İran-İsrail, "Gölge Savaşı" şiddetleniyor... İki ülke 1979'dan beri ilk defa sıcak çatışmaya bu kadar yakın

(Reuters- AFP)
(Reuters- AFP)
TT

İran-İsrail, "Gölge Savaşı" şiddetleniyor... İki ülke 1979'dan beri ilk defa sıcak çatışmaya bu kadar yakın

(Reuters- AFP)
(Reuters- AFP)

İran ve İsrail, gergin ilişkiler içinde olan iki ülke.
Ancak bu gerginlik hiç olmadığı kadar artmış durumda.
İsrail, uzun zamandan beri Suriye içinde bulunan İran güçlerini vuruyor.
İran da özellikle geçmiş yıllarda finanse ettiği Filistinli gruplar ve Hizbullah aracılığıyla İsrail'e yönelik saldırıları destekliyor.
Ancak son dönemlerde karşılıklı saldırıların daha direkt yapıldığı, çeşitlendiği ve geniş coğrafyaya yayıldığı görülüyor.
Hatta artık İran içindeki bazı saldırıların bizzat İsrail tarafından yapıldığı öne sürülüyor.
Örneğin 27 Kasım 2020 tarihinde İran'ın nükleer ve füze programının en önde gelen isimlerinden olan Savunma Bakan Yardımcısı Muhsin Fahrizade ülkesinde uğradığı silahlı bir suikast sonucu öldürüldü.
İranlı yetkililer, bu saldırıdan İsrail gizli servisi Mossad'ı sorumlu tuttu.
Yine İran'ın savunma sanayisinde veya nükleer projelerinin geliştirilmesinde görev alan başka uzmanlar da geçmiş yıllarda benzer suikastlar sonucu hayatını yitirmiş, Tahran yönetimi bu saldırılardan da Mossad'ı suçlamıştı.
Ancak yaşanan yeni gelişmeler iki ülke arasındaki gizli savaşın artık denizlere de yayıldığını gösterdi.

Gemilere karşılıklı saldırılar
İlk olarak İsrail'in bir süreden beri Suriye'ye yük götüren İran tankerlerine farklı tarihlerde Akdeniz'de saldırı düzenlediği ve en az 12 İran tankerinin batırılmayacak şekilde vurulduğu öne sürüldü.
Bu iddia Umman Körfezi'nde bir İsrail gemisine saldırı düzenlenmesinin ardından ortaya atıldı.
İran'ın bu saldırılara misilleme amacıyla İsrail gemisine saldırdığı iddia edildi.
Derken yine geçen günlerde Kızıldeniz'de bir İran gemisi daha saldırıya uğradı.

İran, Natanz Nükleer Tesisi'ndeki patlamadan İsrail'i sorumlu tuttu
Aynı günlerde İran'ın Natanz Nükleer Tesisi'nde bir patlama meydana geldi.
İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, saldırıdan İsrail'i sorumlu tuttu ve intikam alacaklarını söyledi.
Zarif, tesiste büyük hasar olmadığını da öne sürdü.
İsrail'den yapılan dolaylı açıklamalarda saldırı üstlenildi ancak patlamanın bir bombadan değil, siber saldırıdan kaynaklandığı ve tesise ciddi zarar verdirilerek, dokuz ay süreyle yeni uranyum zenginleştirilemeyecek hale getirildiği iddia edildi.
Aynı tesisin geçen yıl da bir siber saldırıya uğradığı biliniyor.

Erbil'de Mossad üssü vuruldu iddiası
Bu olaydan hemen sonra bu sefer de önce Birleşik Arap Emirlikleri açıklarında bir İsrail gemisi vuruldu.
Devamında da Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin başkenti Erbil'de Mossad'a ait olduğu öne sürülen bir üsse İran yanlısı olduğu ve adı duyulmamış bir grup tarafından saldırı düzenlendiği ve ölenlerin olduğu gündeme getirildi. 
IKBY'li yetkililer ise Erbil'de Mossad üssü olmadığını, böyle bir olayın yaşanmadığını söylerken, İran yanlısı kaynaklar iddialarında ısrarlı.

"Süreç küçük çaplı da olsa bir savaş ihtimalini barındırıyor"
Peki bu tür olaylar daha ne kadar devam edebilir? İki ülke arasında sıcak savaş riski var mı?
Bu soruları ilk olarak İran uzmanları Savash Porgham ile Arif Keskin'e yönelttik.
Porgham, iki ülkenin uzun süreden beri Suriye'da örtülü savaştığını belirtti. Porgham'a göre iki ülke arasındaki bu durum "Gölge Savaşı".
Porgham, devam eden "Gölge Savaş"ta İsrail'in bir süreden beri farklı bir şey yaparak direkt İran içinde operasyonlar düzenlemeye başladığını söyledi. Porgham, "İsrail ve İran, 1979'daki İslam devriminden bu yana sıcak savaşa en yakın noktada" dedi.
Keskin ise son durumu "1979'dan günümüze kadar baktığımızda İran ve İsrail ilişkilerinin en tehlikeli, öngörülemez sürece girdiğini düşünüyorum. Bu süreç küçük çaplı da olsa bir savaş ihtimalini barındırıyor" diye özetledi.

"İran, İsrail saldırılarına karşı koyamıyor"
Her iki uzmanın da dikkati çektiği bir noktada İran'ın zafiyeti ve İsrail'in İran içerisindeki etkinliği.
Porgham, yaşanan son olayların İran'ın istihbaratı ve güvenlik birimleri içerisinde çok önemli bir gediğin açıldığını gösterdiğini öne sürdü.
Porgham, İran'ın nükleer programına dair gizli belgelerin bile İsrail tarafından ele geçirilip, Netanyahu tarafından televizyonlarda gösterildiğini hatırlatarak şöyle devam etti:
"İran, inanılmaz biçimde kendi içinde İsrail'in saldırılarına karşı koyamıyor. İsrail, İran'ın en korunaklı yerlerinde operasyon yapabiliyor. Bakıldığında İran'ın İsrail karşısında bir altta kalmışlığı görünüyor."

"İsrail, İran'a istihbari olarak nüfuz etti"
Keskin ise son gelişmelerin İsrail'in ciddi şekilde İran'a istihbari olarak nüfuz ettiğini ve bunun İran'ın nükleer çalışmalarına, istihbarat birimlerine hatta askeri alanlarına kadar uzandığını öne sürerek, şunları söyledi:
"Neredeyse İran'ı felç etmiş durumda. Son dönemlerde İran devlet yetkilileri de bunu itiraf ediyor. İran Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı İshak Cihangiri, demecinde ‘Açıkça söylüyorum güvenlik olarak inanılmaz açığımız var' dedi. Yine Devrim Muhafızları eski komutanı Muhsin Rızai, her alanda casusluk yapıldığını söyleyerek yabancı istihbarat servislerinin İran'da güvenlik bürokrasisindeki nüfuzunu bir nevi itiraf etti."

"İran, intikam alacağız diyor ama yaptığı bir şey de yok"
İsrail'in eylemlerine karşın İran'ın ciddi bir karşılık veremediğini de öne süren Keskin, iddialarını şöyle sürdürdü:
"İran sürekli intikam alacağız diyor ama yaptığı bir şey de yok. İran'ın acizliği ülke içinde yönetimin meşruluğunu da tartışma konusu yapıyor. İçeride dayılanıyorsunuz ama İsrail'e bir şey yapamıyorsunuz deniyor. Devletin kendini koruyamadığı düşüncesi gelişiyor."

"İsrail, ABD'nin İran'la anlaşmasını istemiyor"
Gerek Porgham gerekse Keskin, İran ve İsrail arasında gerilimin yükselmesinin Biden yönetiminin İran'la yeniden nükleer görüşmelere başlama niyetinden kaynaklandığını iddia ederek, İran ile ABD arasında varılacak bir mutabakatın İran'ı güçlendireceğinden endişe eden İsrail'in bunun önüne geçmek için elinden geleni yapacağını deklere ettiğini hatırlattılar.
Porgham, İran'ın nükleer programına yönelik müzakerelerin Viyana'da başladığını hatırlatarak, bu müzakerelerde ilerleme sağlandıkça İsrail ile İran'ın gölge savaşının daha fazla sertleştiğini öne sürdü.

"Sıcak çatışmaya hiç bu kadar yakın olmadılar"
Savaş ihtimalinin güçlenmesine karşın bunun gerçekleşmesinin de kolay olmadığını söyleyen Porgham, sözlerini şöyle sürdürdü:
"İran askeri gücü İsrail teknolojisiyle açık bir savaşta boy ölçüşemez ama İran'da bağlı örgütler üzerinden Lübnan'da ve Körfez'de İsrail gemilerine karşı asimetrik savaş yürütebilir. Sıcak çatışma riski var ve 42 yıldır sıcak çatışmaya hiçbir bu kadar yakın olmadılar. Endişeyle takip ediyorum."

"İsrail, nükleer görüşmelerin masasının çerçevesini belirleyecek noktada"
Son olayların ardından İran ve İsrail'in daha sert karşı karşıya geleceğinin görüldüğünü belirten Keskin ise uğradığı saldırıların İran devletini imajını korumak için bir şeyler yapmaya zorladığını belirterek, İran'ın içinde olduğu karmaşayı şöyle anlattı:
"İran nükleer dosyasının bundan sonra nereye evrileceğine sadece ABD ve İran görüşmeleri açısından bakmakta yanlış. Şu an itibariyle İsrail masada olmasa da yaptıklarıyla masanın çerçevesini belirleyecek noktaya gelmiştir. Muhsin Fahrizade öldürüldüğünde İran ek protokolden çıktı. Natanz tesisine saldırının ardından şimdi de yüzde 60 uranyum zenginleştirmeye başladık denildi. Her ikisi de İsrail operasyonlarına tepki olarak yapıldı. Bunlar da İsrail eylemlerinin İran'ın görüşmelerini etkileyecek noktada olduğunu gösteriyor."

Kasım Süleymani'nin öldürülmesi İran'ın operasyon gücünü azalttı mı?
Her iki uzmana da Kasım Süleymani'nin öldürülmesinin ardından İran'ın dış operasyon gücünün azalıp azalmadığını, sorduk.
Porgham, Süleymani'nin önemine değindikten sonra İran'ın operasyonel gücünün Kasım Süleymani öncesi ve sonrasında çok önemli değişimler gösterdiğinin söylenebileceğini belirtti.

İran'ın kaygısı ABD'nin işe karışması
Buna karşılık Keskin, İran'ın karşılık verememesinin Kasım Süleymani'nin olmamasından kaynaklanmadığını öne sürerek, "İran karşılık verirse İsrail'in daha sert karşılık vereceğini biliyor. İsrail'in kendisini karşılıklı misillemelere sokarak olayı büyüterek bu şekilde ABD'yi de işin içine çekmeye çalıştığından çekiniyor ve korkuyor" iddiasında bulundu.

"İran şimdilik Hizbullah kartına oynamayacak"
Keskin ayrıca İran'ın Hizbullah kartını oynamak içinde henüz erken olduğunu düşündüğünü belirterek, "İran zamanından önce bir hareket yapmak istemiyor. Tansiyon yükselirse İsrail – Hizbullah çatışması olabilir ama İran bunun için erken olduğunu düşünüyor" dedi.

İsrail, İran'ı Suriye'de Rusya'nın onayıyla mı vuruyor?
İsrail'de yaşayan gazeteci Rafael Sadi ise İran rejiminin İsrail'i yok etmeyi, denize dökmeyi hedeflediğini dile getirdiğini hatırlatarak bundan dolayı İran'a karşı yürütülen mücadele kapsamında Suriye içindeki İran hedeflerinin vurulduğunu belirtti.
Sadi, Suriye'deki İran hedeflerinin vurulmasının Rusya ile İsrail arasında varılan mutabakat kapsamında olduğunu ve Rusya'nın İsrail uçaklarına engellemede bulunmadığını öne sürdü.

İran gemisi İsrail kıyılarına bilerek petrol sızdırdı iddiası
İran'ın nükleer projesinin iddia ettiği gibi barışçıl hedefler içermediğini de öne süren Sadi, "Nükleer enerji veya silah sahibi hiçbir ülkenin ağzından bir diğerini imha edeceği ifadelerini duymuş değiliz. Halbuki İran İsrail'i atom bombası atarak yok etmekten söz eden ilk ülkedir" şeklinde konuştu.
İran'ın İsrail gemilerine yönelik saldırılar düzenlediğini aktaran Sadi, hatta bir Suriye'ye kaçak petrol taşıyan bir İran tankerinin İsrail kıyılarına petrol sızdırarak bilerek çevre kirliliği yarattığını iddia etti.

"İsrail'in tutumu Biden'ın İran politikasından bağımsız"
Sadi, İsrail ve İran arasında gerilen ilişkilerde Biden yönetiminin İran'la görüşme konusundaki tutumundan bağımsız olduğu görüşünde.
Sadi, İsrail'in Biden yönetiminin alacağı kararların kendi bilecekleri bir iş olduğunu söylediğini ancak güvenliklerini kimseye bırakmayacaklarını ve gerekirse kendi göbeklerini kendilerinin keseceğini deklere ettiğini de hatırlatarak şöyle devam etti:

"İsrail, nükleer santrale sabotajı kerhen de olsa kabullendi"
"Bunun sonucunda da İran Natanz  nükleer santralinde uranyum zenginleştirmeye başlanacağı haberi ile  her nasıl olduysa  santralin elektrikleri kesilivermiş ve trafosu patlamıştır. Hasar ifade edildiği kadarı ile 9 aylık bir gecikmeye sebebiyet vermiştir. İsrail şimdiye kadar ki politikaları gereğince bu tür eylemlerinde sessiz kalmayı yeğlemiş ve sorumluluk almamıştır. İlk kez bu olayda  yarım ağızla olsa bile ki öncelikle yabancı istihbarat kurumlarının ifadesine göre ibaresi ile haber İsrail basınında da yer almış hatta aynı  gün Başbakan Netanyahu, ordu mensupları ile bulunduğu şehitleri anma töreni arifesinde kendilerini kutlamış ve İsrail'in vatanı koruması için daima görevde oldukları için bu  eylemi de  kerhen kabullenmiştir."

"ABD'lilere siz olmasanız da biz devam edeceğiz mesajı verildi"
Sadi, bu kabullenmenin arkasında  sadece İran'a verilen bir mesaj olmadığını belirterek, "Aynı  zamanda Amerikalılara da siz bu işin içinde yanımızda olmazsanız bile biz gerekeni yapmaya devam edeceğiz denmekteydi. Hoş kaldı ki bu elektrik kesintisi Amerikalıların da az hoşuna gitmemiş değildi" ifadelerini kullandı.

"İran'ın en endişe ettiği sözcük Mossad"
İsrail'in yıllardır İran'a karşı sadece psikolojik değil aynı zamanda stratejik ve askeri bir üstünlük konumunda olduğunu öne süren Sadi, "Kimin ne dediği çok önemli değildir. Durum budur ve İranlıların en fazla endişe duydukları sözcük Mossad istihbarat kurumudur" iddiasında bulundu.

"Topyekün savaşa dönüşmeyecek"
Sadi, buna karşın karşılıklı çatışmalar asla bir topyekün savaşa dönüşmeyeceğini çünkü böyle bir savaşın her iki ülke açısından fazlasıyla pahalı ve gereksiz olduğunu ayrıca iki ülke halkları arasında da bir düşmanlık bulunmadığını vurguladı.

Independent Türkçe



Çöküşün eşiğinde bir ateşkes… Washington ve Tahran, ‘kim önce göz kırpar’ yarışında

(foto altı) Hürmüz Boğazı yakınlarında bir gemi (Reuters)
(foto altı) Hürmüz Boğazı yakınlarında bir gemi (Reuters)
TT

Çöküşün eşiğinde bir ateşkes… Washington ve Tahran, ‘kim önce göz kırpar’ yarışında

(foto altı) Hürmüz Boğazı yakınlarında bir gemi (Reuters)
(foto altı) Hürmüz Boğazı yakınlarında bir gemi (Reuters)

ABD ile İran arasında ateşkesin sona ermesi için belirlenen sürenin pazartesi günü dolmasına yaklaşılırken, Washington ve Tahran’ın bir uzlaşma formülü oluşturmaktan çok karşı tarafın ne kadar dayanabileceğini sınamaya odaklandığı görülüyor.

Çeşitli haber kaynaklarında yer alan değerlendirmelere göre ABD, abluka, yaptırımlar ve İran’ın ihracatı ile ekonomisini baskı altına alma stratejisine güveniyor. Tahran ise Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini aksatarak enerji fiyatlarını yüksek tutmayı ve böylece ABD Başkanı Donald Trump üzerinde, Kongre’deki ara seçimler öncesinde baskı oluşturmayı hedefliyor.

ABD’li bir yetkili müzakereleri ‘tıkanmış’ olarak nitelendirirken, üst düzey bir İranlı yetkili ateşkesin uzatılmasına yönelik gerçek bir görüşme yürütüldüğünü reddetti. Yetkili, Washington’ın öncelikle haziran ayında varılan anlaşmadaki taahhütlerine dönmesi gerektiğini söyledi. Böylece karşılaşma, nükleer dosyaya çözüm arayışından ekonomik ve siyasi bir irade mücadelesine dönüştü. Taraflar, zamanı kendi belirledikleri takvim doğrultusunda kullanmaya çalışıyor.

Bu nedenle bazı uzmanlara göre mevcut tıkanıklık stratejinin yokluğuna değil, bizzat stratejinin kendisine işaret ediyor. Trump seçimlere kadar zaman kazanmaya çalışırken İran da Hürmüz Boğazı’ndaki krizin maliyetinin kendisinden taviz vermesinin maliyetini aşacağı ana kadar süre kazanmayı hedefliyor. Artık soru, hangi tarafın daha büyük bir güce sahip olduğu değil; ‘karşı taraf önce gözünü kırpana kadar’ hangi siyasi sistemin acıya daha fazla dayanabileceği.

Bölünme mi, yoksa rol dağılımı mı?

ABD yönetimi, müzakerelerde yaşanan tıkanıklığın nedenlerinden birini İran’da üç ayrı karar merkezinin bulunmasına bağlıyor: Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), dini kurum ve hükümet yönetimi. Bir ABD’li yetkiliye göre bu merkezlerden biriyle varılacak anlaşma diğerlerinin onayını garanti etmiyor. Bu durum, İranlı müzakerecinin şartlarını değiştirmesine veya uygulanabilir taahhütlerde bulunamamasına yol açıyor.

Ancak tabloyu yalnızca bir ‘kanat çatışması’ olarak nitelemek abartılı olabilir. İran yönetimi içindeki görüş ayrılıkları gerçek ve özellikle ekonomiyi kurtarmaya odaklanan hükümet ile savaşı bir varoluş mücadelesi olarak gören güvenlik kurumları arasında belirginleşiyor. Ancak bu durumun mutlaka birbirinden farklı üç politikanın varlığına işaret ettiği söylenemez. Daha muhtemel olan, nüfuz ve yetki alanları üzerinde bir rekabetin yaşanması ve buna karşılık bazı kırmızı çizgiler konusunda ortak tutum sergilenmesi. Bunlar arasında teslimiyet görüntüsü vermemek, Hürmüz kartını korumak ve yaptırımlar kaldırılıp dondurulmuş varlıklar serbest bırakılmadan nükleer alanda taviz vermemek bulunuyor.

Reuters, nisan ayında DMO’nun savaşın ve müzakerelerin yönetimindeki nüfuzunun arttığına dikkati çekmiş, ancak aynı zamanda şahin kanadın çatışmanın şartları konusunda sergilediği bütünlüğe işaret etmişti. Bu nedenle mevcut görüş ayrılığı, gerçek bir kurumsal farklılık ile görev paylaşımının birleşimi olarak değerlendirilebilir. Buna göre hükümet arabuluculuk kapısını açık tutarken, dini kurum tutuma ideolojik meşruiyet kazandırıyor; DMO ise İran’ın taleplerinin reddedilmesinin maliyetini artırmak için güç kullanıyor.

ABD’nin İran’daki ‘bölünmüşlük’ vurgusunu sık sık gündeme getirmesi de müzakere taktiğinin bir parçası olabilir. Bu yaklaşım Washington’ın yaşanan tıkanıklıktan Tahran’ı sorumlu tutmasına imkân verirken, İran yönetimi de karar merkezlerinin çokluğunu kullanarak herhangi bir anlaşmanın ülke içinde kabul edilebilir hale gelmesi için daha yüksek bir bedel ödenmesi gerektiği mesajını verebiliyor.

Hürmüz… İran’ın son kozu

Hürmüz Boğazı meselesi, çatışmanın tali bir başlığı olmaktan çıkıp mücadelenin merkezine yerleşmiş durumda. İran, bu güzergâh üzerinden ABD ve müttefiklerine, kendi ekonomisinin veya konvansiyonel askeri kapasitesinin çok ötesinde ekonomik zarar verebilir.

Wall Street Journal’ın aktardığı gemi takip verileri, savaş öncesinde günde 130’dan fazla geminin geçtiği boğazdan perşembe günü yalnızca 13 geminin geçtiğini gösteriyor. Gemilerin büyük bölümü ise İran’ın kontrolündeki kuzey güzergâhını kullandı.

scdfrgthy
USS Abraham Lincoln uçak gemisi Hürmüz Boğazı’ndan geçerken (AP)

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) İran’ı, petrol şirketi ADNOC’a ait bir gemiye saldırmakla suçladı. Bu, bir hafta içinde yaşanan üçüncü benzer olay olurken Abu Dabi saldırıların durdurulması ve geçiş güzergâhının tamamen yeniden açılması çağrısında bulundu. Tahran olayın sorumluluğunu üstlenmedi. Ancak gemilerin tekrar tekrar hedef alınması, ABD ablukasının İran’ın deniz trafiğine ilişkin güvenlik risklerini kontrol etme kapasitesini ortadan kaldırmadığını gösteriyor.

Bu nedenle İran, taleplerini ablukanın kaldırılması ve dondurulmuş varlıkların serbest bırakılmasından, savaşın yol açtığı zararların tazmin edilmesi ile kendisine ve müttefiklerine yönelik tehditlerin sona erdirilmesine kadar genişletti. Tahran ayrıca geçişleri düzenleme veya ücret uygulama hakkının tanınmasını sağlamaya çalışıyor. Washington ise bunu ‘kırmızı çizgi’ olarak görüyor: Ücret yok, kısıtlama yok ve İran’ın tek taraflı kontrolünün tanınması yok.

Trump’ın İran’ın yenilgisinin ardından boğazı ‘Amerikan toprağı’ haline getireceğini açıklamasıyla ilgili olarak bir Beyaz Saray yetkilisi Wall Street Journal’a bunun şaka amaçlı söylendiğini belirtti. Ancak bu açıklama, söylemsel bir provokasyon olarak değerlendirilse dahi, çıkmazın derinliğini ortaya koyuyor: Washington geçiş güzergâhını kontrol ettiğini savunurken deniz trafiğine ilişkin veriler, gemilerin hâlâ İran’ın iznini belirleyici unsur olarak gördüğünü gösteriyor.

İki farklı saat

Trump, ara seçimlere kadar savaşı yavaşlatmak ve petrol ile benzin fiyatlarını yükseltebilecek geniş çaplı yeni bir askeri çatışma turundan kaçınmak istiyor. Benzinin galon başına ortalama fiyatı 4,08 dolara ulaşırken Trump, Amerikalıların daha yüksek fiyatlar ödemek zorunda kalabileceğini kabul etti. Trump, cuma akşamı New York’ta yaptığı konuşmada, “İran’ın nükleer silaha sahip olmasını engellemek bu savaşın bedelini ödemeye değer” diyerek savaştan dolayı özür dilemeyeceğini söyledi.

Ancak ABD yönetimi içindeki öncelik sıralaması dikkat çekici hale geldi. Başkan Yardımcısı JD Vance, enerji fiyatlarının düşürülmesini ‘birinci hedef’ olarak nitelerken, İran’ın nükleer silah edinmesini engellemeyi ikinci sıraya koydu. Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt ise daha sonra iki hedefin eşit öneme sahip olduğunu belirtti. Bu durum, Hürmüz Boğazı’nda hızlı bir sonuç alınması ihtiyacının pratikte kapsamlı bir nükleer anlaşmaya kıyasla öne çıkmaya başladığına işaret ediyor.

Buna karşılık Tahran, çeşitli haber kaynaklarının aktardığına göre, ABD’nin seçim takviminin İran’ın dayanma kapasitesinden daha kısa olduğu hesabını yapıyor. Ablukanın petrol ihracatını azaltarak yakıt ve döviz sıkıntısını derinleştirdiği doğru. Ancak İran, karne uygulamasına, krizin maliyetini hanelere yansıtmaya ve devletin ayakta kalması için gerekli kaynakları korumaya dayanan bir ‘hayatta kalma ekonomisine’ yöneldi. Tahran’ın hesabı, ekonomik sıkıntının ABD’de daha sınırlı ölçekte yaşansa bile siyasi açıdan daha hassas olduğu yönünde.

Öte yandan, denizlerdeki konuşlandırmanın sekiz ayı aşmasının ve mürettebatın koşullarının kötüleştiğine ilişkin haberlerin ardından USS George Washington uçak gemisinin yerini USS Abraham Lincoln uçak gemisinin alması, Washington’ın askeri yığınağı sürdürebileceğini ancak bunun insani ve lojistik açıdan sınırsız bir maliyet olmadan mümkün olmadığını gösteriyor. Trump’ın herhangi bir sorun yaşandığını reddetmesi, değişimin gerekli hale geldiği gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Sessiz bir uzatma mı, yoksa patlama mı?

Müzakerelerin seyri ile yetkililer ve uzmanların değerlendirmeleri doğrultusunda üç senaryo öne çıkıyor. En olası senaryo, ne nihai bir anlaşmaya varılması ne de kapsamlı bir savaşa derhal dönülmesi; bunun yerine ‘ateşkes-abkuka’ durumunun sürmesi. Buna göre ateşkesin uzatıldığı resmen ilan edilmezken geniş çaplı doğrudan saldırılardan kaçınılması, yaptırımların sürdürülmesi, gemilere yönelik sınırlı saldırıların devam etmesi ve arabulucular üzerinden baskının artırılması bekleniyor. Eski ABD Büyükelçisi James Jeffrey’nin de belirttiği gibi bu tablo, her iki taraf açısından alternatiflerden daha az kötü. Zira Washington İran’ın yeni taleplerini kabul etmek istemiyor, Tahran ise ABD’nin ihlal ettiğini düşündüğü bir mutabakata geri dönmek istemiyor.

wefrt
Pakistan’da düzenlenen müzakere oturumlarından birine katılan İran heyeti (İran Dışişleri Bakanlığı)

İkinci senaryo, Pakistan veya Katar aracılığıyla kısa süreli teknik bir uzatma sağlanması. Buna karşılık dondurulmuş varlıkların bir bölümünün serbest bırakılması veya deniz geçiş koridorlarının genişletilmesi gibi sınırlı bir adım atılabilir. Böylece her iki taraf da geri adım atmadığını savunabilir.

En tehlikeli senaryo ise bir hesap hatasıyla başlayabilir. Bir geminin vurulması veya Amerikan askerlerinin hayatını kaybetmesi, Trump’ı ‘tüm seçenekleri’ kullanma tehdidini hayata geçirmeye itebilir. İran’ın da buna karşılık deniz trafiğine, askeri üslere ve müttefiklere yönelik saldırıları genişletmesi halinde bekleme stratejisi kontrol edilemez hale gelebilir.


İsrail, İran'la ateşkesin sona ermesinin arifesinde Lübnan ve Hizbullah’a ateşle “mesaj veriyor”

Dün İsrail’in Lübnan'ın güneyindeki Deyr ez-Zehrani köyüne düzenlediği hava saldırısının ardından enkaz arasında ceset ve sağ kalanları arayan sağlık görevlileri ve bölge halkı (AFP)
Dün İsrail’in Lübnan'ın güneyindeki Deyr ez-Zehrani köyüne düzenlediği hava saldırısının ardından enkaz arasında ceset ve sağ kalanları arayan sağlık görevlileri ve bölge halkı (AFP)
TT

İsrail, İran'la ateşkesin sona ermesinin arifesinde Lübnan ve Hizbullah’a ateşle “mesaj veriyor”

Dün İsrail’in Lübnan'ın güneyindeki Deyr ez-Zehrani köyüne düzenlediği hava saldırısının ardından enkaz arasında ceset ve sağ kalanları arayan sağlık görevlileri ve bölge halkı (AFP)
Dün İsrail’in Lübnan'ın güneyindeki Deyr ez-Zehrani köyüne düzenlediği hava saldırısının ardından enkaz arasında ceset ve sağ kalanları arayan sağlık görevlileri ve bölge halkı (AFP)

İsrail, dün Lübnan'ın güneyinde gerilimi aniden tırmandıran bir adım atarak Lübnan devletine ve Hizbullah’a siyasi ve güvenlik içerikli mesajlar gönderdi. İsrail ordusu tarafından yapılan açıklamaya göre Hizbullah’ın Lübnan’ın güneyinde görev yapan güçlerine karşı düzenlediği askeri bir operasyona misilleme olarak iki beldeye gerçekleştirilen İsrail hava saldırıları, aralarında bir ailenin tamamının da bulunduğu 11 kişinin ölümüyle sonuçlandı. İsrail ordusu açıklamasında, Hizbullah’a ait bir komuta merkezinin hedef alındığı ve bunun sonucunda örgütün seçkin birimi Rıdvan Gücü’nden bir komutanın öldürüldüğü kaydedildi.

Söz konusu tırmanış, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptında öngörülen 60 günlük sürenin pazartesi günü sona ermesinin arifesinde ve Lübnan ile İsrail arasında ateşkesi kalıcı hale getirmek ve Lübnan'ın güneyindeki model bölgeleri genişletmek amacıyla yürütülen ABD arabuluculuğuyla eş zamanlı olarak gerçekleşti.

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn yaptığı açıklamada, İsrail'in gerilimi tırmandıran bu adımının ‘müzakere sürecine ve (çerçeve anlaşmasını) hayata geçirmeyi amaçlayan Amerikan çabalarına yönelik bir mesaj’ olduğunu belirtti. Başbakan Nevvaf Selam ise bu tırmanışın ‘ülkenin güneyinde istikrarı tesis etme çabalarını baltaladığını’ teyit ederek “Lübnan topraklarında bulunması halinde herhangi bir askeri yapıya müdahale etme sorumluluğu yalnız Lübnan devletine aittir. Bu tür yapıların varlığı, İsrail'e Lübnan topraklarını çiğneme veya sivilleri tehlikeye atma hakkı vermez” ifadelerini kullandı.

Hizbullah hiçbir askeri operasyonu üstlenmezken Tel Aviv, Ali et-Tahir Tepeleri’nde kontrolü sağlamaya yönelik İsrail'in hazırlıklarıyla bağlantılı yeni angajman kuralları dayatmaya çalışıyor. Kaynaklar, Hizbullah'a verilen bu mesajdan “Tepelere doğru ilerleyişi püskürtmeye yönelik her türlü girişimin, bombardımanın derinlere doğru genişletilmesiyle karşılık bulacağı” anlamının çıkarıldığını ifade etti.


Washington, özel kuvvetlerin tatbikatlarıyla Asya'daki caydırıcılığını güçlendiriyor

ABD Özel Harekat Komutanlığı (SOCOM) Komutanı Amiral Frank Bradley, Filipinler'in başkenti Manila'da, 13 Ağustos 2026 (AP)
ABD Özel Harekat Komutanlığı (SOCOM) Komutanı Amiral Frank Bradley, Filipinler'in başkenti Manila'da, 13 Ağustos 2026 (AP)
TT

Washington, özel kuvvetlerin tatbikatlarıyla Asya'daki caydırıcılığını güçlendiriyor

ABD Özel Harekat Komutanlığı (SOCOM) Komutanı Amiral Frank Bradley, Filipinler'in başkenti Manila'da, 13 Ağustos 2026 (AP)
ABD Özel Harekat Komutanlığı (SOCOM) Komutanı Amiral Frank Bradley, Filipinler'in başkenti Manila'da, 13 Ağustos 2026 (AP)

ABD Özel Harekat Komutanlığı (SOCOM) Komutanı Amiral Frank Bradley, Çin ile ABD arsında devam eden gerilimlerin gölgesinde bu hafta, güvenlik ittifakını güçlendirmek ve bölgedeki olası büyük bir çatışmayı caydırmaya katkıda bulunmak amacıyla kuvvetlerinin, Filipinler ve diğer Asya ülkelerindeki mevkidaşlarıyla muharebeye hazırlık eğitimlerini yoğunlaştırmaya hazır olduğunu duyurdu.

Filipinler, Güney Kore ve Japonya'yı ziyaret eden Amiral Bradley, ABD’nin İran ile olan savaşıyla meşgul olmasına rağmen bölgeye verdiği sözü tutma konusunda güvence vermek üzere Asya'daki başlıca müttefikleri ziyaret eden ABD Savunma Bakanlığından (Pentagon) son üst düzey yetkili oldu.

Yaklaşık 80 bin personeli bünyesinde barındıran ve Florida eyaletinin Tampa kentindeki MacDill Hava Üssü’nde konuşlu olan Bradley'nin komutasındaki SOCOM, Amerikan ordusundaki en hassas ve tehlikeli gizli operasyonları yürütüyor. Bradley ayrıca, kuvvetlerinin dünya genelinde 80'den fazla ülkede konuşlandırıldığını açıkladı.

Amiral Bradley, Filipinlerin başkenti Manila'da mevkidaşlarıyla yaptığı görüşmelerde, Filipin ordusunu modernize etme, ABD ve müttefikleriyle muharebe eğitimlerini yoğunlaştırma ve Çin'in Güney Çin Denizi'nde giderek artan düşmanca eylemlerini caydırmak için güvenlik ittifaklarının kapsamını genişletme yönünde sürdürdüğü çabaları ele aldı.

Tartışmalı sular, Çin ile aralarında Filipinler, Vietnam, Malezya, Brunei ve Tayvan'ın da bulunduğu daha küçük rakip ülkeler arasında aralıksız bir gerilime sahne oluyor. Gerçekten de bu ülkeler, onlarca yıldır gergin bölgesel çekişmelerin (karşı karşıya gelmelerin) içine çekilmiş durumda. Ancak söz konusu gerilimler, son dönemde özellikle Çin ve Filipin kuvvetleri arasında belirgin bir şekilde tırmanış gösterdi.

ABD'nin taahhüdü

Washington, Asya'daki en eski müttefiki olan Filipinler'in olası bir silahlı saldırıya maruz kalması durumunda, onu savunma taahhüdünü yineledi. Amiral Bradley, her birinin kendi savunmasına yatırım yaptığı ve herhangi bir acil duruma karşı muharebeye hazırlık amacıyla düzenli olarak ortak tatbikatlar gerçekleştirdiği ülkeler arasındaki kenetlenmiş ittifakın, olası büyük bir çatışmaya karşı en iyi caydırıcı güç olduğunu vurguladı.

Amiral Bradley sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bir çatışmayı caydırmanın en iyi yolu; onu alevlendirmek isteyebilecek herhangi bir hasma, bu çatışmadan asla galip çıkamayacağını şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtlayabilme kapasitesidir. Güçlü ittifak yapılarımızın bulunduğu hiçbir yerde... krizler çatışma boyutuna ulaşmadı. Birlikte daha güçlüyüz ve bu çatışmaların kapımıza dayanmasını ancak birlikte hareket ederek engelleyebiliriz.”

ABD ve Filipin orduları arasında gerçekleştirilen geniş çaplı muharebe tatbikatları, son yıllarda Japonya, Avustralya, Kanada ve Fransa gibi daha fazla müttefik ve dost ülkenin katılımına sahne oldu. Söz konusu tatbikatlar, Filipinler'in Güney Çin Denizi'ndeki topraklarının savunulmasına odaklandı.

ABD Özel Kuvvetleri, gerçekleştirilen bu yıllık muharebe tatbikatlarının yanı sıra takımadaların Güney Çin Denizi'ne kıyısı olan batı eyaletlerinde ve ülkenin en kuzeyinde, Tayvan yakınlarında bulunan Batanes eyaletinde Filipinli mevkidaşlarıyla birlikte daha küçük çaplı muharebe tatbikatlarına da katıldı.

Öte yandan ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, geçtiğimiz yıl Manila'ya yaptığı ziyaret sırasında ABD ve Filipin özel kuvvetlerinin Batanes'te ortak tatbikatlar düzenlemesine yönelik bir planı açıklamış; Başkan Donald Trump yönetiminin, Güney Çin Denizi'ndeki Çin saldırganlığı da dahil olmak üzere dünya genelindeki tehditlere karşı caydırıcılığı güçlendirmek için müttefiklerle birlikte çalışacağını vurgulamıştı.

Batanes eyaleti, takımadaların en kuzeyinde, Çin'in kendi eyaleti olarak gördüğü ve gerekirse güç kullanarak ilhak etmekle tehdit ettiği kendi kendini yöneten (özerk) ada Tayvan ile olan deniz sınırında yer alan bir adalar grubunu kapsıyor.

Tatbikatlara katılan ABD Özel Kuvvetler personeli sayısı ve icra edilen tatbikat türleri gibi konulara değinmeyen, ancak tatbikatların devam ettiğini ve genişletilebileceğini belirten Amiral Bradley, “Gelecekte bu tatbikatların kapsamı; Filipinler'in egemenlik ihtiyaçlarına ve Filipin hükümetinin iş birliği yapmak isteyebileceği alanlara göre belirlenecektir; ancak biz daima güçlü bir ortak olma taahhüdümüzü koruyacağız” dedi.

Gümrük vergilerinden “kaçınma”

Öte yandan Beyaz Saray tarafından ‘Büyük Aktarma (Yeniden Yükleme) Dolandırıcılığı Operasyonu’ hakkında hazırlanan bir raporda Çin'in, Başkan Trump'ın 2018'de uyguladığı gümrük tarifelerinden kaçınmak için milyarlarca dolar değerindeki sevkiyatları Meksika ve İsrail'in de aralarında bulunduğu yaklaşık 40 ülke üzerinden yönlendirdiği ortaya çıktı.

Raporda, şu anda Çin'in gümrük tarifelerinden kaçınması için kullanılan gizli bir küresel aktarma (yeniden yükleme) ağından söz edildi. Beyaz Saray, ABD’ye daha düşük gümrük vergisi ödemek amacıyla malların üçüncü bir ülke üzerinden yönlendirilmesine dayanan bu uygulama sonucunda, vergi gelirlerinde yıllık 19 ila 26 milyar dolar arasında kayıp yaşandığını belirtti. Raporda ayrıca, ihracatçıların ürünün kaynağını gizlemek için ürünü yeniden paketledikleri, etiketlerini değiştirdikleri ve ABD’ye göndermeden önce başka bir ülkede sınırlı montaj işlemleri gerçekleştirdikleri vurgulandı.

Beyaz Saray Ticaret Danışmanı Peter Navarro gazetecilere yaptığı açıklamada, "Yıllardır Büyük Aktarma (Yeniden Yükleme) Dolandırıcılığı Operasyonu, komünist Çin'in ihracatını aklamasına olanak tanıdı" dedi.

Raporda ayrıca Kanada, Avrupa Birliği (AB) ülkeleri, Japonya ve Güney Kore, Beyaz Saray'ın Çin mallarının yeniden yönlendirilmesi konusunda yüksek riskli olarak değerlendirdiği ülkeler arasında sayıldı. Bununla birlikte, ABD’nin başlıca ticaret ortaklarından olan bu ülkelerin aynı zamanda büyük hacimli meşru (yasal) ticaret yürüttüğü de kabul edildi.

Söz konusu raporda bu uygulamanın boyutuna dair çeşitli tahminlere atıfta bulunuldu. ABD Ticaret Bakanlığı tarafından yapılan ayrı bir analizde ise geçtiğimiz yıl yaklaşık 67 milyar dolar değerindeki malın Çin'den Meksika, Hindistan ve Vietnam üzerinden yeniden sevk edildiği ve bunun da gümrük vergisi gelirlerinde yaklaşık 28 milyar dolarlık bir kayba yol açtığı tahmin edildi.