Mısır, Türkiye ile deniz sınırları konusunda anlaşma imzalayacak mı?

Gözlemciler, Kahire'nin bölgedeki ülkelerle deniz hukuku çerçevesinde her türlü iş birliğini memnuniyetle karşılayacağı görüşündeler.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. (AP)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. (AP)
TT

Mısır, Türkiye ile deniz sınırları konusunda anlaşma imzalayacak mı?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. (AP)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. (AP)

İnci Mecdi
Doğu Akdeniz Bölgesi’nde şaşırtıcı gelişmeler yaşanıyor. Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias yakın bir tarihte Atina'da düzenlenen Dostluk Forumu’nu takiben dün Kahire’ye birkaç saat süren resmi bir ziyarette bulundu. Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Alexandros Papaioannou’nun yaptığı açıklamaya göre Bakan Dendias, Kahire’deki temaslarında Doğu Akdeniz'deki bölgesel sorunları ve gelişmeleri ele aldı. Dendias’ın ziyareti ayrıca ağırlık verilecek bir konu olan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni (GKRY) de kapsıyor.
Dendias'ın Mısır ziyareti, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi ile Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis arasında yapılan telefon görüşmesinden sadece birkaç gün sonra gerçekleşti. Mısır Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü tarafından yapılan açıklamaya göre Sisi- Miçotakis görüşmesinde, çeşitli alanlarda Mısır ve Yunanistan’ı bağlayan ‘yakın’ ilişkilerin yanı sıra özellikle enerji alanında iş birliği ve Doğu Akdeniz’deki gelişmeler ele alındı. Yunanistan Başbakanı görüşmede özellikle enerji alanında ve Doğu Akdeniz dosyalarında karşılıklı koordinasyonun önemine değinirken bunun gerek ikili düzeyde gerekse Mısır, Yunanistan ve GKRY arasındaki üçlü iş birliği mekanizması çerçevesinde olsun bu ülkelerin halklarının çıkarlarına ulaşılmasına katkıda bulunacak şekilde sağlanmasını vurgulandı.
Son birkaç gün içinde Yunanistan'ın Mısır ile temaslarının yoğunlaşması, Türkiye’nin Mısır ile aralarındaki deniz sınırları konusunda Kahire ile olası bir anlaşmayla ilgili görüşmelere yeniden başlamasıyla aynı döneme denk geliyor. Bu gelişmeye, Türk basınında yer alan ve iki ülke arasındaki ilişkilerde yaşanan kopmanın sona ermesi için yapılması planlanan bir anlaşmadan bahsedilen haberler eşlik etti. Bunun yanı sıra Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, geçtiğimiz çarşamba günü Ankara'da gazetecilere yaptığı bir açıklamada, Türkiye'nin Mısır'la ‘ikili ilişkilerin seyrine göre’ deniz yetki alanları konusunda müzakerede bulunabileceğini belirtti.

Tecridin kırılması
Çavuşoğlu bu sözleri, Mısır'ın geçen ay Akdeniz'de petrol ve doğal gaz arama faaliyetleri için başlattığı ihalelerle ilgili bir soruya verdiği yanıtta sarf etti. Batı sınırlarının geçtiğimiz ağustos ayında Kahire ile Atina arasında yapılan anlaşmaya göre belirlendiğini ancak haritanın, Türkiye-Libya anlaşmasında geçen Türk kıta sahanlığının güney sınırlarına uyduğunu söyledi. Çavuşoğlu sözlerini şöyle sürdürdü:
“Doğu Akdeniz'de en uzun karasuları ve sınırları olan iki ülke olarak ilişkilerimizin seyrine göre biz de yarın deniz yetki alanları konusunu Mısır'la müzakere edebiliriz.”
Ankara’dan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın bölgedeki komşularına yönelik düşmanca politikaları sonucunda, Mısır'ı etkileme ve uygulanan tecridi kırma arzusunu gösteren olumlu açıklamaları ilk kez yapmıyor. Geçtiğimiz eylül ayında Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın danışmanlarından Yasin Aktay, iki ülke arasındaki yakınlaşma ve iletişime atıfta bulunarak, siyasi anlaşmazlıkların bağımsız olarak Kahire ile iletişim kurulmasının gerekliliğinden bahsetti.
Yine Temmuz 2020'de eski Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Doğu Akdeniz'de faaliyetlerin uluslararası hukuk kurallarına uygun olarak gerçekleşmesi olasılığına dair birçok soru işaretinin ortaya çıkmasına neden olan münhasır bir ekonomik bölge belirlenmesi konusunda Mısır ile bir anlaşma yapılması gereğinden söz etti.

Deniz Hukuku
Mısır, Yunanistan, Lübnan ve Güney Kıbrıs tarafından imzalanan 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni (UNCLOS) tanımayan Türkiye’nin Akdeniz ile ilgili özel bir vizyonu bulunuyor. UNCLOS, ülkelerin kıyılarından 200 mil kadar açığını, münhasır ekonomik bölgeleri olarak tanımlıyor.
Ankara, UNCLOS’un hükümlerini kabul etmiyor ve Kıbrıs'ın münhasır ekonomik bölgesinin sadece 12 kilometresine sahip olduğunu, adadan güneye uzanan suların Mısır’a geçene kadar Türkiye’ye ait olduğunu savunuyor.
Mısır ve Yunanistan arasında ağustos ayında deniz sınırlarının çizilmesi için bir anlaşma imzalanmasının ardından Türk basınında, Mısır ile Türkiye arasındaki en yakın iki kıyı noktasını birbirine bağlayan hattın, Yunanistan ile Kıbrıs arasındaki hattan daha kısa olduğuna dair haberler yer aldı
Kıbrıs ve Yunanistan'ın deniz sınırları Yunanistan'ın doğu adalarının çoğu (Meis ​​ve Santorini) ile bir dereceye kadar bağlantılıdır ve bu, yalnızca bölgedeki tüm ülkeler arasındaki sınırlar çerçevesinde belirlenebilir.
Mısır ve GKRY, 2003 yılında sınırları belirlemek için bir anlaşma imzaladılar. Mısır Parlamentosu’nun üst kanadı Şura Konseyi, Türkiye ile GKRY’nin statüsü konusunda bir anlaşma yapılması amacıyla Müslüman Kardeşler’in önde gelen isimlerinden olan milletvekili Halid Abdulkadir Udeh tarafından sunulan bir yasa tasarısı çerçevesinde Mart 2013'te, söz konusu anlaşmayı iptal etmeye çalıştı.
Mısır merkezli El-Ahram Siyasi ve Stratejik Araştırmalar Merkezi araştırmacılarından Beşir Abdulfettah konuya ilişkin şu değerlendirmede bulundu:
“Mısır, Doğu Akdeniz ülkeleriyle anlaşmalar imzalamaya karşı değil, çünkü bu herkesin çıkarınadır. Ayrıca anlaşmalar, Mısır'ın bölgenin zenginliğinden yararlanmasını meşrulaştırmak için yasal bir şemsiye sağlıyor. Kahire'nin GKRY ve Yunanistan ile imzaladığı anlaşmalar uluslararası kabul görmüş yasal referans (1982 UNCLOS) Türkiye tarafından tanınmamaktadır. Dolayısıyla, ‘Türkiye, Mısır ile sınırın çizilmesi konusunda hangi temelde anlaşmaya varmak istiyor?’  sorusu sorulmalıdır.”
Abdulfettah, Ankara'nın yalnızca bir ülkenin kıyılarına paralel karasuları alanlarına sahip olduğunu belirten ‘kıta sahanlığı’ terimini tanıdığını belirtti. Türkiye’nin Akdeniz'deki en uzun kıyılara (2 bin deniz milinden fazla) sahip olduğunu ve iki bin deniz milini aşkın bir derinliğe uzanmak istediğini söyledi.

Mısır’ın anlaşmalara bağlılığı
Yunanistan Dışişleri Bakanı Dendias'ın Mısır ziyareti, Atina’nın Kahire ile Ankara arasında diğer bölge ülkeleri pahasına yaşanan yakınlaşmadan duyduğu endişeyi yansıtırken, diplomatlar ve gözlemciler Mısır'ın bu konuda deniz hukukunu ihlal ettiğini düşünmüyorlar. Kahire'nin Ankara ile bu konuyu GKRY ve Yunanistan'dan uzakta ele almayı açıkça reddettiğini ifade eden Abdulfettah, deniz hukukunu reddetme konusundaki ısrarın, bölge ülkeleriyle sınırlarının çizilmesine büyük bir engel teşkil ettiğini vurguladı. Abdulfettah, Türkiye’nin Mısır'a yaptığı çağrıların ‘denizlere dair genel hukuka uygundur’ ifadesini içermedikçe, gerçek bir gündeme sahip olmayacaklarını öne sürdü. Mısır'ın Türkiye'nin kıta sahanlığından kaçındığına dikkat çeken Abdulfettah, “Bu bir kur yapma yöntemi değil, sınırlarımıza ve egemenliğimize bağlılıktır” dedi.
Frederick Üniversitesi'nde uluslararası hukuk profesörü olan GKRY BM Daimi Temsilcisi Andreas Mavroyannis, Independent Arabia’ya daha önce yaptığı bir açıklamada, GKRY ve Mısır arasındaki sınır anlaşmasının UNCLOS’a tabi olduğunu ve bu nedenle sonucun adilliğini etkileyen özel durumlar veya başka faktörler olmadığından UNCLOS’un 74’üncü maddesinde belirtilen adil sonuca ulaşıldığını söyledi. Mavroyannis, “Dolayısıyla bu anlaşmaya ilişkin müzakereler ve daha sonra onaylanması tartışmalı bir konu değildir” dedi.
Mısır’ın Türkiye gibi bir politika izlemesi halinde bölgede daha fazla iddiada bulunabileceğini söyleyen Mavroyannis sözlerini şöyle sürdürdü:
“Durumun böyle olmamasından dolayı mutluyuz. Akdeniz, kuzeyde Türkiye ile güneyde Mısır arasında ortadan bölünmelidir. Zira aralarında hiçbir şey yoktur. Bu durumda Mısır, tüm komşuları pahasına daha iyi bir anlaşma yapabilirdi.”

Arap ülkeleri ve Türkiye arasında yakınlaşma olasılıkları
Mısır ile Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) tarafından terör örgütü olarak sınıflandırılan Müslüman Kardeşler üyelerine ev sahipliği yapan Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin kopması ve iki ülke arasında yıllarca süren gerilimin ardından Ankara’dan yakınlaşma ve iyi niyet gösterme girişimi gibi görünen açıklamalara ise Kahire'den resmi yanıt gelmedi.
Gözlemciler, Türkiye ile Arap ülkeleri arasındaki ilişkileri yeniden kurmak için bazı görüşmelerin yapıldığı görüşündeler.
Washington'daki Ortadoğu Enstitüsü Savunma ve Güvenlik Programı’nda araştırmacı olan Merve Mezid konuya ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:
 “Mısır gerek Türkiye’nin Libya ve Doğu Akdeniz'deki adımlarına kırmızı çizgiler çizerek, gerekse eylemlerine karşı ittifaklar kurarak güçlü bir engel oluşturdu. Öyle ki bu durum, Ankara’yı, Kahire'yi görmezden gelmek yerine Mısır’la diyalog çağrısı yapan yetkililerinin açıklamalarıyla yeniden yakınlaşma girişiminde bulunmaya yöneltti.”
Mezid, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın politikalarının Türkiye’de daha sonra göreve gelecek hükümetlerce sürdürülmemesi halinde Mısır ve Türkiye’nin daha önce yıllara damgasını vuran ortak çıkarlarını ve değerlerini yeniden kazanabileceklerini öne sürdü. Bu düşüncesiyle El-Ahram Siyasi ve Stratejik Araştırmalar Merkezi araştırmacısı Abdulfettah’ın Türkiye ve Arap ülkelerini kapsayan bir uzlaşıya varılabileceğine dair sözlerini desteklemiş oldu. Erdoğan’ın ‘mavi vatan’ politikası öncesinde Arap ülkeleriyle iyi ilişkilere sahip olduğuna dikkat çeken Mezid, Avrupalıların ve Amerikalıların dahi Erdoğan ile bu çerçevede ilgilendiklerini belirtti. Burada amacın ‘konjonktüre ince ayar çekmek’ olduğunu kaydetti.
Mısır Dışişleri Bakanı Samih Şukri, 13 Eylül 2020’de Ermenistan Dışişleri Bakanı Zohrab Mnatsakanyan ile düzenlediği ortak basın toplantısında, Ankara’nın Kahire ile yakınlaşma girişimine dair yaptığı yorumda, “Söylemler, politikalarla tutarsız olursa herhangi bir önem arz etmez” ifadelerini kullanmıştı.
Şukri açıklamasını şöyle sürdürmüştü:
“Türkiye’nin Suriye, Irak veya Libya topraklarındaki askeri varlığından gördüğümüz politikalarının yanı sıra Doğu Akdeniz'de şahit olduklarımız diyalogu engelliyor.”

Siyasi zafer
Diğer yandan Ankara’dan yapılan açıklamaları olumlu bir sinyal olarak değerlendiren siyaset analisti Cevat Gök, Türk yetkililerin Mısır'a karşı eski tutumlarından vazgeçmeye başladığını öne sürdü. Gök, bunun Mısır açısından bir siyasi zafer olarak görülebileceğini belirterek, “Böyle olumlu açıklamalara ihtiyacımız vardı, çünkü Ankara'nın Doğu Akdeniz'de neredeyse hiç komşusu kalmadı” ifadesini kullandı.
Asıl meselenin Müslüman Kardeşler dosyasıyla ilgili olduğuna işaret eden Gök, “Dolayısıyla Türkiye'nin bu konuda Müslüman Kardeşler üyelerini en azından üçüncü bir ülkeye göndermek gibi olumlu bir adım atması gerekiyor. O zaman Mısır'ı sınırların çizilmesi için bir anlaşma yapmaya ikna etmek kolay olacaktır” değerlendirmesinde bulundu.
Gök ayrıca Kahire'nin bir yandan Türkiye, diğer yandan Yunanistan ve GKRY arasında arabulucu olarak iyi ve olumlu bir rol oynayabileceğini de vurguladı.



Refah Sınır Kapısı’nın yeniden kapanması Gazze’deki hastaları yeniden ölümle karşı karşıya bıraktı

Han Yunus’taki Kızılay Hastanesi avlusunda tedavi için Gazze’den çıkmayı bekleyen Filistinli hastalar tekerlekli sandalyelerde oturuyor. (AFP)
Han Yunus’taki Kızılay Hastanesi avlusunda tedavi için Gazze’den çıkmayı bekleyen Filistinli hastalar tekerlekli sandalyelerde oturuyor. (AFP)
TT

Refah Sınır Kapısı’nın yeniden kapanması Gazze’deki hastaları yeniden ölümle karşı karşıya bıraktı

Han Yunus’taki Kızılay Hastanesi avlusunda tedavi için Gazze’den çıkmayı bekleyen Filistinli hastalar tekerlekli sandalyelerde oturuyor. (AFP)
Han Yunus’taki Kızılay Hastanesi avlusunda tedavi için Gazze’den çıkmayı bekleyen Filistinli hastalar tekerlekli sandalyelerde oturuyor. (AFP)

Gazze Şeridi’ndeki hastalar ve yaralılar, İsrail makamlarının Refah Kara Sınır Kapısı’nı yeniden kapatmasının ardından son derece ağır ve zor koşullarla karşı karşıya kaldı. Ateşkes anlaşması kapsamında kısa süreliğine kısmen açılan kapı, daha önce uzun süre kapalı tutulmuş ve on binlerce kişinin tedavi için Gazze’den çıkmasına engel olmuştu.

Refah Sınır Kapısı’nın geçen yıl şubat ayı başında yeniden açılması, hastalar ve yaralılar için tedavi amacıyla Gazze’den çıkma konusunda umut yaratmıştı. Ancak İsrail’in çıkış yapmasına izin verdiği kişi sayısına sınırlama getirmesi durumu daha da karmaşık hale getirdi. Geçtiğimiz ayın 28’inde İran’a yönelik savaşın başlamasıyla kapının yeniden kapatılması ise bu umutları tamamen kararttı.

fvvfe
Yeniden kapatılmadan önce Mısır tarafındaki Refah Sınır Kapısı önünde bekleyen Mısır ambulansları. (Reuters)

Nadir görülen “Sanfilippo sendromu” hastalığından muzdarip 12 yaşındaki Esma eş-Şaviş, annesinin Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamaya göre yıllardır ölüm riskiyle karşı karşıya bulunuyor ve son dönemde sağlık durumu kritik biçimde kötüleşmiş durumda.

Anne, kızının 2023 yılında – savaşın başlamasından kısa süre önce – yurt dışında tedavi için tıbbi sevk aldığını, ancak savaşın patlak vermesi nedeniyle Gazze’den çıkamadığını söyledi. O günden bu yana küçük kızın sağlık durumunun her geçen gün daha da kötüleştiğini belirtti.

dfvf
Yaralı bir kız çocuğu, yeniden kapatılmadan önce Refah Sınır Kapısı üzerinden taşınıyor. (Mısır Kızılayı)

Annesi, kızının artık su içme yetisini kaybettiğini, beyin küçülmesi, karaciğer ve dalak büyümesi yaşadığını ve sürekli nöbet geçirdiğini belirtti. Çocuğun hayatta kalabilmesi için hastanelerde her gün tedaviye ihtiyaç duyduğunu ifade eden anne, durumunun hızla kötüleştiğini vurguladı.

Anne sözlerini şöyle sürdürdü:

“Refah Kapısı açıldığında yeniden seyahat edebileceğimiz ve tedaviye ulaşabileceğimiz konusunda biraz umutlanmıştık. Ancak bizim gibi bekleyen çok sayıda hasta ve yaralı olduğu için çıkışımız gecikti. Sonra işgal güçleri kapıyı yeniden kapattı ve bizi tekrar kaderimizle baş başa bıraktı. Çocuğumu bu halde gördükçe içim parçalanıyor. Son nefeslerini alıyor gibi… Her an ölebilir.”

20 bin hasta

Gazze Sağlık Bakanlığı’na göre Gazze’de 20 binden fazla hasta ve yaralı, acil olarak yurt dışında tedaviye ihtiyaç duyuyor. Sınır kapısının yeniden düzenli biçimde açılmasını bekleyen bu kişiler arasında hayatını kaybedenlerin sayısının arttığı bildiriliyor.

sfrgty
Böbrek yetmezliği yaşayan bir Filistinli kadın, Gazze’nin merkezindeki bir hastanede diyaliz tedavisi görüyor. (Reuters)

Bakanlık, Gazze’deki hastanelerin bu hastaların hayatını kurtarabilecek tıbbi imkânlara sahip olmadığını ve İsrail ablukasının yarattığı ağır koşullar nedeniyle bazı ilaçların tamamen tükendiğini, bazılarının ise tükenmek üzere olduğunu belirtiyor.

Hükümet Medya Ofisi’nin verilerine göre Refah Sınır Kapısı’nın kısmen açık kaldığı süre boyunca toplam 1148 kişi giriş-çıkış yapabildi. Oysa ateşkes anlaşmasına göre 3 bin 400 kişinin seyahat etmesi planlanıyordu. Bu da anlaşmanın yaklaşık yüzde 33’ünün uygulanabildiğini gösteriyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan Hamas’a bağlı hükümet kaynakları ise Refah Kapısı’nın yeniden açılmasına ilişkin herhangi bir vaat bulunmadığını, hatta kısmi bir açılış ihtimalinin bile gündemde olmadığını söyledi.

Hamas Sözcüsü Hazım Kasım, Refah Kapısı’nın “asılsız güvenlik gerekçeleri ve yalanlar” öne sürülerek kapalı tutulmasının ateşkes anlaşmasının açık ve ciddi bir ihlali olduğunu belirtti. Kasım, bunun özellikle Mısır başta olmak üzere arabuluculara verilen taahhütlerden geri adım anlamına geldiğini ve Gazze’ye uygulanan kuşatmanın daha da sıkılaştırılması çerçevesinde gerçekleştiğini ifade etti. Bu durumun on binlerce yaralının seyahat ederek tedavi görmesini engellediğini söyledi.

Sahada gerilim sürüyor

Sahadaki gelişmelerde ise İsrail saldırıları devam ederek fazla Filistinlinin ölümüne neden oluyor. İsrail ordusu salı günü yaptığı açıklamada 6 Filistinlinin öldürüldüğünü duyurdu. Bunlardan üçünün Gazze’nin kuzeyinde “sarı hattı” geçtikleri iddiasıyla vurulduğu, diğer üçünün ise Refah’taki tünellerde bulunan Hamas mensupları olduğu ileri sürüldü.

Ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana Filistinli ölü sayısı 656’nın üzerine çıktı. Bunların en az 20’si, İran’la savaşın başlamasından sonra hayatını kaybetti. 7 Ekim 2023’ten bu yana toplam can kaybı ise 72 bin 134’e ulaştı.

tyn
Filistinliler, Gazze kentine düzenlenen İsrail hava saldırısının ardından hayatını kaybeden bir kişinin cenazesini taşıyor. (AFP)

İsrail güçleri, Gazze’de “sarı hattın” her iki tarafında da hava ve topçu saldırıları ile ateş açma eylemlerini sürdürdü. Aynı zamanda ikinci gün üst üste, Han Yunus’un doğusunda özellikle Salahaddin Caddesi’ne yaklaşık 20 metre mesafedeki bölgelerde kalan evlerin buldozerlerle yıkıldığı görüldü.

Bir savaş uçağı, İsrail’in tahliye emri verdiği ve sakinleri tarafından boşaltılan Kuzey Han Yunus’taki bir evi bombaladı. Ayrıca Gazze kentinin güneybatısında, yerinden edilmiş sivillerin çadırlarının yakınındaki boş bir arazide bulunan cep telefonu şarj noktası ve internet hizmeti veren bir alan da hedef alındı.


Suriye İçişleri Bakanlığı, Seraya el-Cevad milislerinin itiraflarının bir kısmını yayınladı

24 Şubat’ta Ceble kırsalında düzenlenen nitelikli bir operasyonda Seraya el-Cevad milislerinin lideri etkisiz hale getirildi. (SANA)
24 Şubat’ta Ceble kırsalında düzenlenen nitelikli bir operasyonda Seraya el-Cevad milislerinin lideri etkisiz hale getirildi. (SANA)
TT

Suriye İçişleri Bakanlığı, Seraya el-Cevad milislerinin itiraflarının bir kısmını yayınladı

24 Şubat’ta Ceble kırsalında düzenlenen nitelikli bir operasyonda Seraya el-Cevad milislerinin lideri etkisiz hale getirildi. (SANA)
24 Şubat’ta Ceble kırsalında düzenlenen nitelikli bir operasyonda Seraya el-Cevad milislerinin lideri etkisiz hale getirildi. (SANA)

Suriye İçişleri Bakanlığı, yaklaşık iki hafta önce Bakanlık tarafından Seraya el-Cevad olarak bilinen örgütün en önemli merkezlerinden birinin hedef alındığının duyurulmasının ardından, dün operasyona ilişkin görüntülü bir rapor yayımladı. Raporda, örgütün sahil bölgesinde ikmal hatları kurduğu, bir operasyon odası oluşturduğu ve devrik rejime bağlı eski milis liderlerinden mali destek aldığı yönündeki itiraflara yer verildi. Bu destekle Suriye İç Güvenlik Güçleri’ne yönelik saldırıların planlandığı belirtildi.

Görüntülü raporda, Lazkiye vilayetine bağlı Ceble kırsalındaki Beyt Aluni ve Besniya bölgelerinde 23 Şubat’ta İç Güvenlik Güçleri tarafından gerçekleştirilen eş zamanlı operasyonlardan görüntüler yer aldı.

Bakanlığa göre operasyon, birkaç gün süren hassas bir istihbarat takibinin ardından Seraya el-Cevad milis grubunun en önemli merkezlerinden birini hedef aldı. Operasyonda sahil bölgesindeki grubun lideri olduğu belirtilen Beşşar Abdullah Ebu Rukiyye ile birlikte iki üst düzey üye öldürüldü, 6 kişi ise gözaltına alındı. Milis gruba ait silah ve patlayıcı deposunun tamamen imha edildiği operasyonda, özel görev kuvvetlerinden bir güvenlik görevlisi hayatını kaybederken bir başka görevli hafif yaralandı.

Bakanlığın yayımladığı görüntülü raporda yer alan itiraflara göre gözaltına alınan kişiler, Mart 2025’te Suriye sahil bölgesinde düzenlenen saldırılara katıldıklarını kabul etti. Şüphelilerden biri, genel güvenlik devriyesine saldırdığını ve çıkan çatışmada bir güvenlik görevlisini öldürdüğünü itiraf etti.

İfadelerde ayrıca, bir operasyon odası kurulduğu belirtildi. İtiraflara göre Seraya el-Cevad milisleri, iş insanı kardeşler Eymen Cabir ve Muhammed Cabir’den mali destek aldı; lojistik ikmalin ise Lübnan üzerinden sağlandığı ifade edildi.

dsvfe
Seraya el-Cevad’ın finansörü iş adamı Muhammed Cabir’in sağ kolu Albay Muhammed Nedim eş-Şab (Suriye İçişleri Bakanlığı)

Suriye’de devrik rejime yakın isimlerden biri olarak bilinen Muhammed Cabir’in daha önce bir televizyon röportajında, 6 Mart 2025’te Suriye sahil bölgesinde düzenlenen saldırıyı yönettiğini kabul ettiği belirtildi. Öte yandan El Cezire televizyonunda yayımlanan ‘el-Müteharri’ programının elde ettiği belge ve ses kayıtlarının, devrik rejimin önde gelen bazı isimlerinin yeni silahlı gruplar kurarak Suriye İç Güvenlik Güçleri ve orduya yönelik saldırılar planladığını ortaya koyduğu aktarıldı. Suriye İçişleri Bakanlığı’nın ise söz konusu grupların üyelerini takip ettiği ve faaliyetlerini engellemeye çalıştığı ifade edildi.

sdfrg
Dördüncü Tümen Komutanı Gıyas Süleyman Dalla (Sosyal medya)

Seraya el-Cevad adlı silahlı grubun, Lazkiye, Ceble ve Tartus’u kapsayan Suriye sahil bölgesinde faaliyet gösterdiği belirtiliyor. Örgüt ilk olarak Ağustos 2025’te sosyal medyada yayılan ve Ceble kırsalında İç Güvenlik Güçleri’ne ait bir aracın bombalanmasını gösteren video ile gündeme geldi.

Eylül 2025’te askeri faaliyetlerine resmen başladığını duyuran örgüt, 9 Kasım 2025’te yayımladığı bir videoda Baniyas karakolunu hedef alan ve 27 Ekim 2025’te gerçekleştirildiği belirtilen saldırının görüntülerini paylaştı. Bunu, Ceble Köprüsü’nde güvenlik araçlarını hedef alan başka saldırıların izlediği bildirildi.

sdvfv
Suriye ordusunun 25. Tümeni’nin eski komutanı Süheyl el-Hasan, 21 Mart 2021’de Rus güçleriyle birlikte (Rus medyası)

Söz konusu örgütte, eski rejim güçlerinde görev yapan ve ‘Kaplan’ lakabıyla bilinen Süheyl el-Hasan ile bağlantılı bazı isimlerin de öne çıktığı belirtiliyor. Ayrıca ‘Sahil Kalkanı Tugayı’ olarak adlandırılan grubun lideri Mikdad Fatiha ile bağlantılı kişiler de örgüt içinde yer alıyor. Fatiha’nın, Mart 2025’te Suriye sahil bölgesinde meydana gelen patlama olaylarına karışmakla suçlandığı ve yeni Suriye yönetimine karşı bölgede ortaya çıkan en sert silahlı gruplardan birini yönettiği ifade ediliyor.

Sahil Kalkanı Tugayı, Beşşar Esed rejiminin devrilmesinin hemen ardından sahil bölgesinde ortaya çıkan ilk silahlı grup olarak kaydedildi. Bunu daha sonra üç farklı grup izledi: Seraya el-Cevad, Suriye’yi Kurtarma Askeri Konseyi ve en-Nuhbe Kuvvetleri.

Daha önce yayımladığı bir açıklamada Seraya el-Cevad, Alevi toplumunun dini referansı olarak Yüksek Alevi İslam Konseyi Başkanı Gazal Gazal’ı gösterdiğini duyurdu. Gazal’ın, Aleviler için federal bir yapı kurulması çağrısında bulunduğu da belirtildi.

cxd vdf
Ali Zuheyr İdris, Ammar Madin Yusuf ve Musa Mazhar Miya, geçtiğimiz cumartesi günü Suriye’nin Tartus vilayetinin güvenliğini hedef alan terör eylemleri planlamak ve hazırlamak suçundan suçlu bulunarak tutuklandı. (Suriye İçişleri Bakanlığı)

İç Güvenlik Güçleri’ne bağlı Tartus birimi, 7 Mart’ta Terörle Mücadele Şubesi ile koordinasyon içinde düzenlediği operasyonda Ali Zuheyr İdris, Ammar Madin Yusuf ve Musa Mazhar Miya isimli üç kişiyi gözaltına aldı. Yetkililer, söz konusu kişilerin vilayetin güvenliğini ve vatandaşların emniyetini hedef alan terör eylemleri planlamak ve hazırlamakla suçlandığını açıkladı.

Operasyonun, ‘Ali’ olarak anılan şüphelinin devrik rejim kalıntılarıyla bağlantılı bir terör hücresine liderlik ettiğini ortaya koyan hassas istihbarat bilgilerine dayanarak gerçekleştirildiği belirtildi. Yetkililere göre şüpheli, komşu ülkelerden birinde patlayıcı düzenekler ve patlayıcı maddelerin hazırlanmasına yönelik eğitim aldıktan sonra sabotaj planlarını hayata geçirmek amacıyla yeniden Tartus’a sızdı. Operasyon sırasında ele geçirilen materyallere usulüne uygun şekilde el konulduğu, gözaltına alınan kişilerin ise soruşturmanın tamamlanması için Terörle Mücadele birimine sevk edildiği bildirildi.


Belirsiz senaryolar: Lübnan'daki yeni savaş nasıl sona erecek?

İsrail'in “El- Karz-ı Hasen” merkezine düzenlediği hava saldırısının ardından Beyrut'un güney banliyösü üzerinde büyük bir siyah duman bulutu yükseliyor, 9 Mart (AFP)
İsrail'in “El- Karz-ı Hasen” merkezine düzenlediği hava saldırısının ardından Beyrut'un güney banliyösü üzerinde büyük bir siyah duman bulutu yükseliyor, 9 Mart (AFP)
TT

Belirsiz senaryolar: Lübnan'daki yeni savaş nasıl sona erecek?

İsrail'in “El- Karz-ı Hasen” merkezine düzenlediği hava saldırısının ardından Beyrut'un güney banliyösü üzerinde büyük bir siyah duman bulutu yükseliyor, 9 Mart (AFP)
İsrail'in “El- Karz-ı Hasen” merkezine düzenlediği hava saldırısının ardından Beyrut'un güney banliyösü üzerinde büyük bir siyah duman bulutu yükseliyor, 9 Mart (AFP)

Denise Rahme Fahri

27 Kasım 2024'ün erken saatlerinden itibaren, ABD-Fransa arabuluculuğuyla sağlanan ateşkes anlaşmasının yürürlüğe girmesiyle birlikte, Lübnanlılar, 13 aydan fazla süren ve giderek büyüyen bir çatışma ile kaynaklarını tüketen “destek savaşı” sayfasını kapatmayı umarak saniyeleri saymaya başladılar. Ateşkes anlaşması kalıcı bir ateşkes olarak yaşamadı, ancak savaşı sınırlamanın ve yayılmasını önlemenin tek çözümüydü. Bir yanda ABD ile İsrail, diğer yanda İran arasında doğrudan çatışmaların patlak vermesiyle, Hizbullah'ın 2 Mart'ta (bu kez İran'ı desteklemek amacıyla) İsrail'in kuzeyine yönelik roket saldırılarını yeniden başlatmasıyla birlikte, Lübnan'daki durum daha karmaşık ve tehlikeli bir aşamaya girdi. Ateşkes anlaşması artık gerçekten kritik bir dönüm noktasında. Bu durum Lübnan için çok önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Bu sarmaldan kurtulma senaryoları nelerdir? İki yıl önce imzalanan ateşkes anlaşması, devam eden savaşa bir çözüm olarak hâlâ geçerli mi? Yoksa mevcut koşullar ve gelişmeler, öncekilerden farklı olarak yeni bir anlaşmayı mı gerektiriyor? Birçok kişi, mevcut tırmandırmanın Lübnan'ı zorlu seçimlerle karşı karşıya bıraktığına ve tereddüt veya belirsizliğe yer bırakmadığına inanıyor. Denklem açık; ya silahın devletin elinde toplanmasını sağlayacak, sınırları nihai olarak belirleyecek ve İsrail işgalini sona erdirecek kapsamlı bir çözüm ya da Lübnan’ın, bedelini yalnızca Lübnan vatandaşının ödeyeceği yeni bir savaş döngüsüne girmesi.

Savaşın sonlandırılması için üç senaryo

Siyasi işler uzmanı Dr. Sami Nader, devam eden savaşı sonlandırmak için tehlikeleri ve bölge üzerindeki etkileri bakımından farklılık gösteren üç olası senaryo sunuyor. İlk senaryo, ateşkes anlaşmasına varılmasına dayanıyor. Ancak bu, önceki anlaşmaya dönüş değil, daha ziyade güçlendirilmiş bir ateşkes anlaşması olacaktır. Bu anlaşma, İsrail'in işgal ettiği beş noktada kalması yerine, sınır boyunca güvenli bir bölge oluşturulmasını veya İsrail'in Gazze'de uyguladığı ve Suriye sınırında kurmaya çalıştığına benzer daha geniş bir güvenlik kuşağının kurulmasını içerecektir. Ayrıca, aksi durumda askeri operasyonların yeniden başlatılması cezasıyla birlikte Hizbullah'ın silahsızlandırılmasını şart koşacaktır.

İkinci senaryo, 1982'yi hatırlatıyor; zira büyük ölçekli bir İsrail kara harekatının ana hatları şekilleniyor gibi görünüyor. Bu senaryo gerçekleşirse, İsrail Hizbullah'ı zorla silahsızlandırma görevini üstlenecek, ardından 17 Mayıs 1983 anlaşmasına benzer, belki de bir barış antlaşması düzeyinde anlaşma imzaladıktan sonra geri çekilecektir. Ancak bu senaryonun gerçekleşmesi, İran ile savaşın sonucuna ve Körfez ülkelerinin bu konudaki tutumuna, özellikle de İran saldırganlığına karşılık olarak son dönemde yaşanan Arap-İsrail yakınlaşmasına bağlı.

Üçüncü senaryo en dramatik ve tehlikeli olanıdır ve İsrail basınında dolaşan, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra çizilen sınır sisteminin çöküşünden ve Maşrık’ta (Levant), özellikle de Irak, Suriye ve Lübnan'da ulus-devlet modelinin dağılmasından, etnik ve mezhepsel çizgilere göre yeniden çizilecek federal bir temelde yeni oluşumların kurulmasından bahseden haber ve makalelere dayanıyor. Bu tasavvur, İsrail'in bölgeye ilişkin ilan ettiği vizyonuyla örtüşüyor. Ancak bu senaryo, etkili bölgesel aktörlerin muhalefetiyle karşılaşabilir. İlave olarak, Pandora'nın kutusunu açmayı, kaos yaratabilecek ve daha sonra kontrol edilmesi zorlaşabilecek pervasız bir macera olarak gören Washington’un da bu konuda çekinceleri bulunuyor.

Diğer senaryolar

Öte yandan, diplomatik çevreler mevcut savaşa son verebilecek diğer senaryoları da tartışıyor. İlk senaryo, 1559 ve 1701 sayılı kararların hedeflerini birleştiren yeni bir BM kararının alınmasını sağlayacak, bölgesel ve uluslararası uzlaşmaya dayalı kapsamlı bir diplomatik çözümdür. Bu, İsrail'in tamamen çekilmesini, silahın Lübnan devletinin elinde toplanmasını ve kara sınırlarının belirlenmesini içeriyor. Ancak bu senaryo, en önemlisi Hizbullah'ın silahlarını teslim etmeyi reddetmeye devam etmesi ve kararının büyük ölçüde İran'ın kararına, özellikle de İran ile devam eden çatışmaya bağlı olması nedeniyle, önemli engellerle dolu olmayı sürdürüyor. Buna ek olarak, Amerikan baskısı, yoğunluğuna rağmen, uygulamada etkili bir garantör olmadığı sürece, kapsamlı çözüm için uluslararası desteğe otomatik olarak dönüşmez.

İkinci senaryo askeri çözüme dayanıyor. Mart ayında fiili ateşkesin bozulmasının ve Hizbullah saldırılarının yeniden başlamasının ardından İsrail, Beyrut'un güney banliyösüne ağır hava saldırıları düzenledi ve Güney Lübnan ile Bekaa Vadisi'ndeki 50 köy için tahliye emri verdi. Tam ölçekli bir savaş durumunda, İsrail bu seçeneği yeniden canlandırmaya çalışabilir; bu da füze depolarını yok etmek ve Hizbullah'ın askeri altyapısını ortadan kaldırmak için Litani Nehri ile sınır arasındaki bölgenin işgal edilmesi, hatta işgalin Sayda şehrine ve Evveli Nehri'ne kadar genişlemesi demektir. Bu seçeneğin bedeli yüksektir; daha geniş çaplı bir insani acı, milyonlarca insanı etkileyen yeni bir kitlesel göç ve özellikle İran'ın mevcut durumdaki doğrudan rolü göz önüne alındığında, bölgenin daha derin bir bölgesel çatışmaya sürüklenmesi ihtimali. Analistler, Lübnan'ın bölgesel çatışmanın en zayıf halkası ve  bu nedenle herhangi bir gerilim artışının sonuçlarına karşı en savunmasız ülke olduğunu belirtiyor.

Kapsamlı bir uzlaşı ile açık savaş arasında, bazı müzakerecilerin gerçekleşmesi için çabaladığı bir orta yol seçeneği de mevcut: Güney Lübnan'da Lübnan ordusu ve UNIFIL tarafından ortaklaşa yönetilecek bir tampon bölge oluşturacak şekilde sınır boyunca güvenlik düzenlemeleri konusunda anlaşmaya varılması. Bu, Hizbullah'ın stratejik silahları meselesini hemen çözmek yerine, devam eden müzakerelerin bir parçası olarak bırakıyor. Diplomatik kaynaklara göre, Hizbullah'ın silahı konusunda koşulsuz veya bahanelere kaçmadan ciddi müzakerelere olanak tanıyacak hızlı, bir aylık bir ateşkesi güvence altına almayı amaçlayan yenilenmiş Fransız girişimi de bu bağlamda yer alıyor. Ancak, Hizbullah tarafından reddedilen ve İsrail tarafından dayatılan katı koşullara tabi olan bu süreç, Kasım 2024 anlaşmasını takip eden olayların tekrarını önlemek için sıkı uluslararası garantiler olmadan kırılgan olmayı sürdürüyor.

Bu bağlamda, dördüncü bir senaryo da göz ardı edilemez: İsrail ihlalleri, Hizbullah ile aralıklı çatışmalar ve Lübnan devleti üzerindeki kesin bir sonuca ulaşmadan artan baskının devam etmesiyle, çözüm yerine “kriz yönetimi”nin devam etmesi. Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan aktardığı analize göre bu senaryo son derece maliyetli, çünkü Lübnan'ı sürekli kan kaybettiği bir durumda tutuyor, yeniden inşayı engelliyor, güney bölgesi sakinlerini yerinden ediyor ve ekonomik toparlanmaya yönelik herhangi bir ciddi süreci engelliyor.

Savaş, hayatta kalma mücadelesidir ve yarım önlemleri kaldıramaz

Diğer tarafta, Hizbullah ile aynı çizgide olan siyasi analist Bilal el-Lakis, “savaşı sona erdirme” kavramının eskisinden daha karmaşık hale geldiğini düşünüyor. Bu çatışmayı “direnişçi toplumlar” için bir “hayatta kalma” mücadelesi ve “İsrail ile tam bir uyum içinde, Amerikan kararıyla önceden hazırlanmış, tüm direnişçi güçleri ortadan kaldırmayı amaçlayan, onlara dayatılan bir savaş” olarak tanımlıyor.

Bu bakış açısına dayanarak, Lakis, “bu savaşın doğasının yarım önlemleri veya kırılgan anlaşmaları kaldıramayacağını” vurguluyor. Kanıt olarak, “Lübnan, halkı ve direniş savaşçıları için adil olmayan” olarak tanımladığı, ayrıca “İsrail ve Trump yönetiminin uygulanmasına uymadığını” söylediği son ateşkes anlaşmasını gösteriyor. Bu deklarasyonun “etkisiz olduğunu ve onu denetleyen tarafların güvenilirliğinin olmadığını” belirtiyor.

Lakis, “Lübnan'ın, etkili caydırıcılığı garanti eden ve düşmanın Lübnan topraklarından çekilmesiyle sonuçlanacak, Amerikan etkisine karşı olan taraflarca sağlanan gerçek garantilerle desteklenen farklı bir vizyona ihtiyacı olduğuna” inanıyor. Ancak, bunun başarılmasının “özellikle Amerika Birleşik Devletleri hedeflerine ulaşamazsa, bölgesel savaşın gidişatına ve sonucuna bağlı olduğu” değerlendirmesinde bulunuyor. Lübnanlı siyasi analist, Lübnan vatandaşlarını “sosyal uyumu, güçlü bir orduyu, egemen karar alma yetkisinin korunmasını birleştiren kapsamlı bir ulusal güvenlik vizyonu oluşturmaya başlamaya ve böylece Lübnan'ı bölgenin hızlı dönüşümleri arasında gelecekteki zorluklarla yüzleşmeye hazırlamaya” çağırıyor.

Buna karşılık, İran destekli Hizbullah’a yakın olan analist, “gerçekten egemen bir devletin yokluğunda ve güvenilir bir alternatif bulunmadan Hizbullah'ı silahsızlandırmaya çalışmanın Lübnan'a daha fazla kriz getireceği” uyarısında bulunuyor. Nevvaf Selam hükümetini açıkça eleştirerek, “bu tür bir süreci denetlemenin, halkın iradesini daha iyi temsil eden ve dış diktelere daha az tabi olan bir hükümet gerektirdiğine” inanıyor.

Lakis sözlerini şöyle tamamlıyor: “Lübnan’ın egemenliğinin geleceği, Amerikan hegemonyasından ve neo-kolonyalizm biçimlerinden uzak, bölge ülkeleri için kapsamlı bir egemen yaklaşım formüle etme gerekliliğinden ayrı değildir.” Ayrıca “Mevcut uluslararası koşullar altında, gerçek bir uluslararası garanti olmadığı veya Lübnan kendi kendine yeter hale gelmediği sürece, gelecekteki hiçbir anlaşmanın başarılı olamayacağı” uyarısında bulunarak, “bu iki koşulun yokluğunun bölgesel savaşı daha tehlikeli ve daha geniş ufuklara doğru iteceğini” vurguluyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.