İran-İsrail, "Gölge Savaşı" şiddetleniyor... İki ülke 1979'dan beri ilk defa sıcak çatışmaya bu kadar yakın

(Reuters- AFP)
(Reuters- AFP)
TT

İran-İsrail, "Gölge Savaşı" şiddetleniyor... İki ülke 1979'dan beri ilk defa sıcak çatışmaya bu kadar yakın

(Reuters- AFP)
(Reuters- AFP)

İran ve İsrail, gergin ilişkiler içinde olan iki ülke.
Ancak bu gerginlik hiç olmadığı kadar artmış durumda.
İsrail, uzun zamandan beri Suriye içinde bulunan İran güçlerini vuruyor.
İran da özellikle geçmiş yıllarda finanse ettiği Filistinli gruplar ve Hizbullah aracılığıyla İsrail'e yönelik saldırıları destekliyor.
Ancak son dönemlerde karşılıklı saldırıların daha direkt yapıldığı, çeşitlendiği ve geniş coğrafyaya yayıldığı görülüyor.
Hatta artık İran içindeki bazı saldırıların bizzat İsrail tarafından yapıldığı öne sürülüyor.
Örneğin 27 Kasım 2020 tarihinde İran'ın nükleer ve füze programının en önde gelen isimlerinden olan Savunma Bakan Yardımcısı Muhsin Fahrizade ülkesinde uğradığı silahlı bir suikast sonucu öldürüldü.
İranlı yetkililer, bu saldırıdan İsrail gizli servisi Mossad'ı sorumlu tuttu.
Yine İran'ın savunma sanayisinde veya nükleer projelerinin geliştirilmesinde görev alan başka uzmanlar da geçmiş yıllarda benzer suikastlar sonucu hayatını yitirmiş, Tahran yönetimi bu saldırılardan da Mossad'ı suçlamıştı.
Ancak yaşanan yeni gelişmeler iki ülke arasındaki gizli savaşın artık denizlere de yayıldığını gösterdi.

Gemilere karşılıklı saldırılar
İlk olarak İsrail'in bir süreden beri Suriye'ye yük götüren İran tankerlerine farklı tarihlerde Akdeniz'de saldırı düzenlediği ve en az 12 İran tankerinin batırılmayacak şekilde vurulduğu öne sürüldü.
Bu iddia Umman Körfezi'nde bir İsrail gemisine saldırı düzenlenmesinin ardından ortaya atıldı.
İran'ın bu saldırılara misilleme amacıyla İsrail gemisine saldırdığı iddia edildi.
Derken yine geçen günlerde Kızıldeniz'de bir İran gemisi daha saldırıya uğradı.

İran, Natanz Nükleer Tesisi'ndeki patlamadan İsrail'i sorumlu tuttu
Aynı günlerde İran'ın Natanz Nükleer Tesisi'nde bir patlama meydana geldi.
İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, saldırıdan İsrail'i sorumlu tuttu ve intikam alacaklarını söyledi.
Zarif, tesiste büyük hasar olmadığını da öne sürdü.
İsrail'den yapılan dolaylı açıklamalarda saldırı üstlenildi ancak patlamanın bir bombadan değil, siber saldırıdan kaynaklandığı ve tesise ciddi zarar verdirilerek, dokuz ay süreyle yeni uranyum zenginleştirilemeyecek hale getirildiği iddia edildi.
Aynı tesisin geçen yıl da bir siber saldırıya uğradığı biliniyor.

Erbil'de Mossad üssü vuruldu iddiası
Bu olaydan hemen sonra bu sefer de önce Birleşik Arap Emirlikleri açıklarında bir İsrail gemisi vuruldu.
Devamında da Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin başkenti Erbil'de Mossad'a ait olduğu öne sürülen bir üsse İran yanlısı olduğu ve adı duyulmamış bir grup tarafından saldırı düzenlendiği ve ölenlerin olduğu gündeme getirildi. 
IKBY'li yetkililer ise Erbil'de Mossad üssü olmadığını, böyle bir olayın yaşanmadığını söylerken, İran yanlısı kaynaklar iddialarında ısrarlı.

"Süreç küçük çaplı da olsa bir savaş ihtimalini barındırıyor"
Peki bu tür olaylar daha ne kadar devam edebilir? İki ülke arasında sıcak savaş riski var mı?
Bu soruları ilk olarak İran uzmanları Savash Porgham ile Arif Keskin'e yönelttik.
Porgham, iki ülkenin uzun süreden beri Suriye'da örtülü savaştığını belirtti. Porgham'a göre iki ülke arasındaki bu durum "Gölge Savaşı".
Porgham, devam eden "Gölge Savaş"ta İsrail'in bir süreden beri farklı bir şey yaparak direkt İran içinde operasyonlar düzenlemeye başladığını söyledi. Porgham, "İsrail ve İran, 1979'daki İslam devriminden bu yana sıcak savaşa en yakın noktada" dedi.
Keskin ise son durumu "1979'dan günümüze kadar baktığımızda İran ve İsrail ilişkilerinin en tehlikeli, öngörülemez sürece girdiğini düşünüyorum. Bu süreç küçük çaplı da olsa bir savaş ihtimalini barındırıyor" diye özetledi.

"İran, İsrail saldırılarına karşı koyamıyor"
Her iki uzmanın da dikkati çektiği bir noktada İran'ın zafiyeti ve İsrail'in İran içerisindeki etkinliği.
Porgham, yaşanan son olayların İran'ın istihbaratı ve güvenlik birimleri içerisinde çok önemli bir gediğin açıldığını gösterdiğini öne sürdü.
Porgham, İran'ın nükleer programına dair gizli belgelerin bile İsrail tarafından ele geçirilip, Netanyahu tarafından televizyonlarda gösterildiğini hatırlatarak şöyle devam etti:
"İran, inanılmaz biçimde kendi içinde İsrail'in saldırılarına karşı koyamıyor. İsrail, İran'ın en korunaklı yerlerinde operasyon yapabiliyor. Bakıldığında İran'ın İsrail karşısında bir altta kalmışlığı görünüyor."

"İsrail, İran'a istihbari olarak nüfuz etti"
Keskin ise son gelişmelerin İsrail'in ciddi şekilde İran'a istihbari olarak nüfuz ettiğini ve bunun İran'ın nükleer çalışmalarına, istihbarat birimlerine hatta askeri alanlarına kadar uzandığını öne sürerek, şunları söyledi:
"Neredeyse İran'ı felç etmiş durumda. Son dönemlerde İran devlet yetkilileri de bunu itiraf ediyor. İran Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı İshak Cihangiri, demecinde ‘Açıkça söylüyorum güvenlik olarak inanılmaz açığımız var' dedi. Yine Devrim Muhafızları eski komutanı Muhsin Rızai, her alanda casusluk yapıldığını söyleyerek yabancı istihbarat servislerinin İran'da güvenlik bürokrasisindeki nüfuzunu bir nevi itiraf etti."

"İran, intikam alacağız diyor ama yaptığı bir şey de yok"
İsrail'in eylemlerine karşın İran'ın ciddi bir karşılık veremediğini de öne süren Keskin, iddialarını şöyle sürdürdü:
"İran sürekli intikam alacağız diyor ama yaptığı bir şey de yok. İran'ın acizliği ülke içinde yönetimin meşruluğunu da tartışma konusu yapıyor. İçeride dayılanıyorsunuz ama İsrail'e bir şey yapamıyorsunuz deniyor. Devletin kendini koruyamadığı düşüncesi gelişiyor."

"İsrail, ABD'nin İran'la anlaşmasını istemiyor"
Gerek Porgham gerekse Keskin, İran ve İsrail arasında gerilimin yükselmesinin Biden yönetiminin İran'la yeniden nükleer görüşmelere başlama niyetinden kaynaklandığını iddia ederek, İran ile ABD arasında varılacak bir mutabakatın İran'ı güçlendireceğinden endişe eden İsrail'in bunun önüne geçmek için elinden geleni yapacağını deklere ettiğini hatırlattılar.
Porgham, İran'ın nükleer programına yönelik müzakerelerin Viyana'da başladığını hatırlatarak, bu müzakerelerde ilerleme sağlandıkça İsrail ile İran'ın gölge savaşının daha fazla sertleştiğini öne sürdü.

"Sıcak çatışmaya hiç bu kadar yakın olmadılar"
Savaş ihtimalinin güçlenmesine karşın bunun gerçekleşmesinin de kolay olmadığını söyleyen Porgham, sözlerini şöyle sürdürdü:
"İran askeri gücü İsrail teknolojisiyle açık bir savaşta boy ölçüşemez ama İran'da bağlı örgütler üzerinden Lübnan'da ve Körfez'de İsrail gemilerine karşı asimetrik savaş yürütebilir. Sıcak çatışma riski var ve 42 yıldır sıcak çatışmaya hiçbir bu kadar yakın olmadılar. Endişeyle takip ediyorum."

"İsrail, nükleer görüşmelerin masasının çerçevesini belirleyecek noktada"
Son olayların ardından İran ve İsrail'in daha sert karşı karşıya geleceğinin görüldüğünü belirten Keskin ise uğradığı saldırıların İran devletini imajını korumak için bir şeyler yapmaya zorladığını belirterek, İran'ın içinde olduğu karmaşayı şöyle anlattı:
"İran nükleer dosyasının bundan sonra nereye evrileceğine sadece ABD ve İran görüşmeleri açısından bakmakta yanlış. Şu an itibariyle İsrail masada olmasa da yaptıklarıyla masanın çerçevesini belirleyecek noktaya gelmiştir. Muhsin Fahrizade öldürüldüğünde İran ek protokolden çıktı. Natanz tesisine saldırının ardından şimdi de yüzde 60 uranyum zenginleştirmeye başladık denildi. Her ikisi de İsrail operasyonlarına tepki olarak yapıldı. Bunlar da İsrail eylemlerinin İran'ın görüşmelerini etkileyecek noktada olduğunu gösteriyor."

Kasım Süleymani'nin öldürülmesi İran'ın operasyon gücünü azalttı mı?
Her iki uzmana da Kasım Süleymani'nin öldürülmesinin ardından İran'ın dış operasyon gücünün azalıp azalmadığını, sorduk.
Porgham, Süleymani'nin önemine değindikten sonra İran'ın operasyonel gücünün Kasım Süleymani öncesi ve sonrasında çok önemli değişimler gösterdiğinin söylenebileceğini belirtti.

İran'ın kaygısı ABD'nin işe karışması
Buna karşılık Keskin, İran'ın karşılık verememesinin Kasım Süleymani'nin olmamasından kaynaklanmadığını öne sürerek, "İran karşılık verirse İsrail'in daha sert karşılık vereceğini biliyor. İsrail'in kendisini karşılıklı misillemelere sokarak olayı büyüterek bu şekilde ABD'yi de işin içine çekmeye çalıştığından çekiniyor ve korkuyor" iddiasında bulundu.

"İran şimdilik Hizbullah kartına oynamayacak"
Keskin ayrıca İran'ın Hizbullah kartını oynamak içinde henüz erken olduğunu düşündüğünü belirterek, "İran zamanından önce bir hareket yapmak istemiyor. Tansiyon yükselirse İsrail – Hizbullah çatışması olabilir ama İran bunun için erken olduğunu düşünüyor" dedi.

İsrail, İran'ı Suriye'de Rusya'nın onayıyla mı vuruyor?
İsrail'de yaşayan gazeteci Rafael Sadi ise İran rejiminin İsrail'i yok etmeyi, denize dökmeyi hedeflediğini dile getirdiğini hatırlatarak bundan dolayı İran'a karşı yürütülen mücadele kapsamında Suriye içindeki İran hedeflerinin vurulduğunu belirtti.
Sadi, Suriye'deki İran hedeflerinin vurulmasının Rusya ile İsrail arasında varılan mutabakat kapsamında olduğunu ve Rusya'nın İsrail uçaklarına engellemede bulunmadığını öne sürdü.

İran gemisi İsrail kıyılarına bilerek petrol sızdırdı iddiası
İran'ın nükleer projesinin iddia ettiği gibi barışçıl hedefler içermediğini de öne süren Sadi, "Nükleer enerji veya silah sahibi hiçbir ülkenin ağzından bir diğerini imha edeceği ifadelerini duymuş değiliz. Halbuki İran İsrail'i atom bombası atarak yok etmekten söz eden ilk ülkedir" şeklinde konuştu.
İran'ın İsrail gemilerine yönelik saldırılar düzenlediğini aktaran Sadi, hatta bir Suriye'ye kaçak petrol taşıyan bir İran tankerinin İsrail kıyılarına petrol sızdırarak bilerek çevre kirliliği yarattığını iddia etti.

"İsrail'in tutumu Biden'ın İran politikasından bağımsız"
Sadi, İsrail ve İran arasında gerilen ilişkilerde Biden yönetiminin İran'la görüşme konusundaki tutumundan bağımsız olduğu görüşünde.
Sadi, İsrail'in Biden yönetiminin alacağı kararların kendi bilecekleri bir iş olduğunu söylediğini ancak güvenliklerini kimseye bırakmayacaklarını ve gerekirse kendi göbeklerini kendilerinin keseceğini deklere ettiğini de hatırlatarak şöyle devam etti:

"İsrail, nükleer santrale sabotajı kerhen de olsa kabullendi"
"Bunun sonucunda da İran Natanz  nükleer santralinde uranyum zenginleştirmeye başlanacağı haberi ile  her nasıl olduysa  santralin elektrikleri kesilivermiş ve trafosu patlamıştır. Hasar ifade edildiği kadarı ile 9 aylık bir gecikmeye sebebiyet vermiştir. İsrail şimdiye kadar ki politikaları gereğince bu tür eylemlerinde sessiz kalmayı yeğlemiş ve sorumluluk almamıştır. İlk kez bu olayda  yarım ağızla olsa bile ki öncelikle yabancı istihbarat kurumlarının ifadesine göre ibaresi ile haber İsrail basınında da yer almış hatta aynı  gün Başbakan Netanyahu, ordu mensupları ile bulunduğu şehitleri anma töreni arifesinde kendilerini kutlamış ve İsrail'in vatanı koruması için daima görevde oldukları için bu  eylemi de  kerhen kabullenmiştir."

"ABD'lilere siz olmasanız da biz devam edeceğiz mesajı verildi"
Sadi, bu kabullenmenin arkasında  sadece İran'a verilen bir mesaj olmadığını belirterek, "Aynı  zamanda Amerikalılara da siz bu işin içinde yanımızda olmazsanız bile biz gerekeni yapmaya devam edeceğiz denmekteydi. Hoş kaldı ki bu elektrik kesintisi Amerikalıların da az hoşuna gitmemiş değildi" ifadelerini kullandı.

"İran'ın en endişe ettiği sözcük Mossad"
İsrail'in yıllardır İran'a karşı sadece psikolojik değil aynı zamanda stratejik ve askeri bir üstünlük konumunda olduğunu öne süren Sadi, "Kimin ne dediği çok önemli değildir. Durum budur ve İranlıların en fazla endişe duydukları sözcük Mossad istihbarat kurumudur" iddiasında bulundu.

"Topyekün savaşa dönüşmeyecek"
Sadi, buna karşın karşılıklı çatışmalar asla bir topyekün savaşa dönüşmeyeceğini çünkü böyle bir savaşın her iki ülke açısından fazlasıyla pahalı ve gereksiz olduğunu ayrıca iki ülke halkları arasında da bir düşmanlık bulunmadığını vurguladı.

Independent Türkçe



Kim Jong-un, Kuzey Kore'ye "mucizevi bir dönüşüm" yaşattı

2011'de başa geçen Kim Jong-un'un 1990'larda kıtlıkla boğuşan Kuzey Kore'nin ekonomisini son dönemlerin en iyi noktasına taşıdığı bildiriliyor (AFP)
2011'de başa geçen Kim Jong-un'un 1990'larda kıtlıkla boğuşan Kuzey Kore'nin ekonomisini son dönemlerin en iyi noktasına taşıdığı bildiriliyor (AFP)
TT

Kim Jong-un, Kuzey Kore'ye "mucizevi bir dönüşüm" yaşattı

2011'de başa geçen Kim Jong-un'un 1990'larda kıtlıkla boğuşan Kuzey Kore'nin ekonomisini son dönemlerin en iyi noktasına taşıdığı bildiriliyor (AFP)
2011'de başa geçen Kim Jong-un'un 1990'larda kıtlıkla boğuşan Kuzey Kore'nin ekonomisini son dönemlerin en iyi noktasına taşıdığı bildiriliyor (AFP)

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, 7 yıl aradan sonra Pyongyang'a giderken Amerikan basını da Kuzey Kore ekonomisindeki büyümeyi inceledi. 

Wall Street Journal (WSJ), "Dünyanın en beklenmedik ekonomik başarı öyküsü: Kuzey Kore" başlıklı haberinde, onlarca yıldır uluslararası yaptırımlara maruz kalan Pyongyang yönetiminin Rusya'ya silah satıp askerlerini Ukrayna savaşına göndererek maddi durumunu düzelttiğini vurguladı. 

Ukrayna'da savaşan 15 binden fazla Kuzey Kore askerinin üçte birinin öldüğü ya da yaralandığı öne sürüldü. 

Kuzey Koreli bilgisayar korsanlarının kripto para hırsızlığı gibi faaliyetlerle ülkeye milyarlarca dolar kazandırdığı iddia edildi.

Kim Jong-un yönetiminin uluslararası yaptırımları aşmanın yollarını bularak ülkeye daha fazla yakıt ve malzeme getirebildiği belirtildi.

Pekin'den de önemli destekler gören Kuzey Kore'nin yeni hizmetlere, Çin yapımı elektrikli otomobillere ve bir inşaat patlamasına sahne olduğu bildirildi. Geçen yıl, Pyongyang'da 10 bin yeni ev yapıldığı ifade edildi. 

Pandemi sonrasında Pyongyang'a gidenlerin internet üzerinden taksi çağırma, akıllı telefonla ödeme yapma ve yemek teslimatı gibi daha önce ülkede olmayan hizmetleri gördüğü aktarıldı.  

BMW satan otomobil bayileri, alışveriş merkezleri, lüks restoranlar, internet kafeler gibi mekanların Pyongyang'a modern bir görünüm kazandırdığı öne sürüldü. 

Halkın çok yaygınlaşan cep telefonlarına yoğun ilgi gösterdiğine dikkat çekildi.

Güney Kore Merkez Bankası verilerine göre, 2024'te yüzde 3,7'yi gören ekonomik büyümeyle önceki 8 yılın en yüksek rakamı yakalandı. Seul'deki düşünce kuruluşları, bu büyüme rakamlarının sürdüğünü tahmin ediyor. 

Ekonomik ilerlemenin Pyongyang'ın, nükleer programından vazgeçmesini isteyen ABD'yle müzakerelere girişmesini güçleştirdiği vurgulanıyor. 

Donald Trump'ın ilk döneminde Kim Jong-un'la üç kere yüz yüze görüştüğü hatırlatılıyor. 

Diğer yandan bu yeni imkanlardan halkın tamamı değil, ülkenin seçkinleri faydalanabiliyor. 

Kuzey Kore'nin insan hakları karnesinin çok kötü olduğunu aktaran WSJ, BM rakamlarına göre 26 milyon kişinin yaşadığı ülkenin yarısına yakınının yetersiz beslendiğini belirtiyor. 

New York Times (NYT) da "Mucizevi bir dönüşüm: Kim Jong-un, Kuzey Kore'yi nasıl güçlendirdi?" başlıklı bir haber yayımladı.

Pandemi sırasında Kim Jong-un'un Kuzey Kore'deki iktidarını kuvvetlendirdiği, Ukrayna savaşıyla da ekonomiyi toparladığı vurgulandı. 

Moskova'dan para, yakıt, gıda ve askeri teknoloji alan Kuzey Kore'nin kendisini güçlendirmeyi başardığına dikkat çekildi. 

Kovid-19 dünyayı sardığında ülkesinin sınırlarını kapatan Kuzey Kore liderinin kaçakçılığı bitirdiği belirtildi. 

NYT'ye konuşan uzmanlar, pandemi sırasında üzgün bir şekilde televizyona çıkıp "Gerçekten üzgünüm. Çabalarım ve samimiyetim, halkımızın hayatın güçlüklerinden kurtulmasına yetmedi" diyen 42 yaşındaki Kim Jong-un'un attığı adımlarla en güçlü dönemlerini yaşadığını söyledi. 

Japonya merkezli Asia Press International'ın genel yayın yönetmeni Jiro Ishimaru, Amerikan gazetesine "Son birkaç yılda Kim Jong-un cehennemden cennete seyahat etti" dedi. 

Independent Türkçe, WSJ, NYT


İsrail ve İran nasıl uçurumun eşiğine döndü?

Aşırılık yanlısı bir İsrail vatandaşı, işgal altındaki Batı Şeria'nın merkezinde İran saldırılarının ardından yere gömülmüş bir füzenin yanında paylaşımda bulunuyor, (Reuters)
Aşırılık yanlısı bir İsrail vatandaşı, işgal altındaki Batı Şeria'nın merkezinde İran saldırılarının ardından yere gömülmüş bir füzenin yanında paylaşımda bulunuyor, (Reuters)
TT

İsrail ve İran nasıl uçurumun eşiğine döndü?

Aşırılık yanlısı bir İsrail vatandaşı, işgal altındaki Batı Şeria'nın merkezinde İran saldırılarının ardından yere gömülmüş bir füzenin yanında paylaşımda bulunuyor, (Reuters)
Aşırılık yanlısı bir İsrail vatandaşı, işgal altındaki Batı Şeria'nın merkezinde İran saldırılarının ardından yere gömülmüş bir füzenin yanında paylaşımda bulunuyor, (Reuters)

Michael Horowitz

Geçtiğimiz 24 saat, analistlerin haftalardır korktuğu şeyi doğruladı: Nisan ayından bu yana Ortadoğu'da ateşkes ile müzakereleri ve diplomatik jestleri bir arada tutan kırılgan yapı çökmeye başladı. Lübnan'dan fırlatılan roketler, Beyrut'un güney banliyösünü vuran İsrail hava saldırıları, Arap Maşrık (Levant) ülkelerinin semalarını aşan İran füzeleri ve İsrail'in İran içindeki hedefleri bombalaması. Sahne hem şok edici hem de karanlık bir şekilde kaçınılmaz görünüyor. Bu noktaya nasıl geldiğimizi anlamak için her iki tarafın mantığının izini sürmemiz gerekiyor. Hiçbiri hesapsız hareket etmiyor ama hepsi boğucu bir çıkmazın mahkumları.

Ateşkes denilen çıkmaz

Bu hafta yükselen tansiyonun doğrudan nedeni birbirini takip eden bir dizidir: Hizbullah, İsrail'in kuzeyine yönelik roket saldırılarına yeniden başladı. İsrail, Hizbullah’ın kalesi olan Beyrut'un güney banliyösünü vurdu. 4 Haziran'dan beri Beyrut'a yapılacak herhangi bir saldırının, savaşın “kapsamlı bir şekilde yeniden başlamasına” yol açacağı konusunda uyarıda bulunan İran, İsrail'e balistik füze saldırıları ile karşılık verdi. İsrail de aynı şekilde cevap verdi ve karşılıklı saldırılar birbirini takip etti. Yeniden “hesabın görülmek” istendiğine dair işaretler ortaya çıktığı anda Hizbullah, 24 saat içinde ikinci kez İsrail içini hedef aldı. Ancak bu saldırılar dizisinin çok daha derin kökleri var.

ABD ve İsrail'in İran'a yönelik askeri harekâtı nisan başında kırılgan bir ateşkesle sona erdiğinde, anlaşma temel anlaşmazlıkların hiçbirini ele alıp çözmedi, yalnızca onları dondurdu. Ateşkes, İsrail'in Güney Lübnan'ın bazı kısımlarını kontrol etmeye devam etmesine, Hizbullah'ın silahlı kalmasına ve meydan okumasına, İran'ın nükleer programının gri bir bölgede ve Hürmüz Boğazı'nın etkin İran kontrolünde kalmasına olanak tanıdı. Her iki taraf da istediğini elde edemedi. İsrail, Tahran'da bir rejim değişikliği gerçekleştirmeyi başaramadı ve İran, İsrail'i Lübnan'dan çıkaramadı. Ateşkes barış değildi, silahlı bir duraklama ve yıpratma savaşıydı.

Herhangi bir anlaşmanın gerçek koşullarından uzakta, Netanyahu, ateşkes altında “iyi” bir anlaşmanın müzakere edilebileceğinden şüphe duyuyor. İsrail, “İran'ın hiçbir zaman savaş kazanmadığının ancak hiçbir müzakereyi de kaybetmediğinin” farkında

Lübnan cephesi daha geniş diplomatik süreci en çok baltalayan hususlardan biriydi. Mart ayından bu yana 3 binden fazla Lübnanlı öldürüldü,1 milyondan fazlası yerinden edildi ve İsrail kara kuvvetleri Lübnan'ın güneyinde kilometrelerce ilerledi. Hizbullah 2024’teki savaştan sonra örtülü olarak güneyden çıkmış olsa da İran'ın talimatıyla savaşmaya devam etti. Hem İran hem de Hizbullah, herhangi bir anlaşmanın ön koşulu olarak İsrail'in Lübnan'dan tamamen çekilmesini talep ediyor ve ABD ile İran arasındaki nükleer müzakereler ile Lübnan cephesini açıkça birbirine bağlıyor.

Ateş altında müzakereler

Bu son turu ateşleyen İsrail'in Beyrut'a saldırısı bir yanlış değerlendirme değildi. Kasıtlı ve Netanyahu açısından mantıklı nedenleri olan bir seçimdi.

 Kurtarma ekipleri, Lübnan'da Beyrut’un güney banliyösünde gerçekleşen İsrail hava saldırısının hedef aldığı alanda çalışıyor, (Arşiv-Reuters)Kurtarma ekipleri, Lübnan'da Beyrut’un güney banliyösünde gerçekleşen İsrail hava saldırısının hedef aldığı alanda çalışıyor, (Arşiv-Reuters)

Netanyahu hiçbir zaman Trump'ın diplomatik sürecine tam olarak katılmadı. Oval Ofis'te Trump'ın karşısında oturduğu ve herhangi bir anlaşmanın ön koşulu olarak İran'ın balistik füze kapasitesinin ortadan kaldırılmasını talep eden bir kırmızı çizgi sunduğu şubat ayından bu yana, İsrail ile ABD'nin hedefleri arasındaki çelişki tüm gözlemciler için aşikâr hale geldi. Trump, ara seçimlerden önce zaferini ilan etmesine, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasına ve ABD'nin dikkatini Ortadoğu'dan uzaklaştırmasına olanak tanıyan bir anlaşma istiyor. Netanyahu ise İran'ı kalıcı olarak zayıflatmak istiyor.

Herhangi bir anlaşmanın gerçek koşullarından uzakta, Netanyahu, ateşkes altında “iyi” bir anlaşmanın müzakere edilebileceğinden şüphe duyuyor. İsrail, Trump'ın da başkan olmadan önce söylediği gibi “İran'ın hiçbir zaman savaş kazanmadığının, ancak hiçbir müzakereyi de kaybetmediğinin” farkında. İslam Cumhuriyeti sabırlı ve Başkan Trump'ın savaşı bitirmek istediğini biliyor. Bu nedenle İsrail, nisan ayından bu yana gördüğümüz gibi gerginliklerle kesintiye uğrayan kaygılı bir sakinlik yerine, ateş altında yürütülen müzakereleri tercih etti.

Netanyahu seçimler yaklaşırken İran'ın İsrail'e yönelik bir saldırısını yanıtsız bırakma riskinin Trump'ı kızdırma riskinden daha büyük olduğunu da biliyor

İran ile savaşı sürdürmeden sürekli Hizbullah'ı hedef almak, Tahran üzerindeki baskıyı sürdürmenin bir yoluydu. Güç ve kabiliyetlerindeki gerilemeye rağmen Hizbullah, İran'ın en güçlü vekillerinden biri olmaya devam ediyor. 2024 savaşından önce kendisi sadece bir vekil değil, İran'ın İsrail'i caydırma gücünün temel dayanağıydı. O tarihten bu yana Hizbullah, gücünü yeniden inşa etmede daha doğrudan rol oynayan İran'ın yardımıyla yeniden silahlanma çabasına girdi.

Siyasi hesaplar

Lübnan'da savaşın sürdürülmesi kararının da siyasi hesaplara dayandığına şüphe yok. Ekim 2023'te Hizbullah Gazze'ye destek için kendi cephesini açmaya karar verdiğinde İsrail, kuzey sakinlerine onları bu tehditten kurtaracağına dair söz vermişti. 2024’teki çatışma bir başarı olarak görülüyordu, ancak bu başarı, Hizbullah'ın insansız hava araçlarının hâlâ İsrail'i tehdit etme kabiliyetine sahip olduğunu göstermesinin ardından 2026'da büyük ölçüde aşınmış oldu. Kuzeyin hüsrana uğramış sakinleri, Netanyahu'nun İsrail kamuoyunun bir kesimini İsrail'in bugünkü durumunun 6 Ekim 2023'tekinden daha iyi olduğuna ikna etmekteki başarısızlığını temsil ediyorlar.

Tahran'ın merkezindeki büyük bir reklam panosunda, merhum İran Dini Lideri Ruhullah Humeyni ve Dini Lider Ali Hamaney'in resimleri sergileniyor, 8 Haziran 2026 (AFP)Tahran'ın merkezindeki büyük bir reklam panosunda, merhum İran Dini Lideri Ruhullah Humeyni ve Dini Lider Ali Hamaney'in resimleri sergileniyor, 8 Haziran 2026 (AFP)

İran ile varılacak hayal kırıklığı yaratan bir anlaşma, bu izlenimi güçlendirebilir ve 7 Ekim'den sonra Bibi'den vazgeçen bazı sağcı seçmenlerin yaklaşan seçimlerde kendisine yeniden oy vermesini engelleyebilir. Bu aynı zamanda Trump ile Bibi arasındaki ilişkinin artık eskisi kadar güçlü olmadığına ve Washington'un bile sabrını ve devam etme gücünü kaybetmeye başladığına dair bir işaret de gönderecektir.

Bu nedenle Trump'ın 6 Haziran'daki “İşlerin nasıl yürüyeceğine Netanyahu karar vermiyor ve İran ile bir anlaşmayı kabul etmekten başka seçeneği olmayacak. Tüm kararları ben veriyorum, o değil” açıklaması çok etkili oldu. Bu, yakın geçmişte bir Amerikan başkanının İsrail başbakanına yönelik en doğrudan azarlamasıydı. Trump, Financial Times'a İsrail Başbakanının anlaşmayı kabul etmekten başka seçeneği olmayacağını söyledi. Ancak Netanyahu, Trump'ın nüfuzunun da sınırları olduğunu biliyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre Amerikan Başkanı, bir iç politik bedel ödemeden en önde gelen bölgesel ortağını alenen küçük düşüremez ve Netanyahu 30 yılını Washington'da nasıl manevra yapılacağını öğrenmekle geçirdi.

Netanyahu, seçimler yaklaşırken İran'ın İsrail'e yönelik küstah saldırısını yanıtsız bırakma riskinin, Trump'ı kızdırma riskinden daha büyük olduğunu da biliyor. Bu argümanı doğrudan Trump'a sunmuş, Trump'ın buna açıkça karşı çıkan açıklamalarına rağmen Başkan’dan İsrail'in vereceği yanıtı kabul etmesini istemiş, aksi takdirde İsrail'in tek taraflı eylemiyle yüzleşeceğini söylemiş olabilir.

İran'ın tehlikeli mantığı

Dışarıdan bakıldığında İran'ın davranışları pervasız görünüyor. Ekonomisi tükenmiş durumda; yıllar süren ve savaş kargaşasının daha da şiddetlendirdiği yaptırımlar enflasyonu kriz seviyelerine iterken, Hürmüz Boğazı'ndaki çıkmazın etkileri ABD’de mortgage ve enerji piyasalarına da sıçradı. Şubat ayındaki harekâtı başlatan saldırılar Dini Lider Hamaney'i öldürdü ve hayatta kalan rejim, önceki rejimden daha kırılgan ve şüpheci. Peki, Tahran neden gerilimi tırmandırıyor?

Herhangi bir anlaşma sınırlı olacak ve savaşı tamamen sona erdirme ve gerçek müzakereleri belki de hiçbir zaman gelmeyecek ikinci bir aşamaya erteleme anlaşmasından ibaret olacaktır

Cevap İran'ın neyi engellemeye çalıştığında yatıyor. Reuters, 1 Haziran'da İran'ın sınırlı bir geçici anlaşma için baskı yaptığını bildirdi. İran, zenginleştirme konusunda geri dönülemez tavizler vermeden, nükleer meselenin ertelenmesi karşılığında yaptırımların hafifletilmesini istiyor. Rejimin tüm müzakere stratejisi, kolayca baypas edilemeyecek veya kendisine koşullar empoze edilemeyecek bir taraf olarak güvenilirliğini korumaya dayanıyor. Eğer İran, Lübnan'da Hizbullah'ı silahsızlandıracak ve İsrail güçlerinin Lübnan'ın güneyinde kalmasını sağlayacak bir ateşkes çerçevesini kabul ederse bu, Washington'a İran'ın gelecekte topraklarına yönelik herhangi bir saldırıya karşı birincil caydırıcı unsur olarak gördüğü vekil ağından tamamen vazgeçmeye zorlanabileceği mesajını verecektir.

İran'ın düzenlediği saldırıların ardından Eriha'nın eteklerinde yarısına kadar yere gömülmüş bir füze, 8 Haziran 2026 (AFP)İran'ın düzenlediği saldırıların ardından Eriha'nın eteklerinde yarısına kadar yere gömülmüş bir füze, 8 Haziran 2026 (AFP)

İran, Washington'daki rakibine göre risk konusunda daha iştahlı olmasına rağmen, ABD ablukasının eninde sonunda kendisine zarar vereceğini ve protestoların yeniden başlayabileceğini belki de biliyor. Aslında tansiyon yeniden yükselmeden önce bazı sınırlı protestolar görüldü.

Bundan sonra ne olacak?

Son dönemdeki gerginliklere rağmen Başkan Trump'ın hâlâ diplomasiden yana olduğu açık. Her ne kadar İsrail, belki de İsrail-Amerikan ilişkileri pahasına kendisine bir manevra marjı sağlamayı başarmış olsa da yine de Trump'ın isteklerini hesaba katması ve savaşın daha geniş çapta yeniden başlamasını istiyormuş gibi görünmemesi gerekiyor. Öte yandan İran, İsrail'in Beyrut’a yönelik saldırısına sert bir yanıt vermesine, Amerikan üslerini tehdit etmesine rağmen Amerikan güçlerini içine çekebilecek bir adım olabilecek Körfez'deki savaşı henüz yeniden başlatmadı.

Başka bir deyişle, yeniden uçurumun eşiğine gelmiş olsak da bir anlaşmaya giden yol hâlâ açıktır. Herhangi bir anlaşma sınırlı olacak ve savaşı tamamen sona erdirme ve gerçek müzakereleri belki de hiçbir zaman gelmeyecek ikinci bir aşamaya erteleme anlaşmasından ibaret olacaktır. Bu kesinlikle çatışma için sıkıntı verici ve istikrarsız bir son olacaktır. Ancak İran ve İsrail gerilimi artırmaya devam ederse bu süreç bile şimdi kapanma yolunda ilerliyor olabilir.

"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


Füzeler ve müzakereler arasında: Tahran neden böyle bir zamanı seçti?

  Tahran'daki Devrim Meydanı'nda devasa bir afiş (AFP)
 Tahran'daki Devrim Meydanı'nda devasa bir afiş (AFP)
TT

Füzeler ve müzakereler arasında: Tahran neden böyle bir zamanı seçti?

  Tahran'daki Devrim Meydanı'nda devasa bir afiş (AFP)
 Tahran'daki Devrim Meydanı'nda devasa bir afiş (AFP)

Muhammed eş-Şehrani

ABD ve İsrail ile İran arasındaki savaşın üzerinden 100 gün geçmişken bölge, müzakere ve çözüm süreçlerinin her zamankinden daha belirgin biçimde gündemde olduğu bir dönemde yeniden karşılıklı gerilim sahnesine dönüyor.

İran'ın pazar günü İsrail'e yönelik füze salvoları düzenlemesinin ardından İsrail de karşı saldırılarla hızla yanıt verdi. Bu gelişme, çatışmanın geleceği ve boyutlarına ilişkin soruları yeniden gündeme taşıdı.

Her iki tarafın operasyonlarını durdurduğunu açıklamasına karşın bu hızlı tırmanmanın ne anlama geldiği tartışma konusu olmaya devam ediyor.

100 gün hüküm vermek için yeterli değil

Peş peşe yaşanan gelişmelerin ardından Kuveytli Körfez uzmanı Muhammed er-Rumeyhi, İran ile düşmanları arasındaki savaşın başlamasından bu yana 100 günün geçmesinin, birtakım siyasi ve stratejik dersler çıkarmaya imkân tanıdığını, ancak askeri mesajlar ile diplomatik kanallar arasındaki iç içe geçmiş olan bu durum sürdükçe, bölgenin önümüzdeki dönemde nasıl bir seyir izleyeceğine dair kesin hüküm vermenin mümkün olmadığını vurguladı.

Rumeyhi, Ortadoğu'nun gerilim ile sakinlik arasında gidip gelmeye alıştığını, çatışmanın bir adım ileri iki adım geri seyrederek ilerlediğini ve bunun mevcut tabloyu yüzeysel göstergelerin ötesinde çok daha karmaşık kıldığını söyledi.

Körfez uzmanı, bugün gündeme gelen sorunun, Tahran'ın söylem ve siyasi-askeri davranışında neden daha fazla gerilimi körükleyen bir imaj çizdiği ile bölgenin yeniden çatışmaya mı yoksa İran'ın müzakere koşullarını iyileştirme çabasına mı yöneldiği olduğunu belirtti.

Savaşın üzerinden 100 gün geçmesiyle eş zamanlı yaşanan herhangi bir saldırı ya da güvenlik olayı arasında bağlantı kurmanın ihtiyatlı bir yaklaşım gerektirdiğini belirten Rumeyhi, siyasetin yalnızca zamanlama üzerine inşa edilemeyeceğini vurguladı.

Tesadüfler mümkün olduğu gibi mesajlar da kasıtlı olabilir, ancak bu tür durumlarda kesin hüküm vermek, açık kanıt gerektiriyor.

İç kamuoyuna mesajlar

İran liderliğinin olası bir anlaşma öncesinde taleplerinin tavanını yükseltmeye çalışıyor olabileceğini belirten Rumeyhi, bazı devletlerin kapsamlı bir çatışmaya zemin hazırlamaktan çok müzakere masasındaki konumlarını güçlendirmek amacıyla kritik müzakere anı yaklaştığında güç gösterisi yaptığını ya da bunu bir koz olarak kullandığını ifade etti.

Bu bağlamda bazı askeri ve siyasi mesajların dolaylı bir müzakere sürecinin parçası olarak değerlendirilebileceğini kaydetti.

Rumeyhi, İran karar alma merkezleri içinde anlaşmanın ekonomik ve siyasi zorunluluk olduğunu savunan bir akımla, herhangi bir tavizin onlarca yıldır direniş ve mücadele fikri üzerine inşa edilmiş imajı zedeleyeceğini ve zayıflık olarak yorumlanabileceğini düşünen diğer akım arasında görüş ayrılığı bulunduğu ihtimaline de dikkat çekti. Bu durum gerilimin dış dünyaya olduğu kadar iç kamuoyuna da yönelik bir mesaj niteliği taşıdığını ortaya koyuyor.

 Ne savaş ne barış

Rumeyhi, şimdiye kadar taraflardan hiçbirinin geniş çaplı ve açık uçlu bir savaşa girmeyi arzuladığına dair işaret bulunmadığını vurguladı. Bunun başlıca nedeni olarak herkes için yükselen ekonomik, siyasi ve askeri maliyetleri gösteren Rumeyhi, geçmiş on yılların deneyimlerinin de savaşların kolayca alevlenebileceğini, ancak durdurulmasının ve sonuçlarının kontrol altına alınmasının son derece güç olduğunu kanıtladığını kaydetti.

En olası senaryonun bazı dosyalarda hesaplı bir gerilim, diğerlerinde yatışmayla birlikte ‘ne savaş ne barış’ halinin sürmesi olduğunu savunan Rumeyhi’ye göre bu durum, taraflar arasındaki olası mutabakatların çerçevesi netleşene kadar devam edecek.

Rumeyhi, değerlendirmesinin sonunda şunları söyledi:

“Ortadoğu'daki askeri gürültü çoğunlukla müzakere dilinin bir parçasıdır, onun yerini alan bir alternatif değil. Bu nedenle olayları soğukkanlılıkla okumak, duygusallığa kapılmaktan ya da aceleci sonuçlara varmaktan çok daha yararlı olmaya devam ediyor. Her tırmanma bir savaşın habercisi değildir, her yatışma da yakın bir anlaşmanın kanıtı sayılamaz.”

Husiler'in müdahalesi ne anlama geliyor?

Rumeyhi, Yemen sahnesine geniş bölgesel tablonun bir parçası olarak değindi. Husiler'in herhangi bir hareketi ya da Kızıldeniz'deki tırmanmanın çoğunlukla bölgedeki karşılıklı baskılar ağı çerçevesinde değerlendirildiğini belirterek bunun kapsamlı bir savaşa dönüşü değil, aksine büyük müzakere oyununda bölgesel koşulların kullanılmaya devam ettiğini gösterdiğini vurguladı.

Aynı bağlamda Bahreynli siyasi danışman Ahmed el-Huzai, Husiler'in geçen mart ayında İsrail'e füze fırlatmasının savaşın seyri açısından bir kırılma noktası oluşturduğunu değerlendirdi. Huzai, bu adımın örgütü Körfez üzerindeki baskı konumundan Washington ve Tel Aviv ile doğrudan yüzleşmeye katılan bir aktör konumuna taşıdığını söyledi.

Huzai, söz konusu müdahalenin Yemen krizinin daha geniş bölgesel gelişmelerle olan bağını yansıttığını ve Husiler'in bölgedeki pek çok gücün tutumundan etkilenen karmaşık bölgesel tablonun artık ayrılmaz bir parçası haline geldiğine işaret ettiğini vurguladı.

Bu hamlenin askeri boyutu aşan bir anlamı olduğuna dikkati çeken Huzai, Washington veya Körfez ülkeleriyle varılacak herhangi bir mutabakatın, İran'ın Yemen'deki nüfuzu hesaba katılmadan kalıcı olamayacağı şeklinde siyasi bir mesaj taşıdığını belirtti.

Bu gelişme aynı zamanda, bölge ülkelerinin önündeki çok sayıda güvenlik ve siyasi dosya göz önünde bulundurulduğunda, bölgesel güvenlik tablosuna yeni bir karmaşıklık katmanı daha ekliyor.

Huzai, İran'ın Husileri Kızıldeniz’de ve Körfez'de deniz trafiğini tehdit etmek ya da kritik tesisleri hedef almak suretiyle baskı kozu olarak kullanmayı sürdüreceğini ve onların bölgesel müzakere denkleminin bir parçası olarak kalmaya devam edeceğini öngördü.

Husi müdahalesinin Yemen sahnesinin bölgesel çekişmelerle ve bölgede süregelen çatışmanın yansımalarıyla bağının kesintisiz devam ettiğini gösterdiğini de vurguladı.

Taleplerin tavanını yükseltmek

Bahreynli siyasi danışman Ahmed el-Huzai, Kuveytli araştırmacı Muhammed er-Rumeyhi ile İran’ın son saldırılarının kapsamlı bir savaş arzusunu yansıtmadığı, kısmen müzakere konumunu güçlendirme ve olası mutabakatlar öncesinde taleplerin tavanını yükseltme girişimiyle bağlantılı olduğu görüşünde hemfikir. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre bununla birlikte Huzai, yaşanan gelişmelerin Ortadoğu'yu kırılgan bir anlaşma ile açık uçlu bir çatışma arasındaki hassas bir kavşakta bıraktığını düşünüyor.

Bölgenin krizi yatıştırma çabaları sekteye uğrarsa ya da siyasi ve askeri hesaplarda bir hata yapılırsa çöküp gidebilecek ince bir denge üzerinde yaşadığını ifade eden Huzai, Washington'ın sınırlı güvenlik düzenlemeleri aracılığıyla diyalog kanallarını açık tutmaya çalıştığını; buna karşın İran'ın nükleer programı ve Tahran'ın bölgesel rolü gibi temel dosyaların henüz net bir çözüme kavuşmadığının altını çizdi.

Gerginliğin son savaştaki kayıpların ardından güç imajını yeniden tesis etmeye yönelik iç hedefleri de kapsadığını belirten Huzai, Washington'a ve Körfez ülkelerine bölgesel dosyaların görmezden gelinmesinin siyasi ve güvenlik açısından bir bedeli olacağı mesajını iletme amacı da taşıdığına dikkati çekti.

İran içindeki artan ekonomik ve halk baskısının dış yüzleşmeyi iç cepheyi birleştirme ve "direniş" söylemini pekiştirme aracına dönüştürdüğüne dikkat çeken Huzai, yatışma ve tırmanma ihtimallerinin aynı anda gündemde kalmaya devam ettiğini kaydetti.

Kırılgan ateşkes

Savaşın yeniden başlayıp başlamadığına ilişkin bir soruyu yanıtlayan Huzai, bölgenin kapsamlı bir savaşa geri dönmediğini, ancak kırılgan ateşkes dönemini geride bırakarak her an tırmanma ihtimalini canlı tutan aralıklı çatışma haline girdiğini söyledi.

İran'ın İsrail'e yönelik saldırısına ilişkin ise Huzai, bunun doğrudan askeri sonuçlarının ötesine geçen siyasi ve güvenlik boyutlu anlamlar taşıdığını ve çatışmaya dahil olan taraflar arasındaki karşılıklı baskı araçlarının kullanımının sürdüğünü gösterdiğini değerlendirdi.

Saldırının aynı zamanda İsrail'in eş zamanlı baskılarla başa çıkma kapasitesini sınadığına dikkati çeken Huzai, Tahran'ın caydırıcılık ve müzakere denkleminde askeri kozlarını kullanmakta ısrar ettiğini belirtti. Huzai’ye göre siyasi süreçler tıkandığında ya da uluslararası baskılar arttığında bu tür askeri mesajlar sürecek.

Beyrut-Tel Aviv anlaşması

Iraklı siyasetçi ve eski Milletvekili Zafir el-Ani, süregelen bölgesel hareketliliğin, özellikle Lübnan ile İsrail arasındaki ilerlemiş müzakerelerin, İran'ın mevcut gerilime yaklaşımını açıklayan etkenlerden birini oluşturduğunu açıkladı.

Ani, hazırlanışında yer almadığı veya sürecini etkileyemediği Beyrut ile Tel Aviv arasındaki her türlü anlaşmanın Tahran'da kaygıyla karşılandığını, bunun bölgedeki siyasi ve güvenlik dengelerini yeniden biçimlendirebileceğini ve Tahran'ın bölgesel nüfuzunu doğrudan etkileyebileceğini belirtti.

Böyle bir anlaşmanın Hizbullah'ın hareket alanını daraltabileceğini ve İran'ın Lübnan ile bölgedeki en önemli güç kozlarından birini zayıflatabileceğini ebelirten Ani, bu durumun Tahran'ı söz konusu düzenlemelerin seyrini etkilemeye ya da önlemeye yönelttiğini vurguladı.

Iraklı isim, büyük bölgesel dosyalardaki rolünü korumak için Tahran'ın sürekli çaba harcadığına ve nüfuzunu gerileteceği ya da stratejik kararların kendi katılımı olmaksızın alınacağı yeni düzenlemelere karşı çıktığına dikkati çekti.

Ani, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Mevcut savaşın patlak vermesinin, İran'ın nüfuzunu ve bölgedeki güç kozlarını korumak amacıyla kendisinin taraf olmadığı ya da sonuçlarını etkileyemeyeceği Lübnan'a ilişkin her türlü anlaşmayı boşa çıkarma çabasının bir parçası olduğuna inanıyorum.”

Sakinlik ile patlama arasında Ortadoğu

Kuveytli strateji ve güvenlik uzmanı Halid İbrahim el-Sallal, Ortadoğu’nun şu an iki paralel süreç arasında durduğunu vurguladı. Sallal, bu iki süreci; henüz kapanmamış bir müzakere süreci ile farklı tarafların siyasi konumlarını güçlendirmek amacıyla kullandığı bir gerilim süreci olarak açıkladı.

Son saatlerde İran ile İsrail arasındaki karşılıklı saldırıların kırılgan yatışma haline ağır bir darbe vurduğunu ve gerginliğin genişleme kaygılarını yeniden gündeme getirdiğini vugulayan Sallal, Tahran'ın bu gerilime yanıt verme kapasitesini teyit etmeye ve olası uzlaşılar öncesinde müzakere kozlarını yükseltmeye çalıştığını ifade etti.

Yaşananların kapsamlı bir savaşa dönüş anlamına gelmediğini, ancak doğrudan çatışmaya belirgin bir geri dönüşü temsil ettiğini belirten Sallal, asıl tehlikenin yüzleşmenin yeni sahalara yayılma ihtimalinde yattığına dikkati çekti.

Sallal, değerlendirmesini şöyle noktaladı:

“Bölge, kapsamlı bir bölgesel yüzleşmeden çok karşılıklı baskı haline daha yakın durmaya devam etse de karşılıklı saldırıların sürmesi ve yeni gerilim odaklarının ortaya çıkması, müzakere kanalları açık kalmaya devam etse bile gerilimin artma tehlikesini canlı tutuyor.”