Kudüs’te devam eden gerilimin arkasında ne yatıyor?

Gerilimin arkasında yatan neden, Filistin Yönetimi’ne karşı bir halk hareketinin başlaması ve yeni bir intifadanın başlangıcı olabilir. Bu olasılık dışlanamaz.

Kudüs'te Filistinli protestocular ile İsrail güvenlik güçleri arasında yaşanan çatışmalardan bir kare (AFP)
Kudüs'te Filistinli protestocular ile İsrail güvenlik güçleri arasında yaşanan çatışmalardan bir kare (AFP)
TT

Kudüs’te devam eden gerilimin arkasında ne yatıyor?

Kudüs'te Filistinli protestocular ile İsrail güvenlik güçleri arasında yaşanan çatışmalardan bir kare (AFP)
Kudüs'te Filistinli protestocular ile İsrail güvenlik güçleri arasında yaşanan çatışmalardan bir kare (AFP)

Tarık Fehmi
Kudüs’te İsrail’in temas bölgelerinde, şehrin yakınlarında ve çevresinde eşi-benzeri görülmemiş önlemler alınması ve bazı Kudüslülerin Mescid-i Aksa’ya girmesinin engellenmesi sonrasında geçtiğimiz Cuma gününden bu yana devam eden bir huzursuzluk hakim. Kudüs’te belirli dönemlerde bu tür önlemleri artıran İsrail, son dönemde Ramazan ayı münasebetiyle, bir yanda Filistin topraklarında, diğer yanda Kudüs’te ve çevresinde bir takım gelişmeler yaşanabileceği beklentisiyle bazı önlemleri artırdı.
Söz konusu gerginlik, Gazze Şeridi'nden İsrail’e yeniden roket fırlatılmaya başlanması ve Kudüs'ün yaklaşan genel seçimlere dahil edilmesi gerektiğinin açıklanmasının yanı sıra İsrail ile Suriye ve İran’ın Suriye’deki vekilleri arasında yaşanan çatışmaya dair diğer veriler, ilgili taraflara ilişkin birçok ayrıntıya işaret ediyor.

İç içe geçmiş detaylar
Kudüs'teki gerginlik, Filistin Yönetimi’nin, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ın ve yasama seçimlerinin düzenlenmesi ve hazırlanmasında yer almış olan Filistinli grupların liderlerinin önümüzdeki Mayıs ayında yapılması planlanan genel seçimlere, Filistin’in Kudüs’ün Eski Şehir bölgesi üzerindeki egemenliğini savunmak için Doğu Kudüs’ün de dahil edilmesi gerektiğine ilişkin açıklamasından önce patlak verdi. Abbas, daha önce yapılan resmi açıklamalar olmasına rağmen, İsrail'e Kudüs’ün de seçimlere dahil edilmesini kabul etmesi ve sorunu çözmesi için baskı yapmak amacıyla, Dışişleri Bakanı Riyad el-Maliki'yi yoğun temaslarda bulunduğu Avrupa ülkelerine gönderdi. Bu adımın amacı, Kudüs olmadan hiçbir genel veya başkanlık seçiminin yapılmayacağını vurgulamaktı. Bu da Kudüs'ün önceliğe sahip olduğunun bir işareti olarak görüldü.
Seçimlerin Kudüslülerin katılımıyla yapılmasının gerektiğine değinilerek ilan edilen de budur. Avrupalılar, Filistin’in tüm bölgelerinin meşruiyetini bir kez yinelemek amacıyla bu konuda elektronik veya uzaktan oylamaya dayanan alternatif planlar ve seçimlerin yapılmasına ilişkin başka fikirler öne sürdüler. Filistin Yönetimi, gerek basın yoluyla gerekse siyaset sahnesinde bu meseleye ilişkin verdiği mesaj açıktı.

Açıklanmayan diğer nedenler
Gerçekler ise tam aksini yani seçimlerin ertelenmesi için baskı yapan başka nedenler olduğunu, ertelemenin bizzat Filistin Yönetimi içinden teklif edildiğini ve -tüm söylentilere rağmen- Fetih Hareketi’nin (El Fetih) hareket içindeki meselelerden ve anlaşmazlıklardan ötürü seçimlerin ertelenmesi için bir adım arayışında olduğunu gösteriyor. El Fetih’in önde gelen isimleri arasındaki anlaşmazlıkların artması ve Abbas’ın istenen istikrarı sağlayamaması seçimlerde oy kaybına yol açabileceği endişesiyle çözüm olarak seçimlerin ertelemesi fikri ortaya çıktı.

Kışkırtıcı hareketler
Fetih Hareketi, Hamas Hareketi içinde, özellikle rahat bir şekilde atlatılan iç seçimlerden sonra hareketin önde gelen isimlerinin ve yurtdışındaki Halid Meşal ve Musa Ebu Merzuk’un üst düzey pozisyonlara yeniden konumlandırılmasıyla bir uyum yakalandığının farkına vardı. Aynı şekilde Yahya Sinvar Hamas’ın Gazze sorumlusu olmaya devam ederken İsmail Heniyye’nin Hamas’ın Siyasi Büro Başkan ve Salih el-Aruri'nin de yardımcısı olarak görevlerinde kalmaları da Hamas iç seçimlerinin sakin bir şekilde gerçekleşmesini sağladı.
Böylece Fetih Hareketi kendisini gerçek bir ikilemle karşı karşıya buldu. Kapalı kapılar ardında ve basından uzakta gerçekleşen ABD-Filistin temasları, ABD yönetimini, bir sonraki duyuruya kadar, Filistin Yönetimi'ne seçimleri ertelemesi için yeşil ışık yakmış olabilir. Filistin Yönetimi ile ABD arasındaki ilişkilerde, eski Başkan Donald Trump yönetimi dönemi süresince bir duraksamanın yaşanmasının ardından ABD kısa bir süre önce Filistin Yönetimi’ne yeniden yardım sağlamaya başladığından erteleme kararına hazırlık yapılmış ve bu karar tüm olup bitenlere kapıyı aralamış olabilir.
Olayların arka planında, Ultra-Ortodoks Yahudilerin ‘Araplara ölüm’ sloganları atarak düzenledikleri yürüyüş düzenlemelerinin olduğunu görüyoruz. İsrail hükümetinin daha önce bu grupların faaliyetlerini tamamen yasaklamış ve hareketlerine kısıtlamalar getirmiş olmasına rağmen, çoğu Kudüs sokaklarında yukarıdaki sloganları atarak yürüyüş yaptılar. İsrail hükümeti her ne kadar bahsi geçen tedbirleri almış olsa da son zamanlarda, bazı Yahudi yerleşimcilerin özellikle Müslümanlara ait dini günlerde, Teravih namazları veya Cuma namazları sırasında yürüyüşler düzenlemelerine ve provokatif hareketlerde bulunmalarına izin verdi.
Bu provokatif adımlar, bu vesilelerle gerçekleşen dini faaliyetlerden sonra atılıyor gibi görünürken İsrail iç güvenlik birimi Şin Bet'in Ramazan ayından önce uyardığı senaryolardan çekindiği için iki taraf arasındaki kavgalar ve çatışmalar gerçek bir gerilim olmadan dramatik bir şekilde artıyor. Mahmud Abbas’ın Kudüs’te de yapılması istenen milletvekili seçimlerini erteleme kararına Kudüslülerin tepki vermesi ve bunun da doğrudan karşılık verilmesini gerektirmesi bekleniyor. İsrail’in istihbarat birimleri Filistin Yönetimi'nin ‘bu dalgayı atlatabileceğine’ inanıyor.
Kudüs’teki Yahudi, Müslüman ve Hıristiyan kutsal mekânlarının güvenliği Ürdün’ün himayesindedir. Ancak İsrail, Ürdün Veliaht Prensi Prens Hüseyin bin Abdullah'ın Kudüs’ü ziyaret etmesine karşı çıktığı için Ürdün ile İsrail hükümeti arasındaki ilişkilerde gerginlik hala devam etmektedir. Amman ile Tel Aviv arasında ABD'nin arabuluculuğuyla dikkat çekici bir yakınlaşma olmasına ve İsrail'in Ürdün'ün talebine karşılık su vermeyi kabul ettiğini duyurmasına rağmen iki ülke arasında halen gergin bir hava hakim.

Karşılıklı hamleler
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre, Gazze Şeridi'ndeki Filistinli güçler, seçimler konusunda Kudüslüleri destekliyorlar. Ebu Ali Mustafa Tugayları ile başlayan, ardından diğer Filistinli gruplarla devam eden İsrail’e roket fırlatma politikası sürdürüyor. İslami Cihad hareketi de buna dahil oldu. Hamas ise ateşkesin ve istikrarın bozulması korkusuyla sadece olayları izlemekle yetiniyor. Bunun yanı sıra Birleşmiş Milletler (BM) Ortadoğu Barış Süreci Özel Koordinatörü Tor Wennesland, tüm tarafları sakin olmaya ve Kudüslüleri kışkırtmaktan vazgeçmeye çağırdı. En büyük sorun, İslami Cihad Hareketi gibi seçimlerde veya dışında olup bitenlerin hepsini reddeden, seçim sürecine katılmayan ve bu politikayı kendi çıkarı için sürdüren güçlerin varlığıdır. Filistinli ayrılıkçı grupların Hamas üzerinde herhangi bir vesayeti yok. Ancak eğer Kudüs’te gerginlik daha fazla artarsa halihazırda sorunlu olan güvenlik ve siyasi durum çerçevesinde olayları kontrol edemeyeceklerdir. Seçimlerin iptal edilmesi durumunda da gerginlik tüm Filistin topraklarına yayılabilir ve bir halk hareketi başlatıp kapsamlı yeni bir intifadanın fitilini ateşleyebilir. Hem İsrail hem de Filistin yönetimlerinin korktuğu da tam olarak budur. İki taraf arasında ortak güvenlik koordinasyonu olmasına rağmen, çatışmaların patlak vermesi durumda koordinasyonun devam edeceğini garanti eden hiçbir bağlayıcı bulunmuyor. Ancak koordinasyonun öyle ya da böyle devam etmesi bekleniyor.

İsrail’in tutumu
İsrail'de hükümetin kurulamamasından kaynaklanan istikrarsız durum sürerken ve Binyamin Netanyahu’nun hükümeti kurma görevinin sona ermesine bir hafta kalırken Netanyahu’nun seçimlerin elektronik ortamda gerçekleşmesi ve seçim yasasında değişiklik yapılması teklifinin siyasi güçler tarafından reddedildi. Söz konusu güçler, Netanyahu’nun gerçekte kendisi için bir can kurtaran simidi arayışından başka bir çaba içerisinde olmadığını vurguladılar. Eğer Netanyahu hükümeti kurma konusunda başarısız olursa görev  Yair Lapid’e verilecek. Bu durumda ise İsrail'in beşinci kez seçimlere gitmesi veya sadece 100 günlüğüne bir hükümet kurmasıyla sonuçlanabilecek yeni partizan tartışmalar başlayacaktır. Bu da, mevcut hükümet ve Netanyahu'nun son yıllarda Gazze ile yaşanan savaşlardan önce olduğu gibi ayrılıkçı gruplarla mücadele konusundaki yeterliliğini teyit etmek amacıyla hesaplanarak ve ihtiyatlı bir şekilde askeri tırmanışa ve mümkün olan en uzun sürede bir ateşkesin sağlanmasına yönelebilecekleri anlamına geliyor. Sonuç olarak, Kudüs'teki yerleşimcilerin kışkırtıcı hamleleri ve devam eden çatışmalar, dolaylı olarak hükümeti desteklemek içindir. Hatta Şin Bet yöneticilerinin bazı yerleşimcilerin olup bitenler karşısında silahlanmaya yöneldiğine dair açıklamalarından yararlanıyorlar.
Gerçekler, İsrail hükümetinin, tam bir çatışmaya girmeme çabasına rağmen, kararlarının çatışmalarla bağlantılı olduğuna işaret ediyor. Gazze’den fırlatılan füzelere ve farklı gruplar tarafından fırlatılmalarına rağmen, Gazze’de yeni ortaya çıkan bazı grupların eylemleri, Hamas'ın, İslami Cihad Hareketi’nin, Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi’nin (FDHKC), Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin (FHKC) ve Kudüs ayaklanmasına destek veren tüm Filistin güçlerinin özel hesaplamaları çerçevesinde, sanki endişelenmesi gereken bazı kişilere verilen mesajlar gibi görünüyor. Ne var ki grup liderlerinin esasen çatışmaların sınırları ve açık senaryolarıyla bağlantılı olarak Kudüslülere verilen destek açıklamaları devam etti.

Savunma sistemleri
İsrail yenileri de dahil olmak üzere şuan sahip olduğu tüm savunma sistemlerine rağmen temas hatlarındaki gelişmelerle başa çıkmakta zorlanıyor. Geçtiğimiz günlerde Suriye'deki İran üssünden fırlatılan füzeler Dimona nükleer reaktörü yakınına düştü. İsrail’in füze savunma sistemi Demir Kubbe bu füzeleri engellemekte başarısız oldu. İsrail, bu benzeri görülmemiş olayla ilgili gizli bir soruşturma başlattı. Ancak gelecekteki herhangi bir çatışmada hedef alınabilecek başka yerler olduğu mesajı da alınmış oldu. İsrail de zaten bundan korkuyordu. Üzerinde yeterince test yapılmamasına rağmen, sanki önleyici bir caydırıcılık dayatmak istiyormuş gibi, tamamen güçlendirilmiş bir savunma sistemini aktifleştirmek üzere olduğunu duyurdu.
Bu durum, İsrail'in birkaç bölgede bulunan nükleer tesislerini hedef alan bir füze saldırısına maruz kalabileceği anlamına gelebilir. Ancak bu ihtimalin stratejik derinliği bulunmuyor. Tabiri caizse, tesisler, özel hava koruma sistemlerine sahip olsa da ve katı güvenlik prosedürleri uygulansa da, belli bir yerde konuşludurlar. Bunun yanı sıra temas hatlarıyla birlikte Kızıldeniz'deki Elat Limanı, insansız hava araçları (İHA) veya füzelerle hedef alınmaya karşı savunmasız durumdadır. Aşdod ve Hayfa gibi stratejik limanların yanı sıra daha önce Gazze savaşları sırasında Hamas’ın füzeleri tarafından hedef alınan Ben Gurion Havalimanı'nın yerine geçmeye başlayan Ramon Havalimanı da aynı durumla karşı karşıyadır. Ramon Havalimanı’nın stratejik hedefler listesine alınması riski, özellikle kamu hizmeti için tasarlandığından ve İsrail'in yurtdışındaki yüzü olarak kabul edildiğinden başka önlemler alınmasını gerektirecektir. Ayrıca Tel Aviv ve çevresindeki beşten fazla büyük sanayi şehrine hizmet veren deniz suyunu tuzdan arındırma tesisleri de stratejik hedefler arasındadır. Büyük yerleşim bölgeleri ve ticari alanları kapsayan elektrik şebekesi de önemli noktalardandır. Elektrik şebekesi, İsrail'in bölgedeki herhangi bir noktadan füze saldırısına uğraması durumunda en hayati ve önemli hedeflerden biri olabilir. Son olarak, İsrail’in özellikle finans ve bankacılık faaliyetlerini dijital olarak felç etmeyi amaçlayan bir düşman tarafından siber saldırıya maruz kalması, toplu kayıplara neden olabilir.

“Kızıl Gökyüzü”
İsrail son dönemde İHA’ların düşürülmesi ve hareketsiz hale getirilmesini amaçlayan ‘Kızıl Gökyüzü’ adlı yeni bir hava savunma sistemini duyurdu. Bu sistem aynı zamanda taktik hava savunma sürecine katkı sağlıyor. Küçük İHA’ları tespit edip takip etmeyi ve ‘Arrow-4’ adlı yeni nesil balistik füze kalkanı geliştirmeyi başaran bu sistemin etkinliğine ilişkin testler, ABD ile iş birliği içinde gerçekleştirildi. Bu, İran odaklı tasarlanmış yeni bir savunma sistemidir. Bölgedeki çeşitli tehditlerle başa çıkması amaçlanan Arrow-4 sistemi, önümüzdeki yıllarda Arrow-2 savunma sisteminin yerini alacak. Bu yeni sistem, İsrail’in mevcut hava savunma sistemleri arasında bir ‘tamamlayıcı’ olarak görülüyor. Fırlatılan füzeleri engellemek için lazer tabanlı bir sistem geliştirilmeye çalışılsa da maliyet sorunları ve teknolojik sınırlamalar nedeniyle daha uygun bir seçenek bulamadı. İsrail Savunma Bakanlığı tarafından önerilen lazer sisteminin, Demir Kubbe füze savunma sisteminin yerine geçmesi değil, onu tamamlaması hedefleniyor.

Tüm tarafların dahil olduğu bir çatışma korkusu
Eğer füzeler fırlatılmaya devam ederse, İsrail'in yanıt vermekten başka seçeneği kalmayacaktır. Ancak asıl sorun, Hamas'ın değil bazı grupların isteyebileceği kapsamlı bir çatışmaya girme korkusudur. Bunu, Suriye içinde ve dışında olacaklar için bir yatırım olarak gören İran’a yarayabilir. İslami Cihad Hareketi’nin ve eğer Filistin seçimlerini erteleme kararı verilirse Hamas’ın bu konuda doğrudan bir rolü olacaktır. Sonuç olarak İsrail, ülkenin derinliklerinde yakında kendisine operasyonlar için yer açabilecek yeni bir cephe bulabilir ve bu cephede, özellikle de çıkışıyla, şu anda gerçekten tolere edemeyeceği İran ile sınırları dışında bir çatışmaya girebilir. Fakat bu kez stratejik tesislerini ve noktalarını hedef alınması meselesi kendi sınırları içerisinde ve belki de oldukça maliyetli olacaktır. İsrail hükümeti bu durumla başa çıkamayacaktır. Fakat Netanyahu, İsrail kamuoyunun mevcut durumla başa çıkamaması nedeniyle kendisine yönelik suçlamalarda bulunmaları karşısında iktidardaki pozisyonunu ileri sürmek ve gerilimi tırmanmak için acele edebilir. Oysa İsrail'i hesaplanamaz ve öngörülemez çatışmalara sürüklemek yerine, iktidarı daha iyi birilerine bırakması gerekir.

Kazananlar ve kaybedenler
Kudüs'te olanlar, tarafların hesaplarını ve önceliklerini yeniden düzenlemeleri için bir fırsat olabilir ve kazananların başında Filistin Yönetimi’nin yanı sıra İslami Cihad Hareketi ve bazı kontrolsüz gruplar da dahil olmak üzere bazı Filistinli gruplar gelebilir. İsrail tarafında ise ilk ve en önemli kazanan, Kudüs'te bulunan ve bazılarının yasaklı olmalarına rağmen misyonlarını sürdüren Yahudi hareketleridir. Bu Yahudi hareketler ayrıca kışkırtıcı söylemlerini sosyal medya üzerinden yaymaya devam ediyorlar. Ürdün’de kazananlar listesine girebilir. Çünkü Kudüs'teki durumun kötüleşmesi Ürdün'ün kutsal yerler üzerindeki kontrolünü güçlendirecektir. Bu da Tel Aviv ile Amman arasındaki anlaşmazlıkların çözümüne katkıda bulunabilir. İran ise İsrail'le çatışma noktasında yeni bir cephe açtıktan sonra manevra yapabileceği Hamas ve İslami Cihad hareketleriyle ilişkilerinden ötürü Kudüs’te yaşananların en büyük galibi olmaya devam ediyor.
Öte yandan kaybeden ilk taraf ise milletvekili, başkanlık ve Ulusal Konsey seçimlerinin yapılmasını isteyen Filistin halkıdır. Filistin halkı nezdinde seçimler, yolsuzluk, yönetimdeki başarısızlık, otoritenin tekelleşmesi ve Filistin kurumlarındaki çıkmaza çözüm bulacak gerçek bir siyasi yaklaşım sunacaktı. Ancak şuan yaşananlar sadece Kudüs’te değil, tüm Filistin topraklarında daha fazla çatışmanın patlak vermesine neden olabilir. İsrail tarafında Şin Bet’in korktuğu da budur. Şin Bet bunu önlemek için Filistin Yönetimi ile koordinasyon içinde çalışıyor. Ancak sunulan tüm seçeneklerde, tüm senaryolar ve Kudüs'te, Gazze Şeridi'nde ve Batı Şeria'daki Filistin şehirlerinde çeşitli seviyelerdeki tüm olasılıklar masada olmaya devam edecek. İran, Ürdün, Mısır, yeni BM Özel Temsilcisi, ABD yönetimi ve Avrupa Birliği (AB) de dahil olmak üzere birçok taraf meseleye dahil olacak. Tüm bu tarafların olup bitenlerden ayrı ayrı çıkarları ve hedefleri var.  Bu çıkarlar ve hedefler ise oldukça karmaşık bir sistem içinde hem Filistinlilerin, hem İsrail'in hem de diğerlerinin güvenliğini etkiliyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan  çevrilmiştir.

 


Refah Sınır Kapısı’nın yeniden kapanması Gazze’deki hastaları yeniden ölümle karşı karşıya bıraktı

Han Yunus’taki Kızılay Hastanesi avlusunda tedavi için Gazze’den çıkmayı bekleyen Filistinli hastalar tekerlekli sandalyelerde oturuyor. (AFP)
Han Yunus’taki Kızılay Hastanesi avlusunda tedavi için Gazze’den çıkmayı bekleyen Filistinli hastalar tekerlekli sandalyelerde oturuyor. (AFP)
TT

Refah Sınır Kapısı’nın yeniden kapanması Gazze’deki hastaları yeniden ölümle karşı karşıya bıraktı

Han Yunus’taki Kızılay Hastanesi avlusunda tedavi için Gazze’den çıkmayı bekleyen Filistinli hastalar tekerlekli sandalyelerde oturuyor. (AFP)
Han Yunus’taki Kızılay Hastanesi avlusunda tedavi için Gazze’den çıkmayı bekleyen Filistinli hastalar tekerlekli sandalyelerde oturuyor. (AFP)

Gazze Şeridi’ndeki hastalar ve yaralılar, İsrail makamlarının Refah Kara Sınır Kapısı’nı yeniden kapatmasının ardından son derece ağır ve zor koşullarla karşı karşıya kaldı. Ateşkes anlaşması kapsamında kısa süreliğine kısmen açılan kapı, daha önce uzun süre kapalı tutulmuş ve on binlerce kişinin tedavi için Gazze’den çıkmasına engel olmuştu.

Refah Sınır Kapısı’nın geçen yıl şubat ayı başında yeniden açılması, hastalar ve yaralılar için tedavi amacıyla Gazze’den çıkma konusunda umut yaratmıştı. Ancak İsrail’in çıkış yapmasına izin verdiği kişi sayısına sınırlama getirmesi durumu daha da karmaşık hale getirdi. Geçtiğimiz ayın 28’inde İran’a yönelik savaşın başlamasıyla kapının yeniden kapatılması ise bu umutları tamamen kararttı.

fvvfe
Yeniden kapatılmadan önce Mısır tarafındaki Refah Sınır Kapısı önünde bekleyen Mısır ambulansları. (Reuters)

Nadir görülen “Sanfilippo sendromu” hastalığından muzdarip 12 yaşındaki Esma eş-Şaviş, annesinin Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamaya göre yıllardır ölüm riskiyle karşı karşıya bulunuyor ve son dönemde sağlık durumu kritik biçimde kötüleşmiş durumda.

Anne, kızının 2023 yılında – savaşın başlamasından kısa süre önce – yurt dışında tedavi için tıbbi sevk aldığını, ancak savaşın patlak vermesi nedeniyle Gazze’den çıkamadığını söyledi. O günden bu yana küçük kızın sağlık durumunun her geçen gün daha da kötüleştiğini belirtti.

dfvf
Yaralı bir kız çocuğu, yeniden kapatılmadan önce Refah Sınır Kapısı üzerinden taşınıyor. (Mısır Kızılayı)

Annesi, kızının artık su içme yetisini kaybettiğini, beyin küçülmesi, karaciğer ve dalak büyümesi yaşadığını ve sürekli nöbet geçirdiğini belirtti. Çocuğun hayatta kalabilmesi için hastanelerde her gün tedaviye ihtiyaç duyduğunu ifade eden anne, durumunun hızla kötüleştiğini vurguladı.

Anne sözlerini şöyle sürdürdü:

“Refah Kapısı açıldığında yeniden seyahat edebileceğimiz ve tedaviye ulaşabileceğimiz konusunda biraz umutlanmıştık. Ancak bizim gibi bekleyen çok sayıda hasta ve yaralı olduğu için çıkışımız gecikti. Sonra işgal güçleri kapıyı yeniden kapattı ve bizi tekrar kaderimizle baş başa bıraktı. Çocuğumu bu halde gördükçe içim parçalanıyor. Son nefeslerini alıyor gibi… Her an ölebilir.”

20 bin hasta

Gazze Sağlık Bakanlığı’na göre Gazze’de 20 binden fazla hasta ve yaralı, acil olarak yurt dışında tedaviye ihtiyaç duyuyor. Sınır kapısının yeniden düzenli biçimde açılmasını bekleyen bu kişiler arasında hayatını kaybedenlerin sayısının arttığı bildiriliyor.

sfrgty
Böbrek yetmezliği yaşayan bir Filistinli kadın, Gazze’nin merkezindeki bir hastanede diyaliz tedavisi görüyor. (Reuters)

Bakanlık, Gazze’deki hastanelerin bu hastaların hayatını kurtarabilecek tıbbi imkânlara sahip olmadığını ve İsrail ablukasının yarattığı ağır koşullar nedeniyle bazı ilaçların tamamen tükendiğini, bazılarının ise tükenmek üzere olduğunu belirtiyor.

Hükümet Medya Ofisi’nin verilerine göre Refah Sınır Kapısı’nın kısmen açık kaldığı süre boyunca toplam 1148 kişi giriş-çıkış yapabildi. Oysa ateşkes anlaşmasına göre 3 bin 400 kişinin seyahat etmesi planlanıyordu. Bu da anlaşmanın yaklaşık yüzde 33’ünün uygulanabildiğini gösteriyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan Hamas’a bağlı hükümet kaynakları ise Refah Kapısı’nın yeniden açılmasına ilişkin herhangi bir vaat bulunmadığını, hatta kısmi bir açılış ihtimalinin bile gündemde olmadığını söyledi.

Hamas Sözcüsü Hazım Kasım, Refah Kapısı’nın “asılsız güvenlik gerekçeleri ve yalanlar” öne sürülerek kapalı tutulmasının ateşkes anlaşmasının açık ve ciddi bir ihlali olduğunu belirtti. Kasım, bunun özellikle Mısır başta olmak üzere arabuluculara verilen taahhütlerden geri adım anlamına geldiğini ve Gazze’ye uygulanan kuşatmanın daha da sıkılaştırılması çerçevesinde gerçekleştiğini ifade etti. Bu durumun on binlerce yaralının seyahat ederek tedavi görmesini engellediğini söyledi.

Sahada gerilim sürüyor

Sahadaki gelişmelerde ise İsrail saldırıları devam ederek fazla Filistinlinin ölümüne neden oluyor. İsrail ordusu salı günü yaptığı açıklamada 6 Filistinlinin öldürüldüğünü duyurdu. Bunlardan üçünün Gazze’nin kuzeyinde “sarı hattı” geçtikleri iddiasıyla vurulduğu, diğer üçünün ise Refah’taki tünellerde bulunan Hamas mensupları olduğu ileri sürüldü.

Ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana Filistinli ölü sayısı 656’nın üzerine çıktı. Bunların en az 20’si, İran’la savaşın başlamasından sonra hayatını kaybetti. 7 Ekim 2023’ten bu yana toplam can kaybı ise 72 bin 134’e ulaştı.

tyn
Filistinliler, Gazze kentine düzenlenen İsrail hava saldırısının ardından hayatını kaybeden bir kişinin cenazesini taşıyor. (AFP)

İsrail güçleri, Gazze’de “sarı hattın” her iki tarafında da hava ve topçu saldırıları ile ateş açma eylemlerini sürdürdü. Aynı zamanda ikinci gün üst üste, Han Yunus’un doğusunda özellikle Salahaddin Caddesi’ne yaklaşık 20 metre mesafedeki bölgelerde kalan evlerin buldozerlerle yıkıldığı görüldü.

Bir savaş uçağı, İsrail’in tahliye emri verdiği ve sakinleri tarafından boşaltılan Kuzey Han Yunus’taki bir evi bombaladı. Ayrıca Gazze kentinin güneybatısında, yerinden edilmiş sivillerin çadırlarının yakınındaki boş bir arazide bulunan cep telefonu şarj noktası ve internet hizmeti veren bir alan da hedef alındı.


Suriye İçişleri Bakanlığı, Seraya el-Cevad milislerinin itiraflarının bir kısmını yayınladı

24 Şubat’ta Ceble kırsalında düzenlenen nitelikli bir operasyonda Seraya el-Cevad milislerinin lideri etkisiz hale getirildi. (SANA)
24 Şubat’ta Ceble kırsalında düzenlenen nitelikli bir operasyonda Seraya el-Cevad milislerinin lideri etkisiz hale getirildi. (SANA)
TT

Suriye İçişleri Bakanlığı, Seraya el-Cevad milislerinin itiraflarının bir kısmını yayınladı

24 Şubat’ta Ceble kırsalında düzenlenen nitelikli bir operasyonda Seraya el-Cevad milislerinin lideri etkisiz hale getirildi. (SANA)
24 Şubat’ta Ceble kırsalında düzenlenen nitelikli bir operasyonda Seraya el-Cevad milislerinin lideri etkisiz hale getirildi. (SANA)

Suriye İçişleri Bakanlığı, yaklaşık iki hafta önce Bakanlık tarafından Seraya el-Cevad olarak bilinen örgütün en önemli merkezlerinden birinin hedef alındığının duyurulmasının ardından, dün operasyona ilişkin görüntülü bir rapor yayımladı. Raporda, örgütün sahil bölgesinde ikmal hatları kurduğu, bir operasyon odası oluşturduğu ve devrik rejime bağlı eski milis liderlerinden mali destek aldığı yönündeki itiraflara yer verildi. Bu destekle Suriye İç Güvenlik Güçleri’ne yönelik saldırıların planlandığı belirtildi.

Görüntülü raporda, Lazkiye vilayetine bağlı Ceble kırsalındaki Beyt Aluni ve Besniya bölgelerinde 23 Şubat’ta İç Güvenlik Güçleri tarafından gerçekleştirilen eş zamanlı operasyonlardan görüntüler yer aldı.

Bakanlığa göre operasyon, birkaç gün süren hassas bir istihbarat takibinin ardından Seraya el-Cevad milis grubunun en önemli merkezlerinden birini hedef aldı. Operasyonda sahil bölgesindeki grubun lideri olduğu belirtilen Beşşar Abdullah Ebu Rukiyye ile birlikte iki üst düzey üye öldürüldü, 6 kişi ise gözaltına alındı. Milis gruba ait silah ve patlayıcı deposunun tamamen imha edildiği operasyonda, özel görev kuvvetlerinden bir güvenlik görevlisi hayatını kaybederken bir başka görevli hafif yaralandı.

Bakanlığın yayımladığı görüntülü raporda yer alan itiraflara göre gözaltına alınan kişiler, Mart 2025’te Suriye sahil bölgesinde düzenlenen saldırılara katıldıklarını kabul etti. Şüphelilerden biri, genel güvenlik devriyesine saldırdığını ve çıkan çatışmada bir güvenlik görevlisini öldürdüğünü itiraf etti.

İfadelerde ayrıca, bir operasyon odası kurulduğu belirtildi. İtiraflara göre Seraya el-Cevad milisleri, iş insanı kardeşler Eymen Cabir ve Muhammed Cabir’den mali destek aldı; lojistik ikmalin ise Lübnan üzerinden sağlandığı ifade edildi.

dsvfe
Seraya el-Cevad’ın finansörü iş adamı Muhammed Cabir’in sağ kolu Albay Muhammed Nedim eş-Şab (Suriye İçişleri Bakanlığı)

Suriye’de devrik rejime yakın isimlerden biri olarak bilinen Muhammed Cabir’in daha önce bir televizyon röportajında, 6 Mart 2025’te Suriye sahil bölgesinde düzenlenen saldırıyı yönettiğini kabul ettiği belirtildi. Öte yandan El Cezire televizyonunda yayımlanan ‘el-Müteharri’ programının elde ettiği belge ve ses kayıtlarının, devrik rejimin önde gelen bazı isimlerinin yeni silahlı gruplar kurarak Suriye İç Güvenlik Güçleri ve orduya yönelik saldırılar planladığını ortaya koyduğu aktarıldı. Suriye İçişleri Bakanlığı’nın ise söz konusu grupların üyelerini takip ettiği ve faaliyetlerini engellemeye çalıştığı ifade edildi.

sdfrg
Dördüncü Tümen Komutanı Gıyas Süleyman Dalla (Sosyal medya)

Seraya el-Cevad adlı silahlı grubun, Lazkiye, Ceble ve Tartus’u kapsayan Suriye sahil bölgesinde faaliyet gösterdiği belirtiliyor. Örgüt ilk olarak Ağustos 2025’te sosyal medyada yayılan ve Ceble kırsalında İç Güvenlik Güçleri’ne ait bir aracın bombalanmasını gösteren video ile gündeme geldi.

Eylül 2025’te askeri faaliyetlerine resmen başladığını duyuran örgüt, 9 Kasım 2025’te yayımladığı bir videoda Baniyas karakolunu hedef alan ve 27 Ekim 2025’te gerçekleştirildiği belirtilen saldırının görüntülerini paylaştı. Bunu, Ceble Köprüsü’nde güvenlik araçlarını hedef alan başka saldırıların izlediği bildirildi.

sdvfv
Suriye ordusunun 25. Tümeni’nin eski komutanı Süheyl el-Hasan, 21 Mart 2021’de Rus güçleriyle birlikte (Rus medyası)

Söz konusu örgütte, eski rejim güçlerinde görev yapan ve ‘Kaplan’ lakabıyla bilinen Süheyl el-Hasan ile bağlantılı bazı isimlerin de öne çıktığı belirtiliyor. Ayrıca ‘Sahil Kalkanı Tugayı’ olarak adlandırılan grubun lideri Mikdad Fatiha ile bağlantılı kişiler de örgüt içinde yer alıyor. Fatiha’nın, Mart 2025’te Suriye sahil bölgesinde meydana gelen patlama olaylarına karışmakla suçlandığı ve yeni Suriye yönetimine karşı bölgede ortaya çıkan en sert silahlı gruplardan birini yönettiği ifade ediliyor.

Sahil Kalkanı Tugayı, Beşşar Esed rejiminin devrilmesinin hemen ardından sahil bölgesinde ortaya çıkan ilk silahlı grup olarak kaydedildi. Bunu daha sonra üç farklı grup izledi: Seraya el-Cevad, Suriye’yi Kurtarma Askeri Konseyi ve en-Nuhbe Kuvvetleri.

Daha önce yayımladığı bir açıklamada Seraya el-Cevad, Alevi toplumunun dini referansı olarak Yüksek Alevi İslam Konseyi Başkanı Gazal Gazal’ı gösterdiğini duyurdu. Gazal’ın, Aleviler için federal bir yapı kurulması çağrısında bulunduğu da belirtildi.

cxd vdf
Ali Zuheyr İdris, Ammar Madin Yusuf ve Musa Mazhar Miya, geçtiğimiz cumartesi günü Suriye’nin Tartus vilayetinin güvenliğini hedef alan terör eylemleri planlamak ve hazırlamak suçundan suçlu bulunarak tutuklandı. (Suriye İçişleri Bakanlığı)

İç Güvenlik Güçleri’ne bağlı Tartus birimi, 7 Mart’ta Terörle Mücadele Şubesi ile koordinasyon içinde düzenlediği operasyonda Ali Zuheyr İdris, Ammar Madin Yusuf ve Musa Mazhar Miya isimli üç kişiyi gözaltına aldı. Yetkililer, söz konusu kişilerin vilayetin güvenliğini ve vatandaşların emniyetini hedef alan terör eylemleri planlamak ve hazırlamakla suçlandığını açıkladı.

Operasyonun, ‘Ali’ olarak anılan şüphelinin devrik rejim kalıntılarıyla bağlantılı bir terör hücresine liderlik ettiğini ortaya koyan hassas istihbarat bilgilerine dayanarak gerçekleştirildiği belirtildi. Yetkililere göre şüpheli, komşu ülkelerden birinde patlayıcı düzenekler ve patlayıcı maddelerin hazırlanmasına yönelik eğitim aldıktan sonra sabotaj planlarını hayata geçirmek amacıyla yeniden Tartus’a sızdı. Operasyon sırasında ele geçirilen materyallere usulüne uygun şekilde el konulduğu, gözaltına alınan kişilerin ise soruşturmanın tamamlanması için Terörle Mücadele birimine sevk edildiği bildirildi.


Belirsiz senaryolar: Lübnan'daki yeni savaş nasıl sona erecek?

İsrail'in “El- Karz-ı Hasen” merkezine düzenlediği hava saldırısının ardından Beyrut'un güney banliyösü üzerinde büyük bir siyah duman bulutu yükseliyor, 9 Mart (AFP)
İsrail'in “El- Karz-ı Hasen” merkezine düzenlediği hava saldırısının ardından Beyrut'un güney banliyösü üzerinde büyük bir siyah duman bulutu yükseliyor, 9 Mart (AFP)
TT

Belirsiz senaryolar: Lübnan'daki yeni savaş nasıl sona erecek?

İsrail'in “El- Karz-ı Hasen” merkezine düzenlediği hava saldırısının ardından Beyrut'un güney banliyösü üzerinde büyük bir siyah duman bulutu yükseliyor, 9 Mart (AFP)
İsrail'in “El- Karz-ı Hasen” merkezine düzenlediği hava saldırısının ardından Beyrut'un güney banliyösü üzerinde büyük bir siyah duman bulutu yükseliyor, 9 Mart (AFP)

Denise Rahme Fahri

27 Kasım 2024'ün erken saatlerinden itibaren, ABD-Fransa arabuluculuğuyla sağlanan ateşkes anlaşmasının yürürlüğe girmesiyle birlikte, Lübnanlılar, 13 aydan fazla süren ve giderek büyüyen bir çatışma ile kaynaklarını tüketen “destek savaşı” sayfasını kapatmayı umarak saniyeleri saymaya başladılar. Ateşkes anlaşması kalıcı bir ateşkes olarak yaşamadı, ancak savaşı sınırlamanın ve yayılmasını önlemenin tek çözümüydü. Bir yanda ABD ile İsrail, diğer yanda İran arasında doğrudan çatışmaların patlak vermesiyle, Hizbullah'ın 2 Mart'ta (bu kez İran'ı desteklemek amacıyla) İsrail'in kuzeyine yönelik roket saldırılarını yeniden başlatmasıyla birlikte, Lübnan'daki durum daha karmaşık ve tehlikeli bir aşamaya girdi. Ateşkes anlaşması artık gerçekten kritik bir dönüm noktasında. Bu durum Lübnan için çok önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Bu sarmaldan kurtulma senaryoları nelerdir? İki yıl önce imzalanan ateşkes anlaşması, devam eden savaşa bir çözüm olarak hâlâ geçerli mi? Yoksa mevcut koşullar ve gelişmeler, öncekilerden farklı olarak yeni bir anlaşmayı mı gerektiriyor? Birçok kişi, mevcut tırmandırmanın Lübnan'ı zorlu seçimlerle karşı karşıya bıraktığına ve tereddüt veya belirsizliğe yer bırakmadığına inanıyor. Denklem açık; ya silahın devletin elinde toplanmasını sağlayacak, sınırları nihai olarak belirleyecek ve İsrail işgalini sona erdirecek kapsamlı bir çözüm ya da Lübnan’ın, bedelini yalnızca Lübnan vatandaşının ödeyeceği yeni bir savaş döngüsüne girmesi.

Savaşın sonlandırılması için üç senaryo

Siyasi işler uzmanı Dr. Sami Nader, devam eden savaşı sonlandırmak için tehlikeleri ve bölge üzerindeki etkileri bakımından farklılık gösteren üç olası senaryo sunuyor. İlk senaryo, ateşkes anlaşmasına varılmasına dayanıyor. Ancak bu, önceki anlaşmaya dönüş değil, daha ziyade güçlendirilmiş bir ateşkes anlaşması olacaktır. Bu anlaşma, İsrail'in işgal ettiği beş noktada kalması yerine, sınır boyunca güvenli bir bölge oluşturulmasını veya İsrail'in Gazze'de uyguladığı ve Suriye sınırında kurmaya çalıştığına benzer daha geniş bir güvenlik kuşağının kurulmasını içerecektir. Ayrıca, aksi durumda askeri operasyonların yeniden başlatılması cezasıyla birlikte Hizbullah'ın silahsızlandırılmasını şart koşacaktır.

İkinci senaryo, 1982'yi hatırlatıyor; zira büyük ölçekli bir İsrail kara harekatının ana hatları şekilleniyor gibi görünüyor. Bu senaryo gerçekleşirse, İsrail Hizbullah'ı zorla silahsızlandırma görevini üstlenecek, ardından 17 Mayıs 1983 anlaşmasına benzer, belki de bir barış antlaşması düzeyinde anlaşma imzaladıktan sonra geri çekilecektir. Ancak bu senaryonun gerçekleşmesi, İran ile savaşın sonucuna ve Körfez ülkelerinin bu konudaki tutumuna, özellikle de İran saldırganlığına karşılık olarak son dönemde yaşanan Arap-İsrail yakınlaşmasına bağlı.

Üçüncü senaryo en dramatik ve tehlikeli olanıdır ve İsrail basınında dolaşan, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra çizilen sınır sisteminin çöküşünden ve Maşrık’ta (Levant), özellikle de Irak, Suriye ve Lübnan'da ulus-devlet modelinin dağılmasından, etnik ve mezhepsel çizgilere göre yeniden çizilecek federal bir temelde yeni oluşumların kurulmasından bahseden haber ve makalelere dayanıyor. Bu tasavvur, İsrail'in bölgeye ilişkin ilan ettiği vizyonuyla örtüşüyor. Ancak bu senaryo, etkili bölgesel aktörlerin muhalefetiyle karşılaşabilir. İlave olarak, Pandora'nın kutusunu açmayı, kaos yaratabilecek ve daha sonra kontrol edilmesi zorlaşabilecek pervasız bir macera olarak gören Washington’un da bu konuda çekinceleri bulunuyor.

Diğer senaryolar

Öte yandan, diplomatik çevreler mevcut savaşa son verebilecek diğer senaryoları da tartışıyor. İlk senaryo, 1559 ve 1701 sayılı kararların hedeflerini birleştiren yeni bir BM kararının alınmasını sağlayacak, bölgesel ve uluslararası uzlaşmaya dayalı kapsamlı bir diplomatik çözümdür. Bu, İsrail'in tamamen çekilmesini, silahın Lübnan devletinin elinde toplanmasını ve kara sınırlarının belirlenmesini içeriyor. Ancak bu senaryo, en önemlisi Hizbullah'ın silahlarını teslim etmeyi reddetmeye devam etmesi ve kararının büyük ölçüde İran'ın kararına, özellikle de İran ile devam eden çatışmaya bağlı olması nedeniyle, önemli engellerle dolu olmayı sürdürüyor. Buna ek olarak, Amerikan baskısı, yoğunluğuna rağmen, uygulamada etkili bir garantör olmadığı sürece, kapsamlı çözüm için uluslararası desteğe otomatik olarak dönüşmez.

İkinci senaryo askeri çözüme dayanıyor. Mart ayında fiili ateşkesin bozulmasının ve Hizbullah saldırılarının yeniden başlamasının ardından İsrail, Beyrut'un güney banliyösüne ağır hava saldırıları düzenledi ve Güney Lübnan ile Bekaa Vadisi'ndeki 50 köy için tahliye emri verdi. Tam ölçekli bir savaş durumunda, İsrail bu seçeneği yeniden canlandırmaya çalışabilir; bu da füze depolarını yok etmek ve Hizbullah'ın askeri altyapısını ortadan kaldırmak için Litani Nehri ile sınır arasındaki bölgenin işgal edilmesi, hatta işgalin Sayda şehrine ve Evveli Nehri'ne kadar genişlemesi demektir. Bu seçeneğin bedeli yüksektir; daha geniş çaplı bir insani acı, milyonlarca insanı etkileyen yeni bir kitlesel göç ve özellikle İran'ın mevcut durumdaki doğrudan rolü göz önüne alındığında, bölgenin daha derin bir bölgesel çatışmaya sürüklenmesi ihtimali. Analistler, Lübnan'ın bölgesel çatışmanın en zayıf halkası ve  bu nedenle herhangi bir gerilim artışının sonuçlarına karşı en savunmasız ülke olduğunu belirtiyor.

Kapsamlı bir uzlaşı ile açık savaş arasında, bazı müzakerecilerin gerçekleşmesi için çabaladığı bir orta yol seçeneği de mevcut: Güney Lübnan'da Lübnan ordusu ve UNIFIL tarafından ortaklaşa yönetilecek bir tampon bölge oluşturacak şekilde sınır boyunca güvenlik düzenlemeleri konusunda anlaşmaya varılması. Bu, Hizbullah'ın stratejik silahları meselesini hemen çözmek yerine, devam eden müzakerelerin bir parçası olarak bırakıyor. Diplomatik kaynaklara göre, Hizbullah'ın silahı konusunda koşulsuz veya bahanelere kaçmadan ciddi müzakerelere olanak tanıyacak hızlı, bir aylık bir ateşkesi güvence altına almayı amaçlayan yenilenmiş Fransız girişimi de bu bağlamda yer alıyor. Ancak, Hizbullah tarafından reddedilen ve İsrail tarafından dayatılan katı koşullara tabi olan bu süreç, Kasım 2024 anlaşmasını takip eden olayların tekrarını önlemek için sıkı uluslararası garantiler olmadan kırılgan olmayı sürdürüyor.

Bu bağlamda, dördüncü bir senaryo da göz ardı edilemez: İsrail ihlalleri, Hizbullah ile aralıklı çatışmalar ve Lübnan devleti üzerindeki kesin bir sonuca ulaşmadan artan baskının devam etmesiyle, çözüm yerine “kriz yönetimi”nin devam etmesi. Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan aktardığı analize göre bu senaryo son derece maliyetli, çünkü Lübnan'ı sürekli kan kaybettiği bir durumda tutuyor, yeniden inşayı engelliyor, güney bölgesi sakinlerini yerinden ediyor ve ekonomik toparlanmaya yönelik herhangi bir ciddi süreci engelliyor.

Savaş, hayatta kalma mücadelesidir ve yarım önlemleri kaldıramaz

Diğer tarafta, Hizbullah ile aynı çizgide olan siyasi analist Bilal el-Lakis, “savaşı sona erdirme” kavramının eskisinden daha karmaşık hale geldiğini düşünüyor. Bu çatışmayı “direnişçi toplumlar” için bir “hayatta kalma” mücadelesi ve “İsrail ile tam bir uyum içinde, Amerikan kararıyla önceden hazırlanmış, tüm direnişçi güçleri ortadan kaldırmayı amaçlayan, onlara dayatılan bir savaş” olarak tanımlıyor.

Bu bakış açısına dayanarak, Lakis, “bu savaşın doğasının yarım önlemleri veya kırılgan anlaşmaları kaldıramayacağını” vurguluyor. Kanıt olarak, “Lübnan, halkı ve direniş savaşçıları için adil olmayan” olarak tanımladığı, ayrıca “İsrail ve Trump yönetiminin uygulanmasına uymadığını” söylediği son ateşkes anlaşmasını gösteriyor. Bu deklarasyonun “etkisiz olduğunu ve onu denetleyen tarafların güvenilirliğinin olmadığını” belirtiyor.

Lakis, “Lübnan'ın, etkili caydırıcılığı garanti eden ve düşmanın Lübnan topraklarından çekilmesiyle sonuçlanacak, Amerikan etkisine karşı olan taraflarca sağlanan gerçek garantilerle desteklenen farklı bir vizyona ihtiyacı olduğuna” inanıyor. Ancak, bunun başarılmasının “özellikle Amerika Birleşik Devletleri hedeflerine ulaşamazsa, bölgesel savaşın gidişatına ve sonucuna bağlı olduğu” değerlendirmesinde bulunuyor. Lübnanlı siyasi analist, Lübnan vatandaşlarını “sosyal uyumu, güçlü bir orduyu, egemen karar alma yetkisinin korunmasını birleştiren kapsamlı bir ulusal güvenlik vizyonu oluşturmaya başlamaya ve böylece Lübnan'ı bölgenin hızlı dönüşümleri arasında gelecekteki zorluklarla yüzleşmeye hazırlamaya” çağırıyor.

Buna karşılık, İran destekli Hizbullah’a yakın olan analist, “gerçekten egemen bir devletin yokluğunda ve güvenilir bir alternatif bulunmadan Hizbullah'ı silahsızlandırmaya çalışmanın Lübnan'a daha fazla kriz getireceği” uyarısında bulunuyor. Nevvaf Selam hükümetini açıkça eleştirerek, “bu tür bir süreci denetlemenin, halkın iradesini daha iyi temsil eden ve dış diktelere daha az tabi olan bir hükümet gerektirdiğine” inanıyor.

Lakis sözlerini şöyle tamamlıyor: “Lübnan’ın egemenliğinin geleceği, Amerikan hegemonyasından ve neo-kolonyalizm biçimlerinden uzak, bölge ülkeleri için kapsamlı bir egemen yaklaşım formüle etme gerekliliğinden ayrı değildir.” Ayrıca “Mevcut uluslararası koşullar altında, gerçek bir uluslararası garanti olmadığı veya Lübnan kendi kendine yeter hale gelmediği sürece, gelecekteki hiçbir anlaşmanın başarılı olamayacağı” uyarısında bulunarak, “bu iki koşulun yokluğunun bölgesel savaşı daha tehlikeli ve daha geniş ufuklara doğru iteceğini” vurguluyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.