ABD’nin Trablus Büyükelçisi Norland: ‘Hafter, Trablus saldırısında ısrar etti, benim görevim bunu durdurmaktı’

ABD’nin Trablus Büyükelçisi Richard Norland, Şarku’l Avsat’a Rusya’yı ‘paralı askerleri geri çekmeye’ ikna etme çabaları hakkında konuştu. Büyükelçi, LUO komutanına ‘yeşil ışık’ iddialarına da yanıt verdi.

Büyükelçisi Richard Norland
Büyükelçisi Richard Norland
TT

ABD’nin Trablus Büyükelçisi Norland: ‘Hafter, Trablus saldırısında ısrar etti, benim görevim bunu durdurmaktı’

Büyükelçisi Richard Norland
Büyükelçisi Richard Norland

ABD’nin Trablus Büyükelçisi Richard Norland, Abdulhamid Dibeybe liderliğindeki yeni Libya hükümetinin 24 Aralık’ta seçimleri gerçekleştirmek amacıyla sarf ettiği çabalara övgüde bulundu. Norland, Muammer Kaddafi yönetiminin devrilmesini takiben yaşanan 10 yıllık kaosu sona erdirmek için mevcut fırsattan bahsetti. Diğer yandan Dibeybe hükümeti ve Muhammed el-Menfi başkanlığındaki Başkanlık Konseyi tarafından temsil edilen yeni Libya makamlarının birçok zorlukla karşılaştığını söyleyen Büyükelçi, yeni geçici hükümetin karşı karşıya olduğu ana sorunlardan birinin ‘paralı askerler’ olduğuna dikkati çekti.
Richard Norland, Londra’daki ABD Büyükelçiliği binasında Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, Libya’daki ‘Wagner paralı askerleri’ ile ilgili olarak Ruslarla olan temaslarına değinirken, Rus yetkililerin ‘daha önce Rusya hükümeti ile hiçbir ilişkileri yokmuş gibi davrandıktan sonra’ artık bu askerlerin varlıklarını kabul ettiklerini açıkladı. Norland, Türkiye'nin de Libya’ya gönderdikleri Suriyeli savaşçıların geri çekilmesi için görüşmeye hazır olduklarını vurguladı.
ABD Büyükelçisi, bazı tarafların ‘eski ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Libya hususunda verdiğini'’ iddia ettiği ‘çelişkili sinyaller’ meselesinden de bahsetti. Bu bağlamda özellikle de Mareşal Halife Hafter’in Trablus’a yönelik saldırısına Beyaz Saray’dan yakılan yeşil ışık hakkındaki söylenenlere değinen Norland, 2019 yazında bu pozisyona geldiğindeki ana görevinin, Hafter’in Libya’nın başkentine yönelik saldırısını sona erdirmek olduğunu dile getirdi. Norland, röportajda Çadlı isyancılar tarafından Libya topraklarından başlatılan saldırıya ‘Wagner grubunun’ da dahil olduğu söylentilerine de dikkat çekti.
İşte Büyükelçi Norland’ın Şarku’l Avsat ile gerçekleştirdiği röportajın öne çıkan konularından bazıları;

Yeni Libya geçici otoritesi, ‘Mucize’
Büyükelçi Norland, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Libya’nın, ülkenin doğusu ve batısında iki savaş tarafı arasında ateşkesin kararlaştırıldığı geçen yılın sonundan bu yana neredeyse ‘mucize’ niteliğinde çok önemli gelişmelere tanık olduğunu söyledi. Sirte’den Cufra’ya kadar uzanan, Mısır’ın belirlediği ‘kırmızı çizgide’ çatışmaların donduğuna dikkati çeken Norland, “Olan şey, silahlı çatışmanın büyük ölçüde durması ve Libyalıların normal hayatlarını geri kazanmaya, elektrik gibi temel hizmetleri güvence altına almaya ve Kovid-19’a odaklanmaya başlamasıydı. Bu şeylerin uzun vadede gerçekleştirilebileceği siyasi süreç, daha önce çarkın üstüne koyulmuştu, ancak ateşkesten sonra çark, kendine özgü bir biçimde hareket etti. Libya Siyasi Diyalog Forumu gerçek bir başarıydı, ancak sağlam değildi. Bu süreç, Libyalıların kendi liderliği ve girişimleri arasında bir iç içelik yoluyla gerçekleşti, ancak Birleşmiş Milletler (BM) tarafından da kolaylaştırıldı. Gassan Selame ve Stephanie Williams, bu süreci çarka koydu ve şu an Jan Kubis devam ediyor. Bu sürecin başardığı şey adeta bir mucizedir ve bu başarıya katkıda bulunan önemli faktörlerden biri de şeffaflıktır. Bir noktada, Cenevre’deki (yeni Libya makamlarını seçmek için) oylama sürecini takip eden 1,7 milyon kadar insanın olduğunu duyduk. Bu, bir dinamik yarattı, çünkü Siyasi Diyalog Forumu’na katılanlar, insanların kendilerini seyrettiklerini, ayrıca sorumluluk ve liderlik göstermeleri ve Libyalılar için bir şeyler başarmaları gerektiğini biliyorlardı. Ve sanırım bu his, bugün hala var. Geçtiğimiz Mart ayında Tobruk’ta Libya hükümeti kurulduğunda, katılma fırsatım oldu ve bu oturum canlı yayınlandı. Şu an 24 Aralık’ta seçimlerin yapılmasına yönelik bir süreçle karşı karşıyayız. Bu süreç, Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) bu hafta başlarındaki kararında ifade ettiği üzere, uluslararası toplumun büyük bir kısmının desteğine sahip. Ayrıca Libya’daki tüm ana taraflarının da en azından sözel desteğine sahip. Şimdi zorluk, bu seçimleri başarmak ve ilerlemeye devam etmektir” değerlendirmesinde bulundu.

Seçimlerin gerçekten zamanında yapılacağını düşünüyor musunuz?
“Makul derecede iyimserim. Devam eden süreç, bugüne kadar pek çok kişiyi şaşırtan sonuçlara ulaştı. Birilerinin seçimlerin yapılmasını engellemeye çalışacağını düşünüyorum. Ancak bu sürecin elde edeceği başarıya şaşırmaya hazırım. Elbette başarısını garanti edemem, ama en önemli faktör Libyalıların bunun gerçekleşmesini istemesidir. Geçici bir hükümete sahip olmak yeterli değildir. Libya’nın egemenliğini ve toprak bütünlüğünü yeniden sağlayabilecek, yabancı güçlerden kurtulabilecek tam yetkilere sahip bir hükümete ihtiyaç var ve bunu başarmanın yolu da seçimlerden geçiyor. Parlamento ve cumhurbaşkanı aynı anda mı seçiliyor, yoksa önce parlamento sonra cumhurbaşkanı mı seçiliyor, ya da parlamento mu cumhurbaşkanını seçiyor? Bunlar hala çözülmesi gereken sorunlar. Ancak bir sonraki temel adım, 1 Temmuz’a kadar bu seçimlerin yapılacağı anayasal ve hukuki temeli oluşturmaktır. Seçim Komisyonu Başkanı İmad es-Sayeh, bu tarihin kendisi açısından önemli bir tarih (son tarih) olduğunu söyledi. Seçimleri yürütebilmesi için de bu meselelerin hallolması gerekiyor. Temsilciler Meclisi, seçimlerin yapılacağı anayasal temel ve yasal dayanak konusunda anlaşmalıdır. Meclis, yavaş bir şekilde ilerliyor. Temsilciler Meclisi ile bu iş gerçekleşmezse, o zaman hayatta kalan Libya Siyasi Diyalog Forumu mekanizmasına başvurmak mümkündür. Ayrıca Temsilciler Meclisi’nin yapması gerekeni yapamaması halinde de bu mekanizmaya başvurulabilecek.”

Oylamadan önce anayasa değişikliği konusunda halk referandumuna ihtiyaç var mı?
“Benim beklentim, bu uygulamalara (oylama için anayasal ve yasal dayanak) ilişkin bir referandum olmayacağı yönündedir. Bunun için zaman yok. İmad es-Sayeh, referandum yapıp ardından Aralık ayında seçim yapamayacaklarını söyledi. Olan şu ki, referandumun gerekliliğini savunanlar, seçimi istemeyenlerle aynı kişilerdir. Bu da seçimlerin yapılmaması için bir bahanedir. Uzmanlar ve aynı şekilde bu süreci destekleyen çoğu Libyalı, önceden hazırlanmış taslaklara dayanarak anayasal esas üzerine yeterli bir fikir birliği olduğunu söylüyor. Bu esas üzerine seçim yapmanın bir temeli var. İhtiyaç duyulan şey, seçimleri düzenleyecek bir siyasi iradedir.”

Geçici hükümetin, her zamanki gibi Libya’da kalıcı olacağından mı korkuluyor?
“Başbakan Dibeybe’nin ‘hedefin 24 Aralık’ta seçim yapmak olduğu’ ve ‘bu süreci desteklemek için Seçim Komisyonu’na fon sağladığı’ yönündeki sürekli ifadeleri beni memnun etti. Başkanlık Konseyi de aynı şeyi söyledi. Bu nedenle onların söylediklerine göre tavır almamız gerektiğine inanıyorum. Ayrıca Libyalıların da onlardan beklediklerinin bu olduğunu düşünüyorum.”

Silahlı kuvvetlerin birleştirilmesi
Libya silahlı kuvvetlerinin birleştirilme çabalarına ilişkin bir soruya ise Norland, şu şekilde yanıt verdi:
“Bu mesele üzerinde hala çalışılıyor. Ancak Libya’daki durum, geride yol boyunca anlatılmamış sürprizler bırakıyor. Son zamanlarda Çad’da yaşananlar da bunun bir örneği. Libya topraklarının içinde faaliyet gösteren unsurlar, bazıları Wagner grubundan ve Mareşal Halife Hafter önderliğindeki Libya Ulusal Ordusu’ndan (LUO) eğitim aldı. Bu da bize, hükümetten talep edilen şeyin, ülke sınırlarını tutabilecek birleşik bir askeri yapı oluşturmak olduğunu hatırlatıyor. Çad’da yaşananlar, ulusal bir ordu kurma ihtiyacına işaret ediyor, ama bu mesele daha müzakere sürecinde. Aslında 23 Nisan’da Başbakan Dibeybe ile görüştüm. Kendisi, şu an Hafter ile görüşeceği Bingazi’ye yönelik ilk ziyaretine hazırlanıyor. Peki Hafter bu konuda nasıl bir karar verecek? Bu (silahlı kuvvetlerin birleşmesi), müzakere edilecek, ancak durumun nasıl ilerleyeceğini tahmin edemiyorum. Ama buradaki mesele, LUO ile sınırlı değil, çünkü Trablus’ta da silahlı milisler de var. Ulusal polis ve ordu için bir yapı oluşturmaya acil ihtiyaç var. İnsanlar buna olan ihtiyacı takdir ediyor. Ama bu, tam yetkilere sahip bir hükümete ulaşmadan önce olabilir mi? Bunun cevabını bilmiyorum.”

Libya’nın batısındaki silahlı grupları hükümetin şemsiyesi altında birleştirmek için eski İçişleri Bakanı Fethi Başağa ile temas halindesiniz. Bu adımlar hangi noktaya ulaştı?
“Hala stratejik aşama olarak bilinen aşamadayız. Başağa ve Serrac döneminde uygulamaya koyulan bir strateji vardı. Dibeybe hükümetine iktidarın devredilmesiyle bu sürecin askıya alındığı açıktır. Strateji, hala hazırlanmakta. Ancak hükümete katılmaya çağrılabilecek farklı milislerin belirlenmesine dayanıyor. Yani gruplara dair soru işaretleri var ve bunların dahil edilip edilmeyeceği ve hangi grupların bu sürecin parçası olamayacağı hala belirsiz. Başağa’nın ‘kırmızı, turuncu ve sarı sistem’ dediği şey budur. Hükümet güçlerine katılması gerekenler, gruplar halinde değil, bireysel olarak katılırlar. Ve korkunç insan hakları ihlalleri yapmadıklarından emin olmak için herkesin iyi araştırılması gerekmektedir. İlke budur. Ama bunu uygulamaya koymak büyük bir zorluk olacak ve zaman alacaktır.”

Türkler bu grupları birleştirme çabası içinde mi?
“Türkler, birbirleriyle çatışma noktasına ulaşan tüm bu farklı gruplar arasında hakem olmak istemediklerinin farkındadır. Türkler, bu sorunun merkezinde olmak istemiyor. Bu gruplar arasında hakem olmak istemiyorlar. Durumu takip etmenin en iyi yolunu aradıklarını düşünüyorum. Sanıyorum ki Dibeybe de Serrac’ın karşılaştığı aynı zorluklarla karşı karşıya. Bu milisler çok güçlü ve geçiş dönemini yönetmenin bir yolunu bulmalıdır.”

Paralı askerler

Wagner paralı askerleri hususunda Ruslara neler söylediniz?
“Kasım ayında Moskova’ya gittim. Savunma Bakanlığı’ndan Bogdanov ve General Zorin ile görüştüm. Wagner’in Libya’da olduğunu inkâr etmediler. Rusların şunu söylediği bir zaman vardı: “Wagner? Bunlar normal insanlar. Özel vatandaşlarla hiçbir ilgimiz yok.” İlişkilerini reddederek bu polemiğin üstesinden geldiklerini düşünüyorum. Onlara ziyaret sırasında söylemek istediğim şey, Wagner’in varlığı ve getirdikleri gelişmiş silahların, ‘NATO’nun güney kanadında stratejik bir rekabet olasılığına yol açabileceğidir.’ ABD, bunu istemiyor. Rusya’nın da bunu istemediğini söylediler. Ama önemli olan Rusya’nın ne söylediği değil, Wagner hakkında ne yaptığıdır. Wagner güçleri Sirte ve Cufra’da biraz geri çekilse de, onlar hala Libya’da ve oradan ayrılmadılar, ayrılma niyetleri olduğuna dair de herhangi bir işaret yok. Bu mesele sadece ABD ve Rusya arasında bir çekişme konusu değil, sonuçta Rusya’nın Libya'daki konumunu zayıflatıyor. Rusya, Libya’da meşruiyet istiyor. Ticari sözleşmeler ve faaliyet istiyor. Bu, Trablus’a saldıran 2 bin savaşçınız varken gerçekleşemez, çünkü yarın da aynısını yapabilirler. Libya hükümetinin Moskova’da yaptığı görüşmeler, Rusları ‘Libya’da meşru bir varlığa sahip olma arzularının’ bu güçleri geri çekerek daha iyi hizmet sağlayabileceğine’ ikna etmeyi amaçladı. Onlara, buna cephedeki diğer yabancı güçlerin de geri çekilmesinin eşlik edeceğine dair güvence verdi.
Rusya’nın bu konuya stratejik açıdan baktığına inanıyorum. Güç gösterisi yapmak istemesi sonrasında şimdi de Ukrayna sınırlarından kuvvetlerini geri çekiyor. Onların, Libya’da bir yer edinmeyi, NATO’ya meydan okumanın bir yolu olarak gördüklerini düşünüyorum. İhtiyacımız olan şey, Libya’yı bu stratejik rekabetin dışında tutmak. Ve Ruslara, paralı askerlerin değil, Libya’daki varlıklarının normalleştirilmesinin çıkarlarına daha iyi hizmet ettiğini hatırlatmak. Onları yapmaya çağırdığımız şey bu.”

Rusların sadece ticari sözleşmeler değil de Libya’da bir üsse sahip olmak isteyeceklerini düşünüyor musunuz?
“Libya’daki varlıklarının askeri bir değeri olduğuna inandıklarını düşünüyorum. Bu askeri değer onların düşüncelerine göre nasıl görünüyor bilmiyorum. Ama Wagner grubunun yaptığı şey, Rusya’nın kafasında neler olup bittiğine dair bir fikir veriyor. Bu durum, gelişmiş askeri silahlar, hava savunma sistemleri ve birçok silahlı adam getirmeyi de içeriyor.

Türkler de aynı şeyi mi yapıyor? Ülkenin batısında askeri varlıkları, paralı askerleri ve üsleri var.
Libya’nın batısına yerleştiklerini kabul etmek gerekiyor. Ancak yapmalarından korkulan şeyi yapmadılar. Bir noktada F-16’ları getirecekleri endişesi vardı. Bildiğimiz kadarıyla bu henüz gerçekleşmedi. İki tarafın da birbirini takip ettiğini düşünüyorum. Aynı anda seferber olmuyorlar, ama ayrılmıyorlar da.
Türkiye’nin politikasında, Mısır ve diğer Arap ülkelerine açılarak ortaya koyduğu değişim hususunda ise Büyükelçiye, ‘Bu değişiklik, Libya’daki politikalarına da yansıdı mı ve paralı askerlerini geri çekmeye başladılar mı?’ diye soruldu.
“Suriyeli savaşçıların geri çekilmesinden başlayarak, bu konuda ciddi şekilde müzakere etmeye istekli olduklarını düşünüyorum. Sanıyorum ki Türkler, Libya hükümeti ile özel güvenlik düzenlemelerine sahip olma haklarının verilmesi gerektiğine inanıyor. Ayrıca Libya’nın ise Türkiye ve aynı zamanda birçok başka ülke ile normal bir güvenlik iş birliği istediği kanaatindeyim. Türkiye’nin Libya’nın tek ortağı olmak istediğine inananlar var. Ama Türklerin, ‘durumunun böyle olmadığından emin olabileceğimiz düzeyde’ ihtiyatlı olduğunu düşünüyorum. Benim izlenimim şu ki, Türk davranışı artık pragmatiktir ve siyasi müzakerelerin ilerlemesine katkıda bulunmaktadır.”

Hafter ve ABD yeşil ışığı
Mareşal Halife Hafter’in, özellikle Başkan Trump ile görüşmesi sonrasında Trablus’a saldırı için ABD’den ‘yeşil ışık’ aldığı söyleniyor. 
“Bu göreve, Ağustos 2019’da başladım. Telefon görüşmelerinde ne olduğunu bilmiyorum. Bildiğim şey, bu işe başladığım ilk günden beri görevim bu saldırıyı sona erdirmek oldu. Farklı yollarla Hafter’i saldırıyı durdurması için ikna etmeye çalıştık. Milisler meselesi, devlet gelirlerinin dağıtımı, silahlı ve radikal Müslüman Kardeşler grubu gibi Trablus’taki yetkililerin görüşmeye hazır olduğunu bildiğimiz önerilerde bulunduk. Ancak Hafter, tüm bu müzakere fırsatlarını görmezden geldi. Nihayetinde tabloyu değiştiren şey, Wagner ve Hafter’in saldırılarını durduran Türk müdahalesiydi. Bana göre Hafter’in bu saldırıyı başlatması için hiçbir gerekçe yoktu. Saldırının sona ermesine sevindik.

Başkan Trump yönetiminden bazı kişiler, Hafter ile görüşüp Müslüman Kardeşler’in terör grubu olarak sınıflandırılması için harekete geçtiğinde rahatsızlık duymadınız mı? Çünkü siz karşı saftasınız?
“ABD’yi, çelişkili sinyaller göndermekle suçlayan çok sayıda insan var. Şunu söylememiz zordu: “Hayır, tam tersine bu saldırıyı sona erdirmek ve müzakere edilmiş bir çözüm üretmek gibi net bir politikamız var.” Trablus’un birçok sorunu olduğunu unutmamalıyız. Milisler gerçek bir sorundu. Askeri harekatın da gerçekten haklı olduğuna inananlar vardı. Çünkü her ne sebeple olursa olsun, Washington’dan çelişkili mesajlara tanık olanlar olabilir. Ama son iki buçuk yıldır çabalarımızın, Hafter’in saldırılarına son vermeye odaklandığı açıktır.

Biden yönetiminin gelişiyle birlikte Libya ile ilgili yeni bir ABD politikası beklenmeli mi?
“Başkan Joe Biden yönetimindeki ABD, Libya’da olumlu bir sonuç için artık bir fırsat olduğuna güçlü bir şekilde inanıyor. 10 yıllık kaos artık sona erebilir ve demokratik bir süreç başlayabilir. Yönetimde, 10 yıl önce bu sürece dahil olmuş ve ilerlemenin kişisel sorumlulukları olduğunu düşünen insanlar var. Ortaklarla çalışarak, daha aktif olan bir ABD rolü göreceksiniz. Ancak şu anda Trablus’taki büyükelçiliğin yeniden açılması gibi bir plan mevcut değil.”
Richard Norland’a, Cumhurbaşkanı İdris Deby’nin öldürülmesine yol açan, Çad’ın kuzeyindeki Değişim ve Uyum Cephesi (FACT) saldırısı da soruldu. 
“Bu cepheye mensup savaşçıların, Hafter’in yanında savaşan Çadlı savaşçıların bir parçası olup olmadıklarından emin değilim. Ancak aldığım izlenimler bu yönde. LUO tarafından savaşa yardımcı olmaları için getirilen bir dizi Çadlı paralı asker vardı. Bunlardan bazılarının, kesinlikle Çad’daki saldırıyı başlatan grubun bir parçası olduğuna inanıyorum.”

Bazılarının Wagner’den eğitim aldığını düşünüyor musunuz?
“Evet. Ve bence Wagner grubundan da Çad’daki saldırıya dahil olanlar vardı. Bu konu henüz doğrulanmadı, ancak Wagner grubunun Çad’ın kuzeyindeki FACT grubuna mensup saldırganların konvoyuna eşlik ettiğini duydum.”

 


Lübnan İsrail'in model bölgeler konusundaki tutumunu bekliyor

Dün Güney Lübnan'ın Nebatiye şehrinde İsrail’in daha önce düzenlediği hava saldırılarında hasar gören binaların enkazının ortasından scooterıyla geçen bir adam (AP)
Dün Güney Lübnan'ın Nebatiye şehrinde İsrail’in daha önce düzenlediği hava saldırılarında hasar gören binaların enkazının ortasından scooterıyla geçen bir adam (AP)
TT

Lübnan İsrail'in model bölgeler konusundaki tutumunu bekliyor

Dün Güney Lübnan'ın Nebatiye şehrinde İsrail’in daha önce düzenlediği hava saldırılarında hasar gören binaların enkazının ortasından scooterıyla geçen bir adam (AP)
Dün Güney Lübnan'ın Nebatiye şehrinde İsrail’in daha önce düzenlediği hava saldırılarında hasar gören binaların enkazının ortasından scooterıyla geçen bir adam (AP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, Washington'da sürdürülen Lübnan-ABD-İsrail müzakerelerinin ülkesinin güneyinde istikrarı yeniden tesis etmek ve devlet otoritesini uluslararası alanda tanınan sınırlara kadar yaymak için gerekli güvenlik düzenlemelerini ele aldığını açıkladı. Avn, güvenlik düzenlemeleri çerçevesinde gündeme gelen ‘model bölgeler’ konusundaki araştırmaların İsrail tarafının onayı beklentisiyle sürdüğünü de belirtti.

Dünkü müzakere oturumunda Lübnanlı müzakereciler, ABD’nin baskısıyla, İsrailli meslektaşlarından Hizbullah'ın askeri varlığından arındırılmış ‘model bölgeler’ oluşturulmasının ilk uygulama adımı olarak Litani Nehri'nin kuzeyindeki işgal altındaki topraklardan ilk İsrail kuvvetleri çekilmesini gerçekleştirme onayını kopardı.

Bu tur, son derece gergin bir atmosferde yürütüldü. İsrail'de Trump yönetiminin İran rejimiyle vardığı mutabakat muhtırasına karşı öfke patlaması yaşanırken İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hükümeti Hizbullah ile süren savaşa son verme ve İsrail ordusunun Lübnan'ın işgal altındaki topraklarından çekilmesi için yoğun çabalar gösterme konusunda baskıyla karşılaştı.


Irak, İHA kullanımını “terörle mücadele yasası” kapsamına aldı

İHA saldırısı olduğundan şüphelenilen bir saldırının ardından Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) başkenti Erbil yakınlarındaki bir petrol deposundan yükselen dumanları izleyen Iraklılar, 1 Nisan 2026 (AFP)
İHA saldırısı olduğundan şüphelenilen bir saldırının ardından Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) başkenti Erbil yakınlarındaki bir petrol deposundan yükselen dumanları izleyen Iraklılar, 1 Nisan 2026 (AFP)
TT

Irak, İHA kullanımını “terörle mücadele yasası” kapsamına aldı

İHA saldırısı olduğundan şüphelenilen bir saldırının ardından Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) başkenti Erbil yakınlarındaki bir petrol deposundan yükselen dumanları izleyen Iraklılar, 1 Nisan 2026 (AFP)
İHA saldırısı olduğundan şüphelenilen bir saldırının ardından Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) başkenti Erbil yakınlarındaki bir petrol deposundan yükselen dumanları izleyen Iraklılar, 1 Nisan 2026 (AFP)

Irak Yüksek Yargı Konseyi, yetkili mahkemelere insansız hava aracı kullanıcıları hakkında ‘terörle mücadele yasası’ hükümlerini uygulamaları yönünde talimat verdiğini açıkladı.

Konsey tarafından dün yapılan açıklamada ‘yetkili mahkemelere, yasaya aykırı amaçlarla kullanılan insansız hava araçlarını üreten, kullanan veya bulunduran herkese 2005 tarihli ve 13 sayılı Terörle Mücadele Kanunu hükümlerini uygulamaları yönünde talimat verildiği’ belirtildi.

Söz konusu yasa, Irak'ta ‘ulusal birliği ve toplum güvenliğini tehdit eden terör suçlarında ve eylemlerinde failleri yargılamak’ için başvurulan temel mevzuat olup fiili uygulayıcılar, kışkırtıcılar, planlayıcılar ve finansörler hakkında idam cezasına kadar hükmedilmesine olanak tanıyor.

Bir güvenlik yetkilisi, Yüksek Yargı Konseyi'nin bu talimatının özellikle silahlı grupların faaliyetlerini kısıtlamayı hedeflediğini vurguladı.

Başta Hizbullah Tugayları ve Nüceba olmak üzere çeşitli gruplar silahların devlet tekeline alınması planını reddediyor. İran ise yakın zamanda kendi tutumunun "anlaşılmasını" talep ettiğini duyurdu.


İsrail'in Mescid-i Aksa’nın idaresi üzerindeki kontrolünü güçlendirme girişimleri endişeleri artırıyor

Doğu Kudüs'te Mescid-i Aksa kubbesi ile Kubbetu's-Sahra'nın bir bölümünden görünüm (AFP)
Doğu Kudüs'te Mescid-i Aksa kubbesi ile Kubbetu's-Sahra'nın bir bölümünden görünüm (AFP)
TT

İsrail'in Mescid-i Aksa’nın idaresi üzerindeki kontrolünü güçlendirme girişimleri endişeleri artırıyor

Doğu Kudüs'te Mescid-i Aksa kubbesi ile Kubbetu's-Sahra'nın bir bölümünden görünüm (AFP)
Doğu Kudüs'te Mescid-i Aksa kubbesi ile Kubbetu's-Sahra'nın bir bölümünden görünüm (AFP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Kudüs'teki Mescid-i Aksa ile ilgili herhangi bir karar alınmadığını ve oradaki ‘statükoyu’ değiştirme niyeti bulunmadığını defalarca kez öne sürmesine karşın Mescid-i Aksa çevresinde yaşanan her gelişme bunun tam tersini ortaya koyuyor.

İsrail, fiili durum itibarıyla Mescid-i Aksa’nın güvenliğini kontrol ediyor. Oysa onlarca yıldır uluslararası ve ikili anlaşmalar çerçevesinde gözetim hakkına sahip olan Ürdün Haşimi Krallığı'na bağlı İslam Vakıfları İdaresi Mescid-i Aksa’nın yönetiminden sorumlu.

Bununla birlikte İsrail, bu idareyi sessiz sedasız hedef alarak sahadaki fiili gerçeklikleri değiştirmeye çalışıyor.

Filistin yönetimine bağlı Kudüs Valiliği Vali Vekili Maruf er-Rifai, salı günü ‘İsrail'in İslam Vakıfları İdaresi’ni ve çalışanlarını sürekli olarak hedef aldığını, bu durumun idarenin mescitteki rolünü ve yönetim işlevini yerine getirme kapasitesini tehdit ettiğini’ söyledi.

sdc
İran, İsrail ve ABD arasında ateşkes anlaşması imzalanmasının ardından Kudüs’ün Eski Şehri’ndeki El-Aksa Camii avlusunda bir işçi, alanı temizliyor (AP)

Rifai açıklamasında işgal makamlarının Mescid-i Aksa içindeki görevli ve personel sayısını sistematik biçimde azaltma politikası izlediğini teyit etti. Buna göre her vardiyada 50 kişi olması gereken görevli sayısı 20'ye düşürüldü. Bu durum yıllardır Mescid-i Aksa’nın güvenlik sisteminin karşılaştığı en ağır krizlerden biri.

Rifai, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu tarihi, keskin ve emsalsiz gerileme, 37'den fazla görevli ve personelin mescitten uzaklaştırılması ve Batı Şeria'dan gelen 30 idari personelin erişim izninin iptal edilmesi dahil bir dizi keyfi uygulamanın ürünüdür. Bu durum, idari, teknik ve hizmet boyutlarıyla Vakıflar İdaresi’nin farklı birimlerinde açık bir felce uğrattı.”

Rifai, söz konusu uygulamaların İslam Vakıfları İdaresi’nin rolünü zayıflatmayı ve mescidin yönetim kapasitesini engellemeyi hedefleyen daha kapsamlı bir İsrail politikasından bağımsız değerlendirilemeyeceğini vurguladı.

Açıklamaya göre İsrail, Vakıflar Dairesi'nin bakım ve restorasyon çalışmaları yapmasını engellemeye devam ediyor. Mescid-i Aksa avlusunda zorunlu olan basit işleri bile sekteye uğratıyor. Öte yandan polis, İmam Gazali Kubbesi, Daru'l-Hadis eş-Şerif, Süleyman Kubbesi ve Musa Kubbesi gibi yapılar için güvenlik bahanesiyle Mescid-i Aksa'daki tesis ve tarihi alanlara el koyma politikasını artırarak sürdürüyor.

Rifai, “Tüm bunlar Mescid-i Aksa içinde yeni fiili gerçeklikler dayatmaya yönelik tehlikeli bir eğilimi yansıtıyor” diye vurguladı.

Tüm bunlar, işgal polisi ile aşırı sağcı ‘Tapınak’ grupları arasında emsalsiz bir koordinasyon düzeyini yansıtan başka adımlarla eş zamanlı gerçekleşti. İşgal polisi 3 Haziran'da ‘Tapınak Dağı Birimi’ olarak adlandırdığı yapıya yeni gönüllüler kazandırmayı hedefleyen bir kampanya başlattı. Söz konusu birim, yerleşimcilere eşlik ederek mescide baskınlarını güvence altına almak ve onları korumakla görevlendiriliyor.

Rifai, bu yönelimin işgalci İsrail’in Mescid-i Aksa içinde aşırılıkçı grupların nüfuzunu genişletmeye çalıştığını açıkça ortaya koyduğunu vurguladı. Bu girişim, İslam Vakıfları İdaresi’nin rolünü kısıtlama ve çalışmalarını engelleme girişimleriyle eş zamanlı yürütülüyor. Böylece Mescid-i Aksa ve ona bağlı alanların İsrail’in kontrolüne geçirilmesi projesine zemin hazırlanıyor.

Mescid-i Aksa üzerindeki egemenlik savaşı

Mescid-i Aksa üzerindeki egemenlik mücadelesinin geçmişi çok eskilere uzanıyor. Bu mücadele İsrail'in kurulması kararından önce başladı. Siyasi, güvenlik ve çok cepheli hassasiyetler olmasaydı İsrail bu meseleyi çok daha erken çözüme kavuşturmuş olabilirdi.

Ürdün Dışişleri Bakanlığı'na göre hikâye 1924 yılında Şerif Hüseyin bin Ali döneminde başladı. Mescid-i Aksa'nın tüm hakları o dönemde kendisine bırakıldı. Bu gelenek, 1954 yılında Mescid-i Aksa ve Kubbetu's-Sahra'nın imarı için bir komisyon kuran merhum Kral Hüseyin bin Talal döneminde de sürdü. Ürdün'e bağlı İslam Vakıfları İdaresi, bu kutsal mekanlar üzerinde gözetim yetkisini elinde bulunduran son dini idari otorite olması nedeniyle bu uygulama İsrail'in Kudüs'ü işgalinin ardından da devam etti. Ürdün'ün 1988'de Batı Şeria ile yasal ve idari bağını kopardığını ilan ettiğinde, kentin bir boşluğa düşmesine ya da işgalin buraya sızmasına zemin hazırlamamak amacıyla Kudüs şehri bu kararın kapsamı dışında tutuldu.

Ürdün, 1994'te İsrail ile imzaladığı ‘Vadi Arabe Barış Anlaşması’ uyarınca Kudüs'teki dini işlere ilişkin gözetim hakkını korudu.

2013 yılının mart ayına gelindiğinde Ürdün Kralı Abdullah ile Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, Filistin’deki Kudüs ve kutsal mekânlar üzerinde Ürdün Haşimi Krallığı'nın ‘vesayet ve savunma hakkını’ teyit eden bir anlaşma imzaladı.

xsdfv
Kudüs’teki Mescid-i Aksa avlusunda, Kubbetu’s-Sahra yakınlarında sabah namazını kılan cemaat (AFP)

Filistin Yönetimi Ürdün'ün kutsal mekânlar üzerindeki gözetim rolünü kabul ediyor, ancak bu durum İsraillilerin hiç hoşuna gitmiyor.

İsrail, yıllar içinde Mescid-i Aksa üzerindeki kontrolünü sıkılaştırdı, İslam Vakıfları İdaresi’nin rolüne karşı girişimlerde bulundu, her olayı mekân üzerindeki tam hâkimiyetini sergileme fırsatına dönüştürdü. Savaşlar ve dini bayramlar sırasında Müslümanların Mescid-i Aksa’ya erişimini engelledi. Erişimi kısıtladı ve belirli yaş ve kategorilerin yalnızca belli zamanlarda girebileceğini belirledi.

İsrail hükümetleri Mescid-i Aksa’ya baskınları destekledi. Bakanlar bu baskınlara öncülük etti. Hem İsrailli hem Filistinli taraflar, 1969 yılında Mescid-i Aksa içinde yer alan Kıble Mescidi’nin yakılması olayından başlayarak 2000 yılındaki Mescid-i Aksa İntifadası'na, ‘Aksa Hareketi’ ve ‘Kapılar Savaşı’ gibi küçük çaplı çatışma ve intifadalara, 2021'de Gazze'de Hamas ile yaşanan toğyekun savaşa ve son olarak Hamas'ın büyük ölçüde Mescid-i Aksa ile ilgili gerekçelerle başlattığı ‘Aksa Tufanı’ adını verdiği 7 Ekim’de başlayan savaşa kadar uzanan süreçte kutsal mekândan kaynaklanan pek çok çatışmayı birlikte deneyimledi.

cfvrbg
Aşırı sağcı İsrailli Bakan Itamar Ben-Gvir, geçtiğimiz perşembe günü Kudüs’ün Eski Şehir bölgesinde bulunan Mescid-i Aksa avlusunda İsrail bayrağıyla poz verirken (Reuters)

Filistinliler, Ürdünlüler ve tüm Müslümanlar Mescid-i Aksa'yı İslam dininin üçüncü en kutsal mekânı olarak benimseyip tüm Müslümanlara ait olduğunda ısrar ederken fanatik Yahudi gruplar bir gün orada ‘Tapınak’ inşa edeceklerini söylüyor.

İsrail’in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı İtamar Ben Gvir, son iki yılda Mescid-i Aksa’ya düzenlenen çok sayıdaki baskına öncülük etti. Orada Yahudi inancına göre ibadet etti ve ‘Tapınağın yıkılışı’ olarak adlandırdıkları yıldönümünde başkalarını da burada ibadet etmeye teşvik ederek Mescid-i Aksa’da ‘hâkimiyet ve egemenlik’ kuracağı vaadinde bulundu.

İsrail Başbakanı Netanyahu, Mescid-i Aksa’nın statükosunun değişmeyeceğini söylese de İsrail'de pek çok kesim Ben Gvir ve Yahudi yerleşimcilerin bu statükoyu fiilen ihlal edip değiştirdiğini öne sürdü.

Filistin meselesine ilişkin sürdürülen çok sayıda müzakere sürecinde Mescid-i Aksa üzerindeki İslami egemenliğe son verilmesini, İslam Vakıfları İdaresi’nin feshedilmesini ve Mescid-i Aksa’nın denetimini İslam Vakıfları İdaresi’nin yerine işgal devletinin de dahil olduğu uluslararası bir kurula devredilmesini öngören ve ABD tarafından hazırlandığı belirtilen bir plana dair haberler sızdı. Ancak ABD, böyle bir plandan haberdar olmadığını savunurken İsrail, herhangi bir yorum yapmadı.