Beş vakayla "katil çocuklar": Toplum ve medya bu konuya nasıl yaklaşmalı?

James Bulger cinayetinin failleri, belki de bu konuda en çok konuşulan isimler oldu (AP)
James Bulger cinayetinin failleri, belki de bu konuda en çok konuşulan isimler oldu (AP)
TT

Beş vakayla "katil çocuklar": Toplum ve medya bu konuya nasıl yaklaşmalı?

James Bulger cinayetinin failleri, belki de bu konuda en çok konuşulan isimler oldu (AP)
James Bulger cinayetinin failleri, belki de bu konuda en çok konuşulan isimler oldu (AP)

Takvimler 23 Nisan 2012'yi gösterdiğinde Paris merkezli uluslararası haber ajansı AFP, sarsıcı bir haberi abonelerine servis etti. Suudi Arabistan medyasına dayandırılan metinde, henüz 4 yıl 7 aydır bu dünyada ikamet eden bir çocuğun babasını silahla öldürdüğü yazıyordu.
Babasından PlayStation isteyen erkek çocuğu istediğini alamayınca eli boş gelen babasının tabancasını kapmış ve yakın mesafeden kafasına ateş ettiği adamın yaşamına son vermişti.
Cizan bölgesinde yaşanan olaya dair başka bir detay uluslararası basında paylaşılmadı ve bu haber de pek çok kişinin hafızasından silinip gitti.
Çocukların küçük yaşta niçin ve nasıl insan öldürdüğünü derin bir merak duygusuyla düşünenlerse 2007'nin yaz günlerinde yaşanan bir başka olayı hatırladı: Hindistan medyasının "8 yaşındaki seri katil" olarak anons ettiği Amardeep Sada.
1998 yılında ülkenin en fakir eyaletlerinden Bihar'da doğan erkek çocuğu; bir yıl içerisinde 8 aylık kardeşini, 9 aylık kuzenini ve son olarak 6 aylık bir başka kızı öldürmüştü.
Olayların faili, en küçük kurbanın annesinin feryatlarına koşan polisin cesedi bulmasının üzerinden henüz saatler geçmişken gün yüzüne çıkmıştı.
Uluslararası basında Amarjeet Sada olarak da anılan çocuk, bir bebeği vahşice öldürdüğünü ve cesedi gizlediğini güvenlik güçlerine anlattı.

Aynı köyde yaşayanlarsa öncesinde kendi kardeşini ve kuzenini öldüren çocuğun ailesini suçlayarak onlar bu ölümleri gizlemeseydi böyle bir olayın da yaşanmayacağını konuşuyordu.
Pek çok ülkede olduğu gibi Hindistan'da da, toplumsal infiale rağmen, kanunlara göre 8 yaşındaki bir çocuğa hapis cezası verilemediğinden Sada bir ıslah evine gönderildi ve 18 yaşına kadar psikolojik destek alarak burada kalabileceği bildirildi.
Gazetelere konuşan psikologlar, zor koşullarda büyüyen çocuğun doğru ya da yanlış kavramlarına sahip olmadığını ve başkasına zarar vermekten keyif alıyor gibi gözüktüğünü ifade etti.
Bu olayın üzerinden 23 yıl geçti ama Sada'ya ne olduğuna dair herhangi bir haber dünya basınına yansımadı. Çeşitli ülkelerde yayımlanan haber, pek çok kişi tarafından "geri kalmış bir coğrafyanın ilginç vukuatı" diye biraz konuşulup unutulmaya bırakıldı.
Aynı konuda bir de unutulmasına izin verilmeyen bir haber var. James Bulger'ın ölümü, çocukların insan öldürdüğü haberlerin en ünlüsü olabilir.

Birleşik Krallık'ın Merseyside bölgesinde 12 Şubat 1993'te yaşanan olay, ülkede sansasyon yaratmayı seven tabloid basınının da etkisiyle hala konuşuluyor. Pek çok dizi ve film bu konuyu işledi, ünlü filozof Terry Eagleton çok tartışılan Kötülük Üzerine Bir Deneme (On Evil) kitabına da şu ifadelerle başladı:
"On beş yıl önce İngiltere'nin kuzeyinde on yaşında iki çocuk, bir bebeği işkence edip öldürdü. Halk dehşetle ayağa kalktı. Oysa bu cinayeti niye özellikle korkutucu buldukları tam açık değildi. Neticede çocuklar, kimi zaman oldukça vahşice davranmaları doğal karşılanan sadece yarı ehlileşmiş yaratıklardır. Eğer Freud haklıysa, çocuklar büyüklerinden çok daha zayıf birer süper egoya ve ahlak duygusuna sahiptirler. Bu yüzden asıl şaşırtıcı olan böyle korkunç olayların daha sık yaşanmamasıdır. Belki de çocuklar sürekli birbirlerini öldürüyorlar da bunu bize çaktırmıyorlardır."
O dönem 10 yaşlarında olan Robert Thompson ve Jon Venables, hırsızlık yapmak için girdikleri alışveriş merkezinden James Bulger'la birlikte çıktı.
Sonrasında yaşananlar vahşet doluydu ancak ülke medyasının olayı işleyişi de ilgisizlik ve yoksullukla mücadele eden iki çocuğu toplumun günah keçisi haline getirdi.
Ülke tarihinde cinayetten suçlu bulunan en genç kişiler olarak 2001'e kadar ıslahevinde kalan çocuklara yeni kimlikler verildi.
Jon Venables sonrasında kendisinin aslında kim olduğunu afişe ettiği ve pek çok suç işlediği için tekrar tekrar gündeme geldi. Sarhoşken kavga etmesi, üzerinde kokain bulundurması ve çocukların cinsel istismara uğradığı fotoğraflara sahip olması, ceza almasına ve hapse girmesine neden oldu. Son olarak 2018 şubatında aldığı 40 aylık hapis cezasını çekiyor. James Bulger'ın ailesiyse Venables'ın kendisine verilen tüm şansları teptiğini belirterek artık kimliğinin gizlenmemesini talep ediyor.
2019 yazında Jon Venables'ın Yeni Zelanda'ya gönderilmesi tartışılırken bu ülkenin başbakanı Jacinda Ardern, Birleşik Krallık'ın böyle bir şeyi kendilerine sormadan yapamayacağını vurgulayarak "Hiç başvurmaya zahmet etmeyin" dedi.
Robert Thompson ise serbest bırakıldıktan sonra herhangi bir suçla gündeme gelmedi. 2010'da kendisinin asıl kimliğini bilen bir erkekle uzun süredir ilişki yaşadığı bildirildi.
Bulger cinayetini soruşturan dedektiflerden Phil Roberts'ın, Venables'a ve babası saldırıdan 5 yıl önce evi terk eden ve annesi depresyonda bir alkolik olan Thompson'a yaklaşımı, belki de çocukların nasıl bu hale geldiğinin yeterince sorgulanmadığını gösteriyor:
"20 yıl önce kötülüğün yüzünü gördüm. Saf kötülük, bu konuda fikrimi asla değiştirmeyeceğim."
Bir de olayın faillerinin kimliklerinin asla açıklanmadığı Silje Redergard cinayeti var. Norveç'te yaşanan bu olay ve nasıl ele alındığı, 20 ay önceki James Bulger cinayetiyle kıyaslanıyor.

6 yaşlarındaki iki erkek çocuğu, komşuları olan ve daha önce de birlikte oynadıkları 5 yaşındaki kızı 15 Ekim 1994'te öldürdü. Dövüp soydukları küçük kızı soğukta ölüme terk eden ikiliden birinin bu olaydan bir süre önce cinsel istismara uğradığı haberleri verildi.
Rosten kasabasındaki aileler, çocuklar, psikologlar ve polis memurları kafa kafaya vererek bu olayda dayanışma gösterdi. Medyada daha çok televizyondaki şiddetin mi bu olaya neden olduğu tartışmaları yapıldı.
Ayrıca ülkedeki cezai sorumluluk yaşı 15 olduğu ve medya da olaya dair fazla detay vererek infiale yol açmadığı için, birinin ölümüne neden olan çocuklar hapse girmeden psikolojik tedavi gördü.
2010'da yayımlanan bir haberde, ikisinin de başkalarına zarar verecek herhangi bir davranış göstermediği bildirildi.

Son vaka, kitle iletişim araçlarının bu kadar etkili olmadığı 1960'lardan.
1968'de 11 yaşında olan Mary Bell, arka arkaya önce 4 yaşındaki bir çocuğu boğdu. Sonrasındaysa başka bir kızı yanına alarak üç yaşındaki erkek çocuğunu işkenceyle öldürdü. Annesi fuhuş yaparken kendisi de istismara uğrayan ve defalarca öldürme teşebbüsleriyle yüz yüze gelen kız, 1980'de ıslahevinden serbest bırakıldıktan sonra 23 yaşında yeni bir kimlikle hayata döndü.
Kendisini ifşa edenlere ceza verilmesini öngören katı yasalarla yeni kimliği korunan kadının önce bir kızı, sonra da torunu olduğu basına yansıdı. Kendisinin biyografisini kaleme alan yazara yaşadıklarını anlatan kadının şu an nerede ne yaptığıysa bilinmiyor.
En az detayın olduğu ve "PlayStation cinayeti" olarak da bilinen vakayı saymazsak, bütün bu örnekleri alt alta koyduğumuzda hepsinde istismar, ilgisizlik ve şiddet ortak geçmiş olarak göze çarpıyor.
Bir yandan klinik alanda çocuklarla çalışmayı sürdüren, diğer yandan da İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü'nde doktora tezini yazmakta olan Uzman Psikolog Elif Nur Yazıcı, bu vakaların failleri için "suça sürüklenen çocuk" ifadesinin kullanıldığını hatırlatıyor. "Çocuklar niçin cinayet işler?" sorusuna da saldırganlık ve suç davranışı sergileyen çocukların büyük kısmının çocukluk çağı ihmal ve istismarına maruz kaldığını bildirerek yanıt vermeye başlıyor:
"Fiziksel, cinsel, duygusal ve ekonomik istismarla fiziksel ve duygusal ihmal, çocuklara ebeveynleri, temel bakım verenleri, aile üyeleri gibi yakın çevreleri tarafından uygulanabilir. Erken yaştaki sarsıcı ve duygusal anlamda yaralayıcı deneyimler çocuğun sağlıklı psikolojik gelişimini olumsuz etkiliyor."

"Çocuk benliği savunmaya geçip istismarcı ile özdeşleşerek hayata tutunmaya çalışır"
Önemli noktalardan birinin çocukluk çağında maruz kalınan bu travmaların kronikleşip kronikleşmemesi olduğunu belirten Yazıcı, "Sık ve şiddetli biçimde, erken yaşta travmalara maruz kalan çocuk, istismarcı ile özdeşleşme dediğimiz savunma mekanizmasını devreye sokar. İstismarcının davranışlarını normalize ederek istismarcıyı model alır. Kendisini istismar edenler aynı zamanda yaşam veren ya da bakım veren ebeveynlerdir, bu durumda çocuk onlara hem ihtiyaç duyar hem onlardan zarar görür. Travma karşısında çocuk benliği savunmaya geçip istismarcı ile özdeşleşerek hayata tutunmaya çalışır. Sonuç olarak çocuk şiddetin hem mağduru hem de öznesi olabilmektedir" dedi.
Yazıcı, bir diğer sebebin çocuğun genetik olarak sahip olduğu antisosyal kişilik yatkınlığı olabileceğini belirterek "Antisosyal kişilik özellikleri çocukluk döneminde görülmeye başlamaktadır. En temelde vicdani gelişimin eksikliği olarak bilinen bu kişilik örgütlenmesi çocuklukta hayvanlara zarar verme, yalan söyleme, çalma gibi davranışlarla kendini gösterebilir" ifadelerini kullandı.
Psikanalitik yaklaşımın da çocukluk döneminde süper egonun yeterince gelişmemesinin itkileri kontrol etmede zorluğa ve saldırgan davranışlara yol açabileceğini vurguladığını aktararak "Bununla birlikte dürtüsellik ve heyecan arayışı gibi kişilik özellikleri de suç davranışı ile ilişkilidir" diye konuştu.
"Psikopatolojiler çerçevesinde incelendiğinde çocukluk psikozu, ya da şizofrenik bozuklukların erken görünümleri çocuğun saldırganlık dürtülerini eyleme dökmesine yol açabilir. Ayrıca düşük zeka, öğrenme güçlüğü, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu gibi sorunlar suç ve saldırgan davranışlar sergileme açısından risk faktörü olarak görülmektedir."
Çocuk suçluluğunun karmaşık bir yapıya sahip olduğunu vurgulayan Yazıcı; bireysel, çevresel ve toplumsal etmenlerin etkileşiminin bir arada değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor.
Uzman psikolog, ceza sorumluluğu yaşının İngiltere'de 10, Fransa'da 13, Almanya'da 14; Norveç, İsveç ve Finlandiya'da 15; Hindistan, Pakistan ve Sudan'da 7; Kolombiya, Brezilya ve Peru'da 18 olduğunu aktardı. Türk Ceza Kanunu'nda 12 yaş altındaki çocukların cezai ehliyetinin bulunmadığını belirterek "Çocuk Koruma Kanunu'nun 5. maddesine göre koruyucu ve destekleyici tedbirler; danışma, eğitim, bakım, barınma ve kuruma başvuru tedbirlerine karar verilir" dedi.
Yazıcı, "Bu çocuklarla ne yapılmalı?" sorusuna da şöyle yanıt verdi:
"Çocuğun tedavi, eğitim ve rehabilitasyon desteklerinden yararlanması ve ailelerin de danışmanlık görmesi gerektiğini düşünüyorum. Uzun süreli terapi ve ilerleyen süreçlerde gerekli oldukça alınacak destekle kişinin sağlıklı gündelik yaşama katılabileceğini düşünüyorum. Yeni olaylar, stres faktörleri, kayıplar ve benzer durumlarda patolojilerin tekrar etme riski bulunmaktadır. Bu nedenle kişinin ve ailesinin tedavi ve terapi desteğini akıllarında tutmaları faydalıdır."
Elif Nur Yazıcı, medyanın da bu olayları işlerken dikkat etmesi gerektiğini savunanlar arasında:
"Toplumu bilgilendirmek gereklidir ancak bunun amacı ilerde oluşabilecek zararlardan korunmaktır. Çocuğun kimlik bilgileri gizli tutulmalı, çocuğa yönelik damgalamadan kaçınılmalı diye düşünüyorum."

Independent Türkçe



Aksiyon klasiğinin devamında rota değişti: Yönetmen koltuğu boşaldı

Oscar ödüllü Nicolas Cage, John Woo imzalı Yüz Yüze'de (Face/Off) sadist terörist Castor Troy'u canlandırmıştı (Paramount Pictures)
Oscar ödüllü Nicolas Cage, John Woo imzalı Yüz Yüze'de (Face/Off) sadist terörist Castor Troy'u canlandırmıştı (Paramount Pictures)
TT

Aksiyon klasiğinin devamında rota değişti: Yönetmen koltuğu boşaldı

Oscar ödüllü Nicolas Cage, John Woo imzalı Yüz Yüze'de (Face/Off) sadist terörist Castor Troy'u canlandırmıştı (Paramount Pictures)
Oscar ödüllü Nicolas Cage, John Woo imzalı Yüz Yüze'de (Face/Off) sadist terörist Castor Troy'u canlandırmıştı (Paramount Pictures)

1990'ların aksiyon klasiği Yüz Yüze'nin (Face/Off) devam filmi için yönetmen koltuğu boş kaldı. 

Collider'ın haberine göre, daha önce hem senaristliği hem de yönetmenliği üstleneceği açıklanan Adam Wingard, Paramount Pictures'ın devam projesinden ayrıldı.

Hollywood Reporter ayrılığın iki tarafın karşılıklı anlaşmasıyla gerçekleştiğini yazıyor. Böylece Face/Off 2, yönetmensiz kaldı ve stüdyo, John Travolta ve Nicolas Cage'li kült filmin devamı için farklı isimlerden yeni fikirler dinlemeye başladı.

2019'da yapımcı Neal Moritz'in bir yeniden çevrim üzerinde çalıştığı haberi gündeme gelmiş, Paramount da senaryoyu yazması için Oren Uziel'i görevlendirmişti. 2021'deyse stüdyo, Wingard'ı yönetmen olarak projeye dahil etmişti. Ayrıca Wingard'ın senaryoyu Simon Barrett'la birlikte kaleme aldığı duyurulmuştu.

Wingard'ın sıradaki filmi, A24 imzalı gerilim Onslaught. Yapımın oyuncu kadrosunda Adria Arjona, Dan Stevens, Drew Starkey ve Rebecca Hall yer alıyor. 43 yaşındaki Wingard, Misafir (The Guest), Katliam Gecesi (You're Next) ve Godzilla ve Kong: Yeni İmparatorluk'la (Godzilla x Kong: The New Empire) tanınıyor.

John Woo'nun yönettiği 1997 yapımı Yüz Yüze, deneysel bir prosedürle yüzlerini ve kimliklerini değiştiren bir FBI ajanıyla bir teröristin hikayesini anlatıyordu. Paramount'un Haziran 1997'de vizyona soktuğu film, dünya genelinde 240 milyon doların üzerinde hasılat elde etmiş ve ses efektleri kurgusu dalında Oscar adaylığı kazanmıştı.

Wingard, 2024'te Hollywood Reporter'a verdiği röportajda, Face/Off 2 için geldiği noktadan duyduğu heyecanı dile getirmişti.

"Face/Off meselesine çok girmek istemiyorum ama evet, bence senaryo gerçekten acayip iyi" demişti: 

Okuduğunuzda 'Vay anasını!' diyorsunuz. Bu, hayal bile edemeyeceğim kadar sahici bir devam filmi.

Independent Türkçe, Collider, Hollywood Reporter


Yeni seri katil filmi "sıfır" puanla sınıfta kaldı

Psycho Killer, eşini öldüren satanist katilin peşine düşen bir polise odaklanıyor (20th Century Studios)
Psycho Killer, eşini öldüren satanist katilin peşine düşen bir polise odaklanıyor (20th Century Studios)
TT

Yeni seri katil filmi "sıfır" puanla sınıfta kaldı

Psycho Killer, eşini öldüren satanist katilin peşine düşen bir polise odaklanıyor (20th Century Studios)
Psycho Killer, eşini öldüren satanist katilin peşine düşen bir polise odaklanıyor (20th Century Studios)

Yeni korku filmi Psycho Killer, Rotten Tomatoes'da adeta yerden yere vuruluyor.

Yedi (Seven), The Killer ve Hayalet Süvari'yle (Sleepy Hollow) tanınan Andrew Kevin Walker'ın yazdığı yeni seri katil filmi, ABD'de 20 Şubat'ta sinemalarda gösterime girdi. Barbarian yıldızı Georgina Campbell'ın başrolünde yer aldığı filmin oyuncu kadrosunda Grace Dove, Malcolm McDowell ve Logan Miller da var. 

Gavin Polone'un yönettiği Psycho Killer, eşinin vahşice öldürülmesinin ardından bir polis memurunun failin peşine düşmesini anlatıyor.

Eleştirmenlerin yorumları şu ana kadar istisnasız biçimde olumsuz: Film, Rotten Tomatoes'da nadir görülen şekilde yüzde sıfır puanda kaldı.

Rotten Tomatoes, Psycho Killer için yeterli sayıda doğrulanmış kullanıcı yorumu toplayınca izleyici puanı da açıklandı. Sinemaseverler eleştirmenlere kıyasla biraz daha yumuşak davranmış olsa da genel hava hâlâ olumsuz. Yeni yorumlar geldikçe tablo değişebilir ancak filmin izleyici skoru şimdilik yüzde 33'te kalmış görünüyor.

Olumsuz yorumlarda öne çıkan eleştiriler benzer: Oyunculuk ve senaryo en çok yerilen noktalar olurken, bazı izleyiciler özel efektlerden duydukları hayal kırıklığını da dile getirdi. Ayrıca film çoğu kişi tarafından "sıkıcı" bulundu.

Epic Film Guys, X'te "Psycho Killer sıkıcı, yavan bir keşmekeş" diye yazdı: 

Zayıf performanslar, sıradan karakterler ve dağınık hikaye, etkisiz ölüm sahneleriyle birleşince insanı tatmin etmiyor. En büyük kozunuz Malcolm McDowell'sa, ortada bir sorun vardır.

Midnight Movie Talk'tan Erick Weber ise daha sert konuştu: 

Akıl almaz derecede berbat. Gördüğüm en aptal senaryolardan biri. Fragmanla film arasındaki fark yüzünden izleyici 20th Century Studios'u dava etmeli.

AllAboutMovies de filmi "ortalamanın altında" ve "sebepsiz yere yavaş" diye niteledi; Campbell içinse "iyi olan tek şey oydu" yorumunu yaptı.

Fresh Fiction TV'den Courtney Howard da benzer bir çizgideydi: 

Son derece sıkıcı, dağınık bir film. Tembel, ilkel ve akıl karıştıran yaratıcı tercihlerle dolu. Georgina Campbell'a gerçekten yazık etmişler.

Filmin bütçesinin 10 milyon doların altında olduğu belirtiliyor. Bu nedenle gişede zamanla makul bir hasılata ulaşıp az da olsa kâra geçmesi ihtimal dahilinde. Kısacası düşük bütçe umut verse de gelen tepkiler filmin işinin kolay olmayacağını söylüyor.

Psycho Killer'ın Türkiye'deki vizyon tarihi şimdilik belirsiz.

Independent Türkçe, ScreenRant, GamesRadar


Politik tartışmadan kaçan Berlinale'de ödül gecesi taşları yerinden oynattı

Chronicles from the Siege'in yönetmeni Abdallah Alkhatib (solda), bir Filistinli olarak Filistin hakkında konuşmak zorunda olduğunu belirtti (AP)
Chronicles from the Siege'in yönetmeni Abdallah Alkhatib (solda), bir Filistinli olarak Filistin hakkında konuşmak zorunda olduğunu belirtti (AP)
TT

Politik tartışmadan kaçan Berlinale'de ödül gecesi taşları yerinden oynattı

Chronicles from the Siege'in yönetmeni Abdallah Alkhatib (solda), bir Filistinli olarak Filistin hakkında konuşmak zorunda olduğunu belirtti (AP)
Chronicles from the Siege'in yönetmeni Abdallah Alkhatib (solda), bir Filistinli olarak Filistin hakkında konuşmak zorunda olduğunu belirtti (AP)

76. Berlin Uluslararası Film Festivali (Berlinale) etkinlik boyunca siyasi tartışmalardan kaçındığı gerekçesiyle art arda eleştiriler alsa da jürinin tercihleri ve kazananların konuşmaları bu eksikliği önemli ölçüde telafi etti.

Festivalin büyük ödülü Altın Ayı, hükümetin hedefi haline gelen bir Türk ailesini izleyen, İlker Çatak imzalı Sarı Zarflar'a gitti. Hollywood Reporter'ın aktardığına göre ödülü takdim eden Jüri Başkanı Wim Wenders, filmi "totalitarizmin siyasal diliyle sinemanın empatik dili arasındaki karşıtlığı" anlatan bir yapım diye niteledi.

Ödülünü alırken Çatak, siyasi bir konuşma hazırladığını ancak bunu paylaşmamayı seçtiğini söyledi: 

Çok sayıda zeki insan çok sayıda akıllıca şey söyledi ve ben sahneyi bu filmi birlikte yaptığım harika insanlara bırakmak istiyorum. Bu ödülün asıl kahramanları onlar.

Yine de filmindeki bir sahnenin "Berlin'de geçen son birkaç günü hatırlattığını" belirterek şunu ekledi: 

Sinemacılar sinemacılara karşı, sanatçılar yaratıcı insanlara karşı... Ama biz düşman değiliz. Biz müttefikiz. Asıl tehdit aramızda değil. Asıl tehdit otokratlar. Aşırı sağ partiler. Zamanımızın nihilistleri; iktidara gelip yaşam biçimimizi yok etmeye çalışanlar.

İkincilik ödülü olan Gümüş Ayı Büyük Jüri Ödülü ise Emin Alper'in Kurtuluş filmine gitti. Alper konuşmasında, hapisteki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu da dahil olmak üzere cezaevindeki bazı muhalif isimlerle dayanışma içinde olduğunu belirtti.

Alper ayrıca "zorbalık altında acı çeken İran halkı" ve "en korkunç koşullar altında yaşayan ve ölen Gazze'deki Filistinliler" için de sesini yükseltti.

Chronicles from the Siege'le GWFF En İyi İlk Uzun Metraj Film Ödülü'nü kazanan yönetmen Abdallah Alkhatib, sahneye kefiyeyle çıktı. Yapımcı Taqiyeddine Issaad ise Filistin bayrağı taşıyordu.

Alkhatib, "Berlinale'ye katılmak konusunda tek bir nedenle çok büyük baskı altındaydım" dedi: 

Burada durup 'Filistin özgür olacak' demek için.

Filistinli sinemacı sözlerini şöyle sürdürdü: 

Ve bir gün Gazze'nin tam ortasında, Filistin'in diğer şehirlerinin tam ortasında büyük bir film festivali düzenleyeceğiz. Festivalimiz kuşatma altında yaşayanlarla, işgal altında yaşayanlarla ve dünyanın dört bir yanında diktatörlükler altında yaşayanlarla dayanışma içinde olacak. Sinemadan önce siyasetten konuşacağız. Sanattan önce direnişten, görevden önce özgürlükten, kültürden önce insandan söz edeceğiz. O uzun zamandır beklenen gün geliyor.

Alkhatib sözlerine "Uzun zamandır beklenen gün geliyor ve insanlar ne olduğunu sorduğunda onlara, 'Filistin hatırlıyor' deyin. Bizimle birlikte duran herkesi hatırlayacağız ve bize, onurlu bir yaşam sürme hakkımıza karşı çıkan ve sessiz kalmayı seçen herkesi hatırlayacağız" diyerek devam etti. 

37 yaşındaki yönetmen sözlerini şöyle sürdürdü:

Bazı insanlar bana, şimdi söylemek üzere olduklarımı söylemeden önce dikkatli olmam gerektiğini söyleyerek Almanya'da bir mülteci olduğumu hatırlattı. Çok fazla kırmızı çizgi var ama umurumda değil. Benim umurumda olan halkım, Filistin. O yüzden son sözüm Alman hükümetine: İsrail'in Gazze'deki soykırımında ortaksınız. Bu gerçeği anlayacak kadar zeki olduğunuza inanıyorum ama umursamamayı seçiyorsunuz. Filistin özgür olsun; şimdi, dünyanın sonuna kadar.

Kısa Film Altın Ayı ödülü Marie-Rose Osta'nın Someday, a Child'a (Yawman ma walad) verildi. Osta'nın konuşması seyirciden alkış ve tezahüratlarla bölündü.

Osta, "Burada ikiye bölünmüş halde duruyorum" dedi: 

Bir yanımda yönetmen olan tarafım var; hayatımı değiştirecek bu sevimli, güzel ayıyı alıyor olmaktan inanılmaz etkilenmiş durumdayım. Öte yandan içimdeki insan. Lübnanlı bir kadın, bir tanık... Ve hikayemi sizinle paylaşmak zorundayım.

Osta, konuşmasını şöyle sürdürdü:

Bir çocuk hakkında film yaptım. Süper güçleri var; uykusundan onu uyandıran rahatsız edici sesleri yüzünden iki İsrail savaş uçağını düşürüyor. Bu sinema. Ama gerçek hayatta Filistin'in her yerindeki ve benim Lübnan'ımdaki çocukların, onları İsrail bombalarından koruyacak süper güçleri yok. Ateşkes, hem Gazze'de hem Lübnan'da İsrail tarafından ihlal ediliyor. Hiçbir çocuğun bir soykırımdan sağ çıkmak için süper güçlere ihtiyacı olmamalı. Bu ödülün bir anlamı varsa o da Lübnanlı ve Filistinli çocukların pazarlık konusu olmayacağıdır.

Berlinale'nin yeni başkanı Tricia Tuttle, hem festivalde ifade özgürlüğünün yerini savunan hem de basın toplantılarında siyasi soru sorulmasına mesafeli duran uzun bir açıklama kaleme almıştı. Buna karşılık, 80'den fazla sinemacı festivalin Gazze'deki soykırıma karşı sessizliğini kınayan bir açık mektuba imza atmıştı.

Wim Wenders, Altın Ayı'yı Çatak'a takdim etmeden önce Tuttle'ı överek "Bir fırtınayı birlikte atlattık" dedi. Tuttle ise töreni şu sözlerle kapattı: 

Bu akşam bu sahne, Berlinale'nin kendisi gibiydi. Burası hiçbir zaman sessizliğin yeri olmadı. Burası sanatçıların konuştuğu bir yer; bazen rahatsız eden ya da tartışmalı bulunan biçimlerde konuşurlar ama o alanı açık tutmamız önemli. Konuşmazsak ne olur, kim bilebilir?

12-22 Şubat'ta Berlin'de düzenlenen festival, açılış gecesinde jüri başkanı Wim Wenders'in Gazze'yle ilgili verdiği yanıtın ardından siyasi tartışmaların gölgesinde kalmıştı.

Wenders, "Sinemacılar olarak siyasetin dışında kalmalıyız" sözleriyle eleştirilerin hedefi haline gelmişti.

Independent Türkçe, IndieWire, Hollywood Reporter, Variety