İran-İsrail, "Gölge Savaşı" şiddetleniyor... İki ülke 1979'dan beri ilk defa sıcak çatışmaya bu kadar yakın

(Reuters- AFP)
(Reuters- AFP)
TT

İran-İsrail, "Gölge Savaşı" şiddetleniyor... İki ülke 1979'dan beri ilk defa sıcak çatışmaya bu kadar yakın

(Reuters- AFP)
(Reuters- AFP)

İran ve İsrail, gergin ilişkiler içinde olan iki ülke.
Ancak bu gerginlik hiç olmadığı kadar artmış durumda.
İsrail, uzun zamandan beri Suriye içinde bulunan İran güçlerini vuruyor.
İran da özellikle geçmiş yıllarda finanse ettiği Filistinli gruplar ve Hizbullah aracılığıyla İsrail'e yönelik saldırıları destekliyor.
Ancak son dönemlerde karşılıklı saldırıların daha direkt yapıldığı, çeşitlendiği ve geniş coğrafyaya yayıldığı görülüyor.
Hatta artık İran içindeki bazı saldırıların bizzat İsrail tarafından yapıldığı öne sürülüyor.
Örneğin 27 Kasım 2020 tarihinde İran'ın nükleer ve füze programının en önde gelen isimlerinden olan Savunma Bakan Yardımcısı Muhsin Fahrizade ülkesinde uğradığı silahlı bir suikast sonucu öldürüldü.
İranlı yetkililer, bu saldırıdan İsrail gizli servisi Mossad'ı sorumlu tuttu.
Yine İran'ın savunma sanayisinde veya nükleer projelerinin geliştirilmesinde görev alan başka uzmanlar da geçmiş yıllarda benzer suikastlar sonucu hayatını yitirmiş, Tahran yönetimi bu saldırılardan da Mossad'ı suçlamıştı.
Ancak yaşanan yeni gelişmeler iki ülke arasındaki gizli savaşın artık denizlere de yayıldığını gösterdi.

Gemilere karşılıklı saldırılar
İlk olarak İsrail'in bir süreden beri Suriye'ye yük götüren İran tankerlerine farklı tarihlerde Akdeniz'de saldırı düzenlediği ve en az 12 İran tankerinin batırılmayacak şekilde vurulduğu öne sürüldü.
Bu iddia Umman Körfezi'nde bir İsrail gemisine saldırı düzenlenmesinin ardından ortaya atıldı.
İran'ın bu saldırılara misilleme amacıyla İsrail gemisine saldırdığı iddia edildi.
Derken yine geçen günlerde Kızıldeniz'de bir İran gemisi daha saldırıya uğradı.

İran, Natanz Nükleer Tesisi'ndeki patlamadan İsrail'i sorumlu tuttu
Aynı günlerde İran'ın Natanz Nükleer Tesisi'nde bir patlama meydana geldi.
İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, saldırıdan İsrail'i sorumlu tuttu ve intikam alacaklarını söyledi.
Zarif, tesiste büyük hasar olmadığını da öne sürdü.
İsrail'den yapılan dolaylı açıklamalarda saldırı üstlenildi ancak patlamanın bir bombadan değil, siber saldırıdan kaynaklandığı ve tesise ciddi zarar verdirilerek, dokuz ay süreyle yeni uranyum zenginleştirilemeyecek hale getirildiği iddia edildi.
Aynı tesisin geçen yıl da bir siber saldırıya uğradığı biliniyor.

Erbil'de Mossad üssü vuruldu iddiası
Bu olaydan hemen sonra bu sefer de önce Birleşik Arap Emirlikleri açıklarında bir İsrail gemisi vuruldu.
Devamında da Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin başkenti Erbil'de Mossad'a ait olduğu öne sürülen bir üsse İran yanlısı olduğu ve adı duyulmamış bir grup tarafından saldırı düzenlendiği ve ölenlerin olduğu gündeme getirildi. 
IKBY'li yetkililer ise Erbil'de Mossad üssü olmadığını, böyle bir olayın yaşanmadığını söylerken, İran yanlısı kaynaklar iddialarında ısrarlı.

"Süreç küçük çaplı da olsa bir savaş ihtimalini barındırıyor"
Peki bu tür olaylar daha ne kadar devam edebilir? İki ülke arasında sıcak savaş riski var mı?
Bu soruları ilk olarak İran uzmanları Savash Porgham ile Arif Keskin'e yönelttik.
Porgham, iki ülkenin uzun süreden beri Suriye'da örtülü savaştığını belirtti. Porgham'a göre iki ülke arasındaki bu durum "Gölge Savaşı".
Porgham, devam eden "Gölge Savaş"ta İsrail'in bir süreden beri farklı bir şey yaparak direkt İran içinde operasyonlar düzenlemeye başladığını söyledi. Porgham, "İsrail ve İran, 1979'daki İslam devriminden bu yana sıcak savaşa en yakın noktada" dedi.
Keskin ise son durumu "1979'dan günümüze kadar baktığımızda İran ve İsrail ilişkilerinin en tehlikeli, öngörülemez sürece girdiğini düşünüyorum. Bu süreç küçük çaplı da olsa bir savaş ihtimalini barındırıyor" diye özetledi.

"İran, İsrail saldırılarına karşı koyamıyor"
Her iki uzmanın da dikkati çektiği bir noktada İran'ın zafiyeti ve İsrail'in İran içerisindeki etkinliği.
Porgham, yaşanan son olayların İran'ın istihbaratı ve güvenlik birimleri içerisinde çok önemli bir gediğin açıldığını gösterdiğini öne sürdü.
Porgham, İran'ın nükleer programına dair gizli belgelerin bile İsrail tarafından ele geçirilip, Netanyahu tarafından televizyonlarda gösterildiğini hatırlatarak şöyle devam etti:
"İran, inanılmaz biçimde kendi içinde İsrail'in saldırılarına karşı koyamıyor. İsrail, İran'ın en korunaklı yerlerinde operasyon yapabiliyor. Bakıldığında İran'ın İsrail karşısında bir altta kalmışlığı görünüyor."

"İsrail, İran'a istihbari olarak nüfuz etti"
Keskin ise son gelişmelerin İsrail'in ciddi şekilde İran'a istihbari olarak nüfuz ettiğini ve bunun İran'ın nükleer çalışmalarına, istihbarat birimlerine hatta askeri alanlarına kadar uzandığını öne sürerek, şunları söyledi:
"Neredeyse İran'ı felç etmiş durumda. Son dönemlerde İran devlet yetkilileri de bunu itiraf ediyor. İran Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı İshak Cihangiri, demecinde ‘Açıkça söylüyorum güvenlik olarak inanılmaz açığımız var' dedi. Yine Devrim Muhafızları eski komutanı Muhsin Rızai, her alanda casusluk yapıldığını söyleyerek yabancı istihbarat servislerinin İran'da güvenlik bürokrasisindeki nüfuzunu bir nevi itiraf etti."

"İran, intikam alacağız diyor ama yaptığı bir şey de yok"
İsrail'in eylemlerine karşın İran'ın ciddi bir karşılık veremediğini de öne süren Keskin, iddialarını şöyle sürdürdü:
"İran sürekli intikam alacağız diyor ama yaptığı bir şey de yok. İran'ın acizliği ülke içinde yönetimin meşruluğunu da tartışma konusu yapıyor. İçeride dayılanıyorsunuz ama İsrail'e bir şey yapamıyorsunuz deniyor. Devletin kendini koruyamadığı düşüncesi gelişiyor."

"İsrail, ABD'nin İran'la anlaşmasını istemiyor"
Gerek Porgham gerekse Keskin, İran ve İsrail arasında gerilimin yükselmesinin Biden yönetiminin İran'la yeniden nükleer görüşmelere başlama niyetinden kaynaklandığını iddia ederek, İran ile ABD arasında varılacak bir mutabakatın İran'ı güçlendireceğinden endişe eden İsrail'in bunun önüne geçmek için elinden geleni yapacağını deklere ettiğini hatırlattılar.
Porgham, İran'ın nükleer programına yönelik müzakerelerin Viyana'da başladığını hatırlatarak, bu müzakerelerde ilerleme sağlandıkça İsrail ile İran'ın gölge savaşının daha fazla sertleştiğini öne sürdü.

"Sıcak çatışmaya hiç bu kadar yakın olmadılar"
Savaş ihtimalinin güçlenmesine karşın bunun gerçekleşmesinin de kolay olmadığını söyleyen Porgham, sözlerini şöyle sürdürdü:
"İran askeri gücü İsrail teknolojisiyle açık bir savaşta boy ölçüşemez ama İran'da bağlı örgütler üzerinden Lübnan'da ve Körfez'de İsrail gemilerine karşı asimetrik savaş yürütebilir. Sıcak çatışma riski var ve 42 yıldır sıcak çatışmaya hiçbir bu kadar yakın olmadılar. Endişeyle takip ediyorum."

"İsrail, nükleer görüşmelerin masasının çerçevesini belirleyecek noktada"
Son olayların ardından İran ve İsrail'in daha sert karşı karşıya geleceğinin görüldüğünü belirten Keskin ise uğradığı saldırıların İran devletini imajını korumak için bir şeyler yapmaya zorladığını belirterek, İran'ın içinde olduğu karmaşayı şöyle anlattı:
"İran nükleer dosyasının bundan sonra nereye evrileceğine sadece ABD ve İran görüşmeleri açısından bakmakta yanlış. Şu an itibariyle İsrail masada olmasa da yaptıklarıyla masanın çerçevesini belirleyecek noktaya gelmiştir. Muhsin Fahrizade öldürüldüğünde İran ek protokolden çıktı. Natanz tesisine saldırının ardından şimdi de yüzde 60 uranyum zenginleştirmeye başladık denildi. Her ikisi de İsrail operasyonlarına tepki olarak yapıldı. Bunlar da İsrail eylemlerinin İran'ın görüşmelerini etkileyecek noktada olduğunu gösteriyor."

Kasım Süleymani'nin öldürülmesi İran'ın operasyon gücünü azalttı mı?
Her iki uzmana da Kasım Süleymani'nin öldürülmesinin ardından İran'ın dış operasyon gücünün azalıp azalmadığını, sorduk.
Porgham, Süleymani'nin önemine değindikten sonra İran'ın operasyonel gücünün Kasım Süleymani öncesi ve sonrasında çok önemli değişimler gösterdiğinin söylenebileceğini belirtti.

İran'ın kaygısı ABD'nin işe karışması
Buna karşılık Keskin, İran'ın karşılık verememesinin Kasım Süleymani'nin olmamasından kaynaklanmadığını öne sürerek, "İran karşılık verirse İsrail'in daha sert karşılık vereceğini biliyor. İsrail'in kendisini karşılıklı misillemelere sokarak olayı büyüterek bu şekilde ABD'yi de işin içine çekmeye çalıştığından çekiniyor ve korkuyor" iddiasında bulundu.

"İran şimdilik Hizbullah kartına oynamayacak"
Keskin ayrıca İran'ın Hizbullah kartını oynamak içinde henüz erken olduğunu düşündüğünü belirterek, "İran zamanından önce bir hareket yapmak istemiyor. Tansiyon yükselirse İsrail – Hizbullah çatışması olabilir ama İran bunun için erken olduğunu düşünüyor" dedi.

İsrail, İran'ı Suriye'de Rusya'nın onayıyla mı vuruyor?
İsrail'de yaşayan gazeteci Rafael Sadi ise İran rejiminin İsrail'i yok etmeyi, denize dökmeyi hedeflediğini dile getirdiğini hatırlatarak bundan dolayı İran'a karşı yürütülen mücadele kapsamında Suriye içindeki İran hedeflerinin vurulduğunu belirtti.
Sadi, Suriye'deki İran hedeflerinin vurulmasının Rusya ile İsrail arasında varılan mutabakat kapsamında olduğunu ve Rusya'nın İsrail uçaklarına engellemede bulunmadığını öne sürdü.

İran gemisi İsrail kıyılarına bilerek petrol sızdırdı iddiası
İran'ın nükleer projesinin iddia ettiği gibi barışçıl hedefler içermediğini de öne süren Sadi, "Nükleer enerji veya silah sahibi hiçbir ülkenin ağzından bir diğerini imha edeceği ifadelerini duymuş değiliz. Halbuki İran İsrail'i atom bombası atarak yok etmekten söz eden ilk ülkedir" şeklinde konuştu.
İran'ın İsrail gemilerine yönelik saldırılar düzenlediğini aktaran Sadi, hatta bir Suriye'ye kaçak petrol taşıyan bir İran tankerinin İsrail kıyılarına petrol sızdırarak bilerek çevre kirliliği yarattığını iddia etti.

"İsrail'in tutumu Biden'ın İran politikasından bağımsız"
Sadi, İsrail ve İran arasında gerilen ilişkilerde Biden yönetiminin İran'la görüşme konusundaki tutumundan bağımsız olduğu görüşünde.
Sadi, İsrail'in Biden yönetiminin alacağı kararların kendi bilecekleri bir iş olduğunu söylediğini ancak güvenliklerini kimseye bırakmayacaklarını ve gerekirse kendi göbeklerini kendilerinin keseceğini deklere ettiğini de hatırlatarak şöyle devam etti:

"İsrail, nükleer santrale sabotajı kerhen de olsa kabullendi"
"Bunun sonucunda da İran Natanz  nükleer santralinde uranyum zenginleştirmeye başlanacağı haberi ile  her nasıl olduysa  santralin elektrikleri kesilivermiş ve trafosu patlamıştır. Hasar ifade edildiği kadarı ile 9 aylık bir gecikmeye sebebiyet vermiştir. İsrail şimdiye kadar ki politikaları gereğince bu tür eylemlerinde sessiz kalmayı yeğlemiş ve sorumluluk almamıştır. İlk kez bu olayda  yarım ağızla olsa bile ki öncelikle yabancı istihbarat kurumlarının ifadesine göre ibaresi ile haber İsrail basınında da yer almış hatta aynı  gün Başbakan Netanyahu, ordu mensupları ile bulunduğu şehitleri anma töreni arifesinde kendilerini kutlamış ve İsrail'in vatanı koruması için daima görevde oldukları için bu  eylemi de  kerhen kabullenmiştir."

"ABD'lilere siz olmasanız da biz devam edeceğiz mesajı verildi"
Sadi, bu kabullenmenin arkasında  sadece İran'a verilen bir mesaj olmadığını belirterek, "Aynı  zamanda Amerikalılara da siz bu işin içinde yanımızda olmazsanız bile biz gerekeni yapmaya devam edeceğiz denmekteydi. Hoş kaldı ki bu elektrik kesintisi Amerikalıların da az hoşuna gitmemiş değildi" ifadelerini kullandı.

"İran'ın en endişe ettiği sözcük Mossad"
İsrail'in yıllardır İran'a karşı sadece psikolojik değil aynı zamanda stratejik ve askeri bir üstünlük konumunda olduğunu öne süren Sadi, "Kimin ne dediği çok önemli değildir. Durum budur ve İranlıların en fazla endişe duydukları sözcük Mossad istihbarat kurumudur" iddiasında bulundu.

"Topyekün savaşa dönüşmeyecek"
Sadi, buna karşın karşılıklı çatışmalar asla bir topyekün savaşa dönüşmeyeceğini çünkü böyle bir savaşın her iki ülke açısından fazlasıyla pahalı ve gereksiz olduğunu ayrıca iki ülke halkları arasında da bir düşmanlık bulunmadığını vurguladı.

Independent Türkçe



ABD’nin çekilmesi ve İran’ın yayılması… DEAŞ’ın geri dönüş kapısı

Suriye’nin Rakka kentinde DEAŞ militanlarına karşı yürütülen operasyonlar sırasında Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) ait bir zırhlı araç, 14 Ağustos 2017 (Reuters)
Suriye’nin Rakka kentinde DEAŞ militanlarına karşı yürütülen operasyonlar sırasında Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) ait bir zırhlı araç, 14 Ağustos 2017 (Reuters)
TT

ABD’nin çekilmesi ve İran’ın yayılması… DEAŞ’ın geri dönüş kapısı

Suriye’nin Rakka kentinde DEAŞ militanlarına karşı yürütülen operasyonlar sırasında Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) ait bir zırhlı araç, 14 Ağustos 2017 (Reuters)
Suriye’nin Rakka kentinde DEAŞ militanlarına karşı yürütülen operasyonlar sırasında Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) ait bir zırhlı araç, 14 Ağustos 2017 (Reuters)

James Jeffrey

DEAŞ, Suriye ve Irak’taki başlıca kalelerinde yenilgiye uğratıldı. Washington askerlerini her iki ülkeden çekmiş olsa da ABD, DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK) ve Irak ile Suriye hükümetleri, örgütü kontrol altında tutmalarını sağlayacak önemli askerî ve güvenlik kapasitesine hâlâ sahip.

Bununla birlikte, DEAŞ’ın on iki yıl önce hızla yükselişine zemin hazırlayan koşulların önemli bir bölümü varlığını koruyor. Bunların başında, şiddeti benimseyen radikal hareketlere yönelik belirli bir toplumsal desteğin bulunması ve Sünni Arapların, Şii güçlerin, özellikle de İran’ın ve onun bölgedeki vekil güçlerinin hâkimiyetine girmeyi reddetmesi geliyor.

Bu koşulları yeniden harekete geçirerek DEAŞ’ın tekrar güç kazanmasına yol açabilecek en önemli etkenin, ABD’nin bölgeden çekilmesi ve etkili bir güvenlik alternatifinin bulunmamasıyla eş zamanlı olarak İran’ın bölgede yeni bir genişleme dalgasına girişmesi olduğu anlaşılıyor. Dolayısıyla ABD ve ortaklarının İran’a karşı yürütülen mevcut harekâtta başarısız olması, Tahran’ın ve bölgedeki vekil güçlerinin önünü açabilir. Bunun sonucunda ise bir tepki olarak DEAŞ tehdidi yeniden canlanabilir.

Mevcut durum

DEAŞ, her iki ülkede kalıntıları varlığını sürdürse de özellikle daha bütünlüklü bir örgütsel yapıyı muhafaza ettiği Suriye’de bugün itibarıyla büyük bir tehdit oluşturmuyor. Washington Enstitüsü tarafından yayımlanan bir analize göre, örgütün bu yıl iki ülkedeki saldırı sayısı 50’nin altına düştü. Bu sayı, birkaç yıl önce yıllık binlerce saldırıya ulaşıyordu. DEAŞ’ın Arap dünyası dışındaki, özellikle Afganistan ve Afrika’daki faaliyetleri ise bir ölçüde farklı koşullara dayanıyor.

ABD güçlerinin önce Suriye’den, ardından yakın zamanda Irak’tan çekilmesi, örgütün faaliyetlerinde kayda değer bir artışa yol açmadı. Her iki ülke de bugün DEAŞ’la mücadele ve örgütü yenilgiye uğratma konusunda geniş deneyim kazanmış büyük askerî güçlere sahip.

ABD liderliğindeki çok uluslu askerî koalisyon da Doğal Kararlılık Harekâtı’nın (OIR) komuta merkezini Irak’tan Ürdün’e taşımasının ardından operasyonlarını sürdürmeye devam ediyor. DEAŞ’ı yenilgiye uğratmayı amaçlayan, 80’den fazla ülke ve kuruluşun yer aldığı uluslararası diplomatik koalisyon da yoğun faaliyetlerini sürdürüyor.

 v
Irak’ın kuzeyindeki Musul kentinde bir kontrol noktasında DEAŞ militanları, 11 Haziran 2014 (Reuters)

Askerî varlığını geri çekmiş olmasına rağmen ABD, askerî yardım, eğitim ve teçhizat alanlarında Bağdat’ta varlığını sürdürüyor. Suriye ile OIR çerçevesindeki iş birliği ise daha resmî bir nitelik taşıyor. ABD güçleri, Washington’dan Suriye topraklarında DEAŞ mensuplarını ve üst düzey yöneticilerini hedef alma yetkisi almış durumda. Söz konusu operasyonların Suriye’nin örtülü ve resmî olmayan onayına sahip olduğu tahmin ediliyor.

OIR Komutanlığı’nın bağlı olduğu ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), yakın zamanda yaptığı açıklamada, “DEAŞ’ın büyük ölçüde zayıflatıldığını” bildirdi. Ancak bu olumlu tablo, en kötü senaryoların gerçekleşmesi halinde DEAŞ’ın eski kalelerine geri dönme ihtimalini ortadan kaldırmıyor.

Küllerinden yeniden doğan anka kuşunu andıran örgütün geçmişi, yeniden ortaya çıkma ihtimalini küçümsemenin ne kadar yanlış olduğunu gösteriyor. DEAŞ, yok edildiği düşünülen Irak El Kaidesi’nin içinden doğdu. Irak El Kaidesi ise 2003 ve 2004 yıllarında ağır darbeler alan ana El Kaide örgütünden ayrılarak ortaya çıkmıştı.

DEAŞ’ın yükselişine katkıda bulunan koşulların birçoğu bugün de varlığını koruyor. Buna karşılık, örgütü yenilgiye uğratmayı başaran güçlerin onu yeniden etkisiz hâle getirme kapasitesi zayıflayabilir.

DEAŞ’ın kökenleri

DEAŞ ve onun öncülleri, esas olarak Sünni Müslümanlar arasından çıkan İslamcı hareketlerin çarpıtılmış biçimlerini temsil ediyor. Bu kesimin küçük bir bölümü, kendi İslam anlayışını dayatmak için şiddete başvurulmasını destekliyor. Bu grubun çok daha küçük bir kısmı, söz konusu amaç uğruna silaha sarılmaya hazır olduğunu gösteriyor.

Ancak yüz milyonlarca insanın yaşadığı toplumlarda bu küçük azınlık, uygun koşullar oluştuğunda büyük silahlı hareketler kurabiliyor.

DEAŞ örneğinde bu koşullar arasında, Batı’nın Ortadoğu’daki varlığına yönelik köklü düşmanlık yer alıyordu. Bu düşmanlık, Batılı fikirlerin yanı sıra askerî güçlerin bölgedeki varlığını da kapsıyordu. Ayrıca İslam’a bağlılıkları ve dinî vecibeleri yerine getirme biçimleri bakımından gevşek davrandıkları düşünülen Müslüman ülkelere ve toplumlara yönelik husumet de bu koşullar arasındaydı.

DEAŞ, Irak El Kaidesi’nden devraldığı bir başka etkene de özel önem verdi: Şii Müslümanlara yönelik düşmanlık. Bu tutum, Usame bin Ladin ve El Kaide’nin ilk kuşağındakilerin yaklaşımında büyük ölçüde mevcut değildi. Nitekim İran, farklı biçimlerde El Kaide ile bağlantılı kişilerle iş birliği yapmış, onlara çeşitli kolaylıklar sağlamış ve bazılarına sığınma imkânı sunmuştu.

Bununla birlikte, İslam tarihi zamanla Sünni ve Şii mezheplerine dönüşecek gruplar arasında daha ilk dönemlerden itibaren yaşanan çatışmalara sahne oldu. Bu çerçevede Irak El Kaidesi’nin lideri Ebu Musab ez-Zerkavi, 2004’ten itibaren saldırılarının hedeflerini kademeli olarak ABD güçleri ve hükümet kuvvetlerinden Şiilere yöneltmeye başladı. Bu süreç, 2006’da Samarra’daki caminin bombalanmasıyla doruk noktasına ulaştı. Saldırının ardından Sünniler ile Şiiler arasında, iç savaşın eşiğine varan mezhep çatışmaları yaşandı.

scdfvgh
Irak’ın Musul kentinin doğusunda nöbet tutan Irak güvenlik güçleri subayı, 19 Nisan 2017 (Reuters)

Irak El Kaidesi’ne daha önce katılmış olan Ebu Bekir el-Bağdadi liderliğindeki DEAŞ, Şiilere yönelik bu keskin düşmanlığın önemli bölümünü benimsedi ve fikirlerinin yayılması için elverişli bir ortam buldu.

2012 yılına gelindiğinde, Bağdat ile Şam arasındaki bölgede yaşayan yaklaşık 25 ila 30 milyon Sünni Arap, bir yanda Şii Irak Başbakanı’nın, diğer yanda ise Alevi kökenli Suriye Devlet Başkanı’nın yönetimi altındaydı. Her iki lider de farklı ölçülerde İran’la bağlantılıydı. Beşşar Esed, ülkesindeki Sünni Arap nüfusun geniş kesimlerine karşı bir iç savaş yürütüyordu.

ABD’nin DEAŞ’ı yenilgiye uğratırken karşılaştığı güçlükler, örgütün ne denli dirençli olduğunu ortaya koyuyor. Washington, gerek Musul ve çevresinde gerekse Suriye’de Fırat Nehri boyunca uzanan bölgelerde örgütü yenilgiye uğratmak için güçlü bir uluslararası koalisyona öncülük etti. Irak ve Suriye’de yüz binlerce Kürt savaşçıyla birlikte mücadele etmesine rağmen DEAŞ’ı yenilgiye uğratmakta ciddi zorluklarla karşılaştı.

(DEAŞ aynı dönemde Türk ordusuna ve Suriye muhalefetinin çeşitli gruplarına karşı da savaşıyordu. Örgütün mücadele ettiği diğer güçler arasında İran ve Rusya tarafından desteklenen Esed ordusu ile Tahran’ın bölgedeki vekil güçleri de bulunuyordu.)

Gelecek senaryoları

Bununla birlikte DEAŞ kesin bir yenilgiye uğratıldı. Suriye’nin, Irak’ın veya DMUK’un, 2012-2014 yılları arasında olduğu gibi örgütün oluşturabileceği potansiyel tehlikeyi görmezden gelmesi pek olası görünmüyor.

Ancak daha önce de belirtildiği üzere, bazı Sünni kesimler arasında terörizme zemin hazırlayan koşullar hâlâ varlığını koruyor. Bazı Sünniler arasında aşırı şiddete yönelme eğilimi bulunuyor. Irak’ta Şii güçler devlet üzerinde hâkimiyet kurmuş durumda ve Sünni Arapların yönetime katılımını ve kaygılarını çoğu zaman göz ardı ediyor. İran ise 2023’ten bu yana bölgede ağır yenilgiler almasına rağmen, Arap dünyasında İran’ın ve Şiilerin nüfuz alanını genişletmeye çalışmayı sürdürüyor.

Mevcut koşullarda, DEAŞ’la mücadele eden güçlerin teyakkuzda olması ve örgütün gördüğü desteğin sınırlı kalması nedeniyle, örgütün yeniden eski gücüne kavuşması pek olası görünmüyor.

Örgütün geleceğini bir yandan DEAŞ’ın, diğer yandan ise başta Bağdat ve Şam yönetimleri ile OIR’a katılan güçler olmak üzere onunla mücadele eden tarafların alacağı taktik kararlar belirleyecek. DEAŞ, mevcut düzeyine yakın bir seviyede, sınırlı bir güvenlik tehdidi olarak kalabilir ya da Arap dünyasındaki El Kaide gibi geçmişin kötü bir hatırasına dönüşebilir.

Ancak Ortadoğu’da mevcut koşullar nadiren uzun süre aynı kalıyor. Farklı gelişmeler, DEAŞ’ın cazibesini artırabilir ve yeniden yayılma ihtimalini güçlendirebilir.

sxcdfv
Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolü ele geçirdiği el-Hol Kampı’nda tutulan kadınlar, 21 Ocak 2026 (Reuters)

En muhtemel ve en tehlikeli senaryo, İran’ın ABD ve ortaklarıyla girdiği mücadeleden başarıyla çıkmasıyla başlıyor. İran’ın yoğun ABD ve İsrail bombardımanına ve ABD ablukasına karşı yalnızca direnebilmesi bile Ortadoğu’daki dengeleri kaygı verici biçimde yeniden şekillendirmeye yetecektir.

Halk desteğinden zaten yoksun olan bir çatışmada ABD’nin başarısızlığa uğraması, Washington’ın bölgeden geniş çaplı olarak çekilmesi ve Amerikan topraklarını hedef alan varoluşsal tehditlere karşılık vermek dışında bölgedeki bütün güvenlik rollerinden vazgeçmesi yönündeki siyasi baskıyı artırabilir.

ABD’nin yokluğunda İran’ın, 2000-2023 döneminde olduğu gibi, bölge genelinde daha saldırgan bir tutum benimsemesi muhtemel görünüyor.

Burada ele almaya yer olmayan çeşitli nedenlerle Arap veya Avrupa ülkelerinin İran’ı sınırlandırma konusunda ABD’nin yerini alabilmesi pek olası değil. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre mesele yalnızca askerî güçten ibaret değil; liderlik etme, tarafları bir araya getirme ve harekete geçirme kapasitesini de içeriyor. Bu kapasiteyi sağlayabilecek tek ülke ise Washington.

Türkiye’nin İran karşısında sınırlarını koruma konusunda 400 yıllık bir geçmişi bulunuyor. Ancak Ankara, onlarca yıldır doğrudan komşuluk alanının ötesinde İran’ın nüfuzunu sınırlandırmaya sınırlı ilgi gösterdi.

İsrail ise İran’ın kendi topraklarına saldırmasını caydırabilecek muazzam kapasitelere sahip. Ancak savunma şemsiyesini bütün bölgeyi kapsayacak şekilde genişletme veya Arap ülkelerinin kendilerini savunabilmeleri için çabalarını koordine etme kapasitesi sınırlı. ABD siyasi sahnesinin farklı kesimleriyle sorunlarının derinleşmesi ve Filistinlilere yönelik tutumu nedeniyle Arap dünyası ile Türkiye’de İsrail’e yönelik tepkinin artması göz önüne alındığında, İsrail bugün bölgesel herhangi bir tehdide karşı komşularını harekete geçirebilecek elverişli bir konumda görünmüyor.

cdfvghjb
Irak’ın Anbar çölünde DEAŞ militanlarına karşı düzenlenen operasyona katılan Irak Özel Kuvvetleri, 23 Nisan 2022 (Reuters)

İran’ın bölge genelinde üstünlük sağlaması ve geleneksel devlet otoritelerinin büyük ölçüde ona karşı koyamaması durumunda, Sünni Arapların bazı kesimleri 2013 ve 2014’te yaşandığı gibi, Şiilerle mücadeleyi kendine görev edinmiş ve bu konuda etkili olduğunu kanıtlamış aşırılıkçı örgütlere yönelebilir. Bu örgütler daha sonra İran’a karşı mücadelede de öne çıkabilir.

Bu bölgede, özellikle Irak ve Suriye’de, en belirgin seçenek DEAŞ olacak.

Asıl tehlike de burada yatıyor: İran’ın ABD ve ılımlı bölgesel güçler karşısında başarı kazanması, bir kez daha DEAŞ’ın temsil ettiği aşırılıkçı bir karşı gücün önünü açabilir.

Böyle bir senaryonun gerçekleşmesi halinde ABD’nin DEAŞ’la mücadeleye mutlaka yeniden dahil olacağı varsayılamaz. Örgüt, El Kaide gibi hiçbir zaman ABD açısından varoluşsal bir tehdit olarak görülmedi. Başkan Barack Obama da ülkesinin bu operasyonun maliyetini sınırlı tutabileceğine güçlükle ikna olduktan sonra DEAŞ’la mücadeleye kararlı biçimde girişti.

Sonuç olarak DEAŞ’ın yeniden ortaya çıkması, ancak geniş çaplı bir bölgesel kaosun ve İran’ın hâkimiyetinin güçlenmesinin ardından muhtemel görünüyor.

Bu karanlık tabloya giden yol, ABD ve ortaklarının mevcut çatışma sırasında İran’ı caydırmayı başaramamasıyla başlıyor. Böyle bir başarısızlık, giderek daha kırılgan hâle gelen bölgede hem İran’ın hem de DEAŞ’ın önünü açabilir.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Almanya Dışişleri Bakanı: Deniz ulaşımının engellenmesi kıtlıklara yol açabilir

Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, 23 Ekim 2026’da İstanbul’a hareket etmeden önce Almanya’nın Schönefeld kentinde uçakta açıklama yapıyor (DPA)
Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, 23 Ekim 2026’da İstanbul’a hareket etmeden önce Almanya’nın Schönefeld kentinde uçakta açıklama yapıyor (DPA)
TT

Almanya Dışişleri Bakanı: Deniz ulaşımının engellenmesi kıtlıklara yol açabilir

Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, 23 Ekim 2026’da İstanbul’a hareket etmeden önce Almanya’nın Schönefeld kentinde uçakta açıklama yapıyor (DPA)
Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, 23 Ekim 2026’da İstanbul’a hareket etmeden önce Almanya’nın Schönefeld kentinde uçakta açıklama yapıyor (DPA)

Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, Hürmüz Boğazı’ndaki saldırılar, Husilerin saldırıları ve Rusya’nın tahıl sevkiyatlarına yönelik saldırıları dahil olmak üzere deniz yollarını hedef alan saldırıların sonuçları konusunda uyarıda bulundu. Şarku’l Avsat’ın Alman Haber Ajansı DPA’dan aktardığı habere göre Wadephul, deniz ulaşımının aksamasının ciddi insani sonuçlar doğurabileceğini belirtti.

Wadephul, bugün (Cuma) İstanbul’a hareket etmeden önce yaptığı açıklamada, “Deniz yollarına yönelik saldırıların etkilerini hepimiz hissediyoruz. Bu etkiler akaryakıt istasyonlarında ve büyük marketlerde karşımıza çıkıyor. Dünyanın başka bölgelerinde ise temel ihtiyaçların karşılanması açısından hayati önem taşıyan gübrelerin zamanında ulaştırılamaması, halkı kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor” dedi.

Wadephul’un İstanbul’da Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın yanı sıra Suudi Arabistan, Mısır, Pakistan, Fransa, İngiltere ve İtalya’dan mevkidaşlarıyla istişarelerde bulunması planlanıyor.

Wadephul, “Bu ciddi sorunlarla ancak mevcut çerçevelerin ötesine geçerek birlikte hareket etmemiz halinde mücadele edebiliriz. İster Hürmüz Boğazı’ndaki anlaşmazlık, ister Yemen’de Husilerin saldırıları, isterse Rusya’nın Karadeniz’deki tahıl sevkiyatlarına yönelik giderek yoğunlaşan saldırılarının sonuçları söz konusu olsun, iş birliği yapmamız gerekiyor” ifadelerini kullandı.

Wadephul, toplantıya katılan ülkelerin, çözüme kavuşturulamayan bu çatışmaların ekonomik koşullar ve ülkelerinin güvenliği üzerinde ciddi etkiler yarattığı konusunda ortak bir anlayışa sahip olduğunu belirtti. Bakan, ülkelerin aynı zamanda bu sorunlara çözüm bulmak istediğini kaydetti.

Wadephul, “İran’ın ve Husilerin dünya ticaretine şantaj yapmasını, küresel enerji ve gübre tedarikini boğucu bir baskı altında tutmayı sürdürmesini kabul etmeyeceğiz. Deniz ulaşım özgürlüğünü ve komşu ülkeleri hedef alan gelişigüzel saldırılar sona ermeli” dedi. Bakan, çatışmaların yol açtığı sonuçlar arasında açlığın da bulunduğuna dikkat çekti.

Karadeniz’deki durumun da krizi ağırlaştırdığını belirten Wadephul, “Rusya, tahıl sevkiyatlarına saldırarak Küresel Güney ülkelerinde gıda kıtlığı yaşanması riskini bilinçli biçimde göze alıyor. Bu durum, ihtiyaçlarının karşılanmasında büyük ölçüde buğdaya bağımlı olan dünyanın en yoksul kesimlerine zarar veriyor. Aynı zamanda, küresel ticarete yönelik buğdayın işlenmesinde dünyanın en büyük ülkesi olan Türkiye gibi ortaklarımızı da olumsuz etkiliyor” diye konuştu.

Wadephul, bu formatta ilk kez düzenlenen toplantının, iki çatışma alanında çözüm sürecini harekete geçirmeyi amaçladığını ifade etti.

Türkiye tarafına göre toplantıda Ortadoğu’daki çatışmaların da ele alınması bekleniyor. Görüşmelerin gündeminde özellikle Gazze Şeridi’ndeki durum, Batı Şeria’da yasa dışı yerleşimlerin genişletilmesi ve Yahudi yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik şiddeti bulunuyor.

Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye yakın zamanda bir savunma ittifakı oluşturmuştu. İstanbul’daki toplantıya Mısır Dışişleri Bakanı da katılıyor.

Almanya, Fransa ve İngiltere ise birkaç yıldır “E3” olarak bilinen üç büyük Avrupa ülkesi grubu çerçevesinde iş birliği yapıyor. Bu toplantıda gruba İtalya Dışişleri Bakanı da katılacak. İstanbul’daki görüşmenin, iki grubu ortak bir platformda buluşturmayı amaçladığı belirtiliyor.


İmar çalışmaları ile füze arasında... Aden Valisi havalimanına yönelik saldırıdan kurtuldu

Husilerin saldırısından önce Aden Havalimanı’nda incelemelerde bulunan Aden Valisi (SABA)
Husilerin saldırısından önce Aden Havalimanı’nda incelemelerde bulunan Aden Valisi (SABA)
TT

İmar çalışmaları ile füze arasında... Aden Valisi havalimanına yönelik saldırıdan kurtuldu

Husilerin saldırısından önce Aden Havalimanı’nda incelemelerde bulunan Aden Valisi (SABA)
Husilerin saldırısından önce Aden Havalimanı’nda incelemelerde bulunan Aden Valisi (SABA)

Aden Valisi ve devlet bakanı Abdurrahman Şeyh’in çarşamba sabahı programında, gerçekleştireceği saha ziyaretlerinin kritik anlarla yarışa dönüşeceğine dair hiçbir işaret yoktu. Her zamanki gibi günlük çalışmalarını takip etmek üzere evinden çıkan Şeyh’in programında, kentteki çeşitli proje alanları ve tesislere ziyaretler yer alıyordu.

Bu ziyaretler arasında Aden Uluslararası Havalimanı da bulunuyordu. Havalimanında pistin rehabilitasyon çalışmalarını inceleyen Şeyh, projenin ilerleyişi hakkında yetkililerden bilgi aldı. Ziyaretini tamamlayarak başka noktalara gitmek üzere havalimanından ayrıldı. Ancak kısa süre sonra, havalimanı çevresine düşen bir balistik füze ile kendisinin hedef alınmaya çalışıldığı haberini aldı.

Valinin havalimanından ayrılması ile saldırı girişimine ilişkin haberin ulaşması arasında yalnızca kısa bir süre vardı. Devam eden projeleri ve çalışmaları yerinde incelemek amacıyla başlayan olağan bir ziyaret, Şeyh’in ayrıldığı noktaya yönelik saldırıdan kurtulmasıyla dikkat çekici bir tesadüfe dönüştü.

Şeyh, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, söz konusu ziyaretin olağan saha incelemelerinin bir parçası olduğunu belirterek saldırı girişiminin kendisi havalimanından ayrıldıktan sonra gerçekleştiğini söyledi. Suudi Arabistan’ın Yemen’i Kalkınma ve Yeniden İmar Programı tarafından yürütülen rehabilitasyon projesinin üçüncü aşamasını takip ettiğini kaydeden Şeyh, ziyaret sırasında pistteki çalışmaların seyri hakkında bilgi aldığını ve tamamlanma oranının yüzde 70 ila 80’e ulaştığının kendisine aktarıldığını ifade etti. Ardından kentteki diğer noktalara yönelik ziyaretlerini sürdürmek üzere havalimanından ayrıldığını belirtti.

Havalimanı, valinin günlük programındaki son durak değildi. Şeyh, buradan ayrıldıktan sonra başka projeleri ve hizmet çalışmalarını incelemek üzere saha ziyaretlerine devam etti. Program kapsamında 50. Cadde güzergâhındaki çalışmaları takip eden vali, Kriminal Soruşturma Dairesi ve Narkotikle Mücadele Dairesi başta olmak üzere çeşitli güvenlik birimlerini de ziyaret etti.

Zamanlamadaki bu tür çarpıcı tesadüfler ve doğrudan ya da dolaylı saldırılardan kurtulma deneyimleri, Yemen’de 2015 yılında savaşın başlaması ve Husilerin iktidarı ele geçirmesinin ardından Aden’de günlük yaşamın bir parçası haline geldi. Güvenlik kaygıları günlük çalışmaların içine nüfuz ederken projeler ve hizmetler, tüm zorluklara rağmen hayatın devamlılığını sağlamaya yönelik çabaların önemli bir unsuru olmayı sürdürüyor.

Şeyh, yerel yönetimin saha hareketliliği sırasında güvenlik önlemleri aldığını belirtti. Husilerin insansız hava araçları (İHA) ve balistik füzeler kullanmasına karşı alınan önlemler arasında, ziyaret noktalarında uzun süre kalmamak ve ziyaretlerle hareketlilik programını önceden açıklamamak yer alıyor. Vali, Aden’de ve diğer vilayetlerde güvenlik birimlerinin çok sayıda Husi uyuyan hücresini ortaya çıkardığını da hatırlatarak bu önlemlerin kenti ve hayati öneme sahip tesislerini korumaya yönelik güvenlik çabalarının bir parçası olduğunu vurguladı.

Şeyh, söz konusu düşmanca eylemlerin Yemenlileri görevlerini yerine getirmekten ve ülkelerine hizmet etmekten alıkoyamayacağını belirtti. Saldırıların Aden’de hayatı durduramayacağını ve yaşam koşullarını iyileştirmeye yönelik çalışmaları sekteye uğratamayacağını ifade etti.

Aden’in temel ihtiyaçları: Gaz, elektrik ve ilaç

Güvenlik gündemi ve valinin saldırı girişiminden kurtulmasının ötesinde, tarihi Aden kenti temel ihtiyaçların karşılanması konusunda da çeşitli sorunlarla karşı karşıya. Evlerde kullanılan tüp gaz, elektrik ve ilaç temini, savaş koşullarından, tedarik üzerindeki baskılardan ve artan talepten etkilenen başlıca alanlar arasında yer alıyor.

Vali, bazı temel ihtiyaçların karşılanmasında güçlükler yaşanmasına rağmen genel durumun endişe verici olmadığını söyledi. Ev tipi gaz krizinin, savaş koşullarından etkilenen Marib vilayetinden gelen tedarikle bağlantılı olduğunu belirten Şeyh, mevcut miktarlara kıyasla talebin artmasının da piyasadaki arzın yetersiz kalmasına yol açtığını kaydetti.

Elektrik, olağanüstü koşulların sektördeki baskıyı daha da artırabileceği Aden’de, kentin en önemli hizmet sorunlarından biri olmayı sürdürüyor. Elektrik alanındaki sıkıntılar, halkın günlük yaşamında ihtiyaç duyduğu temel hizmetleri de doğrudan etkiliyor. Sağlık sektöründe ise sağlık kuruluşlarının görevlerini yerine getirebilmesi ve hastaların ihtiyaçlarına yanıt verebilmesi için ilaç ve tıbbi malzeme tedarikinin kesintisiz sürdürülmesi gerekiyor.

Bu zorluklar karşısında Aden Valisi, Suudi Arabistan’ın Yemen’i Kalkınma ve Yeniden İmar Programı, Müşterek Kuvvetler ile Kral Selman İnsani Yardım ve İnsani Çalışmalar Merkezi tarafından sağlanan desteğe teşekkür etti. Şeyh, söz konusu kurumların ilaç ve tıbbi malzemelerin düzenli biçimde temin edilmesine katkıda bulunduğunu belirtti.

Yerel yönetimin, güvenlik ve ekonomik zorluklara rağmen projeleri takip etmeyi ve hizmetlerde istikrarı korumaya yönelik çalışmalarını sürdüreceğini vurguladı.

Saldırı girişiminden önce ayrıldığı havalimanı ile ziyaret etmeyi sürdürdüğü yollar ve kamu tesisleri arasında Aden, savaşın beraberinde getirdiği risklerle hayatı yeniden canlandırma çabalarının iç içe geçtiği bir tabloyla karşı karşıya bulunuyor. Havalimanı çevresine düşen füze, valinin günlük programını yarıda bırakmasına neden olmadığı gibi, Şeyh’in açıklamasına göre, yerel yönetimin çalışmalarını sürdürme kararlılığını da değiştirmedi. Husilerin yol açtığı tüm engellere rağmen yeniden imar projeleri ve kamu hizmetleri, ilerlemeye çalışan kentte varlığını korumaya devam ediyor.