50 yıl sonra çay, kahve, kakao, pirinç, avokado, muz, üzüm olacak mı?

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

50 yıl sonra çay, kahve, kakao, pirinç, avokado, muz, üzüm olacak mı?

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

Küresel ısınma her ne kadar Türkiye'nin sıcak reel politik gündemi nedeniyle ülkemizde ilk sıralarda tartışılan bir konu olmasa da, insanlığın geleceği açısından belki de politik bütün sorunlardan çok daha öncelikli ele alınması gereken bir mesele.
Gezegenin yaşadığı küresel değişiklik, başta iklim ve bitki örtüleri olmak üzere; pek çok bitkinin ve gıdanın da geleceğini tehlikeye atıyor.
Uzmanlara göre önümüzdeki 50 yıl ve sonrasındaki kuşaklar pek çok gıdaya erişemeyecek. Göçler, kıtlık ve açlık ise en yakın tehlike.
2014-2020 yılları arasında Birleşmiş Milletler Gıda Hakkı Özel Raportörü olarak görev yapan ve halen California Üniversitesi'nde uluslararası çevre ve insan hakları hukuk konusunda dersler veren Prof. Hilal Elver; çevreyi ve bitki örtüsünü korumak konusunda bugünü değil, bundan 50 yıl sonrasını düşünerek hareket etmemiz gerektiğini söylüyor. 
Gidişat böyle sürerse 50 yıl sonraki kuşakların pek çok gıdadan mahrum kalacağını söyleyen Prof. Elver; ilkim değişikliğinin en çok tarım ve gıda sektörünü vuracağına dikkat çekiyor.

Prof. Hilal Elver
Tüketim alışkanlıklarının değişmesi ve en geç 2030 yılına kadar düşük karbonlu enerji kaynaklarına geçilmesi gerektiğini belirten Elver; aksi taktirde içinde bulunduğumuz yüzyılda sıcaklıkların beş derece artacağı bilgisini veriyor.
Bu ısınmaların dünyada doğal afetleri hızlandıracağına belirten Elver; 21'inci yüzyıl yaşam tarzına da dikkat çekiyor.
Prof. Elver, küresel ısınmaya ilişkin şu tespitleri yapıyor:
"Küresel ısınmanın olası etkileri ve zamanlaması, bilim insanları tarafından yorumlanarak çeşitli senaryolar ile sunulduğu bir konu ve tahminler bölgelere göre değişiyor.
Birleşmiş Milletler'in iklim değişikliği ile ilgili bilimsel komitesi Intergovernmental Panel of Climate Change (IPSS) her beş yılda bir yayınladığı raporlarda iklim değişikliğinin, örneğin su kaynaklarının azalacağı, özellikle belli bölgelerde ciddi su sıkıntılarının yaşanacağı ya da deniz seviyesinin yükselmesi gibi bazı konular neredeyse gercege yakin bir bicimde, bazı konular ise olasılık dereceleri değişen bir biçimde kamuoyuna sunuluyor.
Bu nedenle hangi bölgelerde, hangi sorunların daha önce ortaya çıkacağı ve hangi sektörleri ne kadar etkileyeceği değişkenlik gösteriyor. Zaten bu raporlar iklim değişikliği ile ilgili politika belirleyenlere bir öneri olarak da sunuluyor."
Genel olarak alınması gereken önlemlerde dünyanın bütün ülkelerinin geç kaldığını söyleyen Elver, "Zaten sera gazi salınımlarının ilk ve en önemli nedeni olduğunu düşünürsek, herhangi bir ulkenin çok iyi önlem alarak sera gazlarını azaltması, global anlamda iklim değişikliğini azaltmaya yetmeyecektir. Çünkü ısı yükselmesi toplam sera gazlarının yükselmesine bağlı, herhangi bir ülkenin az veya çok salınım yapması ile değişmiyor" diyor.
Acil önlemler alınmadığı yani sera gazı salınımı azaltılmadığı taktirde, sıcaklık artışı nedeniyle kuraklıkların artacağını, tatlı su rezervlerinin azalacağını, tarım üretiminin her yükselen ısı derecesine göre farklı ürünlerde farklı azalmalara neden olacağını belirten Elver, sözlerini şöyle sürdürüyor:
"Bu da açlıkla mücadelede büyük sorun yaratacak, beslenme konusunda ise sağlıklı gıdaya erişimde hem fiyat artışları nedeniyle hem de ürünlerin kimyasal dengesinin ve beslenme değerinin düşmesi nedeniyle ciddi sorunlar yaşanacak,  aşırı sıcak yerlerde, örneğin Sahra Afrikası'nda göçlere neden olacak, denizlerin yükselmesi nedeniyle tarım toprakları  yok olacak, iç bölgelere doğru göçler başlayacak.
Küçük ada ülkeleri bundan en öce etkilenecek. Bazı yerlerde ısı insanın yaşamasına elverişsiz hale gelecek kadar yükselecek. Isı yükselmesi ekosistemi de etkileyeceği için biyolojik çeşitliliği olumsuz yönde etkileyecek.
Ayrıca yağış sistemlerin değişmesi ile kuraklık yanında sel felaketleri de başlayacak. Özellikle tropik bölgelerdeki isi değişikliği nedeniyle doğal afetler daha sıklıkla görülecek ve daha uzun etkisini sürdürecek."

Prof. Dr. Mustafa Bayram
Gaziantep Üniversitesi Gıda Mühendisliği Fakültesi'nden Prof. Dr. Mustafa Bayram ise, küresel ısınmanın geldiği aşamaya dair şu yorumu yapıyor:
"Dünyanın periyodik olarak soğuma ya da buzul döngüsü vardır. Ama bu son döngü şu an için gecikmiş gözüküyor. Bu gecikme için bazı görüşlerde atıklardan, aşırı enerji kullanımından, çevre kirlenmesinden, atmosferin, suyun ve toprağın kirlenmesinden, yeşil alanların yok edilmesinden dolayı küresel ısınmanın kaçınılmaz olduğu görülmektir.
Nüfus artışına paralel olarak nüfusun tetiklediği veya etkilediği kirleticiler de bu değişimi hızlandırmaktadır. Yerkürenin bir prensibi vardır, dünyanın herhangi bir yerinde denge bozulursa, yerküre bu dengeyi diğer bir noktada da yeniden sağlar.
Entropi (düzensizlik) yerküre için belki üzerinde yaşanabilecek bir ortam olmayacaktır ama kütle olarak yerküre var olmaya devam edecektir. Yani, sorun yerkürenin sorunu değil canlıların sorunudur.
Dünya bize ne kadar daha katlanabilir bunu tahmin etmek zor. Çünkü insanlarda bir şekilde hayatta kalma becerisine sahip ama bunun ne tür bir konfor içinde olabileceği bilinmiyor.
Kalan zaman için 100 yıl desek, bu insanlar alemi için bir ömür boyu gibi ama dünya gezegeni için 4,5 milyar yıl içinde 100 yıl demek ki, bu zaman çok önemsiz bir zaman. Ama insanlar için sinyaller gelmeye devam ediyor. Kuraklık, yağışların dengesizliği, su kaynaklarının azalması ve kirlenmesi bu günlerin çokta uzakta olmadığını gösteriyor."
İklim değişikliğinin etkilediği en önemli alanlardan biri de gıda.
Prof. Hilal Elver, bazı gıdaların diğerlerinden daha kırılgan ve naif olduğunu hatırlatarak, önümüzdeki 50 yılda şu gıdaların tehlike altında olduğunu vurguluyor:
"Örneğin çay, kahve, kakao, pirinç, avokado, muz,  üzüm gibi ürünlerin veriminde ciddi azalmalar olacağı raporlarda belirtiliyor. Mısır çok yaygın üretilse bile, çok su isteyen bir ürün olduğundan ve sadece insan gıdası edil ama hayvan yemi ve alternatif akıt olarak kullanıldığından fiyatları yükselecek. Aynı şekilde soya fasülyesi de bu tür ürünlerden."

Bu ürünlerin pek çocuğunun toprak ve suyunu özel birleşimi ve hava sıcaklığı ile çok yakın ilintili olduğundan değişen dengeden etkileneceğini belirten Elver, planlarımızı 50 yıldan daha uzun zaman dilimleri için yapmamız gerektiğine dikkat çekiyor:
"Her şeyden önce planlarımızı 50 yıldan daha uzun zaman dilimleri için yapmalıyız Sürdürülebilirlik kavramı gelecek nesillerin korunması üzerdine kurulu olduğu için. Yani hiç olmazsa birkaç nesil düşünülmeli.
İklim değişikliğimi önlemek için her şeyden önce sera gazı salınımlarını azaltmamız gerekiyor. Yani fosil yakıt kullanımını en aza indirmek gerekiyor. Alternatif enerji kaynaklarına öncelik verilmeli, bu alanda ar-ge çalışmaları yapılmalı ve teşvikler bunun üzerine kurulmalıdır.
Tarım konusuna gelince, eğer tardım ve işlenmiş gıdayı bir arada düşünecek olursak,  tarım enerji sektöründen de daha fazla sera gazı üretiyor."
Gıda krizine dair Prof. Mustafa Bayram'ın yorumu şöyle:
"Gıda toprağa, sıcaklığa ve suya dayalıdır. Küresel ısınma ile özellikle dünyadaki bazı bölgelerde kuraklığı ve su sorunlarını görmeye başladık. Örneğin, bize en yakın bölge olan Ortadoğu ülkeleri ve Türkiye'nin Güney Anadolu Bölgesi bundan etkilenmeye başlamış durumda.
Doğal şartlarla buralardaki üretimler zaten risk altında. Barajlar, yer altı su kuyuları ve suni sulama sistemleri ile bu bölgelerde gıda ve diğer tarım faaliyetleri sürdürülmeye çalışılıyor. Çünkü artık doğanın doğal rutini ile sağlanan kaynaklar yetmiyor.
Bazı bölgeler yavaş yavaş çölleşmeye başlıyor. Yaşam alanlarının daralması ve insanların refah sorunları yaşaması sebebi ile güneyden kuzeye doğru göçlerde yaşanmaya başlamış durumda. Ekvatora yaklaştıkça artan sıcaklık ve kuraklığa karşı, kuzey bölgelerinde de aşırı, yoğun ve düzensiz yağışlar sebebi ile gıda döngüsü de etkileniyor."

30-50 yıl öncesine kadar Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde gıda üretimi için su kuyularından 50 metreden su alınabiliyorken bugün su kuyularının derinlikleri 500 metreden daha fazla olduğu bilgisini veren Bayram, şöyle devam ediyor:
"Türkiye'nin sınır komşusu Suriye'de ise bu derinlikler 400-500 metrelerden 1000-1500 metrelere kadar çıkmıştır. Yani, yeraltı su kaynakları da artık yetmemektedir.  Gıda yetiştirmek için 'su ayak izi' ne baktığımızda da 200 gram kırmızı et için 3000 litre, 200 gram kırmızı et için 780 litre, 1 bardak çay için 30 litre, 1 bardak süt için 200 litre, 1 hamburger için 2400 litre, 1 bardak portakal suyu için 170 litre su harcamak zorundayız."
21'inci yüzyılda su savaşlarının kaçınılmaz olduğunu söyleyen Bayram "Türkiye'de de tarım alanlarının azalmaya başlaması, büyük şehirlerin ısı adacıkları oluşturması sebebi ile yağışların bu alanlara ulaşmaması, büyükşehirlerin su olmayan bölgelere kurulması ve artık suyun başka yerlerden şehirlere ulaştırılması da su sorununda artık dönülmez bir eşinin aşıldığını göstermektedir" diyor ve devam ediyor:
"Örneğin, pirinç üretiminde çok su gereklidir ve pirinç dünyada yetiştirilen hububatın yaklaşık yüzde 30'u durumundadır. Asya ülkelerinin ise temel gıdasıdır. Su kaynakları sorunu ve küresel ısınma sebebi ile artık pirinç yetiştirmek daha zor hale gelmektedir.
Çok fazla su tüketen ürünler yerine gelecekte muz türü ürünlerin daha çok gıda olarak kullanılacağı ön görülmektedir. Yine, aynı bitki gövdesi üzerinde birden fazla gıda üretilmesi diğer bir öngörüdür. Örneğin, kökü patates olan ama toprak üstü kısmı domates olan ürünlerle bu sorunların çözümlenmesi düşünülmektedir.
Kakao, kahve gibi ürünlerin artan talebi karşılamayacağı ve bu ürünlerde kıtlığın olabileceği hesaplanmaktadır. Taze meyve ve sebzelerde de su kullanımı çok yüksek ve bu ürünlerin tedarik zincirinde fire oranları çok fazla olduğu için bu ürünlerin gelecekte fiyatlarının da artacağı kaçınılmazdır.
Özellikle son yılda dünya genelinde gıda fiyat artışları artmaya başlamıştır. Gerek pandemi dönemi ve gerekse gelecekte gıdaya ulaşım zorlaşacağı için ülkelerin kendi gıda kaynaklarını koruma politikaları da artmaya başlamıştır. Gıdayı tam olarak değerlendirmek şimdilerde ve gelecekte en önemli konulardan birisi olacaktır."

Peki, ne yapılmalı?
Prof. Elver, tüketim alışkanlıklarının değişmesinin de zorunlu olduğunu belirtiyor:
"Hemen hemen yüzde 50 sera gazının tarım ve gıda sektöründen geldiğini düşünürsek, hem nasıl ürettiğimiz hem de nasıl tükettiğimizi düşünmemiz ve değiştirmemiz gerekecek. Yani konvansiyonel tarım, endüstriyel tarımdan vazgeçip ekosisteme duyarlı, agroekolojik tarıma yönelmemiz gerekiyor. Ayrıca da çok su harcayan, kimyasal kullanımı ile toprak ve doğal kaynaklara zarar veren diyetlerden, yani çok fazla et tüketmekten de vazgeçmemiz gerekecek."
Dört mevsimin yaşandığı ve her tür bitkinin yetiştiği bir ülke olarak bilinen Türkiye'nin Akdeniz ülkesi olarak çok zengin bir ekosisteme sahip olduğunu, ama aynı zamanda iklim değişikliğinden çok fazla etkilenenen bir bölgede oludunu hatırlatan Elver, "Son yıllarda Türkiye ürettiğinden daha fazlasını tüketen, tarımda ihracatından daha fazlasını ithal eden bir ülke durumuna düştüğü için bu çok tehlikeli bir gidişat diyebiliriz. Gerçi Türkiye gibi birçok ülkede aynı sorunlar var. Yani gıda ve tarımın büyük ölçüde oligopolleştiğini, birkaç firmanın ve birkaç ülkenin elinde olduğunu unutmamak gerekir" diyor.
Ne yapılması gerektiğine dair Prof. Mustafa Bayram ise şu tespit ve yorumların altını çiziyor:
"Öncelikle 100 yıl önce keşfettiğimiz yeşil devrim olarak adlandırılan sürecin bize sağladığı bol gıda sürecinin sonuna doğru yaklaştığımızı bilmemiz gerekiyor. İnsanoğlunun kaderi milyonlarca yıldır gıdanın kaderine bağlıydı. Son yüzyıl bu kader birliğimiz ayrılmıştı. Çünkü gıda bollaşmıştı ama adil dağıtılmıyordu.
Yakın gelecekte bu kader birliği yeniden kurulacak gibi duruyor. Bu durumda mevcut gıdayı korumak ve israf etmemek gerekiyor. Su kaynaklarının korunması ve çevrenin (hava, su, toprak) korunması gerekiyor. Küresel ısınmanın bir sonraki aşaması kuraklık ve kıtlık, bu değişim bazı bölgelerde çok sert geçecek ve bu bölgedeki toplumlar göç etmek zorunda kalacak. Göç ettikleri toplumlarda direkt olarak bu etkileşim altında olacaktır. Yani dünyanın bir noktasında olan kuraklık sadece o bölgeyi ilgilendirmiyor. Herkesi ilgilendiriyor. 
Diğer bir konu ise gıda kaynaklarının enerji kaynağı olarak kullanılmasıdır. Biobenzin, biodizel gibi gıda kaynaklı enerji kaynakları hem gıda tedarik zincirini hem de gıda kaynaklarını tüketmektedir. Bu enerji döngüsünün de yasaklanması gerekmektedir.
Yakın gelecekte beklenen gıda sorunlarını düşünen araştırmacılar ve girişimciler de bazı çözümler üzerinde çalışmaktadır. Yapay-et (lab-et), algler, dikey tarım, topraksız tarım, modifiye gıdalar gibi yeni ürünler de geliştirilmeye başlanmıştır. Bu yeni çözümler en azından temel gıdanın devamlılığı için önem arzetmektedir.
Ama en doğrusu dünya ile barışık yaşamaktır. Dünyanın bize değil, bizim dünyaya ihtiyacımız bulunuyor."

Gıda krizinin en önemli ayaklarından biri de tarım.
Prof. Bayram, eskiden dört mevsimin yaşandığı ve her tür bitkinin yetiştiği ülkemizde mevsimlerin artık kısaldığını ve mevsimsel davranışların da değiştiğine dikkat çekiyor:
"Yağmurlar artık ya yağmıyor ya da yağan bölgelerde büyük oranda sel felaketine dönüyor. Yaklaşık olarak 10-15 yıl önce Türkiye'nin iklim değişimi ile ilgili görüşler ortaya çıkmaya başlamıştı.
Özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde sıcaklıkların artacağı, yağmur oranlarının düşeceği buna karşılık Karadeniz Bölgesi'nde de yağmur yağışlarının yüzde 10 daha fazla olacağı belirtilmişti. Bugün bu öngörüleri yaşayarak görüyoruz.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi kuraklaşıyor ve iklim daha sıcak bir durumda geçiyor. Yanlış şehirleşme, şehirlerin hakim rüzgar yönlerine dikkat edilmeden yapılan yüksek yapılar bu şehirleri de mahvediyor.
En basit örnek olarak Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde 15-20 yıl önce evlerde veya ofislerde klima kullanılmaz iken bu gün her evde birden çok klima kullanılıyor.
Şehirler nefes alamadığı için de şehirlerde daha çok klima gereksinimi duyuluyor. Her yeni enerji kullanımı (klima, elektrikli cihazlar, ısı cihazları, ekipmanlar, arabalar vs) dünyadaki entropi seviyesini artırıyor. Maddeyi enerjiye çevirdiğiniz sürece entropi sürekli artmaktadır."
Türkiye'nin doğadan direkt yararlanarak gıda üretiminde yetersiz durumda olduğunu ve bunun aslında bütün dünya için geçerli olduğunu belirten Bayram, bunun nedeninin ise artan gıda talebi olduğunu belirtiyor:
"Gıda üretiminde Türkiye bazı ürünlerde özellikle yurtdışına bağımlı. Protein bazlı gıdalar ve yemlerde mecburen dışarı bağlıyız ve bunları ithal ediyoruz. Önümüzdeki süreçte en stratejik konu proteini yüksek olan ürünlerin yetiştirilmesi ve tüketilmesi konusudur.
Ülkeler halklarını proteince daha zengin ürünlerle beslemeyi hedeflemektedirler. Piyasalarda da artık proteince zenginleştirilmiş gıdaları görmekteyiz.
Türkiye gıda konusunda hala somut ve etkin bir planlama içinde değildir. Günlük veya mevsimsel kapsamda kısa vadeli sorunlar ve çözümler üzerinden gitmektedir.
Bu yüzden dönemsel gıda fiyatları çok artarken bazı dönemlerde fiyatları yüksek olan bu gıdaların daha sonra çöpe gittiğini görmekteyiz."
Türkiye'de gıda konusunda tartışılması gereken pek çok konu olduğunu belirten Bayram bunları şöyle sıralıyor:
"Tarımsal alandaki yetiştiricilerin göç sebebi ile tarımı bırakmaları, tarım alanlarının terk edilmesi, parçalanmış tarım arazileri, tarım ve mera alanlarının emlak için kullanılması, tedarik zincirinde çok fazla fire oluşması, plansızlık, girdilerin yüksek maliyeti gibi.
Küresel iklim değişiminin Türkiye'deki etkisi mevcut bu sorunların gölgesinde kalmaktadır. Ancak, şunu biliyoruz ki, Türkiye gıda çeşitliliğini kaybederken, daha pahalı gıda tüketmeye doğru evrilmektedir."
Türkiye'nin tarım politikalarının kişilere bağlı ve  dönemsel olduğunu öne süren Bayram, "Geçmiş dönemlerde de çok kaliteli fikirler ve çözümler üretilmişti ancak devam ettirilmedi. Sürekli değişen tarım politikaları daha öncekinden sonuç alınmadan, yenisinin bile sonu gelir hale gelmiştir. Türkiye'nin tarımdaki ilk adımı planlama olmak zorunda. Bununla birlikte, Türkiye tarımda ölçmek, ölçüye dayalı kontrol etmek, kontrol ederek yönetmek zorundadır. Şu an yaşanan gıda kaosunun temelinde de bu temel çözümlenmemiş sorunlar bulunmaktadır. Bunlara ek olarak gıda politikaları bazında da Türkiye'nin mastır planlarını yapması geleceğe yönelik olarak 2030, 2050 ve 2100 gıda planlarını ve ihtiyaçlarını belirlemesi gerekiyor. Genel olarak Türkiye hasat sonrası elde ettiği gıda miktarını raporlar, artık geçmişi değil geleceği planlaması gerekmektedir" diyor.
Prof. Hilal Elver ise, ülkemizin tarım politikasına dair ise şu tespitleri yapıyor:
"Tarım politikalarının devamlılığı, tutarlılığı, açıklığı ve tahmin edilirliği çok önemli. Bu devamlğlık ve tutarlılık maalesef çok iyi gözükmüyor. Verilen kararlar ani olduğu için hemen değişiyor.
Herkes tarımın önemini biliyor ama herkesin de kendine göre öncelikleri var. Her şeyden önce bütüncül bir yaklaşım olmalı ve tarım, gıda, kırsal kalkınma, şehirleşme, eşitlik, beslenme, ihracat, ithalat, iklim değişikliği, çevre ve sağlık birlikte düşünülüp planlanmalı.
Eminim bunu söylemek kolay ama yapmak zor. Yine de uzun dönemli, uzun soluklu, sürdürülebilir, kaynaklarımıza, coğrafyamıza ve iklime göre, global ekonomi ile milli öncelikleri ve stratejik durumları bir arada dengeleyen bir tarım politikasına doğru hızla adımlar atmak gerekir. Bunun için de çok katılımlı platformlarda tartışılmadan politika yapılmamalı."
Greta adlı genç kızın öncülük ettiği farkındalık hareketine dair sorumuza, ülkemizde de gençlerin duyarlılıkların önemsenmesi ve sivil toplum kuruluşlarının maddi ve yasal  olarak desteklenmesi gerektiğini belirten Elver,"Onlara daha fazla söz hakki vermek, karar mekanizmalarına katılımını sağlamak ve bunları sadece büyük şehirlerde değil bütün ülkede yapmak, eğitimde çevre ve iklimle birlikte sürdürülebilir kalkınmayı tanıtmak, üretici nüfusunu gençleştirmek için tarım sektörüne çekici teşvikler vermek, akademik çalışmaları desteklemek, dışarıyı takip ederken kendi içsel sorunlarımıza uygun çözümler getirebilmek faydalı olacaktır" yanıtını veriyor.
Prof. Bayram ise bu konuda biraz daha ümitsiz.
Türkiye'de Greta'nın söylediklerinin X-kuşağı tarafından anlaşıldığını zannetmediğini belirten Bayram'ın bununla ilgili görüşleri şöyle:
"Belki sosyal medya kullanırlılığı ve çevresel duyarlılıkları sebebi ile Y ve Z kuşağı tarafından daha iyi algılandı. Ülkemiz halkının garip davranış şekilleri vardır. Bizim halkımız evlerinin içini çok temiz tutarlar, sürekli temizlik yaparlar ve eve ayakkabı ile girmezler.
Ama sokakta, parkta veya yolda bu hassasiyeti göstermezler. Çekirdek kabukları, peçete, kağıt, sigara izmaritleri, içecek kutularını parkta, yolda, sahilde görürüz. Çevreye duyarlılığımızı artırmak zorundayız.
Doğa hızla kirleniyor; hava, su ve toprak artık daha fazla kirli. Okyanus ve deniz çöple doluyor, atıklarımızı hala derelere, göllere ve denizlere bırakıyoruz. Küresel ısınma ile ilgili gerekli hassasiyetimiz yok.
Gereksiz kullanımlarla küresel ısınmaya katkı veriyoruz. Çok üzülerek ve kaygı ile söylemem gerekiyor ki, bu konularda Ortadoğu ülkeleri gerekli hassasiyeti göstermiyorlar. Gelişmiş ülkelerde de ülkeler bazında siciller hiç iyi değil ama bireysel anlamda kişilerin hassasiyeti yüksek."

Independent Türkçe



Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.


İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
TT

İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)

John Bolton

Cenevre'de devam eden müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilemediği için dünya, ABD'nin İran'daki Ayetullah rejimi konusunda ne yapacağını bekliyor. İran’daki son protesto gösterileri sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Ayetullahlar ve Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) karşı kırmızı çizgi çekti. Trump, İran muhalefetine hitaben yaptığı konuşmada, “İranlı vatanseverler, protestolara devam edin, kurumlarınızın kontrolünü ele geçirin, yardım yolda, İran'ı yeniden büyük yapalım” dedi.

Trump, geçtiğimiz yıl haziran ayında da Tahran'da rejim değişikliğini desteklediğini açıkça ilan etti ve bu tutumunu birkaç gün önce de yineledi. ABD Başkanı, kırmızı çizgisini korumak ve güvenilirliğini sürdürmek istiyorsa, şimdi İran'a karşı güç kullanmak zorunda. Aksi takdirde, Suriye'de kimyasal silah kullanımına karşı harekete geçmekle tehdit eden, ardından geri adım atan ve Beşşar Esed rejimine karşı koyamayan diplomatik yolu seçen eski ABD Başkanı Barack Obama'nın yeni versiyonu gibi görünecekti.

Donald Trump böylece, biri ‘hızlı ve kararlı’ bir saldırı emri vermek olmak üzere iki farklı seçenekle karşı karşıya. Trump, sıklıkla bu seçeneği tercih ediyor. Ardından, haklı olsun ya da olmasın, zaferini ilan edip yaklaşımının doğru olduğunu savunuyor.

İkinci seçenek ise İran'daki Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını devirmek amacıyla askeri bir operasyon başlatmak. Bu seçenek, ABD Kara Kuvvetleri’nin bölgeye konuşlandırılmasını gerektirmese de İran'daki iktidar kurumlarını hedef alan bir hava harekâtını desteklemek için özel harekat yetenekleri kullanılabilir. Böylece Besic milisleri ve diğer dış genişleme ve iç baskı araçları da dahil olmak üzere DMO'yu kararlı bir şekilde zayıflatarak, Tahran rejimi çökebilir ve muhaliflerinin iktidara gelmesinin önü açılabilir. Aşağıda, ABD başkanı ikinci seçeneğe başvurursa Beyaz Saray'ın üstlenebileceği görevlerin kısmi de olsa kısa bir listesi yer alıyor.

Eylemsel değil, stratejik düşünüp hareket etmek

Bu, haftalar hatta aylar sürebilecek uzun bir süreç olabilir. Bu yüzden mevcut sonuçsuz müzakereleri sona erdiren ve İran'a bir son tarih belirleyen sistematik bir yaklaşım sergilenmesi gerekiyor. Bu, belki eski Başkan George H. W. Bush'un 1991 yılının ocak ayında dönemin Dışişleri Bakanı James Baker'ı Cenevre'ye gönderdiği gibi, mevcut Dışişleri Bakanı Marco Rubio'yu Cenevre'ye göndererek İran'a bu durumu bildirmek olabilir. Ardından İran'ın hava savunma sistemleri, DMO karargahları ve üsleri, Besic milisleri, Tahran'ın nükleer ve balistik füze programları, deniz kuvvetleri ve bölgedeki ABD güçleri ve müttefikleri için tehdit oluşturan diğer her şey hedef olarak belirlenmeli ve ortadan kaldırılmalı.

Sonra İsrail'in kampanyaya katılıp katılmaması sorusu var. Bu sorunun yanıtı açıkça ‘evet’. Çünkü İsrail'in İran'daki askeri ve istihbarat kapasitesi en üst düzeyde kullanılmalı. Bu operasyona katılmak isteyen Arap ülkeleri olup olmadığını araştırılabilir. Bu gerçekleşmeyebilir, ancak onlara bu seçeneğin sunulması önemli. Her halükârda, onların desteği sağlanmalı ve İran'ın herhangi birini hedef alması durumunda uygun bir yanıt verileceğine dair onlara açık garantiler verilmeli. Özellikle, Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı Körfez ülkelerine kapatmasına izin verilemez.

Askeri planın yanı sıra siyasi bir plan da olmalı

Ayetullahların iktidarını devirmek ve çöküş sonrası dönemin başarısını sağlamak açısından İran muhalefet güçleriyle yakın iş birliği çok önemlidir. Rejim hiç bu kadar popüler olmamıştı ve halk her zamankinden daha fazla harekete geçmeye hazır. İran içinde reddetme ve direniş yaygınlaşıyor, ancak bu hareket hala yeterli örgütlenmeye sahip değil. Bu duruma, örneğin devam eden gösteriler sırasında 6 bin adet ‘Starlink’ cihazı sağlanacağına dair açıklanan karar gibi önlemlerle yardımcı olunabilir. İran muhalefet güçleriyle iş birliği yaparak rejim içindeki ayrılmaları teşvik etmek gibi çok daha fazlası da yapılabilir.

Öte yandan, İran'ın gelecekteki liderlerinin isimlerine takılmamalıyız, çünkü bu konu daha sonra tartışılabilir. Bu aşamada odak noktası, Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını ortadan kaldırmak olan birincil hedef olmalı. Ayrıca, diplomatik beceri göstererek ABD'nin Avrupalı müttefiklerinden İran'a karşı askeri harekâta katılmalarını istemek de gerekir. Onlar mutlaka yanıt vermeyebilirler, ancak İran'da başarı elde edilmesi, onların dikkatini ABD'nin Grönland'a yönelik son askeri tehditlerinden başka yöne çeker.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Çin ve Rusya, İran'ın kendileri için yasak bölge haline geldiği ve Tahran'a askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilerek ekonomik ve diplomatik olarak marjinalleştirilmeli. Rejim devrilene kadar, askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilmelidir. Tahran'ın nükleer veya balistik füze programlarına yardım eden tüm personelini geri çekmeli ve mevcut rejimden yeni petrol alımlarını durdurmalı.

Bu, Pekin ve Moskova'nın hoşuna gitmeyebilir, ancak ABD'nin düşmanlarına karşı güç kullanmasının ardındaki nedenleri anlayacaklardır, çünkü başka bir otoriter rejimin, özellikle de Pekin ve Moskova arasında büyüyen eksenle bağlantılı bir rejimin devrilmesi, onlar için caydırıcı bir etki yaratacak ve bu da ek bir avantaj olacak.

Sabırlı olmak gerekir

Bu süreç biraz zaman alabilir, bu nedenle ABD’nin askeri harekatını durdurup müzakerelere başlama baskısına kapılmamalı veya bu konuda endişelenmemeliyiz. Ayetullahlara fırsat verildi, ancak onlar da başka hiçbir taraf da yeni fikirler ortaya koymadı. Bu çabalar sırasında başarısızlıklar ve hatalar olabilir, ancak kısa vadeli aksilikler, odak noktasından uzaklaşmamıza veya uygulama sürecini aksatmamıza sebep olmamalı.

İran rejiminin düşüşüyle birlikte, sonraki gelişmelerin öngörülmesi gerekir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Irak'taki Şii milisler ve diğerleri gibi Tahran'la bağlantılı terörist gruplar, Ayetullah rejiminin devrilmesinden sonra en büyük kaybedenler arasında yer alacak ve finansal destekçilerinin ortadan kalkmasıyla bu gruplar daha da zayıflayacak. ABD İsrail, Lübnan, Irak ve diğer ülkelerle iş birliği yaparak bu tehditleri ortadan kaldırmaya yardımcı olmak için eşi görülmemiş bir fırsata sahip olacak. Bizler de o an için hazırlıklı olmalıyız.

Bu sadece bir başlangıç olsa da Tahran'daki liderlere karşı kararlı bir eylem otomatik olarak gerçekleşmez, ama bazılarının riske değer gördüğü bir siyasi miras oluşturabilir.


İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
TT

İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)

İranlı üst düzey bir yetkili bugün Reuters’a yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında ülkesine yönelik yaptırımların kaldırılmasının kapsamı ve mekanizması konusunda görüş ayrılıkları bulunduğunu belirtti.

Yetkili, nükleer programla ilgili yeni görüşmelerin mart ayı başında yapılmasının planlandığını söyledi.

Yetkili, İran’ın yüksek zenginleştirilmiş uranyum stokunun bir kısmını ihraç etme, saflığını düşürme ve uranyum zenginleştirme konusunda bölgesel bir birlik oluşturma seçeneğini ciddi şekilde değerlendirebileceğini ifade etti. Karşılığında ise İran’a barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkının tanınması gerektiğini vurguladı.

“Görüşmeler sürecek ve geçici bir anlaşmaya varma imkânı mevcut” diyen yetkili, sürecin devam edeceğini kaydetti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, geçen hafta ABD ile yapılan nükleer görüşmelerin ardından birkaç gün içinde karşı öneri taslağı hazırlanmasını beklediğini açıklamıştı. Öte yandan Başkan Donald Trump, İran’a sınırlı askeri saldırılar düzenlemeyi değerlendirdiğini belirtmişti.

Yetkili, İran’ın petrol ve maden kaynaklarının kontrolünü Washington’a teslim etmeyeceğini, ancak Amerikan şirketlerinin İran’daki petrol ve gaz sahalarında her zaman faaliyet gösterebileceğini de ifade etti.