İran-İsrail, "Gölge Savaşı" şiddetleniyor... İki ülke 1979'dan beri ilk defa sıcak çatışmaya bu kadar yakın

(Reuters- AFP)
(Reuters- AFP)
TT

İran-İsrail, "Gölge Savaşı" şiddetleniyor... İki ülke 1979'dan beri ilk defa sıcak çatışmaya bu kadar yakın

(Reuters- AFP)
(Reuters- AFP)

İran ve İsrail, gergin ilişkiler içinde olan iki ülke.
Ancak bu gerginlik hiç olmadığı kadar artmış durumda.
İsrail, uzun zamandan beri Suriye içinde bulunan İran güçlerini vuruyor.
İran da özellikle geçmiş yıllarda finanse ettiği Filistinli gruplar ve Hizbullah aracılığıyla İsrail'e yönelik saldırıları destekliyor.
Ancak son dönemlerde karşılıklı saldırıların daha direkt yapıldığı, çeşitlendiği ve geniş coğrafyaya yayıldığı görülüyor.
Hatta artık İran içindeki bazı saldırıların bizzat İsrail tarafından yapıldığı öne sürülüyor.
Örneğin 27 Kasım 2020 tarihinde İran'ın nükleer ve füze programının en önde gelen isimlerinden olan Savunma Bakan Yardımcısı Muhsin Fahrizade ülkesinde uğradığı silahlı bir suikast sonucu öldürüldü.
İranlı yetkililer, bu saldırıdan İsrail gizli servisi Mossad'ı sorumlu tuttu.
Yine İran'ın savunma sanayisinde veya nükleer projelerinin geliştirilmesinde görev alan başka uzmanlar da geçmiş yıllarda benzer suikastlar sonucu hayatını yitirmiş, Tahran yönetimi bu saldırılardan da Mossad'ı suçlamıştı.
Ancak yaşanan yeni gelişmeler iki ülke arasındaki gizli savaşın artık denizlere de yayıldığını gösterdi.

Gemilere karşılıklı saldırılar
İlk olarak İsrail'in bir süreden beri Suriye'ye yük götüren İran tankerlerine farklı tarihlerde Akdeniz'de saldırı düzenlediği ve en az 12 İran tankerinin batırılmayacak şekilde vurulduğu öne sürüldü.
Bu iddia Umman Körfezi'nde bir İsrail gemisine saldırı düzenlenmesinin ardından ortaya atıldı.
İran'ın bu saldırılara misilleme amacıyla İsrail gemisine saldırdığı iddia edildi.
Derken yine geçen günlerde Kızıldeniz'de bir İran gemisi daha saldırıya uğradı.

İran, Natanz Nükleer Tesisi'ndeki patlamadan İsrail'i sorumlu tuttu
Aynı günlerde İran'ın Natanz Nükleer Tesisi'nde bir patlama meydana geldi.
İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, saldırıdan İsrail'i sorumlu tuttu ve intikam alacaklarını söyledi.
Zarif, tesiste büyük hasar olmadığını da öne sürdü.
İsrail'den yapılan dolaylı açıklamalarda saldırı üstlenildi ancak patlamanın bir bombadan değil, siber saldırıdan kaynaklandığı ve tesise ciddi zarar verdirilerek, dokuz ay süreyle yeni uranyum zenginleştirilemeyecek hale getirildiği iddia edildi.
Aynı tesisin geçen yıl da bir siber saldırıya uğradığı biliniyor.

Erbil'de Mossad üssü vuruldu iddiası
Bu olaydan hemen sonra bu sefer de önce Birleşik Arap Emirlikleri açıklarında bir İsrail gemisi vuruldu.
Devamında da Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin başkenti Erbil'de Mossad'a ait olduğu öne sürülen bir üsse İran yanlısı olduğu ve adı duyulmamış bir grup tarafından saldırı düzenlendiği ve ölenlerin olduğu gündeme getirildi. 
IKBY'li yetkililer ise Erbil'de Mossad üssü olmadığını, böyle bir olayın yaşanmadığını söylerken, İran yanlısı kaynaklar iddialarında ısrarlı.

"Süreç küçük çaplı da olsa bir savaş ihtimalini barındırıyor"
Peki bu tür olaylar daha ne kadar devam edebilir? İki ülke arasında sıcak savaş riski var mı?
Bu soruları ilk olarak İran uzmanları Savash Porgham ile Arif Keskin'e yönelttik.
Porgham, iki ülkenin uzun süreden beri Suriye'da örtülü savaştığını belirtti. Porgham'a göre iki ülke arasındaki bu durum "Gölge Savaşı".
Porgham, devam eden "Gölge Savaş"ta İsrail'in bir süreden beri farklı bir şey yaparak direkt İran içinde operasyonlar düzenlemeye başladığını söyledi. Porgham, "İsrail ve İran, 1979'daki İslam devriminden bu yana sıcak savaşa en yakın noktada" dedi.
Keskin ise son durumu "1979'dan günümüze kadar baktığımızda İran ve İsrail ilişkilerinin en tehlikeli, öngörülemez sürece girdiğini düşünüyorum. Bu süreç küçük çaplı da olsa bir savaş ihtimalini barındırıyor" diye özetledi.

"İran, İsrail saldırılarına karşı koyamıyor"
Her iki uzmanın da dikkati çektiği bir noktada İran'ın zafiyeti ve İsrail'in İran içerisindeki etkinliği.
Porgham, yaşanan son olayların İran'ın istihbaratı ve güvenlik birimleri içerisinde çok önemli bir gediğin açıldığını gösterdiğini öne sürdü.
Porgham, İran'ın nükleer programına dair gizli belgelerin bile İsrail tarafından ele geçirilip, Netanyahu tarafından televizyonlarda gösterildiğini hatırlatarak şöyle devam etti:
"İran, inanılmaz biçimde kendi içinde İsrail'in saldırılarına karşı koyamıyor. İsrail, İran'ın en korunaklı yerlerinde operasyon yapabiliyor. Bakıldığında İran'ın İsrail karşısında bir altta kalmışlığı görünüyor."

"İsrail, İran'a istihbari olarak nüfuz etti"
Keskin ise son gelişmelerin İsrail'in ciddi şekilde İran'a istihbari olarak nüfuz ettiğini ve bunun İran'ın nükleer çalışmalarına, istihbarat birimlerine hatta askeri alanlarına kadar uzandığını öne sürerek, şunları söyledi:
"Neredeyse İran'ı felç etmiş durumda. Son dönemlerde İran devlet yetkilileri de bunu itiraf ediyor. İran Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı İshak Cihangiri, demecinde ‘Açıkça söylüyorum güvenlik olarak inanılmaz açığımız var' dedi. Yine Devrim Muhafızları eski komutanı Muhsin Rızai, her alanda casusluk yapıldığını söyleyerek yabancı istihbarat servislerinin İran'da güvenlik bürokrasisindeki nüfuzunu bir nevi itiraf etti."

"İran, intikam alacağız diyor ama yaptığı bir şey de yok"
İsrail'in eylemlerine karşın İran'ın ciddi bir karşılık veremediğini de öne süren Keskin, iddialarını şöyle sürdürdü:
"İran sürekli intikam alacağız diyor ama yaptığı bir şey de yok. İran'ın acizliği ülke içinde yönetimin meşruluğunu da tartışma konusu yapıyor. İçeride dayılanıyorsunuz ama İsrail'e bir şey yapamıyorsunuz deniyor. Devletin kendini koruyamadığı düşüncesi gelişiyor."

"İsrail, ABD'nin İran'la anlaşmasını istemiyor"
Gerek Porgham gerekse Keskin, İran ve İsrail arasında gerilimin yükselmesinin Biden yönetiminin İran'la yeniden nükleer görüşmelere başlama niyetinden kaynaklandığını iddia ederek, İran ile ABD arasında varılacak bir mutabakatın İran'ı güçlendireceğinden endişe eden İsrail'in bunun önüne geçmek için elinden geleni yapacağını deklere ettiğini hatırlattılar.
Porgham, İran'ın nükleer programına yönelik müzakerelerin Viyana'da başladığını hatırlatarak, bu müzakerelerde ilerleme sağlandıkça İsrail ile İran'ın gölge savaşının daha fazla sertleştiğini öne sürdü.

"Sıcak çatışmaya hiç bu kadar yakın olmadılar"
Savaş ihtimalinin güçlenmesine karşın bunun gerçekleşmesinin de kolay olmadığını söyleyen Porgham, sözlerini şöyle sürdürdü:
"İran askeri gücü İsrail teknolojisiyle açık bir savaşta boy ölçüşemez ama İran'da bağlı örgütler üzerinden Lübnan'da ve Körfez'de İsrail gemilerine karşı asimetrik savaş yürütebilir. Sıcak çatışma riski var ve 42 yıldır sıcak çatışmaya hiçbir bu kadar yakın olmadılar. Endişeyle takip ediyorum."

"İsrail, nükleer görüşmelerin masasının çerçevesini belirleyecek noktada"
Son olayların ardından İran ve İsrail'in daha sert karşı karşıya geleceğinin görüldüğünü belirten Keskin ise uğradığı saldırıların İran devletini imajını korumak için bir şeyler yapmaya zorladığını belirterek, İran'ın içinde olduğu karmaşayı şöyle anlattı:
"İran nükleer dosyasının bundan sonra nereye evrileceğine sadece ABD ve İran görüşmeleri açısından bakmakta yanlış. Şu an itibariyle İsrail masada olmasa da yaptıklarıyla masanın çerçevesini belirleyecek noktaya gelmiştir. Muhsin Fahrizade öldürüldüğünde İran ek protokolden çıktı. Natanz tesisine saldırının ardından şimdi de yüzde 60 uranyum zenginleştirmeye başladık denildi. Her ikisi de İsrail operasyonlarına tepki olarak yapıldı. Bunlar da İsrail eylemlerinin İran'ın görüşmelerini etkileyecek noktada olduğunu gösteriyor."

Kasım Süleymani'nin öldürülmesi İran'ın operasyon gücünü azalttı mı?
Her iki uzmana da Kasım Süleymani'nin öldürülmesinin ardından İran'ın dış operasyon gücünün azalıp azalmadığını, sorduk.
Porgham, Süleymani'nin önemine değindikten sonra İran'ın operasyonel gücünün Kasım Süleymani öncesi ve sonrasında çok önemli değişimler gösterdiğinin söylenebileceğini belirtti.

İran'ın kaygısı ABD'nin işe karışması
Buna karşılık Keskin, İran'ın karşılık verememesinin Kasım Süleymani'nin olmamasından kaynaklanmadığını öne sürerek, "İran karşılık verirse İsrail'in daha sert karşılık vereceğini biliyor. İsrail'in kendisini karşılıklı misillemelere sokarak olayı büyüterek bu şekilde ABD'yi de işin içine çekmeye çalıştığından çekiniyor ve korkuyor" iddiasında bulundu.

"İran şimdilik Hizbullah kartına oynamayacak"
Keskin ayrıca İran'ın Hizbullah kartını oynamak içinde henüz erken olduğunu düşündüğünü belirterek, "İran zamanından önce bir hareket yapmak istemiyor. Tansiyon yükselirse İsrail – Hizbullah çatışması olabilir ama İran bunun için erken olduğunu düşünüyor" dedi.

İsrail, İran'ı Suriye'de Rusya'nın onayıyla mı vuruyor?
İsrail'de yaşayan gazeteci Rafael Sadi ise İran rejiminin İsrail'i yok etmeyi, denize dökmeyi hedeflediğini dile getirdiğini hatırlatarak bundan dolayı İran'a karşı yürütülen mücadele kapsamında Suriye içindeki İran hedeflerinin vurulduğunu belirtti.
Sadi, Suriye'deki İran hedeflerinin vurulmasının Rusya ile İsrail arasında varılan mutabakat kapsamında olduğunu ve Rusya'nın İsrail uçaklarına engellemede bulunmadığını öne sürdü.

İran gemisi İsrail kıyılarına bilerek petrol sızdırdı iddiası
İran'ın nükleer projesinin iddia ettiği gibi barışçıl hedefler içermediğini de öne süren Sadi, "Nükleer enerji veya silah sahibi hiçbir ülkenin ağzından bir diğerini imha edeceği ifadelerini duymuş değiliz. Halbuki İran İsrail'i atom bombası atarak yok etmekten söz eden ilk ülkedir" şeklinde konuştu.
İran'ın İsrail gemilerine yönelik saldırılar düzenlediğini aktaran Sadi, hatta bir Suriye'ye kaçak petrol taşıyan bir İran tankerinin İsrail kıyılarına petrol sızdırarak bilerek çevre kirliliği yarattığını iddia etti.

"İsrail'in tutumu Biden'ın İran politikasından bağımsız"
Sadi, İsrail ve İran arasında gerilen ilişkilerde Biden yönetiminin İran'la görüşme konusundaki tutumundan bağımsız olduğu görüşünde.
Sadi, İsrail'in Biden yönetiminin alacağı kararların kendi bilecekleri bir iş olduğunu söylediğini ancak güvenliklerini kimseye bırakmayacaklarını ve gerekirse kendi göbeklerini kendilerinin keseceğini deklere ettiğini de hatırlatarak şöyle devam etti:

"İsrail, nükleer santrale sabotajı kerhen de olsa kabullendi"
"Bunun sonucunda da İran Natanz  nükleer santralinde uranyum zenginleştirmeye başlanacağı haberi ile  her nasıl olduysa  santralin elektrikleri kesilivermiş ve trafosu patlamıştır. Hasar ifade edildiği kadarı ile 9 aylık bir gecikmeye sebebiyet vermiştir. İsrail şimdiye kadar ki politikaları gereğince bu tür eylemlerinde sessiz kalmayı yeğlemiş ve sorumluluk almamıştır. İlk kez bu olayda  yarım ağızla olsa bile ki öncelikle yabancı istihbarat kurumlarının ifadesine göre ibaresi ile haber İsrail basınında da yer almış hatta aynı  gün Başbakan Netanyahu, ordu mensupları ile bulunduğu şehitleri anma töreni arifesinde kendilerini kutlamış ve İsrail'in vatanı koruması için daima görevde oldukları için bu  eylemi de  kerhen kabullenmiştir."

"ABD'lilere siz olmasanız da biz devam edeceğiz mesajı verildi"
Sadi, bu kabullenmenin arkasında  sadece İran'a verilen bir mesaj olmadığını belirterek, "Aynı  zamanda Amerikalılara da siz bu işin içinde yanımızda olmazsanız bile biz gerekeni yapmaya devam edeceğiz denmekteydi. Hoş kaldı ki bu elektrik kesintisi Amerikalıların da az hoşuna gitmemiş değildi" ifadelerini kullandı.

"İran'ın en endişe ettiği sözcük Mossad"
İsrail'in yıllardır İran'a karşı sadece psikolojik değil aynı zamanda stratejik ve askeri bir üstünlük konumunda olduğunu öne süren Sadi, "Kimin ne dediği çok önemli değildir. Durum budur ve İranlıların en fazla endişe duydukları sözcük Mossad istihbarat kurumudur" iddiasında bulundu.

"Topyekün savaşa dönüşmeyecek"
Sadi, buna karşın karşılıklı çatışmalar asla bir topyekün savaşa dönüşmeyeceğini çünkü böyle bir savaşın her iki ülke açısından fazlasıyla pahalı ve gereksiz olduğunu ayrıca iki ülke halkları arasında da bir düşmanlık bulunmadığını vurguladı.

Independent Türkçe



Kartları yeniden karıştırmak: Tahran kuşatmayı kırmak için nasıl Husileri kullanıyor?

İran-Husi gerilimi, çok cepheli bir baskı stratejisine daha yakın (AFP)
İran-Husi gerilimi, çok cepheli bir baskı stratejisine daha yakın (AFP)
TT

Kartları yeniden karıştırmak: Tahran kuşatmayı kırmak için nasıl Husileri kullanıyor?

İran-Husi gerilimi, çok cepheli bir baskı stratejisine daha yakın (AFP)
İran-Husi gerilimi, çok cepheli bir baskı stratejisine daha yakın (AFP)

Hüda Rauf

İran ne zaman müzakerelere zemin hazırlıyor? Ve Tahran'ın müzakere etmek istediğinde sergilediği davranışı nasıl anlamalıyız? İran, müzakere etmek istediğinde tarihsel olarak iki yaklaşım kullanmıştır ve Hürmüz Boğazı'ndaki mevcut gerilime, bu iki yaklaşımın etkinleştirilmesi damga vurmaktadır. Buna ek olarak, şu anda Yemen'deki Husiler aracılığıyla kartları yeniden karıştırma stratejisi uyguluyor; duruma, maliyetlere ve faydalara bağlı olarak bir kartı oynarken diğerini yedekte tutuyor.

İslamabad Mutabakatı'na dönüş yolu

Washington ve Tahran arasındaki mevcut durum, özellikle Hürmüz Boğazı çevresindeki İran operasyonlarının tırmanması ve deniz trafiğine yönelik kısıtlamaların sıkılaştırılmasıyla birlikte, Kızıldeniz ve Babu’l Mendeb'de Husilerin tansiyonu yükseltmesiyle paralel olarak, açık bir çatışmaya doğru yeniden ilerliyor gibi görünüyor. Benzer şekilde, İran'ın söylemi de daha saldırgan görünüyor; operasyonlar Amerikan saldırılarına karşılık vermekle yetinmekten, Amerikan askeri varlığına ve çıkarlarına doğrudan bedel ödetmeye yönelik çabalara doğru kayıyor.

Ancak, bu gerilimi İran'ın diplomasiye kapıyı kapattığına dair bir kanıt olarak yorumlamak erken olabilir. İran davranışındaki en önemli değişiklik, müzakerelerden vazgeçmekle değil, müzakere sürecinde askeri gücün rolündeki değişiklikle bağlantılı. İran artık, müzakerelere kesin bir alternatif olarak değil, Washington'un hesaplarını değiştirecek araçlar olarak, güç kullanmaya ve nakliye ve enerji yollarına baskı uygulamaya daha hazır görünüyor. Başka bir deyişle, şahit olduğumuz şey, İran'ın baskıya karşılık verme politikasından, bu baskının devam etmesinin bedelini ödetme politikasına geçiş yapma girişimi olabilir.

Savunmadan saldırıya: Operasyonel bir değişim

Son gelişmeler, İran'ın çatışmayı yönetme yaklaşımında operasyonel bir değişime işaret ediyor. Amerikan saldırılarını absorbe etmek ve sınırlı bir şekilde karşılık vermekle yetinmek yerine, risk alma ve Amerikan gücüyle ilişkili çıkarları hedef alma konusunda daha fazla istekli olduğuna dair işaretler var; Körfez'deki seyrüseferle ilgili tehditler de buna dahil. İran'ın Hürmüz Boğazı dışında deniz yasak bölgesi deklare etmesi ve önceden koordinasyon olmadan bu bölgeye giren gemilerin İran denizcilik, sigorta ve destek hizmetlerine erişimini engelleme tehdidi bunu yansıtıyordu. Bazı İran çevrelerinin çatışmanın yeni bir risk seviyesine giriş yaptığının göstergesi olarak değerlendirdiği bir ABD savaş gemisine ateş açılması da bu gelişmeyle bağlantılıydı. Bu dönüşüm önemli çünkü İran'ın çatışmanın kendi topraklarıyla sınırlı kalmasını istemediğini ortaya koyuyor. Amerika Birleşik Devletleri, İran ekonomisini felç etmek için yaptırımlar, ambargolar ve petrol ihracatına baskı uygularken, Tahran da çatışmanın maliyetinin bir kısmını, İran çıkarlarının küresel enerji ve ticaret akışlarıyla kesiştiği denizcilik alanına kaydırmaya çalışıyor.

Temel sorun: Ekonomik boğma

İslamabad Mutabakat Zaptı'nın çöküşünden ve İran-ABD ilişkilerinin çıkmaza girmesinden bu yana, Washington, hedefli askeri operasyonların yanı sıra, giderek artan bir şekilde ekonomik baskı taktiklerine başvuruyor. Bilhassa Scott Bessent liderliğindeki baskı girişimiyle birlikte ABD Hazine Bakanlığı, çatışmanın yönetiminin ayrılmaz bir parçası haline geldi. Tahran için sorun sadece askeri saldırılarda değil, aynı zamanda ekonomik yaptırımlar ve petrol ambargolarının birleştirilmesinde, İran ticaretine baskı yapılmasında ve İran'ın gelirlerini geri kazanabilmesine getirilen kısıtlamalarda yatıyor. Bu nedenle, mevcut durumun devam etmesi, İran açısından kümülatif ekonomik ve askeri tükenme ve kan kaybı anlamına geliyor. İran'ın operasyonel doktrinindeki değişimin açıklaması bu olabilir. Washington, ekonomik baskının nihayetinde Tahran'ı taviz vermeye ve daha zayıf bir durumda müzakere masasına dönmeye zorlayacağına inanıyorsa, İran denklemi tersine çevirmeye ve baskıyı sürdürmeyi ABD için maliyetli hale getirmeye çalışıyor.

Peki, Husiler neden denklemin bir parçası?

Kızıldeniz ve Babu’l Mendeb'deki gelişmeler, İran-ABD çatışmasından ayrı düşünülemez. Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilimlerin artmasıyla birlikte, Kızıldeniz, özellikle bazı ülkelerin Körfez ile ilişkili risklerden kaçınmaya çalışmasıyla, enerji ve ticaret için giderek daha hayati önemde bir su koridoruna dönüştü. Bu nedenle, tehditleri Babu’l Mendeb'e doğru genişletmek, ekonomik baskının kapsamını genişletmek anlamına geliyor. Nitekim son aylarda Husiler gerilimi artırmaya başladı ve bu da Kızıldeniz'i çatışmanın ilave cephesi haline getirme tehdidi oluşturarak, baskıyı iki stratejik nokta arasında dağıtıyor: Körfez'deki Hürmüz ve Kızıldeniz'deki Babu’l Mendeb.

Bu, sadece çatışmanın askeri olarak tırmandırılması değil, daha geniş bir ekonomik denklemi şekillendirme çabasıdır. Seyrüsefere yönelik tehdit ne kadar genişlerse, sigorta, ulaşım ve enerji maliyetleri de o kadar artar; bu da savaşın ve ablukanın devamını küresel ekonomi ve bölge için daha maliyetli hale getirir. Bu açıdan bakıldığında, Husilerin gerilimi artırması Yemen arenasının ötesine uzanan bir amaca hizmet ediyor olabilir. Washington'un İran'ı boğmaya çalıştığı ekonomik ortam üzerindeki baskı artarken, İran ve Husilerin gerilimi tırmandırması birbirinden ayrı bir dizi operasyondan ziyade çok cepheli bir baskı stratejisine benziyor. İran'ın bölgedeki milisleri nasıl pazarlık kozu olarak kullandığını, kendi krizleri yoğunlaştığında onları harekete geçirerek, Arap devletlerinin çıkarlarına karşı nasıl kullandığını gösteriyor.

Celili ve Hudeybiye Antlaşması

Gerilimdeki bu artışla birlikte, İran'ın müzakereler konusundaki en sert tutumunu sergileyen isimlerden biri olan Said Celili'nin açıklaması dikkat çekici bir önem kazanıyor. Müzakereleri her zaman tehlikeli bir yol olarak gören Celili, yakın zamanda “Hudeybiye Antlaşması”ndan ve ülkenin üzerindeki savaş gölgesini sonsuza dek ortadan kaldırabilecek bir girişimden bahsetti. Açıklamasının önemi, en sert söylemler içinde bile, hedefe ulaşmanın aynı şekilde çatışmaya devam etmeyi gerektirmediği ve araçları değiştirmenin amaçtan vazgeçmek anlamına gelmediği fikrinin belirmeye başladığını göstermesinde yatıyor. Hudeybiye Antlaşması'nın kendisi de çatışma bağlamında ortaya çıkmış olsa da daha geniş siyasi hedeflere ulaşmak için bir araçtan diğerine geçişi temsil ediyordu. Dolayısıyla burada soru şu: İran, savaşın artan maliyetleri ve ekonomik baskı gölgesinde müzakerelere nasıl zemin hazırlıyor?

Daha önceki İran söylemlerinde, çelişkili tercihleri ​​haklı çıkarmak için çeşitli aşamalarda tarihsel semboller kullanılmıştır. Örneğin, İran eski Dini Lideri Ali Hamaney, siyasi ortamı nükleer müzakereleri kabul etmeye hazırlamak amacıyla Hasan bin Ali örneğini kullanırken, Hüseyin örneği ise direnişin devamı için iç desteği seferber etmek amacıyla kullanılmıştı. Bu nedenle, özellikle bu aşamada Celili gibi bir figürün Hudeybiye Antlaşması'na atıfta bulunması, İran'ın iç söylemini yavaş yavaş uzlaşma fikrine hazırladığına, İslamabad Mutabakatı'na asgari temel olarak sıkı sıkıya tutunduğuna işaret ediyor olabilir. Trump ise yeni bir anlaşma istiyor ve savaşı sona erdirmek, Hürmüz Boğazı'nı yeniden açmak için bir çerçeve oluşturan, sonraki müzakerelere zemin hazırlayan, ekonomik ve petrol düzenlemeleri içeren bir önceki mutabakata geri dönmek istemiyor. Zira özellikle uygulamada Hürmüz Boğazı'ndaki deniz koridoru ve petrol yaptırımları konusundaki anlaşmazlıklar, mutabakatın kademeli olarak çökmesine neden oldu.

Boğulmaktan kurtulmanın bir yolu olarak gerilimi tırmandırmak

İran askeri olarak tansiyonu yükseltmeye devam ediyor, ancak aynı zamanda inisiyatif ve uzlaşma fikrine kapı açan siyasi söylemler üretiyor. Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü sıkılaştırıyor, ancak önceki müzakere çerçevesine sıkıca tutunuyor, Yemen, Irak ve Lübnan'daki müttefikleri aracılığıyla baskı araçlarını kullanıyor, aynı zamanda seyrüseferi sürekli olarak kesintiye uğramasının uluslararası ekonomik maliyet yaratacağının farkında. Mevcut İran stratejisi, müzakere koşullarını değiştirmek için gerilimi yükseltmeye dayanıyor. Bu aşamada doğrudan hedefi, Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı askeri bir zafer elde etmek değil, çünkü bu gerçekçi bir hedef değil. Bunun yerine, ekonomik ablukanın kalıcı hale gelmesini önlemek ve Washington'u çatışmaya devam etmenin maliyetini yeniden hesaplamaya zorlamaktır. Bu nedenle, mevcut yüksek tansiyon, İran'ın bölgesel tehdit seviyesini yükselterek ekonomik boğulmadan kurtulma çabasıdır. Halihazırda İran’ın davranışları, kendisinin pazarladığı şekliyle daha saldırgan görünebilir, çünkü bu, İran doktrini içinde savunma amaçlı karşılık vermekten saldırıya ve bedel ödetmeye doğru operasyonel bir yönelime dönüştü. Yine de bu, Tahran'ın son stratejik seçenek olarak açık savaşa hazır olduğu anlamına gelmiyor. Savaşın ekonomik ve askeri olarak neden olacağı kan kaybını göze alamaz. İslamabad Muhtırası’na dönüşle elde edeceği her türlü mali kazancı, kötüleşen ekonomik koşulların altında ezilen vatandaşların sıkıntılarını gidermek için kullanmak istiyor. Zira İran vatandaşları bu koşulların etkilerini her gün yaşıyorlar ve bu durum, savaş biter bitmez İran rejimine karşı ayaklanmalarına neden olabilir.

Özetle, İran, Washington'u İslamabad Mutabakatı’na geri döndürmek için tansiyonu yükseltiyor; tıpkı, çıkarlarına hizmet eden, hayati öneme sahip su koridorlarını kontrol etmesini sağlayan ve aynı zamanda ajandasına hizmet eden bölgesel bir güvenlik ortamı şekillendirmek için her zamanki stratejisi olan birden fazla dosyayı birbirine bağlayarak Husileri harekete geçirdiği gibi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre Tahran, Hürmüz Boğazı ve Babu’l Mendeb Boğazı'nda etkiye sahip olmanın, kendisine nükleer meselenin ötesine uzanan bir pazarlık kozu sağladığının farkında. Ayrıca, enerji akışında geniş çaplı bir aksamanın, özellikle petrol ve doğalgaz fiyatlarını etkilerse, Amerika Birleşik Devletleri içinde siyasi bir soruna dönüşebileceğini de biliyor.

İran ayrıca, geçmişte yaptırımların kaldırılması karşılığında nükleer dosyasını müzakere ettiği gibi, nükleer programı konusunda bir anlaşmaya varmadan tüm kazanımları elde etmeyi amaçlıyor. İran denklemi şuna dayanıyor; ekonomik baskı ABD'nin birincil silahıysa, bu durumda İran'ın buna karşı silahı enerji akışını ve nakliye yollarını aksatmak, Washington'u bu baskının bedelini ödemeye zorlamak olacaktır. Dolayısıyla, Kızıldeniz'de Husilerin gerilimi tırmandırması, bu İran denklemine hizmet etmektedir.

İran’ın halihazırda gerilimi tırmandırması, Tahran'ın müzakere yerine savaşı seçtiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik baskıyı kırmayı, Trump'ın politikalarının devamının maliyetini yükseltmeyi, Washington'u nihayetinde İslamabad Mutabakat Zaptı çerçevesine geri dönmeye zorlamayı amaçlayan yeni bir pazarlık kozu olarak yorumlanabilir. Tahran'ın müzakerelere nasıl zemin hazırladığını anlamak için müzakere etmek ve krizden kaçmak istediğinde, tüm cephelerde gerilimi yükselttiğini, reformcular değil, sertlik yanlıları arasında kilit isimler aracılığıyla diplomatik müzakere söylemini devreye soktuğunu belirtmeliyiz. Mesud Pezeşkiyan veya Abbas Arakçi, Celili benzeri açıklamada bulunsalardı bir anlamı veya değeri olmazdı. Böylece İran, müzakereler için zemin hazırlıyor ve kendisini daha da boğan bir krizden çıkış yolu arıyor. Ayrıca, dikkat çekicidir ki, barış zamanında birden fazla dosyayı birbirine bağlama stratejisini izledikten sonra, savaş zamanında da kartları yeniden karıştırma stratejisini izliyor.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir."


Perde arkası... Vance, İran savaşı konusunda ordu komutanlarının görüşlerini ‘filtrelenmemiş’ bir şekilde istiyor

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance (AP)
TT

Perde arkası... Vance, İran savaşı konusunda ordu komutanlarının görüşlerini ‘filtrelenmemiş’ bir şekilde istiyor

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance (AP)

ABD Başkanı Donald Trump, ABD’nin İran’la savaşta zafer kazandığını kamuoyu önünde ısrarla vurgulamayı sürdürürken, Başkan Yardımcısı JD Vance ise kamuoyundan uzak bir şekilde ABD’li komutanlarla doğrudan temas kurarak savaşın gidişatına ilişkin ‘açık ve filtrelenmemiş’ değerlendirmeler aldı.

Bu görüşmeler, savaş stratejisine, İran’ın saldırılara dayanma kapasitesine ve daha da önemlisi, ABD’nin Çin, Rusya ve Kuzey Kore dahil diğer tehditlerle mücadele kapasitesini etkileyebilecek kritik silah stoklarındaki azalmaya ilişkin endişeleri ortaya çıkardı.

New York Times’ın görevdeki ve eski yetkililere dayandırdığı haberine göre Vance, ilkbahar ve yaz aylarında alışılmadık bir adım atarak Ortadoğu, Avrupa ve Asya’daki ABD’li komutanlarla doğrudan görüşmeler gerçekleştirdi ve İran’la savaşa ilişkin kendi değerlendirmelerini açık şekilde paylaşmalarını istedi.

Savaşın başından bu yana çatışmaya karşı çıkan ve Trump tarafından savaşın sona erdirilmesine yardımcı olmakla görevlendirilen Vance, söz konusu değerlendirmeleri Pentagon’un ortak bir görüşüne dahil etmeden önce komutanların kişisel kanaatlerini, kendi ifadeleriyle öğrenmek istedi.

Görüşmelerde savaşın hedefleri, taktikleri ve kayıplara ilişkin tahminlerin yanı sıra İran’ın Hürmüz Boğazı’nda neler yapabileceği, gelişmelere ne ölçüde uyum sağlayabileceği ve İran yönetiminin ne kadar zararı göğüsleyebileceği de dahil olmak üzere savaşla bağlantılı çok çeşitli konular ele alındı.

Vance ayrıca komutanların elinde kalan silah ve mühimmat stoklarına ilişkin ayrıntılı bir döküm talep etti. Silahların Ortadoğu’ya sevk edilmesinin Çin, Rusya ve Kuzey Kore’yi caydırma kapasitesini nasıl etkileyebileceğinin de ortaya konulmasını istedi.

Patriot füzelerinin yetersizliği, askeri liderler arasında endişeye yol açıyor

Şarku’l Avsat’ın New York Times’tan aktardığına göre, özellikle bu konuda komutanlar açık sözlü davrandı. Komutanlar, ABD hava savunma sistemlerinin belkemiğini oluşturan Patriot önleme füzelerinin stoklarındaki azalmaya ilişkin en büyük endişelerini dile getirdi.

İlkbaharın sonlarına gelindiğinde, askerî harekât bölgelerinden birindeki Patriot füze stoğu 100’ün altına düşmüştü. Savaş ayrıca ABD ordusuna ait, yaklaşık 190 mil (306 kilometre) menzile sahip ATACMS sistemlerinin yanı sıra bunların yerini alması planlanan Precision Strike füzelerinin stoklarını da tüketti.

New York Times’a göre komutanlar, Vance’a bu kritik mühimmatların stoklarının tarihteki en düşük seviyelerine gerilediğini söyledi.

Bu değerlendirme, hassas bilgiler hakkında konuşabilmek için kimliklerinin açıklanmasını istemeyen 6’dan fazla mevcut ve eski yetkiliyle yapılan görüşmelere dayanıyor.

Görüşmelerden bazılarının ardından Vance’in, genel strateji ve başarı ihtimaline ilişkin derin endişeler taşıdığı, kendisiyle görüşen kişiler tarafından aktarıldı.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, ABD Başkanı Donald Trump’ı karşılarken (AFP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, ABD Başkanı Donald Trump’ı karşılarken (AFP)

Vance, komutanların endişelerini Trump’a iletti

Vance, bu görüşmelerden edindiği bilgileri Trump ve yakın çevresiyle yaptığı özel görüşmelere de taşıdı. Bu sırada Trump da brifingleri sırasında Genelkurmay Başkanı Dan Caine’den, ABD’nin silah stokları üzerindeki baskı ve İran güçlerinin direnme kapasitesine ilişkin daha fazla bilgi almaya başladı. Trump’ın başlangıçta bu bilgilere inanmakta zorlandığı belirtildi.

Yetkililerin aktardığı değerlendirmeler bir bütün olarak ele alındığında, Vance’in savaşın gidişatına ilişkin daha fazla ayrıntı ve daha doğru bilgiler edinmeye çalıştığını ortaya koyuyor. Bu değerlendirmeler ayrıca Trump’ın savaş konusunda ne tür bilgiler aldığı ve bu bilgileri hangi kaynaklardan edindiği konusunda geniş tartışmalara yol açan sorulara da ışık tutuyor.

New York Times’a göre, Başkan Yardımcılığı görevine gelmeden önce ulusal güvenlik konusunda geniş bir deneyime sahip olmayan Vance açısından bu temaslar, aynı zamanda maliyetli ve sonucu belirsiz bir savaşa ne ölçüde dahil olduğunu da gösteriyor. Söz konusu savaşın, Vance’in 2028’de olası bir başkanlık yarışına girmesi halinde siyasi geleceği üzerinde gölge oluşturabileceği değerlendiriliyor.

Vance ile yapılan görüşmeler, yönetimin üst düzey yetkililerinin bilgisi dahilinde gerçekleştirildi

Yetkililerin doğrudan bilgiye dayanarak aktardığına göre Vance’in askeri komutanlarla yaptığı görüşmeler Trump’ın yanı sıra Savunma Bakanı Pete Hegseth, Genelkurmay Başkanı Dan Caine, Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Beyaz Saray Genel Sekreteri Susie Wiles’ın bilgisi dahilinde gerçekleştirildi.

Pentagon Sözcüsü Sean Parnell yaptığı açıklamada, Hegseth’in “Trump’ın ekibinin Ortadoğu’da devam eden operasyonlara ilişkin mevcut tüm verilere ulaşmasını sağlamak amacıyla, Başkan Yardımcısı ve diğer üst düzey Beyaz Saray yetkililerinin savaşan güçlerin komutanlarına doğrudan erişimini kolaylaştırdığını” söyledi.

Vance, ‘açık ve filtrelenmemiş’ görüşler istedi

Ancak yetkililerin doğrudan Vance’in görüşmelerine ilişkin aktardığına göre Başkan Yardımcısı, Trump’a hangi seçeneği tercih etmesi gerektiğini söylemiyordu. Bunun yerine, üniformalı askeri yetkililerle doğrudan temas kurarak onların açık ve filtresiz görüş ve tavsiyelerini alıyor, ardından duyduklarını Trump’a sunduğu kendi tavsiyelerine dahil ediyordu.

Vance, Ortadoğu’daki ABD güçlerinin komutanı Amiral Brad Cooper’ın yanı sıra Avrupa ve Asya’daki bazı askeri yetkililerle de doğrudan görüştü. Avrupa ve Asya, İran’la savaşa doğrudan dahil olmayan ancak Ortadoğu’daki operasyonları desteklemek amacıyla bu bölgelerden silah ve teçhizat çekilen iki harekât alanı konumunda bulunuyor.

Vance’in gizli görüşmelerdeki en önemli muhataplarından biri ise ABD’nin Hint-Pasifik Komutanlığı’nın başındaki Amiral Samuel J. Paparo oldu. Paparo, Çin’in nüfuzunu genişlettiği ve ABD’nin bölgedeki hakimiyetine doğrudan meydan okuduğu sahadaki tüm ABD askeri faaliyetlerinden sorumlu. Paparo’nun İran savaşıyla da yakından bağlantılı bir deneyimi bulunuyordu.


11 Eylül saldırılarının 25. yıldönümü: "ABD, Rusya ve Çin'e önlem alamadı"

Yıkılan Dünya Ticaret Merkezi gökdelenlerinin dumanları, saldırılardan 4 gün sonra dahi görünüyordu (Keith Meyers)
Yıkılan Dünya Ticaret Merkezi gökdelenlerinin dumanları, saldırılardan 4 gün sonra dahi görünüyordu (Keith Meyers)
TT

11 Eylül saldırılarının 25. yıldönümü: "ABD, Rusya ve Çin'e önlem alamadı"

Yıkılan Dünya Ticaret Merkezi gökdelenlerinin dumanları, saldırılardan 4 gün sonra dahi görünüyordu (Keith Meyers)
Yıkılan Dünya Ticaret Merkezi gökdelenlerinin dumanları, saldırılardan 4 gün sonra dahi görünüyordu (Keith Meyers)

11 Eylül 2001'de ABD'yi hedef alan saldırıların üzerinden 25 yıl geçti. El Kaide'nin yaklaşık 3 bin Amerikalının yaşamını yitirmesine neden olduğu eylemler tarihi şekillendirdi. 

Wall Street Journal (WSJ), bugün manşetten verdiği haberine "11 Eylül dünya düzenini değiştirdi ama tahmin edebileceğinizden farklı bir şekilde" başlığını attı. 

"Terör saldırıları ABD'nin kaynaklarını ve dikkatini tüketti ve ülkeyi ekonomisine ve küresel liderliğine yönelik daha büyük tehditlerle başa çıkamaz hale getirdi" ifadesiyle başlayan haberde saldırılar sonrasında Washington'ın dikkatini Irak ve Afganistan'a çevirdiği belirtildi.

Teröre Karşı Küresel Savaş ilan eden ABD'nin önce Afganistan'ı sonra Irak'ı işgal ettiği hatırlatıldı. 

Yüzbinlerce Afgan ve Iraklıyla birlikte binlerce Amerikan askerinin öldüğü, Irak'taki Saddam Hüseyin yönetiminin kitle imha silahları barındırdığı iddiasının hiçbir zaman kanıtlanamadığı da anımsatıldı.

Kaynaklarını Ortadoğu'da kullanan ABD'nin Rusya ve Çin'e karşı önlem alamadığı savunuldu.

Çin'in Aralık 2001'de Dünya Ticaret Örgütü'ne katılıp küresel ihracattaki payını yüzde 4'ten yüzde 15'e çıkardığı vurgulandı.

Eski CIA Direktörü William Burns'ün 2019'da yaptığı açıklamada, 11 Eylül sonrasında ABD liderlerinin "kesinlikle dikkatlerinin dağıldığını" söyleyerek şu ifadeleri kullanmasına dikkat çekildi:

Ortadoğu'daki talihsiz maceralarımızın batağına sürekli yeniden çekildik. Teröre Karşı Küresel Savaş'a harcanan zaman, enerji ve kaynakların Amerika'nın Asya'daki rolüne ilişkin yapıcı bir vizyon oluşturmaya ayrıldığını bir düşünün.

Dış politika uzmanı Robert Kagan'ın "ABD'nin stratejik odağını kendilerinden uzaklaştırdığı için" Çin ve Rusya'nın Teröre Karşı Savaş anlayışını memnuniyetle karşıladığı belirtildi. 

Amerikan Dış İlişkiler Konseyi'nin eski başkanı Richard Haass'ın şu ifadelerine de haberde yer verildi:

ABD, Ortadoğu ve Güney Asya'da çok meşgulken daha agresif bir Rusya'yla daha güçlü ve daha iddialı bir Çin'in ortaya çıkması sonucunda hem Avrupa'da hem de Doğu Asya'da jeopolitik denge ABD’nin aleyhine değişti.

Maliyeti trilyonlarca doları bulan savaşlar ve Çin'in yükselişinin yol açtığı istihdam kayıplarının, ABD'de federal hükümete yönelik güvensizliği artırdığı öne sürüldü.

Donald Trump'ın dış politika ve ekonomide ülke çıkarlarını her şeyin üstünde tutan Önce Amerika anlayışının da bu sayede güçlendiği iddia edildi. 

WSJ'de yayımlanan yazıda küreselleşme, toplumsal çalkantılar veya büyük güçler arasındaki rekabetten 11 Eylül'ün tek başına sorumlu olmadığı ancak ABD'nin tercihlerinin bu gelişmeleri hızlandırdığı bildirildi. 

11 Eylül sabahı gerçekleşen 4 koordineli saldırı, en az 3 bin kişinin ölümüne, 25 binden fazla kişinin yaralanmasına ve 10 milyar dolarlık zarara yol açmıştı.

ABD'nin 2 Mayıs 2011'de Pakistan'da düzenlenen operasyonla öldürdüğünü açıkladığı El Kaide lideri Usame bin Ladin, başta saldırıları düzenlediğine ilişkin suçlamaları reddetmesine rağmen, 2004'te saldırıları resmi olarak üstlenmişti.

Independent Türkçe, WSJ, AP