Dilenciler, tiryakiler ve çocuklarıyla Osmanlı toplumunda Ramazan manzaraları

Dilenciler, tiryakiler ve çocuklarıyla Osmanlı toplumunda Ramazan manzaraları
TT

Dilenciler, tiryakiler ve çocuklarıyla Osmanlı toplumunda Ramazan manzaraları

Dilenciler, tiryakiler ve çocuklarıyla Osmanlı toplumunda Ramazan manzaraları

Salgın sebebiyle pek çok Ramazan geleneği terk edildi.
Kalabalık iftarlar, panayırlar ve sahura kadar süren eğlenceler yerini kısıtlamalara bıraktı. Hatta teravih namazları dahi camilerde kılınmıyor. Bu durum yalnızca ülkemiz için değil, dünyadaki tüm Müslüman ülkeler için geçerli.
Yine de Ramazan, Türkler için yalnızca bir ibadet ayı değil, on bir ay boyunca beklenilen ve hazırlanılan bir kültürün kendisiydi.
Konuyla ilgili elimize kadar ulaşan iki değerli eser bulunuyor. Bunlardan ilki Abdülaziz Bey'e ait "Osmanlı Adet, Merasim ve Tabirleri"; diğeri de Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey'in kaleme aldığı "Bir Zamanlar İstanbul" adlı çalışmadır. Bu eserlerde Osmanlıların gündelik hayatına dair birçok bilgi, birincil kaynaktan aktarılırken eserleri okuyanların da dikkat edeceği üzere tüm rutinler Ramazan ayına göre düzenlenmektedir.
Bu eserlerin ışığında Osmanlı'nın zengin Ramazan kültürünün dipsiz sularına daldığınızda sizleri birbirinden ilginç ayrıntılar karşılıyor. Özellikle dilenciler, tiryakiler ve çocukların Ramazan'a bakışı bir hayli sıra dışı olarak karşımıza çıkıyor.

Ramazan ve Dilenciler
Payitaht olan İstanbul'da dilenci taifesi iki gruba ayrılırdı. Birinci gruptaki dilenciler İstanbul'da devamlı dilencilik hakkına sahip kişilerdi. Bunların sayıları belirli bir rakamda tutulur ve İstanbul halkı için bir rahatsızlık sebebi olmalarına izin verilmezdi. Öyle ki dilenciler kendilerine resmi olmayan bir lonca kurup kurallara bağlı bir şekilde dilenirlerdi.
Eğer ki bir kişi gerekli müsaadeleri almadan, mesela Eyüp gibi önemli bir mevkide dilenirse onun hakkından evvela güçlü bir kurumsallaşmaya sahip yerleşik dilenciler gelirdi. Dilenciler gedik adını verdikleri bölgeleri korumak konusunda son derece dikkatliydi.
Öte taraftan Muharrem ve Ramazan ayları İstanbul'da dilenciler açısından bereket aylarıydı. Bilhassa Ramazan ayında bölge taksimatlarının yapılması ve aynı dilencilerin birden fazla pay almalarını engellemek için dilenci pirleri ‘kâhyalar' adaleti sağlardı. Kâhyalar, dilenciliğe uzun yıllarını vermiş ve diğer dilenciler arasında saygı gören kişiler arasından seçilirdi.

Kâhyaların bir diğer önemli görevi, özellikle Ramazan aylarında İstanbul dışından girişlerine izin verilen dilencilerin kontrolünü sağlamak ve Ramazan Bayramı sonrası İstanbul'dan çıkışlarını garantilemekti. Elbette bunların hiçbirisi resmi bir görev değildi; ama zamanla yerleşmiş bu gelenek resmi kurumlarca da itibar görür hale gelmişti.
Kâhyalar gezici dilenciler içerisinde bilhassa Çingenelerin gelişine sıcak bakardı, çünkü Çingeneler sürekli ikamet etmezler ve çoğunlukla Ramazan sonrası onları İstanbul'dan göndermek daha kolay olurdu.
Lakin Ramazan ayının bereketi İstanbul'u kısa sürede dilenciler için cazibe merkezi haline getirirdi. Rumeli ve Anadolu'dan envaı çeşit dilenci soluğu İstanbul'da almaya başlardı. Bu durumdan son derece rahatsız olan Ali Rıza Bey durumu nükteli bir biçimde şöyle eleştirecekti;
"Bir takım da, mübarek Ramazan ayının sadaka bolluğundan faydalanmak üzere, İstanbul'da toplanıp biriken şahıslar vardı. Bu zümrenin çoğu taşradan yeni gelen çiçeği burundalardan olmayıp, sair günlerde Üsküdar ateş kayıklarında ve mavnalarda aylakçılık eden veya sokaklarda elinde kalbur, sırtında kara kıldan yapılma bir heybe olduğu halde kuru üzümle karışık leblebi satan heriflerdi. Bunlar, Bitpazarından birkaç kuruşla şal eskisi alır sarık ve çarşaf bozuntusu bir cübbe edinerek dilenir gezerlerdi. Bir kısım da taşradan gelen, doğru dürüst dili dönmediği halde düzensiz bazı kaside beyitleri ezberleyen yontulmamış dangalaklardı. Bunlar bazen kendi aralarında birleşip ve daimi dilencilerle de toplaşarak büyük bir kumpanya şeklini alır, işte o zaman İstanbul sokakları çıplak ve iğrenç, sırnaşık, mütecaviz dilencilerden geçilemez bir hale gelirdi. Bir takımı da teravih namazından sonra kalabalık kahvelere girip selam vererek ilahi okur ve hikâyeler anlatırlardı. Bir kısmı ise camilerde namaz kılmakta olanların önlerine (mekânın cennet ola) ibaresi yazılı beyit şeklinde küçük kâğıtları bir baştan bırakıp öteki baştan toplarlardı. Diğer bir grup, cami avlularında birleşip derviş Yunus'un şu kadar yüz yıllık ilahisini hep bir ağızdan, lakin galiz seslerle okurlar ve birçokları da halk camiden çıkarken cami kapılarında dizilip dilenirlerdi. Akşamlan iftar maksadıyla konakları dolaşır, pervasızca Sofralara çökerler ve sonra da (diş kirası) namıyla para isterlerdi. İstanbul dilencilerinin bu yakışıksız hareketleri sonradan hükumetçe göz önüne alınarak hususi bir (Darülaceze) tesis edilmişti. Ama ne var ki, son zamanlarda yine türeyip ürediler."
Ali Rıza Bey'in de yakındığı üzere dilenci gedikleri bozulmuş, Osmanlı İmparatorluğu geriledikçe sınırları içerisinde kontrolsüz bir dilenci güruhu meydana gelmişti. Zamanla Ramazan sofralarında her vakit bir tabak ve diş kirası ayrılan dilenci taifesi İstanbullular için mütecaviz ve korkulur bir güruh halini almıştı.

Ramazan ve Tiryakiler
Osmanlılarda Ramazan aylarında tuhaf bir adet vardı. Ramazan ayı gelip çattı mı, herkes soluğu tütüncü dükkânında alırdı. Ümera, vüzera veya reayadan; hatta bizzat Osmanlı Padişahının kendisinin tütüncü dükkânına giderek bir iskemle çekerek sokaktan gelip geçeni izlemek gibi sıra dışı bir âdeti vardı.

Bu durumu iyi bilen tütüncüler bütün bir sene kendilerini Ramazan ayında ağırlayacağı tiryakilerine hazırlardı. Memleketin dört bir yanından getirilen kız saçı tütünler ince ve özel tabakalar halinde misafirlerine koklatılır mest edilirdi ve bu sayede bütün bir sene yapılan satıştan daha fazlası Ramazan ayında yapılırdı.

Osmanlıların Ramazan'da tütüncü dükkânlarındaki en büyük eğlenceleri tütün tiryakilerinin yoksunluğu olurdu. Bizzat Sultan Mahmut bu geleneğe riayet ederdi ve Ramazan ayında tütüncü dükkânına gelerek bu hoş sohbete iştirak ederdi. Abdülaziz Bey bu tuhaf geleneği şu sözlerle anlatırdı;
"Bu zatların bazıları ve özellikle tütün meraklıları Ramazanda tütüne daha ziyade özen gösterdiklerinden konaklarında tütünün her cins ve en iyi kalitelilerini bulundurdukları halde, oruç haliyle dükkânlarda gördüklerine imrenirler, kendi elleriyle alması daha zevkli olduğundan konağa gelip tütün satan, tütün kıyan tamdık tütüncülerin dükkânlarına girer, çeşit çeşit tütünleri görünce dayanamayıp beğendiklerinin her birinden birkaç okka alır, ağalarıyla konağa gönderir, içmek için akşamı sabırsızlıkla beklerlerdi.
Bu tütüncü dükkânlarının içi çok temiz tutulur, ortada bir şey bırakılmaz, cins cins tütünler dükkânın yanlarında bulunan çekme sürmelerdeki gözlere konur, sarı zincirle bağlı altın şeklinde yapılmış ve basılmış mangır denen pullarla donatılmış, sarı parlak terazilerde tütünler tartılır, elbise şeklinde dikilmiş elvan renk kâğıtlar içine konur, müşterilere öyle verilirdi. Ramazan günlerinde böyle dükkânlarda oturmak âdetti Beyazıd'da bugün Darü'l-Fünun binasının bulunduğu yerde, sudûr-ı ulema'dan nakibü'l-eşrâf Tahsin Bey'in pederi Kıbrıs muhassılliğinde bulunmuş Kıbrıslı Mehmed Ağa'nın konağı altında bir tütüncü dükkânı vardı. Sultan II. Mahmud bile bazen Ramazanda gelir, oturur, gelen geçeni seyreder ve halinden tiryakiliği belli olanlara yanındakiler aracılığı ile takılır, latife ettirir, eğlenir ve her birine atiyyeler verdirirdi. Padişahın orada olduğunu anlayınca korkup telaşlananlar da padişahı güldürürdü."

Osmanlı'da Ramazan demek, bir anlamda ‘Enfiye Ayı' demekti. Enfiye, tiryakilerin ve hatta tiryakisi olmayanların dahi en fazla tükettiği maddeydi. Tunuslu Hayrettin Paşa'dan beri İstanbulluların kullandığı bir uyuşturucu madde olan enfiye için Kani Bey tarafından kurulmuş bir fabrika dahi bulunuyordu. Tütün yoksunluğunun iftarda yeteri kadar giderilemediğini düşünen çoğu kişi enfiyeyi tercih ederlerdi.

Ramazan ve Çocuklar
Ramazanı on bir ay bekleyenler arasında en heyecanlı kişiler şüphesiz çocuklardı. Ramazanda çocukların her türlü yaramazlık ve eğlencelerine tahammül göstermek de en önemli Ramazan geleneklerinin başında gelirdi. Bu sebeple birçok kaynak ve Batılı Seyyahın eserinde Ramazan aylarında İstanbul sokaklarının çocuklar tarafından tam anlamıyla ele geçirildiğine şahit oluyoruz.

Sokakları dolduran kandiller, meydanlara kurulan Karagöz perdeleri ve çeşit çeşit fişekler tüm İstanbul'u çocuklar için bir oyun parkına çevirirdi. Çocuklar Ramazan ayında yaramazlık konusunda sınır tanımasalar da onlara karşı ses yükseltmek ya da dayak atmak hiç hoş karşılanmaz hemen müdahale edilirdi. Bütün bir ayda İstanbul'u ele geçiren çocuklar Bayramla beraber adeta haracını toplar ve bir sonraki Ramazan'ı beklemek üzere sokaklardan çekilirlerdi.
Ali Rıza Bey, İstanbul'da çocukların yaptığı yaramazlığı şöyle aktaracaktı;
"Alay alay sokaklarda yağ ve mum parası sesleri duyulmaya başlar. Fenerlileri ürkütmek ve onlara mum parası verdirmek için (bakkalda üzüm, fenerde gözüm) tekerlemelerini hızlı hızlı söylerler. Böylece gelip geçenlerden yağ ve mum parası alırlar. Vermeyenlerin fenerlerini patlatmak, ya da kapıp kaçmak, hatta yal ve mum parası vermeyenlerin evlerinin camını kırmak adet haline gelmişti. Eskiden şimdiki gibi sokak aydınlatılmadığı için fenersiz gezinmek yasaktı, sokakta gezen herkes fener bulundurmaya mecburdu.
Bir Ramazan gecesi Fatih Camii önünden geçerken birçok sesler duyduk. Sebebini anlamak için halkın birikmiş bulunduğu yere geldik. Meğer çocukları ye oyununa uğrayan biri fenersiz kalmış, başka fener de bulamamış, çaresiz karanlıkta yoluna devam etmek zorunda kalmış. Bu sırada zaptiyeler önüne çıkarak fenersiz sokağa çıktığı için karakola götürmek istemişler, adamcağız güç halle başına geleni anlatarak kendini kurtarmış."

Osmanlı'da Ramazan, Müslim veya gayrimüslim olsun her kesim için kelimenin gerçek anlamıyla ‘On bir ayın sultanıydı'. Denilebilir ki Ramazan ayında gündüzleri sokaklar dilencilerin, akşamları çocuklarındı ve ahali ise bu cümbüşte soluğu tütüncü dükkânlarında almayı tercih ederdi.

Independent Türkçe



Çinli bilim insanları kontakt lens şeklinde VR cihazı geliştirdi

Özel bir kontakt lens, gözlüklere takılan sensörler ve bir mikrobilgisayar kullanan sistem, bataryaya ihtiyaç duymadan göz hareketlerini takip ediyor (Cell Reports Physical Science)
Özel bir kontakt lens, gözlüklere takılan sensörler ve bir mikrobilgisayar kullanan sistem, bataryaya ihtiyaç duymadan göz hareketlerini takip ediyor (Cell Reports Physical Science)
TT

Çinli bilim insanları kontakt lens şeklinde VR cihazı geliştirdi

Özel bir kontakt lens, gözlüklere takılan sensörler ve bir mikrobilgisayar kullanan sistem, bataryaya ihtiyaç duymadan göz hareketlerini takip ediyor (Cell Reports Physical Science)
Özel bir kontakt lens, gözlüklere takılan sensörler ve bir mikrobilgisayar kullanan sistem, bataryaya ihtiyaç duymadan göz hareketlerini takip ediyor (Cell Reports Physical Science)

Bilim insanları kontakt lens şeklinde sanal gerçeklik (VR) cihazı geliştirdi. Göz kırpma sırasında üretilen enerjiyi kullanan teknolojinin, fiziksel engeli olan kişilere yardım etmesi bekleniyor.

Göz hareketlerini takip ederek çalışan sistemler son yıllarda gittikçe yaygınlaşıyor. Bu cihazlar özellikle vücutlarını hareket ettiremeyen kişilerin tekerlekli sandalyelerini yönetmesine veya internette gezinmesine olanak tanıyor.

Öte yandan boyut, ağırlık ve enerji ihtiyaçları gibi nedenler bu araçların yaygınlaşmasını zorlaştırıyor.

Çinli bilim insanları, dışarıdan enerji kaynağına ihtiyaç duymadan göz kırpmasıyla çalışan bir cihaz geliştirerek bu sorunun çözümünde önemli bir adım attı.

Giyilebilir sistem, göz hareketlerini izleyerek bunları anlamlı komutlara dönüştürüyor. Örneğin bilgisayar ekranında mleci sola kaydırmak için gözün o yöne çevrilmesi yeterli. 

Ayrıca VR ortamında gezinmeyi veya tekerlekli sandalyenin hareketini kontrol etmeyi de mümkün kılıyor.

Sistem esasen mekanik hareketi statik elektrik kullanarak elektriğe dönüştüren cihazları ifade eden triboelektrik nanojeneratör (TENG) mekanizmasına dayanıyor.

Hakemli dergi Cell Reports Physical Science'ta yayımlanan makalede anlatılan cihazın temel parçası, kontakt lens gibi göze takılan ince ve esnek bir plastik tabaka. Kullanıcının bunun yanı sıra  camları şeffaf sensörlerle kaplanmış özel bir gözlük de takması gerekiyor.

Kullanıcı gözünü kırptığında göz kapağının kontakt lense sürtünmesiyle, lens yüzeyinde yüksek miktarda negatif yüklü statik elektrik   birikiyor ve depolanıyor. Kullanıcı gözünü hareket ettirdiğinde, depolanan statik yük de göz küresiyle birlikte yer değiştiriyor.

Enerji yüklü lens, gözlük üzerindeki sensörlere yaklaştıkça bu sensörlerin içindeki elektronları itiyor ve çekiyor. Elektronların bu hareketi, küçük bir elektrik darbesi meydana getiriyor. 

Sensörler bir ızgara şeklinde düzenlendiği için sistem hangi sensörün elektrik darbesini "algıladığına" göre gözün tam olarak hangi yöne baktığını belirleyebiliyor.

Küçük bir sinyal işleme sistemine bağlı olan gözlükler, gürültüyü filtreliyor, sinyali yükseltiyor ve bunları "sola dön" veya "imleci yukarı hareket ettir" gibi komutlara çeviriyor.

Ayrıca sistem, tek bir göz kırpmasıyla oluşan yükü 10 dakikaya kadar koruyabiliyor; kullanıcı gözünü hareket ettirdikçe bu sinyal işlenip komutlara çevriliyor.

Araştırmacılar sistemi canlı bir tavşan ve mekanik göz küreleriyle test etti.

Analiz, cihazın yalnızca iki derecelik göz hareketlerini bile başarıyla tespit edebildiğini gösterdi. 

Qingdao Üniversitesi'nden çalışmanın ortak yazarı Yun-Ze Long, "Sürtünme tabakasının bir tavşanın gözü gibi biyolojik bir ortamda şarjını bu kadar iyi korumasına çok şaşırdık" diyerek ekliyor:

Sistemin gürültülü elektromanyetik ortamlarda bile yüksek doğruluk seviyesini koruyabilme yeteneğinden de etkilendik.

Cihaz henüz piyasaya sürülmeye hazır değil ancak bilim insanları bunun, motor becerilerini önemli ölçüde etkileyen amyotrofik lateral sklerozdan (ALS) muzdarip kişilerin hayatını kolaylaştırabileceğini düşünüyor.

Araştırmacılar tıbbi kullanımın yanı sıra teknolojinin, akıllı sürüş ve uzay araştırmalarına da fayda sağlayabileceğini söylüyor.

Long, "Sistem karanlıkta çalışıyor, harici bir güç kaynağı gerektirmiyor ve günlük gözlük ve kontakt lens kadar hafif ve rahat" diyor.

Independent Türkçe, New Atlas, Debrief, Cell Reports Physical Science


Avrupa'da şimdiye kadarki en büyük Viking kargo gemisi keşfedildi

Kopenhag kıyılarında bulunan gemi enkazı, bugüne kadar görülen en iyi korunmuş kog gemilerinden biri (Viking Gemi Müzesi)
Kopenhag kıyılarında bulunan gemi enkazı, bugüne kadar görülen en iyi korunmuş kog gemilerinden biri (Viking Gemi Müzesi)
TT

Avrupa'da şimdiye kadarki en büyük Viking kargo gemisi keşfedildi

Kopenhag kıyılarında bulunan gemi enkazı, bugüne kadar görülen en iyi korunmuş kog gemilerinden biri (Viking Gemi Müzesi)
Kopenhag kıyılarında bulunan gemi enkazı, bugüne kadar görülen en iyi korunmuş kog gemilerinden biri (Viking Gemi Müzesi)

Bilim insanları türünün en büyük örneği olan bir Viking gemisi buldu. 600 yıllık kargo gemisi enkazı, Avrupa ticaretinde kritik değişimlerin yaşandığı bir döneme ışık tutuyor.

Danimarka'daki Viking Gemi Müzesi'nden araştırmacılar, Danimarka'yla İsveç arasındaki Øresund Boğazı'nda 15. yüzyıldan kalma bir gemi enkazı keşfetti.

Bulunduğu kanaldan esinle Svælget 2 adı verilen gemi, yaklaşık 28 metre uzunluğa, 9 metre genişliğe, 6 metre yüksekliğe ve 300 ton yük taşıma kapasitesine sahip. 

Arkeologlar enkazın, "kog" adı verilen kargo gemisi türünün bugüne kadar görülen en büyük örneği olduğunu söylüyor.

Müzenin açıkladığı üzere kog, Ortaçağ'ın "süper gemisi" olarak görülüyordu. Kuzey Denizi bölgesinde üretilen bu gemiler, büyük miktarlarda malın verimli ve düşük maliyetle taşınmasını mümkün kılmasıyla öne çıkıyordu.

Öncesinde uzak yerlerle yapılan alışveriş lüks mallarla sınırlıyken, koglar devasa kargo kapasitesiyle ticaret modelini dönüştürmüştü. Müze, bu gemi türünün 14. ve 15. yüzyıllarda ekonomik kalkınmanın merkezinde yer aldığını ifade ediyor.

Kazılara liderlik eden arkeolog Otto Uldum "Bu buluntu, denizcilik arkeolojisinde bir dönüm noktası" diyerek ekliyor: 

Bildiğimiz en büyük kog ve bize Ortaçağ'ın en büyük ticaret gemilerinin hem yapımını hem de gemideki yaşamı anlama yolunda eşsiz bir fırsat sunuyor.

13 metre derinlikte keşfedilen Svælget 2, çok iyi korunmuş olmasıyla da özel bir yere sahip. Araştırmacılar, geminin sancak tarafının kuma gömülmesi nedeniyle bu kadar iyi korunduğunu söylüyor.

Bilim insanları kerestesindeki ağaç halkalarını analiz ederek geminin 1410'da Hollanda'da inşa edildiğini saptadı. 

Ayrıca Svælget 2'nin çok iyi korunması sayesinde, gemi armasının bir kısmının da hâlâ varlığını sürdürmeyi başarmış. Buradaki "arma", geminin direkleri, yelkenleri, serenleri ile halat ve zincirlerden oluşan donanımı ifade ediyor.

Uldum, "Armanın bu kadar çok parçasının kalması olağanüstü. Bunu daha önce hiç görmedik ve bu bize, kogların denize açılmak için nasıl donatıldığı hakkında tamamen yeni bir şey söyleme fırsatı veriyor" diyor.

Araştırmacılar bu yapının, Ortaçağ'daki devasa kargo gemilerinin nispeten küçük bir mürettebat tarafından kontrol edilmesini sağladığını düşünüyor.

Arkeologlar yeni keşifle, bazı Viking koglarının hem pruvasında hem de kıçında kale diye bilinen yüksek ahşap platformların yer aldığını netleştirdi. Bu yapılar çizimlerde yer alsa da arkeolojik bir kanıt bulunamamıştı.

Svælget 2'nin kıç bölümündeki kalenin, mürettebata koruma sağlayan kapalı bir güverte olduğu görüldü.

Kazı çalışmalarında mutfak eşyaları, taraklar, ayakkabılar gibi günlük eşyalar da ortaya çıktı. Bilim insanları bunların mürettebatın eşyaları olduğunu söylerken, geminin ne tür bir kargo taşıdığı bulunamadı.

Yine de gemi, Ortaçağ Avrupası'nın ticareti hakkında sunduğu bilgilerle önem arz ediyor. Uldum "Svælget 2, Ortaçağ'da ticaretin nasıl geliştiğinin somut bir örneği" ifadelerini kullanıyor.

Independent Türkçe, Popular Science, Smithsonian Magazine, Viking Gemi Müzesi


İnsanlar balinaları avlamaya sanılandan çok önce başlamış

Brezilya'nın güneyindeki yerli topluluklar 5 bin yıl önce büyük deniz memelilerini avlıyordu (Patricia del Amo Martín)
Brezilya'nın güneyindeki yerli topluluklar 5 bin yıl önce büyük deniz memelilerini avlıyordu (Patricia del Amo Martín)
TT

İnsanlar balinaları avlamaya sanılandan çok önce başlamış

Brezilya'nın güneyindeki yerli topluluklar 5 bin yıl önce büyük deniz memelilerini avlıyordu (Patricia del Amo Martín)
Brezilya'nın güneyindeki yerli topluluklar 5 bin yıl önce büyük deniz memelilerini avlıyordu (Patricia del Amo Martín)

İnsanların balinaları avlamaya sanılandan en az bin yıl önce başladığı ortaya çıktı.

Bugüne kadar elde edilen arkeolojik bulgular, balina avcılığının en eski örneğinin 3 bin 500 ila 2 bin 500 yıl önce Kuzey Yarımküre'de bulunduğuna işaret ediyordu.

Ancak Barselona Özerk Üniversitesi'nden araştırmacılar, Brezilya'nın güneyindeki Babitonga Körfezi'nde yaklaşık 5 bin yıl önce balina avlandığını saptadı.

Araştırmacılar bölgedeki Sambaqui halkına ait yüzlerce kemik parçasını ve kemik aletini inceledi.

Bunlar arasında güney gerçek balinası, kambur balina, mavi balina, kuzey balinası, ispermeçet balinası ve yunuslar gibi deniz memelilerinin iskelet kalıntıları tespit edildi.

Çoğu kemiğin üzerinde kesme izleri olması, insanların hayvanları kullandığını gösteriyor.

Daha önceki çalışmalarda Güney Amerika'daki tarih öncesi toplulukların balina avladığı öne sürülmüş ancak somut kanıt bulunamamıştı.

Yeni çalışmanın yazarları, zıpkın keşfedilmediği veya kemiklerde avlanma izleri olmadığı için bölgedeki insanların, balinaları avlamak yerine kıyıya vurmuş ölü hayvanları kullandığının düşünüldüğünü söylüyor.

Ancak bulguları hakemli dergi Nature Communications'ta yayımlanan çalışmada, Brezilya'nın güney kıyısı boyunca, balina kemiğinden yapılmış zıpkınlar tespit edildi ve bunlardan biri 5 bin yıllıktı.

Makalenin başyazarı Krista McGrath bulguları şöyle değerlendiriyor: 

Veriler, bu toplulukların büyük balinaları avlamak için gereken bilgiye, araçlara ve özel stratejilere, daha önce varsaydığımızdan binlerce yıl önce sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Araştırmacılar ayrıca bazı balina kemiklerinin mezarlıklarda bulunmasının, kültürel bir anlam taşıdığına işaret edebileceğini söylüyor. 

Çalışmanın yazarlarından André Colonese, bulguların yerli Sambaqui halkının toplumsal düzenine yeni bir bakış sunduğunu ifade ediyor:

Artık bu grupları sadece kabuklu deniz ürünleri toplayıcıları ve balıkçılar olarak değil, aynı zamanda balina avcıları olarak da görebiliriz.

Sonuçların ekolojik açıdan da önemli çıktıları var. Çok sayıda kambur balina kalıntısı keşfedilmesi, geçmişte bugüne kıyasla çok daha güneyde yaşadıklarına işaret ediyor.

Çalışmanın ortak yazarı Marta Cremer "Güney Brezilya'da son zamanlarda görülen artış, koruma açısından önemli sonuçlar doğurabilir" diyerek ekliyor:

Endüstriyel balina avcılığının etkisinden önceki balina dağılımını yeniden oluşturmak, balinaların toparlanma dinamiklerini anlamak açısından hayati önemde.

Independent Türkçe, IFLScience, Phys.org, Nature Communications