İran-İsrail, "Gölge Savaşı" şiddetleniyor... İki ülke 1979'dan beri ilk defa sıcak çatışmaya bu kadar yakın

(Reuters- AFP)
(Reuters- AFP)
TT

İran-İsrail, "Gölge Savaşı" şiddetleniyor... İki ülke 1979'dan beri ilk defa sıcak çatışmaya bu kadar yakın

(Reuters- AFP)
(Reuters- AFP)

İran ve İsrail, gergin ilişkiler içinde olan iki ülke.
Ancak bu gerginlik hiç olmadığı kadar artmış durumda.
İsrail, uzun zamandan beri Suriye içinde bulunan İran güçlerini vuruyor.
İran da özellikle geçmiş yıllarda finanse ettiği Filistinli gruplar ve Hizbullah aracılığıyla İsrail'e yönelik saldırıları destekliyor.
Ancak son dönemlerde karşılıklı saldırıların daha direkt yapıldığı, çeşitlendiği ve geniş coğrafyaya yayıldığı görülüyor.
Hatta artık İran içindeki bazı saldırıların bizzat İsrail tarafından yapıldığı öne sürülüyor.
Örneğin 27 Kasım 2020 tarihinde İran'ın nükleer ve füze programının en önde gelen isimlerinden olan Savunma Bakan Yardımcısı Muhsin Fahrizade ülkesinde uğradığı silahlı bir suikast sonucu öldürüldü.
İranlı yetkililer, bu saldırıdan İsrail gizli servisi Mossad'ı sorumlu tuttu.
Yine İran'ın savunma sanayisinde veya nükleer projelerinin geliştirilmesinde görev alan başka uzmanlar da geçmiş yıllarda benzer suikastlar sonucu hayatını yitirmiş, Tahran yönetimi bu saldırılardan da Mossad'ı suçlamıştı.
Ancak yaşanan yeni gelişmeler iki ülke arasındaki gizli savaşın artık denizlere de yayıldığını gösterdi.

Gemilere karşılıklı saldırılar
İlk olarak İsrail'in bir süreden beri Suriye'ye yük götüren İran tankerlerine farklı tarihlerde Akdeniz'de saldırı düzenlediği ve en az 12 İran tankerinin batırılmayacak şekilde vurulduğu öne sürüldü.
Bu iddia Umman Körfezi'nde bir İsrail gemisine saldırı düzenlenmesinin ardından ortaya atıldı.
İran'ın bu saldırılara misilleme amacıyla İsrail gemisine saldırdığı iddia edildi.
Derken yine geçen günlerde Kızıldeniz'de bir İran gemisi daha saldırıya uğradı.

İran, Natanz Nükleer Tesisi'ndeki patlamadan İsrail'i sorumlu tuttu
Aynı günlerde İran'ın Natanz Nükleer Tesisi'nde bir patlama meydana geldi.
İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, saldırıdan İsrail'i sorumlu tuttu ve intikam alacaklarını söyledi.
Zarif, tesiste büyük hasar olmadığını da öne sürdü.
İsrail'den yapılan dolaylı açıklamalarda saldırı üstlenildi ancak patlamanın bir bombadan değil, siber saldırıdan kaynaklandığı ve tesise ciddi zarar verdirilerek, dokuz ay süreyle yeni uranyum zenginleştirilemeyecek hale getirildiği iddia edildi.
Aynı tesisin geçen yıl da bir siber saldırıya uğradığı biliniyor.

Erbil'de Mossad üssü vuruldu iddiası
Bu olaydan hemen sonra bu sefer de önce Birleşik Arap Emirlikleri açıklarında bir İsrail gemisi vuruldu.
Devamında da Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin başkenti Erbil'de Mossad'a ait olduğu öne sürülen bir üsse İran yanlısı olduğu ve adı duyulmamış bir grup tarafından saldırı düzenlendiği ve ölenlerin olduğu gündeme getirildi. 
IKBY'li yetkililer ise Erbil'de Mossad üssü olmadığını, böyle bir olayın yaşanmadığını söylerken, İran yanlısı kaynaklar iddialarında ısrarlı.

"Süreç küçük çaplı da olsa bir savaş ihtimalini barındırıyor"
Peki bu tür olaylar daha ne kadar devam edebilir? İki ülke arasında sıcak savaş riski var mı?
Bu soruları ilk olarak İran uzmanları Savash Porgham ile Arif Keskin'e yönelttik.
Porgham, iki ülkenin uzun süreden beri Suriye'da örtülü savaştığını belirtti. Porgham'a göre iki ülke arasındaki bu durum "Gölge Savaşı".
Porgham, devam eden "Gölge Savaş"ta İsrail'in bir süreden beri farklı bir şey yaparak direkt İran içinde operasyonlar düzenlemeye başladığını söyledi. Porgham, "İsrail ve İran, 1979'daki İslam devriminden bu yana sıcak savaşa en yakın noktada" dedi.
Keskin ise son durumu "1979'dan günümüze kadar baktığımızda İran ve İsrail ilişkilerinin en tehlikeli, öngörülemez sürece girdiğini düşünüyorum. Bu süreç küçük çaplı da olsa bir savaş ihtimalini barındırıyor" diye özetledi.

"İran, İsrail saldırılarına karşı koyamıyor"
Her iki uzmanın da dikkati çektiği bir noktada İran'ın zafiyeti ve İsrail'in İran içerisindeki etkinliği.
Porgham, yaşanan son olayların İran'ın istihbaratı ve güvenlik birimleri içerisinde çok önemli bir gediğin açıldığını gösterdiğini öne sürdü.
Porgham, İran'ın nükleer programına dair gizli belgelerin bile İsrail tarafından ele geçirilip, Netanyahu tarafından televizyonlarda gösterildiğini hatırlatarak şöyle devam etti:
"İran, inanılmaz biçimde kendi içinde İsrail'in saldırılarına karşı koyamıyor. İsrail, İran'ın en korunaklı yerlerinde operasyon yapabiliyor. Bakıldığında İran'ın İsrail karşısında bir altta kalmışlığı görünüyor."

"İsrail, İran'a istihbari olarak nüfuz etti"
Keskin ise son gelişmelerin İsrail'in ciddi şekilde İran'a istihbari olarak nüfuz ettiğini ve bunun İran'ın nükleer çalışmalarına, istihbarat birimlerine hatta askeri alanlarına kadar uzandığını öne sürerek, şunları söyledi:
"Neredeyse İran'ı felç etmiş durumda. Son dönemlerde İran devlet yetkilileri de bunu itiraf ediyor. İran Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı İshak Cihangiri, demecinde ‘Açıkça söylüyorum güvenlik olarak inanılmaz açığımız var' dedi. Yine Devrim Muhafızları eski komutanı Muhsin Rızai, her alanda casusluk yapıldığını söyleyerek yabancı istihbarat servislerinin İran'da güvenlik bürokrasisindeki nüfuzunu bir nevi itiraf etti."

"İran, intikam alacağız diyor ama yaptığı bir şey de yok"
İsrail'in eylemlerine karşın İran'ın ciddi bir karşılık veremediğini de öne süren Keskin, iddialarını şöyle sürdürdü:
"İran sürekli intikam alacağız diyor ama yaptığı bir şey de yok. İran'ın acizliği ülke içinde yönetimin meşruluğunu da tartışma konusu yapıyor. İçeride dayılanıyorsunuz ama İsrail'e bir şey yapamıyorsunuz deniyor. Devletin kendini koruyamadığı düşüncesi gelişiyor."

"İsrail, ABD'nin İran'la anlaşmasını istemiyor"
Gerek Porgham gerekse Keskin, İran ve İsrail arasında gerilimin yükselmesinin Biden yönetiminin İran'la yeniden nükleer görüşmelere başlama niyetinden kaynaklandığını iddia ederek, İran ile ABD arasında varılacak bir mutabakatın İran'ı güçlendireceğinden endişe eden İsrail'in bunun önüne geçmek için elinden geleni yapacağını deklere ettiğini hatırlattılar.
Porgham, İran'ın nükleer programına yönelik müzakerelerin Viyana'da başladığını hatırlatarak, bu müzakerelerde ilerleme sağlandıkça İsrail ile İran'ın gölge savaşının daha fazla sertleştiğini öne sürdü.

"Sıcak çatışmaya hiç bu kadar yakın olmadılar"
Savaş ihtimalinin güçlenmesine karşın bunun gerçekleşmesinin de kolay olmadığını söyleyen Porgham, sözlerini şöyle sürdürdü:
"İran askeri gücü İsrail teknolojisiyle açık bir savaşta boy ölçüşemez ama İran'da bağlı örgütler üzerinden Lübnan'da ve Körfez'de İsrail gemilerine karşı asimetrik savaş yürütebilir. Sıcak çatışma riski var ve 42 yıldır sıcak çatışmaya hiçbir bu kadar yakın olmadılar. Endişeyle takip ediyorum."

"İsrail, nükleer görüşmelerin masasının çerçevesini belirleyecek noktada"
Son olayların ardından İran ve İsrail'in daha sert karşı karşıya geleceğinin görüldüğünü belirten Keskin ise uğradığı saldırıların İran devletini imajını korumak için bir şeyler yapmaya zorladığını belirterek, İran'ın içinde olduğu karmaşayı şöyle anlattı:
"İran nükleer dosyasının bundan sonra nereye evrileceğine sadece ABD ve İran görüşmeleri açısından bakmakta yanlış. Şu an itibariyle İsrail masada olmasa da yaptıklarıyla masanın çerçevesini belirleyecek noktaya gelmiştir. Muhsin Fahrizade öldürüldüğünde İran ek protokolden çıktı. Natanz tesisine saldırının ardından şimdi de yüzde 60 uranyum zenginleştirmeye başladık denildi. Her ikisi de İsrail operasyonlarına tepki olarak yapıldı. Bunlar da İsrail eylemlerinin İran'ın görüşmelerini etkileyecek noktada olduğunu gösteriyor."

Kasım Süleymani'nin öldürülmesi İran'ın operasyon gücünü azalttı mı?
Her iki uzmana da Kasım Süleymani'nin öldürülmesinin ardından İran'ın dış operasyon gücünün azalıp azalmadığını, sorduk.
Porgham, Süleymani'nin önemine değindikten sonra İran'ın operasyonel gücünün Kasım Süleymani öncesi ve sonrasında çok önemli değişimler gösterdiğinin söylenebileceğini belirtti.

İran'ın kaygısı ABD'nin işe karışması
Buna karşılık Keskin, İran'ın karşılık verememesinin Kasım Süleymani'nin olmamasından kaynaklanmadığını öne sürerek, "İran karşılık verirse İsrail'in daha sert karşılık vereceğini biliyor. İsrail'in kendisini karşılıklı misillemelere sokarak olayı büyüterek bu şekilde ABD'yi de işin içine çekmeye çalıştığından çekiniyor ve korkuyor" iddiasında bulundu.

"İran şimdilik Hizbullah kartına oynamayacak"
Keskin ayrıca İran'ın Hizbullah kartını oynamak içinde henüz erken olduğunu düşündüğünü belirterek, "İran zamanından önce bir hareket yapmak istemiyor. Tansiyon yükselirse İsrail – Hizbullah çatışması olabilir ama İran bunun için erken olduğunu düşünüyor" dedi.

İsrail, İran'ı Suriye'de Rusya'nın onayıyla mı vuruyor?
İsrail'de yaşayan gazeteci Rafael Sadi ise İran rejiminin İsrail'i yok etmeyi, denize dökmeyi hedeflediğini dile getirdiğini hatırlatarak bundan dolayı İran'a karşı yürütülen mücadele kapsamında Suriye içindeki İran hedeflerinin vurulduğunu belirtti.
Sadi, Suriye'deki İran hedeflerinin vurulmasının Rusya ile İsrail arasında varılan mutabakat kapsamında olduğunu ve Rusya'nın İsrail uçaklarına engellemede bulunmadığını öne sürdü.

İran gemisi İsrail kıyılarına bilerek petrol sızdırdı iddiası
İran'ın nükleer projesinin iddia ettiği gibi barışçıl hedefler içermediğini de öne süren Sadi, "Nükleer enerji veya silah sahibi hiçbir ülkenin ağzından bir diğerini imha edeceği ifadelerini duymuş değiliz. Halbuki İran İsrail'i atom bombası atarak yok etmekten söz eden ilk ülkedir" şeklinde konuştu.
İran'ın İsrail gemilerine yönelik saldırılar düzenlediğini aktaran Sadi, hatta bir Suriye'ye kaçak petrol taşıyan bir İran tankerinin İsrail kıyılarına petrol sızdırarak bilerek çevre kirliliği yarattığını iddia etti.

"İsrail'in tutumu Biden'ın İran politikasından bağımsız"
Sadi, İsrail ve İran arasında gerilen ilişkilerde Biden yönetiminin İran'la görüşme konusundaki tutumundan bağımsız olduğu görüşünde.
Sadi, İsrail'in Biden yönetiminin alacağı kararların kendi bilecekleri bir iş olduğunu söylediğini ancak güvenliklerini kimseye bırakmayacaklarını ve gerekirse kendi göbeklerini kendilerinin keseceğini deklere ettiğini de hatırlatarak şöyle devam etti:

"İsrail, nükleer santrale sabotajı kerhen de olsa kabullendi"
"Bunun sonucunda da İran Natanz  nükleer santralinde uranyum zenginleştirmeye başlanacağı haberi ile  her nasıl olduysa  santralin elektrikleri kesilivermiş ve trafosu patlamıştır. Hasar ifade edildiği kadarı ile 9 aylık bir gecikmeye sebebiyet vermiştir. İsrail şimdiye kadar ki politikaları gereğince bu tür eylemlerinde sessiz kalmayı yeğlemiş ve sorumluluk almamıştır. İlk kez bu olayda  yarım ağızla olsa bile ki öncelikle yabancı istihbarat kurumlarının ifadesine göre ibaresi ile haber İsrail basınında da yer almış hatta aynı  gün Başbakan Netanyahu, ordu mensupları ile bulunduğu şehitleri anma töreni arifesinde kendilerini kutlamış ve İsrail'in vatanı koruması için daima görevde oldukları için bu  eylemi de  kerhen kabullenmiştir."

"ABD'lilere siz olmasanız da biz devam edeceğiz mesajı verildi"
Sadi, bu kabullenmenin arkasında  sadece İran'a verilen bir mesaj olmadığını belirterek, "Aynı  zamanda Amerikalılara da siz bu işin içinde yanımızda olmazsanız bile biz gerekeni yapmaya devam edeceğiz denmekteydi. Hoş kaldı ki bu elektrik kesintisi Amerikalıların da az hoşuna gitmemiş değildi" ifadelerini kullandı.

"İran'ın en endişe ettiği sözcük Mossad"
İsrail'in yıllardır İran'a karşı sadece psikolojik değil aynı zamanda stratejik ve askeri bir üstünlük konumunda olduğunu öne süren Sadi, "Kimin ne dediği çok önemli değildir. Durum budur ve İranlıların en fazla endişe duydukları sözcük Mossad istihbarat kurumudur" iddiasında bulundu.

"Topyekün savaşa dönüşmeyecek"
Sadi, buna karşın karşılıklı çatışmalar asla bir topyekün savaşa dönüşmeyeceğini çünkü böyle bir savaşın her iki ülke açısından fazlasıyla pahalı ve gereksiz olduğunu ayrıca iki ülke halkları arasında da bir düşmanlık bulunmadığını vurguladı.

Independent Türkçe



ABD, Hürmüz Boğazı’nı mayınlardan nasıl temizleyebilir?

ABD’nin Avenger sınıfı mayın avlama gemileri, 6 Temmuz 2019 tarihinde Arap Denizi’nde tatbikat gerçekleştirirken (Reuters)
ABD’nin Avenger sınıfı mayın avlama gemileri, 6 Temmuz 2019 tarihinde Arap Denizi’nde tatbikat gerçekleştirirken (Reuters)
TT

ABD, Hürmüz Boğazı’nı mayınlardan nasıl temizleyebilir?

ABD’nin Avenger sınıfı mayın avlama gemileri, 6 Temmuz 2019 tarihinde Arap Denizi’nde tatbikat gerçekleştirirken (Reuters)
ABD’nin Avenger sınıfı mayın avlama gemileri, 6 Temmuz 2019 tarihinde Arap Denizi’nde tatbikat gerçekleştirirken (Reuters)

ABD’nin Hürmüz Boğazı’nda mayın temizleme operasyonuna başlamasıyla birlikte, riskleri azaltmak amacıyla insansız hava araçları (İHA), patlayıcı yüklü robotlar ve helikopterlerden oluşan bir kapasitenin devreye alınabileceği, ancak mayın temizleme ekiplerinin yine de İran kaynaklı saldırılara açık kalabileceği bildirildi.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığına göre ABD, İran’ın deniz trafiğini aksatma girişimlerine son vermek amacıyla boğazı mayınlardan arındırmaya çalışıyor. Bu durumun, şubat ayı sonlarında başlayan ABD-İsrail ile İran arasındaki savaşın ardından küresel enerji tedarikinde ciddi aksamalara yol açtığı belirtildi.

Haberde, ABD’nin mayın tespiti ve imhasında ileri teknolojilerden yararlanmasına rağmen, eski deniz subayları ve uzmanların, Hürmüz Boğazı gibi stratejik bir su yolunun temizlenmesinin çok aşamalı ve zaman alıcı bir süreç olacağı görüşünde birleştiği aktarıldı.

ABD ordusu, hafta başında mayın temizleme operasyonunun başladığını duyurdu ve Hürmüz Boğazı üzerinden iki savaş gemisinin gönderildiğini açıkladı. Ancak kullanılan ekipmanlara ilişkin sınırlı bilgi paylaşıldı. Cumartesi günü yapılan açıklamada, su altı insansız araçları da dahil olmak üzere ek unsurların önümüzdeki günlerde operasyona katılacağı bildirildi.

Reuters’ın geçen ay kaynaklara dayandırdığı haberine göre İran’ın boğaza yaklaşık 12 mayın yerleştirdiği öne sürüldü. Bu mayınların tam konumuna ilişkin ise kamuoyuna yansıyan net bir bilgi bulunmuyor.

sdvdf
Umman açıklarında, Hürmüz Boğazı’nda bir gemi, 12 Nisan 2026 (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump hafta başında yaptığı açıklamada, mayın döşeyen tüm İran gemilerinin batırıldığını söyledi. Ancak bazı uzmanlar, Tahran’ın ek ekipman konuşlandırmış olabileceği riskine dikkat çekiyor.

İngiliz Kraliyet Donanması’ndan emekli Jonathan Pentreath ise mayın savaşının düşük maliyetli ancak etkili bir yöntem olduğunu belirterek, “Bu tür araçlar ucuz, temizlenmeleri ise pahalıdır. Hatta yalnızca bir mayın tarlası tehdidi bile özellikle ticari gemileri durdurmaya yeter” değerlendirmesinde bulundu.

Mayın temizleme operasyonlarının gelişimi

Geleneksel olarak ABD Donanması, mayın temizleme faaliyetlerinde doğrudan mayın sahalarına giren mürettebatlı gemilere dayanıyordu. Bu gemiler, sonar sistemleriyle mayınların yerini tespit ediyor, ardından geminin arkasından çekilen mekanik ekipmanlarla patlayıcıları etkisiz hale getiriyordu; zaman zaman dalgıçlar da bu sürece destek veriyordu. Ancak bu tür platformların büyük bölümü artık hizmet dışı bırakıldı.

Bu gemilerin yerini, daha hafif yapıya sahip ‘kıyı muharebe gemileri’ aldı. Bu platformlar, su üstünde ve su altında yarı otonom şekilde çalışabilen insansız araçlar ile uzaktan kumandalı robotlar gibi modern mayın tespit sistemleriyle donatıldı. Bu sayede mürettebatın doğrudan mayın sahasına girmesi gerekmiyor. ABD Donanması’nın halihazırda bu türden üç gemisi görevde bulunuyor.

Reuters’ın mart ayı sonunda üst düzey bir ABD’li yetkiliye dayandırdığı haberine göre, bu gemilerden ikisi Singapur’da bakım sürecinde bulunuyor. Yetkili, o dönemde ABD’nin Ortadoğu’daki mayın temizleme kapasitesinin insansız su altı araçları, dört adet geleneksel Avenger sınıfı gemi, helikopterler ve dalgıçlardan oluştuğunu belirtti.

Eski deniz yetkilileri ve uzmanlara göre İran’ın envanterinde farklı türlerde deniz mayınları bulunuyor. Bunlar arasında deniz tabanına yerleştirilen ve gemiler üzerinden geçtiğinde patlayan dip mayınları, yüzeye yakın sabitlenen bağlı mayınlar, serbest şekilde su yüzeyinde hareket eden sürüklenen mayınlar ve doğrudan gemi gövdesine yapışan manyetik mayınlar yer alıyor.

ABD’nin yürüttüğü operasyonun, sensörlerle donatılmış insansız su üstü ve su altı araçlarıyla mayın arama faaliyetlerini içermesi bekleniyor. Mayına benzeyen bir cisim tespit edildiğinde, veriler genellikle mayın sahasının dışında bulunan ekiplere aktarılıyor; ekipler de nesneyi tanımlayarak nasıl etkisiz hale getirileceğine karar veriyor.

Eski deniz yetkililerine göre ABD Donanması’nın mevcut arama kapasitesi, sonar sistemleriyle donatılmış insansız araçların yanı sıra yüzeye yakın mayınları tespit etmek için kullanılan helikopterleri de kapsıyor.

Savunma sanayi şirketi BAE Systems, donanmanın mayınları imha edebilmesi için Archerfish adlı torpido benzeri sistemleri kullanmasının gerekeceğini belirtiyor. Yaklaşık iki metre uzunluğundaki bu uzaktan kumandalı sistem, patlayıcı yük taşıyor ve operatörlere kablo üzerinden video görüntüsü iletiyor. On binlerce dolar değerindeki sistemin tek kullanımlık olduğu ifade ediliyor.

ABD Donanması’ndan emekli subay ve Hudson Institute araştırmacısı Bryan Clark ise ABD’nin, mayınları patlatmak veya toplamak için sürükleme ekipmanları taşıyan insansız botlardan da yararlanabileceğini belirtti. Uzmanlar, bazı durumlarda istihbarat toplamak amacıyla dalgıçların da kullanıldığını ifade ediyor.

Yavaş süreç

Bryan Clark, Hürmüz Boğazı’nın mayınlardan temizlenmesinin iki ila üç hafta sürebileceğini, İran kaynaklı olası saldırıların ise süreci yavaşlatıp riskleri artırabileceğini belirtti. Clark, bu nedenle ABD ordusunun personel ve ekipmanı korumak amacıyla İHA’lar ve devriye botları gibi savunma önlemleri alabileceğini ifade etti.

ABD Donanması Deniz Operasyonları Başkanı Daryl Caudle de mart ayında yaptığı açıklamada, “Mayınları bulmak ve imha etmek uzun zaman alır” diyerek, bu durumun mayın temizleme kapasitesini sınırladığını vurguladı.

Uzmanlar ayrıca, özellikle tespit sensörlerindeki gelişmeler sayesinde mayın temizleme sürecini hızlandırmaya yönelik yeni teknolojilerin geliştirilmekte olduğunu belirtiyor.

Fransız teknoloji ve savunma şirketi Thales Group, geliştirdiği son sonar sistemlerinin şüpheli mayınları tek bir taramada üç farklı açıdan inceleyebildiğini açıkladı. Bu işlemin normalde birden fazla tarama gerektirdiği belirtildi.

Ayrıca yapay zekâ alanındaki gelişmeler sayesinde, insansız deniz platformları üzerinde daha kapsamlı veri analizlerinin yapılabildiği ifade ediliyor.

Uzun vadede ise hedefin, mayınları tespit etme, tanımlama ve imha etme süreçlerini tek bir sistem içinde gerçekleştirebilen insansız platform gruplarının devreye alınması olduğu belirtiliyor. Bu sayede mevcut çok aşamalı süreçlerin daha hızlı ve entegre hale getirilmesi amaçlanıyor.


Fransa, Çin’in katılımıyla ve ABD’nin yokluğunda Hürmüz Zirvesi’ne ev sahipliği yapıyor

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, 6 Ocak’ta Paris’teki Elysee Sarayı’nın girişinde (DPA)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, 6 Ocak’ta Paris’teki Elysee Sarayı’nın girişinde (DPA)
TT

Fransa, Çin’in katılımıyla ve ABD’nin yokluğunda Hürmüz Zirvesi’ne ev sahipliği yapıyor

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, 6 Ocak’ta Paris’teki Elysee Sarayı’nın girişinde (DPA)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, 6 Ocak’ta Paris’teki Elysee Sarayı’nın girişinde (DPA)

Fransa’nın başkenti Paris, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasına yönelik yolların ele alınacağı bir zirveye ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Yaklaşık 40 ülkenin katılımının beklendiği toplantı, deniz taşımacılığı özgürlüğünü korumaya yönelik yeni bir uluslararası girişim kapsamında düzenleniyor.

Fransız ve İngiliz üst düzey kaynaklara göre zirveye Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer başkanlık edecek. Toplantıya Almanya Başbakanı Friedrich Merz ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni gibi isimler fiziki olarak katılırken, bazı devlet ve hükümet başkanlarının ise çevrim içi olarak yer alacağı belirtildi.

Elysee Sarayı tarafından yapılan açıklamada, geniş katılımın nedeninin Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının çok sayıda ülkenin ekonomisi ve mali yapısı üzerinde ağır yük oluşturması olduğu ifade edildi. Açıklamada ayrıca, ülkelerin deniz yolları ve uluslararası sulara ilişkin temel ilkeleri yeniden teyit etme isteğinin de bu katılımda etkili olduğu vurgulandı. Zirveye Avrupa, Arap, Asya ve Afrika ülkelerinin yanı sıra Latin Amerika ile Hint-Pasifik bölgesinden devletlerin katılımının beklendiği, bunun da toplantıya geniş bir uluslararası nitelik kazandırdığı ve mevcut savaşın yarattığı küresel endişeyi yansıttığı ifade edildi. ABD’nin ise görüşmelere katılmayacağı bildirildi.

Küresel sorumluluk

Starmer’ın zirvede, Hürmüz Boğazı’nın ‘derhal ve koşulsuz yeniden açılmasının küresel bir sorumluluk’ olduğunu vurgulaması bekleniyor. Starmer’ın, enerji ve ticaret akışının yeniden sağlanması için hızlı adımlar atılması gerektiğinin altını çizeceği ifade edildi. Starmer’ın, Macron ile birlikte, deniz taşımacılığı özgürlüğünü korumaya yönelik çok uluslu bir girişim başlatacaklarını duyurması öngörülüyor. Bu girişimin, ticari gemiciliğe güvence verilmesini ve mayın temizleme çalışmalarının desteklenmesini kapsayacağı belirtildi.

Ayrıca uygun koşulların oluşması halinde, ‘tamamen savunma amaçlı’ ortak bir askeri gücün konuşlandırılması için hazırlıkların sürdüğü, bu çerçevede gelecek hafta Northwood Headquarters’ta çok uluslu bir askeri planlama zirvesi düzenleneceği bildirildi.

Zirvede, ticari taşımacılığın ‘şartlar iyileşir iyileşmez’ yeniden hız kazanmasını sağlamak amacıyla sigorta sektörüyle koordinasyonun artırılması da gündemde olacak.

Bu girişim, Starmer’ın geçen hafta Körfez ülkelerine gerçekleştirdiği ziyaretin ardından diplomatik, askeri ve ekonomik araçları kullanarak ateşkesi destekleme ve çatışmanın Birleşik Krallık’taki yaşam maliyetleri üzerindeki etkisini sınırlama çabalarını yoğunlaştırdığı bir dönemde geliyor.

Zirve kapsamında Starmer ile Macron’un ikili bir görüşme yapması da bekleniyor. Görüşmede Avrupa’nın Ukrayna’ya desteğinin sürdürülmesi ile düzensiz göç, ekonomik büyüme ve Avrupa güvenliğinin güçlendirilmesi gibi ortak konuların ele alınacağı ifade edildi.

Ablukanın kaldırılması

Öte yandan Paris, söz konusu uluslararası toplantıyı, Fransa’nın savunduğu ‘üçüncü yol’ yaklaşımının bir ifadesi olarak görmek istiyor.

Bu çerçevede bir yanda nükleer ve balistik hedefleri nedeniyle uluslararası düzeyde eleştirilen İran’ın politikaları bulunuyor. Diğer yanda ise Fransa’nın değerlendirmesine göre uluslararası hukukun dışında yürütülen ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşı ve yine aynı hukuk çerçevesini ihlal ettiği belirtilen ABD donanmasının İran limanlarına yönelik ablukası yer alıyor.

Paris’e göre söz konusu konferansa katılan ülkeleri birleştiren ortak nokta, ABD-İsrail-İran savaşının tarafı olmamaları; buna karşın çatışmadan ve Hürmüz Boğazı’na uygulanan ‘çifte baskıdan’ doğrudan etkilenmeleri.

Bu ülkelerin ilk hedefi, Hürmüz Boğazı üzerindeki çifte baskının kaldırılması yönünde etkili bir grup oluşturmak; ikinci olarak ise boğazın yeniden mayınlanmasının reddedilmesi ve son savaş öncesindeki durumuna dönülmesi, yani uluslararası hukuk kurallarına tabi, serbest geçişin sağlandığı ve gemilere herhangi bir geçiş ücreti uygulanmayan bir su yolu haline gelmesi.

Operasyonel düzeyde ise hedef, uygun koşullar oluştuğunda -yani savaşın sona ermesinin ardından- boğazdan geçen gemilere eşlik edecek ve güvenliği sağlayacak çok uluslu bir güç oluşturulması.

Savunma hamlesi

Paris ve Londra’nın, konferansın ana düzenleyicileri olarak odaklandığı bir dizi unsur bulunduğu belirtildi. Konferansın şu aşamada planlama sürecine yoğunlaştığı; her ülkenin bu savunma amaçlı sürece hangi katkıları sunabileceğinin değerlendirildiği ifade ediliyor. Söz konusu girişimin, ABD ve İran ile karşılıklı anlayış temelinde yürütülmesi gerektiği vurgulanıyor.

defrgt
Kızıldeniz’deki ticari gemileri korumak üzere kurulan Aspides misyonuna bağlı bir arama ve kurtarma helikopteri (Aspides)

Paris, söz konusu operasyonun tamamen barışçıl bir nitelik taşıması gerektiğini özellikle vurguluyor. Her ne kadar diğer aktörlerle birlikte başlangıcın daha önce belirtilen koşullara bağlanabileceği ifade edilse de, operasyonun ne zaman başlayacağı ve ne kadar süreyle devam edeceğine ilişkin önemli bir belirsizlik bulunduğu belirtiliyor.

Paris, bu girişimi 2023 yılında Babu’l Mendeb Boğazı’nda başlatılan Avrupa Birliği’nin (AB) Aspides misyonuyla kıyaslasa da, iki operasyon arasında hem ölçek hem de karşılaşılan zorluklar açısından ciddi farklar olduğu ifade ediliyor. Hürmüz’deki durumun, son üç yılda Babu’l Mendeb’te yaşananlardan çok daha kapsamlı bir çatışma ortamına karşılık geldiği ve ayrıca boğazın mayınlardan temizlenmesi gibi daha önce gündeme gelmeyen görevleri içerdiği vurgulanıyor.

Her hâlükârda, operasyonun başlamasının bölgedeki gelişmelere ve ‘çifte ablukanın’ kaldırılmasına bağlı olduğu belirtiliyor. ABD donanmasının bölgede varlığını sürdürmesi veya İran’ın boğaz giriş-çıkışını kontrol etmeye devam etmesi halinde böyle bir konuşlandırmanın fiilen mümkün olmayacağı ifade ediliyor.

Pekin ve Yeni Delhi üzerine bahis

Londra ve Paris, özellikle bölgede yaşanan gelişmelerden doğrudan etkilenen büyük Asya ülkelerinin, başta Çin ve Hindistan olmak üzere, sürece katılımına önem veriyor. Çin’in katılımı kesinleşmiş olsa da temsil düzeyinin henüz netleşmediği bildiriliyor. Paris, konferansın bu tür stratejik ve barışçıl bir misyona katkı sunmak isteyen tüm ülkelere açık olduğunu ve savaşa taraf olmayan devletlerin de sürece dahil olabileceğini özellikle vurguluyor.

tyhy6
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in 15 Nisan’da Pekin’de Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov başkanlığındaki Rus heyetiyle yaptığı görüşmeden (Reuters)

Ancak konferansın en büyük katılımcı eksikliğinin ABD olacağı belirtiliyor. Fransız kaynaklar, Washington ile sürekli temas halinde olunduğunu, ABD’nin konferansın düzenlenmesine ‘itiraz etmediğini’ ve Paris’in Amerikan yönetimiyle tam şeffaflık içinde çalıştığını ifade ediyor. Buna rağmen, ABD Başkanı Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı’nın açılması konusunda Avrupa ve NATO liderlerine yönelik eleştirilerinin sürdüğü aktarılıyor.

Paris, Almanya Başbakanı Friedrich Merz, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ve Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer gibi isimlerin konferansa bizzat katılımını, Avrupa dayanışmasının ciddiyetini ve ortak hareket etme iradesini gösteren olumlu bir işaret olarak değerlendiriyor.

Fransız Cumhurbaşkanlığı kaynakları ise sürecin ilerleyebilmesi için kritik bir koşula dikkat çekiyor. Buna göre, hem İran hem de ABD tarafından güvence verilmesi gerekiyor. İran’ın, Hürmüz Boğazı’ndan geçen ticari gemileri ve onlara eşlik eden unsurları hedef almayacağını taahhüt etmesi; ABD’nin ise İran limanlarına giriş-çıkış yapan gemilere müdahale etmeyeceğini garanti etmesi bekleniyor. Başka bir ifadeyle, hedeflenen durumun savaş öncesi statükoya geri dönüş olduğu vurgulanıyor.

Merz, konferansın toplanmasını beklemeden misyona katılım için kendi şartlarını ortaya koydu. Merz’in ilk şartı, doğal olarak ateşkesin sağlanması ve buna ilişkin hukuki güvencelerin oluşturulması oldu. Ayrıca bu sürecin Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi kararıyla resmiyet kazanması gerektiğini vurguladı. Üçüncü şart ise ‘sağlam bir askeri planın hazırlanması’ olarak ifade edildi. Bu üç şartın, Fransız ve İngiliz yaklaşımlarıyla büyük ölçüde uyumlu olduğu belirtiliyor. Ancak Merz’in ayrıca, söz konusu misyona ABD ordusundan güçlü destek sağlanmasını istediği aktarılıyor. Bu talebin, yeni operasyonun felsefesinin ABD askeri varlığından bağımsızlık üzerine kurulmuş olması nedeniyle önemli bir tartışma yaratabileceği ifade ediliyor.


Büyük Kuzey Amerika: Washington küresel nüfuzunu nasıl yeniden şekillendiriyor?

Trump yönetimi, Büyük Kuzey Amerika kavramı altında Amerika Birleşik Devletleri'nin güvenlik alanını yeniden tanımlamaya çalışıyor (Reuters)
Trump yönetimi, Büyük Kuzey Amerika kavramı altında Amerika Birleşik Devletleri'nin güvenlik alanını yeniden tanımlamaya çalışıyor (Reuters)
TT

Büyük Kuzey Amerika: Washington küresel nüfuzunu nasıl yeniden şekillendiriyor?

Trump yönetimi, Büyük Kuzey Amerika kavramı altında Amerika Birleşik Devletleri'nin güvenlik alanını yeniden tanımlamaya çalışıyor (Reuters)
Trump yönetimi, Büyük Kuzey Amerika kavramı altında Amerika Birleşik Devletleri'nin güvenlik alanını yeniden tanımlamaya çalışıyor (Reuters)

İsa Nehari

Vestfalya Barışı'ndan bu yana coğrafi sınırlar, herhangi bir merkezi otorite tarafından yönetilmeyen uluslararası düzen içinde her devletin egemenliğini ve bağımsızlığını koruyan kutsal bölümler gibidir. Böylece, sınırlar devletlere kendi toprakları üzerinde manevi ve yasal otorite kazandırırken, aynı zamanda bu sınırları aşan herhangi bir otoriteden de mahrum bırakmıştır.

Ancak gerçeklik, yerel ve uluslararası arasındaki “aldatıcı” teorik ayrımdan daha karmaşıktır. İster kağıt üzerinde çizilmiş ister duvarlar ile somutlaşmış olsun, sınırlar devletleri dış etkilerden veya küresel güç dengesinden korumaz. Aksine bu siyasi faktörler, yalnızca coğrafya tarafından yönetilmeyen ittifakları devletlere dayatabilir.

Küresel Güney

Bu tür bloklara bir örnek, artık “Küresel Güney” olarak bilinen yapıdır. Bu terim, 1990'larda yalnızca tarihsel marjinalleşme ve sömürgecilik deneyimleri ile uluslararası sistemdeki rollerini bağımsız aktörler olarak yeniden tanımlama çabasının birleştirdiği farklı kıtalardan ülkeleri içeren, kapsamlı bir jeopolitik çerçeve olarak ortaya çıkmıştır.

Küresel Güney, Afrika, Latin Amerika ve Asya'dan ülkeler içerir, bu da terimi sadece coğrafi bir tanımlamadan daha fazlası haline getiriyor. Bu, öncelikle Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa ülkeleri tarafından temsil edilen “Küresel Kuzey”in geleneksel hegemonyasına direnmeyi amaçlayan farklı bir bloğu tanımlamaktadır.

Küresel Güney bloğunun meydan okuyan doğası, Batı dünyasında farklı tepkilere neden oldu. Bazıları bunu geçmişteki sömürücü politikalardan kopuşun bir ifadesi ve “üçüncü dünya” gibi aşağılayıcı terimlerin yerine geçen bir kavram olarak desteklemektedir. Buna karşılık, bazıları da bu bloğu üye devletlerinin siyasi ve ekonomik sistemlerindeki farklılıklar nedeniyle tanımamaktadır.

Ancak Küresel Güney terimini görmezden gelen en yaygın açıklama güçle ilgilidir. Zira Küresel Güney, statükodan fayda sağlayanların çıkarlarına hizmet etmeyecek şekilde güç dengesini bozabilecek önemli bir güç oluşturabilir. Nitekim örneğin, Küresel Güney ülkelerinin daha fazla özerklik arayışı, ABD liderliğindeki uluslararası düzene bir tehdit oluşturuyor. Bu tehdit, Çin ve Rusya'nın bu bölgelerdeki artan nüfuzuyla daha da güçleniyor.

Büyük Kuzey Amerika

Nüfuz alanlarının bölünmesine dayanan Monroe Doktrini, 1823'te ortaya çıkmış ve Washington'un Avrupa'ya müdahale etmeme taahhüdü karşılığında Amerika kıtasına yönelik yabancı müdahalelerin engellenmesini öngörmüştür. İki yüzyıl sonra, ABD bu doktrini terk etmemiş; aksine, bölgede her bir bağımsızlık hareketi baş gösterdiğinde bunu yeniden teyit etmiştir. Böylece doktrin, sömürgeci projelere karşı caydırıcı olmaktan, Batı Yarımküre'de ABD nüfuzunu pekiştirme ve “arka bahçesini” koruma aracına dönüşmüştür.

Bu bağlamda, Başkan Donald Trump, Washington'un daha uzak ve güvenliği üzerinde daha az etkili bölgelere odaklanırken, bu hayati alanı ihmal ettiğine inanıyor. Böylece, Latin Amerika ve Karayipler'i yeniden Amerikan nüfuz alanı olarak belirleyen ve hiçbir yabancı gücün bu alanda faaliyet göstermesine izin verilmeyen “Trump Eki” veya “Donroe Doktrini” doğdu. Dünya, ocak ayında Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun tutuklanmasının ardından bu yeni doktrinin etkisini hissetmeye başladı.

Ancak Monroe Doktrini geleneksel olarak Batı Yarımküre'yi korumaya odaklanırken, Trump yönetimi daha da ileri giderek, Savunma Bakanı Pete Hegseth tarafından Büyük Kuzey Amerika olarak adlandırılan ve hâlâ şekillenmekte olan bir kavram altında ABD'ni nüfuz alanını yeniden tanımladı.

Bu proje, ABD'nin savunmaktan sorumlu olduğunu düşündüğü “güvenlik çemberini” Ekvador'dan Grönland ile Karayipler, Orta Amerika, Meksika, Kolombiya, Venezuela ve Guyana'yı kapsayacak şekilde genişletmeyi, bu ülkeleri Washington liderliğindeki tek bir güvenlik alanına yeniden entegre etmeyi amaçlıyor.

Proje, bu ülkelerin güvenliğini doğrudan Amerikan güvenliğine bağlayarak egemenliği yeniden tanımlama girişimi olarak yorumlanabilir. Ayrıca, özellikle göç, uyuşturucu kaçakçılığı ve hayati kaynakların ve koridorların güvenliğinin sağlanması gibi alanlarda güvenlik yükünü yeniden dağıtma çabasını da temsil ediyor. Dilbilimsel olarak ise bu terim Amerika Birleşik Devletleri'ni merkeze, diğer her şeyi ise çevreye yerleştiriyor.

Yeni stratejik harita, uluslararası öncelikleri veya “ajandayı” yeniden düzenleme çabasıyla küresel bir boyut kazanıyor; zira bu harita, ekvatorun kuzeyindeki tüm ülkelerin artık Küresel Güney’in bir parçası olmadığı, aksine Amerika Birleşik Devletleri'nin doğrudan savunma alanı içinde yer aldığı temel önermesine dayanıyor.

Hiegseth şöyle diyor; “Bu stratejik haritaya Büyük Kuzey Amerika diyoruz. Neden? Çünkü Grönland'dan Ekvador’a, Alaska'dan Guyana'ya kadar ekvatorun kuzeyindeki her egemen devlet veya bölge Küresel Güney’in parçası değildir. Aksine hepimizin yaşadığı bu büyük komşuluk bölgesindeki doğrudan güvenlik çevremizin bir parçasıdır. Bu ülkelerin tamamı ya Kuzey Atlantik'e ya da Kuzey Pasifik'e kıyısı olan ülkelerdir.”

Küresel Güney öncelikle siyasi bir kavram olduğundan, Latin Amerika ülkelerini bu çerçeveden dışlamak, Hegseth'in açıkça belirttiği gibi siyasi bir tercihtir. Buna göre, Washington Latin Amerika ve Karayipler'deki 10'dan fazla ülkeyi Küresel Güney bloğundan dışladı. ABD Savunma Bakanı, “Düşmanlarımız ortak mirasımızı ve ortak coğrafyamızı tehdit ediyor. Bizi her zaman birleştiren tarihi Kuzey-Güney ilişkisini, ABD ve Batı ülkelerini dışlayan ve Batı dışı güçler ile diğer düşmanları içeren sözde Küresel Güney’in yeni bir modeliyle değiştirmeye çalışıyorlar” diyor.

Gelgelelim Meksika, Kolombiya ve Venezuela gibi hükümetler stratejik sessizliği tercih ederek, bu kararı ne onayladılar ne de reddettiler; bu da kendilerine danışılmadan alınmış bir kararı dolaylı olarak reddettikleri anlamına geliyor. Brezilya Cumhurbaşkanı Luiz Inácio Lula da Silva da bölgedeki ABD politikalarına yönelik bilinen eleştirilerine rağmen benzer bir tavır sergiledi.

Güvenlik alanının genişletilmesi

Yeni stratejik harita, ABD'nin hayati güvenlik alanını genişletiyor; böylece bu alanda, Alaska, Grönland veya Karayipler yakınlarında herhangi bir düşmanca eylem, ABD topraklarına doğrudan bir tehdit oluşturur hale geliyor. Ayrıca, Çin'in Panama Kanalı gibi geçiş noktalarındaki limanları veya altyapıyı kontrol etmesi veya kartellerin ve düzensiz göçün yayılması, tüm bunlar, birleşik bir güvenlik yanıtı gerektiren tek bir tehdidin uzantıları sayılıyor.

Bu nedenle Washington, ABD'nin kaynaklarını Büyük Kuzey Amerika projesine odaklayabilmesi için Brezilya, Arjantin ve Şili gibi ekvatorun güneyindeki ülkelerden kendi savunmalarında ve bölgesel çevrelerinin güvenliğini sağlamada daha büyük bir rol üstlenmelerini talep ediyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre böylece, bu ülkeler, Amerika Birleşik Devletleri'nin tüm bölgeyi savunma yükünü doğrudan üstlenmediği, “Amerika Kalkanı” gibi daha geniş bir çerçeve içinde arka cephede güvenlik ortaklarına dönüşecekler.

Uygulamada, bu vizyon coğrafi bir rol dağılımına dayanıyor. ABD Savunma Bakanı'nın belirttiği gibi, “Kuzeyde, Amerika Birleşik Devletleri, bu ortak acil güvenlik çevresini savunmak için sizinle ve egemen ortaklarımızla iş birliği içinde varlığını ve pozisyonlarını güçlendirmelidir. Güneyde yani ekvatorun güneyindeyse, bu büyük komşuluk bölgesinin diğer tarafında, artan yük paylaşımı yoluyla ortaklıkları güçlendireceğiz. Bu, Güney Atlantik ve Güney Pasifik'i savunmada ve hayati altyapı ve kaynakları güvence altına almada daha büyük bir rol oynamanızı sağlayacaktır.”

Hegseth, bu yaklaşımı “Monroe Doktrini”nin yeniden canlandırılmasıyla ilişkilendirerek, Florida'daki kartel karşıtı konferansta Washington'un artık ekvatorun kuzeyindeki bölgeyi Büyük Kuzey Amerika olarak gördüğünü ilan etti. Bu sözler sadece nüfuzu korumaktan stratejik alanı yeniden tanımlamaya yönelik kavramsal bir kaymaya işaret ediyor.

Washington'un bu hassas bölgelerde, Çin'in nüfuzundan giderek daha fazla endişe duyduğu bir dönemde bu değişim, özellikle ABD'nin hayati önem taşıyan su yollarını, en önemlisi de ABD konteyner trafiğinin yaklaşık yüzde 40'ının ve küresel ticaretin yüzde 5-6'sının geçtiği Panama Kanalı'nı korumaya odaklanması göz önüne alındığında oldukça önemli.

Genel olarak, Büyük Kuzey Amerika stratejisi, coğrafya ve siyaset arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlama girişimini yansıtmakta ve sınırları bölücü çizgiler olarak değil, nüfuz alanları ve güvenlik bölgeleri olarak görmektedir. Hegseth'in belirttiği gibi, “Bu zorluğun çözümü, evrensel değerler adına coğrafyayı görmezden gelmekte değil, ortak coğrafyayı ulusal çıkarlara hizmet etmek için kullanmakta yatmaktadır.” Bu yeni strateji, güvenlik, egemenlik ve nüfuzu eş zamanlı olarak yeniden tanımlamak için bir çerçeve oluşturmaktadır.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.