‘Ölüm Tüneli’ Paris’in I. Dünya Savaşı’na dair gün yüzüne çıkmayan sırlarını aydınlatıyor

Fransa ve Almanya hükümetleri, 1970’lerin başlarında ortaya çıkan sırların açıklanmasını erteledi

Birinci Dünya Savaşı sırasında cephedeki Fransız askerleri (AFP)
Birinci Dünya Savaşı sırasında cephedeki Fransız askerleri (AFP)
TT

‘Ölüm Tüneli’ Paris’in I. Dünya Savaşı’na dair gün yüzüne çıkmayan sırlarını aydınlatıyor

Birinci Dünya Savaşı sırasında cephedeki Fransız askerleri (AFP)
Birinci Dünya Savaşı sırasında cephedeki Fransız askerleri (AFP)

Kifaye O'Leary
Fransa'da 1970’lerde keşfedilen Birinci Dünya Savaşı’nın kalıntıları, belki de en büyük keşiflerden biri olabilir. Reims şehri yakınlarında bulunan bir tepedeki ormanda, bir asrı aşkın bir süre önce belki de akla gelebilecek en kötü ve en acı verici şekilde can veren 270'den fazla Alman askerinin cesetlerinin bulunduğu Winterberg Tüneli sonunda keşfedildi. Savaşın ortasında unutulan tünelin yeri bugüne kadar belirlenememişti. Ancak bölge sakinlerinden ikisi de yerel tarihçi olan bir baba ve oğlunun çabaları sayesinde, Chimen des Dames bayırına bakan Winterberg Tüneli'nin girişi bulundu. Tüneli bulanların akıllarına, “Şimdi ne olacak? Askerlerin cesetleri derhal kaldırılıp bir Alman savaş mezarlığına mı gömülmeliler yoksa savaşın seyri ve savaşanların yaşadıkları hakkında daha fazla bilgi edinebilmek için büyük ölçekli bir arkeolojik kazı mı yapılmalı?” soruları geldi. Bu konu halen Fransız ve Alman hükümetleri arasında tartışılıyor, fakat zaman faktörü üzerinde büyük bir baskı oluşturuyor. Çünkü tünelin yeri teoride hala bir sır ise, kötü bir şekilde saklanan bir sır olarak görülüyor.
Fransız Le Monde gazetesinin aktardığı BBC World’ün haberine göre birkaç gün önce burayı ziyaret eden tarihçiler, girişin yakınında üç metre derinliğinde bir çukur kazılmış olduğunu ve çukurun ziyaretlerinden önceki gece define avcıları tarafından kazılmış olabileceğini söylediler. Çünkü define avcılarının, arkalarında kazma, kürek ve savaş zamanından kalma malzemeler ve bir yığın halinde patlamamış mermiler bıraktıklarını gördüklerini ifade ettiler. Ayrıca bir ulna (önkol) kemiği bulduklarını belirttiler. Tarihçilere göre define avcıları tünelin daha derinlerine giremezken, yalnızca tünelin girişini kapatan bombanın patlaması sonucu girişin yakınlarında ölen askerlerin kalıntılarına rastladılar.
Fransızlar, 1917 baharında Aisne Nehri'nin birkaç mil kuzeyindeki Batı-Doğu Hattında bulunan tepeleri geri almak için taarruz başlattılar. Almanlar, iki yılı aşkın bir süre Chemin des Dames bayırını kontrol etmelerini sağlayan karmaşık bir gizli savunma sistemine sahiptiler ve askeri takviyeler  için  bayırın kuzey tarafından 300 metre güneye ilerleyen ve Fransızların göremediği Winterberg Tüneli'ni kurmuşlardı.

Nasıl öldüler?
5 Mayıs 1917'de Fransızlar tünelin her iki ucunu bombardımana tuttular. Tünelin kuzeyindeki bayıra ulaşmak için bir gözlem balonu gönderdiler. Bombardıman çok büyüktü ve hedef alınan yerde bulunan büyük miktardaki askeri mühimmatta büyük bir patlamaya yol açtı. Tünelin girişinde toplanan zehirli duman diğer çıkışı da kapattı.
Tünelde, 111. Yedek Piyade Alayı'nın 10. ve 11. Bölümünden askerler vardı. Bombardımanın ardından altı gün boyunca tünelde mahsur kaldılar. Oksijen yetersizdi. Birçoğunun kendi talepleri üzerine arkadaşları tarafından boğularak öldürüldüğü veya intihar ettikleri düşünülüyor. Bayır Fransızların kontrolüne geçmeden bir gün önce tünelden sadece üç asker sağ kurtuldu.
Hayatta kalanlardan biri olan Karl Fisser o anları şöyle anlattı:
“Tünel kapandığında herkes bir yudum su istiyordu. Ama boşunaydı ve hiç su yoktu. Sanki ölüm meleği tünelin kapısında duruyormuş gibi kimse kaçamazdı. Yoldaşlarımdan birinin yanımda yerde yattığını ve diğerine bağırarak ona tabancasını uzatıp kendisini öldürmesini istediğini hatırlıyorum.”

Bir toplu savaş mezarlığının açılması
Savaşın bittiğinde kimse Winterberg Tüneli'nin tam olarak nerede olduğunu net bir şekilde söyleyemiyordu. İçeride hiçbir Fransızın cesedi yoktu. Batı Cephesi boyunca sayısız ceset yığılmıştı. Ağaçlar büyümüş, yeniden orman olan bölgede tünelin girişleri de belirsiz hale geldi. Alain Malinowski adlı bir bölge sakini bir harita bulana kadar bölge köpeklerini gezdirenler arasında oldukça popülerdi. Söz konusu harita ile yeri belirlenene kadar tünelin yeri bir asır boyunca sır olarak kaldı. Malinowski, 1990'larda Paris metrosunda çalıştı. Her gün başkente giden Malinowski, boş zamanlarında Château de Vincennes'deki askeri arşivleri ziyaret ediyordu. Arşivlerde 15 yıl boyunca esirlerin ifadelerini okudu, haritalarını topladı, ancak işe yaramadı. Tüneli hedef alan bombardıman o denli büyüktü ki, neresinin tünel girişi olabileceği konusunda fikir yürütülemiyordu.
Ancak Malinowski, daha sonra 2009'da sadece tüneli değil, aynı zamanda günümüze ulaşan iki yolun kesiştiği noktayı da gösteren modern bir haritayla karşılaştı. Çok dikkatli bir şekilde, açıyı ve mesafeyi ölçen Malinowski, tünele ulaştı. Tünel ormanın çok fazla bilinmeyen bir bölümündeydi.
Le Monde gazetesine konuşan Malinowski, “Tünelin orada olduğunu hissettim. Ona yakın olduğumu biliyordum. Tünelin ayağımın altında bir yerde olduğunu anladım” ifadelerini kullandı. Keşfini yetkililere anlattıktan sonra yaklaşık 10 yıl boyunca hiçbir gelişme olmadığını söyleyen Malinowski, bunun ya kendisine inanmadıklarından ya da bir toplu savaş mezarlığını açmayı istememelerinden kaynaklanmış olabileceğini belirtti.
Daha sonra hikayeye, Malinowski’nin bir zamanlar Jean-Marie Le Pen (aşırı sağcı Ulusal Cephe'nin eski lideri) için çalışan ve şimdi Moskova'da Napolyon ve diğer dönemlerde savaşta ölenlerin izini sürmeye adanmış bir vakıfın başkanlığını yapan 34 yaşındaki eski bir asker olan oğlu Pierre Malinowski de dahil oldu.
Pierre, geçtiğimiz yıl Ocak ayında bir gece babasının bulunduğu yere bir kazı ekibi getirdi. Söz konusu yeri dört metre kadar kazan ekibin buldukları, buranın gerçekten tünelin girişi olduğunu kanıtlıyordu. Bulunanlar arasında alarm vermek için kullanılan bir zil, yüzlerce gaz maskesi kutusu, askeri mühimmat, iki makineli tüfek, bir tabanca ve iki ceset vardı. Ekip üyelerinden biri ‘hiçbir şeyi yerinden oynatmamalarını’ söyledi. Ardından Pierre Malinowski, açtıkları çukuru kapattı ve yetkililerle temasa geçti. Le Monde gazetesine konuşan Pierre Malinowski, on ay sonra gelen resmi yanıtın kendisini hayal kırıklığına uğrattığını söyledi.
Pierre Malinowski, arkeolojik ve tarihi kurumlarda ünlü bir isim olmadığı belirtilmeli. Ancak ölülerin bulundukları yerde kalmalarının daha iyi olduğu argümanının üstesinden gelerek hükümetle tutuştuğu bilek güreşini kazandı ve onları tüneli açmaya ya da en azından bölgeyi koruma altına almaya zorladı.
Almanya Savaş Mezarları Komisyonu (VDK) Sözcüsü Diane Tempel-Barnett, Alman radyosuna yaptığı açıklamada, resmi makamların araştırmaya devam etme konusundaki isteksizliğinin açık olduğu görüldü. Tempel Barnett, “Açıkçası, bu keşif için fazla heyecanlı değiliz. Aslında, tüm bunları çok talihsiz buluyoruz. Eğer bir tünelde 270 İngiliz askerinin cesedi bulunsaydı, Commonwealth Savaş Mezarları Komisyonu'nun (CWGC) benzer bir tutum sergileyeceğini hayal etmek güç olur. Ancak Birinci Dünya Savaşı, Almanya'da genellikle ‘unutulmuş savaş’ olarak tanımlanır” ifadelerini kullandı.
Aslında, tünelde ölenlerin torunlarının, onlardan bir iz bulma çabaları halen sürüyor. Bazı  başarılar da elde ettiler. 111. Yedek Piyade Alayı, Svabya Alpleri’nin Baden bölgesinden asker toplamıştı ve aynı bölgeden 4 ve 5 Mayıs 1917'de ölen dokuz askerin kimliği belirlendi.
Bir şecere uzmanı ve Birinci Dünya Savaşı araştırmacısı olan Mark Beirnaert yaptığı değerlendirmede, “Yalnızca bir aileye bile tünelde kaybettikleri yakınlarının izini sürmeleri için yardım edebilsem, buna değer. Cesetlerin çıkarılması ve künyeleriyle kimliklerinin teşhis edilmesini umuyorum. Ardından cesetleri arkadaşlarıyla birlikte öldükleri bu mezarda bırakmak daha uygun olacaktır” ifadelerini kullandı.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Reims şehrinin doğusundaki Mont Cornillet’te benzer bir tünelde ölen ve 1973'te cesetleri bulunan 400'den fazla Alman askeri için de aynısı yapılmıştı.
Tünelde hayatlarını kaybeden askerlerin onurlandırılacağını uman Pierre Malinowski, “Bu askerler, savaşa gönüllü olarak gelen ve daha sonra anlayamayacağımız bir şekilde ölen çiftçiler, kuaförler ve banka çalışanlarıydı” yorumunda bulundu.
İnsanların cenazelerine saygı konusunda oldukça titiz biri olan Malinowski, bulduğu cesetleri yeniden gömdü. Günümüze kadar mumyalanmış gibi korunan cesetlerin fotoğraflarının çekilmesine izin vermedi. Malinowski, “Tünelin bu askerlerin yaşadıkları yer olduğu unutulmamalı. Bu nedenle sahip oldukları eşyalar doğal haliyle bırakılmalı. Her askerin bir hikayesi olacak ve Birinci Dünya Savaşı'ndan bu yana gelmiş geçmiş en büyük olay yeri olarak kalacak” dedi.



ABD savaşta yardım aldığı Afganları, Afrika’ya gönderiyor

KDC'de M23 milislerinin etkili olduğu doğu kesimlerinde 10 milyon kişinin, gıdaya erişimde ciddi güçlük çektiği tahmin ediliyor (Reuters)
KDC'de M23 milislerinin etkili olduğu doğu kesimlerinde 10 milyon kişinin, gıdaya erişimde ciddi güçlük çektiği tahmin ediliyor (Reuters)
TT

ABD savaşta yardım aldığı Afganları, Afrika’ya gönderiyor

KDC'de M23 milislerinin etkili olduğu doğu kesimlerinde 10 milyon kişinin, gıdaya erişimde ciddi güçlük çektiği tahmin ediliyor (Reuters)
KDC'de M23 milislerinin etkili olduğu doğu kesimlerinde 10 milyon kişinin, gıdaya erişimde ciddi güçlük çektiği tahmin ediliyor (Reuters)

Donald Trump yönetimi, savaşta ABD birlikleriyle çalışan Afgan vatandaşlarını ülkeye almak yerine Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ne (KDC) göndermeyi planlıyor.

Washington, 20 yıl süren işgalde kendilerine yardım eden Afgan vatandaşlarına ABD'ye yerleşme imkanı vaat etmişti.

ABD öncülüğündeki uluslararası güçlerin Afganistan'dan Ağustos 2021'de çekilmesinden bu yana 190 binden fazla Afgan yurttaş ABD'ye yerleştirildi.

Ancak Donald Trump, Ocak 2025'te göreve geldiğinden beri izlediği göçmenlik karşıtı politikalar kapsamında Afganların, ABD'ye yerleştirilmesini sağlayan programı durdurmuştu.

New York Times'ın aktardığına göre Beyaz Saray, Katar'da ABD'ye ait eski askeri üs Es Sayliye'ye geçici olarak yerleştirilen yaklaşık 1100 Afganı ülkeye almayacak.

400'den fazla çocuğun yer aldığı gruba Afganistan'a dönme veya KDC'ye gitme seçeneği sunuldu.

Sözkonusu kişiler arasında savaşta ABD ordusuyla çalışan tercümanlar, Afgan Özel Harekat Kuvvetleri'nin eski üyeleri ve Amerikalı askerlerin aile fertleri yer alıyor.

Afgan göçmenlerin haklarını savunan AfghanEvac örgütünün direktörü Shawn VanDiver, ABD ordusuna yardım eden bu kişilerin Taliban yönetimi altındaki Afganistan'a gönderilmesinin çok riskli olacağını vurguluyor.

VanDiver, Trump yönetiminin planlarına dair şunları söylüyor:

Bu ailelere kabul etmeyeceklerini bile bile KDC'deki aktif bir savaş bölgesine gitmeleri teklif ediliyor. Beklenildiği gibi gelecek yanıt olumsuz. Daha sonra bu olumsuz yanıt, onların Afganistan'a geri gönderilmesi için kamuoyuna bir gerekçe olarak sunulacak.

Birleşmiş Milletler verilerine göre iç savaş nedeniyle Kongo'da yaklaşık 6,9 milyon kişi yerinden edildi. Bu kişilerin çoğu, ülkede KDC ordusuyla M23 isyancıları arasında şiddetli çatışmaların yaşandığı doğu kesiminde.

Kongo'da ayrıca Orta Afrika Cumhuriyeti, Ruanda, Burundi ve Güney Sudan gibi komşu ülkelerden gelen 517 binden fazla mülteci var.

İnsan hakları aktivistleri, mülteci kamplarına yönelik saldırılar nedeniyle ülkenin daha fazla kişiyi kabul edecek durumda olmadığını belirtiyor.

Katar'daki kamp, Afganların yerleştirilmesi sürecinde bir ara durak olarak düşünülmüştü ancak Trump'ın programı askıya almasıyla durum belirsizliğe sürüklenmişti.

Afganistan'daki insan hakları üzerine çalışan eski üst düzey diplomat Rina Amiri, şunları söylüyor:

Bu kişiler birkaç hafta içinde ABD'ye yerleştirileceklerini umuyorlardı. ABD bize destek olan kişilere ihanet ederse kim ABD'nin yanında savaşır?

Independent Türkçe, New York Times, Deutsche Welle


Myanmar’ın liderliğini darbeci generale vermek ülkenin itibarını bir kez daha lekeleyecek

Ülkenin devlet başkanlığına aday gösterilen Myanmar'ın askeri lideri General Min Aung Hlaing'ın devlet başkanlığı koltuğuna oturması artık kaçınılmaz görünüyor (Reuters)
Ülkenin devlet başkanlığına aday gösterilen Myanmar'ın askeri lideri General Min Aung Hlaing'ın devlet başkanlığı koltuğuna oturması artık kaçınılmaz görünüyor (Reuters)
TT

Myanmar’ın liderliğini darbeci generale vermek ülkenin itibarını bir kez daha lekeleyecek

Ülkenin devlet başkanlığına aday gösterilen Myanmar'ın askeri lideri General Min Aung Hlaing'ın devlet başkanlığı koltuğuna oturması artık kaçınılmaz görünüyor (Reuters)
Ülkenin devlet başkanlığına aday gösterilen Myanmar'ın askeri lideri General Min Aung Hlaing'ın devlet başkanlığı koltuğuna oturması artık kaçınılmaz görünüyor (Reuters)

Myanmar'daki askeri darbenin lideri General Min Aung Hlaing, ülkenin yeni Parlamentosu'nun onu aday göstermesiyle devlet başkanlığına bir adım daha yaklaştı. Ancak ordu komutanının yaklaşan yükselişi, hükümetinin meşruiyeti ve ülkenin geleceği konusunda ciddi endişeler uyandırıyor.

5 yıl önce Min Aung Hlaing'in demokratik olarak seçilmiş Aung San Suu Çii liderliğindeki hükümeti devirdiği darbenin ardından kapatılmasından bu yana Myanmar Parlamentosu, birkaç hafta önce ilk kez toplandı. Bu sefer hiçbir demokrat yok ve Parlamento tamamen ordunun kontrolünde. Parlamento üyeleri, ordu üniformalarını takım elbiseleriyle değiştirmiş eski askerlerden oluşuyor. Adaylığı onaylanırsa Min Aung Hlaing, genel seçimlerle değil, generallerin hileyle kazandığı seçimlerle oluşturulan sözümona bir Parlamento tarafından aday gösterilen sahte bir devlet başkanı olacak.

Görev süresi sona eren Birleşmiş Milletler Myanmar İnsan Hakları Özel Raportörü Tom Andrews, Parlamento açılışı maskaralığından kısa süre önce Cenevre'de son raporunu sundu. Seçimleri "koreografisi büyük ölçüde önceden kurgulanmış" bir süreç diye niteleyerek, bunların "sivil hükümet görüntüsü altında askeri baskıyı gizlemeyi amaçlayan bir seçim tiyatrosundan ibaret olduğunu" belirtti. Onun raporuna göre seçimler "yoğun baskı" altında gerçekleştirildi, yeni şiddet olaylarını tetikledi ve krizin çözümüne hiçbir katkı sağlamadı. Muhalefet partilerinin yasaklandığı, demokrasi yanlısı politikacıların hapse atıldığı ve nüfusun büyük kısmının oy hakkından mahrum bırakıldığı seçimler "ne özgür ne adil, ne de en ufak bir şekilde güvenilirdi."

Andrews'un raporu uluslararası topluma uyarı niteliğinde. Dünyanın anlaşılır şekilde Ukrayna, Gazze ve şimdi de İran gibi diğer krizlere odaklanması nedeniyle Myanmar'a verilen destek endişe verici şekilde giderek azalıyor. Yaptırımlar bu gelişmelerin gerisinde kaldı. Dış yardım kesintileri, mültecileri ve yerinden edilmiş toplulukları "yıkıcı" şekilde etkiliyor. Güvenlik Konseyi hâlâ felç olmuş durumda. Ve Andrews'un da belirttiği gibi, ciddi insan hakları ihlallerinin hesabının sorulmasını sağlayacak siyasi irade eksikliği var.

Raportör, ülkelere cuntanın hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu para, silah ve meşruiyeti elinden alacak önlemleri "iki katına çıkarmaları" çağrısında bulunuyor. Bu, Myanmar'ın yeni yönetimini tanımayı reddetmek ve koordineli yaptırımlarla insani yardımı güçlendirmek anlamına geliyor.

Kriz akıl almaz boyutlarda. Darbeden bu yana geçen 5 yıl içinde, Aung San Suu Çii de dahil 22 binden fazla siyasi tutuklu hâlâ parmaklıklar ardında. Yaklaşık 4 milyon kişi yerinden edildi. 7 binden fazla sivil öldürüldü. Nüfusun neredeyse üçte biri artık insani yardıma muhtaç. İşkence ve tecavüz yaygın ve Tom Andrews'a göre "kafaları kesilen, parçalanan, bağırsakları deşilen" kurbanlar bazen de "diri diri yakıldı." 

Siviller her gün bombardıman altında. Fortify Rights gibi gruplar tarafından belgelendiği üzere jetler, insansız hava araçları ve diğer hava araçlarıyla düzenlenen hava saldırılarında ev, okul, hastane ve ibadethaneler vuruldu. 

Bu arada Rohingyalar soykırıma uğramaya devam ediyor; en az 1 milyon mülteci Bangladeş'teki aşırı kalabalık kamplarda ya da Myanmar'ın batısındaki Arakan Eyaleti'nde korkunç koşullarda yaşıyor. Darbeden bu yana durumları daha da vahim hale geldi. Andrews saldırıya uğrayan, işkence gören ve daha da marjinalleştirilen engellileri etkileyen "gizli bir krize" de dikkat çekiyor.

Gelgelelim raporları korkunç olaylar listesinden ibaret değil, aynı zamanda eylem için bir yol haritası sunuyor. Andrews, Birleşik Krallık'ın Ekim 2024'ten bu yana Myanmar'a yeni yaptırımlar uygulamadığını ve hiçbir devletin cunta için hayati öneme sahip bir finansal kaynak olan Myanma Economic Bank'ı yaptırım listesine almadığını belirtiyor. Bu arada rejim, tedarik zincirlerini yeniden yönlendirerek ve mevcut kısıtlamaları aşarak duruma uyum sağladı. Andrews, bu eğilimin tersine çevrilmesi gerektiğini savunuyor.

En azından hesap verebilirliğe yönelik bazı çabalar var. Uluslararası Ceza Mahkemesi, Min Aung Hlaing hakkında tutuklama emri çıkarılmasını talep etti. Arjantin ve Doğu Timor'daki mahkemeler, evrensel yargı yetkisi kapsamında davalar yürütüyor. Gambiya tarafından Uluslararası Adalet Divanı'nda açılan soykırım davası da devam ediyor. Min Aung Hlaing devlet başkanlığı görevini üstlenirse, bunu sözkonusu yargılama süreçlerinin gölgesinde yapmak zorunda kalacak.

Aynı zamanda, uluslararası savunuculuk alanındaki faaliyetlerin zayıf da olsa devam ettiğine dair işaretler de var. BM özel raportörü olarak Andrews'un halefi Kelley Eckels Currie, insan hakları alanında deneyime ve sağlam bir sicile sahip. Buna ihtiyacı olacak.

Zira bu an çok önemli. Myanmar'daki kriz sadece insani değil, aynı zamanda jeostratejik bir kriz. Ülke, Çin'in Hint Okyanusu'na ulaşabileceği tek karayolu, Malakka Boğazı'na erişim noktası ve Bengal Körfezi'ne açılan kapısı. Myanmar'ın dış güçlerin nüfuz mücadelesi yaptıkları oyun alan haline gelmesine izin vermek büyük bir jeopolitik hata olur. Ülkenin organize suç, istikrarsızlık ve kitlesel göçün içine daha da batmasına müsaade etmek Myanmar sınırlarının çok ötesinde sonuçlar doğuracaktır.

Bu sonuçlar kaçınılmaz değil. Uluslararası toplum, cuntanın yaşam kaynaklarını keserken Myanmar halkınınkini güçlendirerek harekete geçerse, bu sonuçlar hâlâ önlenebilir. Bu, federal demokrasi hareketini desteklemek ve kitlesel zulüm suçlarının hesabının sorulmasını sağlamak anlamına geliyor.

Myanmar'daki sözümona siyasi geçiş, aslında hiçbir şekilde bir geçiş değildir. Bu, askeri yönetimin yeni bir kılıfa bürünmesinden ibarettir. Generaller iktidarı bırakmadı, onu sadece yeniden biçimlendirdi. Ve dünya bu gerçekle yüzleşmeye hazır olmadığı sürece, Myanmar karanlığa doğru sürüklenmeye devam edecektir. 

Benedict Rogers, insan hakları aktivisti ve yazar, Fortify Rights'ın kıdemli direktörü ve "Burma: A Nation at the Crossroads" (Burma: Kavşaktaki Ülke) dahil olmak üzere Myanmar hakkında üç kitabın yazarıdır.

Independent Türkçe 


Çin’den kopuş alarmı: Yapay zeka firmalarına denetim arttı

Çin ve ABD arasında son dönemde artan yapay zeka rekabeti, küresel teknoloji ve finans piyasasını da belirliyor (Reuters)
Çin ve ABD arasında son dönemde artan yapay zeka rekabeti, küresel teknoloji ve finans piyasasını da belirliyor (Reuters)
TT

Çin’den kopuş alarmı: Yapay zeka firmalarına denetim arttı

Çin ve ABD arasında son dönemde artan yapay zeka rekabeti, küresel teknoloji ve finans piyasasını da belirliyor (Reuters)
Çin ve ABD arasında son dönemde artan yapay zeka rekabeti, küresel teknoloji ve finans piyasasını da belirliyor (Reuters)

Çin yapay zeka firmalarının ülkeyi terk etmemesi için denetimleri artırıyor.

Washington Post, Pekin'in yükselişteki yapay zeka girişimlerinin Batı'da sermaye ve pazar arayışıyla ülkeyi terk etmesini engellemek için daha sert önlemler aldığını yazıyor.

DeepSeek'ten sonra çok konuşulan yapay zeka şirketi Manus AI, Meta tarafından satın alınınca Çin hükümeti, firmanın CEO'su Xiao Hong'la baş bilim insanı Ji Yichao'ya geçen ay yurtdışına çıkış yasağı getirmişti.

Başlatılan incelemede firmanın Meta'ya satılması sürecinde ihracat kontrollerine uyup uymadığı denetleniyor.

Önde gelen diğer bir Çinli yapay zeka şirketi MiroMind'a da yetenekli araştırmacıları yabancı ülkelere göndermeme uyarısı iletildiği savunuluyor.  

Analizde, Pekin yönetiminin ABD'li firmalarla kıyasıya rekabet içinde olduğu sektörde "Çin'den kopma" girişimlerini engellemek istediği ifade ediliyor.

Geçen yıl Çin'de kurulan Manus, kısa süre içinde Singapur'a taşınmış, daha sonra da Meta tarafından 2 milyar dolara satın alınmıştı.

Singapur'da şubeler açan Çinli şirketlere danışmanlık hizmeti veren Kit Kuan Pan şunları söylüyor:

Manus bir ders oldu. DNA'nın satılamayacağı görüldü. Çin hükümetinin güvenini ve gururunu sarsıp, tepki vermemesini beklemek anlamsız.

Analistlere göre Pekin, şirketleri yurtdışına açılmaya teşvik etse de temel faaliyetlerinin Çin'de kalmasını istiyor.

Çinli teknoloji devi ByteDance yurtdışı faaliyetlerini Singapur ve Los Angeles'ta genel merkezleri bulunan TikTok'la genişletirken, ana faaliyetlerini Pekin'de sürdürüyor. Yapay zeka şirketi MiniMax de gelirinin büyük bir kısmını yurtdışından elde etmesine rağmen genel merkezini Şanghay'da tutuyor.

Meta'dan gazeteye gönderilen açıklamada, Manus'un "yürürlükteki yasalara uygun şekilde" satın alındığı belirtildi. Çin yönetiminin başlattığı soruşturmanın da olumlu sonuçlanmasının beklendiği ifade edildi.

Çin'in Washington Büyükelçiliği Sözcüsü Liu Pengyu, Manus hakkında yorum yapmazken, MiroMind firması hakkında "bilgisi olmadığını" belirtti. Liu, yurtdışında faaliyet gösteren şirketleri, "Çin yasalarına ve düzenlemelerine uygun hareket ettikleri sürece" desteklediklerini ekledi.

Çin Komünist Partisi'nin İngilizce yayın organı Global Times'da aralık ayında yayımlanan analizde, Meta'nın Manus'u satın almasının "önde gelen ABD'li şirketlerin Çinli teknoloji firmalarının yenilikçiliğini takdir ettiğini" gösterdiği yorumu yapılmıştı.

Independent Türkçe, Washington Post, Financial Times, Global Times