Siyasi kıskaçta Arap sineması: Davası olmayan şüpheli ortadan kayboluş

‘Yusuf’ (Lübnan Sinamesı)
‘Yusuf’ (Lübnan Sinamesı)
TT

Siyasi kıskaçta Arap sineması: Davası olmayan şüpheli ortadan kayboluş

‘Yusuf’ (Lübnan Sinamesı)
‘Yusuf’ (Lübnan Sinamesı)

Adında Yusuf isminin yer aldığı iki yeni film, içerisinde bulundukları ortamda problemler yaşayan iki kişinin hayatlarını konu ediniyor.
Filmlerden ilki Kazım Fayyad'ın yönettiği ‘Yusuf’, ikincisi ise Iraklı Muhammed Rıza Fartosi'nin yönettiği ‘Ben Yusuf’um annem" adını taşıyor. Çekimleri sona eren ve yapım sonrası aşamasında olan ilk Lübnan filmi için uluslararası festivallerde gösterim noktaları aranıyor. Bu arada her iki filmin yönetmeni de ilk kez kamera arkasına geçtiler.
Kazım Fayyad’ın yönettiği filmde Yusuf adlı ana karakterin dışında, kahramanlar yaşadıkları ülkenin durumunu da gözler önüne seriyor. Lübnanlı Yusuf, kahramanın erkek kardeşinin ölümüne neden olan siyasi ve sosyal sorunlarından bahsediyor. Film bir yönüyle bir intikam filmi, bir başka yönüyle ise Yusuf ve kardeşinin uğraştığı silah ticareti hakkında. Bir üçüncü yönden ise, başına gelmeyen her şeyi hayal edebilen, bunun gerçek olduğuna inanan Yusuf'u anlatıyor.
Iraklı Yusuf’un sorunu ise Lübnanlı Yusuf’a göre daha istikrarlı olması. İran-Irak savaşı sırasında ordudan kaçan ve 20 yıl boyunca bir odada saklanan ve halen hapse girmekten korkan birisi Yusuf. Annesi ise oğlunu korumak adına onun hakkında bir şey bilmediğini söylüyor. Saddam Hüseyin rejiminin düşmesine neden olan Amerikan işgali, vicdanen de coğrafi olarak da ondan çok uzakta değil. Yusuf kendisini ziyaret eden iki yakını dışında kapısını kimseye açmayan ve dört duvar arasında yaşayan biri.

Belirli motifler
Her fimde de iki ülkenin kendi içinde bulunduğu şartlardan izler bulmak mümkün. Ancak ele alınış biçimleri birbirinden farklı. Yusuf filminde genel bir anarşi var. Şehrin sokaklarında ve mahallelerinde yapılan çekimlerde birçok karakter ve olaylar ele alınıyor. İkinci film uzak ve yakın geçmişin etrafında dönüyor. Ağırlıklı olarak Yusuf ve annesi üzerinde ve çok az kişinin bulunduğu, kameranın nadiren evin dışına çıktığı dar bir çevrede meydana geliyor.
Her iki filmin de ilk gösterimini izledim. Konuları ve uygulanmasıyla çok iyi tasarlanmışlar. Ancak yapamadıkları şey, kökleri siyasi gerçeklikte olan bir olaydan beklenenin tersine bir duruma doğru çıkamamalarıdır. Bu, her filmin etrafında döndüğü ana konuyu kötüye kullandıkları anlamına gelmez, ancak yalnızca belirli öykü ve temaları izleyen Arap sinemasına doğrudan veya dolaylı olarak bağımlı oldukları anlamına gelir.
Arap sinemalarına hızlı bir bakış atıldığında, filmlerinin çoğunun geçmişte ve şu anda ülkenin yaşadığı siyasi olaylar veya siyasi durumdan kaynaklanan konuları ele aldığı görülür.
Lübnan sineması hâlâ iç savaşla ilgili konuları gündeme getiriyor veya bu çerçevede kalıyor. Örneğin; Philippe Aractingi'nin ‘Miras’ı, Jehan Shoaib'in ‘Benim Ruhum’ filmi. Suriye sinemasının durumu da aynı. Rejimle çatışma halindeki iki bakış açısına göre farklı savaş hikayeleri var. Joud Said'in ‘Sabah Yıldızı’ filmi ve rejim karşıtı Feras Fayyad'ın ‘Halep'in Son Adamları’ filminde ele alınan konular aynı benzerliğe sahip.
Cezayir'de ise, Mounia Meddour'un ‘Papischa’ filmi, Salem Brahimi'nin ‘Kara Gecelerin Hikayesi’ Cezayir'in köktenci örgütlerin hakimiyetinde geçirdiği kara yılların sinemasıdır. Karim Aïnouz’un Nercis A. filminde olduğu gibi Cezayir’de her hafta yaşanan gösterilerin olduğu son yılları anlatmaktadır. Irak sinaması ise daha farklı. Zira halen Saddam Hüseyin’li yılları ve sonrasını ele alan filimler daha etkili oluyor. Örneğin, Samir Jamal el-Din'in ‘Irak Odyssey’ filmi ve Muhammed el-Daradji’nin ‘Yolculuk’ filmlerinde olduğu gibi.
Mısır’da ise sonuncusu Samaher El-Kadi'nin ‘İstediğim Gibi’ filmindeki gibi 2010 devrimi ve sonrasındaki siyasi olayları ele alan filmlerle, sanki aynı sandıktan çıkmış gibi Amerikan aksiyon filmlerine benzer nitelikteki örneğin Tarık Alarian'ın ‘Rızık Çocukları’, Peter Mimi’nin ‘Kermuz Savaşı’ gibi kitlesel filmler yan yana yer alıyor.
Filistin sinamasının veya -Filistin sorunu ile irtibatlı Arap sinemasının- büyük bir kısmı Amin Nayfeh’in ‘200 metre’ ve Farah Nablusi’nin ‘Hediye’ filmlerinde olduğu gibi işgal edilen Filistin topraklarında Filistin ve İsrail arasındaki şu andaki adaletsiz durumu sahneliyor.
Bu sinemaların hepsinin üzerinde bir kısımı adı geçen ülkelereden bir kısmı Fas ve Tunus'tan, bir kısmı da Körfez ülkeleri sinemasındaki yeni girişimlerden kaynaklanan ve kadın meselelerini ele alan bir film şemsiyesi var.
Bu durum sinemanın aleyhinde veya lehinde karar vermek için yeterli değil. Aslında çoğu iyi, ya da  ortalama veya altında. Fakat film yapmayı gerektiren sebeplere rağmen genel olarak garip bir görünüm ortaya koyuyor.
Burada alıntılanan başlıkların çoğu -ki bunlar sadece büyük bir buzdağının görünen kısmı- tartışmasız iyi seviyedeler. Dolayısıyla yakın geçmişe meyledip, vatanı uğruna başka şeyleri arzu eden bir kahramanın hikayesini ya da iç savaş gibi büyük bir olayı konu edindiği için yönetmenin kınanması doğru olmaz. Ancak Arap sinemasının özellikleri üzerindeki bu yoğun tesir alarma neden olacak seviyede gibi gözüküyor.

Belirli filmler
İnsanın ve toplumun karşı karşıya kaldığı sıkıntıları sahneye koyan ‘toplumsal filmler’ ve bireyin ve toplumun çektiği sıkıntıları yansıtan filmler şeklindeki tanımlamalarla filmler hakkında sihirli sözcükler kullanılır. Buna paralel olarak bir kimse ‘toplumsal filmler’ içeren bir liste oluşturmak istediğinde son on yıl içerisinde Arap yapımı filmlerin büyük bir kısmının hiç tereddütsüz bu listenin içerisinde yer aldığını görürdünüz

Peki, Arap sinemasının bu gerçeği tek başına yaşaması mı gerekiyor? 
Kevser bin Haniyye'nin ‘Derisini Satan Adam’ filmini yabancı film alanında Oscar adayı olmasına sevk eden sebeplerden biri filmin farklılığıdır. Evet, filmde birçok Arap filminin gündeme getirdiği gibi, mülteci meselesi ele alınıyor. Ancak buradaki sunum iki açıdan yenidir. Birincisi, filmin ‘mültecilerin acısını mülteci olmak zordur fakat bu zorluk bir tartışma konusu değildir’ şeklinde somutlaştırmaktan uzak bir şekilde, gizli bir aşkı bulma arayışında Arap sınırlarından Avrupa sınırlarına uzanmak suretiyle Arap filmleri atmosferine egemen havadan farklı bir hikâyeye geçiş yapmasıdır.
Çoğu Arap filminin özgül anlatılarına hapsedilmesine ilişkin bu genel çerçeve, Arap film yapımcıların çoğunluğunu acımasız yönleriyle sosyal ve politik durumların ele alındığı bir kavramı öne çıkarmalarına neden oluyor. Birçoğu için sinema, izleyicileri doğrudan çektikleri acıların nedenlerine; kanunlara veya siyasetçilerin yolsuzluğuna veya kadınların insani ve sosyal haklarını kullanmalarının engellenmesine yönlendirmekten ibarettir. Tüm konular elbette doğrudur, ancak tekrar tekrar gözden geçirilmesi gereken bu metinlerden uzak hikayeler de vardır.
Bu kavramın bir diğer yanı, acılar konusunda vatandaşları bilgilendirirken sinemanın üstlenmiş olduğu rolden farklı bir konuyu ortaya koyan sinemada -ki sinema gösterilerindeki sorunun bu mesajın iletilmesini engellediği dikkate alındığındı- kendinizi bir eğlence filmi, bir Hollywood filmi veya ticari sınıflandırmalara ait dedektif, korku, bilim kurgu, melodram, komedi vb.ticari bir yapmakla suçlanmış bulursunuz.
Birçokları açısından sorun da işte budur. Oysa birçok yönetmen, zorunlu gördüklerinin aksine ilgi alanlarına sahip belirli filmleri izlerlerse, yönlerini şaşırmış hissedebilirler. Gerçek şu ki, filmin türünü kalite belirlemediği gibi yazarın sinemasına ya da ana akım sinemaya ait olmasını da belirlemiyor.
Özellikle alternatif sinemayı ana akım sinemadan ayıran akım olarak her iki tarafta da her renk ve türden başarılı ve önemli filmlere tanıklık ettiği için 1970'li yılların Mısır sinemasının en güzel yıllarından biri olduğu unutulmamalıdır. ‘Gece ve Parmaklıklar’, ‘Zuzu'yu Aklından Çıkartma’, ‘Korku’ ve ‘Ağaçtaki Babam’ filmlerinin her iki tür popülerdi ve seçilen yönetmene ait olma açısından üstünlüklerinin nedenlerini kendi başlarına taşıyordu.

 


Aksiyon klasiğinin devamında rota değişti: Yönetmen koltuğu boşaldı

Oscar ödüllü Nicolas Cage, John Woo imzalı Yüz Yüze'de (Face/Off) sadist terörist Castor Troy'u canlandırmıştı (Paramount Pictures)
Oscar ödüllü Nicolas Cage, John Woo imzalı Yüz Yüze'de (Face/Off) sadist terörist Castor Troy'u canlandırmıştı (Paramount Pictures)
TT

Aksiyon klasiğinin devamında rota değişti: Yönetmen koltuğu boşaldı

Oscar ödüllü Nicolas Cage, John Woo imzalı Yüz Yüze'de (Face/Off) sadist terörist Castor Troy'u canlandırmıştı (Paramount Pictures)
Oscar ödüllü Nicolas Cage, John Woo imzalı Yüz Yüze'de (Face/Off) sadist terörist Castor Troy'u canlandırmıştı (Paramount Pictures)

1990'ların aksiyon klasiği Yüz Yüze'nin (Face/Off) devam filmi için yönetmen koltuğu boş kaldı. 

Collider'ın haberine göre, daha önce hem senaristliği hem de yönetmenliği üstleneceği açıklanan Adam Wingard, Paramount Pictures'ın devam projesinden ayrıldı.

Hollywood Reporter ayrılığın iki tarafın karşılıklı anlaşmasıyla gerçekleştiğini yazıyor. Böylece Face/Off 2, yönetmensiz kaldı ve stüdyo, John Travolta ve Nicolas Cage'li kült filmin devamı için farklı isimlerden yeni fikirler dinlemeye başladı.

2019'da yapımcı Neal Moritz'in bir yeniden çevrim üzerinde çalıştığı haberi gündeme gelmiş, Paramount da senaryoyu yazması için Oren Uziel'i görevlendirmişti. 2021'deyse stüdyo, Wingard'ı yönetmen olarak projeye dahil etmişti. Ayrıca Wingard'ın senaryoyu Simon Barrett'la birlikte kaleme aldığı duyurulmuştu.

Wingard'ın sıradaki filmi, A24 imzalı gerilim Onslaught. Yapımın oyuncu kadrosunda Adria Arjona, Dan Stevens, Drew Starkey ve Rebecca Hall yer alıyor. 43 yaşındaki Wingard, Misafir (The Guest), Katliam Gecesi (You're Next) ve Godzilla ve Kong: Yeni İmparatorluk'la (Godzilla x Kong: The New Empire) tanınıyor.

John Woo'nun yönettiği 1997 yapımı Yüz Yüze, deneysel bir prosedürle yüzlerini ve kimliklerini değiştiren bir FBI ajanıyla bir teröristin hikayesini anlatıyordu. Paramount'un Haziran 1997'de vizyona soktuğu film, dünya genelinde 240 milyon doların üzerinde hasılat elde etmiş ve ses efektleri kurgusu dalında Oscar adaylığı kazanmıştı.

Wingard, 2024'te Hollywood Reporter'a verdiği röportajda, Face/Off 2 için geldiği noktadan duyduğu heyecanı dile getirmişti.

"Face/Off meselesine çok girmek istemiyorum ama evet, bence senaryo gerçekten acayip iyi" demişti: 

Okuduğunuzda 'Vay anasını!' diyorsunuz. Bu, hayal bile edemeyeceğim kadar sahici bir devam filmi.

Independent Türkçe, Collider, Hollywood Reporter


Yeni seri katil filmi "sıfır" puanla sınıfta kaldı

Psycho Killer, eşini öldüren satanist katilin peşine düşen bir polise odaklanıyor (20th Century Studios)
Psycho Killer, eşini öldüren satanist katilin peşine düşen bir polise odaklanıyor (20th Century Studios)
TT

Yeni seri katil filmi "sıfır" puanla sınıfta kaldı

Psycho Killer, eşini öldüren satanist katilin peşine düşen bir polise odaklanıyor (20th Century Studios)
Psycho Killer, eşini öldüren satanist katilin peşine düşen bir polise odaklanıyor (20th Century Studios)

Yeni korku filmi Psycho Killer, Rotten Tomatoes'da adeta yerden yere vuruluyor.

Yedi (Seven), The Killer ve Hayalet Süvari'yle (Sleepy Hollow) tanınan Andrew Kevin Walker'ın yazdığı yeni seri katil filmi, ABD'de 20 Şubat'ta sinemalarda gösterime girdi. Barbarian yıldızı Georgina Campbell'ın başrolünde yer aldığı filmin oyuncu kadrosunda Grace Dove, Malcolm McDowell ve Logan Miller da var. 

Gavin Polone'un yönettiği Psycho Killer, eşinin vahşice öldürülmesinin ardından bir polis memurunun failin peşine düşmesini anlatıyor.

Eleştirmenlerin yorumları şu ana kadar istisnasız biçimde olumsuz: Film, Rotten Tomatoes'da nadir görülen şekilde yüzde sıfır puanda kaldı.

Rotten Tomatoes, Psycho Killer için yeterli sayıda doğrulanmış kullanıcı yorumu toplayınca izleyici puanı da açıklandı. Sinemaseverler eleştirmenlere kıyasla biraz daha yumuşak davranmış olsa da genel hava hâlâ olumsuz. Yeni yorumlar geldikçe tablo değişebilir ancak filmin izleyici skoru şimdilik yüzde 33'te kalmış görünüyor.

Olumsuz yorumlarda öne çıkan eleştiriler benzer: Oyunculuk ve senaryo en çok yerilen noktalar olurken, bazı izleyiciler özel efektlerden duydukları hayal kırıklığını da dile getirdi. Ayrıca film çoğu kişi tarafından "sıkıcı" bulundu.

Epic Film Guys, X'te "Psycho Killer sıkıcı, yavan bir keşmekeş" diye yazdı: 

Zayıf performanslar, sıradan karakterler ve dağınık hikaye, etkisiz ölüm sahneleriyle birleşince insanı tatmin etmiyor. En büyük kozunuz Malcolm McDowell'sa, ortada bir sorun vardır.

Midnight Movie Talk'tan Erick Weber ise daha sert konuştu: 

Akıl almaz derecede berbat. Gördüğüm en aptal senaryolardan biri. Fragmanla film arasındaki fark yüzünden izleyici 20th Century Studios'u dava etmeli.

AllAboutMovies de filmi "ortalamanın altında" ve "sebepsiz yere yavaş" diye niteledi; Campbell içinse "iyi olan tek şey oydu" yorumunu yaptı.

Fresh Fiction TV'den Courtney Howard da benzer bir çizgideydi: 

Son derece sıkıcı, dağınık bir film. Tembel, ilkel ve akıl karıştıran yaratıcı tercihlerle dolu. Georgina Campbell'a gerçekten yazık etmişler.

Filmin bütçesinin 10 milyon doların altında olduğu belirtiliyor. Bu nedenle gişede zamanla makul bir hasılata ulaşıp az da olsa kâra geçmesi ihtimal dahilinde. Kısacası düşük bütçe umut verse de gelen tepkiler filmin işinin kolay olmayacağını söylüyor.

Psycho Killer'ın Türkiye'deki vizyon tarihi şimdilik belirsiz.

Independent Türkçe, ScreenRant, GamesRadar


Politik tartışmadan kaçan Berlinale'de ödül gecesi taşları yerinden oynattı

Chronicles from the Siege'in yönetmeni Abdallah Alkhatib (solda), bir Filistinli olarak Filistin hakkında konuşmak zorunda olduğunu belirtti (AP)
Chronicles from the Siege'in yönetmeni Abdallah Alkhatib (solda), bir Filistinli olarak Filistin hakkında konuşmak zorunda olduğunu belirtti (AP)
TT

Politik tartışmadan kaçan Berlinale'de ödül gecesi taşları yerinden oynattı

Chronicles from the Siege'in yönetmeni Abdallah Alkhatib (solda), bir Filistinli olarak Filistin hakkında konuşmak zorunda olduğunu belirtti (AP)
Chronicles from the Siege'in yönetmeni Abdallah Alkhatib (solda), bir Filistinli olarak Filistin hakkında konuşmak zorunda olduğunu belirtti (AP)

76. Berlin Uluslararası Film Festivali (Berlinale) etkinlik boyunca siyasi tartışmalardan kaçındığı gerekçesiyle art arda eleştiriler alsa da jürinin tercihleri ve kazananların konuşmaları bu eksikliği önemli ölçüde telafi etti.

Festivalin büyük ödülü Altın Ayı, hükümetin hedefi haline gelen bir Türk ailesini izleyen, İlker Çatak imzalı Sarı Zarflar'a gitti. Hollywood Reporter'ın aktardığına göre ödülü takdim eden Jüri Başkanı Wim Wenders, filmi "totalitarizmin siyasal diliyle sinemanın empatik dili arasındaki karşıtlığı" anlatan bir yapım diye niteledi.

Ödülünü alırken Çatak, siyasi bir konuşma hazırladığını ancak bunu paylaşmamayı seçtiğini söyledi: 

Çok sayıda zeki insan çok sayıda akıllıca şey söyledi ve ben sahneyi bu filmi birlikte yaptığım harika insanlara bırakmak istiyorum. Bu ödülün asıl kahramanları onlar.

Yine de filmindeki bir sahnenin "Berlin'de geçen son birkaç günü hatırlattığını" belirterek şunu ekledi: 

Sinemacılar sinemacılara karşı, sanatçılar yaratıcı insanlara karşı... Ama biz düşman değiliz. Biz müttefikiz. Asıl tehdit aramızda değil. Asıl tehdit otokratlar. Aşırı sağ partiler. Zamanımızın nihilistleri; iktidara gelip yaşam biçimimizi yok etmeye çalışanlar.

İkincilik ödülü olan Gümüş Ayı Büyük Jüri Ödülü ise Emin Alper'in Kurtuluş filmine gitti. Alper konuşmasında, hapisteki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu da dahil olmak üzere cezaevindeki bazı muhalif isimlerle dayanışma içinde olduğunu belirtti.

Alper ayrıca "zorbalık altında acı çeken İran halkı" ve "en korkunç koşullar altında yaşayan ve ölen Gazze'deki Filistinliler" için de sesini yükseltti.

Chronicles from the Siege'le GWFF En İyi İlk Uzun Metraj Film Ödülü'nü kazanan yönetmen Abdallah Alkhatib, sahneye kefiyeyle çıktı. Yapımcı Taqiyeddine Issaad ise Filistin bayrağı taşıyordu.

Alkhatib, "Berlinale'ye katılmak konusunda tek bir nedenle çok büyük baskı altındaydım" dedi: 

Burada durup 'Filistin özgür olacak' demek için.

Filistinli sinemacı sözlerini şöyle sürdürdü: 

Ve bir gün Gazze'nin tam ortasında, Filistin'in diğer şehirlerinin tam ortasında büyük bir film festivali düzenleyeceğiz. Festivalimiz kuşatma altında yaşayanlarla, işgal altında yaşayanlarla ve dünyanın dört bir yanında diktatörlükler altında yaşayanlarla dayanışma içinde olacak. Sinemadan önce siyasetten konuşacağız. Sanattan önce direnişten, görevden önce özgürlükten, kültürden önce insandan söz edeceğiz. O uzun zamandır beklenen gün geliyor.

Alkhatib sözlerine "Uzun zamandır beklenen gün geliyor ve insanlar ne olduğunu sorduğunda onlara, 'Filistin hatırlıyor' deyin. Bizimle birlikte duran herkesi hatırlayacağız ve bize, onurlu bir yaşam sürme hakkımıza karşı çıkan ve sessiz kalmayı seçen herkesi hatırlayacağız" diyerek devam etti. 

37 yaşındaki yönetmen sözlerini şöyle sürdürdü:

Bazı insanlar bana, şimdi söylemek üzere olduklarımı söylemeden önce dikkatli olmam gerektiğini söyleyerek Almanya'da bir mülteci olduğumu hatırlattı. Çok fazla kırmızı çizgi var ama umurumda değil. Benim umurumda olan halkım, Filistin. O yüzden son sözüm Alman hükümetine: İsrail'in Gazze'deki soykırımında ortaksınız. Bu gerçeği anlayacak kadar zeki olduğunuza inanıyorum ama umursamamayı seçiyorsunuz. Filistin özgür olsun; şimdi, dünyanın sonuna kadar.

Kısa Film Altın Ayı ödülü Marie-Rose Osta'nın Someday, a Child'a (Yawman ma walad) verildi. Osta'nın konuşması seyirciden alkış ve tezahüratlarla bölündü.

Osta, "Burada ikiye bölünmüş halde duruyorum" dedi: 

Bir yanımda yönetmen olan tarafım var; hayatımı değiştirecek bu sevimli, güzel ayıyı alıyor olmaktan inanılmaz etkilenmiş durumdayım. Öte yandan içimdeki insan. Lübnanlı bir kadın, bir tanık... Ve hikayemi sizinle paylaşmak zorundayım.

Osta, konuşmasını şöyle sürdürdü:

Bir çocuk hakkında film yaptım. Süper güçleri var; uykusundan onu uyandıran rahatsız edici sesleri yüzünden iki İsrail savaş uçağını düşürüyor. Bu sinema. Ama gerçek hayatta Filistin'in her yerindeki ve benim Lübnan'ımdaki çocukların, onları İsrail bombalarından koruyacak süper güçleri yok. Ateşkes, hem Gazze'de hem Lübnan'da İsrail tarafından ihlal ediliyor. Hiçbir çocuğun bir soykırımdan sağ çıkmak için süper güçlere ihtiyacı olmamalı. Bu ödülün bir anlamı varsa o da Lübnanlı ve Filistinli çocukların pazarlık konusu olmayacağıdır.

Berlinale'nin yeni başkanı Tricia Tuttle, hem festivalde ifade özgürlüğünün yerini savunan hem de basın toplantılarında siyasi soru sorulmasına mesafeli duran uzun bir açıklama kaleme almıştı. Buna karşılık, 80'den fazla sinemacı festivalin Gazze'deki soykırıma karşı sessizliğini kınayan bir açık mektuba imza atmıştı.

Wim Wenders, Altın Ayı'yı Çatak'a takdim etmeden önce Tuttle'ı överek "Bir fırtınayı birlikte atlattık" dedi. Tuttle ise töreni şu sözlerle kapattı: 

Bu akşam bu sahne, Berlinale'nin kendisi gibiydi. Burası hiçbir zaman sessizliğin yeri olmadı. Burası sanatçıların konuştuğu bir yer; bazen rahatsız eden ya da tartışmalı bulunan biçimlerde konuşurlar ama o alanı açık tutmamız önemli. Konuşmazsak ne olur, kim bilebilir?

12-22 Şubat'ta Berlin'de düzenlenen festival, açılış gecesinde jüri başkanı Wim Wenders'in Gazze'yle ilgili verdiği yanıtın ardından siyasi tartışmaların gölgesinde kalmıştı.

Wenders, "Sinemacılar olarak siyasetin dışında kalmalıyız" sözleriyle eleştirilerin hedefi haline gelmişti.

Independent Türkçe, IndieWire, Hollywood Reporter, Variety