitimi almaları için okul açtı. Kadınların ekonomik olarak güçlenmesinin ve ekonomik bağımsızlıklarını kazanmalarında bugünün diliyle katkıda bulundu. Kadın Kuran-ı Kerim hocaları vardı. İmam el-Mehdi'nin kızlarının çoğu Kuran-ı Kerim eğitimi veriyorlardı. Ayrıca, rahmetli Sadık el-Mehdi, Milli Ümmet Partisi kurdu ve din eğitimi alanında birçok devrimci düşünce geliştirdi.”
Bir kadını lider olarak kabul eden Milli Ümmet Partisi'ni geleneksel bir parti olarak sınıflandırılmasına şiddetle karşı çıkan Meryem Mehdi, partisinin zamanın ötesinde bir vizyona sahip olduğunu söyledi. Bakan Mehdi, “Bu tanım, insanları modernistler ve gelenekçiler olarak bölmeyi seven bazı entelektüeller için nostaljinin ötesine geçmiyor” dedi. Modernitenin kriterlerini analojiye uygun şekilde tanımlama çağrısında bulunan Mehdi, “Solcu kesim, geleneksel mi yoksa modernist mi?” diye sordu.
Sudanlı kadınların Aralık devrimine olan geniş katılımını, tüm devrimlere katılan Sudanlı kadınların doğasına bağlayan Mehdi, eski rejimin kadınlara karşı ‘uygunsuz transparan kıyafet’ gibi bir dizi yasa çıkardığına dikkat çekerek, bu yasaların Sudan toplumu için kabul edilemez olan aşağılamalara yol açtığını söyledi. Mehdi, “Sudanlı kadınlar Müslüman oldukları için savaşmak zorunda kalmadılar, ancak kırbaç cezaları almaya ve hakarete uğramaya başladıklarında, şiddetli baskı yüzünden güçlenip cüretkar bir hale geldiler. Aynı zamanda eski rejim döneminde karşılaştıkları bazı ihlaller de buna yol açtı” şeklinde konuştu.
Sudan’da kadınların Meclis’teki sandalyelerin yüzde 40'ını elde etmelerinin denklemi değiştireceğine inanan Mehdi, “Kadınlar yüzde 30 güce sahip olursa denklem değişir, bu nedenle Sudanlı kadınların yüzde 40’a sahip olması çok daha iyi” dedi. Ancak kadınların hükümetteki sayılarının az olmasına işaret eden Mehdi, Başbakan'ın çabalarına rağmen hükümette yer alan kadınların sayısı şuan yüzde 15'i geçmiyor. Başbakan’ın ısrarı olmasaydı, bu oran çok daha düşük olacaktı” ifadelerini kullandı.
 Sivil toplum kuruluşlarını ve siyasi partileri, kadınları mücadelelerine ve çabalarına uygun şekilde çalışmalara katılımlarını sağlamamaları nedeniyle eleştiren Mehdi, “Kadınların az sayıda olmaları, tek başına hükümetin sorumluluğu değildir. Bunun için aynı zamanda güçlü kadın hakları örgütlerinin ve baskı gruplarının da elini taşın altına koyması gerekir” dedi.



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.