Türkiye ilişki kurmak isterken, İsrail, Mısır taktiğini mi uyguluyor?

Türkiye ve İsrail bayrağı (Reuters)
Türkiye ve İsrail bayrağı (Reuters)
TT

Türkiye ilişki kurmak isterken, İsrail, Mısır taktiğini mi uyguluyor?

Türkiye ve İsrail bayrağı (Reuters)
Türkiye ve İsrail bayrağı (Reuters)

"Sesinin benden çok yüksek çıkması bir suçluluk psikolojisinin gereğidir. Öldürmeye gelince siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz. Plajlardaki çocukları nasıl öldürdüğünüzü, nasıl vurduğunuzu çok iyi biliyorum."
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, başbakan olduğu dönemde Davos Zirvesi'nde "one minute" çıkışını 29 Ocak 2009'da yapmıştı. 
Bu sözlerin ardından Türkiye-İsrail ilişkilerin büyük bir gerilim ve gerginlik yaşandı. 

"One minute"in üzerinden 12, Mavi Marmara saldırısının üzerinde 11 yıl geçti.
Çok geçmeden tarih yaprakları 31 Mayıs 2010'u gösterdiğinde gerginlikten öte savaşın eşiğine gelindi. 
Zira İsrail komandoları uluslararası sularda seyreden Mavi Marmara'ya baskın yapmış ve 10 kişiyi katletmişti. 
İlk çıkıştan 12, Mavi Marmara gemisi saldırının üzerinden 11 yıl geçti. 
Mavi Marmara'da İsrail'in özür dileyip kayıp yakınlarına tazminat ödemesi de ilişkilerin düzeltilmesine yetmedi. O tarihten bu yana iki ülke adeta düşman gibi.
Ancak aradan geçen zaman zarfından ve yaşanan yeni gelişmelerden dolayı iki ülkede ilişkilerin düzeltilmesinden yana. 

İsrail'i tanıyan ilk Müslüman ülke
Aslında Türkiye ve İsrail eskiden beri iki dost ülke. Türkiye, Mart 1949'da İsrail'i tanıyan ilk Müslüman çoğunluklu devlet. Ankara ve İsrail'i yakın ilişkiler kurduğu geçmişte birçok Arap devleti, İsrail'in adını bile anmak istemiyordu. 
Şimdilerde durum tam tersine dönmüş gibi. Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Suudi Arabistan ve Mısır İsrail ile ilişkileri belli bir düzeye getirmiş vaziyette. 
Amerika Birleşik Devletleri'ndeki (ABD) Joe Biden yönetimi tavrı da Ortadoğu'daki devletlerin birbirine karşı yeni sayfa açmalarını gerektiriyor.
Türkiye'de yaşanan ekonomik kriz ve İsrail'deki politik istikrarsızlık, iki ülkenin ilişkilerini düzeltmeyi zorunlu kılıyor olabilir. İşte bu nedenle Ankara, Tel Aviv yönetimiyle yeni ilişki kurmak istiyor. 

Eski dostların anlaşmasının tek yolu diyalog
"Davos çıkışı", "Mavi Marmara saldırısı", "Alçak sandalye krizi" gibi hafızalarda derin izler bırakan olaylar yaşanmış olsa da eski dostların anlaşmasının tek yolunun diyalog olduğunu pek çok kişi söylüyor. 
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 25 Aralık 2020'de yaptığı bir açıklamada, "İsrail ile istihbari noktada münasebetlerimiz zaten kesilmiş değil, devam ediyor. Burada en tepe noktadaki kişilerle bazı sıkıntılar yaşıyoruz. Gönlümüz arzu eder ki münasebetlerimizi daha iyi bir noktaya taşıyalım" demişti. 

Dış politikada çok şey değişti
Yıllar süren çekişmeli ilişkilerin ardından Türkiye'nin, son zamanlarda genel olarak Ortadoğu'ya ve özelde İsrail'e yönelik dış politikasını değiştirdiği de iddia edildi. 
Şimdi ise İsrail Hayom gazetesine üst düzey bir Türk yetkilinin, Türkiye'nin Tel Aviv'e büyükelçi göndermeye hazır olduğuna ilişkin bir beyanat verdiği belirtiliyor. İsrail'in tavrı ise tam olarak bilinmiyor. 
Ancak İsrail medyasında yer alan haberlerde ilişkilerin kurulması gerektiği vurgulanıyor. Hatta bazı yetkililer, İran tehdidine karşı İsrail ve Türkiye'nin birlikte hareket etmesi gerektiğini savunuyor. Ancak İsrail, Mısır gibi "temkinli" davranma görüntüsü vermeye çalıyor. Türkiye, Mısır ile de ilişkilerini geliştirmek için adım atmış, Mısır ise bazı şartlar öne sürerek adım atmamıştı. 

"Havayolu köprüsünün kurulması önemli bir adım" 
Kocaeli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü ve Siyasal Tarih Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ali Poyraz Gürson, Türkiye ile İsrail halkları arasındaki bağların tarihi temellere dayandığını belirterek ilişkilerin kurulması gerektiğini söyledi. 
Tarihe göz atıldığında, İsrail devleti kuruluncaya kadar Müslüman-Musevi çatışmasının yaşanmadığını dile getiren Gürson, "Türkler ve Musevilerin işbirliği yapmalarının geçmişten kalan bir engeli bulunmamaktadır" dedi. 
Filistin halkı Batı Şeria ve Gazze şeridinde kuşatıldığını hatırlatan Gürson, Gazze'nin ablukadan kurtulması için Türkiye ile arasında bir havayolu köprüsü kurulmasının ilişkilerin iyileştirilmesinde önemli bir adım olacağını vurguladı. 

"Uluslararası ilişkilerde ‘kalıcı düşmanlık ve kalıcı dostluk' yoktur" 
Bahçeşehir Üniversitesi Denizcilik ve Global Stratejiler Merkezi Başkanı Doç. Dr. Cihat Yaycı, iki ülke ilişkilerinin normalleşmesine ilişkin Independent Türkçe'ye yaptığı açıklamada, devletlerin menfaatlerine göre hareket ettiğini söyledi. 
Uluslararası ilişkilerin temelinde "kalıcı düşmanlıklar ve kalıcı dostluklar yoktur" anlayışının yer aldığını hatırlatan Yaycı, "Devletler kalıcı menfaatlerine göre hareket ederler. Onun için iyi ilişkileri geliştirmek için öncelikle asgari müştereklerde buluşmak gerekiyor. İkili ilişkilerde hem ortak hem de çatışan menfaatler olabilir" dedi. 

"Doğu Akdeniz'de barış ve istikrar yanlısı" 
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu tarihten bu yana sürekli olarak barışçıl bir politikayı tercih ettiğini, menfaatine aykırı bir durum ortaya çıktığında ise bunları korumak için gerekenleri yatığını kaydeden Yaycı, "Türkiye Doğu Akdeniz'de barış ve istikrar yanlısıdır. Haklarını çiğnetmemek için uğraş veriyor. Bu noktadan bakınca Türkiye'nin İsrail, Mısır, Libya, Suriye ve Lübnan ile ortak menfaatleri vardır. Bu menfaatlerin sağlanması için iyi ilişkilerin kurulması gerekiyor" şeklinde konuştu. 

"Türkiye de İsrail de kazançlı çıkar" 
İsrail ve Mısır ile yeni sayfalar açılırken geçmişin hatırlatılarak mevcut durumun devam etmesini savunanların iyi niyet taşımadığını dile getiren Yaycı, şunları kaydetti: 
"Türkiye, konjonktüre uygun hareket etmek durumundadır. Sadece İsrail ile değil tüm kıyıdaş devletlerle iyi ve isabetli, istikrarlı ilişkilerin kurulması gerekiyor. O nedenle devleti yönetenlerin açıklamaları yerindedir. İsrail ile karşılıklı deniz kıyımız vardır. Bu gerçekten hareketle bir anlaşma imzalanması durumunda İsrail 16 bin 400 kilometrekare deniz yetki alanı kazanacaktır. Türkiye de 10 kilometrekare bir deniz yetki alanı kazanacaktır. Yani her iki devlet de kazan-kazan anlayışı ile bir kazanıma kavuşacaktır." 
Türkiye'nin bölgesinde büyük ve güçlü bir devlet olduğunu, onunla iyi ilişkiler geliştiren her devletin karlı çıkabileceğini vurgulayan Yaycı, "İlişkilerin geliştirilmesinde kimin alttan aldığı, ağır davrandığı veya nazlandığı konuşulacak konu değildir. Çünkü devletler arasında mütekabiliyet-karşılılık esastır. Türkiye alttan alacak bir devlet değildir" ifadelerini kullandı. 

"Türkiye'nin dostu olan kazanır" 
"İlişkilerin başlaması için yeni bir sayfa açılması halinde iki devlet eskiden olduğu gibi dost olurlar mı?" sorusuna Cihat Yaycı, şu cevabı vererek sözlerini tamamladı: 
"Elbette her iki devlet iyi ilişkiler geliştirebilir. Türkiye mütekabiliyete önem veren bir devlettir. Hangi adım atılırsa Türkiye de benzer adımı atabilir. Türkiye ‘hevesli', İsrail ise ‘temkinli' değerlendirmesi iyi ilişkilerin kurulmaması için önceden gündeme getirilen algı operasyonlarının edebiyatıdır. İsrail'in Türkiye ile iyi ilişkiler geliştirmesi İsrail'in menfaatinedir. Çünkü bölgede en güçlü devlettir. Ankara, bölgedeki varlığıyla istikrar ve barışı sağlar. Türkiye'nin dostu olan kazanır."

Independent Türkçe



Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
TT

Maskat görüşmeleri sona erdi… Devamı diğer başkentlerde yapılacak istişarelere bağlı

ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi
ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Wittkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi

Umman Sultanlığı'nda bugün gerçekleştirilen İran ve ABD arasındaki görüşmeler sona erdi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, iki tarafın bugünkü görüşmelerde dile getirilen mesajlar konusunda her iki ülkenin başkentleriyle istişarede bulunduktan sonra görüşmelere devam etme konusunda anlaştığını açıkladı.

İran ve Amerikan heyetleri, Umman arabulucusu Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi aracılığıyla mesaj alışverişinde bulundular. El-Busaidi, bugünkü görüşmelerin "çok ciddi" olduğunu ve her iki tarafın pozisyonlarını netleştirmeye ve ilerleme kaydedilebilecek olası alanları belirlemeye yardımcı olduğunu söyledi.

Arakçi, görüşmelerin atmosferinin "iyi" olduğunu ve bir sonraki oturumun tarih ve yerinin birkaç gün içinde belirleneceğini ifade etti.

Washington, Tahran ile yapacağı görüşmelerde İran'ın nükleer programını, balistik füzelerini, bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği ve kendi halkına yönelik muamelesini de ele almak istiyor. Ancak İran, yalnızca nükleer konuları görüşmek istiyor.


Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi
TT

Haritalarla değil, anlaşmalarla şekillenen jeopolitik sınırlar

Sarah Gironi Carnaville/Dergi
Sarah Gironi Carnaville/Dergi

Steve Hewitt

“Asla satılık olmayan yerler vardır.” Bu sözlerle Kanada Başbakanı Mark Carney, Mayıs 2025'te Oval Ofis'te ABD Başkanı Donald Trum’a karşı durdu; bu sahne sembolik bir anlam taşıyordu.

Bu sözler Davos'ta söylenmedi, Grönland ile ilgili olarak Danimarka Başbakanı'na yöneltilmedi. Aksine, Carney'nin Trump'ın Kanada'ya yönelik bölgesel emellerini dizginlemeye çalıştığı bir anda Washington'da söylendi; bu emeller, Başkan’ın ikinci dönem için Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden etkilemeye başladı. Trump'ın bu söze karşılığı ise kısa ve net bir işaret taşıyordu: “Asla deme.”

Toprak satışları ile ilgili sözlü atışmanın ardında, büyük ölçüde fark edilmeyen tarihi bir ironi yatıyordu. Trump ve Carney, modern sınırları büyük ölçüde başkalarından ister satın alma yoluyla isterse zorla, elde edilen topraklarla şekillenen iki ülkeyi yönetiyorlar.

Kanada örneğinde, bu durum tek bir devasa anlaşmayla cisim buldu. 1670 yılında kürk ticareti şirketi olarak kurulan ve 2025 yılında tasfiye edilen Hudson Bay Şirketi, 1870 yılında 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsayan Rupert's Land olarak bilinen bölgeyi Kanada hükümetine sattı. Bu anlaşma, Kuzey Amerika tarihindeki en büyük toprak satın alımı sayılıyor. Günümüz Kanada'sının üçte birini temsil ediyor ve değerinin bugünkü dolar karşılığı yaklaşık 35 milyon Kanada dolarıdır. Ancak, bu topraklarda yaşayan yerli halkın görüşleri dikkate alınmamıştı ve bu durum, yeni yönetim düzenlemelerine karşı 1870 ve 1885 yıllarında iki ayaklanmaya yol açtı.

Kanada bu büyük anlaşmayı yaptığında, Amerikan toprak genişleme modeli zaten yerleşmişti. Orijinal on üç koloni, günümüz Amerika Birleşik Devletleri'nin yalnızca yaklaşık yüzde 12'sini temsil ediyordu. Bunu takiben kademeli bir ilhak, savaş ve satın alma süreci yaşandı. İlhak, Hawaii ve Teksas da dahil olmak üzere birçok bölgeyi kapsıyordu. Savaş yoluyla genişleme, 1846-1848 yılları arasında gerçekleşen Meksika-Amerika Savaşı’yla yaşandı ve bu savaş, Washington'un yaklaşık 1,3 milyon kilometrekarelik bir alanı (bugün Kaliforniya, Nevada ve Utah da dahil olmak üzere birçok eyaleti kapsayan bölgeyi) ele geçirmesiyle sonuçlandı. Ardından, ABD'yi bugün bile kontrolü altında olan Pasifik ve Karayipler'deki topraklarıyla kıtalararası bir emperyal güç konumuna getiren 1898 İspanya-Amerika Savaşı yaşandı.

Fetih ve ilhakın yanı sıra, toprak satın alımları da Amerikan devletinin inşasında sağlam şekilde yerleşmiş bir araç olmayı sürdürdü. Bu tarihi miras, Donald Trump'ın toprak edinme yaklaşımıyla doğrudan bağlantılı ve Grönland hakkındaki açıklamalarını, haritaların antlaşmalar ve savaşlarla değiştirildiği ve toprakların, halkları için bir vatan haline gelmeden önce uluslar arasında müzakere konusu olduğu eski bir siyasi geleneğin bağlamına yerleştiriyor.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor

Trump'ın Grönland ile ilgili girişimleri, 19. yüzyılda ABD'de yaygın olan bir siyasi modele dönüşü yansıtıyor. O zamanlar ülke bugünkünden daha küçüktü, ancak kıtasal ağırlık kazandıran ve emperyal bir güç olarak konumunu sağlamlaştıran hızlı bir genişleme sürecine girmişti.

Ne var ki ABD bağımsız bir oluşum olarak var olmadan önce bile, efsanevi hayal gücünde bir toprak satın alma anlaşmasıyla bağlantılıydı. 1626'da bir Hollandalı yerleşimci, Manhattan Adası'nı neredeyse hiçbir değeri olmayan mallar karşılığında satın almıştı. Popüler anlatı bunu, topraklarının gaspını haklı çıkarmak için saf Yerli Amerikalıların kandırılması olarak tasvir etse de gerçek çok daha karmaşıktı ve toprak mülkiyetinin ne anlama geldiğine dair kökten farklı ve birbirinden uzak anlayışları içeriyordu.

En etkili emsaller 19. yüzyıla kadar uzanıyor ve Trump'ın 21. yüzyılda Grönland hakkındaki açıklamalarında dayandığı tarihsel bir arka plan sunuyor. Gerçek şu ki, Başkan da geçmişi günümüzle ilişkilendirmekten çekinmiyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasıyla ilgili olarak, Avrupalı güçleri Batı Yarımküre'ye müdahale etmemeleri konusunda uyaran 1823 tarihli Monroe Doktrini'ne atıfta bulundu; Washington bu bölgeyi kendi etki alanı içinde görüyordu. Trump kendi versiyonuna “Donroe Doktrini” adını verdi. Ayrıca, en sevdiği Amerikan başkanının, ABD'nin İspanya ile savaşı sırasında kıta sınırlarının ötesine genişlediği bir dönem olan 1897-1901 yılları arasında görev yapan Başkan William McKinley olduğunu da açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)ABD Başkanı Donald Trump, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nun yıllık toplantısında konuşma yapıyor (AFP)

19. yüzyıl, yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri'nin üçüncü başkanı Thomas Jefferson dönemindeki ilk büyük toprak satın alımına tanık oldu. 1803'te, Napolyon yönetimindeki Fransa, Kuzey Amerika'nın kalbinde, daha önce İspanya kontrolünde olan 2,14 milyon kilometrekarelik geniş bir bölgeyi kendisine sattı. Anlaşmanın değeri 15 milyon dolardı; bu da günümüzde yaklaşık 350 milyon dolara denk geliyor. Bu alan, orijinal on üç koloninin yüzölçümünü iki katından fazla artırdı ve daha sonra kurulan on beş Amerikan eyaletinin temeli oldu.

Ardından, İspanya'nın bölge sakinlerinin İspanyol hükümetine sunduğu mali talepleri Washington'un karşılaması karşılığında 1819 tarihli Adams-Onís Antlaşması ile devrettiği Florida bölgesi ABD topraklarına katıldı. Amerika Birleşik Devletleri, Madrid'e bu topraklardan vazgeçmesi için sürekli baskı uyguluyordu ve İspanya mali krizi sırasında nihayet bunu kabul etmeden önce Washington bölgenin batı kesimi üzerinde zaten kontrol kurmuştu.

Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)Colón'daki Panama Kanalı'nın havadan görünümü, 1 Şubat 2025 (Reuters)

1854'te ise Meksika'daki ABD elçisi James Gadsden'in adını taşıyan Gadsden Anlaşması imzalandı. Bu anlaşma kapsamında Meksika, günümüzde güney Arizona ve New Mexico'yu oluşturan yaklaşık 77 bin kilometrekarelik topraklarını sattı. Washington, Güneybatı'yı Pasifik Okyanusu'na bağlayan bir demiryolu inşaatını kolaylaştırmak için bu toprakları satın almaya çalışıyordu.

Bir diğer büyük toprak satın alımı yine 19. yüzyılda gerçekleşti. 1867'de Amerika Birleşik Devletleri Alaska'yı Rusya'dan satın aldı. Bölge 1,5 milyon kilometrekareden fazla bir alanı kapsıyordu ve bugünkü değeriyle 132 milyon dolara mal olmuştu. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre anlaşmayı ABD Dışişleri Bakanı William Seward müzakere etmişti ve o dönemde satın alınan toprakları işe yaramaz, donmuş bir bölge olarak gören muhaliflerden gelen eleştiri dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı. Ancak Alaska daha sonra 49. eyalet ve yüzölçümü bakımından ülkenin en büyük eyaleti oldu.

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusuyla Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı

1916'da Washington, Panama Kanalı'na yakınlığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'nın burayı denizaltı üssü olarak kullanabileceği korkusu nedeniyle Danimarka’ya ait Batı Hint Adaları'na el koymaya çalıştı. Washington ve Kopenhag arasında bir anlaşma imzalandı ve ardından Danimarkalılar tarafından ulusal bir referandumla onaylandı. Anlaşmaya göre, adalar 25 milyon dolara (bugünkü değeriyle yaklaşık 633 milyon dolar) ABD egemenliğine devredildi ve Amerikan Virgin Adaları olarak yeniden adlandırıldı.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Grönland'daki ABD Ordusu’na ait Pituffik Uzay Üssü’nde, 28 Mart 2025 (AFP)

O dönemdeki anlaşma, Danimarka'nın Grönland üzerindeki egemenliğini tanıyan bir madde içeriyordu. Ancak bu tanıma, Washington'un İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra adayı satın alma girişimini engellemedi ve bu fikir, Trump'ın ABD'nin nüfuzunu genişletme vizyonunun bir parçası olarak son yıllarda yeniden gündeme geldi.

Bu bağlamda, Trump tarafından sunulan ABD'nin toprak satın alımları yoluyla genişlemesi, ülkenin siyasi tarihinde uzun süredir devam eden bir geleneğin uzantısı gibi görünüyor. Aynı şekilde Washington'un, satmakta tereddüt eden taraflarla başa çıkarken siyasi ve ekonomik baskı taktiklerine başvurmasının, Kopenhag, Nuuk, Ottawa veya Panama City’de (sonuncusu, Trump'ın 1977 anlaşmasıyla Panama'ya devredildikten sonra yeniden Amerikan kontrolüne geri dönmesini istediğini söylediği Panama Kanalı ile bağlantılı) çok sayıda örneği bulunmaktadır. Başkanın, ülkesinin topraklarını genişletme çabalarında- ki bunu ABD’nin bağımsızlığının 250. yıldönümüyle ilişkilendirmiş de olabilir- kesin bir “hayır” cevabıyla karşılaşıp karşılaşmayacağı sorusu hâlâ ortada duruyor.


Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
TT

Woody Allen’ın kızı, üniversiteye Epstein’in torpiliyle girmiş

Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)
Amerikan yazar Philip Roth, Bard College'da bir dönem ders vermişti (Bard College)

Jeffrey Epstein, Woody Allen'ın kızının ABD'deki bir üniversiteye girmesini sağlamış.

ABD Adalet Bakanlığı'nın geçen hafta yayımladığı dava belgelerinde, Allen'ın eşi Soon-Yi Previn'in Epstein'le yazışmaları ortaya çıktı. 

2017 tarihli yazışmada Previn, evlatlık kızları Bechet Allen'ın New York'taki Bard College'a kabul sürecine katkısı nedeniyle Epstein'e teşekkür ediyor. 

E-postalara göre Epstein, üniversitenin rektörü Leon Botstein'la kişisel bağlantısı sayesinde Allen'ın kızının okula kabul edilmesini sağlamış.

Previn'in mesajında şu ifadeler yer alıyor: 

Bechet'ın biraz zorlanmasının ve önceden okula kabul aldığını bilmemesinin en iyisi olduğunu düşünüyorum. Böylece Bard'a girene dek biraz ter dökmüş ve bunu gerçekten istemiş olur. Bizim adımıza bu işi hallettiğin teşekkür ederim. Bunun benim için ne kadar önemli olduğunu anlatamam.

Botstein'ın sözcüsü David Wade, New York Times'a gönderdiği açıklamada, Mayıs 2021'de mezun olan Bechet'ın okula kendi başarısı sayesinde kabul edildiğini savunarak iddiaları yalanladı. 

Wade, Botstein'ın onlarca yıldır başvuru sürecindeki ailelerle görüştüğünü, kampüs ziyaretleri ve kabul görüşmeleri konusunda çok sayıda talebe yanıt verdiğini belirterek, "Buradaki tek fark, Epstein'in kendi etkisinin önemli olduğuna aileyi inandırmaya çalışması" dedi.

Sözcü, Epstein hakkında "Her gün güneşin doğuşunu bile kendine mal eden seri bir yalancıydı" ifadelerini kullandı. 

Haberde, Bard College'ın başvuruların yaklaşık yüzde 40'ını kabul ettiği de vurgulanıyor.

Timothée Chalamet'ye sert sözler

Previn'in 2018'de Epstein'e gönderdiği e-postada oyuncu Timothée Chalamet hakkında sarf ettiği ifadeler de dikkat çekti. 

Allen'ın eşi, mesajında "O şerefsiz Chalamet'nin filminin iyi eleştiri almamasına sevindim" diyor. 

Yazışmada bahsedilen filmin, Chalamet'nin başrolde oynadığı 2018 yapımı Sıcak Bir Yaz Gecesi (Hot Summer Night) olduğu düşünülüyor.

Diğer yandan Chalamet, Woody Allen'ın çekimlerini 2018'de tamamladığı New York'ta Yağmurlu Bir Gün'ün (A Rainy Day in New York) kadrosunda da yer alıyordu. 

Amazon, #MeToo hareketinin yükselişi ve Allen'a yönelik geçmiş cinsel istismar suçlamalarının yeniden gündeme gelmesi nedeniyle filmi rafa kaldırılmıştı. Yapım daha sonra farklı şirketler tarafından 2020'de ABD'de vizyona sokulmuştu. Chalamet de filmden kazandığı parayı hayır kurumlarına bağışlamıştı.

Independent Türkçe, New York Times, Variety, NME