Mısır, Türkiye ile deniz sınırları konusunda anlaşma imzalayacak mı?

Gözlemciler, Kahire'nin bölgedeki ülkelerle deniz hukuku çerçevesinde her türlü iş birliğini memnuniyetle karşılayacağı görüşündeler.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. (AP)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. (AP)
TT

Mısır, Türkiye ile deniz sınırları konusunda anlaşma imzalayacak mı?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. (AP)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. (AP)

İnci Mecdi
Doğu Akdeniz Bölgesi’nde şaşırtıcı gelişmeler yaşanıyor. Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias yakın bir tarihte Atina'da düzenlenen Dostluk Forumu’nu takiben dün Kahire’ye birkaç saat süren resmi bir ziyarette bulundu. Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Alexandros Papaioannou’nun yaptığı açıklamaya göre Bakan Dendias, Kahire’deki temaslarında Doğu Akdeniz'deki bölgesel sorunları ve gelişmeleri ele aldı. Dendias’ın ziyareti ayrıca ağırlık verilecek bir konu olan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni (GKRY) de kapsıyor.
Dendias'ın Mısır ziyareti, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi ile Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis arasında yapılan telefon görüşmesinden sadece birkaç gün sonra gerçekleşti. Mısır Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü tarafından yapılan açıklamaya göre Sisi- Miçotakis görüşmesinde, çeşitli alanlarda Mısır ve Yunanistan’ı bağlayan ‘yakın’ ilişkilerin yanı sıra özellikle enerji alanında iş birliği ve Doğu Akdeniz’deki gelişmeler ele alındı. Yunanistan Başbakanı görüşmede özellikle enerji alanında ve Doğu Akdeniz dosyalarında karşılıklı koordinasyonun önemine değinirken bunun gerek ikili düzeyde gerekse Mısır, Yunanistan ve GKRY arasındaki üçlü iş birliği mekanizması çerçevesinde olsun bu ülkelerin halklarının çıkarlarına ulaşılmasına katkıda bulunacak şekilde sağlanmasını vurgulandı.
Son birkaç gün içinde Yunanistan'ın Mısır ile temaslarının yoğunlaşması, Türkiye’nin Mısır ile aralarındaki deniz sınırları konusunda Kahire ile olası bir anlaşmayla ilgili görüşmelere yeniden başlamasıyla aynı döneme denk geliyor. Bu gelişmeye, Türk basınında yer alan ve iki ülke arasındaki ilişkilerde yaşanan kopmanın sona ermesi için yapılması planlanan bir anlaşmadan bahsedilen haberler eşlik etti. Bunun yanı sıra Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, geçtiğimiz çarşamba günü Ankara'da gazetecilere yaptığı bir açıklamada, Türkiye'nin Mısır'la ‘ikili ilişkilerin seyrine göre’ deniz yetki alanları konusunda müzakerede bulunabileceğini belirtti.

Tecridin kırılması
Çavuşoğlu bu sözleri, Mısır'ın geçen ay Akdeniz'de petrol ve doğal gaz arama faaliyetleri için başlattığı ihalelerle ilgili bir soruya verdiği yanıtta sarf etti. Batı sınırlarının geçtiğimiz ağustos ayında Kahire ile Atina arasında yapılan anlaşmaya göre belirlendiğini ancak haritanın, Türkiye-Libya anlaşmasında geçen Türk kıta sahanlığının güney sınırlarına uyduğunu söyledi. Çavuşoğlu sözlerini şöyle sürdürdü:
“Doğu Akdeniz'de en uzun karasuları ve sınırları olan iki ülke olarak ilişkilerimizin seyrine göre biz de yarın deniz yetki alanları konusunu Mısır'la müzakere edebiliriz.”
Ankara’dan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın bölgedeki komşularına yönelik düşmanca politikaları sonucunda, Mısır'ı etkileme ve uygulanan tecridi kırma arzusunu gösteren olumlu açıklamaları ilk kez yapmıyor. Geçtiğimiz eylül ayında Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın danışmanlarından Yasin Aktay, iki ülke arasındaki yakınlaşma ve iletişime atıfta bulunarak, siyasi anlaşmazlıkların bağımsız olarak Kahire ile iletişim kurulmasının gerekliliğinden bahsetti.
Yine Temmuz 2020'de eski Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Doğu Akdeniz'de faaliyetlerin uluslararası hukuk kurallarına uygun olarak gerçekleşmesi olasılığına dair birçok soru işaretinin ortaya çıkmasına neden olan münhasır bir ekonomik bölge belirlenmesi konusunda Mısır ile bir anlaşma yapılması gereğinden söz etti.

Deniz Hukuku
Mısır, Yunanistan, Lübnan ve Güney Kıbrıs tarafından imzalanan 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni (UNCLOS) tanımayan Türkiye’nin Akdeniz ile ilgili özel bir vizyonu bulunuyor. UNCLOS, ülkelerin kıyılarından 200 mil kadar açığını, münhasır ekonomik bölgeleri olarak tanımlıyor.
Ankara, UNCLOS’un hükümlerini kabul etmiyor ve Kıbrıs'ın münhasır ekonomik bölgesinin sadece 12 kilometresine sahip olduğunu, adadan güneye uzanan suların Mısır’a geçene kadar Türkiye’ye ait olduğunu savunuyor.
Mısır ve Yunanistan arasında ağustos ayında deniz sınırlarının çizilmesi için bir anlaşma imzalanmasının ardından Türk basınında, Mısır ile Türkiye arasındaki en yakın iki kıyı noktasını birbirine bağlayan hattın, Yunanistan ile Kıbrıs arasındaki hattan daha kısa olduğuna dair haberler yer aldı
Kıbrıs ve Yunanistan'ın deniz sınırları Yunanistan'ın doğu adalarının çoğu (Meis ​​ve Santorini) ile bir dereceye kadar bağlantılıdır ve bu, yalnızca bölgedeki tüm ülkeler arasındaki sınırlar çerçevesinde belirlenebilir.
Mısır ve GKRY, 2003 yılında sınırları belirlemek için bir anlaşma imzaladılar. Mısır Parlamentosu’nun üst kanadı Şura Konseyi, Türkiye ile GKRY’nin statüsü konusunda bir anlaşma yapılması amacıyla Müslüman Kardeşler’in önde gelen isimlerinden olan milletvekili Halid Abdulkadir Udeh tarafından sunulan bir yasa tasarısı çerçevesinde Mart 2013'te, söz konusu anlaşmayı iptal etmeye çalıştı.
Mısır merkezli El-Ahram Siyasi ve Stratejik Araştırmalar Merkezi araştırmacılarından Beşir Abdulfettah konuya ilişkin şu değerlendirmede bulundu:
“Mısır, Doğu Akdeniz ülkeleriyle anlaşmalar imzalamaya karşı değil, çünkü bu herkesin çıkarınadır. Ayrıca anlaşmalar, Mısır'ın bölgenin zenginliğinden yararlanmasını meşrulaştırmak için yasal bir şemsiye sağlıyor. Kahire'nin GKRY ve Yunanistan ile imzaladığı anlaşmalar uluslararası kabul görmüş yasal referans (1982 UNCLOS) Türkiye tarafından tanınmamaktadır. Dolayısıyla, ‘Türkiye, Mısır ile sınırın çizilmesi konusunda hangi temelde anlaşmaya varmak istiyor?’  sorusu sorulmalıdır.”
Abdulfettah, Ankara'nın yalnızca bir ülkenin kıyılarına paralel karasuları alanlarına sahip olduğunu belirten ‘kıta sahanlığı’ terimini tanıdığını belirtti. Türkiye’nin Akdeniz'deki en uzun kıyılara (2 bin deniz milinden fazla) sahip olduğunu ve iki bin deniz milini aşkın bir derinliğe uzanmak istediğini söyledi.

Mısır’ın anlaşmalara bağlılığı
Yunanistan Dışişleri Bakanı Dendias'ın Mısır ziyareti, Atina’nın Kahire ile Ankara arasında diğer bölge ülkeleri pahasına yaşanan yakınlaşmadan duyduğu endişeyi yansıtırken, diplomatlar ve gözlemciler Mısır'ın bu konuda deniz hukukunu ihlal ettiğini düşünmüyorlar. Kahire'nin Ankara ile bu konuyu GKRY ve Yunanistan'dan uzakta ele almayı açıkça reddettiğini ifade eden Abdulfettah, deniz hukukunu reddetme konusundaki ısrarın, bölge ülkeleriyle sınırlarının çizilmesine büyük bir engel teşkil ettiğini vurguladı. Abdulfettah, Türkiye’nin Mısır'a yaptığı çağrıların ‘denizlere dair genel hukuka uygundur’ ifadesini içermedikçe, gerçek bir gündeme sahip olmayacaklarını öne sürdü. Mısır'ın Türkiye'nin kıta sahanlığından kaçındığına dikkat çeken Abdulfettah, “Bu bir kur yapma yöntemi değil, sınırlarımıza ve egemenliğimize bağlılıktır” dedi.
Frederick Üniversitesi'nde uluslararası hukuk profesörü olan GKRY BM Daimi Temsilcisi Andreas Mavroyannis, Independent Arabia’ya daha önce yaptığı bir açıklamada, GKRY ve Mısır arasındaki sınır anlaşmasının UNCLOS’a tabi olduğunu ve bu nedenle sonucun adilliğini etkileyen özel durumlar veya başka faktörler olmadığından UNCLOS’un 74’üncü maddesinde belirtilen adil sonuca ulaşıldığını söyledi. Mavroyannis, “Dolayısıyla bu anlaşmaya ilişkin müzakereler ve daha sonra onaylanması tartışmalı bir konu değildir” dedi.
Mısır’ın Türkiye gibi bir politika izlemesi halinde bölgede daha fazla iddiada bulunabileceğini söyleyen Mavroyannis sözlerini şöyle sürdürdü:
“Durumun böyle olmamasından dolayı mutluyuz. Akdeniz, kuzeyde Türkiye ile güneyde Mısır arasında ortadan bölünmelidir. Zira aralarında hiçbir şey yoktur. Bu durumda Mısır, tüm komşuları pahasına daha iyi bir anlaşma yapabilirdi.”

Arap ülkeleri ve Türkiye arasında yakınlaşma olasılıkları
Mısır ile Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) tarafından terör örgütü olarak sınıflandırılan Müslüman Kardeşler üyelerine ev sahipliği yapan Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin kopması ve iki ülke arasında yıllarca süren gerilimin ardından Ankara’dan yakınlaşma ve iyi niyet gösterme girişimi gibi görünen açıklamalara ise Kahire'den resmi yanıt gelmedi.
Gözlemciler, Türkiye ile Arap ülkeleri arasındaki ilişkileri yeniden kurmak için bazı görüşmelerin yapıldığı görüşündeler.
Washington'daki Ortadoğu Enstitüsü Savunma ve Güvenlik Programı’nda araştırmacı olan Merve Mezid konuya ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:
 “Mısır gerek Türkiye’nin Libya ve Doğu Akdeniz'deki adımlarına kırmızı çizgiler çizerek, gerekse eylemlerine karşı ittifaklar kurarak güçlü bir engel oluşturdu. Öyle ki bu durum, Ankara’yı, Kahire'yi görmezden gelmek yerine Mısır’la diyalog çağrısı yapan yetkililerinin açıklamalarıyla yeniden yakınlaşma girişiminde bulunmaya yöneltti.”
Mezid, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın politikalarının Türkiye’de daha sonra göreve gelecek hükümetlerce sürdürülmemesi halinde Mısır ve Türkiye’nin daha önce yıllara damgasını vuran ortak çıkarlarını ve değerlerini yeniden kazanabileceklerini öne sürdü. Bu düşüncesiyle El-Ahram Siyasi ve Stratejik Araştırmalar Merkezi araştırmacısı Abdulfettah’ın Türkiye ve Arap ülkelerini kapsayan bir uzlaşıya varılabileceğine dair sözlerini desteklemiş oldu. Erdoğan’ın ‘mavi vatan’ politikası öncesinde Arap ülkeleriyle iyi ilişkilere sahip olduğuna dikkat çeken Mezid, Avrupalıların ve Amerikalıların dahi Erdoğan ile bu çerçevede ilgilendiklerini belirtti. Burada amacın ‘konjonktüre ince ayar çekmek’ olduğunu kaydetti.
Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şukri, 13 Eylül 2020’de Ermenistan Dışişleri Bakanı Zohrab Mnatsakanyan ile düzenlediği ortak basın toplantısında, Ankara’nın Kahire ile yakınlaşma girişimine dair yaptığı yorumda, “Söylemler, politikalarla tutarsız olursa herhangi bir önem arz etmez” ifadelerini kullanmıştı.
Şukri açıklamasını şöyle sürdürmüştü:
“Türkiye’nin Suriye, Irak veya Libya topraklarındaki askeri varlığından gördüğümüz politikalarının yanı sıra Doğu Akdeniz'de şahit olduklarımız diyalogu engelliyor.”

Siyasi zafer
Diğer yandan Ankara’dan yapılan açıklamaları olumlu bir sinyal olarak değerlendiren siyaset analisti Cevat Gök, Türk yetkililerin Mısır'a karşı eski tutumlarından vazgeçmeye başladığını öne sürdü. Gök, bunun Mısır açısından bir siyasi zafer olarak görülebileceğini belirterek, “Böyle olumlu açıklamalara ihtiyacımız vardı, çünkü Ankara'nın Doğu Akdeniz'de neredeyse hiç komşusu kalmadı” ifadesini kullandı.
Asıl meselenin Müslüman Kardeşler dosyasıyla ilgili olduğuna işaret eden Gök, “Dolayısıyla Türkiye'nin bu konuda Müslüman Kardeşler üyelerini en azından üçüncü bir ülkeye göndermek gibi olumlu bir adım atması gerekiyor. O zaman Mısır'ı sınırların çizilmesi için bir anlaşma yapmaya ikna etmek kolay olacaktır” değerlendirmesinde bulundu.
Gök ayrıca Kahire'nin bir yandan Türkiye, diğer yandan Yunanistan ve GKRY arasında arabulucu olarak iyi ve olumlu bir rol oynayabileceğini de vurguladı.



Akkaşat ve Kerkük’te Halk Seferberlik Güçleri’ne yönelik ölümcül hava saldırıları

Irak’ın batısındaki Akkaşat’ta meydana gelen saldırının yerini gösteren bir videodan alınan ekran görüntüsü (Sosyal medya)
Irak’ın batısındaki Akkaşat’ta meydana gelen saldırının yerini gösteren bir videodan alınan ekran görüntüsü (Sosyal medya)
TT

Akkaşat ve Kerkük’te Halk Seferberlik Güçleri’ne yönelik ölümcül hava saldırıları

Irak’ın batısındaki Akkaşat’ta meydana gelen saldırının yerini gösteren bir videodan alınan ekran görüntüsü (Sosyal medya)
Irak’ın batısındaki Akkaşat’ta meydana gelen saldırının yerini gösteren bir videodan alınan ekran görüntüsü (Sosyal medya)

Irak’ın batısında, Halk Seferberlik Güçleri’ne (Haşdi Şabi) bağlı noktalara bugün şafak vakti düzenlenen hava saldırılarında ölü, yaralı ve kayıp sayısının 260’ı aştığı bildirildi. Söz konusu saldırı, milis grupları hedef alan en şiddetli saldırılardan biri olarak değerlendirilirken, bölgede artan gerilim ve saldırının sorumluluğuna ilişkin karşılıklı suçlamalar da sürüyor.

Enbar vilayetindeki bir güvenlik kaynağı, hava saldırılarının Halk Seferberlik Güçleri bünyesindeki Ensarullah el-Evfiya hareketine bağlı 19. Tugay’a ait üç noktayı hedef aldığını söyledi. Saldırıların, Irak-Suriye sınırında yer alan el-Kaim ilçesine bağlı Akkaşat bölgesinde gerçekleştiği belirtildi.

Kaynak, güçlü bombardımanın askeri sağlık birimleri, ikinci tabur ve destek birliğine ait karargâhları hedef aldığını ifade etti. Saldırılarda 99 kişi hayatını kaybetti, 43 kişi kayboldu ve bazıları ağır olmak üzere yaklaşık 123 kişi yaralandı.

Ayrıca saldırıyı gerçekleştiren savaş uçaklarının bombardımanın ardından da bölge üzerinde uçuşlarını sürdürdüğü aktarıldı. Hedef alınan noktalara ulaşmaya çalışan ambulans ekiplerinin de hava saldırılarına maruz kaldığı, bu nedenle yaralıların tahliyesi ve hastanelere sevkinin geciktiği kaydedildi.

Kimliği açıklanmayan savaş uçaklarının bugün erken saatlerde Akkaşat bölgesinde Halk Seferberlik Güçleri’ne ait bir noktaya şiddetli bir hava saldırısı düzenlediği bildirilmişti. İlk belirlemelere göre saldırıda çok sayıda militanın öldüğü ve bazılarının yaralandığı açıklanmış, enkaz altında kayıp kişilerin aranması sürdükçe bilanço daha da yükselmişti.

dfgth
Halk Seferberlik Güçleri üyeleri, Musul’un güneyindeki karargahlarından birini hedef alan hava saldırısında yaralanan bir meslektaşlarına ilk yardım uyguluyor. (Reuters)

Diğer yandan Ensarullah el-Evfiya hareketi, saldırının arkasında İsrail ve ABD’nin olduğunu iddia ederek, bombardımanın ‘terör örgütleri için boşluk yaratmayı ve bölgeyi yeniden kaosa sürüklemeyi amaçladığını’ savundu.

Hareket, hedef alınan 19. Tugay mensuplarının ‘sınırları koruma ve silahlı örgütlerin sızmalarını önleme görevini yerine getirdiğini’ belirtti.

Ensarullah el-Evfiya, yaşanan olayla ilgili olarak Irak hükümetini ‘anayasal ve etik sorumluluk’ taşımakla suçladı ve olayın ciddiyetine uygun resmi bir tavır alınması çağrısında bulundu. Hareket ayrıca 19. Tugay’ın Irak Silahlı Kuvvetleri Genel Komutanlığı’na bağlı resmi bir birim olduğunu vurguladı.

Ensarullah el-Evfiya, İran destekli Irak İslami Direnişi çatısı altında yer alan gruplardan biri olarak biliniyor.

ABD, 2024 yılında bu hareketi ‘terör örgütü’ olarak sınıflandırmıştı. Bu karar, hareketin Ürdün ve Suriye’deki Amerikan güçlerine yönelik saldırılara karışması ve Gazze savaşı sırasında İsrail’e roket ve insansız hava aracı (İHA) saldırıları düzenlemesi iddialarına dayanıyordu.

Kerkük’te saldırılar

Paralel bir gelişme olarak, Irak’ın kuzeyinde bulunan Kerkük kenti yakınlarındaki bir Halk Seferberlik Güçleri noktasına da bugün şafak vakti hava saldırısı düzenlendi. Olayın ardından güvenlik güçleri bölgeyi kuşatarak inceleme başlattı.

Irak Ortak Operasyonlar Komutanlığı, Halk Seferberlik Güçleri’ne ait hedeflere yapılan bu saldırıları ‘haksız saldırılar’ olarak nitelendirerek, ülke egemenliğinin açık bir ihlali olduğunu bildirdi.

frgt
Askeri tatbikatlar sırasında Halk Seferberlik Güçleri bayrağı taşıyan savaşçılar (Arşiv – Halk Seferberlik Güçleri)

Komutanlık tarafından yapılan açıklamada, “Tekrarlayan sistemli ihlaller ve saldırılar, toplumsal barışı tehdit ederek güvenlik ve istikrarın temellerini sarsabilir ve Irak halkı arasında rahatsızlık yaratabilir” ifadesi yer aldı.

Açıklamada, son saldırıların bugün Kerkük ve Enbar vilayetlerinde gerçekleştiği, geçtiğimiz günlerde ise Vasıt ile Babil vilayetinde Halk Seferberlik Güçleri’ne ait diğer noktalara hava saldırıları düzenlendiği belirtildi.

Yerel kaynaklara göre, önceki saldırılarda bir mühimmat deposunun hedef alınması sonucu depodaki mühimmat patlamış ve parçalar çevredeki yerleşim alanlarına saçılmıştı. Bu olayda bir kadın hayatını kaybetmiş, oğlu yaralanmış ve bazı Halk Seferberlik Güçleri mensupları da saldırıda zarar görmüştü.

Bu saldırılar, bölgede süregelen savaş ortamı ve güvenlik gerilimleri çerçevesinde gerçekleşiyor. İran destekli silahlı gruplara ait hedeflerin sık sık vurulmasıyla eş zamanlı olarak, bu grupların ABD ve İsrail çıkarlarına yönelik karşı saldırılar düzenlediği, bunu ‘direnişi destekleme’ çerçevesinde yaptıkları bildiriliyor.


İran savaşı, Gazze Anlaşması’nın ikinci aşamasının uygulanmasını nasıl etkileyecek?

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat'ın güneybatısındaki el-Zehra mahallesinde, yıkılmış bir binanın enkazı arasında yürüyen genç adam, 6 Şubat 2026 (AFP)
Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat'ın güneybatısındaki el-Zehra mahallesinde, yıkılmış bir binanın enkazı arasında yürüyen genç adam, 6 Şubat 2026 (AFP)
TT

İran savaşı, Gazze Anlaşması’nın ikinci aşamasının uygulanmasını nasıl etkileyecek?

Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat'ın güneybatısındaki el-Zehra mahallesinde, yıkılmış bir binanın enkazı arasında yürüyen genç adam, 6 Şubat 2026 (AFP)
Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat'ın güneybatısındaki el-Zehra mahallesinde, yıkılmış bir binanın enkazı arasında yürüyen genç adam, 6 Şubat 2026 (AFP)

Salem el-Rayyes

Gazze Şeridi'ndeki ateşkes anlaşmasının ikinci aşaması, sadece müzakere süreci kapsamındaki prosedürel adım değil, savaş mantığı ile çözüm mantığı arasında önemli bir dönüm noktasıydı. Ancak, son dönemdeki bölgesel değişimler ve gelişmeler, özellikle bir tarafta İsrail ve ABD, diğer tarafta İran arasındaki savaş, karşılıklı saldırılar ve bombardımanlar, bu anlaşmayı farklı bir bağlama yerleştirdi. Uygulanmasını Gazze Şeridi'nin coğrafi sınırlarını aşan daha geniş bir jeopolitik denklemin parçası haline getirdi.

Ortadoğu'daki krizler genel olarak birbirinden izole şekilde hareket etmez. İran ile askeri süreçte yaşananlar, özellikle askeri, siyasi ve bölgesel hesapların kesiştiği verimli bir zemin olan Gazze başta olmak üzere bölgesel dosyalara da hızla yansıyor.

Geçen yıl ekim ayında Hamas ile İsrail arasında Gazze'de ateşkes anlaşmasına varılıp fiilen uygulamaya başlandığında belirtilen amaç, daha sürdürülebilir güvenlik, sivil ve insani düzenlemelere geçişin bir ön adımı olarak ateşkesi sağlamlaştırmaktı. Anlaşmanın ikinci aşaması, Gazze Şeridi'ni savaş halinden daha istikrarlı geçiş yönetimine taşımayı amaçlayan bir dizi birbirine bağlı icraatlar aracılığıyla, bu dönüşümler için bir çerçeve sağlamak üzere formüle edildi.

Bu aşama, Gazze Şeridi’ne insani yardım ve ticari malların akışının artırması için daha fazla geçiş noktasının açılması ile her iki yönde de geçiş için Refah Sınır Kapısı’nın yeniden açılması konusunda bir anlaşmayı içeriyordu. Refah, Gazze'nin tek kara sınır kapısı ve İsrail ordusunun sınır kapısının kontrolünü ele geçirmesi ve tesislerini tahrip etmesi nedeniyle bir buçuk yıldan fazla bir süredir kapalıydı. Ayrıca, Gazze Şeridi'ni yönetmek ve 2007'den beri iktidarda olan fiili Hamas hükümetinin yerini almak üzere teknokrat bir Filistin ulusal komitesi kurulması konusunda da anlaşmaya varılmış ve duyurulmuştu. Bu komite, ABD Başkanı Donald Trump'ın başkanlığını yaptığı “Barış Konseyi” tarafından denetlenen siyasi girişim tarafından yönetilen, daha geniş bir uluslararası çerçeve içinde faaliyet gösterecekti. Bu yönetimin fiili hükümetten yönetim sorumluluklarını kademeli olarak devralması düşünülüyordu.

İran ile askeri çatışmanın tırmanması ve savaşın patlak vermesiyle birlikte İsrail, stratejik önceliklerini gözden geçirdi

Buna paralel olarak, Gazze Şeridi'ndeki silahların geleceği, güvenlik düzenlemelerinin denetlenmesi, ateşkese uyulup uyulmadığını gözlemlemek üzere çok uluslu bir gücün konuşlandırılması için hazırlıklar yapmak da dahil olmak üzere, uygulanması planlanan ve tartışılan bir dizi hassas güvenlik düzenlemesi de gündeme getirilmişti. Çok uluslu güç, muhtemelen açıklanmayan bir zaman çizelgesine göre İsrail güçlerinin Gazze'den kademeli olarak çekilmesiyle eş zamanlı olarak konuşlandırılacaktı. Bu düzenlemelerin bazıları, enkazın temizlenmesi ve Gazze’nin yeniden inşası da dahil olmak üzere, ateşkesi tam olarak uygulamaya yönelik adımlar olarak hayata geçirilse de bölgesel gerçekler ilk adımları olumsuz etkiledi. İsrail kendi güvenlik çıkarlarını Filistin çıkarlarının önüne koydu.

tbtbt
İsrail askeri araçları, İsrail ile Gazze arasındaki sınırın İsrail tarafından görüldüğü üzere, Gazze'nin harap olmuş bölgelerinde devriye geziyor, 21 Ocak 2026 (Reuters)

İran ile askeri çatışmanın tırmanması ve şubat ayı sonunda savaşın patlak vermesiyle birlikte İsrail, stratejik önceliklerini gözden geçirdi. Tek bir cepheye odaklanmak yerine, İsrail askeri kurumu artık İran ve Lübnan gibi birden fazla cephede savaşın ve karşılıklı askeri saldırıların genişlemesi ve diğer tarafların açık çatışmaya girmesinden duyduğu korkuyla ilgilenmeye başladı. Bu bağlamda İsrail, Gazze anlaşmasının ikinci aşamasının gereklilikleriyle, özellikle de Gazze Şeridi’nden askeri olarak çekilme konusunda daha temkinli davranmaya başladı.

Sayıyı kontrol etmesinin yanı sıra, dışarıdan Gazze'ye dönenlerden bazılarının tutuklandıklarına, dövüldüklerine, tehdit edildiklerine ve geri dönmelerini engellemek için en iğrenç hakaretlere maruz kaldıklarına dair tanıklıklar bulunuyor

İsrail, özellikle devam eden savaş ve bunun birçok cepheye genişlemesi göz önüne alındığında, Gazze anlaşmasının ikinci aşamasının uygulanmasını engellemeye dönük adımlar atması gerektiğini düşünüyor. Hatta insani tavizler ve kolaylıklar olarak görülen adımlardan geri adım atmaya çalışıyor; zira şimdi güvenlik dosyası ve bu dönemde attığı her adımın nasıl yorumlanacağı İsrail için daha önemli. İsrail askeri ve hatta siyasi kurumu, bölgesel karışıklık döneminde anlaşmada ilerlemeye çalışmaya devam etmenin ve Gazze'deki askeri varlığını azaltmanın, özellikle Tel Aviv'in daha geniş bir bölgesel askeri manevra alanını korumaya çalıştığı dönemde, İsrail içinde güvenlik riski olarak algılanabileceğine inanılıyor.

Buna ilave olarak, İsrailli askeri yetkililer açık bir stratejik ikilemle karşı karşıya: Gazze Şeridi'nde askeri varlığı sürdürmek sürekli bir askeri ve siyasi kayıp anlamına gelirken, hızlı geri çekilme de Filistinli fraksiyonların askeri güçlerini yeniden inşa etmelerine olanak sağlayacak güvenlik boşluğuna yol açabilir. Bu, İsrail için kabul edilemez bir durum, zira kendisi, Gazze'yi özellikle Lübnan’da Hizbullah’ın güç ve kapasitesini ortadan kaldırmak için güney Lübnan'da neler yapabileceğine dair bir model olarak tanıtmaya çalışıyor.

rtbgtrb
Refah Sınır Kapısı’nın Mısır tarafından Gazze'ye giren insani yardım tırları, 4 Şubat 2026 (AFP)

Şubat ayı sonunda ikinci İran savaşının patlak vermesinden bir ay önce, İsrail ordusu, Refah Sınır Kapısı’nın açılmasına onay vererek, insani yardımlar ile mahsur kalan hastaların ve refakatçilerinin her iki yönde de geçişine izin verdi. Bu adım, aylarca süren gecikme ve oyalama, ABD ve Mısır'ın İsrail siyasi liderliğine uyguladığı baskının ardından atıldı. Sınır kapısı, 2005’te kabul edilen işletme prosedürlerine göre ve Avrupalı güçlerin gözetimi altında açıldı. Ancak ordunun, günde sadece çoğunluğu hasta ve refakatçilerinden oluşan 50'den fazla yolcunun kapıdan geçişine izin vermemesi nedeniyle işler amaçlandığı gibi ilerlemedi.

Ordunun sayıyı kontrol etmesinin yanı sıra, dışarıdan Gazze'ye dönen bazı kişilerin tutuklandıklarına, dövüldüklerine, tehdit edildiklerine ve geri dönmelerini engellemek için en iğrenç hakaretlere maruz kaldıklarına dair tanıklıklar da bulunuyor. Çok geçmeden de savaş ve güvensiz emniyet koşulları bahanesiyle Refah Sınır Kapısı da dahil olmak üzere tüm geçiş noktalarının kapatıldığı duyuruldu. Gazze'deki hükümetin Medya Ofisi'nden alınan verilere göre, kapatılana kadar geçen ay sınır kapısının açık kaldığı dönemde Gazze’den ayrılan veya geri dönen Filistinlilerin sayısı bin 500'den azdı. Bunların tamamı hasta ve refakatçileriydi; yani istisnai insani nedenlerle seyahat ediyorlardı. Ordu, kapatma kararından iki gün sonra geri adım atarak mal ve yardım taşıyan tırların geçişi için ticari sınır kapılarını kademeli olarak yeniden açsa da ateşkes anlaşmasının ikinci aşamasının başında Gazze'deki Filistinliler için en önemli olumlu gelişmelerden biri olan kara sınır kapısı hakkında hiçbir bilgi vermedi.

İran savaşı, Gazze'yi sadece insani düzeyde değil, aynı zamanda anlaşmanın ikinci aşamasının en hassas konularından biri olan Gazze Şeridi’nin gelecekteki siyasi yönetimiyle ilgili olarak da gölgeledi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Gazze'yi yönetmek üzere ulusal bir teknokrat komitesi kurulması fikri (ki bu komitenin sahada hemen çalışmaya başlaması gerekiyor), sivil yönetimi Filistinli fraksiyonların askeri yapısından ayırma yönündeki uluslararası çabalar bağlamında gündeme gelmişti.

Gazze artık sadece yerel bir insani veya güvenlik meselesi değil, caydırıcılık ve nüfuz hesaplarının kesiştiği daha geniş bir bölgesel denklemin parçası olarak ele alınıyor

Bu formülün açıklanan amacı, Gazze'nin yeniden inşası sürecini başlatmaya, Filistin Ulusal Otoritesi ile Hamas arasında 19 yıl önce yaşanan bölünmenin ardından Gazze’yi kademeli olarak daha geniş Filistin siyasi sistemine yeniden entegre etmeye elverişli bir siyasi ortam oluşturmaktı. Yeniden inşa ve planların hayata geçirilmesine hazırlık olarak, 2026 Davos Konferansı'ndaki temaslar sırasında yeniden inşa planları ön planda yer aldı. Jared Kushner, Gazze'nin silahsızlandırılması veya silahların teslim edilmesi koşuluyla, Gazze Şeridi'ni iki ila üç yıl içinde yeniden inşa etmek için ABD destekli bir “Barış Konseyi” kurulduğunu açıkladı. Bu vizyon, büyük ölçekli altyapı projeleri, limanlar ve havaalanları ile Gazze'yi bol iş fırsatı sunan bir yatırım bölgesine dönüştürme taahhütlerini içeriyordu. Ancak tüm bunlar belki de İran ile savaş sona erene ve yeniden adımlar atılana kadar geçici olarak durdurulmuş bulunuyor.

Bölgesel gerilimlerin artmasıyla birlikte, Gazze'deki ateşkes anlaşmasının uygulanması, özellikle Ulusal Komite'nin ABD'nin onaylarına, kararlarına ve direktiflerine bağlı olması nedeniyle daha zor hale geldi. Daha da önemlisi, komite tüm üyeleriyle birlikte Mısır'da konuşlanarak dışarıdan faaliyet göstermeye devam ediyor. Henüz Gazze'ye geri dönerek sahadaki görevlerini yerine getirip Filistinlilerin yaşamlarında olumlu değişiklikler gerçekleştiremedi.

Görünüşe göre ABD şu anda İran'a karşı savaşıyla meşgul ve artık silahsızlanmayı müzakere etmiyor. Ayrıca, geçmişteki beklentilere göre önümüzdeki haftalarda Gazze'ye ulaşması beklenen çok uluslu gücün gelişine yönelik hazırlıklardan da bahsetmiyor. Çok uluslu gücün gelişini, İsrail ordusunun kademeli olarak çekilmesi ve geçiş noktalarının daha geniş bir şekilde açılması, Ulusal Komite'nin ise enkazı kaldırma ve savaşın tahrip ettiği yerlerin yeniden inşası aşamalarına başlama sorumluluklarını üstlenmesi izleyecekti. Bu, bölgesel çatışmanın tırmanması, İsrail liderliğinin Gazze ile ilgili önemli kararları bölgedeki stratejik durum netleşene kadar erteleme eğilimi nedeniyle, anlaşmanın ikinci aşamasının neredeyse beyin ölümünün gerçekleştiği anlamına geliyor.

Gazze artık sadece yerel bir insani veya güvenlik meselesi değil; caydırıcılık ve nüfuz hesaplarının kesiştiği daha geniş bir bölgesel denklemin parçası olarak ele alınıyor. Ortadoğu'daki çatışma çemberi ne kadar genişlerse, geçici ateşkesten kalıcı bir çözüme geçiş o kadar zorlaşır. Bu arada, Filistinliler bölgenin geleceğini belirleyecek siyasi bir atılımı beklemeye devam ediyor. Buna göre ikinci aşama ya yakında yeniden canlandırılacak ya da gömülecek. İsrail kontrolü altında güvenlik, siyasi ve insani durum değişmeden kalacak veya öngörülemeyen bir patlama Gazze'yi başlangıç ​​noktasına geri döndürecek.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


İsrail’in Lübnan’ın çeşitli bölgelerine düzenlediği hava saldırılarında 37 kişi hayatını kaybetti

Lübnan’ın güneyindeki kıyı kenti Sur’da İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir bina, 8 Mart 2026 (AFP)
Lübnan’ın güneyindeki kıyı kenti Sur’da İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir bina, 8 Mart 2026 (AFP)
TT

İsrail’in Lübnan’ın çeşitli bölgelerine düzenlediği hava saldırılarında 37 kişi hayatını kaybetti

Lübnan’ın güneyindeki kıyı kenti Sur’da İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir bina, 8 Mart 2026 (AFP)
Lübnan’ın güneyindeki kıyı kenti Sur’da İsrail hava saldırısının hedef aldığı bir bina, 8 Mart 2026 (AFP)

Lübnan Sağlık Bakanlığı’nın açıklamasına göre, İsrail’in dün ülkenin doğusundaki Baalbek ilçesine bağlı Şaas kasabasına düzenlediği hava saldırısında 8 kişi hayatını kaybetti. Bakanlık ayrıca, İsrail’in Sur kentine bağlı Burc eş-Şimali kasabasına gerçekleştirdiği başka bir saldırıda 4, ülkenin güneyindeki Bint Cubeyl ilçesinde ise 8 kişinin yaşamını yitirdiğini bildirdi.

Sağlık Bakanlığı, Beyrut’un güney banliyölerine yönelik bir dizi İsrail hava saldırısında şimdiye kadar 17 kişinin yaralandığını da açıkladı.

Bakanlık daha önce yaptığı açıklamada, “İsrail düşmanının Bint Cubeyl ilçesine bağlı Tebnin kasabasına düzenlediği saldırı sonucunda ilk belirlemelere göre 8 vatandaş şehit oldu” ifadesini kullandı.

Lübnan Ulusal Haber Ajansı (NNA) ise saldırının ‘yerinden edilmiş ailelerin’ yaşadığı bir binayı hedef aldığını, saldırıda aynı aileden 5 kişinin yanı sıra başka kişilerin de hayatını kaybettiğini aktardı.

Öte yandan İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee dün yaptığı açıklamada, ordunun Beyrut’un güney banliyölerinde Hizbullah’a ait altyapıları hedef alan ‘geniş çaplı bir hava saldırısı dalgası’ başlattığını duyurdu.

Adraee, saldırıların Hizbullah’a ait noktaları hedef alarak başladığını belirterek, hava savunma sistemlerinin önleme faaliyetlerinin sürdüğünü söyledi. Adraee, İsrail ordusunun ‘Hizbullah’a karşı güçlü şekilde hareket etmeyi sürdüreceğini’ ifade ederek, örgütün ‘İran rejiminin himayesinde çatışmaya katılma kararı aldığını’ öne sürdü.

Adraee ayrıca, İsrail ordusunun ‘İsrail vatandaşlarının hedef alınmasına izin vermeyeceğini’ vurguladı ve herhangi bir tehdide ‘çok güçlü bir şekilde’ karşılık verileceğini söyledi.

İsrail’in, Lübnan sınırında konuşlandırdığı askeri birlikleri Golani Tugayı’na bağlı savaşçı güçlerle takviye etmeye hazırlandığı bildirildi. Bu adımın, Hizbullah unsurlarıyla sınır köylerinin çevresinde yaşanan çatışmalara rağmen Lübnan topraklarına yönelik olası kara operasyonlarına hazırlık kapsamında atıldığı ifade edildi. Bu arada Beyrut’un güney banliyöleri dördüncü gününde de aralıksız bombardımana maruz kalırken, saldırılar bölgede geniş çaplı maddi hasara yol açtı.

İsrail güçlerinin Lübnan topraklarına birkaç farklı eksenden ilerlemeye çalıştığı belirtiliyor. Şarku’l Avsat’ın sahadaki kaynaklardan edindiği bilgilere göre, İsrail ordusu dün şafak vakti, el-Hıyam’ın güney ve doğu eksenlerine yönelik dördüncü saldırısını düzenleyerek şehir merkezine ulaşmaya çalıştı. Aynı zamanda İsrail birlikleri, 3 Mart’ta başlayan ilerlemenin devamı olarak Marun er-Ras kasabasının çevresinde de ilerleme kaydetti.