İran-İsrail, "Gölge Savaşı" şiddetleniyor... İki ülke 1979'dan beri ilk defa sıcak çatışmaya bu kadar yakın

(Reuters- AFP)
(Reuters- AFP)
TT

İran-İsrail, "Gölge Savaşı" şiddetleniyor... İki ülke 1979'dan beri ilk defa sıcak çatışmaya bu kadar yakın

(Reuters- AFP)
(Reuters- AFP)

İran ve İsrail, gergin ilişkiler içinde olan iki ülke.
Ancak bu gerginlik hiç olmadığı kadar artmış durumda.
İsrail, uzun zamandan beri Suriye içinde bulunan İran güçlerini vuruyor.
İran da özellikle geçmiş yıllarda finanse ettiği Filistinli gruplar ve Hizbullah aracılığıyla İsrail'e yönelik saldırıları destekliyor.
Ancak son dönemlerde karşılıklı saldırıların daha direkt yapıldığı, çeşitlendiği ve geniş coğrafyaya yayıldığı görülüyor.
Hatta artık İran içindeki bazı saldırıların bizzat İsrail tarafından yapıldığı öne sürülüyor.
Örneğin 27 Kasım 2020 tarihinde İran'ın nükleer ve füze programının en önde gelen isimlerinden olan Savunma Bakan Yardımcısı Muhsin Fahrizade ülkesinde uğradığı silahlı bir suikast sonucu öldürüldü.
İranlı yetkililer, bu saldırıdan İsrail gizli servisi Mossad'ı sorumlu tuttu.
Yine İran'ın savunma sanayisinde veya nükleer projelerinin geliştirilmesinde görev alan başka uzmanlar da geçmiş yıllarda benzer suikastlar sonucu hayatını yitirmiş, Tahran yönetimi bu saldırılardan da Mossad'ı suçlamıştı.
Ancak yaşanan yeni gelişmeler iki ülke arasındaki gizli savaşın artık denizlere de yayıldığını gösterdi.

Gemilere karşılıklı saldırılar
İlk olarak İsrail'in bir süreden beri Suriye'ye yük götüren İran tankerlerine farklı tarihlerde Akdeniz'de saldırı düzenlediği ve en az 12 İran tankerinin batırılmayacak şekilde vurulduğu öne sürüldü.
Bu iddia Umman Körfezi'nde bir İsrail gemisine saldırı düzenlenmesinin ardından ortaya atıldı.
İran'ın bu saldırılara misilleme amacıyla İsrail gemisine saldırdığı iddia edildi.
Derken yine geçen günlerde Kızıldeniz'de bir İran gemisi daha saldırıya uğradı.

İran, Natanz Nükleer Tesisi'ndeki patlamadan İsrail'i sorumlu tuttu
Aynı günlerde İran'ın Natanz Nükleer Tesisi'nde bir patlama meydana geldi.
İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, saldırıdan İsrail'i sorumlu tuttu ve intikam alacaklarını söyledi.
Zarif, tesiste büyük hasar olmadığını da öne sürdü.
İsrail'den yapılan dolaylı açıklamalarda saldırı üstlenildi ancak patlamanın bir bombadan değil, siber saldırıdan kaynaklandığı ve tesise ciddi zarar verdirilerek, dokuz ay süreyle yeni uranyum zenginleştirilemeyecek hale getirildiği iddia edildi.
Aynı tesisin geçen yıl da bir siber saldırıya uğradığı biliniyor.

Erbil'de Mossad üssü vuruldu iddiası
Bu olaydan hemen sonra bu sefer de önce Birleşik Arap Emirlikleri açıklarında bir İsrail gemisi vuruldu.
Devamında da Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin başkenti Erbil'de Mossad'a ait olduğu öne sürülen bir üsse İran yanlısı olduğu ve adı duyulmamış bir grup tarafından saldırı düzenlendiği ve ölenlerin olduğu gündeme getirildi. 
IKBY'li yetkililer ise Erbil'de Mossad üssü olmadığını, böyle bir olayın yaşanmadığını söylerken, İran yanlısı kaynaklar iddialarında ısrarlı.

"Süreç küçük çaplı da olsa bir savaş ihtimalini barındırıyor"
Peki bu tür olaylar daha ne kadar devam edebilir? İki ülke arasında sıcak savaş riski var mı?
Bu soruları ilk olarak İran uzmanları Savash Porgham ile Arif Keskin'e yönelttik.
Porgham, iki ülkenin uzun süreden beri Suriye'da örtülü savaştığını belirtti. Porgham'a göre iki ülke arasındaki bu durum "Gölge Savaşı".
Porgham, devam eden "Gölge Savaş"ta İsrail'in bir süreden beri farklı bir şey yaparak direkt İran içinde operasyonlar düzenlemeye başladığını söyledi. Porgham, "İsrail ve İran, 1979'daki İslam devriminden bu yana sıcak savaşa en yakın noktada" dedi.
Keskin ise son durumu "1979'dan günümüze kadar baktığımızda İran ve İsrail ilişkilerinin en tehlikeli, öngörülemez sürece girdiğini düşünüyorum. Bu süreç küçük çaplı da olsa bir savaş ihtimalini barındırıyor" diye özetledi.

"İran, İsrail saldırılarına karşı koyamıyor"
Her iki uzmanın da dikkati çektiği bir noktada İran'ın zafiyeti ve İsrail'in İran içerisindeki etkinliği.
Porgham, yaşanan son olayların İran'ın istihbaratı ve güvenlik birimleri içerisinde çok önemli bir gediğin açıldığını gösterdiğini öne sürdü.
Porgham, İran'ın nükleer programına dair gizli belgelerin bile İsrail tarafından ele geçirilip, Netanyahu tarafından televizyonlarda gösterildiğini hatırlatarak şöyle devam etti:
"İran, inanılmaz biçimde kendi içinde İsrail'in saldırılarına karşı koyamıyor. İsrail, İran'ın en korunaklı yerlerinde operasyon yapabiliyor. Bakıldığında İran'ın İsrail karşısında bir altta kalmışlığı görünüyor."

"İsrail, İran'a istihbari olarak nüfuz etti"
Keskin ise son gelişmelerin İsrail'in ciddi şekilde İran'a istihbari olarak nüfuz ettiğini ve bunun İran'ın nükleer çalışmalarına, istihbarat birimlerine hatta askeri alanlarına kadar uzandığını öne sürerek, şunları söyledi:
"Neredeyse İran'ı felç etmiş durumda. Son dönemlerde İran devlet yetkilileri de bunu itiraf ediyor. İran Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı İshak Cihangiri, demecinde ‘Açıkça söylüyorum güvenlik olarak inanılmaz açığımız var' dedi. Yine Devrim Muhafızları eski komutanı Muhsin Rızai, her alanda casusluk yapıldığını söyleyerek yabancı istihbarat servislerinin İran'da güvenlik bürokrasisindeki nüfuzunu bir nevi itiraf etti."

"İran, intikam alacağız diyor ama yaptığı bir şey de yok"
İsrail'in eylemlerine karşın İran'ın ciddi bir karşılık veremediğini de öne süren Keskin, iddialarını şöyle sürdürdü:
"İran sürekli intikam alacağız diyor ama yaptığı bir şey de yok. İran'ın acizliği ülke içinde yönetimin meşruluğunu da tartışma konusu yapıyor. İçeride dayılanıyorsunuz ama İsrail'e bir şey yapamıyorsunuz deniyor. Devletin kendini koruyamadığı düşüncesi gelişiyor."

"İsrail, ABD'nin İran'la anlaşmasını istemiyor"
Gerek Porgham gerekse Keskin, İran ve İsrail arasında gerilimin yükselmesinin Biden yönetiminin İran'la yeniden nükleer görüşmelere başlama niyetinden kaynaklandığını iddia ederek, İran ile ABD arasında varılacak bir mutabakatın İran'ı güçlendireceğinden endişe eden İsrail'in bunun önüne geçmek için elinden geleni yapacağını deklere ettiğini hatırlattılar.
Porgham, İran'ın nükleer programına yönelik müzakerelerin Viyana'da başladığını hatırlatarak, bu müzakerelerde ilerleme sağlandıkça İsrail ile İran'ın gölge savaşının daha fazla sertleştiğini öne sürdü.

"Sıcak çatışmaya hiç bu kadar yakın olmadılar"
Savaş ihtimalinin güçlenmesine karşın bunun gerçekleşmesinin de kolay olmadığını söyleyen Porgham, sözlerini şöyle sürdürdü:
"İran askeri gücü İsrail teknolojisiyle açık bir savaşta boy ölçüşemez ama İran'da bağlı örgütler üzerinden Lübnan'da ve Körfez'de İsrail gemilerine karşı asimetrik savaş yürütebilir. Sıcak çatışma riski var ve 42 yıldır sıcak çatışmaya hiçbir bu kadar yakın olmadılar. Endişeyle takip ediyorum."

"İsrail, nükleer görüşmelerin masasının çerçevesini belirleyecek noktada"
Son olayların ardından İran ve İsrail'in daha sert karşı karşıya geleceğinin görüldüğünü belirten Keskin ise uğradığı saldırıların İran devletini imajını korumak için bir şeyler yapmaya zorladığını belirterek, İran'ın içinde olduğu karmaşayı şöyle anlattı:
"İran nükleer dosyasının bundan sonra nereye evrileceğine sadece ABD ve İran görüşmeleri açısından bakmakta yanlış. Şu an itibariyle İsrail masada olmasa da yaptıklarıyla masanın çerçevesini belirleyecek noktaya gelmiştir. Muhsin Fahrizade öldürüldüğünde İran ek protokolden çıktı. Natanz tesisine saldırının ardından şimdi de yüzde 60 uranyum zenginleştirmeye başladık denildi. Her ikisi de İsrail operasyonlarına tepki olarak yapıldı. Bunlar da İsrail eylemlerinin İran'ın görüşmelerini etkileyecek noktada olduğunu gösteriyor."

Kasım Süleymani'nin öldürülmesi İran'ın operasyon gücünü azalttı mı?
Her iki uzmana da Kasım Süleymani'nin öldürülmesinin ardından İran'ın dış operasyon gücünün azalıp azalmadığını, sorduk.
Porgham, Süleymani'nin önemine değindikten sonra İran'ın operasyonel gücünün Kasım Süleymani öncesi ve sonrasında çok önemli değişimler gösterdiğinin söylenebileceğini belirtti.

İran'ın kaygısı ABD'nin işe karışması
Buna karşılık Keskin, İran'ın karşılık verememesinin Kasım Süleymani'nin olmamasından kaynaklanmadığını öne sürerek, "İran karşılık verirse İsrail'in daha sert karşılık vereceğini biliyor. İsrail'in kendisini karşılıklı misillemelere sokarak olayı büyüterek bu şekilde ABD'yi de işin içine çekmeye çalıştığından çekiniyor ve korkuyor" iddiasında bulundu.

"İran şimdilik Hizbullah kartına oynamayacak"
Keskin ayrıca İran'ın Hizbullah kartını oynamak içinde henüz erken olduğunu düşündüğünü belirterek, "İran zamanından önce bir hareket yapmak istemiyor. Tansiyon yükselirse İsrail – Hizbullah çatışması olabilir ama İran bunun için erken olduğunu düşünüyor" dedi.

İsrail, İran'ı Suriye'de Rusya'nın onayıyla mı vuruyor?
İsrail'de yaşayan gazeteci Rafael Sadi ise İran rejiminin İsrail'i yok etmeyi, denize dökmeyi hedeflediğini dile getirdiğini hatırlatarak bundan dolayı İran'a karşı yürütülen mücadele kapsamında Suriye içindeki İran hedeflerinin vurulduğunu belirtti.
Sadi, Suriye'deki İran hedeflerinin vurulmasının Rusya ile İsrail arasında varılan mutabakat kapsamında olduğunu ve Rusya'nın İsrail uçaklarına engellemede bulunmadığını öne sürdü.

İran gemisi İsrail kıyılarına bilerek petrol sızdırdı iddiası
İran'ın nükleer projesinin iddia ettiği gibi barışçıl hedefler içermediğini de öne süren Sadi, "Nükleer enerji veya silah sahibi hiçbir ülkenin ağzından bir diğerini imha edeceği ifadelerini duymuş değiliz. Halbuki İran İsrail'i atom bombası atarak yok etmekten söz eden ilk ülkedir" şeklinde konuştu.
İran'ın İsrail gemilerine yönelik saldırılar düzenlediğini aktaran Sadi, hatta bir Suriye'ye kaçak petrol taşıyan bir İran tankerinin İsrail kıyılarına petrol sızdırarak bilerek çevre kirliliği yarattığını iddia etti.

"İsrail'in tutumu Biden'ın İran politikasından bağımsız"
Sadi, İsrail ve İran arasında gerilen ilişkilerde Biden yönetiminin İran'la görüşme konusundaki tutumundan bağımsız olduğu görüşünde.
Sadi, İsrail'in Biden yönetiminin alacağı kararların kendi bilecekleri bir iş olduğunu söylediğini ancak güvenliklerini kimseye bırakmayacaklarını ve gerekirse kendi göbeklerini kendilerinin keseceğini deklere ettiğini de hatırlatarak şöyle devam etti:

"İsrail, nükleer santrale sabotajı kerhen de olsa kabullendi"
"Bunun sonucunda da İran Natanz  nükleer santralinde uranyum zenginleştirmeye başlanacağı haberi ile  her nasıl olduysa  santralin elektrikleri kesilivermiş ve trafosu patlamıştır. Hasar ifade edildiği kadarı ile 9 aylık bir gecikmeye sebebiyet vermiştir. İsrail şimdiye kadar ki politikaları gereğince bu tür eylemlerinde sessiz kalmayı yeğlemiş ve sorumluluk almamıştır. İlk kez bu olayda  yarım ağızla olsa bile ki öncelikle yabancı istihbarat kurumlarının ifadesine göre ibaresi ile haber İsrail basınında da yer almış hatta aynı  gün Başbakan Netanyahu, ordu mensupları ile bulunduğu şehitleri anma töreni arifesinde kendilerini kutlamış ve İsrail'in vatanı koruması için daima görevde oldukları için bu  eylemi de  kerhen kabullenmiştir."

"ABD'lilere siz olmasanız da biz devam edeceğiz mesajı verildi"
Sadi, bu kabullenmenin arkasında  sadece İran'a verilen bir mesaj olmadığını belirterek, "Aynı  zamanda Amerikalılara da siz bu işin içinde yanımızda olmazsanız bile biz gerekeni yapmaya devam edeceğiz denmekteydi. Hoş kaldı ki bu elektrik kesintisi Amerikalıların da az hoşuna gitmemiş değildi" ifadelerini kullandı.

"İran'ın en endişe ettiği sözcük Mossad"
İsrail'in yıllardır İran'a karşı sadece psikolojik değil aynı zamanda stratejik ve askeri bir üstünlük konumunda olduğunu öne süren Sadi, "Kimin ne dediği çok önemli değildir. Durum budur ve İranlıların en fazla endişe duydukları sözcük Mossad istihbarat kurumudur" iddiasında bulundu.

"Topyekün savaşa dönüşmeyecek"
Sadi, buna karşın karşılıklı çatışmalar asla bir topyekün savaşa dönüşmeyeceğini çünkü böyle bir savaşın her iki ülke açısından fazlasıyla pahalı ve gereksiz olduğunu ayrıca iki ülke halkları arasında da bir düşmanlık bulunmadığını vurguladı.

Independent Türkçe



İran ve Körfez, Cumhurbaşkanı ile Hatemu'l-Enbiya Karargahı kıskacında

ABD Hava Kuvvetleri'ne ait bir KC-135 Stratotanker yakıt ikmali uçağı, açıklanmayan bir konumda İran'ı hedef alan Destansı Öfke Operasyonu sırasında bir F-35A Lightning II savaş uçağına yakıt ikmali yaparken, 5 Nisan 2026 (Reuters)
ABD Hava Kuvvetleri'ne ait bir KC-135 Stratotanker yakıt ikmali uçağı, açıklanmayan bir konumda İran'ı hedef alan Destansı Öfke Operasyonu sırasında bir F-35A Lightning II savaş uçağına yakıt ikmali yaparken, 5 Nisan 2026 (Reuters)
TT

İran ve Körfez, Cumhurbaşkanı ile Hatemu'l-Enbiya Karargahı kıskacında

ABD Hava Kuvvetleri'ne ait bir KC-135 Stratotanker yakıt ikmali uçağı, açıklanmayan bir konumda İran'ı hedef alan Destansı Öfke Operasyonu sırasında bir F-35A Lightning II savaş uçağına yakıt ikmali yaparken, 5 Nisan 2026 (Reuters)
ABD Hava Kuvvetleri'ne ait bir KC-135 Stratotanker yakıt ikmali uçağı, açıklanmayan bir konumda İran'ı hedef alan Destansı Öfke Operasyonu sırasında bir F-35A Lightning II savaş uçağına yakıt ikmali yaparken, 5 Nisan 2026 (Reuters)

Zeyd bin Ali el-Fadıl

ABD’de 1980 yılında ‘Carter Doktrini’nin ilan edilmesiyle birlikte Hızlı Müdahale Ortak Görev Kuvveti (RDJTF) kuruldu. Bu güç zamanla ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı'na (CENTCOM) dönüştü. Carter Doktrini, Arap Körfezi bölgesini ele geçirmeye yönelik herhangi bir dış güç girişiminin ABD'nin hayati çıkarlarına yönelik bir saldırı olarak değerlendirileceğini ve gerekirse askeri güç de dahil olmak üzere her türlü araçla karşılık verileceğini öngörüyordu.

Carter Doktrini, Washington'ın Arap Körfezi bölgesindeki hayati öneme sahip ekonomik güvenliğe yönelik stratejik bir tehdit olarak gördüğü Sovyetler Birliği’nin 1979 yılındaki Afganistan işgalinin ardından şekillendi. Aynı dönemde İran'da devrimin patlak vermesi ve Şah rejiminin çöküşü güvenlik boşluğu oluşturdu. Bu durum Washington'ın Sovyetler Birliği’nin nüfuzunun yayılmasına ilişkin kaygılarını daha da derinleştirdi.

ABD'nin bölgedeki askeri varlığı işte bu zemin üzerinde başladı ve zamanla büyüdü. Ardından özellikle Irak ile İran arasındaki Birinci Körfez Savaşı'nın patlak vermesiyle hız kazandı. O dönemde Körfez Arap ülkeleri, İran'ın güvenlik politikasından ve ‘devrimi ihraç etme’ projesini benimsemesinden giderek daha fazla endişelenmeye başladı. Bu proje özünde bölge ülkelerinde mezhepçilik temelli bir destekle hayata geçiriliyordu.

Körfez ülkelerinin liderleri 1981 yılında Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi'ni (KİK) kurduklarını ilan etti. KİK üyesi ülkeler bunun ardından ABD ile ortaklığı derinleştirmeye çalışarak enerji arzının güvenliğini güvence altına almayı ve Arap Körfezi sularını ile Hürmüz Boğazı’nı olası İran saldırılarına karşı korumayı hedefledi.

Bununla birlikte Arap (Basra) Körfezi'nde o dönemde bazı siyasetçilerin bu gelişmeyi Amerikan hegemonyasının genişlemesi ve bölgenin askerileştirilmesi için bir bahane, Körfez ülkelerine baskı uygulamak ve Filistin meselesi başta olmak üzere Arap konsensüsüyle bağdaşmayan siyasi uzlaşmalar dayatmak amacıyla bir araç olarak görebileceğine dair kaygı ve çekinceleri bulunuyordu. Ne var ki KİK üyesi ülkelerin liderlerinin kendi iç güç dinamiklerine dayanarak sergilediği kararlı tutum bu kaygıları zamanla geri plana itti. Söz konusu tutumun yansımaları günümüze uzanan çeşitli siyasi süreçlerde açıkça görüldü.

KİK üyesi ülkelerin bazılarındaki ABD’nin askeri varlığı, söz konusu ülkelerin kararlarının niteliği üzerinde belirleyici bir etki yaratmadı. Bu durum özellikle Suudi Arabistan, Umman, Katar ve Kuveyt için geçerli.

ABD’nin Kuveyt'teki Ali es-Salem Hava Üssü ve Katar'daki el-Udeyd Hava Üssü'ndeki geniş çaplı askeri varlığı, iki ülkenin Filistin meselesi veya diğer bölgesel ve uluslararası dosyalardaki siyasi tutumlarını değiştirmedi. Aynı durum ABD ile stratejik ilişkilere sahip Suudi Arabistan için de geçerli. Bu ilişkiler, Suudi Arabistan’ın başta Filistin olmak üzere kritik meselelerdeki kararlarının niteliğini etkilemedi. Suudi Arabistan, Filistin meselesinde İsrail’in gücü karşısında kilit bir direnç noktası oluşturdu ve ABD'nin Abraham (İbrahim) Anlaşmaları'na katılma yönündeki tekrarlayan çağrılarına yanıt vermek için İsrail'in 2002 yılında Beyrut’ta gerçekleşen Arap Birliği Zirvesi'nden çıkan Arap Barış Girişimi'nin öngördüğü iki devletli çözüm kararını kabul etmesini şart koştu.

Burada Suudi Arabistan'ın ABD ekseninden bağımsız tutumunun Filistin meselesiyle sınırlı kalmadığını, başka alanlara da uzandığını belirtmek gerekiyor. Zira Suudi Arabistan, Rusya'ya uygulanan yaptırımlara katılmadı, Çin ile stratejik ilişkilerini de kısıtlamadı. Bununla birlikte ABD ile İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaşa dahil olmaktan kaçındı. Suudi Arabistan ve KİK üyesi bazı ülkeler, İran ile Irak'ın güneyinde konuşlu Halk Seferberlik Güçleri’ne (Haşdi Şabi) bağlı bazı silahlı grupların pervasız saldırılarına maruz kalmalarına karşın bu tutumlarından vazgeçmedi.

ddvf
Humeyni'nin İran'ın başkenti Tahran'ın güneyinde türbesinde vefatının 37. yıldönümü anma töreninde, merhum İran Devrimi Lideri Ruhullah Humeyni, merhum Dini Lider Ali Hamaney ve mevcut Dini Lider Mucteba Hamaney'in fotoğraflarının olduğu bir pankart, 4 Haziran 2026

Tüm bunlar ve daha fazlası, KİK üyesi ülkelerin bazılarında ABD’nin askeri varlığının bu ülkelerin kararlarının niteliği üzerinde belirleyici bir etki yaratmadığını gösterdi. Bu durum özellikle Suudi Arabistan, Umman, Katar ve Kuveyt için geçerli. Söz konusu ülkeler Ortadoğu'nun merkezi meselesi olan Filistin konusundaki resmi tutumlarını kararlılıkla korudu.

Buna karşın Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn, İsrail ile barış anlaşması imzalayarak ilişkileri geniş çapta normalleştirdi. Bu adımın diğer KİK üyeleriyle ilişkilerin özüne olumsuz yansımaları olduğuna şüphe yok. Zira bu şekilde ‘direniş söylemine’ göre düşman olarak nitelendirilen bir ülkeye Körfez dünyasının meydanlarında ve sokaklarında yer edinme kapısı açılmıştı. Bu durum KİK üyesi ülkelerin liderlerinin yerleşik fikir birliğinin ihlali anlamına geliyordu, ancak liderler her devletin kendi kararlarında egemenlik hakkına sahip olduğu gerekçesiyle bunu aşmakta herhangi bir beis görmediler.

Önce milliyetçi ardından mezhepçi bağlam, milliyetçi eğilimin egemen olduğu Şah döneminden katı dinî vizyonun hâkim olduğu İslam Cumhuriyeti dönemine uzanan süreçte Arap-İran ilişkilerinin doğasını ve gerçekliğini istikrarsızlaştıran başlıca etken oldu.

Körfez'in karşı kıyısında ise ‘Büyük Şeytan’ ABD'ye ve onun güdümündeki İsrail'e meydan okumaya çağıran İran’ın devrimci nidaları art arda yükseliyor. Bu söylem, KİK üyesi ülkeler söz konusu olduğunda daha da gerilim yüklü bir hal alıyor. Bahsi geçen ülkeler, ABD ve Batı sisteminin müttefikleri oldukları gerekçesiyle İran'ın katı muhafazakarlık yanlısı karar odaklarında rejime düşman olarak konumlandırılıyor. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Şii bilincinin Arap milliyetçiliğine karşı İran milliyetçiliğiyle özdeşleştirilmesiyle işler daha da içinden çıkılmaz bir hal aldı. Daha da kötüsü, bu siyasi çatışmanın özellikle İran-Irak Savaşı döneminde aşırılıkçı bir inançla sahneye çıkan İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) da etkisiyle Kerbela trajdesi etrafında billurlaşan mezhepçi bir örtüyle kaplanmasıydı. Bunun sonucunda İran söylemi pekişerek biçimlendi ve katı muhafazakar zihniyete göre KİK üyesi ülkeler ve Irak bir kampta, İran ise karşı kampta konumlandırıldı. Bu tutum kaçınılmaz olarak büyük bir haksızlık ve Şii nüfusun toplam nüfusun önemli bir bölümünü oluşturduğu Irak dahil tüm Arap Körfezi ülkelerine yönelik daha büyük bir hedef gösterme anlamını taşıyor.

sdfvf
İran'ın güneyindeki bir askeri tatbikata katılan DMO üyeleri, 16 Şubat 2026 (Reuters)

Önce milliyetçi ardından mezhepçi bağlam, milliyetçi eğilimin egemen olduğu Şah döneminden katı dinî vizyonun hâkim olduğu İslam Cumhuriyeti dönemine uzanan süreçte Arap-İran ilişkilerinin doğasını ve gerçekliğini istikrarsızlaştıran başlıca etken oldu. Sünni Araplar çerçevesinde de görece benzer unsurlar orta çıksa da bu durum asla bu denli derin bir olumsuz seferberliğe dönüşmedi. Zira genel anlamda Araplar, özelde ise KİK üyesi ülkeler Sünni ve Şii, sol ve sağ gibi çeşitli bileşenlerden oluşuyordu. Bu yapı onların ötekine karşı keskin tutumlar geliştirmesini engelledi. Tutumları mevcut siyasi konjonktüre göre şekillendi. Tarihin labirentlerine, olaylara, acılara, zaferlere ve yenilgilere gömülüp kalmadı. Arapların genel olarak zihniyeti ‘insan kendi zamanının, koşullarının ve çağının rehinidir’ düsturuyla işler.

Sonuç olarak mesele, Körfez'in doğu kıyısındaki İran ile ister mezhepçi ister milliyetçi yönelimli olsun, Körfez'in öte kıyısındaki Arap ülkeleri arasındaki bakış açısı farklılığı ve zihniyet ayrılığında düğümleniyor. Bu çerçeve, İran'ın KİK üyesi ülkeleri neden hedef aldığını da açıklıyor. Oysa söz konusu ülkeler ABD ve İsrail'in İran'a savaş açmasına karşı çıktılar ve her türlü askeri gerilimden uzak durdular. Hava sahalarının kullandırılmasına onaylamadıklarını da resmi açıklamalarda duyurdular. Buna karşın bu ülkeler, DMO’nun topraklarını, petrol tesisleri ve sivil binaları, yakın zamanda Kuveyt'te yaşandığı üzere sivil havalimanlarını da kapsayacak biçimde insansız hava araçları (İHA) ve balistik füzelerle hedef almasından kurtulamadı.

Savaş kendi şartlarını dayattı ve DMO komutanlarının açıklamalarıyla temsil edilen Hatemu’l- Enbiya Karargahı, kararların kontrolünü elinde tutan taraf haline geldi. Artık bu kararları Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan ya da hükümetindeki yetkililer kontrol etmiyor.

Burada İran’ın Körfez ülkelerine karşı gerçekleştirdiği düşmanca eylemlerde öne sürdüğü gerekçenin hukuken kabul edilemez olduğunu, komşuluk ahlakıyla ve uluslararası hukukun hüküm ve kurallarıyla çeliştiğini vurgulamamız gerekiyor. DMO komutanlarının iddiasına göre ABD’nin askeri üslerini hedef alma adı altında Körfez ülkelerindeki çeşitli ekonomik ve sivil tesisler hedef alınıyor. Bu gerekçe hukuki yapısı ve anlam gücü bakımından çürütülmesi gereken bir argümandır. Zira ABD bu üslerdeki askerlerini daha önce çekmişti. Üstelik ABD’nin Körfez ülkelerindeki askeri varlığı söz konusu ülkelerin egemenliği çerçevesinde sınırlı düzeyde. Bunun yanı sıra en büyük ABD üssü İsrail'dir. İran'a karşı savaş açan, liderlerini ve başta Dini Lider Ali Hamaney olmak üzere komuta kadrosunu öldüren ülke de İsrail'dir. DMO’nun İran ile komşuluk ilişkileri olan, savaşa karşı çıkan ve olaylarla baş etmede Arap gerçekliğini korumaya devam eden Körfez ülkelerinden uzak durup saldırılarını İsrail'e ve ABD donanmasına yöneltmesi çok daha yerinde olurdu. Burada, ‘Arap ülkeleri bu tutumlarını daha ne kadar sürebilir? İran milliyetçi ve mezhepçi komplekslerinden ne zaman kurtulur ve Arap komşularıyla komşuluk ilkelerine dayalı bir uyum içinde var olmayı ne zaman benimser?’ soruları beliriyor.

sdfvf
Tahran'ın Vanak Meydanı'nda İran füzelerinin resimlerinin yer aldığı devasa bir afiş, 10 Haziran 2026 (AFP)

Sonuç olarak, İranlı muhafazakarların, DMO'nun Uzmanlar Meclisi üzerindeki kontrolü ve hakimiyeti sayesinde, şimdi karar alma süreçlerini yönetenler oldukları söylenebilir. Uzmanlar Meclisi, İran İslam Cumhuriyeti anayasasına göre ülkenin en üst makamı olan Dini Lider’i (Yüce Lider) seçen, denetleyen ve gerektiğinde görevden alma yetkisine sahip. Bunun sonucunda, babası Ali Hamaney’in vasiyetine rağmen, oğlu Mucteba Hamaney’in Dini Liderlik görevini üstlenmemesi gerektiği belirtilse de oğul Hamaney babasının halefi olarak atandı.

Böylece, kurulduğu günden bugüne kadar ideolojik bir yapıya sahip olan DMO, askeri kararların yanı sıra siyasi kararların da sahibi haline geldi. Öte yandan DMO'nun hâlâ bünyesinde barındırdığı ılımlı reformcuların gücü de zayıfladı. Çünkü DMO, bu kesimin tamamen dışlanması durumunda İran halkının öfkesini çekmekten çekiniyor. Daha önce Cumhurbaşkanı Dr. Mesud Pezeşkiyan ile DMO’nun komuta kademesi arasında, Pezeşkiyan’ın Arap Körfez ülkelerini hedef almayacağına dair taahhüdü konusunda yaşanan çelişkili açıklamalardan da anlaşıldığı üzere, şu anda iki taraf arasında önemli bir anlaşmazlık söz konusu. Ancak savaş kendi şartlarını dayattı ve DMO komutanlarının açıklamalarıyla temsil edilen Hatemu’l- Enbiya Karargahı, kararların kontrolünü elinde tutan taraf haline geldi. Artık bu kararları Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan ya da hükümetindeki yetkililer kontrol etmiyor.

Bu bağlamda, savaşın sona ermesi halinde İran rejiminde büyük bir bölünme yaşanacağı öngörülebilir. Peki, reformcular dümeni ele alıp İran'ın davranışını düzeltmeyi ve DMO’nun Körfez’deki komşularıyla bozduğu ilişkileri onarmayı başarabilecekler mi?


Şi Pyongyang'da: Amaç Putin'le rekabet mi, yoksa nüfuzu yeniden tesis etme mi?

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping Kuzey Kore'ye yaptığı nadir ziyaret sırasında Kuzey Kore lideri Kim Jong-un (sağda) ile tokalaşırken, 8 Haziran 2026 (AFP)
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping Kuzey Kore'ye yaptığı nadir ziyaret sırasında Kuzey Kore lideri Kim Jong-un (sağda) ile tokalaşırken, 8 Haziran 2026 (AFP)
TT

Şi Pyongyang'da: Amaç Putin'le rekabet mi, yoksa nüfuzu yeniden tesis etme mi?

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping Kuzey Kore'ye yaptığı nadir ziyaret sırasında Kuzey Kore lideri Kim Jong-un (sağda) ile tokalaşırken, 8 Haziran 2026 (AFP)
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping Kuzey Kore'ye yaptığı nadir ziyaret sırasında Kuzey Kore lideri Kim Jong-un (sağda) ile tokalaşırken, 8 Haziran 2026 (AFP)

Şerbil Berekat

Şi Cinping altı ayı aşkın bir süredir Çin'den dışarıya adımını atmamıştı. Bu süre boyunca dünyanın dört bir yanından cumhurbaşkanları ve liderler Pekin’deki yönetim merkezleri Zhongnanhai'ye akın etti. Şi yalnızca birkaç ay içinde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'u, İngiltere Başbakanı Keir Starmer'i, ABD Başkanı Donald Trump'ı ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'i, Almanya Başbakanı Friedrich Merz’i, Güney Kore Cumhurbaşkanı Lee Jae-myung’u ve diğer bazı liderleri ağırladı.

Bu bakımdan Şi'nin Pyongyang ziyareti, teyit edilmeden önce bile uluslararası çerçevede geniş çaplı ilgi uyandırdı. Çünkü bu hem Şi'nin aylardır gerçekleştirdiği ilk yurt dışı ziyareti hem de 2019 yılından bu yana Kuzey Kore'ye yaptığı ilk ziyaret olma özelliği taşıyordu.

Çin resmi çevreleri söz konusu ziyareti, Kim Jong-un'un geçtiğimiz yıl eylül ayında Şi ve Putin'in yanında İkinci Dünya Savaşı'nda Japonya'nın yenilgisinin 80. yıl dönümü etkinliklerine katılmak üzere Pekin'e yaptığı ziyaretin protokol gereği iade ziyareti olarak değerlendirdi.

Batılı gözlemciler ve uzmanlar ise bunu ‘lise düzeyi çıkma etkisi’ olarak okudu. Bu benzetme, bir kız öğrencinin biriyle çıkmaya başlamasıyla aniden herkesin ilgi odağına dönüşmesi fikrine dayanıyor. Burada ise Çin’in Rusya-Kuzey Kore yakınlaşması ve Trump'ın seçim kampanyası sırasında Kim Jong-un ile iletişim kanallarını yeniden açmaya duyduğu taze ilginin ardından yıllarca süren görece soğukluğun ardından Pyongyang'a yönelik ilgisini aniden artırmasını ifade ediyor.

Şi'nin her hareketine yüklenen sembolik ağırlık ve Çin'in artan jeopolitik önemi göz önünde bulundurulduğunda ziyaret, Pekin'in yeni gerçeklikler temelinde Pyongyang ile ilişkilerini yeniden biçimlendirme konusundaki kararlılığının güçlü ve belirgin bir işareti olarak okunuyor.

Bu da özellikle 1970'ler öncesinde bu ilişki, ‘dudaklar olmazsa dişler üşür’ diyen Çin Halk Cumhuriyeti'nin kurucusu Mao Zedong'un ünlü sözüyle özetleniyor. Kuzey Kore'yi Çin'in ulusal güvenlik denkleminin kalbine koyan bu söz, tarihi olarak Pyongyang-Pekin ilişkisinin, nükleer dosyası, ekonomik karşılıklı bağımlılık, Çin-Kuzey Kore-Rusya üçgeni ve Japonya ile Güney Kore'ye ilişkin bölgesel hesaplar gibi temel başlıklarını oluşturan dört eksen için artık yeniden tanımlanma ihtiyacına işaret ediyor.

vfbff
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Kuzey Kore lideri Kim Jong-un, Pyongyang'da düzenlenen resepsiyonda kadeh kaldırırken, 19 Haziran 2024 (AFP)

Şi'nin ziyareti, Trump'ı Pekin'de ağırlamasından bir aydan kısa bir süre sonra gerçekleşti. İki lider arasındaki zirveden sonra Çin tarafından yapılan açıklamanın Kuzey Kore dosyasına değinen ilk metin olması dikkati çekti. Bu durum, iki gün sonra yayımlanan bir ‘gerçekler belgesiyle’ ABD'nin açıklama yapmasını gerektirdi. Söz konusu belge, iki liderin Kore Yarımadası'nda nükleer silahsızlanmayı görüştüğünü teyit etti. Oysa bu husus Çin'in ifadelerinde yer almıyordu.

Çin, Kuzey Kore'nin ilk nükleer denemesinden bu yana resmi olarak nükleer silahsızlanma ilkesini destekliyor. Altılı görüşmelere etkin biçimde katılan Çin, Birleşmiş Milletlerin (BM) Pyongyang'a uyguladığı yaptırımları onayladı.

Ancak bu tutum bugün giderek artan zorluklarla karşı karşıya. Çünkü Kuzey Kore, nükleer yakıt ve radyoaktif madde üretimini artırarak ve nükleer başlık taşıyabilen kıtalararası balistik füzeler geliştirerek kendisini kalıcı bir nükleer güç olarak konumlandırdı. Pyongyang artık gelecekteki müzakereleri, Hindistan ve Pakistan benzeri fiili nükleer devlet olarak tanınması koşuluna bağlıyor.

Bu bağlamda dikkat çekici olan, Şi'nin ziyareti sırasında lider Kim'in kız kardeşi Kim Yo-jong'un, ülkesinin nükleer programının geri dönüşü olmayan bir yolda ilerlediğini ve silah geliştirmenin süreceğini açıklamasıydı.

On yıllar önce güvenlik garantisi verilmesi karşılığında nükleer silahlarından vazgeçen Ukrayna'daki savaş, uzun yıllar süren müzakerelerin ardından İran'ın nükleer programı üzerinden yaşanan mevcut çatışma, dengesizliği giderek derinleşen karmaşık bir dünyada nükleer silahın tehdit altındaki devletler için son güvence olduğu inancını pek çok ülkede pekiştirdi. Bu durum, Çin'in kendisinin de nükleer cephaneliğini genişletmesine zemin hazırladı. Bu da Pekin'in nükleer silahsızlanmayı Pyongyang'ın davranışını sınırlamak ve onu yönetilebilir bir çerçevede tutmak için koz olarak kullanma kapasitesini kısıtlıyor.

Dengesizliği giderek derinleşen karmaşık bir dünyada nükleer silahın, tehdit altındaki rejimler ve devletler için son güvence olduğu inancı pek çok ülkede kuvvetlendi.

Carnegie Uluslararası Barış Vakfı Nükleer Politika ve Çin Programı Kıdemli Araştırmacısı Tong Zhao, yaptığı açıklamada Kuzey Kore'nin nükleer silahsızlanması yönünde somut ilerleme kaydedilmesi ihtimalinin azalması ve Çin'in ABD ile stratejik rekabete giderek artan odaklanmasının Pekin'i resmi belgeler ve kamuoyu açıklamalarında nükleer silahsızlanma meselesini büyük ölçüde arka plana itmeye yönelttiğini ifade etti. Zhao'ya göre Çin bunun yerine Kuzey Kore ile ilişkilerini güçlendirmeyi ve oradaki nüfuzunu koruyup genişletmeyi öncelikli hedef olarak benimsedi. Bu yaklaşım Pekin'in hem Güney Kore hem de ABD ile ilişkilerini yönetme kapasitesini artırırken, Kore Yarımadası içinde ve dışında yaşanan gelişmeleri etkileme konusundaki rolünü de pekiştiriyor.

Pekin'in Pyongyang üzerindeki nüfuzunu korumasının Çin açısından hayati önem taşıdığını vurgulayan Zhao’ya göre Çin bu sayede, Kuzey Kore'de büyüyen Rus rolünü dengeleyebilecek, Rusya-Kuzey Kore stratejik ortaklığının seyrini etkileyebilecek ve bu iki ülke arasındaki derinleşen iş birliğinin kendi çıkarları üzerindeki olumsuz yansımalarını sınırlayabilecek. Bu çerçevede Zhao, Şi'nin ziyareti sırasında Kuzey Kore'nin nükleer silah edinme hakkını açıkça tanımasını ya da Pyongyang'a nükleer silahsızlanma konusunda ciddi baskı uygulanacağını düşünmüyor.

Moskova'da ikamet eden ve küresel jeopolitiğin çok kutupluluğa dönüşümü konusunda uzman olan Amerikalı siyaset analisti Andrew Korybko ise farklı bir görüşe sahip. Korybko, Şi'nin Kuzey Kore'nin nükleer ve füze denemelerine yönelik Çin'in karşıtlığını yeniden teyit edeceğini öngörüyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre Korybko yaptığı açıklamada, Kuzey Kore'nin Çin'e bağımlılığını azaltmak için Rusya'ya yaslandıkça, Pyongyang'ın füze ve nükleer denemelerine ilişkin Çin'in çekincelerine daha az duyarlı hale gelebileceğini belirtti. Pekin'e göre bu denemeler istemeden de olsa Washington önderliğinde bölgesel silahlanmanın hızlanmasına zemin hazırlıyor ve Çin'in güvenlik çıkarlarını zedeliyor.

Korybko öte yandan Rus perspektifinden bakıldığında Kuzey Kore'nin denemelerinin artmasının Amerikan dikkatini Avrupa'dan uzaklaştırmaya katkı sağlayabileceğine dikkat çekti. Rusya'nın, dolaylı bir yoldan bazı Amerikan baskılarını hafifletmek amacıyla Kuzey Kore'nin Moskova ile Pekin arasında izlediği denge politikasını güçlendirmede çıkarı bulunduğunu ifade etti.

Sefalet Yürüyüşü’nden kıyıdaki tatil beldelerine

Öte yandan Kuzey Kore'nin Çin'e ekonomik bağımlılığı iki belirgin dönüm noktasından geçti. Bunlardan birincisi, bizzat Pyongyang rejiminin en önemli askeri ve ekonomik ortağı olan Sovyetler Birliği'nin çöküşünün ardından 1990'larda yaşanan ‘Sefalet Yürüyüşü’ydü. Çin bu boşluğu mümkün olduğunca doldurmaya çalıştı, ancak bunu bir yanda rejimin çöküşünü önlemek, öte yanda Kuzey Kore'yi Pekin'e tam bağımlı bir devlete dönüştürmekten ya da onu ilave destek koparmak için daha agresif bir tutuma itmekten kaçınmak şeklindeki ince siyasi denge çerçevesinde yaptı.

df98p
Yalu Nehri üzerinde uzanan Kırık Yalu Köprüsü (sağda) ve Çin-Kore Dostluk Köprüsü (solda), nehir Kuzey Kore ile Çin arasındaki sınırı oluşturuyor (AFP)

İkinci dönüm noktası ise 2007 yılında, Pyongyang'a uygulanan uluslararası yaptırımların sıkılaştırılmasıydı. Dış ticaret alanı önemli ölçüde daraldı ve Çin fiilen tek ekonomik yaşam damarına dönüştü ve ‘çöküşü önlemek ama tamamen kurtulamamak’ şeklindeki aynı denge korundu.

Bu tarihsel arka plandan bağımsız olarak Şi Cinping'in ziyareti, New York Times'ın (NYT) ifadesiyle Kim Jong-un'un dört yıldan kısa bir sürede ‘cehennemden doğrudan cennete’ geçişinin ardından gerçekleşiyor. Kuzey Kore'nin Kovid-19 virüsünü yok sayan politikası, Çin'in katı kapatma politikasıyla birleşince Pyongyang'ı 1990'ların kıtlığıyla kıyaslanabilir ağırlıkta bir krizin eşiğine getirdi.

Ardından Rusya'nın 2022 yılında Ukrayna'yı işgali ve Moskova'nın cephane, daha sonra da asker ihtiyacı bir dönüm noktası oluşturdu; uluslararası arenada tecrit altındaki ve yaptırım yüküyle ezilen Moskova ile Pyongyang arasındaki yakınlaşmayı hızlandırdı. Tüm bunlar Pekin'in ABD'nin birincil rakibi olarak konumunu pekiştirdiği bir dönemde yaşandı.

Askeri denge kartı

İlişkinin karmaşıklığına karşın Çin ile Kuzey Kore, 1961 yılında imzalanan ve Pekin'in herhangi bir yabancı devletle kurduğu tek bağlayıcı savunma taahhüdünü oluşturan ortak savunma anlaşmasını yürürlükte tutmaya devam ediyor. 2021 yılında yirmi yıl daha uzatılan bu anlaşma bağlamında Rusya ile Kuzey Kore arasında 2024'te kurulan askeri ittifak, müttefikleri arasındaki iç içe geçmiş askeri yükümlülükler nedeniyle kontrol edemeyeceği çatışmalara sürüklenme kaygısıyla Pekin'de artan bir tedirginliğe yol açıyor.

Öte yandan Kuzey Kore'nin gelişen askeri kapasitesi, Pekin'e bölgesel silahlanmanın artmasına karşı önemli bir denge kartı sunuyor. Bu özellikle Çin tarafından ‘Japonya’nın Sanae Takaichi liderliğindeki milliyetçi hükümetinin militarist çizgiye geri döndüğü’ suçlamalarının gündemde olduğu ve Washington'ın müttefiklerinin silahlanmasını güçlendirmeyi sürdürdüğü bir konjonktürde anlam kazanıyor. Bu bağlamda, Şi'nin ziyaretinden yalnızca birkaç gün önce Trump'ın Güney Kore'ye nükleer denizaltı inşa etme izni verdiğini açıklaması dikkat çekici. Pratikte de hem Pekin'e hem de Pyongyang'a yönelik bu adım, emsalsiz bir nitelik taşıyor.

Çin ile Kuzey Kore, aralarındaki ilişkinin karmaşıklığına karşın 1961'de imzalanan ve Pekin'in herhangi bir yabancı devletle kurduğu tek bağlayıcı savunma taahhüdünü oluşturan ortak savunma anlaşmasını yürürlükte tutmaya devam ediyor. 2021'de yirmi yıl daha uzatılan bu anlaşma varlığını koruyor.

Tüm bunlar çerçevesinde Şi Cinping'in ziyaretini, Çin'in Kuzey Kore ile ilişkisini yeni gerçeklikler temelinde yeniden biçimlendirme ve 1990'lardan bu yana Pyongyang'la ilişkileri yöneten "cezalandırma ve kısıtlama" politikasından kademeli olarak uzaklaşma yönünde ciddi bir girişim olarak değerlendirmek mümkün. Çin artık Kuzey Kore'nin yalnızca Çin kapısına muhtaç kuşatılmış bir müttefik olmadığını kavradığı gibi, sahayı tümüyle Rusya'ya bırakmanın giderek artan bir stratejik bedeli olacağını da biliyor.

Moskova ile Pekin arasındaki ilişki yalnızca tarih ve coğrafyanın dayattığı kaygılarla değil, aynı zamanda Çin'in ABD'nin rakibi küresel güç olarak Sovyetler Birliği'nin mirasını fiilen devralmış olmasıyla da belirlendiğinden her zaman belli bir ihtiyatlılıkla şekillenecek. Bununla birlikte iki güç arasındaki stratejik güvenin artması, Pekin'i Rusya’nın Kuzey Kore'deki rolüne daha geniş alan tanımaya ve yükü Moskova ile paylaşmaya yöneltebilir.

Bu perspektiften bakıldığında Şi'nin Pyongyang'da dile getirdiği ‘ilişkilerin yükseltilmesi’ ve ‘bölgesel güvenlik meselelerinde koordinasyonun güçlendirilmesi’ ifadeleri, salt protokol diplomatik dilinin çok ötesinde anlamlar taşıyor. Kim Jong-un'a gelince, Çinli konuğuna sunduğu görkemli karşılama da bir o kadar net mesajlar içeriyordu: Moskova ile ilişki Pyongyang'a yeni kozlar kazandırmış olabilir, ancak ülkeyi boğan ağır yalnızlığı kırmaktan halen uzak. Ekonomik, siyasi ve coğrafi ağırlığıyla yalnızca Çin, Kuzey Kore'nin bu yalnızlıktan çıkışının ya da kapılarının kapalı kalmasının anahtarlarını elinde tutuyor.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


İran ile çatışmanın bir sonu var mı?

Donald Trump ve Mücteba Hamaney (Independent Arabia)
Donald Trump ve Mücteba Hamaney (Independent Arabia)
TT

İran ile çatışmanın bir sonu var mı?

Donald Trump ve Mücteba Hamaney (Independent Arabia)
Donald Trump ve Mücteba Hamaney (Independent Arabia)

John Bolton

Washington ve Tahran arasında yaklaşık iki aydır süren diplomatik görüşmelerin ardından, daha kalıcı bir ateşkese ne zaman varılacağı veya olup olmayacağı ve Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılıp açılmayacağı halen belirsizliğini koruyor. İki ülke arasında müzakerelerin durumu, bir anlaşmanın yakın mı yoksa uzak mı olduğu ve şartlarının ne olabileceği konusunda yaşanan geniş çaplı sözlü atışmaya gelince, çoğunlukla Çinlilerin “boş toplar atma” dediği türdendir.

Esasında, Tahran ve Washington'dan yalnızca eksik ve çoğu zaman çelişkili açıklamalar ve güvenilirliği doğrulanması zor olan anonim sızıntılardan başka elimizde bir şey yok. Böyle bir atmosferde tahminde bulunmak risklerle dolu, ancak ABD, İsrail ve Körfez Arap devletleri için kötü bir anlaşmanın geleceğinden korkuyorum. Donald Trump, açıkça bir zafer ilan etmesine ve bu çatışmadan uzakta yoluna devam etmesine olanak sağlayacak bir anlaşma istiyor. Tahran'da iktidarın dizginlerini kimin elinde tuttuğu bilinmiyor, ancak Devrim Muhafızları içindeki sertlik yanlıları güçlü bir konumda görünüyor.

Trump'ın anlaşmaya varma coşkusu, ulusal güvenlik gereksinimlerinin stratejik bir analizinden ziyade, iç siyasi hesaplardan kaynaklanıyor. Küresel petrol fiyatları savaş öncesi seviyelere kıyasla yüksek kalmaya devam ediyor; bu da ABD'de yakıt fiyatlarını yüksek tutuyor ve sonuç olarak ortalama bir Amerikalı için gıda ve tüketim mallarının maliyetini artırıyor. Bu ekonomik belirsizlik, Trump'ın siyasi rakipleri tarafından kullanılan önemli bir sorun haline geldi. Kongredeki Cumhuriyetçiler, kasım ayındaki ara seçimlerde Temsilciler Meclisi'nin ve muhtemelen Senato'nun kontrolünü kaybetmekten giderek daha fazla endişe duyuyorlar.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Trump görünürde yükselen fiyatları umursamadığını söylüyor, ancak kimse bu açıklamaları ciddiye almıyor. Zira o, iç siyasi maliyetinden korkarak kötü bir anlaşma yapmış gibi görünmekten kaçınmaya gayret ediyor. Sonuç olarak, kötü bir anlaşmayı bile seçmenlere “satabileceğine” olan güveni, onu ideal olmaktan çok uzak şartları kabul etme riskini göze alabileceğine inanmasına sevk edecektir. Elbette, bu sorunların varlığını kabul etmeyecek ve bunun yerine zaferini deklare edip, hızla diğer konulara geçmeye çalışacaktır.

Ancak ABD ulusal güvenliğine yönelik riskler çok büyük olabilir. Daha da önemlisi, herhangi bir kısa vadeli anlaşmanın temel taşı olan ateşkesin uzatılmasının, en kritik sorun olan İran'ın nükleer silah programını bir şekilde çözeceğine kimse inanmıyor. İki taraf ayrıca Tahran'ın balistik füze ve insansız hava aracı programlarını, Hizbullah, Hamas ve Husiler gibi terör örgütlerine verdiği desteği veya İran halkına yönelik baskısını da ele almadı. Müzakerelerden sızan bilgiler, Washington'un İran gemilerine uyguladığı ablukanın kaldırılmasıyla eş zamanlı olarak Hürmüz Boğazı'nın “koşulsuz” açılacağına işaret etse de, bu söylendiği kadar kolay değil.

Daha da önemlisi, İran savaş öncesinde olduğu gibi Körfez’de ve Boğaz'da uluslararası seyrüsefer özgürlüğünü tamamen sağlasa bile, uzun vadeli bölgesel istikrar için büyük riskler devam edecektir. Tahran, ABD'nin Boğaz'ı açmak ve Körfez'i korumak için güç kullanmaktan çekinmesi nedeniyle neredeyse kesin olarak seyrüsefer konusunda diplomatik olarak zafer kazandığı sonucuna varacaktır. Devrim Muhafızları yıkıcı askeri güç ve kapasitesini yeniden inşa ederken, şüphesiz mayın döşeme filosunu da yeniden kuracak ve gelecekte Boğaz'ı tekrar kapatma kabiliyetini artırmak için daha fazla adım atacaktır.

Tek başına diplomatik çözüm, Tahran'ın Boğaz'ı istediği zaman açıp kapatma gücüne sahip olma çabasına karşı caydırıcılığı yeniden inşa etmek için yeterli değil. Böyle bir sonuç, Arap Körfez devletleri için tamamen kabul edilemez olmalı, çünkü bu onları bölge üzerinde fiili bir İran hegemonyası altına sokacaktır. Trump yönetimi içindeki izolasyonist seslerin, onu Körfez'in Arap tarafındaki Amerikan üslerinin sayısını azaltmaya veya bazılarından kısmen ya da tamamen vazgeçmeye ikna etmesi durumunda işler daha da kötüleşebilir.

Ek olarak, Amerikan ablukasının sona ermesi, petrol ihracatına yönelik ekonomik yaptırımların kaldırılması ve dondurulmuş varlıkların önemli bir kısmının geri alınması durumunda İran'ın önemli ölçüde kazanç sağlayacağı da açıktır. Amerikan seçmenini düşünen Trump'ın aksine, Devrim Muhafızları kesinlikle İranlıların yaşam koşullarıyla ilgilenmiyor. İran ekonomisi bu savaştan önce zaten krizdeydi ve Amerikan-İsrail saldırıları, geniş çaplı yıkım ve Amerikan ablukasından kaynaklanan gelir kaybıyla birleşince krizi daha da derinleştirdi. Ancak Devrim Muhafızları ülke ekonomisini değil kendi gücünü yeniden inşa edecektir.

İronik bir şekilde, Trump'ın karşılaşabileceği en ciddi iç siyasi sorunlardan bazıları, Tahran'ın başkasından daha sıkı şekilde bağlı kaldığı anlaşmanın şartlarında yatıyor. Örneğin, dondurulmuş milyarlarca dolarlık İran varlığının doğrudan serbest bırakılması rejim için en önemli öncelik olmaya devam ediyor. Ancak böyle bir hamle, büyük ölçüde, Obama'nın 2015 nükleer anlaşmasının bir parçası olarak İran'a teslim ettiği “nakit desteleri”nin görüntüsünü akla getirecektir. Oysa Trump 2016 başkanlık kampanyası sırasında ve sonrasında, bu konuda Obama'yı eleştirmekten asla vazgeçmedi. Bugün de Trump, hem Cumhuriyetçilerden hem de Demokratlardan sert eleştirilerle karşı karşıya kalacak ve bu da tutarsızlığını vurgulayacaktır.

Trump'ın önemli danışmanları ve Kongre üyeleri, kısa vadeli siyasi hesaplarının Tahran'ın ABD güvenliğine yönelik uzun vadeli tehditlerini daha da büyütme riskini taşıdığını anlıyorlar. Hem Arap Körfez devletlerinin hem de İsrail'in ulusal çıkarlarının tehlikede olduğu açık ve net olduğundan, Tahran rejimini güçlendiren herhangi bir anlaşmaya birlikte karşı çıkmalı ve Trump'a kritik stratejik gerçekleri açıkça belirtmeliler. Umarız bunda başarılı olurlar.