Rusya ve İran’ın Suriye petrolünün ‘kalıntıları’ üzerindeki mücadelesi

Stratejik öneme sahip doğal kaynak zenginliğinin yüzde 90'ını ABD’nin müttefikleri kontrol ediyor.

Suriye'nin kuzeydoğusunda 30 Kasım'da Türk ordusuyla ortak devriye gezen bir Rus helikopteri (AFP)
Suriye'nin kuzeydoğusunda 30 Kasım'da Türk ordusuyla ortak devriye gezen bir Rus helikopteri (AFP)
TT

Rusya ve İran’ın Suriye petrolünün ‘kalıntıları’ üzerindeki mücadelesi

Suriye'nin kuzeydoğusunda 30 Kasım'da Türk ordusuyla ortak devriye gezen bir Rus helikopteri (AFP)
Suriye'nin kuzeydoğusunda 30 Kasım'da Türk ordusuyla ortak devriye gezen bir Rus helikopteri (AFP)

Rusya ile İran arasında, Suriye’nin kuzeydoğusunda, ABD liderliğindeki DEAŞ'la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK) tarafından desteklenen Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrolü altında olmayan petrol sahaları konusunda yaşanan ‘gizli çekişmede’ gerilim giderek artıyor.
Suriye'nin 2011 öncesi günlük petrol üretimi 360 bin varil civarındaydı. Şuan ise günlük yaklaşık 80 bin varil civarında petrol üretiliyor. Suriye Petrol ve Maden Kaynakları Bakanı Bessam Taame, geçtiğimiz perşembe günü yaptığı açıklamada, Suriye petrol sektörünün doğrudan ve dolaylı olarak uğradığı zararın toplam 92 milyar doları aştığını söyledi. Bakan Taame, Fırat Nehri’nin doğusundaki petrol rezervlerinin yüzde 90’ından fazlasının Amerikalıların ve müttefiklerinin kontrolü altında olduğuna dikkati çekti. Öte yandan Suriye’de büyük öneme sahip gaz yataklarının yanı sıra tarım ve su kaynaklarının çoğu ve barajlar 185 bin kilometre karelik bir alanı kaplarken bu da ülkenin yüz ölçümünün yüzde 25’ine tekabül ediyor.

Kamışlı’nın müttefikleri
Genellikle, 2011 yılı sonrası çeşitli askeri kontrol dönemlerinde tahrip edilmeyen Fırat Nehri’nin doğusundaki petrol sahalarından ilkel yollarla elde edilen petrol üretiminin bir kısmı, yerel rafinerilerde rafine edildikten ya da bir kısmı Washington'ın müttefiklerinin kontrolündeki bölgelerine iade edilmesi veya hükümetin kontrolündeki bölgelerde kullanılması amacıyla arabulucular ve ‘savaş ağaları’ aracılığıyla Humus veya Baniyas rafinerisinde rafine edilmek üzere hükümet kontrolündeki alanlara transfer edildikten sonra yurtiçi tüketimine ayrılıyor. Bazen de Fırat'ın doğusunda üretilen tahıllarla petrol türevi ürünler arasında takas işlemleri yapılmaktadır. Diğer yandan petrolün bir kısmı, Fırat'ın doğusundaki ‘Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ni destekleyecek mali gelir sağlamak amacıyla Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne (IKBY) ve ardından Türkiye'ye kaçırılıyor. Böylece SDG’ye bağlı yaklaşık 100 bin savaşçı ve polis memurunun ödemeleri de dahil olmak üzere Özerk Yönetim ve askeri kanadının işlerinde harcanan yılda 400 milyon dolara varan tasarruf sağladığı tahmin ediliyor.
Bu arada Batı ülkeleri, tüm Suriye petrol sektörünün yanı sıra Katerji Group dahil Şam ve Kamışlı arasında arabuluculuk yapan kişi ve kuruluşları yaptırımlar listesine dahil etti. Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi ile Amerikan şirketleri arasında petrol alanında yatırımlar yapılmak üzere görüşmeler gerçekleşti. Geçtiğimiz Nisan ayında, ABD merkezli ‘Delta Crescent Energy LLC’ adlı şirket, yaptırımları atlatmak için ABD Hazine Bakanlığı Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi’nden (OFAC) Suriye'nin kuzeydoğusunda faaliyet göstermek üzere izin aldı.
Delta Crescent Energy LLC, Şubat 2019'da ABD’nin Delaware eyaletinde kuruldu. Şirketin ortakları arasında ABD'nin eski Danimarka Büyükelçisi James Cain, Özel kuvvetlerden (Delta Force) eski deneyimli ismi James Reese ve halen yeni sözleşmeden bağımsız olarak Fırat'ın doğusunda günlük 20 bin varil petrol üretimi yapılan kuyulardan birine sahip olan İngiliz petrol şirketi GulfSands'in eski yöneticisi John P. Dorrier Jr. bulunuyor.
ABD’li Cumhuriyetçi senatör Lindsey Graham, geçtiğimiz Temmuz ayında yaptığı bir açıklamayla SDG lideri Mazlum Abdi’nin kendisine Amerikan şirketi ile anlaşma imzaladıklarını bildirdiğini söyledi. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da anlaşmaya ilişkin yorumunda, anlaşmanın ‘petrolü modernize etmeyi’ amaçladığını ifade etti. Ancak anlaşma Şam, Moskova, Tahran ve Ankara tarafından yoğun bir şekilde eleştirildi. Suriye Petrol Bakanı, anlaşmayı, ‘korsanlık ve Suriyelilerin servetinin çalınması’ olarak niteledi. Buna karşın Washington’dan ‘Suriye petrolü Suriye halkına aittir. Biz halen Suriye'nin birliğine ve toprak bütünlüğüne bağlıyız. ABD yönetimi petrol kaynaklarına sahip değil, kontrol etmiyor veya yönetmiyor. DEAŞ'tan kurtarılan bölgelerde yaşayanlar, yerel yönetimler petrol hakkında kendi kararlarını verirler’ açıklaması geldi. Bu arada GulfSands şirketi, Delta Crescent Energy LLC ve Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi arasında imzalanan anlaşmalarından uzaklaşarak, günlük 20 bin varil petrol üreten kuyudaki çıkarlarını korumak için çeşitli temaslarda bulunmaya başladı.

Şam’ın müttefikleri
Öte yandan Şam, İran'dan petrol türevleri alarak, İran’ın ‘Suriye'deki yararlı kayıplarını’ telafi etmeye çalıştı. Ancak son yıllarda yurtdışına yapılan sevkiyatlar, ABD ve İsrail'in itirazlarıyla karşılaşırken, son olarak geçtiğimiz Çarşamba günü petrol türevleri taşıyan bir geminin Suriye limanlarına ulaşması engellendi.
Tahran ve Moskova, Suriye ekonomik krizi, Batı’nın uyguladığı yaptırımlar ve askeri operasyonların durdurulmasıyla birlikte son dönemde Suriye'nin fosfat içeren doğal kaynaklarını kontrol etmek için bir biriyle yarışırken, petrol ve doğalgaz kuyularının geri kalanına yatırım yapmaya daha fazla yönelmeye başladılar.
Şam ve Tahran, 2017 yılında, Suriye'ye ham petrol ve petrol ürünleri ihracatını finanse etmek için imzalanan bir kredi anlaşmasının yanı sıra İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) tarafından desteklenen bir şirketin üçüncü bir cep telefonu operatörü olarak Suriye’de faaliyete geçmesi ve 99 yılığına fosfat sahasının işletilmesi,  tarım ve sanayi arazilerinin satın alınması ve Akdeniz'de bir ‘petrol limanı’ kurulmasıyla ilgili dört stratejik anlaşma imzaladılar.
Buna karşın geçtiğimiz Eylül ayında Suriye ve Rusya arasında askeri iş birliği ve Lazkiye ile Tartus’taki askeri üslerin yanı sıra ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi için bir dizi toplantı düzenlendi. Rusya’nın 2015 yılı sonlarında Suriye’ye müdahalesinin ardından Suriye hükümeti, Rus güvenlik şirketi Wagner'ın finansörlerinden Yevgeny Prigozhin’in sahibi olduğu ve Wagner’in yan kuruluşu olan ‘Evro Polis’ şirketi ile kârının yüzde 25'i karşılığında petrol ve doğalgaz tesislerini DEAŞ'tan korumak bir anlaşma imzaladı. Wagner'e bağlı paralı askerler, Deyrizor'daki Conoco Doğal Gaz Tesisi’ne saldırmaya teşebbüs etmiş, ancak ABD güçleri tarafından püskürtülmüşlerdi. Bu olay sonucunda Wagner yaklaşık 200 paralı askerini kaybetti.
Suriye'de savaş meydanında veya saha eğitim kamplarında faaliyet gösteren Wagner’e bağlı paralı asker sayısı 2018 yılında yaklaşık 2 bin 500'e ulaştığı tahmin edilirken, İran yanlısı Suriyeli olmayan milis sayısının 20 ile 25 bin arasında değiştiği tahmin ediliyor. Suriye’de petrol şirketlerini, konvoyları ve kuyuları korumak amacıyla Tahran ve Moskova'ya bağlı yaklaşık 70 resmi kayıtlı özel güvenlik şirketinin faaliyet gösterdiği biliniyor.
Geçtiğimiz yıl Mart ayından bu yana askeri operasyonların azalması ve üç etki alanı (Fırat'ın doğusu, İdlib ve Suriye'nin geri kalanı) arasındaki temas hatlarındaki göreceli sakinlikle birlikte Rusya ve İran arasında rejim bölgelerindeki egemenlik haklarının kontrolüne ilişkin rekabeti yoğunlaştı. Hizbullah Tugayları ve Fatimiyyun Tugayı dahil olmak üzere İran yanlısı milisler, Deyrizor ve Rakka kırsalındaki petrol ve doğalgaz sahalarının kontrolünü ele geçirmesi dikkat çekici bir gelişmeydi. Ancak Rusya'ya sadık unsurlar, İran yanlısı milisleri bölgeden çıkarmak için çalıştılar ve Rus askeri polisi, müdahale ederek İranlıları bölgeden sürdü ve yerlerine Wagner’a bağlı paralı askerler ile Lazkiye'deki Rusya’ya ait Hmeymim Hava Üssü’ne bağlı Beşinci Kolordu unsurları yerleştirildi.
Rusya, Deyrizor ve Rakka kırsalındaki es-Sevra, el-Verd ve et-Teym petrolü sahaları ve Tuveynan doğalgaz santralini kontrol ediyor. Şam ise Deyrizor’da kontrolü altında petrol sahalarını, Batı'nın yaptırımlar uyguladığı Katerji Group’a ait Arfada Petroleum şirketine emanet etti.
Moskova ayrıca Suriye’nin Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölgesinde petrol yatırımları yapmak için sözleşmeler imzalamaya çalışıyor. Şam, Rus petrol arama şirketi East Med Amrit ile Tartus’un kuzeyinden Baniyas’ın güneyine uzanan deniz bölgesinde ve yine bir Rus arama şirketi olan Capital Limited ile 29 yıllığına Tartus açıklarında, güney Lübnan deniz sınırlarına kadar olan bir deniz bölgesinde petrol arama ve geliştirme çalışmaları yapmak üzere birer sözleşme imzaladı.
Öte yandan Tahran, 2017 yılından bu yana etki alanı olan Elbukemal kırsalındaki petrol kuyularını ve Palmira kırsalındaki fosfat madenlerini kontrol ediyor. Bu çerçevede Tahran, 2017 yılı başlarında Şam ile yapılan bir anlaşma uyarınca Huneyfis madenleri çevresindeki koruma noktalarını güçlendirdi. Moskova bölgeyi birçok kez kontrol altına almaya çalışsa da başarılı olamadı. Ayrıca ‘Güvenlik şirketleri’ stratejik öneme sahip fosfat ve petrol ürünlerini taşıyan konvoyların korunmasına katkıda bulundular.
Amerikalı yetkililerin söylediği gibi Fırat Nehri’nin doğusundaki doğal kaynakları kontrol edilmesi Şam, Moskova ve Tahran’a yönelik ‘baskı araçlarından’ biri haline gelmiş durumda. Buna karşın Rusya ve İran, askeri operasyonlara yaptıkları katkıların maliyetini dengelemek ve Suriye'nin geleceğinde önemli bir müzakere kartını ele geçirmek için stratejik öneme sahip zenginlikleri ele geçirmeye çalışmakla meşguller.



İran Anlaşması, Vance'in Beyaz Saray yolunu açabilir mi?

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance (Reuters)
ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance (Reuters)
TT

İran Anlaşması, Vance'in Beyaz Saray yolunu açabilir mi?

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance (Reuters)
ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance (Reuters)

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Başkan Donald Trump'ın İran'la üç aydan uzun süredir devam eden savaşı sona erdirmeye yönelik baş müzakerecisi olarak şimdiye kadarki en önemli uluslararası rolünü üstlenmeye hazırlanıyor. Reuters'ın değerlendirmesine göre bu süreç, Vance'in Beyaz Saray'daki olası haleflik yolunu şekillendirebilecek kritik bir dönüm noktası olabilir.

ABD ve İran çarşamba günü çatışmaları askıya alan geçici bir anlaşma imzaladı. Ancak anlaşma, İran'ın nükleer programı, bölgedeki silahlı gruplara verdiği destek ve küresel ekonomi açısından stratejik öneme sahip Hürmüz Boğazı gibi temel meseleleri çözümsüz bıraktı. Bu konuların 60 gün sürecek müzakerelerde ele alınması kararlaştırıldı.

Söz konusu görüşmeler, çatışmanın tüm tarafları, Orta Doğu ve Vance'in siyasi geleceği açısından yüksek riskli bir süreç olarak görülüyor. Beyaz Saray, Vance'in görüşmelere başlamak üzere perşembe akşamı İsviçre'ye yapması planlanan seyahatin iptal edildiğini, ancak ABD heyetinin "ilk fırsatta yola çıkmaya hazır olduğunu" açıkladı.

Kitap tanıtımı ve eleştiriler

Bu hızlı diplomatik gelişmeler, Vance'in Katolikliğe geçiş sürecini anlattığı "Communion" (Komünyon) adlı kitabının yayımlanması ve tanıtım turuyla aynı döneme denk geldi. Vance, medya programlarında ideolojik görüşlerini anlatırken aynı zamanda İran ile nükleer anlaşmanın en güçlü savunucularından biri olarak öne çıktı.

Seçim kampanyalarını andıran bu tanıtım süreci, perşembe günü Beyaz Saray'da düzenlenen basın toplantısında zirveye ulaştı. Vance burada savaşın sona erdirilmesine yönelik nihai bir anlaşmaya duyulan umudu dile getirirken, bazı gözlemcilerin değerlendirmesine göre ABD tarihinde İsrail'e yönelik en sert eleştirilerden birini yöneltti. Öte yandan olası başkanlık adaylığıyla ilgili soruları yanıtsız bıraktı.

Vance, "İranlılar davranışlarını değiştirmezse orduları ve nükleer programları yıkılmış olarak kalacaktır. Eğer davranışlarını değiştirirlerse hem İran'ın Orta Doğu ile ilişkileri hem de Orta Doğu'nun İran halkıyla ilişkileri dönüşecektir" dedi.

Cumhuriyetçi Parti'deki bazı isimler, Vance'in İran anlaşmasındaki rolünün önemine dikkat çekti.

Partinin dış politika alanındaki önde gelen isimlerinden Güney Carolina Senatörü Lindsey Graham, Vance'i barış anlaşmasının "mimarı" olarak nitelendirerek, nihai anlaşmanın Senato'nun onayına sunulması gerektiğini söyledi.

Trump ise çarşamba günü yaptığı açıklamada, Vance'in bu görevde elde edeceği kazançlardan çok kaybedecekleri olduğunu esprili bir dille ifade etti.

Fransa'nın Evian-les-Bains kentinde düzenlenen G7 Zirvesi kapsamında gazetecilere konuşan Trump, gülerek, "Eğer başarılı olursa bunun kredisini ben alacağım. Başarısız olursa ise sorumluluğu J.D.'ye yükleyeceğim" dedi.

Vance'in ofisi ise konuya ilişkin yorum yapmayı reddetti.

Trump'ı Savunma Çabası

Trump, başkanlık kampanyasında fiyatları düşürme ve Orta Doğu'daki "sonsuz savaşları" sona erdirme vaadinde bulunmuştu. Ancak bunun yerine enflasyon hızlandı ve 28 Şubat'ta İran'a karşı savaş başlatıldı. Bazı Cumhuriyetçi müttefikler, Trump'ı çatışmanın yol açtığı ekonomik baskıları hafifletmek amacıyla Tahran'a önemli tavizler vermekle suçladı.

Trump geçici anlaşmayı askerî ve diplomatik açıdan tam bir zafer olarak sunmasına rağmen, şu aşamada savaşın başında belirlediği hedeflerin büyük bölümüne ulaşamadığı görülüyor. İran'daki yönetim ayakta kalmaya devam ederken, Tahran balistik füze kapasitesini ve yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum stoklarını koruyor. Ayrıca Lübnan'daki Hizbullah gibi İsrail karşıtı gruplara desteğini sürdürdüğü belirtiliyor.

Bu süreçte Vance, Trump'ın kararlarını savunmak zorunda kalırken aynı zamanda başkanın düşen kamuoyu desteğinden kendisini bir ölçüde ayrıştırmaya çalışıyor. Bunu da ekonomide görülen sınırlı iyileşmelere dikkat çekerek, ancak "yapılması gereken daha çok iş olduğunu" kabul ederek gerçekleştiriyor.

Perşembe günü konuşan Vance, "Biraz olsun ABD Başkanı'na güvenin. Amerikan halkına zarar verecek bir anlaşma imzalayacağı düşüncesi saçmalıktır" ifadelerini kullandı.

Hafta başında muhafazakâr yorumcu Megyn Kelly'ye konuşan Vance, İran dosyasında aktif rol almaya devam ettiğini belirterek, bu süreçten uzak durmanın "siyaseti son derece olgunlaşmamış bir şekilde ele almak" anlamına geleceğini söyledi. Ayrıca bazı sertlik yanlısı muhafazakârları, "son İranlı ölünceye kadar ve son bomba atılıncaya kadar" saldırıların sürdürülmesini istemekle suçladı.

Vance, savaşın tırmanmasına karşı uyarılarda bulunurken Trump'ı diplomatik çözüm arayışına yönelmeye teşvik ediyor. Kendisi aynı zamanda Cumhuriyetçi Parti içinde ABD'nin küresel askerî müdahalelerini sınırlamayı savunan yükselen bir kanadın önde gelen isimleri arasında yer alıyor.

"Kararsızlık İnsanların Kafasını Karıştırıyor"

Ancak Vance'in yaklaşımı eleştirilerden de uzak değil.

Muhafazakâr medyanın önde gelen isimlerinden Ben Shapiro, perşembe günü Fox News'e yaptığı açıklamada, "Bana göre bu dosyanın baş müzakerecisi olan Başkan Yardımcısı, başkana gerektiği ölçüde hizmet edemedi" dedi.

Trump'ın, ülkenin geleneksel baş diplomatı olan Dışişleri Bakanı Marco Rubio yerine Vance'i anlaşmanın yüzü haline getirmesi, yönetim çevrelerinde Rubio'nun müzakerelerdeki rolüne ilişkin soru işaretlerine yol açtı. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tommy Pigott ise yaptığı açıklamada, "Bakan Rubio ve tüm yönetim, Başkan Trump'ın arkasında yüzde 100 birlik içindedir" dedi.

Özel görüşmeleri değerlendirebilmek için isminin açıklanmasını istemeyen bir Beyaz Saray yetkilisi, Trump ekibinde geçici anlaşmaya karşı çıkan hiç kimsenin bulunmadığını söyledi.

Hem Rubio hem de Vance, 2028 Cumhuriyetçi Parti başkanlık adaylığı için potansiyel isimler arasında gösteriliyor. Ancak iki isim de şu ana kadar adaylık planlarını açıklamış değil.

Beyaz Saray'a yakın bir kaynak ise Vance'in rolünün büyütülmesinin Trump'ın ikinci dönemindeki yönetim tarzını yansıttığını belirtti.

Kaynak, "Bu kararsızlık insanları şaşırtıyor ama Trump ne yaptığını biliyor. Kelimenin tam anlamıyla gerçek zamanlı bir test yürütüyor" ifadelerini kullandı.

Bu süreç boyunca Vance, kitabının tanıtımını da ihmal etmedi. Katıldığı hemen her programda güncel siyasi gelişmelerin yanı sıra kitabına da esprili göndermelerde bulundu.

Salı günü ABC kanalındaki "The View" programında İran, göç ve sivil haklarla ilgili zor sorularla karşılaşan Vance, şakayla karışık, "Kitaptan konuşalım, ben buraya kitap satmaya geldim" dedi.


Trump’tan İsrail’e Hizbullah’la ateşkesi kabul et çağrısı

ABD Başkanı Donald Trump (AP)
ABD Başkanı Donald Trump (AP)
TT

Trump’tan İsrail’e Hizbullah’la ateşkesi kabul et çağrısı

ABD Başkanı Donald Trump (AP)
ABD Başkanı Donald Trump (AP)

ABD Başkanı Donald Trump, NBC News’e telefonla verdiği röportajda, bugün İsrail ile görüştüğünü ve İran destekli Lübnanlı Hizbullah hareketiyle ateşkesi kabul etmesini istediğini söyledi.

Şarku’l Avsat’ın NBC News’ten aktardığı habere göre Trump, “Bazen sakinleşmeli ve aklını kullanmalısın” ifadelerini kullandı. NBC muhabiri Trump’ın, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile doğrudan görüşüp görüşmediği sorusuna yanıt vermeyi reddettiğini belirtti.

Lübnan’ın resmî haber ajansı Ulusal Haber Ajansı NNA, bir Amerikalı ve bir İsrailli yetkilinin İsrail ile Hizbullah’ın ateşkes konusunda anlaşmaya vardığını açıklamasının ardından, İsrail’in cuma günü Güney Lübnan’a hava saldırısı düzenlediğini bildirdi.

Adının açıklanmasını istemeyen bir ABD’li yetkili, Reuters’a yaptığı açıklamada, İsrail ile Hizbullah’ın yerel saatle cuma günü 16.00’dan itibaren geçerli olmak üzere ateşkes konusunda anlaşmaya vardığını söyledi.

Yetkili, “Hizbullah ve İsrail ateşkes konusunda mutabakata vardı” dedi. ABD ve Katarlı müzakerecilerin, İran’ın da desteğiyle anlaşmaya aracılık ettiğini ifade etti.

Öte yandan üst düzey bir İsrailli yetkili de Reuters’a yaptığı açıklamada, “Hizbullah İsrail’e saldırmadığı sürece taraflar ateşkes durumundadır. Aksi takdirde savaş halinde oluruz” ifadelerini kullandı.

İsrailli yetkili ayrıca, İsrail’in ülkenin kuzey sınırı boyunca işgal altında tuttuğu bölgedeki Güney Lübnan konuşlu birliklerini geri çekmeyeceğini belirtti.

Yetkili, “Bugün erken saatlerde yaşanan karşılıklı ateş açma olaylarının ardından İsrail ile Hizbullah arasında ateşkes yürürlüğe girdiğini öğrendik” dedi.


ABD İstihbarat raporu: Netanyahu, Washington-Tahran Anlaşmasını sabote edebilir

ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Aralık 2025'te Florida'da. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Aralık 2025'te Florida'da. (Reuters)
TT

ABD İstihbarat raporu: Netanyahu, Washington-Tahran Anlaşmasını sabote edebilir

ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Aralık 2025'te Florida'da. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 29 Aralık 2025'te Florida'da. (Reuters)

ABD istihbarat kurumları, Başkan Donald Trump yönetimini, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun İran ile kalıcı bir barış anlaşmasına varılmasına yönelik Amerikan çabalarını sekteye uğratabilecek adımlar atabileceği konusunda uyardı. Uyarıda, Netanyahu'nun Lübnan'da Hizbullah'a yönelik askeri operasyonları sürdürmesi yönündeki artan siyasi baskılarla karşı karşıya olduğu vurgulandı.

Washington Post gazetesi, cuma günü mevcut ve eski ABD'li yetkililere dayandırdığı haberinde, son istihbarat değerlendirmelerinin İsrail'in, ABD ile İran arasında üzerinde ilk çerçevesi oluşturulan anlaşmanın temel unsurlarından biri Lübnan'daki çatışmaların durdurulması olmasına rağmen, Hizbullah'a yönelik askeri operasyonlarını sürdürme konusunda kararlı göründüğü sonucuna vardığını aktardı.

Bu değerlendirme, Netanyahu hükümeti ile Trump yönetimi arasındaki gerilimin giderek arttığı bir dönemde geldi. ABD'li yetkililer, İran ile yürütülen uzlaşı sürecini tehlikeye atabilecek saldırılar düzenlememesi konusunda İsrail'i kamuoyu önünde de uyardı.

Gerilim, Hizbullah'ın düzenlediği insansız hava aracı saldırısında dört İsrail askerinin hayatını kaybetmesinin ardından İsrail'in Güney Lübnan'a hava saldırıları düzenlemesiyle daha da tırmandı. Bunun ardından İsviçre'de yapılması planlanan ABD-İran görüşmeleri ertelenirken, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance de görüşmelere katılmak üzere planlanan ziyaretini iptal etti.

ABD istihbarat raporuna göre Netanyahu'nun siyasi geleceği, sonbaharda yapılması planlanan İsrail seçimleri öncesinde Lübnan konusunda sert bir tutum sergilemesine bağlı bulunuyor. Bu nedenle Netanyahu'nun İsrail güçlerini Lübnan topraklarından çekmeyi reddettiği ve Hizbullah'la çatışmayı tırmandırmayı sürdürdüğü değerlendiriliyor.

Şarku’l Avsat’ın Washington Post’tan aktardığı habere göre raporda ayrıca İsrail'in, Washington ile Tahran arasında varılan mutabakat zaptının hükümlerinden memnun olmadığı belirtildi. Tel Aviv yönetimi, söz konusu düzenlemenin İran'a yönelik "azami baskı" politikasını sınırlandırdığı ve Hizbullah'a karşı hareket serbestisini kısıtlayabileceği görüşünü taşıyor.

Buna karşılık Trump yönetimi, anlaşmanın İsrail'in maruz kalacağı herhangi bir saldırıya karşılık vermesini engellemediğini savunuyor. Ancak Washington, İran ile anlaşmanın tamamlanması ve Hürmüz Boğazı'nın uluslararası deniz trafiğine yeniden açılmasını, küresel bir ekonomik krizin önlenmesi açısından stratejik öncelik olarak görüyor.

sxfdb
İsrail'in bombardımanı sonrası Güney Lübnan'daki Secd beldesinden dumanlar yükseliyor. (DPA)

ABD'li yetkililer, İsrail'in Güney Lübnan'daki askeri varlığını sürdürmesinin Washington ile Tahran arasındaki kırılgan uzlaşının çökmesine yol açabileceği uyarısında bulundu. Yetkililer, İsrail'in operasyonlarını kısmen durdurmasının veya askerlerini geri çekmesinin ise ülke içinde Netanyahu açısından siyasi bir yenilgi olarak değerlendirileceğini ifade etti.

Tüm bu baskılara rağmen Netanyahu, İsrail ordusunun Tel Aviv'in "güvenlik bölgesi" olarak tanımladığı Lübnan topraklarında "gerektiği sürece" kalmaya devam edeceğini söyledi. Bu açıklama, Trump yönetimi ile Netanyahu hükümeti arasında Lübnan cephesindeki askeri operasyonların geleceğine ilişkin görüş ayrılığının sürdüğünü ortaya koydu.