Cezayir’de yapılan açıklamalar Tebbun-Macron uzlaşısını tehdit ediyor

Cezayir’in merkezinde bulunan ve Cezayirlilerin Fransa'ya karşı yaptıkları Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın kahramanı olarak anılan Emir Abdulkadir’in heykeli (AFP)
Cezayir’in merkezinde bulunan ve Cezayirlilerin Fransa'ya karşı yaptıkları Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın kahramanı olarak anılan Emir Abdulkadir’in heykeli (AFP)
TT

Cezayir’de yapılan açıklamalar Tebbun-Macron uzlaşısını tehdit ediyor

Cezayir’in merkezinde bulunan ve Cezayirlilerin Fransa'ya karşı yaptıkları Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın kahramanı olarak anılan Emir Abdulkadir’in heykeli (AFP)
Cezayir’in merkezinde bulunan ve Cezayirlilerin Fransa'ya karşı yaptıkları Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın kahramanı olarak anılan Emir Abdulkadir’in heykeli (AFP)

Ali Yahi
Cezayir ve Fransa ilişkileri, en kötü günlerini yaşıyor. Cezayir Cumhurbaşkanı Abdulmecid Tebbun ile Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron arasında karşılıklı dostluk ve saygı mesajları verilirken Cezayir ve Fransa'daki bazı taraflar, hassas konuları ve dosyaları açarak kışkırtıcı açıklamalarda bulunuyorlar.

Cezayir’den tek taraflı açıklamalar
Cezayir’in resmi olarak başta ikili meseleler olmak üzere bir dizi konuyu, bir gelenek haline gelen sessizlik diplomasisi ile ele almasına ve bunları ele alırken yavaş davranmasına rağmen bazı hükümet çevreleri ve partiler, Cezayir-Paris eksenine dahil oldular. Fransa Başbakanı'nın (iptal edilen) ziyareti arifesinde özellikle İslami akımdan olmak üzere tek taraftan yapılan masum olmadığı ve arkasında bir takım hesapların olduğu izlenimi veren tutumlar sergilenmeye ve açıklamalar yapılmaya başlandı.
Cezayir Çalışma ve Sosyal İşler Bakanı el-Haşimi Cabub, yaptığı son açıklamada, “Fransa bizim ebedi ve geleneksel düşmanımızdır’ ifadelerini kullandı. Fransa açıklamaya, Cezayir ve Paris'teki taraflar kendi çıkarları ve fikirleri doğrultusunda ikili ilişkileri kontrol edip etkiledikten sonra, iki ülke arasındaki etkileşimin iyi olamayacağını belirterek, tepki gösterdi.
Barış Toplumu Hareketi’nin (MSP) lideri olarak İslami hareketle bağlantılı olan Bakan Cabub’ın açıklamaları öncesinde, İslamcı çizgideki Ulusal Gelişim Partisi'nin cumhurbaşkanı adayı Abdulkadir bin Kurayne, Fransız lobisini kınadı. Kureyne, mecliste katıldığı bir oturumda, “Bugün Fransa'daki nefret ve sömürgecilik lobilerine, sömürge devletinizin sizin sömürgeciliğiniz ve suçlarınızla Cezayir'i ve halkını tükettiğini söylüyoruz. Buradaki ajanlarınızla ve Cezayir’in iç işlerine yönelik doğrudan ve dolaylı müdahalelerinizle bizi yoruyor ve tam anlamıyla Cezayir demokrasisini engelliyorsunuz” şeklinde konuştu.

Fransa sakinliğini koruyor
Avrupa İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Clement Beaune konuya ilişkin bir açıklamasında, ülkesinin, bazı haksız suçlamaların yapıldığı açıklamalara rağmen Cezayir ile ilişkilere sakin bir atmosferin hakim olmasını istediğini söyledi. Bakan Beaune, Cezayirli bakanın açıklamalarıyla ilgili olarak, Fransa’nın Cezayir Büyükelçisi’ni çağırmaya gerek duymayacaklarını, “Bunun olacağını sanmıyorum, ama işler sakinleşmeli” diyerek, teyit etti. Beaune, Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian'ın geçtiğimiz günlerde Cezayirli mevkidaşı Sabri Bukadum ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdiğini de sözlerine ekledi.
Beaune, Fransa Başbakanı Jean Castex’in Cezayir’e yapması planlanan ziyaretin, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını nedeniyle resmi olarak iptal edilmesiyle ilgili olarak ziyaretin asıl iptal edilme nedeninin iki ülke arasında yaşanan gerginlikten kaynaklandığı iddialarını reddetti. Salgındaki mevcut aşamanın Fransız hükümetinden büyük bir heyetin Cezayir’e gönderilmesine müsait bir ortam olmadığını söyleyen Bakan Beaune, ziyaretin iki tarafın görüş birliğiyle birkaç ay sonraya ertelendiğini ifade etti.

Açıklamaların nedeni kafa karışıklığı mı?
Öte yandan Cezayir ve Fransa'daki bazı tarafların, Tebbun ve Macron'un tüm iyi niyetli açıklamalarına rağmen iki ülke arasındaki ilişkilerde herhangi bir ilerlemeyi engellediğine dair bazı sesler yükselmeye başladı. Siyasi analist Adda Fellahi, konuya ilişkin değerlendirmesinde, Bakan Cabub'un açıklamasının, ‘başarısız ve yetkileri bağlamının dışında ve ülkenin alışık olunan kültüründen yoksun’ olduğunu söyledi. Fellahi, “Bakan Cabub, Fransa ile kaçınılmaz olan ilişkileri iyileştirmek istemeyenlerin yarattığı talihsiz kafa karışıklığıyla hareket etmiş olabilir. Cabub'un kafasının karıştığını düşünüyorum. Zira kendisi ciddi ve sakin yapısıyla tanınır” yorumunda bulundu.
Fellahi sözlerini şöyle sürdürdü:
“İki ülke arasında yaşanan sıkıntılı sürecin, geçici olduğunu düşünüyorum. Cezayir, Fransa'nın hizmetleri ve oradaki diasporamız olmadan yapamaz. Fransa da Cezayir'in zenginliği, ticaret ve yatırım fırsatları olmadan yapamaz.
Gözlemciler Cezayirli yetkililerin, Bakan Cabub’un açıklamalarına ilişkin değerlendirmelerini beklerken Barış Toplumu Hareketi, Cabub’un açıklamalarıyla ilgili yorum yapmaktan kaçındı.

Fransa’nın çıkarlarına zarar geldi mi?
Öte yandan Çin, Rusya ve Türkiye'nin Cezayir ile yaptığı anlaşmalar, sorunun, Fransa'nın Cezayir'deki çıkarlarının ‘kaybı’ ve etkisinin azalmasıyla ilgili olduğuna inanan Paris’teki çevreleri uyandıran en önemli nedenler arasında yer alıyor. Bu durum, Fransa ve Cezayir cumhurbaşkanlarının iyi niyetli açıklamaları üzerinde daha fazla baskı oluşmasına ve kafa karışıklığına neden oluyor. Cezayir’in hafıza dosyasındaki taleplerine Fransa’dan avantajlar ve çıkarlar elde edilmeyen yanıtlar gelmiyor.
Rakamlar, Çin'in 2020'nin ilk 11 ayında Cezayir ile ticarette 4,2 milyar dolar kazandığını ortaya koydu. Bu durum, ortaklık anlaşmasına göre rekabetçi gümrük avantajına sahip olan Avrupa ülkelerine kıyasla ön planda yer alıyor. Fransa'nın aynı dönemde Cezayir'e yönelik ihracatı 3,3 milyar dolar oldu. Bu da Fransa’nın Cezayir'e ihracat yapan ülkeler arasındaki birinci sırayı kaptırdığını gösteriyor.

Hassas konuların ve dosyaların açılması ve kışkırtıcılık
Diğer yandan Fransa’nın baskı oluşturduğuna dair bir takım göstergeler de var. Örneğin Fransa’da yayın yapan Le Figaro gazetesi dün, doksanlı yıllarda teröristleri yedi Fransız rahibi öldürmekle suçlayan resmi hikayeyi sorgulayan ve Cezayir istihbarat servisini suçlayan bir haber yayınladı. Haberde davada bir devlet skandalına imza atılmış olabileceği vurgulandı.
Cezayir ve Fransız cumhurbaşkanları arasındaki ilişkiler, Cumhurbaşkanı Tebbun'un Fransız mevkidaşı Macron'u ‘sömürge geçmişiyle lekelenmemiş’ olarak nitelendirecek kadar ileriye gittiği sakin bir ilerlemeye tanık oldu. Zaman zaman ilişkilerde yaşanan gerilimden kendisinin sorumlu tutulmasına da karşı çıkarken kötü niyetli baskı gruplarının iki ülkenin ilişkileri geliştirme çabalarının önünde bir engel teşkil ettiğine dikkati çekti.
Uluslararası hukuk profesörü el-Atraş Kerifif ise Fransa'nın Avrupa İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Beaune’un açıklamalarını, ‘mükemmel bir pragmatik diplomatik yanıt olarak’ değerlendirdi. Kerifif, Fransa’nın düşmanlarından önce Cezayir'in düşmanlarının, Cezayir'in bazı sorunları çözmesini zorlaştırmak için iki ülke arasındaki ilişkileri daha da kötüleştirmek istediklerine işaret ederek, “Eğer Fransa isteseydi, kaçırılan fonlar ve diğer dosyalarda olumlu bir role sahip olabilir” yorumunda bulundu.



Guterres’tan BMGK’nın rolüne vurgu: Hukukun üstünlüğü yerini orman kanunlarına bıraktı

BM Genel Sekreteri António Guterres (AFP)
BM Genel Sekreteri António Guterres (AFP)
TT

Guterres’tan BMGK’nın rolüne vurgu: Hukukun üstünlüğü yerini orman kanunlarına bıraktı

BM Genel Sekreteri António Guterres (AFP)
BM Genel Sekreteri António Guterres (AFP)

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri António Guterres, pazartesi günü, ‘orman kanunlarının’ hüküm sürdüğü bir dünyada barışa ilişkin kararları uygulamaya yetkili ‘tek’ organ olarak BMGK’nin rolünü savundu.

Guterres, “Dünya genelinde hukukun üstünlüğü, orman kanunuyla yer değiştiriyor. Uluslararası hukukun açıkça ihlal edildiğine ve BM Şartı'nın alenen hiçe sayıldığına tanık oluyoruz” dedi.

BMGK’da konuşan Guterres, “Gazze'den Ukrayna'ya ve dünyanın dört bir yanında hukukun üstünlüğü isteğe bağlı bir şey gibi ele alınıyor” diye ekledi.

BM Şartı'nın ‘güç kullanma veya güçle tehdit etmeyi’ yasakladığını ve ‘büyük küçük tüm devletlere aynı kuralları uyguladığını’ belirtti.

BM Genel Sekreteri, ABD Başkanı Donald Trump tarafından kurulan ve BM’ye rakip olarak görülen yeni Barış Konseyi’nden açıkça bahsetmedi, ancak BMGK’nın ‘münhasır’ sorumluluğunu vurguladı.

asdfrgt
BM Genel Sekreteri António Guterres, New York'taki BM genel merkezinde düzenlenen BM Genel Kurulu'nun 80. oturumunda bir konuşma yaparken, 23 Eylül 2025 (Reuters)

BMGK’nın barış ve güvenlik konularında, bu tür girişimlerin arttığı bir dönemde tüm üye devletler adına hareket etmeye yetkili tek organ olduğuna işaret eden Guterres, “Başka hiçbir organ veya geçici koalisyon, tüm üye devletleri barış ve güvenlikle ilgili kararlara uymaya yasal olarak zorlayamaz” diye ekledi.

BM Genel Sekreteri BMGK’nın ‘güç kullanımına izin verme’ yetkisine sahip tek organ olduğunun da altını çizdi.

Guterres, bu açıklamaları, Trump'ın dünya genelindeki çatışmaları çözmeyi amaçlayan ve başkanlığını üstleneceği bir Barış Konseyi kurulacağını duyurmasından birkaç gün yaptı. Barış Konseyi ve rolü birçok ülkede şüphe uyandırdı.

Guterres, ‘tüm devletlerin uluslararası hukuka tam olarak saygı gösterme ve BM Şartı'nda belirtilen vaat ve yükümlülükleri yerine getirme taahhütlerini yenileme zamanının geldiğini’ de vurguladı.


Suriye'de SDG ile yaşanan çatışmalarla Türkiye'deki Kürt müzakereleri arasında nasıl bir ilişki var?

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) savaşçılarının, Türkiye’de tutuklu PKK lideri Abdullah Öcalan'ın posterini taşıdığı bir toplantı (Arşiv_Reuters)
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) savaşçılarının, Türkiye’de tutuklu PKK lideri Abdullah Öcalan'ın posterini taşıdığı bir toplantı (Arşiv_Reuters)
TT

Suriye'de SDG ile yaşanan çatışmalarla Türkiye'deki Kürt müzakereleri arasında nasıl bir ilişki var?

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) savaşçılarının, Türkiye’de tutuklu PKK lideri Abdullah Öcalan'ın posterini taşıdığı bir toplantı (Arşiv_Reuters)
Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke'de, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) savaşçılarının, Türkiye’de tutuklu PKK lideri Abdullah Öcalan'ın posterini taşıdığı bir toplantı (Arşiv_Reuters)

Ömer Önhon

Ocak ayının ilk haftasında Suriye ordusunun Halep'te Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) karşı başlattığı askeri operasyon, Suriye'deki siyasi ve güvenlik sahnesini değiştirdi ve ülkenin haritasını yeniden çizdi. SDG, Halep, Deyrizor ve Rakka'dan çıkarıldı ve Haseke şehrinin bir bölümünde sıkışarak kuşatıldı. Suriye ordusu çok az istisna dışında, Tişrin ve Tabka barajlarını, sınır kapılarını ve petrol sahalarını ele geçirdi.

Bir yıl önce 10 Mart mutabakatını imzalayan ancak uygulamayı reddeden SDG, 18 Ocak'ta “ateşkes ve tam entegrasyon anlaşmasını” imzalamaya zorlandı. 20 Ocak'ta Şam'da Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile Mazlum Abdi arasında yapılan görüşmenin ardından dört günlük ateşkes ilan edildi. Ateşkes büyük ölçüde devam ediyor, ancak Suriye ordusu ile SDG arasında bazı bölgelerde çatışmalar sürüyor.

SDG şu anda bu görüşmede sunulan önerileri değerlendiriyor ve iki gün içinde yanıtını açıklayacak. Eğer SDG anlaşmanın tüm şartlarını reddederse, çatışmalar yeniden başlayacak ve bu da hükümet güçleri arasında ağır kayıplara neden olacak ve Kürtlerin yaşadığı komşu ülkeler için sonuçları olacak. Ancak nihayetinde SDG yenilgiye uğrayacak.

Süregelen şüphelere rağmen, SDG büyük olasılıkla olumlu bir yanıt verecek. Kalıcı barışın sağlanması, anlaşmanın ne ölçüde uygulanacağına bağlı olacak.

Suriye'deki gelişmeleri, Ortadoğu'nun yeniden şekillenmesi bağlamında da ele almalıyız. Başta Türkiye, ABD, İsrail ve Körfez ülkeleri olmak üzere dış aktörlerin etkisi, ABD'nin kilit rolüyle birlikte, Suriye'nin geleceğini belirlemede iç dinamikler kadar önemli.

Nitekim İsrail, işgalini tüm Golan Tepeleri'ni kapsayacak şekilde genişleterek, Suriye'nin güneyinde fiilen silahsızlandırılmış bir bölge ilan etti ve Dürziler üzerindeki etkisiyle bu bölgedeki gelişmeleri yönetiyor. Son çatışmalar sırasında sessiz kaldı ve en azından şimdilik Suriye'deki askeri operasyonlarını durdurdu.

İsrail'in sessizliği, Paris'te ABD himayesindeki Suriye görüşmeleriyle ilişkilendirilebilir, nitekim iki ülke ortak bir koordinasyon ve iletişim mekanizması kurma konusunda anlaşmaya vardı ve bu anlaşmanın meyve vermeye başladığı açıkça görülüyor. Bu İsrail tutumu, Şara hükümeti ve Türkiye'nin Suriye'deki varlığına ilişkin endişelerinin giderildiği şeklinde de yorumlanabilir.

Ancak en önemli değişim, ABD'nin Suriye'deki güvenlik ortaklarına yönelik tercihlerinde yaşanan değişimdir. ABD, SDG yerine Suriye ordusu ve Türkiye ile ittifak kurdu. Birkaç gün önce, ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Büyükelçi Tom Barrack, sosyal medyada ABD’nin halihazırda SDG’ye nasıl baktığını açıklayan, bir yol haritası ve Suriyeli Kürtlere yönelik çağrı içeren bir açıklama yayınladı.

ABD Merkez Komutanlığı'nın Suriye hükümetiyle koordineli olarak 7 bin DEAŞ tutuklusunun Suriye'den Irak'a nakledildiğini duyurması, ABD tarafından çok taraflı diplomatik çabalar yürütüldüğünü gösteriyor

Büyükelçi Barrack, Suriye hükümetinin DEAŞ’a karşı kurulan uluslararası koalisyona katılmasıyla durumun temelden değiştiğini belirtti. Sonuç olarak, “SDG'nin sahada birincil DEAŞ karşıtı güç olarak asıl amacı büyük ölçüde sona ermiştir” dedi.

Tom Barrack şunu da söyledi: “Yeni Suriye devletine entegrasyon, Kürtlere tam vatandaşlık hakları, Suriye'nin ayrılmaz bir parçası olarak tanınma, Kürt dili ve kültürünün anayasa ile korunması ve yönetime katılım imkânı sağladığı için şimdi Kürtlerin önünde eşsiz bir fırsat bulunmaktadır.” Bunu, “SDG'nin iç savaşın kaosu içinde sahip olduğu kısmi özerklikten çok daha fazlası” olarak da tanımladı.

Başkan Donald Trump da kendine özgü üslubuyla yeni ABD politikasına doğrudan değinerek, Kürtleri sevdiğini ve koruduğunu ve şimdi Suriye hükümetiyle güvenlik konularında birlikte çalıştığını söyledi.

ABD Merkez Komutanlığı'nın, Şara ile koordineli olarak 7 bin DEAŞ tutuklusunun Suriye'den Irak'a nakledildiğini duyurması, ABD tarafından son derece etkili çok taraflı diplomatik çabaların yürütüldüğünü gösteriyor.

dsvfgbhy
: 10 Mart'ta Şam'da mutabakatı imzalayan Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ve SDG lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

SDG’nin birçok yanlış hesap yaptığına; en önemlisi kendi gücünü abarttığına ve Suriye ordusunun gücünü hafife aldığına şüphe yok. 10 Mart mutabakatının uygulanması konusunda Şam ile yapılan müzakerelerdeki sert tutumları ve sahadaki pervasız eylemleri, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere herkesi hayal kırıklığına uğrattı. Belki en ciddi hatalarından biri de Türkiye'nin endişelerini ve taleplerini görmezden gelmesiydi.

Suriye Demokratik Güçleri (SDG), Halk Koruma Birlikleri (YPG) ve Kürdistan İşçi Partisi (PKK) saflarında görüş ayrılıkları da ortaya çıktı; Mazlum Abdi daha pragmatik, uzlaşmaya açık ve ABD'yi dinlemeye daha meyilli gibi görünüyor.

Bu arada, Kandil Dağı'ndaki PKK kadrolarının etkisi altındaki gruplar ise mücadeleye devam etme yönünde sert bir tutum benimsedi. Tutuklu PKK lideri Abdullah Öcalan, Suriye'deki olayları Türkiye'deki barış sürecini baltalama girişimi olarak nitelendirerek, Kandil'in talimatlarını görmezden geldiğini söyledi.

SDG’nin, özellikle kendi gücünü abartarak ve Suriye ordusunun gücünü hafife alarak birçok yanlış hesap yaptığına kuşku yok

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, partisinin haftalık toplantısında yaptığı konuşmada, mücadelenin Kürtlere karşı değil, PKK'ya karşı olduğunu vurguladı.

Kürt dünyasının en saygın lideri Mesud Barzani'nin şu sözleri ise en şaşırtıcı açıklama oldu: “PKK, Kürtler için bir yük haline geldi.”

Türkiye'nin öncelikli amacı, PKK'yı kendi sınırları içinde, Suriye'de ve her yerde ortadan kaldırmaktır. Türkiye'deki Kürtlerle devam eden müzakerelerde bulunan Türkler, Suriye'deki gelişmelerin bu süreci rayından çıkarmasından veya olumsuz bir emsal teşkil etmesinden endişe duyuyorlar.

Son iki veya üç haftada üzerinde anlaşmaya varılan veya tek taraflı olarak yayınlanan belgelerin çoğu, uygulama sırasında yoruma açık olabilecek son derece hassas maddeler ve konular içeriyor. Örneğin, entegrasyon anlaşmasının 4. maddesi “Kürt bölgelerinin özel statüsünün dikkate alınması”ndan bahsediyor.

cdfrgt
SDG’nin kadın savaşçıları, Suriye'nin doğusundaki Deyrizor şehrinde bulunan el-Ömer petrol sahasında düzenlenen askerî geçit töreninde, 23 Mart 2021 (AFP)

Bu sebeple, Suriye hükümetinin, geçen hafta Suriye Cumhurbaşkanı tarafından imzalanan 13 numaralı Kararnamede belirtildiği gibi, Kürtlerin kültürel ve dilsel haklarını kullanmalarına olanak tanıyan bir düzenleme oluşturması gerekecek. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre mevcut koşullar altında nasıl bir formüle ulaşılabileceği henüz belli değil. Zira en büyük Kürt nüfusuna sahip Haseke şehrinde bile Kürtler toplam nüfusun sadece yaklaşık yüzde 30'unu oluşturuyor.

Bir diğer önemli sınav ise Dürzi ve Alevilerin Kürtlerle yapılan anlaşmaya vereceği tepkidir. Kürtlere tanınan ayrıcalıkların kendilerine de tanınmasını talep etmeleri muhtemel görünüyor. Ayrıca, bu ayrıcalıkların yeni anayasaya nasıl dahil edileceği de ele alınması gereken kritik bir konu.

Önemli gerilemelere ve yenilgilere rağmen, SDG'nin hâlâ var olduğunu ve tamamen ortadan kaybolmadığını belirtmekte fayda var.

Washington, bu aşamada DEAŞ'a karşı mücadelede müttefik olarak Suriye’nin ve Erdoğan ile ortaklığın yanında yer alsa da SDG'yi gelecekte olası kullanımlar için yedek bir güç olarak muhafaza etmeye istekli olmaya devam edecektir.

Suriye Kürtlerine özel haklar tanıyan ve SDG birliklerini -entegrasyonun bireysel bazda olacağı belirtilse de- Suriye ordusuna entegre eden bir anlaşmanın imzalanmasına arabuluculuk yapmak, mevcut yapıyı meşrulaştırmak ve geliştirmek, dolayısıyla onu korumak olarak görülebilir.

İşler sorunsuz ilerlerse, barış hâkim olacak ve Suriye hükümeti dikkatini ülkeyi yeniden inşa etmeye, geçiş döneminde ilerlemesini sağlayacak bir siyasi sistem kurmaya ve çok ihtiyaç duyulan yabancı yatırımı çekmeye odaklayabilecektir.

Bunun alternatifi ise karanlık gölgesi tüm tarafların üzerine düşecek daha fazla acı ve yıkımdır.


Irak parlamentosu cumhurbaşkanı seçimi oturumunu erteledi

Irak Temsilciler Meclisi Başkanı Heybet el-Halbusi (INA)
Irak Temsilciler Meclisi Başkanı Heybet el-Halbusi (INA)
TT

Irak parlamentosu cumhurbaşkanı seçimi oturumunu erteledi

Irak Temsilciler Meclisi Başkanı Heybet el-Halbusi (INA)
Irak Temsilciler Meclisi Başkanı Heybet el-Halbusi (INA)

Irak parlamentosu, cumhurbaşkanlığı seçimi için yapılması planlanan oturumu erteledi. Bu karar, Irak Temsilciler Meclisi Başkanı Heybet el-Halbusi’nin Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Kürdistan Yurtseverler Birliği’nden (KYB) gelen ‘oturumun ertelenmesine’ yönelik talebi almasının ardından alındı.

Temsilciler Meclisi Başkanlığı Basın Ofisi, Irak resmi haber ajansı INA’ya yaptığı açıklamada, Halbusi’nin 27 Ocak Salı günü gerçekleşmesi planlanan ve cumhurbaşkanının seçilmesi için düzenlenen oturumun ertelenmesi talebini aldığını bildirdi. Açıklamada, erteleme talebinin iki parti arasında daha fazla görüşme ve anlaşma sağlanması amacıyla yapıldığı ifade edildi.

Cumhurbaşkanlığı için aday olan 19 kişi, Irak Anayasası’na uygun şekilde adaylık şartlarını yerine getirdikten sonra hem Irak Temsilciler Meclisi hem de Federal Yüksek Mahkeme’den onay aldı.

Adaylar arasındaki yarış, özellikle iki isim üzerinde yoğunlaşıyor: KDP adayı Fuad Hüseyin ve KYB adayı Nizar Amidi.

Diğer yandan Şii Koordinasyon Çerçevesi dün KDP ve KYB heyetlerini ayrı ayrı toplantıya çağırdı. Toplantının amacı, heyetlerin görüşlerini tartışmak ve cumhurbaşkanlığı seçimini anayasal süresi içinde gerçekleştirecek bir anlaşmaya varılmasını sağlamaktı; böylece anayasal takvim ve ulusal yükümlülükler de korunacaktı.

Iraklı siyasi kaynaklara göre, KDP lideri Mesud Barzani ve KYB lideri Bafel Talabani’nin, Kürt bileşeni için yüksek makamların dağıtımı mekanizmasına uygun olarak tek bir uzlaşı adayı belirleme konusunda anlaşamadıkları bildirildi. Bu nedenle her iki partinin adayı, doğrudan oylama yoluyla parlamentoda birbirleriyle yarışacak.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, tüm Kürt partileri ve parlamentodaki bloklar arasında bir uzlaşı sağlanamaması nedeniyle cumhurbaşkanlığı adayının seçimi sürecinin birçok engelle karşılaşacağını belirtti. Diğer bir zorluk ise parlamentodaki diğer blokların hangi adayı destekleyecekleri konusunda kararsız olması. Bu durum, özellikle toplam 329 milletvekilinin üçte ikisinin sağlanması gereken parlamentoda oturum açılması gerektiğinden, seçim sürecinin uzamasına yol açabilir.