ABD’nin Trablus Büyükelçisi Norland: ‘Hafter, Trablus saldırısında ısrar etti, benim görevim bunu durdurmaktı’

ABD’nin Trablus Büyükelçisi Richard Norland, Şarku’l Avsat’a Rusya’yı ‘paralı askerleri geri çekmeye’ ikna etme çabaları hakkında konuştu. Büyükelçi, LUO komutanına ‘yeşil ışık’ iddialarına da yanıt verdi.

Büyükelçisi Richard Norland
Büyükelçisi Richard Norland
TT

ABD’nin Trablus Büyükelçisi Norland: ‘Hafter, Trablus saldırısında ısrar etti, benim görevim bunu durdurmaktı’

Büyükelçisi Richard Norland
Büyükelçisi Richard Norland

ABD’nin Trablus Büyükelçisi Richard Norland, Abdulhamid Dibeybe liderliğindeki yeni Libya hükümetinin 24 Aralık’ta seçimleri gerçekleştirmek amacıyla sarf ettiği çabalara övgüde bulundu. Norland, Muammer Kaddafi yönetiminin devrilmesini takiben yaşanan 10 yıllık kaosu sona erdirmek için mevcut fırsattan bahsetti. Diğer yandan Dibeybe hükümeti ve Muhammed el-Menfi başkanlığındaki Başkanlık Konseyi tarafından temsil edilen yeni Libya makamlarının birçok zorlukla karşılaştığını söyleyen Büyükelçi, yeni geçici hükümetin karşı karşıya olduğu ana sorunlardan birinin ‘paralı askerler’ olduğuna dikkati çekti.
Richard Norland, Londra’daki ABD Büyükelçiliği binasında Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, Libya’daki ‘Wagner paralı askerleri’ ile ilgili olarak Ruslarla olan temaslarına değinirken, Rus yetkililerin ‘daha önce Rusya hükümeti ile hiçbir ilişkileri yokmuş gibi davrandıktan sonra’ artık bu askerlerin varlıklarını kabul ettiklerini açıkladı. Norland, Türkiye'nin de Libya’ya gönderdikleri Suriyeli savaşçıların geri çekilmesi için görüşmeye hazır olduklarını vurguladı.
ABD Büyükelçisi, bazı tarafların ‘eski ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Libya hususunda verdiğini'’ iddia ettiği ‘çelişkili sinyaller’ meselesinden de bahsetti. Bu bağlamda özellikle de Mareşal Halife Hafter’in Trablus’a yönelik saldırısına Beyaz Saray’dan yakılan yeşil ışık hakkındaki söylenenlere değinen Norland, 2019 yazında bu pozisyona geldiğindeki ana görevinin, Hafter’in Libya’nın başkentine yönelik saldırısını sona erdirmek olduğunu dile getirdi. Norland, röportajda Çadlı isyancılar tarafından Libya topraklarından başlatılan saldırıya ‘Wagner grubunun’ da dahil olduğu söylentilerine de dikkat çekti.
İşte Büyükelçi Norland’ın Şarku’l Avsat ile gerçekleştirdiği röportajın öne çıkan konularından bazıları;

Yeni Libya geçici otoritesi, ‘Mucize’
Büyükelçi Norland, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Libya’nın, ülkenin doğusu ve batısında iki savaş tarafı arasında ateşkesin kararlaştırıldığı geçen yılın sonundan bu yana neredeyse ‘mucize’ niteliğinde çok önemli gelişmelere tanık olduğunu söyledi. Sirte’den Cufra’ya kadar uzanan, Mısır’ın belirlediği ‘kırmızı çizgide’ çatışmaların donduğuna dikkati çeken Norland, “Olan şey, silahlı çatışmanın büyük ölçüde durması ve Libyalıların normal hayatlarını geri kazanmaya, elektrik gibi temel hizmetleri güvence altına almaya ve Kovid-19’a odaklanmaya başlamasıydı. Bu şeylerin uzun vadede gerçekleştirilebileceği siyasi süreç, daha önce çarkın üstüne koyulmuştu, ancak ateşkesten sonra çark, kendine özgü bir biçimde hareket etti. Libya Siyasi Diyalog Forumu gerçek bir başarıydı, ancak sağlam değildi. Bu süreç, Libyalıların kendi liderliği ve girişimleri arasında bir iç içelik yoluyla gerçekleşti, ancak Birleşmiş Milletler (BM) tarafından da kolaylaştırıldı. Gassan Selame ve Stephanie Williams, bu süreci çarka koydu ve şu an Jan Kubis devam ediyor. Bu sürecin başardığı şey adeta bir mucizedir ve bu başarıya katkıda bulunan önemli faktörlerden biri de şeffaflıktır. Bir noktada, Cenevre’deki (yeni Libya makamlarını seçmek için) oylama sürecini takip eden 1,7 milyon kadar insanın olduğunu duyduk. Bu, bir dinamik yarattı, çünkü Siyasi Diyalog Forumu’na katılanlar, insanların kendilerini seyrettiklerini, ayrıca sorumluluk ve liderlik göstermeleri ve Libyalılar için bir şeyler başarmaları gerektiğini biliyorlardı. Ve sanırım bu his, bugün hala var. Geçtiğimiz Mart ayında Tobruk’ta Libya hükümeti kurulduğunda, katılma fırsatım oldu ve bu oturum canlı yayınlandı. Şu an 24 Aralık’ta seçimlerin yapılmasına yönelik bir süreçle karşı karşıyayız. Bu süreç, Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) bu hafta başlarındaki kararında ifade ettiği üzere, uluslararası toplumun büyük bir kısmının desteğine sahip. Ayrıca Libya’daki tüm ana taraflarının da en azından sözel desteğine sahip. Şimdi zorluk, bu seçimleri başarmak ve ilerlemeye devam etmektir” değerlendirmesinde bulundu.

Seçimlerin gerçekten zamanında yapılacağını düşünüyor musunuz?
“Makul derecede iyimserim. Devam eden süreç, bugüne kadar pek çok kişiyi şaşırtan sonuçlara ulaştı. Birilerinin seçimlerin yapılmasını engellemeye çalışacağını düşünüyorum. Ancak bu sürecin elde edeceği başarıya şaşırmaya hazırım. Elbette başarısını garanti edemem, ama en önemli faktör Libyalıların bunun gerçekleşmesini istemesidir. Geçici bir hükümete sahip olmak yeterli değildir. Libya’nın egemenliğini ve toprak bütünlüğünü yeniden sağlayabilecek, yabancı güçlerden kurtulabilecek tam yetkilere sahip bir hükümete ihtiyaç var ve bunu başarmanın yolu da seçimlerden geçiyor. Parlamento ve cumhurbaşkanı aynı anda mı seçiliyor, yoksa önce parlamento sonra cumhurbaşkanı mı seçiliyor, ya da parlamento mu cumhurbaşkanını seçiyor? Bunlar hala çözülmesi gereken sorunlar. Ancak bir sonraki temel adım, 1 Temmuz’a kadar bu seçimlerin yapılacağı anayasal ve hukuki temeli oluşturmaktır. Seçim Komisyonu Başkanı İmad es-Sayeh, bu tarihin kendisi açısından önemli bir tarih (son tarih) olduğunu söyledi. Seçimleri yürütebilmesi için de bu meselelerin hallolması gerekiyor. Temsilciler Meclisi, seçimlerin yapılacağı anayasal temel ve yasal dayanak konusunda anlaşmalıdır. Meclis, yavaş bir şekilde ilerliyor. Temsilciler Meclisi ile bu iş gerçekleşmezse, o zaman hayatta kalan Libya Siyasi Diyalog Forumu mekanizmasına başvurmak mümkündür. Ayrıca Temsilciler Meclisi’nin yapması gerekeni yapamaması halinde de bu mekanizmaya başvurulabilecek.”

Oylamadan önce anayasa değişikliği konusunda halk referandumuna ihtiyaç var mı?
“Benim beklentim, bu uygulamalara (oylama için anayasal ve yasal dayanak) ilişkin bir referandum olmayacağı yönündedir. Bunun için zaman yok. İmad es-Sayeh, referandum yapıp ardından Aralık ayında seçim yapamayacaklarını söyledi. Olan şu ki, referandumun gerekliliğini savunanlar, seçimi istemeyenlerle aynı kişilerdir. Bu da seçimlerin yapılmaması için bir bahanedir. Uzmanlar ve aynı şekilde bu süreci destekleyen çoğu Libyalı, önceden hazırlanmış taslaklara dayanarak anayasal esas üzerine yeterli bir fikir birliği olduğunu söylüyor. Bu esas üzerine seçim yapmanın bir temeli var. İhtiyaç duyulan şey, seçimleri düzenleyecek bir siyasi iradedir.”

Geçici hükümetin, her zamanki gibi Libya’da kalıcı olacağından mı korkuluyor?
“Başbakan Dibeybe’nin ‘hedefin 24 Aralık’ta seçim yapmak olduğu’ ve ‘bu süreci desteklemek için Seçim Komisyonu’na fon sağladığı’ yönündeki sürekli ifadeleri beni memnun etti. Başkanlık Konseyi de aynı şeyi söyledi. Bu nedenle onların söylediklerine göre tavır almamız gerektiğine inanıyorum. Ayrıca Libyalıların da onlardan beklediklerinin bu olduğunu düşünüyorum.”

Silahlı kuvvetlerin birleştirilmesi
Libya silahlı kuvvetlerinin birleştirilme çabalarına ilişkin bir soruya ise Norland, şu şekilde yanıt verdi:
“Bu mesele üzerinde hala çalışılıyor. Ancak Libya’daki durum, geride yol boyunca anlatılmamış sürprizler bırakıyor. Son zamanlarda Çad’da yaşananlar da bunun bir örneği. Libya topraklarının içinde faaliyet gösteren unsurlar, bazıları Wagner grubundan ve Mareşal Halife Hafter önderliğindeki Libya Ulusal Ordusu’ndan (LUO) eğitim aldı. Bu da bize, hükümetten talep edilen şeyin, ülke sınırlarını tutabilecek birleşik bir askeri yapı oluşturmak olduğunu hatırlatıyor. Çad’da yaşananlar, ulusal bir ordu kurma ihtiyacına işaret ediyor, ama bu mesele daha müzakere sürecinde. Aslında 23 Nisan’da Başbakan Dibeybe ile görüştüm. Kendisi, şu an Hafter ile görüşeceği Bingazi’ye yönelik ilk ziyaretine hazırlanıyor. Peki Hafter bu konuda nasıl bir karar verecek? Bu (silahlı kuvvetlerin birleşmesi), müzakere edilecek, ancak durumun nasıl ilerleyeceğini tahmin edemiyorum. Ama buradaki mesele, LUO ile sınırlı değil, çünkü Trablus’ta da silahlı milisler de var. Ulusal polis ve ordu için bir yapı oluşturmaya acil ihtiyaç var. İnsanlar buna olan ihtiyacı takdir ediyor. Ama bu, tam yetkilere sahip bir hükümete ulaşmadan önce olabilir mi? Bunun cevabını bilmiyorum.”

Libya’nın batısındaki silahlı grupları hükümetin şemsiyesi altında birleştirmek için eski İçişleri Bakanı Fethi Başağa ile temas halindesiniz. Bu adımlar hangi noktaya ulaştı?
“Hala stratejik aşama olarak bilinen aşamadayız. Başağa ve Serrac döneminde uygulamaya koyulan bir strateji vardı. Dibeybe hükümetine iktidarın devredilmesiyle bu sürecin askıya alındığı açıktır. Strateji, hala hazırlanmakta. Ancak hükümete katılmaya çağrılabilecek farklı milislerin belirlenmesine dayanıyor. Yani gruplara dair soru işaretleri var ve bunların dahil edilip edilmeyeceği ve hangi grupların bu sürecin parçası olamayacağı hala belirsiz. Başağa’nın ‘kırmızı, turuncu ve sarı sistem’ dediği şey budur. Hükümet güçlerine katılması gerekenler, gruplar halinde değil, bireysel olarak katılırlar. Ve korkunç insan hakları ihlalleri yapmadıklarından emin olmak için herkesin iyi araştırılması gerekmektedir. İlke budur. Ama bunu uygulamaya koymak büyük bir zorluk olacak ve zaman alacaktır.”

Türkler bu grupları birleştirme çabası içinde mi?
“Türkler, birbirleriyle çatışma noktasına ulaşan tüm bu farklı gruplar arasında hakem olmak istemediklerinin farkındadır. Türkler, bu sorunun merkezinde olmak istemiyor. Bu gruplar arasında hakem olmak istemiyorlar. Durumu takip etmenin en iyi yolunu aradıklarını düşünüyorum. Sanıyorum ki Dibeybe de Serrac’ın karşılaştığı aynı zorluklarla karşı karşıya. Bu milisler çok güçlü ve geçiş dönemini yönetmenin bir yolunu bulmalıdır.”

Paralı askerler

Wagner paralı askerleri hususunda Ruslara neler söylediniz?
“Kasım ayında Moskova’ya gittim. Savunma Bakanlığı’ndan Bogdanov ve General Zorin ile görüştüm. Wagner’in Libya’da olduğunu inkâr etmediler. Rusların şunu söylediği bir zaman vardı: “Wagner? Bunlar normal insanlar. Özel vatandaşlarla hiçbir ilgimiz yok.” İlişkilerini reddederek bu polemiğin üstesinden geldiklerini düşünüyorum. Onlara ziyaret sırasında söylemek istediğim şey, Wagner’in varlığı ve getirdikleri gelişmiş silahların, ‘NATO’nun güney kanadında stratejik bir rekabet olasılığına yol açabileceğidir.’ ABD, bunu istemiyor. Rusya’nın da bunu istemediğini söylediler. Ama önemli olan Rusya’nın ne söylediği değil, Wagner hakkında ne yaptığıdır. Wagner güçleri Sirte ve Cufra’da biraz geri çekilse de, onlar hala Libya’da ve oradan ayrılmadılar, ayrılma niyetleri olduğuna dair de herhangi bir işaret yok. Bu mesele sadece ABD ve Rusya arasında bir çekişme konusu değil, sonuçta Rusya’nın Libya'daki konumunu zayıflatıyor. Rusya, Libya’da meşruiyet istiyor. Ticari sözleşmeler ve faaliyet istiyor. Bu, Trablus’a saldıran 2 bin savaşçınız varken gerçekleşemez, çünkü yarın da aynısını yapabilirler. Libya hükümetinin Moskova’da yaptığı görüşmeler, Rusları ‘Libya’da meşru bir varlığa sahip olma arzularının’ bu güçleri geri çekerek daha iyi hizmet sağlayabileceğine’ ikna etmeyi amaçladı. Onlara, buna cephedeki diğer yabancı güçlerin de geri çekilmesinin eşlik edeceğine dair güvence verdi.
Rusya’nın bu konuya stratejik açıdan baktığına inanıyorum. Güç gösterisi yapmak istemesi sonrasında şimdi de Ukrayna sınırlarından kuvvetlerini geri çekiyor. Onların, Libya’da bir yer edinmeyi, NATO’ya meydan okumanın bir yolu olarak gördüklerini düşünüyorum. İhtiyacımız olan şey, Libya’yı bu stratejik rekabetin dışında tutmak. Ve Ruslara, paralı askerlerin değil, Libya’daki varlıklarının normalleştirilmesinin çıkarlarına daha iyi hizmet ettiğini hatırlatmak. Onları yapmaya çağırdığımız şey bu.”

Rusların sadece ticari sözleşmeler değil de Libya’da bir üsse sahip olmak isteyeceklerini düşünüyor musunuz?
“Libya’daki varlıklarının askeri bir değeri olduğuna inandıklarını düşünüyorum. Bu askeri değer onların düşüncelerine göre nasıl görünüyor bilmiyorum. Ama Wagner grubunun yaptığı şey, Rusya’nın kafasında neler olup bittiğine dair bir fikir veriyor. Bu durum, gelişmiş askeri silahlar, hava savunma sistemleri ve birçok silahlı adam getirmeyi de içeriyor.

Türkler de aynı şeyi mi yapıyor? Ülkenin batısında askeri varlıkları, paralı askerleri ve üsleri var.
Libya’nın batısına yerleştiklerini kabul etmek gerekiyor. Ancak yapmalarından korkulan şeyi yapmadılar. Bir noktada F-16’ları getirecekleri endişesi vardı. Bildiğimiz kadarıyla bu henüz gerçekleşmedi. İki tarafın da birbirini takip ettiğini düşünüyorum. Aynı anda seferber olmuyorlar, ama ayrılmıyorlar da.
Türkiye’nin politikasında, Mısır ve diğer Arap ülkelerine açılarak ortaya koyduğu değişim hususunda ise Büyükelçiye, ‘Bu değişiklik, Libya’daki politikalarına da yansıdı mı ve paralı askerlerini geri çekmeye başladılar mı?’ diye soruldu.
“Suriyeli savaşçıların geri çekilmesinden başlayarak, bu konuda ciddi şekilde müzakere etmeye istekli olduklarını düşünüyorum. Sanıyorum ki Türkler, Libya hükümeti ile özel güvenlik düzenlemelerine sahip olma haklarının verilmesi gerektiğine inanıyor. Ayrıca Libya’nın ise Türkiye ve aynı zamanda birçok başka ülke ile normal bir güvenlik iş birliği istediği kanaatindeyim. Türkiye’nin Libya’nın tek ortağı olmak istediğine inananlar var. Ama Türklerin, ‘durumunun böyle olmadığından emin olabileceğimiz düzeyde’ ihtiyatlı olduğunu düşünüyorum. Benim izlenimim şu ki, Türk davranışı artık pragmatiktir ve siyasi müzakerelerin ilerlemesine katkıda bulunmaktadır.”

Hafter ve ABD yeşil ışığı
Mareşal Halife Hafter’in, özellikle Başkan Trump ile görüşmesi sonrasında Trablus’a saldırı için ABD’den ‘yeşil ışık’ aldığı söyleniyor. 
“Bu göreve, Ağustos 2019’da başladım. Telefon görüşmelerinde ne olduğunu bilmiyorum. Bildiğim şey, bu işe başladığım ilk günden beri görevim bu saldırıyı sona erdirmek oldu. Farklı yollarla Hafter’i saldırıyı durdurması için ikna etmeye çalıştık. Milisler meselesi, devlet gelirlerinin dağıtımı, silahlı ve radikal Müslüman Kardeşler grubu gibi Trablus’taki yetkililerin görüşmeye hazır olduğunu bildiğimiz önerilerde bulunduk. Ancak Hafter, tüm bu müzakere fırsatlarını görmezden geldi. Nihayetinde tabloyu değiştiren şey, Wagner ve Hafter’in saldırılarını durduran Türk müdahalesiydi. Bana göre Hafter’in bu saldırıyı başlatması için hiçbir gerekçe yoktu. Saldırının sona ermesine sevindik.

Başkan Trump yönetiminden bazı kişiler, Hafter ile görüşüp Müslüman Kardeşler’in terör grubu olarak sınıflandırılması için harekete geçtiğinde rahatsızlık duymadınız mı? Çünkü siz karşı saftasınız?
“ABD’yi, çelişkili sinyaller göndermekle suçlayan çok sayıda insan var. Şunu söylememiz zordu: “Hayır, tam tersine bu saldırıyı sona erdirmek ve müzakere edilmiş bir çözüm üretmek gibi net bir politikamız var.” Trablus’un birçok sorunu olduğunu unutmamalıyız. Milisler gerçek bir sorundu. Askeri harekatın da gerçekten haklı olduğuna inananlar vardı. Çünkü her ne sebeple olursa olsun, Washington’dan çelişkili mesajlara tanık olanlar olabilir. Ama son iki buçuk yıldır çabalarımızın, Hafter’in saldırılarına son vermeye odaklandığı açıktır.

Biden yönetiminin gelişiyle birlikte Libya ile ilgili yeni bir ABD politikası beklenmeli mi?
“Başkan Joe Biden yönetimindeki ABD, Libya’da olumlu bir sonuç için artık bir fırsat olduğuna güçlü bir şekilde inanıyor. 10 yıllık kaos artık sona erebilir ve demokratik bir süreç başlayabilir. Yönetimde, 10 yıl önce bu sürece dahil olmuş ve ilerlemenin kişisel sorumlulukları olduğunu düşünen insanlar var. Ortaklarla çalışarak, daha aktif olan bir ABD rolü göreceksiniz. Ancak şu anda Trablus’taki büyükelçiliğin yeniden açılması gibi bir plan mevcut değil.”
Richard Norland’a, Cumhurbaşkanı İdris Deby’nin öldürülmesine yol açan, Çad’ın kuzeyindeki Değişim ve Uyum Cephesi (FACT) saldırısı da soruldu. 
“Bu cepheye mensup savaşçıların, Hafter’in yanında savaşan Çadlı savaşçıların bir parçası olup olmadıklarından emin değilim. Ancak aldığım izlenimler bu yönde. LUO tarafından savaşa yardımcı olmaları için getirilen bir dizi Çadlı paralı asker vardı. Bunlardan bazılarının, kesinlikle Çad’daki saldırıyı başlatan grubun bir parçası olduğuna inanıyorum.”

Bazılarının Wagner’den eğitim aldığını düşünüyor musunuz?
“Evet. Ve bence Wagner grubundan da Çad’daki saldırıya dahil olanlar vardı. Bu konu henüz doğrulanmadı, ancak Wagner grubunun Çad’ın kuzeyindeki FACT grubuna mensup saldırganların konvoyuna eşlik ettiğini duydum.”

 


Ulusal güvenlik kavramının evrimi, bölgesel ve küresel bağlamının birbiri ile bağlantısı

Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)
Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)
TT

Ulusal güvenlik kavramının evrimi, bölgesel ve küresel bağlamının birbiri ile bağlantısı

Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)
Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz (AFP)

Nebil Fehmi

Ulusal güvenlik hiçbir zaman statik bir kavram olmamıştır. Toprakları korumaktan ve siyasi sistemin hayatta kalmasını sağlamaktan, ekonomik dayanıklılığı, teknolojiyi, bilgiyi, toplumu ve hatta tedarik zincirlerini yönetmeye kadar genişlemiştir. Mevcut çok kutuplu çağda, bölgesel ve küresel güvenlik derinden iç içe geçmiştir. Güç kullanımına artan bağımlılık, uluslararası düzeni daha parçalı, daha rekabetçi ve daha az yönetilebilir hale getirebilir.

Ulusal güvenlik fikri

Özünde ulusal güvenlik, bir devletin siyasi otoritesini, toprak bütünlüğünü ve hayatta kalması için gerekli koşulları koruma çabasını temsil eder. Geçmiş zamanlarda bu, öncelikle işgale karşı askeri savunma ve bazen de emperyal veya sömürgeci nüfuzu koruma anlamına geliyordu. Zamanla, devletler savaşın tek tehdit olmadığını fark ettikçe kavram genişledi. Ekonomik şoklar, iç istikrarsızlık, ideolojik rekabet, siber saldırılar ve enerji bağımlılığı da bir devletin hayatta kalmasını tehdit edebilirdi.

Bu daha geniş anlam önemli çünkü hükümetlerin güvenlik politikası olarak tanımladıkları şeyi değiştiriyor. Savunma Bakanlığının artık tüm yükü tek başına taşıması mümkün değil. Nitekim ulusal güvenlik bugün finans, ticaret, halk sağlığı, altyapı, veri yönetimi ve sanayi politikasıyla kesişiyor.

Kavramın evrimi

 Modern ulusal güvenlik kavramı birkaç aşamadan geçmiştir. Önemli bir dönüm noktası, egemenliğe ve toprak sınırlarına odaklanan Vestfalya devletler sistemiydi. Ardından, büyük güçler arasındaki rekabetin güvenliği kapsamlı bir ulusal proje haline getirdiği dünya savaşları dönemi geldi. Daha sonra, Soğuk Savaş, caydırıcılık, ittifak yönetimi, nükleer denge ve istihbarat rekabetine dayalı stratejik bir gerekçe olarak ulusal güvenliği pekiştirdi.

Pearl Harbor saldırısı, Amerika Birleşik Devletleri için önemli bir dönüm noktasıydı çünkü güvenliği sınırlı dış kaygıdan kalıcı bir ulusal seferberliğe dönüştürdü. İkinci Dünya Savaşı'nın akabinde, saldırı ve Soğuk Savaş'ın başlangıcı, barış zamanı hazırlığının stratejik düşüncenin kalıcı bir parçası haline gelmesine katkıda bulundu. Bir sonraki değişim, terörizmin, devlet dışı aktörlerin stratejik hasar verebileceğini gösterdiği 11 Eylül saldırılarından sonra geldi. Hükümetler, ulusal güvenlik kavramını iç güvenlik, terörle mücadele, finansman ve sınır kontrolünü içerecek şekilde genişletti.

O zamandan beri, küreselleşme ve teknoloji bu kavramı daha da ileriye taşıdı. Ekonomik karşılıklı bağımlılık yaptırımları, enerji piyasalarını ve yarı iletken ve kritik maden tedarik zincirlerini ekonomik araçlar kadar önemli hale getirdi. Siber saldırılar, dezenformasyon, uzay sistemleri ve yapay zeka, sivil ve askeri meseleler arasındaki çizgileri bulanıklaştırdı.

Dönüm noktaları ve etkenleri

Ulusal güvenlik kavramındaki her genişleme, önceki paradigmanın sınırlılığını ortaya koyan bir şokun ardından geldi. Dünya savaşları, endüstriyel gücün, lojistiğin ve kitlesel seferberliğin savunmanın ayrılmaz unsurları olduğunu gösterdi. Soğuk Savaş güvenliğin küresel, ideolojik ve nükleer hale geldiğini ortaya koydu. 11 Eylül olayları, asimetrik tehditlerin geleneksel sınırları aşabileceğini gösterdi. Finans krizi, siber çatışma ve büyük tedarik zinciri aksamaları ise ekonomik ve teknolojik kırılganlığın stratejik bir zayıflık haline gelebileceğini ortaya çıkardı.

Burada açık bir örüntü ortaya çıkıyor; devletler genellikle güvenlik tanımlarını ancak bir olay önceki tanımın çok dar olduğunu kanıtladıktan sonra genişletirler. Bu nedenle güvenlik doktrininin evrimi kademeli olmaktan ziyade tepkisel olma eğilimindedir ve yine bu kavramın, devleti korumaktan devletin bağlı olduğu sistemleri korumaya kadar genişlemeye devam etmesinin sebebidir.

Bölgesel ve küresel güvenlik

Çok kutuplu bir dünyada, bölgesel ve küresel güvenlik kolayca birbirinden ayrılamaz. Bölgesel savaşlar enerji fiyatlarını, ticaret yollarını, göçü, silahlanma yarışlarını ve ittifak davranışlarını, doğrudan savaş alanının çok ötesinde etkiler. Buna karşılık küresel rekabetler savaşan taraflara silah, diplomatik destek, fon ve rekabetçi anlatılar sağlayarak bölgesel çatışmaları körükler.

Ukrayna'daki savaş bu karşılıklı bağlantıyı net bir şekilde açıklıyor. Tek bir bölgesel çatışma, Avrupa’nın savunma politikalarını yeniden şekillendirdi, NATO'nun uyumunu güçlendirdi, enerji piyasalarını alt üst etti ve Avrupa'nın çok ötesine yayılan gıda ve gübre krizlerine yol açtı. Benzer şekilde, Kızıldeniz'deki istikrarsızlık, nakliye rotalarını, sigorta maliyetlerini ve küresel ticareti etkileyerek, bir su yolundaki krizin anında küresel ekonomik ve güvenlik sorununa dönüşebileceğini gösterdi. Son olarak Ortadoğu'da, İran krizi ve Hürmüz Boğazı ile bağlantılı olarak, tekrarlanan yüksek gerilim dalgaları, yerel şiddetin dış güçleri nasıl içine çekebileceğini, daha geniş çaplı çatışma olasılığını nasıl artırabileceğini ve büyük güçler arasında stratejik rekabete nasıl kapı açabileceğini gösterdi.

Bu nedenle, bölgesel güvenliğin aynı zamanda küresel güvenlik olduğu iddiası sadece bir slogan değildir. Herhangi bir bölgedeki silah kontrolü düzenlemeleri, güven artırıcı önlemler ve kriz yönetimi mekanizmaları daha geniş çaplı istikrara katkıda bulunurken, bunların çökmesi büyük güçler arasında gerilimin tırmanması riskini artırır. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre uygulamada, bölgesel ve küresel düzeyler birbirine bağlı hale gelmiştir; bir yerdeki baskının etkileri hızla diğer yerlere yayılmaktadır.

Güç kullanımı ve küresel düzen

Mevcut durum endişe verici çünkü giderek artan sayıda devlet, silahlanmayı sınırlama çerçevelerinin zayıfladığı bir dönemde güce, zorlamaya ve gri bölge araçlarına başvuruyor. Sonuç ise sadece daha fazla çatışma değil, aynı zamanda kırmızı çizgiler, gerilim eşikleri ve kriz yönetimi konusunda daha büyük belirsizliktir. Askeri güç kullanımı kolaylaşırken kontrol edilmesi zorlaştıkça, caydırıcılık daha az istikrarlı hale gelir ve yanlış hesap yapma olasılığı artar.

Gelecekteki küresel düzene gelince en olası sonuç, kurallara dayalı öngörülebilirlikten uzaklaşarak daha çok işlemsel ve çekişmeli bir sisteme doğru geçiş olacaktır. Büyük güçler doğrudan savaştan kaçınabilir, ancak bölgesel vekil güçler, siber operasyonlar, ekonomik zorlama ve seçici ittifaklar yoluyla rekabet edeceklerdir. Bu, güç açısından çok kutuplu ancak kurallar ve normlar açısından parçalanmış, daha zayıf küresel kurumlar ve daha fazla dağılmış güvenlik bloklarını içeren bir dünya doğurabilir.

Bizi ne bekliyor?

Gelecek dünya düzeni muhtemelen tek bir baskın güç tarafından değil, büyük güçler, orta güçler ve bölgesel aktörler arasındaki zorlu uzlaşmalarla şekillenecektir. Devletler, iç dirençlerini dış caydırıcılıkla birleştirmeye devam edeceklerdir; bu da ulusal güvenliğin giderek kapsamlı bir hükümet stratejisi olacağı anlamına geliyor. Buradaki tehlike, her meselenin bir güvenlik meselesi haline gelmesi, diplomasinin rolünün azalması ve siyasi uzlaşmaların daha da zorlaşmasıdır.

Ancak bu, geleceğin kaosa mahkum olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, istikrarın silah kontrolünün yeniden inşasını, krizler sırasında iletişim kanallarının canlandırılmasını ve bölgesel çatışmaların küresel tehditlerin tezahürleri olarak ele alınmasını gerektireceği anlamına geliyor. Küreselleşmenin yönlendirdiği çok kutuplu ve birbirine bağlı dünyada, güvenlik artık yerel ve güç artık ayrı değil; eski sınırlar onları birbirinden ayıramayacak kadar çok kırılgan hale geldi.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.


“Dera’nın çocukları” Atıf Necip davasında Şarkul Avsat'a konuştu

Beşşar Esed döneminde Dera'da Siyasi Güvenlik Şubesi Başkanı olan Atıf Necip'in ilk duruşması sırasında Suriye ayaklanmasının başlarında hayatını kaybeden çocukların fotoğraflarını kaldıran aktivistler (AP)
Beşşar Esed döneminde Dera'da Siyasi Güvenlik Şubesi Başkanı olan Atıf Necip'in ilk duruşması sırasında Suriye ayaklanmasının başlarında hayatını kaybeden çocukların fotoğraflarını kaldıran aktivistler (AP)
TT

“Dera’nın çocukları” Atıf Necip davasında Şarkul Avsat'a konuştu

Beşşar Esed döneminde Dera'da Siyasi Güvenlik Şubesi Başkanı olan Atıf Necip'in ilk duruşması sırasında Suriye ayaklanmasının başlarında hayatını kaybeden çocukların fotoğraflarını kaldıran aktivistler (AP)
Beşşar Esed döneminde Dera'da Siyasi Güvenlik Şubesi Başkanı olan Atıf Necip'in ilk duruşması sırasında Suriye ayaklanmasının başlarında hayatını kaybeden çocukların fotoğraflarını kaldıran aktivistler (AP)

Yirmi sekiz yaşındaki genç kadın, siyah peçesinin ardından ‘Sıra sana geldi doktor’ diye şarkı söylerken neredeyse dans edecekti. Bu sözler, eski Dera Siyasi Güvenlik Şubesi Başkanı Atıf Necip'in yargılandığı ilk duruşmanın yapıldığı mahkeme salonunun kapısı önünde toplanan kalabalığın arasında yükselen bir sevinç çığlığıydı.

2011 yılında Dera'daki protestolar patlak verdiğinde henüz 15 yaşında olan genç kadın, duygularını ifade etmekte güçlük çekti. Şarku’l Avsat’a konuşan genç kadın “Ben Şeyh Ahmed es-Sayasne ailesindenim. Tüm kuzenlerim ve tüm Dera halkı tutuklandı, takibe alındı, öldürüldü. Katilin yargılanması büyük bir sevinç kaynağı. Bugün zafer kazandık. Suriye'de insan haklarını çiğneyen herkesin hesap vermesini diliyorum” ifadelerini kullandı.

vfrbf
Şam'daki ceza mahkemesi salonu, Dera'daki Siyasi Güvenlik Şubesi'nin eski başkanı Atef Necib'in yargılanmasına ilişkin ilk duruşma sırasında, çevik kuvvet polisi tarafından halka kapatıldı (AP)

Nusur Caddesi üzerinde bulunan Adalet Sarayı’ndaki mahkeme salonunun kapısı önünde ve koridorlarında güvenlik güçleri yoğun güvenlik önlemleri alırken basın mensuplarının salon alanının büyük bölümünü kaplaması, sabahın erken saatlerinde Dera’dan gelen davacıların tepkisine yol açtı. Bu kişiler, isimleri çağrılana kadar salon dışında beklemek zorunda kaldı.

İçlerinden biri "Medya mensupları davacılar önce mi geliyor?" diye bağırdı. Ancak Adalet Sarayı’nın gürültüsü içinde ona kimse yanıt vermedi. Bölümler ve mahkemeler olağan işleyişini sürdürürken güvenlik güçleri, sanığın mağdurlarıyla adaletin gölgesinde bir araya geldiği bu tarihi anı izlemek isteyenlerin giriş-çıkışlarını düzenlemek amacıyla koridorlarda ve salon kapısı önünde yoğun biçimde konuşlandırıldı.

cdscv
Ala Eba Zeyd, 2011 yılında Dera’da ‘Özgürlüğün Çocukları’ adıyla bilinen davada tutuklu çocuklar arasındaydı (Şarku’l Avsat)

Dava için Dera'dan 50'den fazla kişi geldi. Aralarında 2011 yılının şubat ayında Atıf Necip tarafından tutuklanarak o dönemde ‘Özgürlüğün Çocukları’ adıyla bilinen davanın failleri haline getirilen 6 genç de bulunuyordu. Bu gençler, bir okulun duvarına ‘Sıra sana geldi doktor’ yazmakla suçlanıyordu.

O dönemde 20'den fazla çocuk duvar yazısı yazdıkları gerekçesiyle tutuklandı. Ala Eba Zeyd, Şarku’l Avsat'a ‘Her türlü yazı, hatta kişisel bir isim ya da masum bir çocukluk anısının bile’ bu kapsamda değerlendirildiğini söyledi. Eba Zeyd, kardeşi Abdurrahman ile birlikte şikâyetçi taraf sıfatıyla duruşmaya katılmak için gelmişti. Kardeşi, Ahmed ve İbrahim Reşidat, Samir es-Sayasne ve İyad Halil dahil olmak üzere 5 diğer kişiyle birlikte sanık Atıf Necip'e karşı ilkokul çağındayken yaşadıkları tutukluluk ve işkenceye ilişkin delillerle yüzleşecek.

sdvfd
Dera'dan Şeyh Ahmed es-Sayasne ailesine mensup genç bir kadın; kendisi ve küçük yaştaki akranları tutuklanma ve ölümle yüzleşmek zorunda kaldı (Şarku’l Avsat)

Ala, Necip'in çocukların tutuklanmasını ve işkenceye maruz kalmasını inkâr ettiğini belirtti. Oysa istisnasız Esed hapishanelerine giren herkesin türlü korkunç işkence biçimlerine maruz kaldığı biliniyor. Aralarında en büyüğü on dört yaşında olanların da bulunduğu bu çocukların bir kısmı sonradan şehit düştü, bir kısmı göç etti, bir kısmı ise kaldı ve tanıklık etmek için mahkemeye geldi.

Suriye makamlarından davacıların mahkeme salonuna erişimini kolaylaştırmaya daha fazla özen göstermelerini isteyen Ala, Necip'in ve çökmüş rejimin Suriyelilere karşı ihlaller işleyen tüm sembol isimlerinin adil bir cezaya çarptırılmasını ve ‘tutukluların, şehitlerin ve kayıpların ailelerinin yudumlamak zorunda kaldığı acıyı tatmalarını’ diledi.

dfsvdf
İyad Halil, 2011 yılında Dera'da Özgürlüğün Çocukları Davası’nda tutuklanan ilk kişiydi (Şarku’l Avsat)

Salona alınmak ve ifadesini vermek için çağrılmayı bekleyen İyad Halil şunları söyledi:

“Ben 8 Şubat 2011'de Suriye devriminin ilk tutuklusuyum; o zaman on dört yaşındaydım."

Halil, bacağındaki fiziksel engele işaret ederek “Bu işkence yüzünden oldu. Bize okulun duvarına yazı yazmak için dış güçler tarafından yönlendirildiğimi itiraf ettirmek amacıyla her türlü işkenceyi yaptılar. Ama ben o yazıyı gördüğümüz zulüm yüzünden yazdım” ifadelerini kullandı.

dsvfe
Suriye savaşının başlarında Dera'daki protestoculara yönelik şiddetli baskı kampanyasıyla suçlanan Tuğgeneral Atıf Necip'in duruşmalarını takip etmek için gelen izleyiciler (EPA)

Adalet Sarayı’na gelen avukatlardan biri, ceza mahkemesi salonu önündeki kalabalığa katılarak duruşmadan yapılan canlı yayını cep telefonu ekranından takip etti. Atıf Necip'in Adalet Sarayı’na gelişi sırasında ağladığı sahneyi şaşkınlıkla yorumlayan avukat, yanındaki meslektaşına dönerek "Saygıyla mahkemeye sevk edildiği için sevinçten ağlaması gerekir” dedi. Orada bulunanlardan biri, "İdamdan daha ağır bir ceza olsaydı onu talep ederdik” diye karşılık verdi.

sd
Eski Suriye rejimi yetkililerinden Tuğgeneral Atıf Necip dün, Şam'daki duruşma salonuna girerken (EPA)

Ömeriye Camii’ne 2011 yılında düzenlenen baskınla ilgili davadaki davacılardan biri olan Abdulhakim es-Serhan, tüm mahalle sakinlerinin zarar gördüğü bu olaydan hareketle Atıf Necip'in kaderine Ömeriye Camii'nin önündeki meydanda karar verilmesini istedi. Serhan, “Necip, Dera Siyasi Güvenlik Şubesi'nin başkanıydı, yani Dera’daki en önde gelen devlet adamıydı. O dönemde Dera'da işlenen tüm ihlaller onun emirleriyle gerçekleşti” ifadelerini kullandı.

Orada bulunanlardan biri ise Necip'in 2011 yılında Siyasi Güvenlik Şubesi'nin kapısı önünde 12 kişinin hayatını kaybettiği ve 32 kişinin yaralandığı bir katliamı gerçekleştirdiğini belirterek Necip'in ve Dera'daki tüm Güvenlik Şubesi yetkilileri ile şebbiha (Esed ailesine sadık olan devlet destekli paralı askerler) liderlerinin bunun hesabını vermesi gerektiğini söyledi.

fdvfd
İşgal altındaki Golan Tepeleri’nden Yasir Ata Abdulgani, Dera’da iki kardeşini kaybetti (Şarku’l Avsat)

2013 yılındaki Tünel Katliamı'nda yaralanan Basil Muric, kendisinin Esed rejiminin sembol isimlerine karşı açılan davada davacılardan biri olduğunu söyledi. Dera'dan 46'dan fazla kişiden oluşan bu ekip, duruşmayı izlemek için hep birlikte geldi. Basel, saldırı sonucu parmakları kesilmiş elini kaldırarak “Ailem, eşim ve iki çocuğum, Dera’daki Tünel Katliamı'nda aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 24'ten fazla sivilin yanı sıra hayatını kaybetti” dedi. Basel, bombalama, tahrip ve öldürme emirlerini verenlerin tamamının yargılanması gerektiğini de ısrarla vurguladı.

İşgal altındaki Golan Tepeleri’nin Kurdem eş-Şerbeti mahallesinde ikamet eden Yasir Ata Abdulgani ise Dayanışma Mahallesi Katliamı’nın baş sanığı Emced Yusuf'un tutuklanmasının ve düşen eski rejimin sembol isimlerinin yargılanma sürecinin başlamasının ‘şehitlerin, kayıpların ve yerinden edilen kişilerin aileleri için büyük bir sevinç kaynağı’ olduğunu söyledi. Abdulgani, Suriye'nin tahrip edilmesine neden olan herkesten hesap sorulması temennisinde bulundu.

2012 yılından bu yana iki kardeşinden haber alamayan ve onlar hakkında ölüm belgesi mi çıkarsın yoksa beklesin mi bilemediğini belirten Abdulgani, adalet sürecinin başlamasının ‘yaslı kalpleri yatıştırdığını’ vurgulayarak Suriye makamlarından kurban yakınlarına duyulan şefkatle geçiş dönemi adaleti sürecini hızlandırmalarını istedi.


Libya’da ‘geçiş dönemi adaletine’ ilişkin uzlaşmacı yasanın gözden geçirilmesi çağrıları

25 Nisan’da düzenlenen Ulusal Uzlaşı ve İnsan Hakları görüşmelerine katılan bir grup (UNSMIL)
25 Nisan’da düzenlenen Ulusal Uzlaşı ve İnsan Hakları görüşmelerine katılan bir grup (UNSMIL)
TT

Libya’da ‘geçiş dönemi adaletine’ ilişkin uzlaşmacı yasanın gözden geçirilmesi çağrıları

25 Nisan’da düzenlenen Ulusal Uzlaşı ve İnsan Hakları görüşmelerine katılan bir grup (UNSMIL)
25 Nisan’da düzenlenen Ulusal Uzlaşı ve İnsan Hakları görüşmelerine katılan bir grup (UNSMIL)

Libya’da Ulusal Uzlaşı ve İnsan Hakları süreci üyeleri, başkent Trablus’ta gerçekleştirdikleri üçüncü doğrudan görüşme turunu, mevcut geçiş dönemi adaleti yasa tasarısında ‘kapsamlı’ bir revizyon yapılması ve insan hakları ihlallerine karışan kişilerin siyasi sahneden uzak tutulması çağrısıyla tamamladı.

Birleşmiş Milletler Libya Destek Misyonu (UNSMIL) cumartesi akşamı yayımladığı açıklamada, geçen perşembe günü sona eren görüşmelerin, Birleşmiş Milletler (BM) himayesinde yürütülen ‘yapılandırılmış diyalog’ çerçevesinde gerçekleştiğini belirtti. Açıklamada, bu sürecin, ‘geçmişteki ihlaller için hesap verebilirliğin sağlanması ve barışçıl ulusal seçimlere ulaşmanın temel dayanağı olarak devlet kurumlarına güvenin güçlendirilmesi amacıyla bir yol haritası oluşturmayı’ hedeflediği ifade edildi.

Katılımcılar, nihai tavsiyelerinde 2025 yılı için önerilen geçiş dönemi adaleti yasa tasarısının, siyasi bölünmeler ve mağdurlara yönelik eşitsiz muamelenin beslediği ‘geçmişteki başarısızlıkların’ tekrarını önlemek amacıyla ‘kökten reformlara ihtiyaç duyduğunu’ vurguladı.

Hakikat ve adalet

UNSMIL Başkanı Hanna Tetteh, ülkede herhangi bir güvenilir dönüşümün ‘hakikat, adalet ve mağdurlar ile ailelerinin onuruna dayanması gerektiğini’ belirterek, ‘ulusal uzlaşının, Libya öncülüğünde ve sahipliğinde yürütülen, hak temelli bir yaklaşım olmadan sürdürülebilir olamayacağını’ ifade etti.

Toplantıdan çıkan başlıca tavsiyeler arasında, kurulması planlanan Hakikatleri Araştırma ve Uzlaşı Komisyonu’nun bağımsızlığının güvence altına alınması, zararların tazmini için şeffaf bir çerçevenin benimsenmesi ve yerinden edilenlerin dönüşüne öncelik verilmesi yer aldı. Ayrıca keyfi gözaltı uygulamalarına son verilmesi, sivil alan ile gazetecilerin korunması ve karar alma süreçlerinde kadınların ve kültürel bileşenlerin temsilinin güçlendirilmesi çağrısı yapıldı.

Öte yandan katılımcılar, yaklaşık 6 bin Libyalıyı kapsayan kamuoyu yoklamasının sonuçlarını da değerlendirdi. Sonuçlar, halk arasında memnuniyetsizlik ve güvenlik endişelerinin yaygın olduğunu ortaya koyarken, katılımcıların yüzde 82’sinin, ihlallere karışan ve bölünmeye yol açan kişilerin iktidar pozisyonlarından dışlanmasını desteklediğini gösterdi.

dedrvfre
Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe, 26 Nisan’da düzenlenen Libyalı Kadınlar Ulusal Günü etkinlikleri sırasında Libyalı kadınların arasında yer aldı. (Dibeybe’nin ofisi)

Anket ayrıca, katılımcıların yüzde 67’sinin hâlâ tutuklanma veya misilleme korkusu taşıdığını ortaya koydu. Bu durumun, uzun süredir istikrarsızlık yaşayan ülkede siyasi katılım ve ifade özgürlüğü önünde başlıca engellerden biri olduğu belirtildi.

Ayrıca Berlin Süreci kapsamında oluşturulan Uluslararası İnsancıl Hukuk Çalışma Grubu’na bağlı büyükelçi ve temsilciler, Ulusal Uzlaşı ve İnsan Hakları sürecinin kapanış oturumuna katılarak, cezasızlık döneminin sona erdirilmesinin tek güvencesinin Libya yargısının bağımsızlığı olduğunu vurguladı.

Libyalı Kadınlar Ulusal Günü

Öte yandan Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe dün başkent Trablus’ta bu yıl kamu sektöründe çalışan kadınlara ithaf edilen Libyalı Kadınlar Ulusal Günü etkinliklerine katıldı.

Dibeybe konuşmasında, ‘hükümetin kadınların güçlendirilmesine yönelik programlara desteğini sürdürdüğünü ve karar alma mekanizmalarına katılımlarını artırmayı hedeflediğini, bunun da devlet kurumlarında daha etkin bir temsil sağlayacağını’ vurguladı.

Çeşitli sektörlerde görev yapan kadınların rolüne de dikkat çeken Dibeybe, kadınların kurumların istikrarı ve işleyişinin devamlılığı açısından temel bir unsur olduğunu belirterek, ‘elde ettikleri başarıların sorumluluk üstlenme ve kalkınma sürecine katkı sağlama kapasitelerini yansıttığını’ ifade etti.

Tetteh ise bu vesileyle bazı Libyalı kadınlarla bir araya gelerek, “Zorluklara ve engellere rağmen Libya’daki kadınların barış ve refahın hâkim olduğu bir ülkenin inşasına katkı sunmaya devam ettiğini” söyledi. Tetteh, kadınların ‘Libya toplumunun birliğini ve istikrarını güçlendirmede ve daha adil bir yapı kurulmasında temel bir unsur’ olduğunu vurguladı.