Suriyeli Kürtlerin uluslararası güçlerin masasındaki karmaşık geleceği

DEAŞ’la mücadele, Suriyeli Kürtlere bir özerk yönetim kazandırdı. Trump, Kürtleri hayal kırıklığına uğratırken Biden yönetimi ihtiyatlı bir iyimserlik sergiliyor.

Kürtler, Biden'ın Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ne yönelik politikalarını belirlemesini bekliyor. (AFP)
Kürtler, Biden'ın Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ne yönelik politikalarını belirlemesini bekliyor. (AFP)
TT

Suriyeli Kürtlerin uluslararası güçlerin masasındaki karmaşık geleceği

Kürtler, Biden'ın Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ne yönelik politikalarını belirlemesini bekliyor. (AFP)
Kürtler, Biden'ın Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ne yönelik politikalarını belirlemesini bekliyor. (AFP)

Suriye'de on yıldır devam eden savaş, ülkedeki Kürtleri ötekileştirilen bir azınlıktan aşırılık yanlılarına karşı mücadele eden askeri bir güce dönüştürürken kuzeyi ve kuzeydoğusunda özerk bir yönetim kurmalarını sağladı. Fakat çatışmaların sürmesi ve sahadaki güç dengesinin değişmesi çerçevesinde Suriyeli Kürtleri nasıl bir gelecek bekliyor?
Suriye’de Kürtler, 2011 yılı öncesinde onlarca yıl boyunca, birbirini izleyen hükümetler tarafından izlenen bir ötekileştirme politikasına maruz kaldılar. Ancak 2012'den itibaren rejim güçlerinin Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerden çekilmesinin ardından çatışmanın yayılmasıyla Kürtlerin nüfuzları da arttı. Çeşitli kurumlar inşa ettiler ve Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ni kurdular.
Rejim, 2015 yılından bu yana müttefiklerinin de desteğiyle ülkenin birçok bölgesinin kontrolünü geri almayı başarırken Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi bölgeleri, yetkilerinin dışında kaldı.
Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin mimarlarından Kürt siyasetçi Aldar Halil, Fransız Haber Ajansı’na (AFP) yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“2011 öncesinde Suriye vatandaşları olarak kabul edilebilir olduğumuzu kanıtlamak için bize umut verecek veya motive edecek hiçbir şey yoktu. Kürtler tam bir zulüm altındaydı. Dilleri, kültürleri, hatta sahibi olamadığımız kimliklerimiz bile reddedildi. Fakat 2012'den sonra ülkenin bizim olduğunu hissettik.”

Özerk yönetim
Özerk Yönetim, ilk olarak Kürtlerin çoğunlukta olduğu Türkiye sınırına yakın bölgelerde ilan edildi. Ancak daha sonra ABD tarafından desteklenen Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) ve Kürt savaşçılarının kontrolü ele geçirmesiyle DEAŞ terör örgütünün kontrolü altındaki geniş alanların yanı sıra Arapların yoğun olduğu bölgeleri kapsayacak şekilde kademeli olarak genişledi.
Kürtlerden oluşan Halk Koruma Birlikleri (YPG), 2014 yılında sınır kenti Kobani'yi (Ayn el-Arab) savunmak için mücadele başlatarak ilk kez DEAŞ ile karşı karşıya gelenlerden biri olurken ABD’nin askeri desteğini aldı.
Bu durum, YPG’yi PKK’nın bir uzantısı ve terör örgütü olarak sınıflandıran Ankara’nın Washington’a yönelik eleştirilerinin fitilini ateşledi.
Kürtler ve Araplardan oluşan ve 2015 yılına kurulan SDG, Özerk Yönetimin ordusu ve aşırılık yanlılarının en önemli rakibi haline geldi. SDG bugün, Suriye'nin doğusundaki Deyrizor’da yer alan en büyük ve en önemli petrol sahalarını kontrol ediyor.

Washington’ın desteği ve Trump'ın geri adım atması
Washington'ın SDG’ye verdiği destek, Ankara’ya karşı bir emniyet valfi görevi görüyordu. Şam henüz SDG’ye karşı açıkça savaş ilan etmese de Özerk Yönetimi tanımayı kesinlikle reddediyor.
SDG, ABD liderliğindeki DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyon’un (DMUK) desteği sayesinde terör örgütünün son kalesi el-Baguz köyünü Mart 2019'da ele geçirerek ‘hilafeti ortadan kaldırdığını’ duyurdu.
Ancak ABD güçlerinin sınırlardan çekilmesi ve ABD Başkanı Donald Trump'ın Suriye'deki Amerikan askerlerinin geri çekileceğini açıklamasının ardından Ekim 2019'da Türkiye’nin başlattığı askeri operasyon sonrası SDG’nin müttefikine (ABD) olan güveni sarsıldı.
Ankara, Suriye'de üç askeri operasyon yürüttü.  2018 yılında özerk bölgelerden biri olan Afrin'in, 2019'da Rasulayn ve Tel Abyad şehirleri arasında 120 kilometre uzunluğundaki sınır bölgesinin kontrolünü sağladı.
Uluslararası Kriz Grubu'ndan (International Crisis Group -ICG) Suriye analisti Dareen Khalifa konuya ilişkin değerlendirmesinde “ABD’nin desteği, SDG’nin doğal kaynaklar açısından zengin olan geniş alanları kontrol etmesini sağladı. Dolayısıyla bu yerel ve jeopolitik yayılmanın yankıları ABD için bir sorun haline geldi” değerlendirmesinde bulundu.
SDG’nin geleceği konusunun, ABD’nin yurt dışındaki askeri varlığıyla ilgili Washington'daki diyalogun merkezinde’ olduğuna işaret eden Khalifa, aynı zamanda Ortadoğu'da bitmeyen savaşlarda kalma korkusunun olduğunu da sözlerine ekledi.

Biden’ın ihtiyatlı iyimserliği
ABD’nin Suriye’ye yönelik politikasının hatları henüz netlik kazanmasa da Kürtler, Başkan Joe Biden'ın, eski DMUK Temsilcisi Brett McGurk'ün Ortadoğu ve Kuzey Afrika Koordinatörü olarak atanmasını ihtiyatlı bir iyimserlik olarak gördüler. Çünkü McGurk, Trump'ın Suriye'den çekilme kararını protesto etmek için görevinden istifa etmişti.
Yeni ABD yönetimin Suriye dosyasına olan yaklaşımının biraz daha farklı olmasını beklediklerini belirten Aldar Halil, ancak aynı zamanda bu yaklaşıma güvenemediklerini, çünkü uygulanan politikaların garantisi olmadığını söyledi.
Dareen Khalifa ise, ‘ABD’nin politikalarındaki herhangi bir değişikliğin, rakip güçlerin ve özellikle de mevcut durumu değiştirmeye kararlı olan Ankara'nın önünü açan aceleci bir geri çekilmeye yol açacağını’ öne sürdü.
Diğer yandan SDG, başka bir zorlukla daha karşı karşıya. Bu zorluk, cezaevlerinde ve suç olaylarının yaşandığı aşırı kalabalık kamplarda gözaltında tutulan on binlerce aşırılık yanlısı ve farklı milletlerden aile üyelerinin geleceğine ilişkin belirsizliktir.
İlgili ülkeler, imkanları sınırlı olan Özerk Yönetim’in omuzlarında ağır bir yük oluşturan vatandaşlarını geri almayı reddederken Halil, “Bu sorunun çözümünün ne olduğunu bilmiyoruz” dedi.
Bunun yanı sıra Kürt meseleleri uzmanı Mutlu Çiviroğlu, Kürtlerin, Türkiye ve Türkiye yanlısı gruplar yerine rejimi tercih ettiklerini iddia etti.

Bilinmeyen gelecek
Kürtler, Amerikalıların çekilme kararıyla terk edildiklerini düşündüklerinde, Suriye'de Türkiye ile ateşkes anlaşmaları imzalayan Rusya, devreye girdi.  Şam, Rusya'nın arabuluculuğuyla, Kürtlerin isteği üzerine sınır bölgelerine güçlerini konuşlandırdı. Kürtleri Amerikalılarla ittifak yapmaktan sorumlu tutan Şam, onları ayrılık peşinde koşmakla suçlarken Özerk Yönetim'in geleceği konusunda iki taraf arasında yapılan görüşmelerde de herhangi bir ilerleme kaydedilemedi.
Rejimin henüz herhangi bir adım atmadığını, bir takım düzenlemeler yapmaya ve bazı şeyleri kabul etmesi gerektiğine ikna olmadığını söyleyen Halil, “(Rejim) halen her şeyin 2011 öncesine dönmesi konusunda ısrar ediyor” dedi. Halil ancak ‘koşullar değiştiğinden’ bunun artık mümkün olmadığını vurguladı.
Güvenin sarsılmasına rağmen, ‘Kürt meselesini ele almanın, Suriye meselesiyle ilgilenmenin bir parçası olduğu’ gerekçesiyle iki taraf arasındaki diyalog halen devam ediyor.
Suriye'nin kuzeydoğusunda gelecekte bir dereceye kadar ademi merkeziyetçiliğe alan açılabileceğini düşünen Halil, her zaman sürprizlerle dolu bir savaşta meselelerin sonucunun ne olacağını tahmin etmenin şu an için güç olduğuna dikkat çekiyor.



Irak, İHA’ların DEAŞ militanlarının kaçmasına neden olabileceğinden endişe ediyor

Tutuklu DEAŞ üyelerinden bir grup (Arşiv-WAA)
Tutuklu DEAŞ üyelerinden bir grup (Arşiv-WAA)
TT

Irak, İHA’ların DEAŞ militanlarının kaçmasına neden olabileceğinden endişe ediyor

Tutuklu DEAŞ üyelerinden bir grup (Arşiv-WAA)
Tutuklu DEAŞ üyelerinden bir grup (Arşiv-WAA)

Irak Adalet Bakanlığı dün, Bağdat Havalimanı yakınlarındaki Ebu Gureyb Hapishanesi'nde tutulan DEAŞ üyelerinin, Amerikan danışmanlarının bulunduğu Victoria üssünün füze ve insansız hava araçlarıyla (İHA) hedef alınması sonucu kaçma olasılığı konusunda uyarıda bulundu.

Şarku’l Avsat'a konuşan bir güvenlik kaynağı, DEAŞ liderlerinin ve mahkumların her bombalamada "Allahu Ekber" diye bağırarak, tıpkı 2013'te olduğu gibi kaçmayı umduklarını açıkladı. Kaynak, "El-Zeytun" istasyonuna yapılan bombalı saldırının ardından cezaevinin elektriğinin kesildiğini de vurguladı.

Öte yandan, Irak Petrol Bakanlığı, Hürmüz Boğazı'nın kapanması ve güneyden yapılan petrol ihracatının tamamen durması nedeniyle Erbil'den, Türkiye'nin Ceyhan limanı üzerinden petrol ihracatına yeniden başlamasını istediğini doğruladı. Ancak Erbil bunu reddetti ve bakanlığın "ihracatla ilgisiz" olarak nitelendirdiği şartlar öne sürdü. Kürt bir yetkili, en önemli talepler arasında silahlı grupların bölgeye yönelik saldırılarının durdurulması ve Bağdat'ın bütçesini kısmasının ardından (2014-2018) bölgenin inşa ettiği boru hattıyla ilgili borçların ödenmesi için mali tazminat sağlanmasının yer aldığını belirtti.


Lübnan ile İsrail arasında “doğrudan müzakereler” olasılığı azaldı

Lübnan'ın güneyindeki uluslararası UNIFIL güçlerine ait bir araç, İsrail'in bombaladığı bir sağlık merkezinin önünden geçerken (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki uluslararası UNIFIL güçlerine ait bir araç, İsrail'in bombaladığı bir sağlık merkezinin önünden geçerken (AFP)
TT

Lübnan ile İsrail arasında “doğrudan müzakereler” olasılığı azaldı

Lübnan'ın güneyindeki uluslararası UNIFIL güçlerine ait bir araç, İsrail'in bombaladığı bir sağlık merkezinin önünden geçerken (AFP)
Lübnan'ın güneyindeki uluslararası UNIFIL güçlerine ait bir araç, İsrail'in bombaladığı bir sağlık merkezinin önünden geçerken (AFP)

Lübnan ile İsrail arasında önümüzdeki çarşamba günü, Fransa tarafından sunulan ve bir ‘saldırmazlık anlaşmasına’ dönüşebileceği düşünülen plan çerçevesinde doğrudan müzakerelerin başlayabileceğine dair haberlerin gelmesine rağmen İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar, önümüzdeki günlerde herhangi bir müzakere planlanmadığını açıkladı. Fransa Dışişleri Bakanlığı ise herhangi bir girişimleri olmadığını belirtti.

Tel Aviv'deki siyasi kaynaklar, Sa'ar'ın sözlerinin geleneksel bir manevra biçimi olduğunu belirterek Hizbullah, saldırılarını durdurmadan İsrail'in müzakerelere başlamayacağına işaret ettiler. İsrail basını, müzakerelerin Lübnan'ın İsrail'i tanıması karşılığında İsrail'in Lübnan topraklarının bütünlüğünü tanımasını içeren bir ‘siyasi bildiri’ üzerine yürütüleceğini, savaşın durdurulması ve İsrail'in kademeli çekilmesiyle başlayıp anlaşmanın imzalanmasıyla tam çekilmeye varacak şekilde düzenleneceğini ve önerinin Fransız hükümeti tarafından hazırlandığını bildirmişti.

Öte yandan Hizbullah, başkent Beyrut’un bazı bölgelerini güvenlik bölgelerine dönüştürerek bölge sakinlerine kendi şartlarını dayatıyor. Son olarak işyeri sahiplerine, okullara ve inşaat komitelerine güvenlik kameralarını tamamen kapatmalarını, internet bağlantısını kesmelerini ve hatta elektriklerini keserek kameraların tamamen çalışmaz hale getirilmesini emretti.

Hizbullah, bu talebin nedenlerini açıklamamış olsa da bu durum hem suç ve hırsızlıkların önlenmesi hem de Hizbullah üyelerinin yerleşim bölgelerine sızarak bu bölgeleri İsrail saldırılarına daha fazla maruz bırakması açısından birçok güvenlik endişesini beraberinde getirdi.


Hizbullah, Beyrut’un güvenlik zaaflarını ortaya çıkardı ve gözetleme kameralarının kaldırılması talimatı verdi

Bu ay içinde Beyrut’un Burc Hammud bölgesinde bir apartman dairesini hedef alan İsrail saldırısının izleri (Reuters)
Bu ay içinde Beyrut’un Burc Hammud bölgesinde bir apartman dairesini hedef alan İsrail saldırısının izleri (Reuters)
TT

Hizbullah, Beyrut’un güvenlik zaaflarını ortaya çıkardı ve gözetleme kameralarının kaldırılması talimatı verdi

Bu ay içinde Beyrut’un Burc Hammud bölgesinde bir apartman dairesini hedef alan İsrail saldırısının izleri (Reuters)
Bu ay içinde Beyrut’un Burc Hammud bölgesinde bir apartman dairesini hedef alan İsrail saldırısının izleri (Reuters)

Hizbullah, başkent Beyrut’un bazı bölgelerini güvenlik bölgelerine dönüştürdü ve bu alanlarda yaşayanlara kendi şartlarını dayatmaya başladı. Son olarak örgütün, Basta el-Fevka, Basta et-Tahta ve Nuveyri hattındaki mahallelerde, ayrıca bu bölgelerden Hendek el-Gamik ve el-Başura’ya kadar uzanan ara sokaklarda bulunan ticari işletmeler, okullar ve apartman yönetimlerine talimat gönderdiği bildirildi. Söz konusu talimatta, güvenlik kameralarının tamamen kapatılması, internet ağından çıkarılması ve nihayetinde elektriğinin kesilerek tamamen çalışamaz hale getirilmesi istendiği ifade edildi.

Güvenlik sorunu ve suçların yaygınlaşması

Hizbullah’ın bu talebinin gerekçeleri açıklanmazken, söz konusu adımın güvenlik güçlerinin suçla mücadele kapasitesi üzerinde olumsuz sonuçlar doğurabileceği değerlendiriliyor. Üst düzey bir güvenlik kaynağı, yaşananların ciddi bir güvenlik sorunu yaratacağını belirterek, suçların yaklaşık yüzde 90’ının ‘kameraların tespiti ve bir sokaktan diğerine yapılan takip sayesinde ortaya çıkarıldığını’ söyledi. Kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Kameralara her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyoruz. Özellikle de yoğun yerinden edilme hareketleri ve sokak ile mahallelerde yaşanan olaylar nedeniyle güvenlik durumunun zorlaştığı bu dönemde” dedi. Aynı kaynak, bazı olaylarda savaş silahlarının da kullanıldığını ve buna bağlı olarak suç oranlarında artış ihtimali bulunduğunu belirterek, “Kameraların kapatılması ve devre dışı bırakılması kaçınılmaz olarak suçun yayılmasına yol açacaktır” değerlendirmesinde bulundu.

İsrail’in saldırılarına ilişkin endişeler

Beyrut Menarti Derneği Başkanı Avukat Mervan Selam da Hizbullah’ın tutumuna ilişkin endişelerini dile getirdi. Selam, Beyrut sakinlerinden kendisine ulaşan başvurularda, Hizbullah’a bağlı güvenlik unsurlarının bazı dükkân ve bina sahiplerinden ‘güvenlik kameralarını sökmelerini ya da kapatıp internet ağından ayırmalarını’ istediğinin aktarıldığını söyledi.

sdvd
İsrail’in düzenlediği ve Hamas hareketinden bir liderin ölümüne yol açan hava saldırısının ardından Sayda’daki bir binadan duman yükseliyor. (EPA)

İsrail’in, Hizbullah yöneticilerini apartman daireleri ve mahallelerde hedef alarak takip ettiği bir dönemde, söz konusu uygulamanın bölge sakinlerinde kaygı yarattığını belirten Selam, “Mahalle halkı, bu önlemlerin Hizbullah yetkilileri ve mensuplarına bölgelerinde serbest hareket alanı sağlayacağından ve bunun da İsrail hava saldırılarıyla hedef alınma riskini artıracağından endişe ediyor” dedi. Selam, bu adımın özellikle kuyumcular, döviz büroları ve süpermarket gibi ticari işletmeler arasında ciddi bir tedirginliğe yol açtığını belirterek, “İşletme sahipleri, kameraların devre dışı kalmasını fırsat bilen çetelerin hırsızlık ve soygun girişiminde bulunmasından korkuyor” ifadesini kullandı. Aynı kaygının, binalara girip çıkanları bu kameralar aracılığıyla takip eden apartman yönetimleri için de geçerli olduğunu vurgulayan Selam, bilinmeyen kişilerin binalara sızması ve bunun güvenlik riskleri doğurması ihtimaline dikkat çekti.

Selam, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Vatandaşların endişelerini İçişleri ve Belediyeler Bakanı Ahmed el-Haccar’a ilettik. Kendisi konunun yakından takip edildiğini, ayrıca Lübnan İç Güvenlik Kuvvetleri bünyesindeki Bilgi Şubesi ve Lübnan Ordusu İstihbarat Müdürlüğü ile de sürecin izlendiğini bildirdi. Olayın gerçek boyutunun ortaya çıkarılması ve sorumluların belirlenmesi için derhal soruşturma başlatılmasını talep ettik” dedi.

Hizbullah’ın hareket özgürlüğü

Hizbullah’ın bu adımı atmasının arkasında birden fazla neden olabileceği belirtiliyor. Bilgi teknolojileri ve iletişim alanında uzman Amir et-Tabaş, Lübnan piyasasında yaygın olarak kullanılan birçok gözetim ekipmanının teknik olarak siber saldırılara açık olduğunu söyledi. Tabaş, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, buna güvenlik kameraları ve bunlara bağlı kayıt cihazlarının (NVR) da dahil olduğunu belirterek, “Bu kameralar yalnızca görüntü kaydetmekle kalmıyor; yüksek hassasiyetli lenslere sahip olmalarının yanı sıra, ses kaydı yapabilen mikrofonlar da içeriyor” dedi. Tabaş’a göre, ‘düşman bir tarafın’ -özellikle İsrail’in- bu cihazlara sızması durumunda, söz konusu sistemler bulundukları sokaklarda veya kapsama alanı içindeki yerlerde olup biteni doğrudan ses ve görüntüyle aktaran bir araca dönüşebilir. Bu da kameraların fiilen hareketleri izlemek için kullanılabilecek bir gözetim aracına dönüşmesi anlamına geliyor.

sdvds
İki yerinden edilmiş kişi, Beyrut’taki bir mülteci kampına sünger yatak taşıyor. (EPA)

Tabaş, meselenin aynı zamanda sahadaki bilgilerin doğrulanmasıyla da ilgili olduğunu belirterek, “Örneğin hedef alınma ihtimali bulunan bir konvoyun geçtiği durumda, sokaklardaki çeşitli gözetim araçları aracılığıyla bunun askeri varlığı doğrulanabilir” dedi. Ona göre, yalnızca o noktadan geçen kişiler bile hedefin kimliğinin tespit edilmesine katkı sağlayabilir.

Tabaş, yüzün gizli olduğu durumlarda yüz tanıma teknolojisinin kullanılamayacağını, ancak başka yöntemlere başvurulabileceğini ifade etti. Bunlar arasında ‘kişinin konuşmasının kameralarca kaydedilmesi durumunda ses izi analizi, vücut hareketlerinin ve beden yapısının incelenmesi ile kimliğin doğrulanmasına yardımcı olabilecek çeşitli teknik göstergeler’ bulunuyor. Tabaş ayrıca sokaklardaki güvenlik kameralarının ‘canlı yayın (live feed)’ sağlayabildiğini ve bu sayede izlenen kişilerin hareketlerinin anbean takip edilebildiğini belirterek, bunun aynı anda bölge üzerinde uçan insansız hava araçlarıyla (İHA) eş zamanlı kullanılabileceğine dikkat çekti. Ona göre İHA’lar havadan görüntüleme ve gözetleme imkânı sunarken, sokak ve dar mahallelerdeki kameralar çok daha ayrıntılı bir izleme imkânı sağlayabiliyor.

fdvfd
Lübnan Dağı’nın Armon bölgesinde bir apartmanın vurulduğu yerin yakınında bulunan yerinden edilmiş kişiler (AFP)

Söz konusu tedbirler, 7 Mayıs 2008 Beyrut Olayları olarak bilinen olayları da hatırlatıyor. Bu olayların patlak vermesinin nedenlerinden biri, o dönem Lübnan hükümetinin Hizbullah’a ait özel telekomünikasyon ağıyla ilgili aldığı ve örgütün müdahale edilmesini reddettiği karardı. Aynı dönemde hükümetin, İçişleri Bakanlığı aracılığıyla Beyrut’ta görece yüksek gözetim kapasitesine sahip güvenlik kameraları kurmayı planlaması da gerilimi artıran bir diğer unsur olmuştu. Tabaş, bu adımların Hizbullah tarafından hareket alanını izlemeye yönelik bir girişim olarak değerlendirildiğini belirterek, bunun sonucunda Beyrut’un askeri olarak ele geçirilmesine yol açan gelişmelerin yaşandığını ifade etti. Tabaş ayrıca, Hizbullah’ın eski genel sekreteri Hasan Nasrallah’ın, 2024 yılında yaşanan son savaşın ilk haftasında akıllı telefonların kapatılması çağrısı yaptığını hatırlattı. Nasrallah’ın o dönemde akıllı telefonların düşman tarafından izleme ve takip faaliyetlerinde kullanılabilecek bir araca dönüşebileceği uyarısında bulunduğunu ve görüntü çekimi ile kamera kullanımına karşı da uyarı yaptığını belirtti.